• Bu konu 34 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
6 yazı görüntüleniyor - 31 ile 36 arası (toplam 36)
  • Yazar
    Yazılar
  • #770138
    Anonim

      MEDİNE’YE YAKLAŞIRKEN…

      Resûli Ekrem Efendimiz, Medine’ye yaklaştığı sırada, Ashabı Kiram’a hitaben, “Medine’de öyle kimseler vardır ki, sizin gittiğiniz ve geçtiğiniz her yerde ve vadide onlar da sizinle birlikte bulunmuş gibidirler.” buyurdu.

      Ashabı Kiram, “Yâ ResûlallahL Onlar Medine’de iken nasıl bizimle birlikte olabilirler?” diyerek hayretlerini izhar ettiler.

      Peygamber Efendimiz meseleyi izah etti: “Onlar, ancak mazeretleri sebebiyle Medine’de kalmışlardır. Allah Teâlâ, Kitabında, ‘Mii’minlerin hepsi, topyekûn muharebeye çıkacak değillerdir. O hâlde, onların her sınıfından yalnız birer zümre muharebeye gitmeli, kimisi de—din ve şeriat ilimlerini iyice öğrenmeleri ve kavimleri muharebeden dönüp kendilerine geldikleri zaman, onları Allah’ın azabıyla korkutmaları için— gitmeyip kalmalıdırlar. Olur ki, (bu suretle mü’minler aykırı hareketlerden) kaçınırlar.’ (Tevbe, 122) buyurmuyor mu? Varlığım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, onların duaları, düşmanımıza, silâhlarımızdan daha tesirlidir.”1050

      Uhud ‘a Sevgi

      Medine’ye doğru yaklaşırken, bir ara Resûli Ekrem Efendimiz, Uhud Dağına baktı ve, “İşte Uhud Dağı!.. O bizi sever, biz de onu severiz!” buyurdu.1051

      Senniyetû ‘lVeda ‘da Karşılayış

      Peygamber Efendimizin gelmekte olduğunu duyan Medine’deki büyük küçük Müslümanlar, yola çıkıp onu Seniyyetû’lVeda denilen tepede karşıladılar. Kadınlar, küçük çocuklar, Hz. Resûlullah’ı tekrar görmenin sevincini yaşıyorlardı. Bu sevinçlerini, “Seniyyetû’lVeda’dan dolunay doğdu üstümüze,/ Yalvaran bulundukça, Allah’a hamdetmek düşer bize!..” diyerek izhar ediyorlardı.1052

      Medine ‘ye Geliş

      Nihayet, Resûli Ekrem Efendimiz, ordusuyla yorucu bir yolculuktan sonra Ramazan ayında Medine’ye geldi.1053

      BÜYÜK MUVAFFAKİYET

      İslâm Ordusu, Tebük’te kimseyle karşılaşmamıştı. Ancak, böylesine uzun bir yolu en zor şartlar altında katedip düşmanı karşılamaya gitmesi bile büyük bir muvaffakiyetti. Bu sefere çıkış, aynı zamanda o günün en büyük devletlerinden biri olan Bizans İmparatorluğuna açıktan açığa bir meydan okuyuştu. Bu meydan okuyuşa cevap verme cesaretinin gösterilmemesi ise ayrı bir ehemmiyetli mânâyı taşıyordu. Bu, artık İslâm kuvvet ve kudretinin karşısında çıkacak bir gücün bulunmadığının bir ifadesiydi.

      #770139
      Anonim

        DÜNYA BAŞLARJNA DAR GELEN ÜÇ KİŞİ

        Ka’b b. Mâlik, Mürare b. Rebi ve Hilâl b. Ümeyye, üçü de samimî, sağlam birer Müslümandı. Fakat üçü de, meşru bir özürleri olmaksızın, sırf ihmalkârlıklarının eseri olarak Tebük Seferine çıkan orduya katılmayıp Medine’de kalmışlardı.

        Ka’b b. Mâlik, Ensâr’ın Hazreç Kabilesinden olup, şâirdi. Akabe Bîatında bulunan üç şâirden biriydi. Harblerde kahramanlık duygularını harekete getiren hamasî şiirler söylerdi.

