• Bu konu 31 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 33)
  • Yazar
    Yazılar
  • #714834
    Anonim


      Hayber’in Fethi

      (Hicret ‘in 7. senesi Muharrem ayı sonlan / Milâdî 628)

      Hayber, volkanik bir arazi üzerine kurulmuş, kuvvetli ve sağlam yedi kaleye sahip bir şehirdi. Şam yolu üzerinde bulunan bu şehir, Medine’nin kuzeybatısına düşüyor ve ona uzaklığı ise 100 mili (169 km) buluyordu.

      Resûli Ekrem Efendimizle olan anlaşmalarını bozmaları sebebiyle Medine’den sürgün edilen Yahudilerin çoğu buraya yerleşmiş, burayı âdeta Yahudiliğin bir nevi merkezi hâline getirmişlerdi.

      Daha evvel bahsettiğimiz gibi, Mekke müşriklerini ayaklandırıp, bütün Arap kabilelerini toplayarak Medine üzerine yürütüp Hendek Harbinin patlak vermesine, buradaki Yahudiler sebep olmuşlardı. Hendek Savaşından sonra da rahat durmamışlar, Peygamberimiz ve İslâmiyet aleyhinde çeşitli iftira ve propagandalarına devam etmişlerdi.

      Bunun yanında Mekkeli müşriklerle yeni bir anlaşma da yapmışlardı. Bu anlaşmaya göre, Peygamberimiz şayet Mekke üzerine yürürse Hayberliler de Medine’ye baskın yapacaklar, eğer Hayber üzerine yürürse Kureyş müşrikleri Medine’ye baskında bulunacaklardı. Ne var ki, bu plânları Hudeybiye Anlaşmasıyla neticesiz kalmıştı.

      Yine, Resûli Ekrem Efendimiz, Mekkeli müşriklerle Hudeybiye Sulh Anlaşmasını imzalamak suretiyle, Medine’yi onlardan gelebilecek tehlikelere karşı emniyet altına almıştı. Ancak, kuzey tarafı—ki Hayber Yahudilerinin bulunduğu taraftı—henüz emniyetten mahrumdu. Hâlbuki, bu emniyetin temini,İslâmî gelişmenin sür’at kazanması bakımından gerekli görünüyordu.

      Aynı şekilde, Arab’ın en büyük ticareti Şam’la idi. Yahudiler ise, bu yol üzerinde bulunuyorlar ve burada bir güç, bir kuvvet olma istidadını gösteriyorlardı. Bu ise, İslâmî gelişme için bir tehlikeden başka bir şey değildi!

      İşte, bütün bu sebepler, Hayber meselesinin bir an evvel hallini gerektiriyordu.

      Zaten, Cenâbı Hakk da, Hudeybiye Seferi dönüşü sırasında gönderdiği Fetih Sûresinde, Müslümanlara buranın fethini va’detmişti.

      Medine ‘den Hareket

      Hayber Gazasına çıkmaya karar veren Resûli Kibriya Efendimiz, ashabına, hazırlanmalarını emretti.

      Bu arada, korkularından dolayı Hudeybiye Seferine katılmaktan çekinmiş bulunan birçok kimsenin, Hicaz’ın bu en bereketli ve verimli şehri olan Hayber’de elde edilecek ganimeti düşünerek ve ona tamah ederek orduya iştirak etmek istedikleri görülüyordu; “Hayber’e biz de sizinle gidelim!” diyorlardı.

      Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, “Allah yolunda, İ’lâyı Kelimetullah uğrunda bihakkın cihad edecek olanlar hazırlansın! Bunların dışında hiç kimse bizimle birlikte gidemeyecektir! Onlara ganîmetten de bir şey verilmeyecektir!” buyurdu.567 Bunu, Medine’nin içinde halka ilân etti.

      Hz. Resûlullah’ın bu emri, bize, Allah yolunda cihadın sırf Hakk’in rızası gözetilerek, maddî hiçbir karşılık beklemeksizin, hattâ niyet dahi edilmeksizin yapılması gerektiğini gayet açık bir şekilde ders vermektedir.Zaten, İslâm’da harbin ulvî ve nurânî gayesi de, İ’lâyı Kelimetullah’tır.

      Resûli Kibriya Efendimizin emri üzerine Müslümanlar derhâl toplandılar. Sayıları, 200’ü atlı olmak üzere bin 600 kişiyi buldu.568 Bunlar sâdece o anda Peygamber Efendimizle birlikte Medine’den hareket edecek olanlardı. Daha sonra, Peygamber Efendimiz, Hayber’de bulunduğu sırada, içlerinde meşhur Ebû Hüreyre’nin de bulunduğu Devs Kabilesinden 400 Müslüman ile Habeşistan’dan gelen Muhacir Müslümanlar da orada İslâm Ordusuna katılacaklardır.

      Ayrıca, Medine’den hareket eden İslâm Ordusunda, Resûli Ekrem’in zevcesi Hz. Ümmü Seleme ile birlikte 20 kadar Müslüman kadın da vardı. Harb esnasında yaralanan mücâhidleri tedavi etmek, onlara yemek pişirmek ve ihtiyaçlarını karşılamakla meşgul olacaklardı.569

      Peygamber Efendimiz, Medine’de yerine Gıfarlı Siba b. Urfutat’ı vekil bırakarak, ordusuyla Muharrem ayı sonlarına doğru Hayber yönüne hareket etti.

      Nübüvvetin manevî boyasıyla boyanmış olan mücâhidler, pür şevk ve coşkunluk içinde yollarına devam ediyorlardı. Şâir Amir b. Ekva, o andaki heyecan ve sadâkatini, “Allah’ım, Sen hidâyet etmeseydin biz doğru yolu bulamazdık, zekât veremezdik, namaz kılamazdık. Üzerimize yürüyen bir kavim olunca, bizi dinimizden döndürmek için fitne çıkarmaya çalışınca, Sen kalblerimize sekînet indir; çarpıştığımızda da ayaklarımıza sebat ver!“570 şiiriyle dile getiriyordu.Peygamber Efendimiz, şiiri okuyanın kim olduğunu sordu. Âmir b. Ekva olduğunu öğrenince de, “Allah ona rahmet etsin!” buyurdu.571

      Mücâhidler bir an durakladılar; zîra, bu dua, Âmir’in şehâdet mertebesine erişeceğinin işaretini taşıyordu.

      “O, ne sağırdır, negaib… “

      Mücâhidler, tekbirle yol alıyorlardı. Yer gök sanki tekbir sadâlanyla titriyordu. Bir ara hep bir ağızdan çok yüksek bir sesle, “Allahü Ekber! Allahü Ekber! Lâ ilahe İllallahu Allahu Ekber!” diyerek tekbir getirdiler.

      Sahabîlerin bu hareketi üzerine Resûli Kibriya Efendimiz, “Canınıza acıyınız, sesinizi yükseltmeyiniz! Zîra siz, ne sağırı çağırıyor, ne de gaibe bağırıyorsunuz! Her şeyi bilen ve işiten ve her şeye her şeyden daha yakın olan Allah’a dua ediyorsunuz!”572 diye buyurdu.

      Evet, dua ettiğimiz Allah ne sağırdır, ne de gâib. Bize ilmiyle, iradesiyle, kudretiyle şah damarımızdan daha yakındır: “Andolsun ki, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona vesveseler verdiğini biliriz. Biz, ona şah damarından daha yakınız (Her hâlinden haberdarız ve her an kudretimiz altındadır.)”573

      Kalbimizin en gizli hâtırasını bilen, yalnız O’dur; bildiği için de, arzu ve isteklerimize cevap veriyor, ihtiyaçlarımızı yerine getiriyor.

      Resûli Ekrem Efendimiz, sefer esnasında her konakladığı yerde Yüce Rabbine şöyle yalvarıyordu:

      “Allah’ım!.. İstikbâl endişesinden, geçmişin tasasından, güçsüzlükten, gevşeklikten, pintilikten, korkaklıktan, bel büken borçtan, zalim ve haksız kimselerin musallat olmasından Sana sığınırım!”574

      #713821
      Anonim

        İslâm Ordusu Reci ‘de

        Peygamber Efendimiz, ordusuyla Reci denilen yere vardı ve orada konakladılar. Burası, Hayber’le Gatafanların yurdu aracında bir yerdi. Buraya gelip konmalarının bir sebebi vardı: şöyle ki: Hayber Yahudileri, Gatafanlardan yardım istemişler; onlar da bunu kabul edip, gerektiğinde gelip kalelerinde İslâm Ordusuna karşı müştereken savaşabileceklerini bildirmişlerdi. Resûli Ekrem, bu durumu haber almıştı. Bu yardıma mâni olmak için de, Gatafanlara, “Şayet Yahudilere yardım etmezlerse, fethedilecek Hayber’in bir yıllık hurma mahsûlünün kendilerine verileceği” teklifinde bulunmuştu. Ancak, onlar kabul etmemişlerdi.

        İşte, Resûli Ekrem Efendimiz, ordusuyla buraya gelip konmakla, Gatafanlardan Yahudilere gelebilecek herhangi bir yardımın önünü kesmiş oluyordu. Nitekim, bu durum karşısında Gatafanlar, Hayber Yahudîlerine hiçbir yardımda bulunamayıp yurtlarında oturmak zorunda kaldılar.

