• Bu konu 34 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 36)
  • Yazar
    Yazılar
  • #770050
    Anonim

      Bir Sa’ Hurmayla Yardıma Koşan Zât

      Ebû Akil, elinde bir sa’* hurmayla Resûlullah’ın huzuruna geldi.

      “Yâ Resûlallah!..” dedi, “İki sa’ hurma karşılığında bütün gece sırtımla su çektim. Bu iki sa’dan birini ev halkım için bıraktım, diğerini de Rabbimin rızasını kazanmak için size getirdim!”

      Bundan son derece mütehassis olan Resûli Kibriya Efendimiz, “Allah, senin getirdiğini de, ev halkına bıraktığını da bereketli kılsın!” diye buyurdu ve getirilen hurmaların sadakalar kısmına dökülmesini emretti.987

      Bir başka fakir Müslüman olan Ulbe b. Zeyd, Allah Resulünün bu dâvetine canü gönülden bir şeylerle katılmak istiyordu. Ama götürecek hemen hemen hiçbir şeyi yoktu. Allah’a yalvardı: “Ey Allah’ım!.. Sen, cihada çıkmayı emrettin. Halbuki beni, Resulünle birlikte cihada çıkabilecek bir bineğe sahipkılmadın.” Sonra, kendilerinden yararlandığı bazı şeylerle Hz. Resûlullah’ın huzuruna geldi.

      “Yâ Resûlallah!.. Elimde sadaka olarak verebileceğim bir şey yok. Kendisinden faydalandığım şu şeyleri tasadduk ediyorum.” dedi ve ilâve etti: “Bundan dolayı, beni üzen veya bana kötü söyleyen ya da benimle ‘Bu da tasadduk edilir mi?’ deyip eğlenecek kimseye hakkımı helâl ediyorum!”988

      Peygamber Efendimiz, “Allah, sadakanı kabul buyursun!” dedi.

      Ertesi gün, Peygamber Efendimiz, ashabına, “Şu gece tasaddukta bulunmuş kişi nerededir?” diye sordu.

      Kimsede bir hareket görülmedi.

      Bu sefer Efendimiz, “Gece sadakayı veren nerede ise ayağa kalksın!” buyurdu.

      Ulbe ayağa kalktı.

      Resûli Ekrem Efendimiz, “Ben, senin sadakanı kabul ettim. Seni müjdelerim! Muhammed’in varlığı kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, sen, sadakası kabul olunanların dîvânına yazıldın!”989 buyurdu.

      Ulbe, bundan son derece memnun oldu.

      Müslüman Kadınların Fedakârlığı

      Müslüman kadınların bu yolda gösterdikleri fedakârlıklar da takdire şayandı. Boyunlarında, el ve kulaklarında ne kadar ziynet eşyası varsa, Allah yolunda cihada çıkacak olan ordunun hazırlığı için getirip onları Hz. Resûlullah’a seve seve teslim etmekte asla tereddüt göstermiyorlardı.

      Eşlem Kabilesine mensup Ümmü Sinan der ki:”Âişe’nin (r.a.) evinde, Resûlullah’ın (a.s.m.) önüne serilmiş bir örtü gördüm. Üzerinde fil dişinden bilezikler, pazubendler, yüzükler, halhallar, küpeler, develerin ayaklarını bağlayacak kayışlar ile kadınlar tarafından gönderilen ve Müslümanların savaşa hazırlanmalarına yarayan birtakım şeyler bulunuyordu.”990

      İşte, bütün bu yardımlarla, kıtlık, yoksulluk ve fakirlik yüzünden harbe iştirak edecek durumdan mahrum bulunan birçok Müslümana da silâh tedarik edildi, sefer hazırlığı yapıldı, harb teçhizatı sağlandı.

      #770051
      Anonim

        BEKKAUN

        Harbe iştirak etmek isteyenler öylesine çoktu ki, zengin ashabın yardımları bile onların teçhizi için kâfi gelmiyordu. Durumları müsait olmayanlar, Resûlullah’a, sefere gönüllü olarak katılmak istediklerini belirtiyorlar, ancak, kimine binecek deve, kimine silâh, kimine ise yol azığı tedarik edilemediğinden kabul edilmiyordu.

        Red cevabı alanlar arasında “Bekkaun,” yâni “Ağlayanlar” diye meşhur yedi zât vardı ki, şunlardı:

        Salim b. Umeyr, Atnr b. Humam, Ulbe b. Zeyd, Irbez b. Sariyye, Ebû Leylâ Abdurrahmân b. Ka’b, Abdullah b. Mugaffel ve Heremî b. Abdullah.”91

        Bu yedi zât, harb hazırlıkları sırasında Peygamberimizin huzuruna çıkarak, “Yâ Resûlallah!.. Sefere çıkmak isteriz; ancak, binecek devemiz, yolda yiyecek azığımız yok!” diyerek durumlarını arzettiler.

        Resûli Ekrem, “Size verecek binek kalmadı.” buyurunca, üzüntülerinden ağlayarak huzuru Risâletten ayrıldılar.

        Cenâbı Hakk, bu fedakâr sahabîler hakkında şöyle buyurdu:

        “Bir de o kimselere günah yoktur ki, kendilerini bindirip savaşa sevkedesin diye sana geldikleri zaman (kendilerine), ‘Sizi bindirecek bir hayvan bulamıyorum.’ demiştin. Bu uğurda sarfedecekleri şeyi bulamadıklarından dolayı kederlerinden gözleri yaş döke döke döndüler/’993

        Harbe iştirak edemeycekleri endişesiyle üzüntülerinden gözyaşı dökerek Peygamberimizin huzurundan ayrılan bu sahabîler, bu âyetin inmesiyle zengin sahabîler tarafından birer ikişer teçhiz edildiler. Böylece, harbe iştirak etme imkânı kendilerine tanınmış oldu. Rivayete göre, bunların üçünü Hz. Osman b. Affan, ikisini Peygamberimizin amcası Hz. Abbas, ikisini de Yamin b. Umeyr harb için teçhiz etmişlerdir.994

        #770052
        Anonim

          MÜNAFIKLAR SAHNEDE

          Sıcaklık, kıtlık ve kuraklık her tarafı kasıp kavuruyordu. Bahçelerde meyvelerin tam olgunlaştığı bir zamandı. İnsanların, güneşin kavurucu sıcaklığından birazcık olsun uzak kalmak amacıyla bağ ve bahçelerindeki ağaçların gölgelerine oturmak için en şiddetli arzuyu duydukları bir mevsimdi. Ve böyle bir zamanda İslâm Ordusu, dünyanın en büyük devletlerinden biri olan Bizans’a karşı harbe çıkacaktı. Gönüllerinde Allah muhabbeti yerine dünya, mal, mülk sevgisi bulunan kimseler, buna nasıl iştirak edebilirlerdi, bu sıkıntılara nasıl katlanabilirlerdi?

