• Bu konu 41 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 43)
  • Yazar
    Yazılar
  • #801282
    Anonim


      görmüyorlar. İn’âmı görmediklerinden, Mün’im-i Hakikîden gaflet ederler. Mün’imden gafletleri saikasıyla, o nimetleri esbaba veya tesadüfe isnad ederek, Allah’tan o nimetlerin geldiğini tekzip ediyorlar. Binaenaleyh, herbir nimetin bidayetinde, mü’min olan kimse besmeleyi okusun. Ve o nimetin Allah’tan olduğunu kastetmekle, kendisi ancak Allah’ın ismiyle, Allah’ın hesabına aldığını bilerek, Allah’a minnet ve şükran ile mukabelede bulunsun

      İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsan kalben ve fikren hakaik-i İlâhiyeye bakıp düşündüğü zaman, bilhassa namaz ve ibadet esnasında, gerek şeytan tarafından, gerek nefsi tarafından pek fena, pis ve çirkin vesveseler, hatıralar, sinekler gibi kalbe, akla hücum ederler. Bu gibi hevâî, vehmî ve çirkin şeylerin def’iyle uğraşan adam, o vesveselere mağlûp olur. Ancak onları mağlûp edip kaçırmak çaresi, müdafaayı terk edip onlarla uğraşmamaktır. Evet, arılarla uğraşıldıkça onlar hücumlarını arttırırlar. Onlara karışılmadığı takdirde, insanı terkeder, giderler. Hem de o gibi vesveselerin, ne hakaik-i İlâhiyeye ve ne de senin kalbine bir mazarratı yoktur. Evet, pis bir menzilin deliklerinden semânın güneş ve yıldızlarına, cennetin gül ve çiçeklerine bakılırsa, o deliklerdeki pislik ne bakana ve ne de bakılana bulaşmaz. Ve fena bir tesir etmez.HAŞİYE-1

      İ’lem Eyyühe’s-Said! Nedir bu gurur ve nedir bu gaflet? Nedir bu haşmet, nedir bu istiğna, nedir bu azamet? Elindeki ihtiyar bir kıl kadardır ve iktidarın bir zerre kadardır. Ve hayatın söndü, ancak bir şûle kaldı. Ömrün geçti, şuurun söndü, bir lem’a kaldı. Şöhretin gitti, ancak bir an kaldı.


      [NOT]Haşiye-1 O çirkin sözler senin kalbinin sözleri değil. Çünkü senin kalbin ondan müteessir ve müteessiftir. Belki kalbe yakın olan lümme-i şeytanîden geliyor. Meselâ, sen namazda, Kâbe karşısında, huzur-u İlâhîde âyâtı tefekkürde olduğun bir halde, şu tedâî-yi efkâr seni tutup en uzak mâlâyâniyât-ı rezileye sevk eder. Meselâ, ayinenin içindeki yılanın timsali ısırmaz. Ateşin misali yakmaz. Ve necasetin görünmesi ayineyi telvis etmez.
      [/NOT]

      [TABLE]
      [TR]
      [TD]Kâbe: (bk. bilgiler)[/TD]
      [TD]Mün’im: bütün nimetlerin asıl sahibi olan ve varlıklara çeşitli vesilelerle nimetler ihsan eden[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]Mün’im-i Hakikî: gerçek nimet verici olan Allah[/TD]
      [TD]azamet: büyüklük taslama[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]besmele: Bismillahirrahmanirrahim’in kısaltılmış ifadesi[/TD]
      [TD]bidayet: başlangıç[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]bilhassa: özellikle[/TD]
      [TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]def’: uzaklaştırma[/TD]
      [TD]esbab: sebepler[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]eyyühe’s-Said: ey Said[/TD]
      [TD]fikren: düşünce aracılığıyla[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]gaflet: habersiz davranma, umursamazlık, Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli[/TD]
      [TD]hakaik-i İlâhiye: İlahî hakikatler; Allah’ın zât ve sıfatlarına ait gerçekler ve isimlerinin tecellîleri[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]haşmet: görkem; kendisini büyük görme[/TD]
      [TD]hevâî: nefsin istek ve arzularına ait[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]huzur-u İlâhî: Allah’ın huzurunda bulunma[/TD]
      [TD]ihtiyar: irade, tercih edebilme özelliği[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]iktidar: güç, kudret[/TD]
      [TD]in’âm: nimetlendirme[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]isnad etmek: dayandırmak[/TD]
      [TD]istiğna: ihtiyaç duymama; kendisini başkalarına muhtaç görmeyerek, tek başına davranma[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]i’lem: bil [/TD]
      [TD]i’lem eyyühe’l-aziz: Ey aziz kardeşim bil ki![/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]kalben: kalp aracılığıyla[/TD]
      [TD]lem’a: parıltı[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]lümme-i şeytanî: şeytanın kuruntu ve asılsız şüpheler aktardığı kalpteki bir bölüm[/TD]
      [TD]mazarrat: zararlar[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]mağlûp olmak: yenilmek[/TD]
      [TD]menzil: yer, mekân[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]minnet: iyilik karşısında kendini borçlu hissetmek[/TD]
      [TD]misal: yansıma, görüntü[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]mukabelede bulunma: karşılık verme; cevaplama[/TD]
      [TD]mâlâyâniyât-ı rezile: içi boş ve değersiz olan rezil şeyler[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]müdafaa: savunma[/TD]
      [TD]müteessif: esef duyan; üzülen[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]müteessir: etkilenen, üzülen
      [/TD]
      [TD]necaset: pislik[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]nefis: insanı kötüye yönelten duygu[/TD]
      [TD]nimet: iyilik, ihsan[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]saika: yönlendirme[/TD]
      [TD]semâ: gökyüzü[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]sevk etmek: yönlendirmek[/TD]
      [TD]tedâî-yi efkâr: sürekli olarak bir fikrin başka fikirleri çağrıştırması[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]tefekkür: etraflıca ve derinlemesine düşünme[/TD]
      [TD]tekzip etmek: yalanlamak[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]telvis etmek: kirletmek[/TD]
      [TD]tesir etmek: etki etmek[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]timsal: görüntü, yansıma[/TD]
      [TD]vehmî: gerçekte olmayıp doğru sanılan, kuruntu[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]vesvese: şüphe, asılsız kuruntu[/TD]
      [TD]zerre: atom[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]âyât: âyetler[/TD]
      [TD]şuur: bilinç[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]şûle: alev, ateşin alevi[/TD]
      [TD]şükran: minnettarlık, teşekkür[/TD]
      [/TR]
      [/TABLE]

      #801283
      Anonim


        Zamanın geçti; kabirden başka mekânın var mı? Bîçare! Aczine ve fakrına bir had var mı? Emellerin nihâyetsizdir, ecelin yakındır. Evet, böyle acz ve fakrınla iktidar ve ihtiyardan hâli bir insanın ne olacak hali? Hazâin-i rahmet sahibi Hâlık-ı Rahmânü’r-Rahîme, böyle bir acz ile itimad etmek lâzımdır. Odur herkese nokta-i istinad. Odur her zaife cihet-i istimdat.

        endOfSection.gifendOfSection.gif


        [TABLE]
        [TR]
        [TD]Hâlık-ı Rahmânü’r-Rahîm: rahmet ve merhameti bütün varlıkları kuşatan ve herbir varlığa özel rahmet ve şefkat tecellîleri olan Yaratıcı, Allah
        [/TD]
        [TD]acz: güçsüzlük[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]bîçare: çaresiz, zavallı[/TD]
        [TD]cihet-i istimdat: yardım ciheti, yönü[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]ecel: ölüm vakti[/TD]
        [TD]emel: arzu, istek[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]fakr: fakirlik, başkalarına muhtaç olma[/TD]
        [TD]had: sınır[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]hal: durum[/TD]
        [TD]hazâin-i rahmet: sonsuz rahmet ve şefkat hazineleri[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]hâli: boş, uzak[/TD]
        [TD]ihtiyar: dileme, seçme[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]iktidar: güç, kudret[/TD]
        [TD]itimad etmek: güvenmek, dayanmak[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]nihâyetsiz: sonsuz[/TD]
        [TD]nokta-i istinad: dayanak noktası[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]zaife: zayıf, dayanıksız[/TD]
        [/TR]
        [/TABLE]