        İSLÂM ORDUSU, HAYBER ÖNLERİNDE

        Peygamber Efendimiz, daha sonra ordusuyla Reci’den Hayber’e doğru ilerledi. Bir gece vakti Hayber önlerine vardı. Gece baskında bulunmak âdeti olmadığından sabahı bekledi.

        Peygamberimizin Duası

        Resûli Ekrem Efendimiz, Hayber önlerine varınca, “Ey göklerin ve gölgelediklerinin Rabbi olan Allah!.. Ey yerlerin ve üstündekilerin Rabbi olan Allah!.. Ey şeytanların ve saptırdıklarının Rabbi olan Allah!.. Ey rüzgârların ve savurduklarınn Rabbi olan Allah!.. Biz, Senden şu şehrin hayrını ve iyiliğini, halkın hayrını ve iyiliğini, bu şehirde bulunan her şeyin hayrını ve iyiliğini dileriz. Onun şerrinden, halkının şerrinden, içinde bulunan her şeyin şerrinden Sana sığınırız!”575 diye dua etti.

        Herhangi bir şehre girdiğinde, Efendimiz, hep böyle dua ederdi.

        Sabah olunca, Hayberliler, ellerinde ziraat aletleriyle tarlalarına gitmek üzere kalelerinden çıkınca, karşılarında İslâm Ordusunu buldular. Birden şaşırıp kaldılar ve, “İşte, Muhammed ve ordusu!..” diye bağrıştılar; sonra da, telâş ve heyecan içinde gerisin geri kaçıp kalelerine sığındılar.576

        Beklenmedik bir durumla karşı karşıya kalmışlardı. Peygamberimizin tâ Medine’den kalkıp gelerek kendileriyle harbe tutuşacağına birçoğu ihtimal bile vermemişti. Çünkü, kaleleri kuvvetliydi, adamları da çoktu, harb âletleri de oldukça fazlaydı; öyle ise, Hz. Resûlullah, bütün bunları göze alarak, güya, gelemezdi! Kanaatleri buydu. Ne var ki, gerçek, düşündükleri gibi çıkmamış ve bu sebeple de şaşırıp kalmışlardı.

        Onların bu şaşkınlığını ve gerisin geri pür telâş kaçıp kalelerine sığındığını gören Resûli Ekrem Efendimiz, bu durumu hayra yorarak, “Allahu Ekber, Allahü Ekber! Haribet Hayber [Hayber harab oldu]! Biz düşman bir kavmin yurduna baskın yapıp girdik mi, korkutulmuş olan o kavmin hâli ne kötü olur!”577 diye buyurdu. Hayber’in fethine işaret eden bu sözlerini üç kere tekrarladı.578

        Düşman Cephesi

        Hayber Yahudileri, aralarında görüştüler, konuştular ve sonunda kalelerinde kalıp müdafaa harbi yapmaya karar verdiler.

        Savaşacak olan Yahudilerin hepsi, en kuvvetli kale olan Natat Kalesinde toplandılar. Eşyalarını, aile ve çocuklarını da başka kalelere yerleştirdiler.

        ÇARPIŞMANIN BAŞLAMASI

        Çarpışma, Yahudilerin toplandıkları Natat Kalesinden mücâhidlerin üzerine ok atılmasıyla başladı. İslâm Ordusu da Natat önünde karargâhını kurmuştu.

        İlk gün böyle geçti. Bu arada kalelerden atılan oklarla 50 kadar mücâhid yaralandı.

        İkinci gün, Resûli Ekrem Efendimizin emriyle, İslâm Ordusu, karargâhını Reci mevkiine nakletti. Böylece, yakınlarındaki evlerden gelebilecek tehlikelerden mücâhidler korunduğu gibi, konmuş oldukları ilk yerdeki bataklıktan da uzak kalmış oluyorlardı.

        Peygamber Efendimiz ve mücâhidler, her sabah silâhlanarak Natat Kalesinin üst taraflarına geliyor, akşama kadar Yahudilerle çarpışıyor, akşamleyin ise tekrar Reci’e dönüyorlardı.

        Peygamberimizin Hastalanması

        Bu arada, Peygamber Efendimiz, bir baş ağrısına yakalandı; iki gün mücâhidlerin yanına çıkamadı. Ordunun başına önce Hz. Ebû Bekir’i görevlendirip Yahudilerle çarpışmaya gönderdi. Şiddetli çarpışmalar olmasına rağmen fetih gerçekleşmedi. İkinci sefere ak sancağını Hz. Ömer’e verdi ve mücâhidlerle birlikte çarpışmaya gönderdi. Yine şiddetli çarpışmalar cereyan etti, ama fetih ona da nasîb olmadı.579

        Yedi gün böylece devam etti.

        Bu sırada, İslâm Ordusu bir şehid verdi: Mahmud b. Mesleme… Sıcaklıktan ve şiddetli çarpışmadan gelen yorgunlukla bitkin bir hâlde Natat Kalesi dibinde gölgelenirken, yukarıdan Yahudiler tarafından atılan bir taşla başından ağır yara aldı ve üç gün sonra da şehâdet mertebesine erdi.580

        Amir b. Ekva ‘nın Şehid Olması

        Yine, bu esnada, Amir b. Ekva ile Hayberlilerin meşhur kahramanlarından olan Merhab, karşı karşıya geldiler. Birbirlerine kılıç sallamaya başladılar. Amir, Merhab’ın bacağına şiddetli bir darbe indirdiği zaman, kılıcının ağzı, kendisine yönelip bacağının orta damarını kesiverdi. Yaralı hâlde İslâm Ordugâhına getirildi. Orada, yaranın tesiriyle şehid olarak vefat etti.581 Zâten, Efendimiz de, henüz Hayber’e varmadan önce, onun şehâdet mertebesine ereceğine işaret buyurmuşlardı.582

        #713576
        Anonim

          DEVSLİLERİN GELİP İSLÂM ORDUSUNA KATILMASI

          Devs Kabilesi Reisi Şâir Tufeyl b. Amr, Hicret’ten önce, Mekke’de Peygamber Efendimizle görüşüp Müslüman olmuştu. O zamandan beri de kabilesini İslâmiyete davet edip durmuştu.

          Tufeyl b. Amr, bu sefer kabilesinden 400 kadar Müslümanla Hicret’in 7. senesinde Medine’ye geldi. Peygamber Efendimizin Hayber’e gittiğini haber alınca da, Hayber’e gelip İslâm Ordusuna katıldılar, Yahudilere karşı savaş açtılar.583

          Gelen 400 kişinin arasında, sonradan meşhur olacak Ebû Hüreyre de (r.a.) bulunuyordu.584 Orada Hz. Resûlullah’la buluşup görüşen Hz. Ebû Hüreyre, Ehli Suffa’ya dâhil oldu ve ondan sonra Efendimizin yanından ayrılmadı. Cenâbı Hakk, kendisine kuvvetli bir hafıza da ihsan ettiğinden, birçok hadîsi şerif rivayet etmiştir. “Benden fazla hadîs bilen, Abdullah İbni Ömer’dir. O, işittiğini yazardı; ben yazmazdım.” demiştir.

          SANCAK HZ. ALİ’DE

          Muhasara devam ediyordu.

          Serveri Kâinat Efendimiz, bir gün, “Yarın sancağı öyle birisine vereceğim ki, Allah ve Resulü onu sever, o da Allah ve Resulünü sever. Allah, onun eliyle fethi gerçekleştirecektir.”585 buyurdu.

          Mücâhidleri bir merak sardı: Acaba, bu büyük şerefe nail olacak zât kimdi? Her mücâhidin gönlünde uyanan samimî arzu ve duygu, Hz. Fahri Alem’in elinden mübarek ve şerefli sancağı alabilmekti! Geceyi bu ümit ve arzu ile geçirdiler. Sabah olunca, merak ve heyecanları daha da arttı. Bu heyecan ve samimî arzusunu sâdece Hz. Ömer sonradan, “Kumandanlığı o günkü kadar arzu ettiğim, hiçbir zaman olmamıştır!”586 diyerek dile getirmiştir.

          Her bir mücâhid, aynı arzu, aynı heyecan, aynı ulvî duygular içinde merakla bekleşirken, sabah namazından sonra Nebîyyi Ekrem Efendimiz sancağın getirilmesini emretti. Sancak derhâl getirildi. Artık bütün dikkatli bakışlar Efendimizin mübarek elinde bulunan sancağın üzerinde, kulaklar ise mübarek ağızlarından çıkacak ve fâtihi belirleyecek söze pür dikkat kesilmişti. Bu merak ve heyecan dolu manzara arasından Hz. Resûlullah, “Ali nerede?” diye sordu.

          Artık, Fâtih belli olmuştu.

          Garibtir ki o sırada Hz. Ali gözlerinden rahatsızdı.

          “Yâ Resûlullah, onun gözleri ağrıyor.” dediler.

          Resûli Ekrem buna rağmen, “Olsun! Çağırın, gelsin!” buyurdu.

          Haberi alan Hz. Ali, derhâl huzura çıkıp geldi. Ağrıyan gözleri Fahri Kâinat’m mübarek duasıyla şifa buldu.587

          Efendimiz, ayrıca, onun için, “Allah’ım!.. Sıcağın soğuğun sıkıntısını bundan gider!” diyerek de dua etti.