          Nitekim, dünyaya âdeta kopmaz bağlarla bağlı bulunan ve dünya hayatını âhiret hayatına tercih eden münafıkların yine ortalığı karıştırmaya başladığı görülüyordu. Reisleri Abdullah b. Übeyy, Müslümanlar arasına fitne sokmak, onlarda harbe karşı bir gevşeklik, bir çekingenlik meydana getirmek gayesiyle şöyle konuşuyordu:

          “Muhammed, Roma Devletini oyuncak mı zannediyor? Onun ve ashabının esir düşeceklerini şimdiden görür gibiyim!”995

          Diğer münafıklar da, “Bu sıcakta harbe mi çıkılır?” diyorlardı.996

          Cenâbı Hakk, münafıkların bu sözleri üzerine şu âyeti kerîmeyi inzal buyurdu:

          “Tebük Savaşına iştirak etmeyip geri kalan münafıklar, ResûluUah’a muhalefet ederek oturup kalmalarıyla sevindiler; Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla mücadele etmeyi çirkin gördüler ve, ‘Bu sıcakta harbe çıkmayın!’ dediler. De ki:

          ‘”Cehennem ateşi daha sıcaktır; fakat gidecekleri yeri bilseler…’“997

          Bazıları da, kadınlara düşkünlüğünü, harbe iştirak etmemek için bahane ediyordu. Bunun üzerine de şu âyeti celîle nazil oldu:

          “O münafıklardan kimi de şöyle diyecektir: ‘”Bana izin ver, beni fitne ve isyana düşürme!’

          “Bilmiş ol ki onlar, fitneye düşmüşlerdir. Şüphe yok ki, Cehennem, kâfirleri kuşatıcıdır.”

          Daha birçok münafık, böylesine sudan bahanelerle Peygamber Efendimizden izin istediler. Bunun üzerine, 80’den fazla münafığa izin verildi.

          Onlar, Peygamber Efendimize beyan ettikleri özürlerinde yalancı idiler; Allah ve Resulüne gönülden inanmış kimseler değillerdi. Cenâbı Hakk, şu âyetiyle de onların bu durumunu Resulüne haber veriyordu:

          “Senden izin isteyenler, ancak Allah’a ve âhiret gününe îman etmeyenler, kalbleri şüpheye düşenlerdir. Onlar şüphe içinde bocalayıp dururlar.”999

          Bir sonraki âyette de, Allahü Taâlâ, yerlerinde oturup kalanlara bakıp ümitsizliğe kapılmamaları için Müslümanları tesellî ediyordu: “Eğer aranızda onlar da cihada çıksalardı, içinizde şer ve fesadı artırmaktan başka bir şey yapmazlar, bozgunculuğa koşarlardı!”1000

          Münafıklar güruhunun sudan bahanelerle harbe iştirak etmeyişleri, Allah ve Resulüne gönülden bağlı olan mücâhidleri cihada çıkmak hususunda asla tereddüde düşürmedi.

          #770057
          Anonim

            İSLÂM ORDUSU HAZIR

            Resûli Ekrem Efendimiz, her türlü sıkıntı ve imkânsızlıklara rağmen Seniyyetû’1Veda ordugâhında ordusunu hazırladı. Ordu, 30 bin kişi idi. Bunun 10 binini süvariler teşkil ediyordu.1001

            Bundan sonra Peygamber Efendimiz, Medine’de yerine Muhammed b. Mesleme’yi (r.a.) vekil bıraktı.1002

            Hz. Ali de, İslâm Ordusuyla Seniyyetû’lVeda’ya kadar gelmişti. Resûli Ekrem Efendimiz, onu huzuruna çağırdı ve, “Medine’de muhakkak ya ben kalacağım ya da sen kalacaksın.”1003 buyurdu; sonra da onu, her iki ev halkının işleriyle meşgul olmak üzere Medine’de bırakacağını söyledi.

            Hz. Ali ağladı. “Yâ Resûlallah!..” dedi, “Gittiğin her tarafta ben senin yanında bulunmak isterdim; tek arzum buydu. Beni çocuk ve kadınlar arasında vekil mi bırakıyorsun?'”1004

            Peygamber Efendimiz cevaben, “Bana göre sen, Musa’ya göre Harun* gibi olmaya razı olmaz mısın? Şu kadar farkla ki, benden sonra peygamber gelmeyecektir!” buyurunca, Hz. Ali hiç beklemeden son sür’at Medine’ye geri döndü.1005

            Peygamber Efendimiz, orduya hareket emrini vermeden önce, en büyük sancağı Hz. Ebû Bekir’e teslim etti;** en büyük bayrağı ise Zübeyr b. Sâbit’e verdi.

            İslâm Ordusunun Medine ‘den Hareketi

            Receb ayının bir perşembe günü idi.

            Güneşin batışına yakındı. Resûli Ekrem Efendimizin emriyle İslâm Ordusu Medine’den Tebük’e doğru harekete geçti. Gönüllü olarak Allah yolunda cihada çıkan mücâhidlerde, bunca sıkıntı ve nâmüsait şartlara rağmen en ufak bir tereddüt ve gevşeme yoktu. Geçici sıcaklığa ve sıkıntılara karşılık âhiret âleminde sonsuz nimetlere kavuşacaklarını, Allah’ın cemâliyle müşerref olacaklarını biliyorlardı. Güneşin kavurucu sıcaklığı, îmanlı gönüllerindeki serinliğe tesir edemiyordu. Maddî sıkıntı ve imkânsızlıklar İ’lâyı Kelimetullah uğrunda savaşmaya olan aşk ve şevklerini kıramıyordu. Bu ulvî ve kutsî duygularla yollarına devam ediyorlardı.