        #801284
        Anonim


          ٰذِهِ اْلمُنَاجَاةُ تَخَطَّرَتْ فِى الْقَلْبِ هٰكَذَا بِالْبَيَانِ الْفَارِسِىHAŞİYE-1

          يَا رَبْ! بَه شَشْ جِهَتْ نَظَرْ مِى كَرْدَمْ، دَرْدِ خُودْرَا دَرْمَانْ نَمِى دِيدَمْ

          دَرْ رَاسْت مِى دِيدَمْ كِه: دِى رُوزْ مَزَارِ پَدَرِ مَنَسْت

          وَدَرْ چَپْ دِيدَمْ كِه: فَرْدَا قَبْرِ مَنَسْت
          وَإ ِيمْرُوزْ: تَابُوتِ جِسْمِ پُرْ اِضْطِرَابِ مَنَسْت

          بَرْ سَرِ عُمُرْ جَنَازَءِ مَنْ اِيسْتَادَه اَسْت
          دَرْ قَدَمْ: آبِ خَاكِ خِلْقَتِ مَنْ وَخَاكِسْتَرِ عِظَامِ مَنْ اَستْ
          چُونْ دَرْ پَسْ مِينِكَرَمْ، بِينَمْ: اِيْن دُنْيَاءِ بِى بُنْيَادْ هِيچْ دَرْ هِيچَسْت
          وَدَرْ پِيشْ: اَنْدَازَءِ نَظَرْ مِيكُنَمْ، دَرِ قَبِرْ كُشَادَه اَسْت
          وَرَاهِ اَبَدْ بَدُورِدِرَازْ بَدِيدَارسْت
          مَرَا جُزْ جُزْءِ اِخْتِيَارِى چِيزِى نِيسْت دَرْ دَسْت
          كِه اوُجُزْءْ هَمْ عَاجِزْ، هَمْ كُوتَاهُ، وَهَمْ كَمْ عَيَارَاسْت
          نَه دَرْ مَاضِى مَجَالِ حُلُولْ، نَه دَرْ مُسْتَقْبَلْ مَدَارِ نُفُوذَاسْت
          مَيْدَانِ أُو إِينْ زَمَانِ حَالْ، وَيَكْ آنِ سَيَّالَسْت
          بَا إِينَ هَمَه فَقْرَهَا وَضَعْفَهَا، قَلَمِ قُدْرَتِ تُو آشِكَارَه
          نُوِشْتَه اَسْت، “دَرْ فِطْرَتِ مَا”: مَيْلِ اَبَدْ وَاَمَلِ سَرْمَدْ
          بَلْكِه هَرْچِه هَسْت، هَسْت
          دَاۤئِرَءِ اِحْتِيَاجْ مَانَنْدِ دَآئِرَءِ مَدِّ نَظَرْ بُزُرْكِى دَارَسْت


          [NOT]

          Haşiye-1 Bu Fârisî münâcat, kısalığına rağmen çok uzun hakikatleri ihtiva etmektedir. Ankara’da otuz beş sene evvel tab edildiği vakit, Afgan Sefiri Sultan Ahmed çok beğenmiş ve Afgan Şâhına bir adet bu münâcattan hediye göndermiştir. Türkçe tercümesi İhtiyarlar Risalesinde ve On Yedinci Sözde olduğundan, tercüme edilmedi.

          [/NOT]

          #801285
          Anonim


            خَيَالْ كُدَامْ رَسَدْ اِحْتِيَاجْ نِيزْرَسَدْ

            دَرْ دَسْت هَرْچِه نِيسْت دَرْ اِحْتِيَاجْ هَسْت
            دَآئِرَءِ اِقْتِدَارِ هَمْچُو دَآئِرَءِ دَسْتِ كُوتَاهِ كُوتَاهَسْت
            پَسْ فَقْرُو حَاجَاتِ مَا بَقَدَرِ جِهَانَسْت
            سَرْمَايَهءِ مَا هَمْچُو:”جُزْء لاَ يَتَجَزّٰا“ اَسْت
            اِينْ جُزْءِ كُدَامْ وَاِينْ كَاۤئِنَاتِ حَاجَاتِ كُدَامَسْت؟
            پَسْ دَرْرَاهِ تُو، أَزْاِينْ جُزْءْ نِيزْ بَازْمِى كُذَشْتَنْ چَارَءِ مَنْ اَسْت
            تَا عِنَايَتِ تُو دَسْتَكِيرِ مَنْ شَوَدْ، رَحْمَتِ بِى نِهَايَتِ تُوپَنَاهِ مَنْ اَسْت
            آنْ كَسْ كِه بَحْرِ بِى نِهَايَتِ رَحْمَتْ يَافْتَ اسْتْ،
            تَكْيَه نَه كُنَدْ بَرْاِينْ جُزْءِ اِخْتِيَارِى كِه يَكْ قَطْرَه سَرَابَسْت
            أَيْوَاهْ! اِينْ زَنْدِكَانِى هَمْ چُو خَابَسْت
            وِينْ عُمْرِ بِى بُنْيَادْ هَمْ چوُ بَادَسْت
            اِنْسَانْ بَزَوَالْ دُنْيَا بَفَنَا اَسْت، آمَالْ بِى بَقَا آلاَمْ بَبَقَااَسْت
            بِيَا اَىْ نَفْسِ نَا فَرْجَامْ! وُجُودِ فَانِى خُودْرَا فَدَا كُنْ
            خَالِقِ خُودْرَا كِه اِينْ هَسْتِى وَدِيعَه هَسْت
            وَمُلْكِ اُو وَاُودَادَه فَنَا كُنْ تَا بَقَا يَابَدْ، اَزْاَنْ
            سِرِّى كِه:”نَفْىِ النَفْى“ اِثْبَاتَ اَسْت
            خُدَاىِ پُرْ كَرَمْ خُودْ مُلْكِ خُودْرَا مِى خَرَدْ اَزْتُو
            بَهَاىِ بِى گِرَانْ دَادَه بَرَاىِ تُو نِگَاهْ دَارَاسْت

            endOfSection.gifendOfSection.gif


            #801338
            Anonim


              Bu kısım, Müellifin kendi Türkçesidir.

              1339 TARİHİNDE,blank.gif1 MECLİS-İ MEB’USANA HİTABEN YAZDIĞIM BİR HUTBENİN SURETİDİR


              besmele.jpg


              اِنَّ الصَّلاَةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا blank.gif2


              Ey mücâhidîn-i İslâm! Ey ehl-i hall ü akit! Bu fakirin bir meselede on sözünü, birkaç nasihatini dinlemenizi rica ediyorum.


              Evvelâ:
              Şu muzafferiyetteki hârikulâde nimet-i İlâhiye bir şükran ister ki devam etsin, ziyade olsun. Yoksa, nimet şükrü görmezse gider. Madem ki Kur’ân’ı, Allah’ın tevfikiyle düşmanın hücumundan kurtardınız. Kur’ân’ın en sarih ve en kat’î emri olan “salât” gibi ferâizi imtisal etmeniz lâzımdır—ta onun feyzi, böyle harika suretinde üstünüzde tevâli ve devam etsin.