          Hz. Ali derki:

          “O günden sonra ne sıcaktan ne de soğuktan asla rahatsız olmadım!”588

          Gerçekten de, Hz. Ali, yazın en sıcak günlerinde kalın aba giydiği hâlde bundan rahatsızlık duymazdı; kışın ise en soğuk günlerde en ince elbiseyi giyer ve asla üşümezdi.589

          Hz. Resûlullah’ın ak sancağı artık Hz. Ali’nin elindeydi. Merak dolu bakışlar, birden imrenmeye kaybolmuştu. Demek, Allah ve Resulünün sevdiği ve onun da onları sevdiği zât buydu! Demek, Hayber, bu şerefli zâtın eliyle fetholunacaktı! Her bir sahabî, aynı duygular içinde İslâm’ın bu bahadırına gıpta ile bakıyordu.

          Sancağını Hz. Ali’ye teslim eden Resûli Ekrem, bir de kendisine zırhlı bir gömlek giydirdi ve Zûlfikâr’ı da beline kendi eliyle bağladı; sonra da, “Allah, sana fetih nasîb edinceye kadar çarpış, sakın arkana dönme!”590 diye emretti.

          Kahraman Hz. Ali, mübarek sancak elde, heyecanla ilerliyordu. Bir müddet gittikten sonra, “Yâ Resûlallah, ben onlarla neyi gerçekleştirmek için çarpışacağım?” diye sordu.

          Kâinatın Efendisinden şu cevap geldi:

          “Allah’tan başka ilâh ve ibâdet edilecek bulunmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resulü olduğuna şehâdette bulununcaya kadar onlarla çarpış. Onlar, bunu yaptıkları takdirde, can ve mallarını kurtarmış olurlar. Kalblerindekinin hesabı ise Yüce Allah’a aittir.”591

          Bu cevabı alan Hz. Ali, kararlılık ve sevinç dolu bir sesle, “Yâ Resûlallah, Müslüman oluncaya kadar onlarla savaşacağım!” dedi.

          Bunun üzerine Resûli Ekrem Efendimiz, “Onların kalelerinin yanına varıncaya kadar vekar içinde ilerle, sonra onları İslâm’a davet et; müslüman oldukları takdirde mükellefiyetlerini bildir. Vallahi, senin vasıtanla Allah’ın onlardan tek bir kişiyi hidâyete erdirmesi, senin için birçok kızıl deveye sahip olup onları Allah yolunda sadaka vermenden daha da hayırlıdır.”592 buyurarak, aynı zamanda İslâmî fetihlerden maksadın ne olduğunu da ortaya koydu.

          #714774
          Anonim

            Hz. Ali, Merhab ‘la Karşı Karşıya

            Hz. Ali, elinde Hz. Resûlullah’m beyaz sancağıyla mücâhidlerin önünde ilerleyip sancağı Natat Kalesinin dibine dikti. Onları, İslâm’ın umdelerini anlatıp Müslüman olmaya davet etti. Fakat Yahudiler, Müslüman olmayı kabul etmediler. Çarpışmak için kalelerinden çıktılar. Yapılan çarpışmada birçok yiğidi, mücâhidler tarafından yere serildi.

            Bu arada, Hayber Yahudilerinin en cesuru kabul edilen Merhab, kardeşinin de öldürülenler arasında olduğunu duyunca, askerleriyle birlikte kaleden çıktı. Üzerinde iki kat zırh gömlek vardı. İki kılıç kuşanmış, başına da iki sarık sarmıştı. Bu heybetli görünüşüyle, “Ben, kükreyip geldikleri zaman çoğu kere arslanları bile kılıçla, mızrakla yere seren adamımdır!” diye haykırıp övünüyordu.

            Cesaret kahramanı Hz. Ali, duyduklarına aldırış etmeden, “Ben de, annemin bana Haydar [Arslan] adını taktığı adamım. Cesarette, ormanlardaki en heybetli arslanlar gibiyimdir. Sizi yaşatmayacak, yere sereceğim!”593 diye cevap verdi.

            Yapılan teke tek vuruşmada, Yahudilerin en kuvvetli adamı Merhab, “Esedullah” unvanının sahibi Hz. Ali karşısında dayanamayıp, kafası Zûlfîkâr’la ikiye bölünerek yere düştü.594

            Manzarayı gören Hz. Resûlullah, mücâhidleri müjdeledi: “Sevininiz! Hayber’in fethi artık kolaylaştı.”595

            Bundan sonra mücâhidler, cesaretle düşmanın üzerine yürüdüler, bu arada birçoğunu yere serdiler. Sâdece Hz. Ali, o gün sekiz Yahudîyi öldürdü. Hattâ, bir ara kalkanı elinden düştü. Hemen yanındaki kalenin kapısını yerinden sökerek kendisine kalkan yaptı. Fetih gerçekleşinceye kadar da kale kapısını elinden düşürmedi. Fetih müyesser olduktan sonra Hz. Ali kapıyı yere bıraktı. Sekiz kişi hep beraber sarıldıkları hâlde onu kaldırmaya muvaffak olamadılar!596

            Adamlarının teker teker yere serildğini gören diğer Yahudiler, gerisin geri kaçışmaya başladılar. Artık, düşman bozulmuştu. Ve Resûli Kibriya Efendimizin beyan buyurdukları gibi, Allah, fethi Hz. Ali eliyle Müslümanlara ihsan etmişti. Kaçışan düşman askerleri arkasından Hz. Ali ile birlikte mücâhidler Natat Kalesine daldılar. Fakat orada çocuklardan başka kimse göremediler. Onlara dokunmadılar. Akıbetin kötü olacağını gören Yahudiler, Natat’ı terk etmek mecburiyetinde kalmışlardı!

            Mücâhidler, Naim Kalesine doğru yöneldiler. Burada da düşmanla şiddetli çarpışmalar cereyan etti. Düşman birçok adamını da bu kale önünde yapılan çarpışmada kaybetti ve kale teslim alındı.

            Naim Kalesinin düşüşünü, Sa’b b. Muaz Kalesinin teslimi takib etti.

            #711626
            Anonim

              Netice

              On günü bulan bir muhasara esnasında kalelerinin birer ikişer düştüğünü gören Yahudiler, çaresiz kalıp sulh istediler. Peygamber Efendimiz, bu isteklerini kabul etti. Kendilerinden gelen heyetle Resûl-i Ekrem arasında şu maddeler tesbit edildi:

              Kalede çarpışmaya katılmış bulunan Yahudîlerin kanları dökülmeyecek.

              Hayber’den çocuklarıyla birlikte çıkıp gitmelerine müsaade edilecek.

              Beraberlerinde bir hayvan yükünden başka bir şey götürmeyecekler.

              Bunun dışında, gerek menkul ve gerekse gayrimenkul bütün mallar, yay, miğfer, at, cübbe, zırh, gömlek gibi silâhlar ve üzerlerindeki elbiselerinden başka bütün elbise ve kumaşlar Hz. Resûlullah’a bırakılacak.

              Hz. Resûlullah’a bırakılması gereken herhangi bir şey ne suretle olursa olsun gizlenmeyecek, gizleyenler ise Allah ve Resulünün eman ve himaye taahhüdünün hâricinde kalacaklardır.602

              Bu şartlar çerçevesinde anlaşmaya varılıp sulh yapıldıktan sonra, Yahudîler, Hayber’den çıkmak üzere hazırlandılar. Bu sırada Peygamber Efendimize bir teklif getirdiler: “Biz mal mülk sahipleriyiz! Mülk bakımı ve işletmesini senden daha iyi bilir ve başarırız! Bırak bizi, Hayber topraklarında kalalım!”603

              Resûl-i Ekrem Efendimiz ve sahabîler, burada duracak durumda değillerdi. Bakıp gözetmeye de müsait bulunmuyorlardı. Bu sebeple Peygamber Efendimiz, tekliflerini müsbet karşıladı ve Hayber mahsulâtının yarı yarıya bölüştürülmesi şartıyla onların tekrar yurtlarında kalmasına müsaade etti. Ancak, bu anlaşma, istendiği zaman Peygamber Efendimiz tarafından ortadan kaldırılabilecekti.604 Böylece, Yahudiler, İslâm Devletiyle ziraî bir işletmede ortaklık akdetmiş gibi, işledikleri araziden yarı nisbetinde bir hisse vereceklerdi.

              Resûl-i Ekrem Efendimiz, her sene mahsûl zamanı Abdullah b. Ravaha Hazretlerini Hayber’e gönderirdi. Hz. Abdullah, mahsulâtı yarı yarıya ayırır, sonra da onları istediğini almada serbest bırakırdı. Bu âdilâne muamele karşısında Yahudiler, “Bu adalet sayesinde yer ve gök ayakta duruyor!”605 demekten kendilerini alamazlardı.

              Şehid ve Ölü Sayısı

              Harb sonunda, bin 600 kişilik İslâm Ordusunun 20’nin üzerinde şehid vermiş olduğu görüldü. Buna karşılık, müdafaada bulunan ve harbi kendi kalelerinde kabul etmek gibi bir avantaja sahip olan 20 bin kişilik Yahudi ordusunda ölü sayısı ise 93 ‘ü buluyordu.606

              Bu parlak muzafferiyet neticesinde Hayber de İslâm Devleti hudutları dâhiline alınmış oldu.