        Tebük Seferine kadar Bedir hâriç diğer bütün savaşlara katılmıştı. Hattâ, Uhud günü, her tarafın birbirine karıştığı o dehşetli anda Resûli Kibriya Efendimizi miğferi altında parlayan mübarek gözlerinden o tanıyıp ashaba haber vermiş, onların toparlanması için seslenmişti. O günkü çarpışmada 11 yara da almıştı.1055

        Mürare b. Rebi ile Hilâl b. Ümeyye de Ashabı Bedir’den, örnek ahlâk ve fazilet sahibi iki sahabî idi.1056

        Neden Katılmamışlardı?

        Bu üç kişiden biri olan Ka’b b. Mâlik (r.a.), geri kalışını şöyle anlatır:

        “…Resûlullah (a.s.m.), bu savaşı (Tebük Savaşını), meyvelerin olgunlaştığı ve ağaç gölgelerinin altında serinlenme arzusunun şiddetlendiği bir zamanda yaptı. Resûlullah’la beraber bütün Müslümanlar harbe hazırlandılar.

        “Ben de onlarla birlikte sefere hazırlanmak için sabahleyin evden çıkıp dolaşırdım. Fakat hiçbir iş görmeden (akşam üzeri) döner, geri gelirdim.

        “Ve kendi kendime, ‘Hazırlanmaya imkânım, kudretim ve henüz zamanım da var.’ derdim. Bu (ihmalcilik) bende durmayıp devam etmişti. Nihayet herkes gerçekten hazırlandı. Ve bir sabah Resûlullah (a.s.m.) ile Müslümanlar sefere çıktılar. Hâlbuki ben, o âna kadar, savaş teçhizatımdan hiçbirini hazırlamamıştım! Yine kendi kendime, ‘Bir iki gün sonra hazırlanır, onlara yetişirim!’ diyordum.

        “Ordu, Medine’den ayrılıp gittikten sonra, hazırlanmak için sabah erkenden kalktım. Fakat, yine eskisi gibi bir türlü hazırlık yapamadım! Bu durumum Müslümanlar gidinceye ve savaş bitinceye kadar böyle devam etti. Binip gitmeyi, onlara yetişmeyi düşündüm—keşke bunu olsun yapsaydım! Fakat (bir türlü) muvaffak olamadım.”1057

        Geri kalan diğer iki sahabînin de durumları bundan farksızdı. Hiçbiri kötü niyetle geri kalmış değildi. Ancak, ihmalkâr davranmışlar ve ordudan geri kalmışlardı. Bu durum da onların acı bir imtihan ve sıkıntı geçirmelerine sebep oluyordu.

        #770140
        Anonim

          Af Dilemeye Gelmeleri

          Resûli Ekrem Efendimiz, henüz Mescidi Saadetlerinde iken bu üç sahabî af dilemeye geldiler. Ne için geri kaldıklarını açık açık anlattılar.

          Hz. Ka’b b. Mâlik, af dilemeye gittikleri ânı şöyle anlatır:

          “Resûlullah (a.s.m.), sabahleyin geldi. Herhangi bir seferden döndüklerinde önce mescide gider, orada iki rekât namaz kılar, ondan sonra da Müslümanlarla otururdu.

          “Yine aynı şekilde iki rekât namaz kılıp Müslümanlarla oturduğunda, harbe iştirak etmemiş olanlar ona gelerek yemin ettiler ve özür beyanında bulundular. Bunlar 80 kadardı. Resûlullah (a.s.m.), onların sözlerine ve zahire bakarak beyan ettikleri Özürlerini yerinde görüp, onlar için Allah’tan af diledi, işin iç yüzünü ve hakikatini Allah Teâlâ’ya havale etti.

          “O sırada ben de huzura geldim. Resûlullah’a (a.s.m.) selâm verince, acı bir tebessümle gülümsedi. Sonra bana, ‘Gel bakalım.’ buyurdu.

          “Yürüdüm, önüne oturdum.

          “Bana, ‘Seni harbten alıkoyan sebep neydi? Sen (Akabe’de) bîat etmiş değil miydin?’ buyurdu.