              Saniyen:
              Âlem-i İslâmı mesrur ettiniz, muhabbet ve teveccühünü kazandınız. Lâkin o teveccüh ve muhabbetin idamesi, şeâir-i İslâmiyeyi iltizamla olur. Zira, Müslümanlar İslâmiyet hesabına sizi severler.


              Salisen:
              Bu âlemde evliyaullah hükmünde olan gazi ve şühedalara kumandanlık ettiniz. Kur’ân’ın evâmir-i kat’iyesine imtisal etmekle, öteki âlemde de o nurânî güruha refik olmaya çalışmak, sizin gibi himmetlilerin şe’nidir. Yoksa, burada kumandan iken orada bir neferden istimdad-ı nur etmeye muztar kalacaksınız. Bu dünya-yı deniyye, şan ve şerefiyle öyle bir metâ değil ki, sizin gibi insanları işbâ etsin, tatmin etsin ve maksud-u bizzat olsun.



              [NOT]Dipnot-1 Milâdi 1922.


              Dipnot-2 “Şüphesiz namaz, mü’minler üzerine belli vakitler için farz olarak yazılmıştır.” Nisâ Sûresi, 4:103.
              [/NOT]



              [TABLE]
              [TR]
              [TD]dünya-yı deniyye: alçak, değersiz dünya[/TD]
              [TD]ehl-i hall ü akit: bir ülkeyi yönetme, bir devlet başkanını seçme veya azletme yetkisine sahip kişiler, millet vekilleri [/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]evliyaullah: Allah’ın sevgili kulları[/TD]
              [TD]evvelâ: birincisi[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]evâmir-i kat’iye: kesin emirler[/TD]
              [TD]ferâiz: farzlar, Allah’ın kesin emirleri[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]feyiz: bereket, bolluk[/TD]
              [TD]güruh: grup, topluluk[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]himmetli: ciddî gayret gösteren, çalışan[/TD]
              [TD]hitaben: hitap ederek, seslenerek[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]hutbe: konuşma; nutuk[/TD]
              [TD]hârikulâde: olağanüstü[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]idame: devam ettirme[/TD]
              [TD]iltizam: bağlanma, bir görevi aksatmadan yerine getirme[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]imtisal etmek: emre uymak, bir emri yerine getirmek[/TD]
              [TD]istimdad-ı nur: nur isteme, yardım dileme[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]işbâ etmek: doyurmak[/TD]
              [TD]maksud-u bizzat: doğrudan kast edilen, asıl gaye[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]meclis-i meb’usan: mebuslar meclisi; Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki Türkiye Büyük Millet Meclisi[/TD]
              [TD]mesrur: mutlu[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]metâ: değer ve kıymet ölçütü; değerli mal[/TD]
              [TD]muhabbet: sevgi[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]muzafferiyet: zafer, galibiyet[/TD]
              [TD]muztar kalmak: yapmak zorunda kalmak, mecbur olmak[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]mücâhidîn-i İslâm: İslâm mücahidleri; İslâm uğruna cihad edenler[/TD]
              [TD]müellif: yazar; burada kastedilen Bediüzzaman Said Nursî’dir.[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]nefer: rütbesiz asker[/TD]
              [TD]nimet: insana lâzım olan maddî mânevî herbir şey lütuf, ihsan[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]nimet-i İlâhiye: İlâhî nimet, Allah’ın yardımı[/TD]
              [TD]nurânî: nurlu, parlak[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]refik: arkadaş, yoldaş[/TD]
              [TD]salisen: üçüncüsü[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]salât: namaz[/TD]
              [TD]saniyen: ikincisi[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]sarih: açık[/TD]
              [TD]suret: şekil[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]teveccüh: ilgi, iltifat[/TD]
              [TD]tevfik: muvaffak eyleme, yardımda bulunma[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]tevâli etme: devam etme, sürüp gitme[/TD]
              [TD]ziyade olmak: artmak, çoğalmak[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]Âlem-i İslâm: İslam âlemi[/TD]
              [TD]âlem: dünya[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]şeâir-i İslâmiye: İslâm’ın sembolleri, işaretleri, ibadetleri[/TD]
              [TD]şe’n: büyüklüğün gereği, şanına yakışan[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]şüheda: şehitler[/TD]
              [TD]şükran: minnettarlık, teşekkür[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]şükür: Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme[/TD]
              [/TR]
              [/TABLE]

              #801341
              Anonim


                Rabian: Bu millet-i İslâmın cemaatleri, çendan bir cemaat namazsız kalsa, fâsık da olsa, yine başlarındakini mütedeyyin görmek ister. Hattâ, umum şarkta, umum memurlara dair en evvel sordukları sual bu imiş: “Acaba namaz kılıyor mu?” derler. Namaz kılarsa mutlak emniyet ederler; kılmazsa, ne kadar muktedir olsa nazarlarında müttehemdir. Bir zaman, Beytüşşebab aşâirinde isyan vardı. Ben gittim, sordum: “Sebep nedir?” Dediler ki:

                “Kaymakamımız namaz kılmıyordu, rakı içiyordu. Öyle dinsizlere nasıl itaat edeceğiz?” Bu sözü söyleyenler de namazsız, hem de eşkıyâ idiler.

                Hamisen: Enbiyanın ekseri Şarkta ve hükemanın ağlebi Garpta gelmesi kader‑i ezelînin bir remzidir ki, Şarkı ayağa kaldıracak din ve kalbdir, akıl ve felsefe değil. Şarkı intibaha getirdiniz; fıtratına muvafık bir cereyan veriniz. Yoksa, sa’yiniz ya hebâen gider, veya muvakkat, sathî kalır.

                Sadisen: Hasmınız ve İslâmiyet düşmanı olan frenkler, dindeki lâkaytlığınızdan pek fazla istifade ettiler ve ediyorlar. Hattâ diyebilirim ki, hasmınız kadar İslâma zarar veren, dinde ihmalinizden istifade eden insanlardır. Maslahat-ı İslâmiye ve selâmet-i millet namına, bu ihmali a’mâle tebdil etmeniz gerektir. Görülmüyor mu ki, İttihatçılar o kadar harika azm ü sebat ve fedakârlıklarıyla, hattâ İslâmın şu intibâhına da bir sebep oldukları halde, bir derece dinde lâübâlilik tavrını gösterdikleri için, dahildeki milletten nefret ve tezyif gördüler. Hariçteki İslâmlar dindeki ihmallerini görmedikleri için hürmeti verdiler.

                Sabian: Âlem-i küfür, bütün vesaitiyle, medeniyetiyle, felsefesiyle, fünunuyla, misyonerleriyle âlem-i İslâma hücum ve maddeten uzun zamandan beri galebe ettiği halde, âlem-i İslâma dinen galebe edemedi. Ve dahilî bütün fırak-ı dâlle-i İslâmiye de,