              #711625
              Anonim

                HABEŞİSTAN MUHACİRLERİNİN HAYBER’E GELİŞİ

                Resûl-i Kibriya Efendimiz, henüz Hayber’den ayrılmamıştı. Bu sırada Cafer b. Ebî Tâlib başkanlığındaki Habeşistan muhacirleri çıkıp geldiler.607 Resûl-i Ekrem Efendimiz, bundan son derece memnun oldu ve, “Bilmem, bu iki şeyden hangisiyle sevineyim? Feth-i Hayber’le mi, yoksa kudum-u Cafer’le mi?..” diye buyurdu.608 Peygamber Efendimiz, Hayber ganimetinden onlara da pay ayırmıştır.609

                Çift Hicretli ve Çift Ücretli Olanlar!

                Medine’ye gelindikten sonra, Hayber fethine katılan mücâ-hid muhacirlerden bazılarının, Habeşistan muhacirlerine, “Biz hicrette sizi geçmişizdir!” dedikleri duyulmuştu. Hattâ, bir gün, Hz. Cafer b. Ebî Tâlib’in, Habeşistan’a hicret etmiş bulunan hanımı Hz. Esma, Hz. Hafsa’nın ziyaretine gitmişti. Orada Hz. Ömer’le karşılaşmıştı. Hz. Ömer onun Esma bint-i Umeys olduğunu öğrenince, “Bizler, hicrette sizleri geçmişizdir. Bu sebeple de, Resûlullah’a (a.s.m.) sizden daha yakınız!” demişti.

                Hz. Esma buna kızmış ve, “Hayır!.. Gerçek, senin bildiğin gibi değildir! Vallahi, sizler Resûlullah’ın (a.s.m.) yanında bulunuyordunuz da, o sizin aç olanlarınızı doyuruyor, câhillerinizi de va’z ve nasihat ederek yetiştiriyordu! Bizler ise, dinimiz yolunda uğradığımız düşmanlıklar yüzünden Habeş ülkelerine gitmek zorunda kalmıştık. Bunu da ancak, Allah ve Resulünün rızasını kazanmak yolunda göze almıştık.” dedikten sonra ilâve etmişti: “Vallahi, ben senin bu dediklerini Resûlullah’a söyleyeceğim ve bunun doğru olup olmadığını soracağım!”O sırada Resûl-i Kibriya Efendimiz geldi.

                Esma bint-i Umeys, Hz. Ömer’in kendisine söylediklerini nakletti.

                Resûl-i Ekrem, “Buna karşılık sen ona ne söyledin?” diye sordu.

                Hz. Esma, “Ben de ona şöyle şöyle cevap verdim.” dedi.

                Bunun üzerine Resûl-i Kibriya Efendimiz, Hz. Esmâ’ya, “Bu hususta, bana sizlerden daha yakın kimse yoktur!” buyurduktan sonra ilâve etti: “Ömer ve arkadaşlarına bir hicret (sevabı) vardır! Siz gemi halkına ise, iki hicret (sevabı) vardır!”610

                Bunu duyan Habeşistan’dan gelen Müslüman muhacirler de son derece sevindiler. Bu da, Müslümanların hicrete ne derece ehemmiyet verdiklerini açıkça göstermektedir.

                Ganimetler

                Hayber’de elde edilen ganîmetler, bu gazaya katılmış olsun olmasın, Hudeybiye Sulh Anlaşması sırasında Peygamber E-fendimizin yanında bulunan bütün sahabîlere taksim edildi.6″ Zîra, Cenâb-ı Hakk, Hudeybiye Seferine iştirak edenlere, Hay-ber’in fethedileceğini ve kendilerine bol ganîmet ihsan edeceğini önceden haber verip müjdelemişti.612

                Resûl-i Ekrem Efendimiz ayrıca, Hayber’de gelip İslâm Ordusuna katılan Devs Kabilesine mensup 400 Müslüman ile Cafer b. Ebî Tâlib’in (r.a.) başkanlığında Habeşistan’dan dönen ve Hayber’de Müslümanlara kavuşan Habeşistan muhacirlerine bu ganimetten hisse ayırdı.613

                Resûl-i Zîşan Efendimizin emriyle ganîmet malları ilk önce beş parçaya ayrıldı. Beşte bir parça Peygamber Efendimize teslim edildi. Geri kalan dört parça ise Efendimizin emriyle satışa çıkarıldı.

                Peygamber Efendimiz, ganimet mallarından satılanların paralarını Müslümanlar arasında taksim etti.614

                Hayber’in gayrimenkul malları, yâni arazi ve varidatı ise Şıkk, Natat ve Ketîbe mülkleri olarak bölüştürüldü. Şıkk ve Natat mülkleri, Müslümanların beşte dört hisselerine karşılık tutuldu. Ketibe mülkleri ise Beytû’l-Mâl’e âit olmak üzere Peygamber Efendimize bırakıldı.615

                Resûl-i Ekrem Efendimiz, Ketibe’nin mülk ve mahsûllerini ihtiyaç derecelerine göre, akrabaları, hanımları, Müslüman erkek ve kadınlar arasında bölüştürdü.616

                Ganimetler arasında, Tevrat’tan müteaddit nüsha da vardı. Yahudiler bunların kendilerine iadesini taleb ettiler. Peygamber Efendimizin emriyle, Müslümanlar, Tevrat nüshalarını derhâl geri verdiler. Böylece, diğer dinlere karşı olan geniş müsamahalarını bu hareketleriyle göstermiş oldular. Bu hâdise, aynı zamanda, Müslümanların, Allah tarafından daha önceki peygambere gönderilmiş mukaddes kitaplara hürmet gösterdiklerinin bir ifadesiydi.

                #711624
                Anonim

                  YAHUDÎLERİN, PEYGAMBERİMİZİ ZEHİRLEMEYE KALKIŞMALARI

                  Peygamber Efendimizin bütün iyi niyet ve güzel muamelesine rağmen, Yahudilerin İslâm’a karşı gönüllerinde besledikleri kin ve düşmanlık ateşi bir türlü sönmüyordu. Her iyi muameleye karşı kötü bir hareketle, haince bir tertiple cevap vermeyi, âdeta kendilerine huy edinmişlerdi.

                  Hayber fethedilmiş, Peygamberimiz ashabıyla birlikte istira-hate çekilmişti. Savaşla Resûl-i Ekrem’i mağlûb edemeyen Yahudiler, bu sefer haince bir tertibin içine girdiler: Onu zehirlemeye karar verdiler! EJu vazifeyi, meşhur Yahudi Sellam b. Mişkem’in karısı Zeyneb üzerine aldı. Plân gereği, Zeyneb, bir dişi keçi kızarttı ve her tarafını tesirli bir zehirle zehirledi; ayrıca, Peygamber Efendimizin, davarın kol ve kürek etini daha çok sevdiğini de sorup öğrendiği için, keçinin oralarına daha da çok zehir serpti.

                  Dessas Yahudi kadını, kızartılmış, kebap edilmiş zehirli keçiyi alıp getirdi ve, “Ey Ebû’l-Kasım!.. Bunu sana hediye ediyorum!” diyerek Peygamber Efendimizin önüne koydu.

                  Kadın uzaklaşırken, Peygamber Efendimiz ve orada bulunan sahabîler de ortaya konulan etten yemeye hazırlandılar. Resûl-i Ekrem, etin sevdiği kürek kısmından bir lokma aldı; fakat yutmadan, sahabîlere, “Ellerinizi çekiniz! Şu kürek, etin zehirlenmiş olduğunu bana haber veriyor!”617 diye buyurdu.

                  Herkes elini çekti. Sâdece Bişr b. Bera Hazretleri, ağzına aldığı lokmayı yutmuştu. Et öylesine kuvvetli zehirliydi ki Hz. Bişr, oturduğu yerde birden morardı ve ânında şehid oldu.618

                  Peygamberleri öldürmekle iştihar bulan, zehirleme marifetini her milletten çok daha iyi beceren Yahudilerin bu teşebbüsü de akim kalınca, Peygamber Efendimiz, bu tertibe âlet olan Zeyneb’i huzuruna çağırdı. Zeyneb suçunu itiraf etti. Peygamber Efendimizin, “Neden bunu yaptın?” sorusuna şu cevabı verdi:

                  “Eğer gerçekten bir peygambersen, sana haber verilecek; dolayısıyla zarar görmezsin. Eğer peygamber değil de bir hükümdarsan kendimizi ve insanları senden kurtarmak için yaptım!”619

                  Bazı rivayetlere göre, hiç kimseden şahsî intikam alma duygusu taşımayan Peygamber Efendimiz, kadını öldürtmeyip af-fetmiştir.620 Bazı rivayetlerde ise, onu öldürttüğünden bahsedilir. Tahkik ehli demiş ki:

                  Hz. Resûlullah öldürtmemiş, fakat şehid olan Bişr’in veresesine vermiş, onlar kısas olarak öldürmüşler.621

                  #711616
                  Anonim

                    HAYBER’DE YASAKLANAN ŞEYLER

                    Resûl-i Kibriya Efendimiz, Hayber günü Müslümanlara dört şeyi yasakladı:

                    Esir alınan kadınlara dokunmayı,

                    Ehlî merkeplerin etlerini yemeyi,

                    Her yırtıcı, azı dişli hayvanın etini yemeyi,

                    Ganîmet mallarının bölüştürülmeden satılması veya satın alınmasını.622

                    FEDEK YAHUDÎLERİYLE ANLAŞMA YAPILMASI

                    Peygamber Efendimiz, Hayber’in fethinden sonra Muhayyi-sa b. Mes’ud’u, İslâmiyete davet etmek üzere, Medine’den iki konak mesafede bulunan Fedek köyünde oturan Yahudilere gönderdi. Fedek Yahudileri, birkaç kere şâir Yahudilerle birleşerek Medine üzerine yürümeyi kararlaştırmışlar, ancak buna muvaffak olamamışlardı.