            Hz. Ali’nin Arkadan İslâm Ordusuna Yetişmesi

            Peygamber Efendimiz tarafından Hz. Ali’nin Medine’de bırakılması üzerine de münafıklar, ileri geri konuşmaya başladılar. Maksatları, bunu vesile ederek İslâm camiasında bir huzursuzluk meydana getirmekti. Şöyle diyorlardı:

            “Herhalde, onu yanında götürmek istemediğinden Medine’de bıraktı!”1006

            Hz. Ali bu sözleri duyar da durur mu? Derhâl silâhlanıp İslâm Ordusunun arkasına düştü; Cürf denilen mevkide Resûli Kibriya Efendimizle buluştu.

            Peygamber Efendimiz, “Yâ Ali, neden dolayı çıkıp geldin?” diye sordu.

            Hz. Ali, “Yâ Resûlallah!.. Münafıklar, senin bana kıymet vermediğini söylüyorlar, ‘bende görüp hoşlanmadığın bir şeyden dolayı beni yanında götürmediğinden’ söz ediyorlar!”

            Peygamber Efendimiz, işin mahiyetini anlamıştı. Güldü.

            “Onlar, yalan söylemişlerdir. Ben, seni, arkamda bıraktıklarıma vekil tâyin ettim. Derhâl geri dön! Gerek benim ev halkım ve gerek senin ev halkın içinde vekilim ol!” buyurdu. Sonra ilâve etti: “Yâ Ali!.. Bana göre sen, Musa’ya göre Harun gibi olmaya razı değil misin? Şu farkla ki, benden sonra peygamber olmayacaktır!” Hz. Ali, Efendimizin sözlerini tasdik edip derhâl Medine’ye döndü.

            Medine’de birçok münafık kalmıştı. Bunların, herhangi bir karışıklığa ve bozgunculuğa tevessül edebileceklerini de göz önünde bulundurarak, Peygamber Efendimizin Hz. Ali’yi Medine’de bıraktığı da söylenebilir.

            MEŞHUR ÜÇ KİŞİ

            Bir kısım münâfıkın sefere katılmayışı yanında, ne yazık ki samimî Müslümanlardan Ka’b b. Mâlik, Hilâl b. Ümeyye ve Mürâre b. Rebi de sırf ihmalkârlıkları yüzünden Medine’de kaldılar.1010

            Bu meşhur üç kişi hakkında vâkî olacak muameleyi, Peygamber Efendimizin Medine’ye dönüşünden sonra anlatacağız.

            #770058
            Anonim

              Ebû Zerr ‘in Geride Kalışı ve Bir Mucizenin Zuhuru

              Fahri Kâinat kumandasındaki İslâm Ordusu, güneşin sıcaklığına, çölün kavuruculuğuna aldırmadan yoluna devam ediyordu.

              Bir ara mücâhidler, “Yâ Resûlallah!.. Ebû Zerr, devesi yürümediğinden geride kalmış.” dediler.

              Resûli Ekrem Efendimiz, “Eğer onda bir hayır varsa, Yüce Ailah, onu bize kavuşturur.” buyurdu.1011

              Ebû Zerr (r.a.), devesi zaîf olduğu için geride kalmıştı; devesinin yürüyemeyeceğini anlayınca da eşyasını sırtına almış, şiddetli sıcaklar altında yaya olarak ordunun arkasına düşmüştü.

              Ordu, bir konak yerinde istirahate çekilmişken, uzaktan birinin gelmekte olduğu görüldü; yaklaşan, Ebû Zerr’di. Mücâhidler, Peygamber Efendimize haber verdiler. Şöyle buyurdular:

              “Allah, Ebû Zerr’e merhamet etsin! O, yalnız yaşar, yalnız başına ölür ve yalnız başına haşrolur!”1012

              Bu fermanı Nebevî’den seneler sonra, Hz. Osman’ın hilâfeti sırasındaydı.

              Şam’da ikamet etmekte olan Ebû Zerr, bir gün, “Altını ve gümüşü yığıp biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu? İşte bunları, elem verici bir azabla müjdele!”1013 mealindeki âyeti kerîmeyi okudu.

              Hz. Muaviye, “Bu, biz Müslümanlar hakkında değil, Ehli Kitap hakkındadır!” deyince, Hz. Ebû Zerr, “Hayır; bu, hem bizim, hem de Ehli Kitap hakkındadır!” cevabını verdi.

              Bu sebeple aralarında tartışma ve münakaşa çıktı.

              Hz. Muaviye, bunun üzerine, “Ebû Zerr, Şam halkını rahatsız ediyor.” diye yazıp, onu Hz. Osman’a şikâyet etti.

              Hz. Osman da onu Şam’dan Medine’ye çağırdı.

              Medine’ye gelen Hz. Ebû Zerr’e İslâm Halifesi, “Yanımda kal, bütün ihtiyaçlarını karşılayayım.” diye teklifte bulundu. Fakat o, “Dünyanızdaki şeylerin bana gereği yok.” diyerek bu teklifi kabul etmedi.

              Bu sefer Hz. Osman, “İstersen, yakın bir yere çekil, orada kal.” diye teklif etti.

              Ebû Zerr, bunu kabul etti ve, “Rebeze’ye gitmeme izin ver.” diye dilekte bulundu.

              Hz. Osman’ın izin vermesi üzerine de Medine’ye üç konak uzaklıkta bulunan Rebeze’ye gitti.

              Bir müddet sonra rahatsızlandı. Yanında sâdece zevcesi ile hizmetçisi vardı. Onlara, “Ölünce beni yıkayınız, kefenleyiniz. Sonra da cenazemi yolun ortasına koyunuz! Yanınıza uğrayacak ilk binitli yolculara, ‘Bu, Resûlullah’ın (s.a.v.) sahabîsi Ebû Zerr’dir. Gömülmesi için bize yardım ediniz.’ deyiniz.” diye vasiyet etti. Hanımı ağlamaya başlayınca, “Niye ağlıyorsun?” diye sordu.

              Hanımı, “Sen, ölüp gidersen ben ne yaparım? Elimde avucumda hiçbir şey bulunmadığı gibi, seni saracak bir kefen bile yok!” dedi.