                [TABLE]
                [TR]
                [TD]Beytüşşebab: Şırnak iline bağlı bir ilçe[/TD]
                [TD]azim: gayret [/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]ağlebi: çoğu, en fazla[/TD]
                [TD]aşâir: aşîretler[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]a’mâl: ameller, işler[/TD]
                [TD]cemaat: topluluk[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]cereyan: akım[/TD]
                [TD]dahil: iç[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]dahilî: içe ait, içten çıkan[/TD]
                [TD]dinen: dinî olarak, din açısından [/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]ekseri: çoğu[/TD]
                [TD]emniyet etmek: güvenmek[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]enbiya: nebiler, peygamberler[/TD]
                [TD]evvel: önce, ilk olarak[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]frenkler: yabancılar, Batılılar[/TD]
                [TD]fâsık: günahkâr[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]fünun: fenler, ilimler[/TD]
                [TD]fıtrat: yaratılış, mizaç[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]galebe etmek: yenmek, üstün gelmek[/TD]
                [TD]garp: batı[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]hamisen: beşincisi[/TD]
                [TD]hariç: dış[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]hasım: düşman[/TD]
                [TD]hebâen: boşu boşuna[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]hükema: filozoflar[/TD]
                [TD]hürmet: saygı[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]intibaha getirme: uyandırma[/TD]
                [TD]intibâh: uyanış[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]istifade eden: yararlanan[/TD]
                [TD]itaat etme: emre uyma, boyun eğme[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]kader-i ezelî: Allah’ın ezelî ilmi ile kâinatta olmuş ve olacak herşeyi bilip takdir etmesi[/TD]
                [TD]lâkaytlık: ilgisizlik, duyarsızlık[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]lâübâlilik: saygısızlık, ciddîyetsizlik[/TD]
                [TD]maddeten: maddî olarak[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]maslahat-ı İslâmiye: İslâmî yarar, İslâmiyetin lehine olan yarar, kazanç[/TD]
                [TD]millet-i İslâm: İslâm milleti[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]misyoner: Hıristiyanlığı tanıtmaya ve yaymaya çalışan kimse[/TD]
                [TD]muktedir: güçlü, otoriter[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]mutlak: kayıtsız, şartsız, kesin[/TD]
                [TD]muvafık: uygun[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]muvakkat: geçici[/TD]
                [TD]mütedeyyin: dinin emirlerini eksiksiz yerine getiren, dindar[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]müttehem: suçlu; itham altında olan[/TD]
                [TD]namına: adına[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]nazar: bakış; bakış açısı[/TD]
                [TD]rabian: dördüncüsü[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]remiz: işaret[/TD]
                [TD]sabian: yedincisi[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]sadisen: altıncısı[/TD]
                [TD]sathî: sığ, yüzeysel[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]sa’y: çalışma[/TD]
                [TD]sebat: kararlılık[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]selâmet-i millet: milletin selâmeti, esenliği, güven içinde oluşu[/TD]
                [TD]sual: soru[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]tebdil etmek: değiştirmek, dönüştürmek[/TD]
                [TD]tezyif: alay, küçük düşürme[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]umum: bütün[/TD]
                [TD]vesait: araçlar, vasıtalar[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]âlem-i küfür: küfrü ve inkarcılığı yaymaya çalışan kişilerden meydana gelen topluluk; inkâr dünyası[/TD]
                [TD]âlem-i İslâm: İslâm dünyası[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]çendan: gerçi, her ne kadar[/TD]
                [TD]İslâmlar: Müslümanlar[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]İttihatçılar: İttihat ve Terakki Fırkasının önde gelen idarecileri[/TD]
                [TD]şark: Doğu, Asya[/TD]
                [/TR]
                [/TABLE]

                #801342
                Anonim


                  birer kemmiye-i kalile-i muzırra suretinde mahkûm kaldığı; ve İslâmiyet metanetini ve salâbetini sünnet ve cemaatle muhafaza eylediği bir zamanda, lâübâliyâne, Avrupa medeniyet-i habise kısmından süzülen bir cereyan-ı bid’atkârâne, sinesinde yer tutamaz. Demek, âlem-i İslâm içinde mühim ve inkılâpvâri bir iş görmek, İslâmiyetin desâtirini inkıyadla olabilir, başka olamaz. Hem olmamış, olmuşsa da çabuk ölüp sönmüş.

                  Saminen: Zaaf-ı dine sebep olan Avrupa medeniyet-i sefihanesi yırtılmaya yüz tuttuğu bir zamanda ve medeniyet-i Kur’ân’ın zuhura yakın geldiği bir anda, lâkaydâne ve ihmalkârâne, müsbet bir iş görülmez. Menfîce, tahripkârâne iş ise, bu kadar rahnelere mâruz kalan İslâm zaten muhtaç değildir.

                  Tasian: Sizin bu İstiklâl Harbindeki muzafferiyetinizi ve âli hizmetinizi takdir eden ve sizi can ü dilden seven cumhur-u mü’minîndir. Ve bilhassa tabaka-i avâmdır ki, sağlam Müslümanlardır. Sizi ciddî sever ve sizi tutar ve size minnettardır ve fedakârlığınızı takdir ederler. Ve intibaha gelmiş en cesim ve müthiş bir kuvveti size takdim ederler. Siz dahi, evâmir-i Kur’âniyeyi imtisalle onlara ittisal ve istinad etmeniz, maslahat-ı İslâm namına zarurîdir. Yoksa, İslâmiyetten tecerrüt eden, bedbaht, milliyetsiz, Avrupa meftunu frenk mukallitleri avâm-ı Müslimîne tercih etmek maslahat-ı İslâma münâfi olduğundan, âlem-i İslâm nazarını başka tarafa çevirecek ve başkasından istimdat edecek.


                  [TABLE]
                  [TR]
                  [TD]Avrupa: (bk. bilgiler)[/TD]
                  [TD]Avrupa medeniyet-i habise kısmı: Avrupa medeniyetinin çirkin, pis kısmı[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]Avrupa medeniyet-i sefihanesi: helâl olmayan, zevk ve eğlencelere aşırı düşkün olan Avrupa medeniyeti[/TD]
                  [TD]avâm-ı Müslimîn: Müslümanların halk tabakası[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]bedbaht: talihsiz, bahtsız[/TD]
                  [TD]bilhassa: özellikle[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]can ü dilden: içten gelerek, gönülden[/TD]
                  [TD]cemaat: topluluk; İslâmî bağlarla birbirine bağlanmış topluluk[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]cereyan-ı bid’atkârâne: bozucu, zararlı akım; dinin aslında olmayan, sonradan oluşturulan ve dine sokulmaya çalışılan zararlı, bozucu akım[/TD]
                  [TD]cesîm: çok büyük, iri[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]cumhur-u mü’minîn: mü’minlerin hepsi[/TD]
                  [TD]desâtir: düsturlar, yasalar, kanunlar[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]evâmir-i Kur’âniye: Kur’ân’ın emirleri[/TD]
                  [TD]frenk: yabancı, Batılı, Avrupalı[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]fırak-ı dâlle-i İslâmiye: İslâm toplumu içinde yer alan doğru yoldan ayrılmış sapık fırkalar[/TD]
                  [TD]ihmalkârâne: ihmal ederek[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]imtisal: emre uyma, boyun eğme[/TD]
                  [TD]inkılâpvâri: inkılâba benzer değişim, dönüşüm[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]inkıyad: boyun eğme[/TD]
                  [TD]intibaha gelmek: uyanmak[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]istimdat etme: medet umma, yardım isteme[/TD]
                  [TD]istinad etmek: dayanma[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]ittisal etme: birleşme, bağlanma[/TD]
                  [TD]kemmiye-i kalile-i muzırra: zararlı azınlık [/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]lâkaydâne: kayıtsız kalarak, ilgisizce[/TD]
                  [TD]lâübâliyâne: vurdumduymaz bir tarzda, kayıtsız kalarak[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]maslahat-ı İslâm: İslâmın menfaatı, yararı[/TD]
                  [TD]medeniyet-i Kur’ân: Kur’ân’î değer ve esaslara dayanan medeniyet[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]meftun: düşkün[/TD]
                  [TD]menfîce: olumsuzca[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]metanet: dini korumadaki kararlılık, dayanıklılık[/TD]
                  [TD]minnettar: minnet duyan, yapılan bir iyiliğe karşı kendini borçlu hisseden[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]muhafaza eylemek: korumak[/TD]
                  [TD]mukallit: taklitçi[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]muzafferiyet: zafer kazanma, galibiyet[/TD]
                  [TD]mâruz kalmak: uğramak, tesirinde kalmak[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]münâfi: aykırı, zıt[/TD]
                  [TD]müsbet: olumlu[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]namına: adına[/TD]
                  [TD]nazar: bakış, göz[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]rahne: yara[/TD]
                  [TD]salâbet: dini korumada ve uygulamada ciddiyet ve sağlamlık[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]saminen: sekinzincisi[/TD]
                  [TD]sine: iç, göğüs, kalb[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]sünnet: Peygamberimizin (a.s.m.) söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler
                  [/TD]
                  [TD]tabaka-i avâm: halk tabakası, sıradan insanlar[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]tahripkârâne: yakıp yıkıcı bir şekilde, tahrip ederek[/TD]
                  [TD]takdim etmek: sunmak[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]takdir etme: birşeyin değerini anlayarak beğenisini dile getirme, ifade etme[/TD]
                  [TD]tasian: dokuzuncusu[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]tecerrüt: soyutlanma, sıyrılma, ayrılma[/TD]
                  [TD]zaaf-ı dine: dini yaşamada zayıflık, gevşeklik[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]zarurî: zorunlu[/TD]
                  [TD]zuhur: ortaya çıkma, görünme[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]âlem-i İslâm: İslâm âlemi, dünyası[/TD]
                  [TD]âli: yüce, yüksek[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]İstiklâl Harbi: Bağımsızlık savaşı, Kurtuluş Savaşı[/TD]
                  [/TR]
                  [/TABLE]