          ‘”Evet, vallahi, yâ Resûlallah!.. Size her hâlü kârda yardım etmeye söz verdim.

          “Yâ ResûlallahL Allah’a yemin ederim ki, sizden başka şu dünyada insanlardan herhangi birisinin karşısında otursaydım, alelade bir özür ileri sürerek onun gazabından kendimi kurtarmayı başarırdım! Çünkü, ben, Allah’ın inayetiyle kuvvetli bir natıka sahibiyim. Bugün sana yalan söylesem şu anda beni mazur görürsün; fakat bir gün Allah işin hakikatini bildirirse yine bana kızarsın. Eğer huzurunuzda doğruyu söylersem yine kızacaksınız. Ama ben bu hususta Allah’ın affını diliyorum. Hayır, hiçbir mazeretim yoktu. Şunu da belirteyim ki, hiçbir zaman bu sefere çıkıldığı andaki kadar kuvvetli ve varlıklı da olmamıştım.”1058

          Resûli Ekrem Efendimiz, Ka’b Hazretlerinin bu konuşmasından sonra, “İşte, bu, doğruyu söyledi! Kalk, git; Allah, senin hakkında bir hüküm verinceye kadar bekle!” buyurdu.1059

          Diğer iki sahabî de, Ka’b Hazretleri gibi konuştular. Peygamber Efendimiz, onlara da, gidip, Allah’ın haklarında indireceği hükme kadar beklemelerini söyledi.1060

          #770141
          Anonim

            Görüşme Yasağı

            Resûli Ekrem, Allah’ın kendisine vahiyle bildireceği hükme kadar, diğer Müslümanların bu üç kişiyle görüşüp konuşmalarını da yasakladı.1061

            Bu yasak üzerine, artık, herkes onlardan kaçıyordu. Görüşmek istedikleri kimseler, hattâ akrabaları bile kendileriyle görüşmek, konuşmak istemiyorlardı; hattâ, selâmlarını bile almıyorlardı. Artık yeryüzü, bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmeye, ruhlarını sıkmaya, kalblerini sıkıştırmaya başlamıştı.

            Ka’b b. Mâlik, bu hazin ve sıkıntılı hâlini ise şöyle tasvir eder:

            “Resûlullah (a.s.m.), harbe iştirak etmeyen ben ve diğer iki zâtla Müslümanların konuşmalarını yasakladı. İnsanlar bizden kaçıyorlardı. Bize karşı tutumları başkalaştı. Bu yüzden dünya beni sıkmaya başladı. Dünya, artık tanıdığım o dünya değildi sanki… Bu durumumuz tam 50 gün devam etti.

            “İki arkadaşım, kaderlerine rıza göstererek evlerinde oturup günlerini ağlayarak geçiriyorlardı; ben ise, onlardan daha genç ve güçlü idim. Dışarı çıkıyor, Müslümanlarla beraber namaz kılıyor, sokaklarda, çarşılarda dolaşıyordum. Fakat, bir tek kişi bile benimle konuşmuyordu. Namazdan sonra sahabîleriyle sohbete başlayan Resûlullah’a (a.s.m.) selâm veriyordum ve kendi kendime, ‘Acaba selâm almak için dudakları kımıldadı mı, kımıldamadı mı?’ diye soruyordum.

            “Sonra Resûlullah’ın (a.s.m.) yakınında namaz kılıyor, yan gözle kendisini kolluyordum. Ben namaza durduğumda Resûlullah bana bakıyor, onun tarafına döndüğüm zaman da benden yüz çeviriyordu.”10”

            Evet, işte bu üç sahabî, böylesine acı ve ibretli bir imtihana tâbi tutulmuşlardı. Hatta, oldukça ibret vericidir: Hiç kimsenin kendisiyle görüşmek istemediğini gören Ka’b Hazretleri, bir gün amcasının oğlu Ebû Katade’nin yanına varır. Selâm verir. Ebû Katâde onun selâmını almaz. Hz. Resûlullah’ın selâmını almadığı kimsenin selâmını Ebû Katade nasıl alabilir? İsterse en yakın akrabası, isterse öz kardeşi olsun! Ashabı Kiram’m, Hz. Resûlullah’a olan muhabbet ve sadâkatlerinin bariz bir misâlidir bu…

            Ka’b b. Mâlik, selâmını almayan Ebû Katade’ye, “Allah için olsun söyle: Allah’ı ve Resulünü ne kadar çok sevdiğimi biliyorsun, değil mi?” diye sorar.