              Bunun üzerine Ebû Zerr, “Ağlamayı bırak.” dedikten sonra şöyle konuştu:

              “Bir gün birkaç kişiyle birlikte Resûlullah’ın huzurunda idik. Şöyle buyurdular:

              ‘”İçinizden birisi kır bir yerde vefat edecek; cenazesinde mü’minlerden küçük bir cemaat hazır bulunacaktır.’

              “O mecliste benimle birlikte bulunanların hepsi, cemaatler içinde vefat ettiler. Sağ kalan bir tek ben varım. Şimdi de ben, kır yerde ölüyorum! Yolu gözetle! Söylediklerimin doğru çıkacağını göreceksin!”1014

              Bu sözlerinden bir müddet sonra, Hicret’in 32. senesinde yanında sâdece hanımı ve hizmetçisi bulunduğu hâlde vefat ederek, Hz. Resûlullah’ın 20 sene önce verdiği haberi tasdik etti.

              Vefat edince, zevcesi ile hizmetçisi onun vasiyetini verine getirdiler; yıkayıp kefenledikten sonra cenazesini yolun ortasına koydular.

              Tam o sırada, umre yapmak üzere Iraklılardan küçük bir kafile çıkageldi. İçlerinde meşhur fakih Abdullah b. Mes’ud da vardı.

              Hizmetçisi ayağa kalkıp, “Bu, Resûlullah’ın sahabîsi Ebû Zerr’dir. Gömülmesi için bize yardım ediniz.” deyince, Hz. Abdullah b. Mes’ud kendisini tutamayarak hüngür hüngür ağlamaya başladı ve Resûli Kibriya’nın seneler önceki fermanını tekrarladı: “Ebû Zerr, yalnız başına yaşar, yalnız başına ölür ve yalnız başına haşrolur!”

              Sonra da hep beraber bu büyük sahabînin cenazesini defnettiler.1015

              #770060
              Anonim

                İSLÂM ORDUSU, HICR’DA

                İslâm Ordusu, Hıcr mevkiine vardı. Burası sekizinci konak yerleri idi.

                Medine’den yedi merhale mesafede bulunan, Şam yolu üzerindeki Hıcr, Hz. Salih’in (a.s.) kavmi olan Semud’un geceyarısından sonra Cenâbı Hakk tarafından estirilen bir toz bulutuyla helak olduğu yerdi.1016

                Buraya varınca, Peygamber Efendimiz, “Şu, azaba uğratılmış olanların evlerine, onların uğradıkları azaba uğrayacağınızdan korkarak ve ağlayarak giriniz.” buyurdu.1017

                Mücâhidler, Hıcr’in kuyusundan su aldılar; onunla hamurlarını yoğurdular.

                Bunun üzerine Resûli Ekrem Efendimiz, “O kuyunun suyundan içmeyiniz; ondan namaz için abdest de almayınız! Onunla yoğurduğunuz hamuru da, develere yem yapınız! Ondan hiçbir şey yemeyiniz!”1018 diye emretti.

                Peygamberimizin Yağmur Duası

                Hıcr mevkiinde sabahlayan İslâm Ordusunda büyük bir susuzluk başgösterdi. Mücâhidlerin su kablarında su kalmamıştı. Hz. Ömer o ânı şöyle anlatır: “O kadar susamıştık ki, susuzluktan boynumuzun kopacağını zannettik! Herhangi birimiz gidiyor, yüklerimizin arasında su arıyor, ancak orada su bulamadığımız gibi düşüp kalıyorduk. Hattâ, içimizden biri, devesini kesmiş, hörgücündeki suyu içmişti!”

                #770061
                Anonim

                  MÜNAFIKLARIN DEDİKODULARI

                  Müslümanlar arasında bulunan münafıklardan bazıları, bunu fırsat bilerek dedikoduya başladılar: “Eğer Muhammed gerçekten bir peygamber olsaydı, Musa Peygamber’in kavmine, Allah’tan yağmur dileyip yağmur yağdırdığı gibi, o da Allah’tan yağmur diler, yağmur yağdırırdı!”

                  Peygamber Efendimiz, bu ileri geri konuşmaları duyunca, “Demek onlar, böyle söylüyorlar, öyle mi? Allah’ın, size yağmur yağdıracağını umarım.” buyurdu.1020

                  Hz. Ömer, sözlerine devamla der ki:

                  “Bütün bu güçlük ve sıkıntılar karşısında, Ebû Bekir, dayanamayarak, Resûlullah’a (a.s.m.) şu ricada bulundu:

                  “Yâ Resûlallah!.. Allah, duanızı kabul eder. Ne olur, bizim için hayır duada bulunsanız…’

                  “Resûlullah (a.s.m.), ‘Bunu istiyor musunuz?’ buyurdu. “Ebû Bekir, ‘Evet yâ Resûlallah!..’ dedi.

                  “Bunun üzerine Resûlullah (a.s.m.), ellerini açarak dua etti. Daha duasını bitirmeden, hava birdenbire karardı. Önce yağmur çiselemeye başladı, sonra da sağanak hâlinde boşaldı. Bütün mücâhidler ellerindeki kablarını doldurdular.

                  “Konakladığımız yerden ayrılınca bir de ne görelim? Yağmur sâdece ordunun bulunduğu bölge içine yağmış, o bölgenin dışında bir tek damla düşmemiş!”

                  İşte, Kâinatın Efendisi, böylesine bir dua, bir niyaz ve istek ile Allah’ın ikram ve ihsanına mazhar oluyordu.

                  Hz. Resûlullah, hayatında bu tarz birçok mucizeye, ikram ve ihsana mazhar olmuştur. Bu da onun peygamberliğinin delillerinden biridir. Bu ikram ve ihsanları gözleriyle gören Müslümanların ise îmanları daha da kuvvetleniyor, daha fazla mertebe katediyordu.

                  Kasva ‘nın Kaybolması

                  Sefer sırasında bir ara Resûli Ekrem Efendimizin devesi Kasva kayboldu.1022 Ashabı Kiram bir süre aradılarsa da onu bulamadılar.

                  Münafıklar, bunu da fırsat bilerek, Hz. Resûlullah’ı rahatsız edici söz söylemekten geri durmadılar. Onlardan biri olan Zeyd b. Lusayt, “Şaşılacak şey! Muhammed, peygamber olduğunu söyler, gökten haber verir, fakat devesinin nerede olduğunu bilmez!”1023 diye söylendi.