                  #801343
                  Anonim


                    Âşiren:
                    Bir yolda dokuz ihtimal-i helâket, tek bir ihtimal-i necat varsa, hayatından vazgeçmiş, mecnun bir cesur lâzım ki o yola sülûk etsin. Şimdi, yirmi dört saatten bir saati işgal eden farz namaz gibi zaruriyat-ı diniyede, yüzde doksan dokuz ihtimal-i necat var. Yalnız, gaflet ve tembellik hasiyetiyle, bir ihtimal, zarar-ı dünyevî olabilir. Halbuki ferâizin terkinde, doksan dokuz ihtimal-i zarar var. Yalnız gaflet ve dalâlete istinad, tek bir ihtimal-i necat olabilir. Acaba dine ve dünyaya zarar olan ihmal ve ferâizin terkine ne bahane bulunabilir? Hamiyet nasıl müsaade eder?

                    Bâhusus bu güruh-u mücâhidin ve bu yüksek meclisin ef’âli taklid edilir. Kusurlarını millet ya taklit veya tenkit edecek; ikisi de zarardır. Demek onlarda hukukullah, hukuk-u ibâdı da tazammun ediyor. Sırr-ı tevatür ve icmâı tazammun eden hadsiz ihbaratı ve delâili dinlemeyen ve safsata-i nefis ve vesvese-i şeytandan gelen bir vehmi kabul eden adamlarla hakikî ve ciddî iş görülmez.

                    Şu inkılâb-ı azîmin temel taşları sağlam gerek. Şu meclis-i âlinin şahsiyet-i mâneviyesi, sahip olduğu kuvvet cihetiyle, mânâ-yı saltanatı deruhte etmiştir. Eğer şeâir-i İslâmiyeyi bizzat imtisal etmek ve ettirmekle mânâ-yı hilâfeti dahi vekâleten deruhte etmezse, hayat için dört şeye muhtaç, fakat an’ane-i müstemirre ile günde lâakal beş defa dine muhtaç olan şu fıtratı bozulmayan ve lehviyat-ı medeniyeyle ihtiyâcât-ı ruhiyesini unutmayan bu milletin hâcât-ı diniyesini


                    [TABLE]
                    [TR]
                    [TD]an’ane-i müstemirre: yerleşmiş, devam eden gelenek[/TD]
                    [TD]bizzat: doğrudan[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]bâhusus: özellikle[/TD]
                    [TD]cihet: yön, taraf[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]dalâlet: doğru yoldan ayrılma, sapkınlık[/TD]
                    [TD]delâil: deliller[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]deruhte etmek: üstlenmek[/TD]
                    [TD]ef’âl: fiiller, işler[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]farz: Allah’ın kesinlikle yapılmasını emrettiği şey[/TD]
                    [TD]ferâiz: farzlar; Allah’ın yapılmasını kesin olarak emrettiği şeyler[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]fıtrat: yaratılış, mizaç[/TD]
                    [TD]gaflet: duyarsızlık, umursamazlık; Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]güruh-u mücâhid: din için cihad edip çalışan, çaba harcayan kimseler topluluğu[/TD]
                    [TD]hadsiz: sayısız, sınırsız[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]hakikî: asıl, gerçek[/TD]
                    [TD]hamiyet: din ve vatan gibi mukaddes değerleri ve kendi aile ve yakınlarını koruma duygusu ve gayreti[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]hasiyet: özellik[/TD]
                    [TD]hukuk-u ibâd: kul hakları; diyet, tanzimat, borç hakkı gibi özel menfaati ilgilendiren haklar (mülkiyet, sağlık, alışveriş, borç gibi)[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]hukukullah: Allah’ın hakları; zekât, şer’î cezâlar, keffaretler, farz ibadetler gibi genel menfaatı ilgilendiren haklar; namaz, oruç, zekât, içki, zina kumar gibi emir ve yasaklara uyma[/TD]
                    [TD]hâcât-ı diniye: dinle ilgili ihtiyaçlar[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]icmâ: fikir birliği; bir asırda müçtehid kimselerin dini bir meselede vardıkları görüş birliği[/TD]
                    [TD]ihbarat: ihbarlar, bildirmeler, haber vermeler[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]ihtimal-i helâket: yok olma, mahvolma ihtimali[/TD]
                    [TD]ihtimal-i necat: kurtuluş ihtimali[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]ihtimal-i zarar: zarara uğrama ihtimali[/TD]
                    [TD]ihtiyâcât-ı ruhiye: ruhun ihtiyaçları[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]imtisal etmek: yerine getirmek[/TD]
                    [TD]inkılâb-ı azîm: büyük değişim, dönüşüm[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]istinad: dayanma, güvenme[/TD]
                    [TD]lehviyat-ı medeniye: medeniyetin haram eğlenceleri, oyunları[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]lâakal: en az[/TD]
                    [TD]meclis-i âli: yüksek, yüce meclis[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]mecnun: cinnet geçirmiş, deli[/TD]
                    [TD]mânâ-yı hilâfet: hilâfetin anlamı; Peygamberimizin vekili olarak Müslümanların din ve dünya işlerinin tedbirini gören genel başkanlık makamının anlamı[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]mânâ-yı saltanat: Devlet makamının ifade ettiği mânâ, görev[/TD]
                    [TD]safsata-i nefis: nefsin safsatası, nefsin saçmalıkları[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]sülûk etmek: bir yola girmek, yönelmek, gitmek[/TD]
                    [TD]sırr-ı tevatür: tevatür sırrı; bir sözün nesilden nesile, sözüne inanılır büyük bir topluluk tarafından nakledilmesi sırrı, hikmeti[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]tazammun etmek: içine almak, kapsamak[/TD]
                    [TD]vehim: kuruntu, olmayan şeyi varmış gibi gösteren düşünce[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]vekâleten: başkasının adına ve yerine hareket ederek, asıl vazifelinin yerine çalışarak[/TD]
                    [TD]vesvese-i şeytan: şeytanın kalbe düşürdüğü şüphe, asılsız kuruntu[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]zarar-ı dünyevî: dünyaya ait zarar[/TD]
                    [TD]zaruriyât-ı diniye: hükümleri açık olan ve dinen yapılması zorunlu olan şeyler[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]âşiren: onuncusu[/TD]
                    [TD]şahsiyet-i mâneviye: belli bir kişi olmayıp bir topluluktan meydana gelen mânevî kişilik; tüzel kişilik[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]şeâir-i İslâmiye: İslâma sembol olmuş iş ve ibâdetler[/TD]
                    [/TR]
                    [/TABLE]