                    Fedek Yahudileri, Resûlullah’ın elçisi Muhayyısa’nın sulh teklifini önce kabul etmediler. Sonra Peygamber Efendimizin üzerlerine yürüyüp, Hayber Yahudilerinin uğradıkları akıbete uğrayacaklarından korkup bu görüşlerinden vazgeçtiler ve sulh teklif ettiler. Peygamber Efendimiz onların bu teklifini kabul etti.

                    Yapılan anlaşmaya göre, kanları bağışlandı. Arazilerinin yarısı kendilerine bırakıldı, diğer yarısı ise Peygamber Efendimize mahsus kılındı. Şâir Müslümanlar arasında bölüştürülmedi. Zîra, Haşir Sûresinin altıncı âyetiyle, hiçbir askerî hareket yapılmadan barış yoluyla fethedilen yerler Peygamber Efendimize tahsis buyurulmuştur. Fedek’te aynı durum vuku bulduğu için alınan arazinin yarısı Peygamberimize kaldı.623 Resûl-i Ekrem Efendimiz, bunun gelirini, kendi zâtı, Haşîm Oğullarının küçükleri ile onların yetimlerini evlendirmek için sarf-ederdi.624

                    VADİ’L-KURA’NIN ALINMASI

                    Daha sonra Peygamber Efendimiz, ordusuyla Hayber’den ayrılıp Vadi’l-Kura’ya müteveccihen hareket etti. Burası, Hayber ve Teyma arasındaki köylerin bulunduğu bir yerdi. İslâm’dan evvel, Yahudiler buraya yerleşerek imar etmişlerdi.

                    Vadi’1-Kura Yahudileri de, Benî Kurayza Yahudilerinin Hendek Savaşında yaptıkları hainlikten dolayı cezalandırıldıktan sonra, civar Yahudileri de yanlarına alarak Medine üzerine yürümeyi kararlaştırmışlar, ancak bu fırsatı elde edememişlerdi.

                    Resûl-i Ekrem, buradaki Yahudileri önce İslâm’a davet etti; Müslüman oldukları takdirde kanlarının bağışlanacağını, mallarının da kendilerine bırakılacağını, kalblerinde gizlediklerinin hesabının ise Allah’a âit bir iş olduğunu bildirdi.625 Vadi’l-Kura ahalisi bu teklifi kabul etmeyip çarpışmaya hazırlandı.

                    Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, onları muhasara altına aldı. Muhasaranın ilk günü cereyan eden çarpışmada Yahudilerden 10 kadar adam öldürüldü.626

                    Resûl-i Ekrem, ikinci kere onları İslâm’a davet etti. Yine kabule yanaşmadılar ve mücâhidlere karşı koydular. Fakat mü-câhidlerin hücumuna karşı fazla dayanamadılar; henüz güneş bir mızrak boyu yükselmişti ki teslim olmak mecburiyetinde kaldılar.627

                    Burada, bol miktarda ganîmet elde edildi. Resûl-i Ekrem onları usûlüne göre beş kısma ayırdı; dört payını mücâhidler arasında bölüştürdü, bir payını da Beytû’l-Mâl’e ayırdı. Arazisi ise, Hayber’de olduğu gibi, orada bulunan ahaliye, mahsulâtının yarı yarıya bölüştürülmesi şartıyla bırakıldı.628

                    #711463
                    Anonim

                      TEYMA YAHUDİLERİNİN CİZYE VERMEYİ KABUL ETMELERİ

                      Medine ile Şam yolu üzerinde Hayber ve Tebük arasında bulunan Teyma mevkiinde de Yahudiler oturuyorlardı. Peygamber Efendimizin Hayber ve Vadi’l-Kura’da yaptıklarını duymuşlardı. Bu sebeple, İslâm Ordusu buraya gelir gelmez, cizye vermeyi kabul ettiler. Dolayısıyla, yurtlarından ayrılmamış, topraklan da ellerinden gitmemiş oldu.629

                      HAYBER FETHİNİM ÖNEMİ

                      Hayber’in fethiyle hemen hemen Arabistan’daki bütün Yahudiler, İslâm Devletine tâbi duruma gelmiş sayılıyordu. Daha evvel de, Hudeybiye Sulhüyle müşriklerden gelebilecek herhangi bir tehlike önlenmiş bulunduğundan, bu fetihle İslâmiyet büyük bir serbesiyet imkânına kavuşuyordu.

                      Hudeybiye Sulh Anlaşmasıyla, müşriklerin, Yahudilerin yardımına koşmaları veya onlarla iş birliğine girişmeleri önlenirken, bu fetihle de Yahudilerin Kureyş müşrikleriyle herhangi bir iş birliğine teşebbüsleri bertaraf edilmiş olunuyordu. Artık, ne müşriklerden Yahudilere, ne de Yahudilerden müşriklere bir ümit ışığı kalmıştı. Böylelikle, Kureyş müşriklerinin Müslümanlara her zaman kullanmayı düşündükleri bir kollarını kaybetmiş sayılıyorlardı.

                      Bu fetih etrafta da büyük akisler uyandırdı. Çünkü, Hayber’in çok kuvvetli kalelere sahip bulunduğu, buradaki Yahudîle-rinse harb sanatını çok iyi bildikleri, harb malzemesi bakımından da üstün bir seviyede bulundukları, cesur adamlarının, yiğitlerinin oldukça fazla olduğu herkesçe biliniyordu.

                      Bütün bunlara rağmen, İslâm Ordusu karşısında mağlûb düşmeleri, hepsini korkutuyor, Müslümanların yenilmez bir güç hâlini aldıklarını bir kere daha anlıyorlardı. Nitekim, arzularıyla gelip İslâm hâkimiyetini kabul ederek boyun eğdiklerini bildirmişlerdir. Bu bakımdan, Hayber’in fethi, İslâm tarihinde önemli bir yer işgal eder.

                      #711453
                      Anonim

                        PEYGAMBERİMİZİN HZ. SAFİYYE İLE EVLENMESİ

                        Hayber fethinde esir alınanlar arasında Hz. Safıyye de bulunuyordu.

                        Asıl ismi “Zeyneb” olan Hz. Safıyye, Benî Nadir Reisi Hu-yey b. Ahtab’ın kızı idi. Annesi ise, Benî Kurayza Yahudileri eşrafından olan Semevel’in kızı Berre idi. Hayber Yahudileri reislerinden Rebi b. Hukayk’ın oğlu Kinane’yle yeni evlenmişti. Hayber günü Rebi öldürülünce dul kalmıştı. Müslümanlar tarafından da Kamus Kalesinin teslim olması sırasında esir alınmıştı.630

                        Esirler toplandığı zaman Dıhyetû’l-Kelbî, Resûl-i Ekrem E-fendimize gelip bir câriye istemişti. Peygamber Efendimiz de esirler arasından bir câriye almasına müsaade buyurmuştu. Bunun üzerine Hz. Dıhye, Hz. Safiyye’yi beğenip almıştı.631

                        Fakat, Ashab-ı Kiram, Hz. Safiyye’nin Hayber Reisinin gelini ve BenîNadir’in en şerefli bir ailesinin kızı olduğunu düşünerek bunu uygun görmedi. Hz. Resûlullah’a gelerek, “Yâ Re-sûlallah!.. Benî Kurayza ve Benî Nadirlerin reisi Huyey’in kızı Safiyye’yi Dıhye’nin alması uygun değildir! Onu ancak sen almalısın!” diyerek itiraz ettiler.632

                        Peygamber Efendimiz bu itirazı kabul etmediği takdirde Ashab-ı Güzin’in kalben rahatsız olacakları muhakkaktı. Bunun üzerine Efendimiz, Hz. Dıhye’ye başka bir kadın almasını emir buyurdu; Hz. Bilâl’i de, Hz. Safiyye’yi getirmeye gönderdi.

                        Hz. Bilâl ‘in Hz. Safıyye ‘yi Getirmesi

                        Hz. Bilâl, Hz. Safiyye’yi, yine esir düşen amcası kızıyla alıp getirirken, onları Yahudi erkeklerinden iki kişinin cesedinin yanından geçirdi. Amcası kızı bu manzarayı görür görmez feryad ve figana başladı; yüzünü parçalayıp, başına topraklar saçtı.