                  Münâfıkın âdice sarf ettiği bu söz, Kâinatın Efendisine ulaştırılınca, “Vallahi, ben ancak Allah’ın bana bildirdiğini bilirim, ondan başkasını asla bilemem!” diye buyurdu ve ilâve etti: “Şimdi de Allah bana bildirdi ki, Kasva, filân ve filân dağların arasındaki vadidedir; yuları bir ağaca takılmış olarak duruyor. Hemen gidiniz, onu bana getiriniz.”1024

                  Sahabîler, Hz. Resûlullah’in tarif ettiği yere gittiklerinde, deveyi aynen yuları bir ağaca dolanmış hâlde buldular ve alıp getirdiler.

                  Resûli Ekrem, ancak Cenâbı Hakk’ın kendisine bildirmesiyle gaybı bilir, insanlar için gayb hükmünde olan hâdiseleri haber verirdi. Bu, onun mazhar olduğu mucizelerinin bir nev’idir.

                  Resûlullah’ın, Allah’ın bildirmesiyle haber verdiği istikbâle âit bütün haberler, ashabın şehâdetiyle teker teker zuhur etmiştir.

                  #770103
                  Anonim

                    İslâm Ordusu, Tebük’te

                    Nihayet, kavurucu sıcaklar altında ve sıcaktan âdeta kaynayan kumlar üzerinde yapılan yorucu bir yolculuktan sonra İslâm Ordusu on dokuzuncu konak yeri olan Tebük’e vardı.

                    Fakat, ortada ne Bizans ordusu, ne de başkası vardı. Doğu Roma İmparatoru, giriştiği hazırlıktan, cesaretsizliği sebebiyle son anda vazgeçmişti!

                    Ebû Hayseme ‘nin Gelişi

                    Ebû Hayseme, samimî bir Müslümandı. Sırf ihmalkârlığı yüzünden İslâm Ordusuna katılamayıp, Medine’de kalmıştı.

                    İslâm Ordusunun Medine’den ayrılışından günlerce sonra, bir gün işinden evine dönmüştü. Hanımlarının çardağı süpürmüş, temizlemiş ve soğuk şerbetleri hazırlamış olduğunu görmüştü. Bu manzara birden âlemini değiştirdi. Çardağın kapısı önüne dikildi. Kadınlarına ve kendisi için hazırlanan şeylere bakarak, “Sübhanallah! Resûlullah (a.s.m.), yakıcı güneşin, rüzgâr ve sıcağın altında silâhını boynunda taşısın da, Ebû Hayseme serin gölgede, yemeği hazırlanmış, iki güzel kadının yanında, mal ve mülkünün içinde oturup dursun. İnsaf mı bu?” diye konuştu. Sonra da kadınlarına dönerek, “Vallahi, Resûlullah’a (a.s.m.) gidip kavuşmadıkça, hiçbirinizin çardağına girmeyeceğim! Derhâl yol azığımı hazırlayınız.” dedi.1027

                    Yol azığı hazırlanan Ebû Hayseme, derhâl Medine’den Te-bük’e doğru yola çıktı. İslâm Ordusu, Tebük’te konakladığı esnada, mücâhidler, uzaktan bir atlının geldiğini fark ettiler:

                    “İşte, bakınız bir süvari geliyor!” dediler.

                    Peygamber Efendimiz, “Ebû Hayseme mi ola? Onun olmasını isterdim!” dediler.

                    Biraz daha yaklaşınca, sahabîler onu tanıdılar; “Yâ Resûl-allah!.. Vallahi, gelen Ebû Hayseme’dir!” dediler.

                    Ebû Hayseme, Resûl-i Ekrem Efendimizin huzuruna varıp selâm verdi.

                    Resûl-i Ekrem, “Ebû Hayseme!.. Sen, helake yaklaşmıştın!” buyurdu.

                    Olup bitenleri haber verince, Resûl-i Kibriya Efendimiz ona hayırla dua buyurdu.1028

                    #770104
                    Anonim

                      Peygamberimizin Tebük’teki Hutbesi

                      İslâm Ordusunun Tebük’te beklediği sıradaydı.

                      Peygamber Efendimiz, bir ara ayağa kalktı. Arkasını bir hurma ağacına dayayarak şu hutbeyi îrad buyurdu:

                      “Size, insanların en hayırlısını ve en şerlisini haber vereyim mi?

                      “İnsanların hayırlısı, atının veya devesinin sırtında ya da iki ayağı üzerinde, son nefesine kadar Allah yolunda çalışan kimsedir! İnsanların en şerlisi de, Allah’ın Kitabını okuyup ondan hiç faydalanmayan azgın kimsedir!

                      “İyi biliniz ki, sözlerin en doğrusu Allah’ın Kitabıdır; yapışılacak en sağlam halka, takva kelimesidir; dinlerin hayırlısı, İslâmiyettir; sünnetlerin hayırlısı, Muhammed’in sünnetleridir; sözlerin şereflisi, zikrullahtır; kıssaların güzeli, Kur’ân’da olan kıssalardır; amellerin hayırlısı, Allah’ın yapılmasını mecbur kıldığı farzlardır; amellerin kötüsü, bid’atler, sonradan ihdas edilmiş [hoş olmayan] şeylerdir; en güzel yol, güzel yaşayış, Peygamber’in yolu ve yaşayışıdır; ölümlerin şereflisi, şehid-lerin ölümüdür; körlüğün körü, doğru yolu bulduktan sonra dalâlete sapmaktır; amellerin hayırlısı, faydalı olanıdır; doğru yolun hayırlısı, kendisine uyulandır; körlüğün kötüsü, kalb körlüğüdür; üst el, alt elden (veren el, alan elden) hayırlıdır; az olup yetişen şey, çok olup Allah’a taatten alıkoyandan hayırlıdır; özür dilemenin en fenası, ölüm gelip çattığı zamankidir; pişmanlığın kötüsü, Kıyamet Günündekidir; yanlışları en çok olan, dili en çok yalan söyleyendir; zenginliğin hayırlısı, gönül zenginliğidir; hikmetin başı, mehafetullahtır [Allah korkusudur]; şarap, içki, günahların her çeşidini bir araya toplayandır; gençlik, delilikten bir bölümdür; kazançların kötüsü, faiz kazancıdır; yemelerin kötüsü, yetim malı yemektir; mes’ud kişi, başkasının hâlinden ders ve ibret alandır; amellerde esas olan, neticeleridir; düşüncelerin kötüsü, yalan, yanlış düşüncelerdir; mü’mine sövmek, günah işlemektir ve dinî emirlere hürmetsizliktir; mü’mini öldürmek küfürdür; mü’minin etini yemek (dedikodu ve gıybetini yapmak) Allah’ın emirlerine karşı koymaktır; yalan yere, Allah adıyla yemin eden kişi, yalanlanır; af dileyen kişi, Allah tarafından affolunur; kim öfkesini yenerse, Allah onu mükâfatlandırır; uğradığı zarara katlanan kişiye, Allah karşılığını verir; Allah, zorluklara sabredip katlanan kimsenin sevabını kat kat artırır.