            Ebû Katade tek kelime cevap vermez. İkinci kere sorar. Ebû Katade yine tek kelime konuşmaz. Üçüncü sefer soruşunda sâdece, “Allah ve Resulü daha iyi bilir!” diye cevap verir.

            Çok sevdiği amcasının oğlu Ebû Katade’den bu cevabı alan Ka’b, tabiî ki gözyaşlarını tutamaz ve gözleri yaşlı yaşlı oradan uzaklaşır.1063

            Cebele ‘den Ka ‘b ‘a Gelen Mektup

            Henüz Ka’b ve arkadaşları Allah’ın Resulü ve Müslümanların kendilerine karşı tatbik ettikleri her türlü boykottan kurtulmuş değillerdi. Bu sırada Gassan Hükümdarı Hıristiyan Cebele b. Eyhem’den kendisine bir mektup geldi. Mektupta kendisine hitaben şöyle deniliyordu:

            “Haber aldığıma göre, sahibin (Hz. Peygamber) sana cefa ve eza ediyormuş! Allah, seni hakaret görecek ve hakkın zâyî olacak bir mevkide (tahkir ve tezlil için) yaratmamıştır. Orada durma, bize gel! Sana sânına lâyık bir surette hürmet ve ihsanda bulunuruz.”1064

            Hz. Ka’b, mektubu okuyunca, kendi kendine, “Bu da bir başka imtihandır.” dedi ve mektubu ânında yırtıp yakarak1065 Hz. Resûlullah’a olan sadâkatini bir kere daha ortaya koydu.

            #770142
            Anonim

              Bir Yasak Daha…

              Ka’b (r.a.) ve iki sahabînin tutuldukları imtihan, çilelerinin 40. günü bittikten sonra daha da şiddetlendi. Resûli Ekrem Efendimiz, onlara şu haberi gönderdi:

              “Bundan böyle hanımlarına da asla yakışmayacaklardır!”

              Bu emri alan Hz. Ka’b, hanımına, “Bu hususta Allah’ın hükmü gelinceye kadar, git, babanın evinde otur, kal!” diye emretti.1067

              Gerçekten, Ka’b b. Mâlik ile diğer iki sahabî Mürare b. Rebi ve Hilâl b. Ümeyye, çok çetin imtihanlara tâbi tutuluyorlardı ve bu imtihanlarla Allah’a ve Resulüne karşı olan sadâkatlerinin derecesi ölçülüyordu. Görüldüğü gibi, onlar da kendilerine yakışan sadâkati göstermekte asla tereddüt göstermiyorlardı.

              Sahabî Kadındaki Feraset

              Üç kişiden biri olan Hilâl b. Ümeyye, hizmetini kendisini göremeyecek kadar yaşlıydı. Bu muameleye mâruz kalışından dolayı durmadan ağlıyordu. Yemiyor, içmiyordu. İçtiği bir yudum su veya birazcık süt idi.

              Kendisine bu emir tebliğ edilince, hanımı, çıkıp, Hz. Resûlullah’ın huzuruna geldi.

              “Yâ Resûlallah!..” dedi, “Hilâl b. Ümeyye, kendi işini göremeyecek kadar yaşlanmış bir ihtiyardır. Hizmet edecek kimsesi de yoktur. Acaba, sâdece ona hizmette bulunmama müsaade eder misiniz?”

              Resûli Ekrem Efendimiz, “Kendine yaklaştırmamak şartıyla, hizmet edebilirsin.” buyurdu.1068

              Kadın sahabî, “Yâ Resûlallah!..” dedi, “Vallahi, onun ne bana, ne de hiçbir şeye doğru kımıldayacak hâli var! Vallahi, bu muameleye mâruz kalışından beri de durmadan ağlıyor; gözlerini kaybedeceğinden korkuyorum!”