                        Uzaktan durumu farkeden Resûl-i Ekrem Efendimiz, yanına gelen Hz. BilâPe, “Ey Bilâl!.. Senden merhamet ve şefkat duygusu sökülüp atıldı mı ki bu kadıncağızları ölülerinin yanından geçirdin?”633 buyurdu.

                        Hz. Bilâl, mahçub mahçub huzurda boynunu büktü ve, “Yâ Resûlallah!.. Zâtınızın bundan rahatsız olacağını tahmin etmemiştim.” diyerek özür diledi.

                        Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Safıyye’yi arka tarafına almalarını emrederek üzerine de omuz atkısını örttü. Bunun üzerine sahabîler, Peygamber Efendimizin onu kendisine başkumandanlık hakkı [safıy] olarak aldığını anladılar.634

                        Peygamber Efendimizin harb sonrası bir prensibi de, mağlûb ettiği veya teslime mecbur bıraktığı düşmanla uzlaşma yoluna gitmesi idi. Hz. Safiyye ailesi, Yahudiler arasında itibarlı ve şerefli bir aileydi. Elbette, onun mevkiinin muhafazası, İslâmiyet ve Müslümanlar için iyi neticeler ve faydalar doğurabilecekti. Bir diğer husus da, Resûl-i Ekrem’in bazı evliliklerinde siyasî durumu göz önünde bulundurmasıydı. Bir kabilenin veya bir kavmin ileri gelenlerinden birinin kızını almakla, o kavmi, o kabileyi, düşman ise İslâmiyete ve Müslümanlara karşı düşmanlıklarını en azından hafifletip yumuşatıyor, dost ise bu dostluğun daha da kuvvet bulmasını sağlıyordu. Hz. Cüveyriye ve Hz. Ümmü Habibe ile evlenmelerinde bu hususlar gayet açık görülür.

                        #711133
                        Anonim

                          Hz. Safiyye ‘nin Tercihi

                          Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Safiyye’ye İslâm’ı anlattı ve, “Eğer Müslüman olursan, ben seni kendime zevce edineceğim; şayet Yahudiliği tercih edecek olursan seni âzad ederim, sen de gider, kavmine kavuşursun!”635 buyurdu.

                          Resûl-i Kibriya Efendimizle bir kerecik olsun görüşüp kendisinden birkaç kutsî kelâm duyan Hz. Safıyye, tercihini doğru yaparak, aynı zamanda kalbinin safiyetini ve derin anlayışını açıkça ortaya koydu: “Yâ Resûlallah!.. Siz beni İslâmiyete davet etmeden önce, konak yerine geldiğimde, Müslümanlığı ar-zulamış ve seni tasdik etmiş bulunuyordum! Yahudilikle benim hiçbir ilgim kalmamış ve ona artık ihtiyacım da yoktur. Hayber’de de artık ne babam ne de kardeşim vardır! Sen, beni küfürle İslâmiyetten birini seçmekte serbest bırakıyorsun! Allah ve Allah’ın Resulü, bana âzad edilmemden ve kavmimin yanına dönmemden daha sevgilidir! Ben onları tercih ediyorum!”636

                          Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, Hz. Safiyye’yi hürriyetine kavuşturdu ve onu Ezvac-ı Tâhirat arasına katarak şereflendirdi.637

                          Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Safıyye ile Hayber’de gerdeğe girmedi. Sibar mevkiine geldiği zaman ise, Hz. Safıyye bu işe muvafakat etmedi. Ancak, Hayber’den 12 mil kadar uzaklaştıktan sonra Sahba’da muvafakat etti. Peygamber Efendimiz, “Sibar’da konmak istediğim zaman razı olmamanın sebebi neydi?” diye sorunca, Hz. Safıyye, “Yâ Resûlallah!..” dedi, “Yahudilerin yakınında sana bir zararın gelebileceğinden korkmuştum. Onlardan uzaklaşınca emniyete kavuştum!”638

                          Resûl-i Ekrem Efendimiz, onun bu bağlılığından memnun oldu.

                          Resûl-i Ekrem Efendimiz, Sahba mevkiinde Hz. Safıyye ile kendisine âit çadırda gerdeğe girdi.

                          Hz. Safıyye ‘nin Rüyasını Anlatması

                          Peygamber Efendimiz, Hz. Safıyye’nin yüzünde bir darbe çürüğü gördü. Sebebini sordu. Hz. Safıyye izah etti:

                          “Kinane, b. Rebi ile evlendiğim ilk gece bir rüya görmüştüm. Rüyamda Medine tarafından bir ayın gelip kucağıma düştüğüne şâhid oluyordum. Bunu Kinane’ye anlatınca kızdı ve, ‘Sen ancak Hicaz Hükümdarı Muhammed’e varmak istiyorsun!’ diyerek yüzüme bir tokat vurdu. Onun izi kaldı.”639

                          Hz. Ebû Eyyûb ‘un Fedakârlığı

                          Hz. Ebû Eyyûb el-Ensârî, kılıcını kuşanıp o gece sabaha kadar çadırının etrafında dolaşarak Peygamber Efendimizi beklemişti.

                          Resûl-i Kibriya Efendimiz, sabahleyin erkenden çadırından çıkınca, Hz. Ebû Eyyûb tekbir getirdi. Peygamber Efendimiz onu elinde kılıç, çadırın yanında görünce, “Yâ Eba Eyyûb!.. Nedir bu hâlin?..” diye sordu.

                          Bütün gece gözü uyku tutmayan fedakâr sahabî, “Yâ Resûl-allah!..” dedi, “Harbte babasını, kardeşini, kocasını, amcasını, akraba ve taallûkatını kaybeden ve henüz yeni Müslüman olan bu kadından sana bir zarar gelebileceğinden korktum da çadırını bekledim!”640

                          Resûl-i Kibriya Efendimiz, mübarek tebessümleri arasında, “Allah, seni hayra erdirsin!” diye buyurdu ve arkasından ona şu duayı yaptı:

                          “Allah’ım!.. Beni koruyarak gecelediği gibi, sen de Ebû Eyyûb’u koru!”
                          641

                          #711030
                          Anonim

                            MÜCÂHİDLERİN SABAH NAMAZINI KAÇIRMALARI

                            Resûl-i Kibriya Efendimiz, Ashab-ı Kiram’la Medine’ye yaklaşmıştı. Sabah namazı vaktine de fazla bir zaman kalmamıştı. Mücâhidler, bütün gece yol aldıkları için, bir nebze istirahat etmek maksadıyla, Peygamber Efendimizin emriyle bir yerde konakladılar.

                            Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Sabah namazı vaktinizi kim bekleyecek? Belki uyuyabiliriz.” diye Ashab-ı Kiram’a sordu.

                            Hz. Bilâl ayağa kalkıp, “Ben beklerim yâ Resûlallah!..” dedi.

                            Bunun üzerine, Resûl-i Ekrem Efendimizle mücâhidler uyudular.

                            O arada Hz. Bilâl de namaza durdu. Uzun müddet namaz kıldı. Sonra çökmüş devesine yaslanarak sabah namazı vaktini gözlemeye başladı. Bu arada uykuya daldı. Mücâhidlerin “İnnâ lillah ve innâ ileyhi raciûn.” demeleriyle ancak uyanabildi. Güneş doğmuş, her taraf aydınlanmıştı!

                            Resûl-i Ekrem Efendimiz, telâşla, “Ey Bilâl!.. Nedir bu yaptığın bize?..” diyerek sitem etti.

                            Hz. Bilâl, “Anam babam, sana feda olsun yâ Resûlallah!.. Senin ruhunu tutan Kudret, benim de ruhumu tuttu, bırakmadı!” deyince, Resûl-i Ekrem Efendimiz gülümseyerek, “Doğru söyledin!” buyurdu.642

                            Sahabîlerin uyuyakaldıkları vadiden çıkılınca, Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Burası, şeytanların eğleştiği bir vadidir!” buyurdu ve abdest aldıktan sonra Hz. BilâPe, “Ey Bilâl!.. Ezanı oku!” diye emretti.

                            Ezan okununca Müslümanlar toplandı.

                            Peygamber Efendimiz onlara, “Sabah namazının sünnetini kılınız.” buyurdu.

                            Sünnet kılındıktan sonra Peygamber Efendimiz, “Ey Bilâl!.. Kamet getir.” dedi.

                            Hz. Bilâl kamet getirdi.

                            Peygamber Efendimiz, imam olup namazı kıldırdıktan sonra, Ashab-ı Kiram’a döndü ve, “Herhangi biriniz, uyur veya unutuverir de namazını geçirirse, onu vaktinde kıldığı şekilde kılsın, kaza etsin.” diye buyurdu.643

                            MEDİNE’YE DÖNÜŞ

                            Fahr-i Kâinat Efendimiz, bütün bu olup bitenlerden sonra mücâhidlerle birlikte tekrar Medine’ye doğru yol aldı. Uhud Dağı görününce, “Biz Uhud’u severiz, Uhud’da bizi!..” diye buyurdu. Ordusuyla Medine’ye girerken de, “Yâ Rabbi!.. Sen-dan başka mâbud yoktur; yalnız Sen varsın. Senin ortağın yoktur; bütün mülk Senindir. Bütün hamd de Senindir. Allahım!.. Biz, Sana yöneldik; günahlarımızdan tövbe ediyoruz. Biz, ancak Rabbimize ibâdet, Rabbimize secde, Rabbimize hamd ederiz. Rabbimiz va’dinde sâdıktır; kuluna (Muhammed’e) nusret etmiştir, yalnız başına bütün düşman topluluklarını hezimete uğratıp sindirmiştir.”644 diye dua etti.*

                            Peygamber Efendimiz, herhangi bir gazadan, hacdan veya bir umreden döndüklerinde, bir dağ başına çıkınca, yahut düz, yüksek bir sahaya varınca üç defa tekbir getirdikten sonra hep bu duayı yapardı.