                      “Allah’ım, beni ve ümmetimi mağrifet eyle! Allah’ım, beni ve ümmetimi mağrifet eyle! Allah’ım, beni ve ümmetimi mağrifet eyle!

                      “Kendim ve sizin için Allah’tan mağrifet dilerim!”1029

                      #770105
                      Anonim

                        Peygamberimizin Taunla İlgili Emri

                        Peygamber Efendimiz, Tebük’te iken, Şam taraflarında bir yerde taun [veba] hastalığının ortaya çıkmış olduğunu duydu. Bunun üzerine, ashabına hitaben, “Bulunduğunuz herhangi bir yerde taun zuhur ettiği zaman oradan çıkmayınız, kaçmayınız; taun zuhur eden yere de sakın yalaşmayınız!” diye buyurdu.1030

                        Tıp ilminde veba veya yumurcak olarak isimlendirilen taun, bulaşıcı hastalıklardan biridir. Hattâ, Avrupa’da bir ara korkunç olması sebebiyle “Kara Ölüm” diye de adlandırılmıştı. İşte, Peygamber Efendimiz, yukarıdaki sözleriyle, bu hastalığa karşı insanlığın tedbirli davranması gerektiğine tâ bin 400 küsur sene önceden dikkat çekmiştir. Yukarıdaki sözleriyle Re-sûl-i Ekrem Efendimiz, aynı zamanda, tıpta mühim bir yer işgal eden “karantina” usûlüne de tâ o zamandan işaret buyurmuştur.

                        Peygamberimizin, Ashab-ı Kiram ‘in Görüşünü Alması

                        Tebük’te konaklayan Resûl-i Kibriya Efendimiz, Şam üzerine yürünüp yürünmemesi hususunda Ashab-ı Kiram’ın görüşünü sordu.

                        Hz. Ömer söz alıp, “Yâ Resûlullah!.. Eğer gitmekle Allah tarafından emrolundunsa git!” diye konuştu.

                        Peygamber Efendimiz, “Eğer o hususta Allah’tan herhangi bir emir almış olsaydım, o zaman sizin görüşlerinizi öğrenmek istemezdim!” diye buyurdu.

                        O zaman Hz. Ömer, fikrini şöyle beyan etti: “Yâ Resûlallah!.. Rumlar, sayıca oldukça kalabalıktırlar. O-ralarda Müslümanlardan tek kişi bile yoktur. Onların yakınlarına yeterince gelmiş bulunuyorsunuz! Bu derece yaklaşmanız onları korkutmuştur.Uygun görürseniz, bu yıl buradan geri dönünüz yahut Allah Teâlâ, size bu husustaki emrini bildirir.”1031

                        Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Ömer’in bu görüşünü uygun buldu ve Tebük’ten ileri gitmedi.

                        #770106
                        Anonim

                          YALNIZ PEYGAMBERİMİZE VERİLEN BEŞ ŞEY

                          İslâm Ordusu, Tebük’te beklemeye devam ediyordu.

                          Peygamber Efendimiz bir gece tecehhüd namazını kıldıktan sonra, çevresinde kendisini bekleyen sahabîlere dönerek şöyle buyurdu:

                          “Daha önce hiçbir peygambere verilmeyen şu beş şey bana verildi:

                          “1) Benden önceki peygamberlerin her biri yalnız kendi kavimlerine gönderilirken ben bütün insanlara gönderildim.

                          “2) Yeryüzü bana mescid [namazgah] ve temizlik vasıtası kılındı. Bunun için nerede olursam olayım, namaz vakti girince (su bulunmazsa) teyemmüm eder, namazımı orada kılarım. Ümmetimden herhangi biri, namaz vakti girince, bulunduğu yerde namazını kılsın. Benden önceki peygamberlerden hiçbirisine bu ihsan edilmemişti. Onların ümmetleri, namazlarını ancak kilise ve havralarında kılabilirlerdi.

                          “3) Ganimetler, bana helâl kılındı. Hâlbuki, benden önceki peygamberlerin hiçbirine helâl kılınmamıştı.

                          “4) Bana şefaat makamı verilidi.

                          “5) Ben, bir aylık mesafedeki düşmanlarımın bile kalblerine korku salmakla yardım olundum.”1032

                          #770107
                          Anonim

                            PEYGAMBERİMİZİN, HÂLİD B. VELİD’İ DÛMETÛL CENDEL’E GÖNDERMESİ

                            Tebük’ten ileri gitmeme kararı veren Resûl-i Kibriya Efendimiz, bu esnada Hz. Hâlid b. Velid’i, yanına 400 süvari vererek Dûmetû’l-Cendel’de bulunan Kindelerin Kralı Hıristiyan Ükeydir b. Abdûlmelik’e göndermek istedi.

                            Hz. Hâlid, “Yâ Resûlullah!.. Her tarafını iyice bilmediğim geniş memlekette, bu kadar az sayıda insanla gidip onu bulmam nasıl mümkün olur?” dedi.

                            Resûl-i Kibriya Efendimiz, “Sen, muhakkak onu, yabanî sığır avlarken bulacak ve yakalayacaksın! Yakalayınca, onu öldürme, bana getir!” diye ferman etti.1031

                            Bunun üzerine Hz. Hâlid, beraberindeki mücâhidlerle Tebük’ten, Şam’ın Medine’ye en yakın beldelerinden olan Dû-metû’l-CendePe doğru hareket etti. Oraya vardığında, Resûl-i Kibriya Efendimizin haber verdiği gibi, Ükeydir’i yabanî sığır avlarken görüp yakaladı;1034 daha sonra, onu ve kardeşini alıp Hz. Resûlullah’ın huzuruna getirdi. Peygamber Efendimiz, onları Müslüman olmaya davet etti. Buna yanaşmadılar, fakat cizye vermeyi kabul ettiler. Bunun üzerine kanlan bağışlandı. Onlar da Tebük’ten ayrılıp memleketlerine döndüler.