              BEKLENEN HÜKÜM

              Nihayet, bu üç sahabînin çektikleri çilenin 50. günü tamamlanmıştı. Cenâbı Hakk, Resulüne onlar hakkındaki hükmünü göndererek şöyle buyurdu:

              “Geri bırakılan üç kişiyi de Allah bağışladı! Çünkü, o derece bunalmışlardı ki, yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları da kendilerini sıkmıştı ve Allah’tan kurtuluşun ancak Allah’a sığınmakla olduğunu anlamışlardı. Bundan sonra Allah, onları, tevbekâr olmaya muvaffak kılıp tevbelerini kabul buyurdu, şüphesiz ki Allah, tevbeleri çok çok kabul edicidir, çok merhametlidir.”1070

              #770143
              Anonim

                Müjdeleniyorlar!

                Cenâbı Hakk’ın, kendilerini affetmiş olduğunu bildirmesiyle, bu üç zâtın 50 gün süren acı ve ızdıraplı imtihanı bitmiş oluyordu.

                Resûli Ekrem Efendimiz, sabah namazını kıldıktan sonra, Cenâbı Hakk’ın, malûm üç kişinin tevbelerini kabul buyurduğunu, Ashabı Kiram’a bildirdi.

                Bunun üzerine, Zübeyr b. Avvam (r.a.), atına atlayarak son sür’at Ka’b b. Mâlik’i, Said b. Zeyd ise Hilâl b. Ümeyye’yi müjdelemeye gitti.

                O sırada Ka’b b. Mâlik evinde oturuyordu. Düşünceliydi. Dünya bütün genişliğine rağmen ona dar geliyor ve ruhunu âdeta tutmuş, sıkıyordu. Tam bu esnada Hz. Zübeyr yetişip müjdeyi verince, birden secdeye kapandı. Artık, üzerindeki bütün sıkıntılar gitmişti. O küçücük evi sanki bir dünya gibi genişlemişti. Ruhundaki sıkıntı, yerini ferah ve sürura terketmişti. Sevincinden üzerindeki elbisesini çıkarıp Hz. Zübeyr’e giydirdi.

                Tevbesinin kabul olunduğunu duyan Hilâl b. Ümeyye de, derhâl secdeye kapandı. Uzun süre başını secdeden kaldırmadı. Müjdeyi veren sahabî der ki:

                “Sevincinden can verdiğini sandım!”

                Mürare b. Rebi’i de bir başka sahabî müjdeledi.

                Ka ‘b, Peygamberimizin Huzurunda

                Ka’b b. Mâlik, bizzat gidip tevbesinin kabul olunduğunu bir kere de Resûli Ekrem Efendimizden öğrenmek istiyordu. Bunun için Mescidi Nebevî’nin yolunu tuttu. Her gören ona, “Allah, tevbeni kabul etti; müjdeler olsun sana ey Ka’b!..” diyordu.

                Ka’b, mescide vardı; selâm verip, Hz. Resûlullah’ın huzurunda diz çöktü. Resûli Ekrem Efendimizin de yüzü sevinçten gülüyordu. Ka’b’ın selâmını tatlı bir tebessümle birlikte aldı. Sonra da, “Müjde, ey Ka’b!.. Bugün, annenden doğduğun günden beri yaşadığın günlerin en hayırlısı, en mes’ududur!” diye buyurdu.

                Ka’b b. Mâlik, “Yâ Resûlallah!.. Bu müjde senden mi, yoksa Allah’tan mı?” diye sordu.

                Peygamber Efendimiz, “Benden değil, doğrudan doğruya Allah katından.” diye buyurdu.1072

                Manevî sıkıntıdan kurtulan Ka’b, son derece memnun ve mesrurdu. “Yâ ResûlullahL Tevbem kabul olunduğu için Allah ve Resulü yolunda sadaka olarak malımı dağıtmak istiyorum!” dedi.

                Peygamber Efendimiz bu teklife, “Malımın bir kısmını kendine alıkoy. Böylesi senin için daha hayırlıdır.”1073 cevabını verdi.

              6 yazı görüntüleniyor - 31 ile 36 arası (toplam 36)
              • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.