                            602 Ibn-i Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 110; Ibn-i Kesir, A.g.e., c. 3, s. 376-377; Halebî, Insanû’l-Uyûn, c. 2, s. 744.
                            603 İbn-i Hişam, A.g.e., c. 3, s. 352-371.
                            604 ibn-i Hişam, A.g.e., c. 3, s. 352.
                            605 İbn-i Hişam, A.g.e., c. 3, s. 369.
                            606 ibn-i Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 107.
                            607 Müslim, Sahih, c. 4, s. 1946.
                            608 Ibn-i Sa’d, A.g.e., c. 4, s. 35.
                            609 Müslim, A.g.e., c. 4, s. 1946.
                            610 Buharî, Sahih, c. 3, s. 53-54; Müslim, Sahih, c. 4, s. 1947.
                            611 ibn-i Hişam, A.g.e., c. 3, s. 364.
                            612 Fetih, 18-19.
                            613 Ibn-i Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 108; Müslim, Sahih, c. 4, s. 1946.
                            614 İbn-i Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 107.
                            615 İbn-i Hişam, A.g.e., c. 3, s. 363.
                            616 İbn-i Hişam, A.g.e., c. 3, s. 365-367.
                            617 İbn-i Hişam, A.g.e., c. 3, s. 352; Ebû Davud, Sünen, c. 4, s. 175.
                            618 Halebî, İnsanû’l-Uyûn, c. 2, s. 767.
                            619 ibn-i Hişam, A.g.e., c. 3, s. 352; Taberî, Tarih, c. 3, s. 95; ibn-i Kesir, Sîre,c. 3, s. 397.
                            620 Kastalanî, Mevahibû’l-Ledünniye, c. 1, s. 181.
                            621 İbn-i Sa’d, A.g.e., c. 2, s. 107; Halebî, İnsanû’l-Uyûn, c. 2, s. 769.
                            622 İbn-i Hişam, Sîre, c. 3, s. 345.
                            623 Ibn-i Hişam, A.g.e., c. 3, s. 368.
                            624 Muhammed el-Huderî, Nuru’l-Yakîn, s. 195.
                            630 ibn-i Hişam, Sîre, c. 3, s. 350; Ibn-i Sa’d, Tabakat, c. 8, s. 120.
                            631 Ebû Davud, Sünen, c. 3, s. 153.
                            632 Ahmed-i Ibn-i Hanbel, Müsned, c. 3, s. 102.
                            633 Ibn-i Hişam, A.g.e., c. 3, s. 351.
                            634 Ibn-i Hişam, A.g.e., c. 3, s. 351.
                            635 Ibn-i Sa’d, A.g.e., c. 3, s.123.
                            636 ibn-i Sa’d, A.g.e., c. 3, s.121-123.
                            637 İbn-i Sa’d, A.g.e., c. 3, s.121-125.
                            638 İbn-i Sa’d, A.g.e., c. 3, s.122-123.
                            639 Ibn-i Hişam, A.g.e., c. 3, s.351; ibn-i Sa’d, A.g.e., c. 8, s. 121.
                            640 İbn-i Hişam, A.g.e., c. 3, s.351; ibn-i Sa’d, A.g.e., c. 8, s. 126.
                            641 ibn-i Hişam, A.g.e., c. 3, s. 354-355
                            642 ibn-i Hişam, A.g.e., c. 3, s. 355.
                            643 ibn-i Hişam, A.g.e., c. 3, s. 355; ibn-i Kayyım, Zâdû’l-Maad, c. 2, s. 163.
                            644 ibn-i Sa’d, A.g.e., c. 8, s. 123-124.

                            #769055
                            Anonim


                              Kaza Umresi

                              (Hicret ‘in 7. senesi Zilkade ayı / Milâdî 628)
                              Bu tarihten bir sene önce, Peygamber Efendimiz ve Ashab-ı Kiram’in Kabe’yi ziyaret edip umre yapmalarına, Kureyş müşrikleri mâni olmuşlar ve imzalanan Hudeybiye Anlaşmasıyla Resûl-i Ekrem ve Müslümanların bu niyet ve arzularının tahakkuku bir sene sonraya bırakılmıştı.

                              Cenâb-ı Hakk’ın yardımıyla, Peygamber Efendimiz, bu bir sene zarfında birçok muvaffakiyet elde etmişti. Devrin hükümdarlarını İslâm’dan haberdar etmiş ve onları İslâm’a davette bulunmuştu. Bunlardan bir kısmı İslâmiyetle müşerref olmuşlardı. Ayrıca Hayber’i fethederek, hemen hemen Arabistan Yarımadasında bulunan bütün Yahudileri tesirsiz hâle getirmişti. Yine, İslâmiyetin gittikçe güç kazandığını, kuvvet elde ettiğini göstermek babında da birçok kabîleye askerî birlik göndererek onları itaat altına almıştı.

                              Bütün bunlardan sonra, Kabe’yi ziyaret ve umrenin îfası zamanı gelmiş bulunuyordu.

                              Resûl-i Kibriya Efendimiz, Zilkade ayı girince, ashabına umre için hazırlanmalarını emretti. Bu emre göre, Hudeybiye Seferine katılmış bulunanlardan hayatta olanların hiçbiri geri kalmayacaktı.645

                              O sırada Medine’ye taşradan gelmiş kimsesiz ve yardıma muhtaç birçok Müslüman vardı. Efendimize başvurarak, “Yâ Resûlallah!.. Bizim ne azığımız, ne de bizi doyuracak bir adamımız var.” diyerek durumlarını arzettiler.

                              Resûl-i Ekrem, ihtiyacı olanlara yardım etmelerini, onlara bakmalarını Medine halkına duyurdu. Bunun üzerine Ashab-ı Kiram, “Yâ Resûlallah!..” dediler, “Biz, sadaka olarak neyi verelim? Verecek hiçbir şey bulamıyoruz ki!..”

                              Resûl-i Zîşan Efendimiz, “Ne olursa… İsterse yarım hurma olsun!” buyurdu.

                              MEDİNE’DEN AYRILIŞ

                              Server-i Kâinat Efendimiz, yerine Uveyf b. Azbat’ı vekil bırakıp, umre için hazırlanmış bulunan iki bin civarındaki Müs-lümanla Medine’den Mekke’ye, Beytullah’a doğru yola çıktı.646 Müslümanlar yanlarında 60 kurbanlık deve sürüyorlardı. Peygamber Efendimiz, kendi kurbanlık devesini bizzat mübarek elleriyle işaretlemişti.

                              Resûl-i Ekrem Efendimiz, ayrıca, Kureyş müşrikleri tarafından herhangi bir saldırı ve karşı koymaya mâruz kalabilirler düşüncesiyle 100 at ve miğfer, zırh gömlek ve mızrak gibi harb silâhları da almıştı. Hâlbuki, yapılan anlaşma gereği, beraberinde sâdece yolculuk silâhı sayılan kılıç olacak ve o da kınına sokulu vaziyette bulunacaktı. Öyle ise va’dinde hiçbir zaman hulf etmeyen Hz. Resûlullah, neden böyle hareket ediyordu? Bu husus, sahabîlerin nazarından kaçmadı. Sordular: “Yâ Resûlallah!.. Müşriklerle, sâdece kınına sokulu kılıçla geleceğine dair ahdin vardı. Hâlbuki, sen silâh taşımaktasın!”

                              Hz. Fahr-i Âlem, sebebini izah etti: “Biz, bu silâhları Ha-rem’e, Kureyşlilerin yanına götürmeyeceğiz; fakat her ihtimale karşı yanımızda bulunduracağız!”647

                              #769058
                              Anonim

                                Peygamberimizin İhrama Girişi

                                Müslümanların kalbi heyecan ve sevinçle atıyordu. Muhacirlerin duydukları sevinç ve heyecan ise tarife sığacak gibi değildi: Yedi sene önce terk etmek zorunda kaldıkları baba ocağına kavuşacaklar, Kâbe-i Muazzama’yı ziyaret edeceklerdi! Hepsinden de mühimi, kendilerini hakir gören, kendilerine olmadık eziyet ve işkencelerde bulunan Kureyş müşriklerine İslâm’ın izzet, şeref, azamet ve haşmetini göstereceklerdi. Bu sebeple gönülleri heyecan doluydu!