                            EYLE HÜKÜMDARININ PEYGAMBERİMİZE GELMESİ

                            Peygamber Efendimiz, henüz Tebük’ten ayrılmadığı sırada, Eyle* Hükümdarı Yuhanne b. Ru’be, çıkıp huzura geldi; sulh yapmak istediğini belirtti. Her sene muayyen miktarda cizye vermek üzere, Peygamber Efendimiz onunla anlaşma yaptı.1036

                            Peygamber Efendimiz, ayrıca, Yuhanne ve Eyle halkı için şu yazıyı yazdırdı:

                            “Bismillahirrahmânirrahîm!

                            “Bu, Allah ve Allah’ın Resulü Muhammed tarafından Yuhanne b. Ru’be ile Eyle halkından denizdeki gemilerde bulunanları ve karadaki gezenleri için eman yazısıdır:

                            “Gerek bunlar ve gerek Şam, Yemen ve deniz halkından Ey-lelilerle birlikte bulunanlar, Allah’ın ve Muhammed Peygam-ber’in himâyesindedirler. Onlardan bir kötülük işleyeni yanındaki malı koruyamayacaktır. Gerek su almak isteyen, gerek denizde veya karada dilediği yola gitmek isteyene mâni olmak helâl olmayacaktır.

                            “Bunu, Resûlullah’ın izniyle Cuheym b. Salt ve Şürahbil b. Hasene yazdı.”1037

                            #770108
                            Anonim

                              CERBA VE EZRUH HALKIYLA ANLAŞMA

                              İslâm Ordusunun Tebük’te ikameti sırasında Şam ülkelerinden Yahudî olan Cerba ve Ezruh halkı da, Peygamber Efendimize gelerek, cizye vermek suretiyle eman dilediler. Peygam-

                              Eyle, ilk Yahudî şehirlerindendir. Hz. ibrahim’in (a.s.) torunu Eyle’den dolayı bu isimle anılmıştır. Hicaz’ın sonu ve Şam’ın başlangıcıdır. Efendimiz tekliflerini kabul etti. Bir anlaşma metni yazılarak, kendilerine eman verildiği, kayıt altına alındı.10’8

                              BİR PARÇA AZIĞIN BİR ORDUYA YETMESİ

                              Tebük’ten ayrılmak üzere hazırlıklar yapılıyordu. Bu esnada sahabîlerden bazıları, mücâhidlerin azıklarının tükenmiş olduğunu ve büyük sıkıntıya düştüklerini gelip şikâyet suretinde Peygamberimize arzettiler; sonra da, “Yâ Resûlallah!.. Müsaade buyursaniz da, su taşıdığımız develerimizi boğazlasak, onların etini yesek olmaz mı?” dediler.

                              Peygamber Efendimiz, “Olur, öyle yapınız.” diyerek müsaade etti.

                              Onlar da bunun üzerine gidip develerini kesme hazırlığına koyuldular.

                              Bu esnada Hz. Ömer yanlarına geldi. Develerini kesmekten vazgeçmelerini söyledikten sonra, Resûl-i Kibriya Efendimizin huzuruna vardı. “Yâ Resûlallah!.. Halkın bindikleri develerini kesmeye izin mi verdiniz?” diye sordu.

                              Peygamber Efendimiz, “Uğradıkları açlıktan bana şikâyet ettiler. Ben de buna müsaade ettim.” buyurdu.

                              Hz. Ömer, “Yâ Resûlallah,” dedi, “mücâhidler böyle yaparlarsa, binilecek deve kalmaz! Sen, onların arta kalan azıklarını getirt, bir araya topla; onlar üzerinde bereket duası yap! Yüce Allah, herhalde senin duanı kabul eder ve o yiyeceklere bereket ihsan buyurur.”

                              Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Olur.” buyurdu.

                              Bunun üzerine mücâhidler, ellerinde kalan azıklarını getirdiler; Peygamber Efendimizin serdiği deri bir yaygı üzerine bıraktılar. Kimisi bir avuç hurma, kimisi bir avuç un, kimisi bir avuç darı v.s. getirmişti.

                              Yaygının üzerinde toplanan, çok az bir şeydi. Üç sa’ (3.120 gram) var veya yoktu!

                              Peygamber Efendimiz, kalkıp abdest aldı, arkasından iki rekât namaz kıldı; sonra da, yiyeceklerin bereketlenmesi için Cenâb-ı Hakk’a niyazda bulundu. Peşinden de sahabîlere hitaben, “Kablarınıza alınız.” buyurdu.

                              Herkes getirdiği kabını doldurdu; hiçbir kab boş kalmadı. Doyuncaya kadar da, yaygının üzerindeki azıktan yediler. Sonunda gördüler ki, yaygının üzerinde toplanan azık kadar hâlâ duruyor!

                              #770136
                              Anonim

                                Tebük’ten Ayrılış

                                Peygamber Efendimiz 20 gün kaldıktan sonra ashabıyla Tebük’ten Medine’ye doğru harekete geçti.1040

                                Resûli Ekrem Efendimizin devesinin yuları, Ammar b. Yasir’in elindeydi; arkadan ise deveyi Huzeyfe b. Yeman sürüyordu.

                                Bu arada, “bir grup münâfıkın gece karanlığında kendisine suikastte bulunacağı,” Resûli Kibriya Efendimize, Cenâbı Hakk tarafından haber verildi. Bu sebeple Resûli Ekrem devamlı etrafını gözetliyor, her an dikkatli bulunuyordu.

                                Bir ara karanlıkta bir grubun kendisine doğru gelmekte olduğunu gördü. Bunlar, suikastı plânlayan münafıklardı. Yoldaki dar boğazda Peygamber Efendimizi pusuya düşürmeyi planlamışlardı.