                    #801344
                    Anonim


                      Meclis tatmin etmezse, bilmecburiyye mânâ-yı hilâfeti, tamamen kabul ettiğiniz isme ve lâfza verecek. O mânâyı idame etmek için kuvveti dahi verecek. Halbuki, Meclis elinde bulunmayan ve Meclis tarikiyle olmayan böyle bir kuvvet, inşikak-ı âsâya sebebiyet verecektir. İnşikak-ı âsâ ise 1 وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللهِ جَمِيعًا âyetine zıttır. Zaman cemaat zamanıdır. Cemaatın ruhu olan şahs-ı mânevî daha metindir. Ve, tenfiz-i ahkâm-ı şer’iyeye daha ziyade muktedirdir. Halife-i şahsî, ancak ona istinad ile vezâifi deruhte edebilir. Cemaatin ruhu olan şahs-ı mânevî eğer müstakim olsa, ziyade parlak ve kâmil olur. Eğer fena olsa, pek çok fena olur. Ferdin iyiliği de, fenalığı da mahduttur. Cemaatin ise gayr-ı mahduttur. Harice karşı kazandığınız iyiliği, dahildeki fenâlıkla bozmayınız. Bilirsiniz ki, ebedî düşmanlarınız ve zıtlarınız ve hasımlarınız İslâmın şeâirini tahrip ediyorlar. Öyleyse, zarurî vazifeniz, şeâiri ihyâ ve muhafaza etmektir. Yoksa, şuursuz olarak şuurlu düşmana yardımdır. Şeâirde tehâvün, zaaf-ı milliyeti gösterir. Zaaf ise, düşmanı tevkif etmez, teşci eder.

                      حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ blank.gif2 نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصِيرُ blank.gif3

                      endOfSection.gifendOfSection.gif


                      [NOT]Dipnot-1 “Allah’ın dinine ve Kur’ân’a hep birlikte sım sıkı sarılın.” Âl-i İmran Sûresi, 3:103.

                      Dipnot-2
                      “Allah bize yeter; O ne güzel vekildir.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:173.

                      Dipnot-3
                      “O ne güzel dost ve O ne güzel yardımcıdır.” Enfâl Sûresi, 8:40.
                      [/NOT]


                      [TABLE]
                      [TR]
                      [TD]bilmecburiyye: zorunlu olarak[/TD]
                      [TD]cemaat: topluluk[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]dahil: iç[/TD]
                      [TD]deruhte etmek: üstlenmek[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]ebedî: sonu olmayan sonsuz[/TD]
                      [TD]fena: kötü, çirkin[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]ferd: kişi[/TD]
                      [TD]gayr-ı mahdut: sınırsız[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]halife-i şahsî: Fahr-i Kâinat (a.s.m.) Efendimizin vekili olarak Müslümanların başkanlığını yapan ve İslâmiyeti korumak ve yaşatmakla görevli olan zâtın şahsı, kendisi[/TD]
                      [TD]hariç: dış[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]hasım: düşman[/TD]
                      [TD]idame etmek: devam ettirmek[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]ihyâ etmek: canlandırmak[/TD]
                      [TD]inşikak-ı âsâ: değneğin bölünmesi, âsânın ikiye ayrılması; “ihtilaf ve ayrılıklarla, birliğin bozularak kuvvetin dağılması” mânâsında bir deyim[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]istinad: dayanma, güvenme[/TD]
                      [TD]kâmil: olgun, mükemmel[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]lâfız: söz; kelime[/TD]
                      [TD]mahdut: sınırlı[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]metin: sağlam, kuvvetli[/TD]
                      [TD]muhafaza etmek: korumak[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]muktedir: güçlü[/TD]
                      [TD]mânâ-yı hilâfet: hilâfetin anlamı; Peygamberimizin vekili olarak Müslümanların din ve dünya işlerinin tedbirini gören genel başkanlık; hilâfetin özü[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]müstakim olmak: doğru yolda olmak, istikametli olmak[/TD]
                      [TD]sebebiyet vermek: sebep olmak[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]tahrip etmek: yıkıp yok etmek[/TD]
                      [TD]tarik: yol[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]tehâvün: önemsememek, hafife almak, aldırış etmemek[/TD]
                      [TD]tenfiz-i ahkâm-ı şer’iye: yürütme; şeriata ait hükümlerin uygulanması, yerine getirilmesi[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]tevkif etmek: durdurmak[/TD]
                      [TD]teşci etmek: cesaretlendirmek, gayrete getirmek[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]vazife: görev[/TD]
                      [TD]vezâif: vazifeler[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]zaaf: zayıflık, güçsüzlük[/TD]
                      [TD]zaaf-ı milliyet: milliyetin zayıflığı, güçsüzlüğü[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]zarurî: zorunlu[/TD]
                      [TD]ziyade: fazla[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]İslâmın şeâiri: İslâma sembol olmuş şeyler, iş ve ibâdetler[/TD]
                      [TD]şahs-ı mânevî: tüzel kişilik; belli bir kişi olmayıp bir topluluktan meydana gelen mânevî kişilik[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]şeâir: İslâma sembol olmuş şeyler, iş ve ibâdetler[/TD]
                      [TD]şuur: bilinç[/TD]
                      [/TR]
                      [/TABLE]

                      #801423
                      Anonim

                        İ’lem eyyühe’l-aziz!

                        (Ey aziz kardeşim, bil ki!)

                        İ’lem eyyühe’l-aziz! Hakaik-i imaniyeyi ispat için irad edilen burhan ve delilleri tetkik ederken, “Şu kocaman neticeyi bu zayıf, nahif delil intaç edemez” diye tenkidatta bulunma. Zira, zâfiyetiyle itham ettiğin o delilin sağında ve solunda bulunan takviye kuvvetleri ve kıt’aları pek çoktur. Evet, İslâmiyetin sıdkına delâlet eden şahitlerden, şehidlerden, burhanlardan, delillerden, emarelerden herbirisi, o müdafaa meydanında arkadaşını himaye etmekle sıhhat raporunu imzalayarak sağlam olduğunu tasdik eder. O da, onun ilim ve haberine ehl-i vukuf olur. Çünkü, hakaik-i imaniyede hedef sübuttur, nefy değildir. Sabit olan birşeyi gösterenlerin biri, bin gibidir. Zira, sübutta gösterenlerin gösterme tarzları birbirine uygun ve muvafık olduğundan, herbirisi ötekileri tezkiye ve tasdik etmiş olur. Nefy cihetinde, nefy edenlerin şehadetlerinde tevâfuk yoktur. Nefylerine mütehalif esbab gösterirler. Bunun için, şehadetleri birbirinin sıhhatine delil olamaz. Çünkü tevafuk yok.

                        İ’lem eyyühe’l-aziz! Bazan birşeye şiddetli muhabbet, o şeyin inkârına sebep olur. Ve keza, şiddet-i havf ve gayet azamet ve aklın ihatasızlığı da inkâra sebep olur.