                                Zülhuleyfe mevkiine varılınca, Resûl-i Ekrem Efendimiz, Muhammed b. Mesleme’nin kumandanlık ettiği süvarilerle birlikte silâh yüklerini ve kurbanlık develeri önden gönderdi ve orada ihrama girdi.648

                                Artık, etraf Allah Resulü ve Müslümanların telbiye sadâla-rıyla âdeta sarsılıyordu:

                                “Lebbeyk, Allahümnne Lebbeyk! Lebbeyke lâ şerike leke Lebbeyk! İnnel Hamde venni’mete leke ve’l-Mülk! Lâ şerike leke.”649

                                Müşriklerin Korku ve Telâşı

                                Önden giden Muhammed b. Mesleme komutansındaki 100 atlı birliği ve beraberinde götürdükleri silâhlar, Merruzzehran mevkiinde müşriklerin birkaç adamı tarafından görüldü.

                                “Nedir bunlar?..” diye sordular.

                                Muhammed b. Mesleme, “Resûlullah’ın (a.s.m.) süvarileridir.” dedi ve devam etti: “Kendileri de inşallah yarın sabah burada olacaklardır!”650

                                İhrama girme yerleri şunlardır: Medinelilerin Zülhuleyfe, Şamlıların Cuhfe, Iraklıların Zât-ı Irk, Necidlilerin Karn, Yemenlilerinki ise Yelemlem…Adamlar şaşkına döndüler ve son sür’at yol alarak haberi Mekke’ye ulaştırdılar. Müşrikleri, bir korku ve telâş sardı. “Muhammed, üzerimize yürüyor!” diyerek durumdan birbirlerini haberdar ettiler.

                                Gerçi Hz. Resûlullah, Hendek Harbinden sonra, “Artık, onlar bizim üzerimize değil, biz onların üzerine yürüyeceğiz!” buyurmuşlardı; ama bu sefer, o gayeyle tertip edilmiş değildi. Sâdece, anlaşmada da belirtildiği gibi, Kabe’yi tavaf etmek, umrelerini yapmak maksadıyla yola çıkmışlardı.

                                Buna rağmen müşrikler fazlasıyla endişeye kapıldılar. Derhâl Resûl-i Ekrem Efendimize işin gerçek mahiyetini öğrenmek için adamlarını gönderdiler.

                                Peygamber Efendimiz, Merruzzehran ‘da

                                Telbiye sadâlarıyla Zülhuleyfe’den ayrılan Peygamber Efendimiz, Müslümanlarla birlikte Merruzzehran’a geldi. Oradan bütün silâhlan Batn-ı Ye’cec mevkiine gönderdi. Silâhlan beklemek üzere de Evs b. Havlî başkanlığında 200 kişiyi vazifelendirdi.651

                                Resûl-i Ekrem, Batn-ı Ye ‘cec ‘de

                                Daha sonra Peygamber Efendimiz, ashabıyla yol alarak oradan Mekke’nin rahatlıkla görüldüğü Batn-ı Ye’cec mevkiine vardı.

                                Bu sırada Kureyş temsilcileri çıkıp geldi. “Yâ Muhammed!..” dediler, “Herhalde sana, bizim küçük veya büyük herhangi bir hıyanetimiz, vefasızlığımız haber verilmiş değildir. Buna rağmen, Harem’e, kavminin yanına, böyle silâhlı mı gireceksin? Hâlbuki, oraya, yolcu silâhı olan kınlarına sokulu kılıçlardan başka bir şeyle girmemek şartını kabullenmiştin.” Peygamber Efendimiz, meseleyi izah etti: “Harem’e kınlarında sokulu kılıçlardan başka silâhla girecek değiliz! Ben çocukluğumdan beri hayatımın her safhasında ancak verdiğim sözde durmakla, vefakârlıkla tanınmış, bilinmişimdir! Fakat, silâhların bana yakın bir yerde bulunmasını isterim!”

                                Kureyş Baştemsilcisi Mikrez b. Hafs, aynı sözleri tasdik etti: “Senden beklenen, sana yaraşan da iyilik ve vefakârlıktır!”652

                                Mekke ‘nin Boşaltılması

                                Durum, temsilciler tarafından sür’atle Kureyşlilere ulaştırıldı. İçlerini kemiren düşmanlık duygusunun eseri olarak, Müslümanların bu muhteşem sevinç ve nurânî bayramlarını yakından temâşâ etmemek için, Kureyşliler, Mekke’yi boşalttılar.653

                                #769059
                                Anonim

                                  PEYGAMBER EFENDİMİZ, MEKKE’DE

                                  Hz. Resûlullah, müstesna bir ihtişam ve vekarla, devesi Kasva’nın üzerinde Mekke’ye girdi. Müslümanlar, etrafında tecessüm etmiş nurdan yıldızları andırıyorlardı. Bu yıldızların arasında Server-i Kâinat Efendimiz, bir güneş gibi parlıyordu. Tam bir intizam ve haşmet içinde adım adım Kâbe-i Muazza-ma’ya, Beytullah’a yaklaşıyorlardı. “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk!” nidaları Mekke’nin her tarafına yayılıyor, dağlar, taşlar bu nurânî sadâya cevap veriyorlardı. Müşrikler ise bu kuydu yerlerde, dağ başlarında âdeta bu ulvî sadâya kulaklarını tıkamış, bu haşmetli manzara karşısında gözlerini kapatmışlardı.

                                  Kasva’nın yuları Şâir Abdullah b. Ravaha’nın elindeydi. Hz. Resûlullah’ın önünde gidiyor ve şu şiirini söylüyordu:

                                  “Ey kâfir oğulları!.. Resûlullah’ın yolundan çekiliniz! “Rahman olan Allah, onun hak peygamber olduğuna dair â-yetler indirdi.

                                  “Bütün hayır ve iyilik Allah Resulünde ve onun yolundadır.

                                  “En hayırlı, en şerefli ölüm de onun yolunda çarpışarak ölmektir!”654

                                  Bu ulvî ve nurânî manzara arasında Resûl-i Ekrem ve Müslümanlar, telbiyelerle Beytullah’a vardılar. Resûl-i Ekrem, Mescid-i Haram’a girince, omuz ihramının bir ucunu sağ koltuğunun altından alıp sol omuzunun üzerine atarak sağ omuzunu açtı ve, “Bugün, kendisini, şu şirk ehline kuvvetli ve zinde gösterecek olan kahramanları, Allah rahmetiyle yargılasın, esirgesin!”655 buyurdu.

                                  Sonra, sahabîlere, Kâbe-i Muazzama’yı üç kere koşa koşa ve omuzlarını silke silke tavaf etmelerini emretti*656 Zîra, Kureyş müşrikleri, “Yanımızdan çıkıp gittikten sonra Muhammed ve ashabı hastalık ve yoksulluğa uğramıştır!” şeklinde dedikoduda bulunarak, bir nevi kendilerini teselli etmeye çalışıyorlardı.

                                  Cenâb-ı Hakk, bütün bu dedikodularını sevgili Resulüne bildirdiği için, o da Ashab-ı Kiram’a güçlü ve kuvvetli görünmelerini emrediyordu.

                                  Kabe ‘yi Tavaf

                                  Hâtemû’l-Enbiya Efendimiz, Kasva’nın üzerinde idi. Kas-va’nın yuları ise Abdullah b. Ravaha’nın elindeydi. Sahabîler de sağ omuzlarını açmış, tavaf için bekliyorlardı.Peygamber Efendimiz, Hacerü’l-Esved’in yanına vardı ve elindeki değnekle dokunarak onu istilâm etti; sonra da değneği öptü. Ashab-ı Kiram da aynı şeyi yaptı.

                                  Ashab-ı Güzin, tavafın ilk üç devresinde, Peygamberimizin emri gereği, hızlı hızlı ve çalımlı yürüdüler. Üç tavafı böylece tamamladılar.

                                  Abdullah b. Ravaha, hem Kabe’yi tavaf ediyor, hem de şiir söylemeye devam ediyordu:

                                  “O Allah’ın ismiyle başlarım ki, dininden başka gerçek din yoktur O’nun…

                                  “O Allah’ın ismiyle başlarım ki, Muhammed Resulüdür O’nun!..

                                  “Çekilin, ey kâfir oğulları, Resûlullah’ın yolundan!..”657 Hz. Ömer, bu hareketinden hoşlanmadı:

                                  “Ey İbn-i Ravaha!.. Sen, Resûlullah’ın önünde, Allah’ın Ha-rem’inde bu şiiri söyleyip duracak mısın?” diyerek susmasını istedi.

                                  Hz. Ömer’e şâirine bedel Resûl-i Zîşan Efendimiz, “Ey Ö-mer!.. Ona mâni olma! Vallahi, onun sözleri, bu Kureyş müşriklerine ok yağdırmaktan daha çok tesirlidir.“658 diyerek cevap verdi; sonra da Abdullah b. Ravaha’ya dönerek, “Devam et, devam et, ey İbn-i Ravaha!..” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer sustu.659

                                  Aradan bir müddet geçtikten sonra Resûl-i Zîşan Efendimiz, Abdullah b. Ravaha’ya, “Allah’tan başka ilâh ve mâbud yoktur, bir olan O’dur, va’dini gerçekleştiren O’dur, Bu kuluna nusret veren O’dur, askerlerine kuvvet veren O’dur, toplanmış bulunan kabîleleri bozguna uğratan da yalnız O’dur.”660 mealindeki duayı okumasını emretti.

                                  Ashab-ı Kiram da, Hz. Resûlullah’ın öğrettiği bu duayı hep bir ağızdan söylemeye başladılar.

                                15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 33)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.