                                Peygamberimiz, hemen Hz. Huzeyfe’ye onları dağıtma emri verdi. Hz. Huzeyfe üzerlerine yürüyerek, “Ey Allah’ın düşmanları!..” diye bağırdı. Birden korkuya kapılarak ordunun içine karıştılar.’041

                                Resûli Ekrem Efendimize münafıkların bu tarz bir suikasta teşebbüs ettiklerini öğrenen Hz. Üseyyid b. Hudayr, fena hâlde hiddete geldi. Ordudaki münafıkların boyunlarını vurmak için izin istediyse de Resûli Ekrem Efendimiz, “Halkın, ‘Müşriklerle arasındaki savaş sona erince, Muhammed, ashabını öldürmeye başladı.’ diye yaygara yapmalarını hoş görmem.” buyurdu.

                                Üseyyid b. Hudayr, “Yâ Resûlallah, bunlar, senin ashabın değiller ki!..”dedi.

                                Resûli Ekrem Efendimiz, “Mademki dilleriyle kelimei şehâdet getirerek Müslüman olduklarını izhar etmişlerdir, şu hâlde onlara dokunamayız!” buyurdu.1042

                                #770137
                                Anonim

                                  MESCİDİ DIRAR

                                  Peygamber Efendimiz, Tebük Seferine hazırlandığı sıradaydı. Kübalı bir grup münafık huzura çıkarak, “Yâ Resûlallah!.. Yağmurlu ve soğuk gecelerde hasta ve uzak yere gidemeyeceklerin namaz kılmaları için bir mescid yapmış bulunuyoruz.” dedikten sonra ilâve etmişlerdi: “Senin gelip mescidimizde bize namaz kıldırmanı arzu ediyoruz.”1043

                                  Dillerinden dökülen bu cümleler, zahire bakılırsa, masum bir niyetin ifadesi olarak görünüyordu. Ne var ki, içlerinde gizledikleri menhus niyet başkaydı. Maksatları, küçük plânda dahi olsa Müslüman cemaati bölmek, İslâm’ın ilk mescidi olan Küba Mescidinden, inşa ettikleri mescide adam çekip kendi nifak saçan emellerine onları âlet etmeye çalışmaktı. Bu hususta, bizzat Peygamber Efendimizin “fâsık” diye adlandırdığı Ebû Amir Rahip Abdi Arnr da, kendilerine yardım edeceğine söz vermişti: “Siz, bir mescid yapınız ve içine mümkün olduğu kadar silâh depo ediniz. Ben de Rum Hükümdarı Kayser’e gideceğim. Rumlardan asker getirtip, Muhammed ve ashabını Medine’den çıkaracağım!”1044

                                  Ne var ki, Resûli Kibriya Efendimiz, içlerinde gizledikleri bu menhus niyet ve çirkin maksatlarını bilmiyordu. Bu sebeple onlara, “Şu sırada Tebük Seferine çıkmak üzereyim. Seferden dönersek ve Allah da dilerse, gelir mescidinizde size namaz kıldırırız.” buyurmuştu.1045

                                  Hz. Resûlullah’i çağırmalarındaki asıl maksat, inşa ettikleri mescidin bir nevi kutsîyet ve meşruiyetini tescildi. Bu gerçekleşirse, halkı oraya çekip rneş’um gayelerine âlet etmeleri daha da kolaylaşacaktı.

                                  Hakikati hâlde böyle biır mescide ihtiyaç var mıydı?

                                  Hayır… Ama, münafıklık tohumlarının intişârı için böyle bir yuvaya, böyle bir toplantı yerine kendilerince gerek duymuşlardı.

                                  Nihayet, Tebük Seferi neticelenmiş, Peygamber Efendimiz ashabıyla Medine’ye dönüyordu. Medine yakınında bu münafıklar Peygamberimizin yoluna çıkarak kendilerine olan sözünü yerine getirmesini istediler.1046

                                  Fakat, Cenâbı Hakk, onların bu art niyetlerinin tahakkuk etmesine fırsat vermedi; işin iç yüzünü, orada Resulüne inzal buyurduğu şu âyetlerle bildirdi:

                                  Ebû Amir, başmünâfık Abdullah b. Übey b. Selül’ün yakın akrabası idi. Câhiliyye devrinde ruhbanlığa özenirdi. Peygamber Efendimize peygamberlik verilince bunu kıskanmaya başladı. Peygamber Efendimiz hicretle Medine’ye gelince, o, etrafına topladığı birkaç adamla Mekke’ye gitti. Bedir Savaşında Müslümanlara karşı savaştı. Bizzat Peygamber Efendimiz ona “Fâsık” adını taktı. Mekke’nin fethinden sonra Şam’a gitti.

                                  “Bir de, zarar vermek, mü’minlerin arasına ayrılık sokmak için ve bundan önce, Allah ve Resulü ile harbedenin gelmesini beklemek için bir bina yapıp onu mescid edinenler ve ‘Bununla, iyilikten başka bir şey kastetmedik.’ diye muhakkak yemin edecek olanlar vardır. Fakat, Allah şâhid ki, onlar seksiz şüphesiz yalancıdırlar!

                                  “Ey Resulüm!.. Sen, orada (Mescidi Dırar’da) hiçbir zaman namaza durma! Tâ ilk gününden beri temelleri takva üzerine kurulan mescid (Küba Mescidi) içerisinde namaza durman elbette daha lâyıktır. Orada günahlardan ve kirlerden temizlenmeyi seven erler vardır. Allah da böyle çok temizlenenleri sever.

                                  “Binasını, Allah korkusu ve O’nun rızası üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır, yoksa yapısını, yıkılacak bir yerin kıyısına kurup da onunla birlikte kendisi de Cehennem ateşine çöküp giden kimse mi?..

                                  “Allah, zâlimler güruhuna hidâyet vermez. Onların kurdukları bina, kalblerinde temelli bir şek ve nifaka sebep olacaktır! Meğer ki kalbleri, ölümle parçalanmış olsun!

                                  “Allah, her şeyi bilen, her yaptığını yerli yerince yapandır.”1047

                                  Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, Mâlik b. Duhşum ile Âsim b. Adiyy’i çağırıp şu emri verdi:

                                  “Şu, halkı zalim olan mescide gidiniz; onu yıkınız, yakınız!”1048

                                  Peygamber Efendimizin bu emri derhâl yerine getirildi. Kur’ân’da “Mescidi Dırar [Zarar Mescidi]” olarak vasıflandırılan malûm bina yakılıp yıkıldı.

                                15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 36)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.