                        İ’lem eyyühe’l-aziz! Hanzalenin çekirdeğinde hanzale ağacı mündemiç ve dahil olduğu gibi, Cehennemin de küfür ve dalâlet tohumunda müstetir bulunduğunu, şuhudî bir yakînle müşahede ettim. Ve keza, nasıl ki hurmanın çekirdeği hurma ağacına hamiledir; aynen öyle de, iman habbesinde de Cennetin mevcut olduğunu hads-i kat’î ile gördüm. Çünkü, o çekirdeklerin ağaçlara tahavvül ve


                        [TABLE]
                        [TR]
                        [TD]Hanzale: zakkum[/TD]
                        [TD]Hanzale ağacı: zakkum ağacı[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]azamet: büyüklük[/TD]
                        [TD]burhan: güçlü ve sarsılmaz kesin delil, kanıt[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]cihet: taraf, yön[/TD]
                        [TD]dahil olmak: içine girmek, içinde bulunmak[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]dalâlet: doğru yoldan sapkınlık[/TD]
                        [TD]delil: işaret, alâmet; kendisine, doğru bir bakış açısıyla bakıldığında istenilen hedefe ulaştıran şey[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]delâlet etme: delil olma, işaret etme, gösterme[/TD]
                        [TD]ehl-i vukuf: bilirkişi[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]emare: belirti, işaret[/TD]
                        [TD]esbab: sebepler[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]gayet: çok[/TD]
                        [TD]habbe: dane, tohum[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]hads-i kat’î: zihnin bir vasıtaya ihtiyaç duymaksızın doğruluğuna, kalbe gelen güçlü ve kesin bir sezgi ile hızla hükmettiği şüphesiz bilgi[/TD]
                        [TD]hakaik-i imaniye: iman hakikatleri, esasları[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]himaye etmek: korumak[/TD]
                        [TD]i’lem eyyühe’l-aziz: “Bil ey aziz, saygıdeğer kardeşim!” mânâsında muhatabı uyarmak ve dikkatini çekmek için kullanılan bir kavram[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]ihatasızlık: kuşatamama, kapsayamama[/TD]
                        [TD]intaç etmek: sonuç vermek, doğurmak[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]irad etme: getirme, sunma[/TD]
                        [TD]itham etmek: suçlamak[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]keza: bunun gibi[/TD]
                        [TD]küfür: Allah’ı veya Allah’ın kesin olarak bildirdiği herhangi bir şeyi inkâr etmek (k-f-r)[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]muhabbet: sevgi[/TD]
                        [TD]muvafık: uygun[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]mündemiç: içinde bulunan, içine yerleştirilmiş[/TD]
                        [TD]müstetir: gizlenmiş, örtülmüş[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]mütehalif: birbirine aykırı, zıt[/TD]
                        [TD]müşahede etmek: görmek, gözlemlemek[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]nahif: güçsüz, zayıf[/TD]
                        [TD]nefiy: bir şeyin yokluğunu iddia etme, varlığını inkâr edip reddetme
                        [/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]sabit: var olan, varlığı kesin olan[/TD]
                        [TD]sübut: kesinlik; bir şeyin varlığının sabit olması, varlığının ispat edilmesi [/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]sıdk: doğruluk[/TD]
                        [TD]sıhhat: sağlamlık, doğruluk, güvenilirlik[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]tahavvül: değişim[/TD]
                        [TD]takviye: kuvvetlendirme, güçlendirme[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]tarz: biçim, şekil[/TD]
                        [TD]tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]tenkidat: tenkitler, eleştiriler[/TD]
                        [TD]tetkik etmek: incelemek[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]tevâfuk: birbirine uygunluk[/TD]
                        [TD]tezkiye etmek: temize çıkarmak, güçlendirmek[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]yakîn: şüphe edilmeyecek derecede kesinlik[/TD]
                        [TD]zâfiyet: zayıflık, güçsüzlük[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]şahit: tanıklık eden, delil[/TD]
                        [TD]şehadet: şahitlik, tanıklık, delil getirme[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]şehid: şahit, delil (şahid kelimesinin mübalağa kipi)[/TD]
                        [TD]şiddet-i havf: şiddetli, aşırı korku[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]şuhudî: açıkça, gözle görür derecesinde[/TD]
                        [/TR]
                        [/TABLE]

                        #801424
                        Anonim


                          inkılâpları garip olmadığı gibi, küfür ve dalâlet mânâsı da tâzip edici bir Cehennemi, imân ve hidâyet de bir Cenneti intaç edeceğinde istib’ad yoktur.

                          İ’lem eyyühe’l-aziz! Tohum olacak bir habbenin kalbi, yani içi delindiği zaman, elbette sümbüllenip neşvünemâ bulamaz, ölür gider. Kezâlik, ene ile tâbir edilen enâniyetin kalbi, “Allah Allah” zikrinin şuâ ve hararetiyle yanıp delinirse, büyüyüp gafletle firavunlaşamaz. Ve Hâlık-ı Semâvat ve Arza isyan edemez. O zikr-i İlâhî sâyesinde ene mahvolur.

                          İşte Nakşibendîler, zikir hususunda ittihaz ettikleri zikr-i hafî sayesinde, kalbin fethiyle, ene ve enâniyet mikrobunu öldürmeye ve şeytanın emirberi olan nefs-i emmârenin başını kırmaya muvaffak olmuşlardır. Kezâlik, Kâdirîler de, zikr-i cehrî sayesinde tabiat tâğutlarını tarümâr etmişlerdir.

                          İ’lem eyyühe’l-aziz! Âlemde herşeyin yüzünde hikmet eserleri göründüğü gibi, en uzak, en geniş, en ince kesretin tabakaları üstünde de hikmet, ihtimam eserleri görülmektedir. Evet, kesret ve tekessürün müntehası ve neticesi olan insanın sahife-i vechinde, cephesinde, cildinde, ellerinin içlerinde kalem-i kaderle pek çok çizgiler, hatlar, nakışlar, nişanlar yazılmıştır. Malûmdur ki, insanın şu sahifelerinde yazılan o kelimeler, harfler, noktalar, harekeler, ruh-u insanîde bulunan mânâlara, mâneviyatlara delâlet ettikleri gibi, fıtratında kader tarafından yazılan mektuplara da işaretleri vardır. Arkadaş, insanın geçen sahifelerine kaderin yazdığı haşiye, tesadüf ve ittifakın dühulüne bir menfez bırakmamıştır.

                          [TABLE]
                          [TR]
                          [TD]Hâlık-ı Semâvat ve Arz: gökleri ve yeri yaratan Allah[/TD]
                          [TD]Kâdirî: (bk. bilgiler)[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]Nakşibendî: (bk. bilgiler – Nakşî/Nakşîbendiler)[/TD]
                          [TD]dalâlet: doğru yoldan sapkınlık[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek[/TD]
                          [TD]dühul: içeri girme, müdahele etme[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]emirber: emri yerine getirmeye hazır[/TD]
                          [TD]ene: ben, benlik[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]enâniyet: benlik[/TD]
                          [TD]firavunlaşmak: kendisini Firavun gibi ilâh seviyesinde büyük görme
                          [/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]fıtrat: yaratılış, mizaç[/TD]
                          [TD]gaflet: sorumsuzluk, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]garip: şaşırtıcı, tuhaf[/TD]
                          [TD]habbe: dane, tohum[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]hararet: ısı, sıcaklık[/TD]
                          [TD]hareke: Arapça’da harflerin hangi ses değeriyle okunacağını gösteren işaretler[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]haşiye: dipnot, açıklayıcı not[/TD]
                          [TD]hidayet: doğru ve hak olan yol, İslâmiyet[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması[/TD]
                          [TD]husus: mevzu, konu[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]i’lem eyyühe’l-aziz: “Bil ey aziz, saygıdeğer kardeşim!” mânâsında muhatabı uyarmak ve dikkatini çekmek için kullanılan bir deyim[/TD]
                          [TD]ihtimam: dikkat, özen, önem verme[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]inkılâp: dönüşüm, dönüşme[/TD]
                          [TD]intaç etmek: netice vermek[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]istib’ad: akıldan uzak tutma, uzak görme[/TD]
                          [TD]ittifak: anlaşma, birlik[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]ittihaz etmek: kabullenmek, edinmek[/TD]
                          [TD]kader kalemi: Allah’ın ezelî ilmi ile kâinatta olmuş ve olacak herşeyi bilip takdir etmesi ve yazması[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]kalem-i kader: kader kalemi, Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce takdir etmesi, plânlaması[/TD]
                          [TD]kesret: çokluk[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]kezâlik: bunun gibi[/TD]
                          [TD]küfür: Allah’ı veya Allah’ın kesin olarak bildirdiği herhangi bir şeyi inkâr etmek, inançsızlık, dinsizlik[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]mahvolmak: yok olmak[/TD]
                          [TD]malûm: bilinen[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]menfez: delik[/TD]
                          [TD]muvaffak olmak: başarmak[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]mâneviyat: mânevi âleme ait olan şeyler[/TD]
                          [TD]münteha: en son nokta, netice[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]nakış: işleme, süsleme[/TD]
                          [TD]nefs-i emmâre: hazır zevke düşkün ve insanı daima kötülüğe sevk eden duygu[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]neşvünemâ bulmak: büyüyüp gelişmek[/TD]
                          [TD]nişan: alâmet, işaret[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]ruh-u insanî: insan ruhu[/TD]
                          [TD]sahife-i vech: yüz sayfası; Cenâb-ı Hakkın isimlerini tecellî edip yazıldığı insan yüzü[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]tabiat tâğutları: tabiat putları; insanları Allah’a karşı isyana sevk eden tabiattaki her şey[/TD]
                          [TD]tarümâr etmek: dağıtmak, perişan etmek[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]tekessür: çoğalma[/TD]
                          [TD]tesadüf: rastlantı[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]tâbir etme: isimlendirme, ifade edilme[/TD]
                          [TD]tâzip etme: azap verme, işkence etme[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]zikir: Allah lâfzını tekrar edip Onu anma; tas. belirli ifadelerle, belirli zamanlarda, belirli sayı ve edep kuralları çerçesinde düzenli olarak Allah’ı anma, hatırlama[/TD]
                          [TD]zikr-i cehrî: açıktan yüksek sesle veya çevredekilerin duyacağı şekilde yapılan, sesli zikir[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]zikr-i hafî: gizli zikir; alçak sesle, kişinin ancak kendisinin duyabileceği zikir[/TD]
                          [TD]zikr-i İlâhî: Allah’ı anma, hatırlama[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]âlem: dünya, evren[/TD]
                          [TD]şuâ: ince ışık hüzmesi, ışın[/TD]
                          [/TR]
                          [/TABLE]

                          #801425
                          Anonim


                            İ’lem eyyühe’l-aziz! Şu dünya hayatına muhabbetle müptelâ olan bazı insanlar, o hayatın vücuda gelmesinden maksat ve gaye, yalnız o hayata hizmet ve o hayatın bekası olup, başka bir faidesi olmadığını, yani, Fâtır-ı Hakîmin zevilhayatta ve cevher-i insaniyette vedia olarak koyduğu bütün cihâzat-ı acibe ve teçhizat-ı harikanın, seri-ü’zzevâl olan şu hayatın hıfzıyla bekası için verildiğini zannediyorlar. Halbuki, kaziye öyle olduğu takdirde, kâinattaki gayr-ı mütenahi nizamların şehadetleriyle, sath-ı âlemde görünen hikmet, inayet, intizam, adem-i abesiyete olan delil ve burhanların, mâkûse olarak, abesiyete, israfa, intizamsızlığa, adem-i hikmete delil ve burhan olmaları lâzım gelecektir.

                            Arkadaş! Şu dünyevî hayatın faideleri pek çoktur. O faidelerden, hayat sahibine, tasarruf ve hizmeti nisbetinde bir hisse ayrıldıktan sonra, bâki kalan gayeler, semereler Fâtır-ı Hakîme râcidir. Evet, insan ve insanın hayatı, esmâ-i İlâhiyenin tecelliyatına bir tarladır. Ve Cennette rahmet-i İlâhiyenin envâının cilvelerine mazhardır. Ve hayat-ı uhreviyenin harika ve gayr-ı mütenahi semereleri için bir fidanlık veya bir çekirdektir. Demek, insan bir sefine kaptanı gibidir. Sefinenin gayr-ı mahdut faidelerinden, kaptanın alâka ve hizmeti nisbetinde kendisine verilir. Bâki kalan kısmı sultana râcidir. İnsan da, sefine-i vücuduyla alâkası derecesinde o vücudun hayattar semerâtından hissesini alır. Mütebâkisi Sultan-ı Ezelîye aittir.

                            İ’lem eyyühe’l-aziz! Dünyanın lezzetleri, zevkleri ve ziynetleri, Hâlıkımızı, Mâlikimizi ve Mevlâmızı bilmediğimiz takdirde Cennet olsa bile Cehennemdir.


                            [TABLE]
                            [TR]
                            [TD]Fâtır-ı Hakîm: her şeyi belli bir amaca yönelik, tam yerli yerinde ve benzersiz olarak yaratan Allah[/TD]
                            [TD]Hâlık: her şeyi yaratan Allah[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]Mevlâ: efendi, koruyucu, sahip, Allah[/TD]
                            [TD]Mâlik: görünen ve görünmeyen her şeyin gerçek sahibi olan Allah[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]Sultan-ı Ezelî: hüküm ve saltanatı bütün zamanları kuşatan Sultan, Allah[/TD]
                            [TD]abesiyet: boş, faydasız ve gayesiz oluş[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]adem-i abesiyet: boş ve anlamsız olmama[/TD]
                            [TD]adem-i hikmet: hikmetsizlik; her şeyin bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olmaması[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]alâka: ilgi[/TD]
                            [TD]bekà: devamlılık ve kalıcılık[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]burhan: güçlü ve sarsılmaz kesin delil[/TD]
                            [TD]bâki kalan: geri kalan[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]cevher-i insaniyet: insanlığın aslı, özü, ruhu[/TD]
                            [TD]cihâzat-ı acibe: şaşırtıcı, harika cihazlar, âletler[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]cilve: görüntü, yansıma[/TD]
                            [TD]delil: işaret, alâmet; kendisine, doğru bir bakış açısıyla bakıldığında istenilen hedefe ulaştıran şey[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]dünyevî: dünya ile ilgili[/TD]
                            [TD]envâ: neviler, türler[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri[/TD]
                            [TD]gaye: amaç[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]gayr-ı mahdut: sınırsız[/TD]
                            [TD]gayr-ı mütenahi: sonsuz[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]hayat-ı uhreviye: öteki dünya hayatı, öldükten sonraki sonsuz hayat[/TD]
                            [TD]hayattar: canlı[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması[/TD]
                            [TD]hisse: pay[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]hıfz: koruma[/TD]
                            [TD]inayet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik, itina, özen[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]intizam: düzenlilik[/TD]
                            [TD]intizamsızlık: düzensizlik[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]israf: savurganlık[/TD]
                            [TD]i’lem eyyühe’l-aziz: “Bil ey aziz, saygıdeğer kardeşim!” mânâsında muhatabı uyarmak ve dikkatini çekmek için kullanılan bir ifade[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]kaziye: önerme[/TD]
                            [TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]lâzım gelmek: gerekli olmak[/TD]
                            [TD]maksat: kasıt, amaç[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]mazhar: erişmiş, kavuşmuş[/TD]
                            [TD]muhabbet: sevgi[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]mâkûse: ters orantılı[/TD]
                            [TD]müptelâ olan: bağımlı olan[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]mütebâki: geri kalan[/TD]
                            [TD]nizam: düzen, sistem[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]rahmet-i İlâhiye: Allah’ın herşeyi kuşatan sonsuz rahmeti[/TD]
                            [TD]râci: dönen, ait olan[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]sath-ı âlem: kâinat yüzü, yaratılmış herşey[/TD]
                            [TD]sefine: gemi[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]sefine-i vücud: vücut gemisi, beden gemisi[/TD]
                            [TD]semere: meyve, sonuç[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]semerât: meyveler, neticeler[/TD]
                            [TD]seri-ü’zzevâl: hızla, çabucak yok olan, sona eren[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]tasarruf: dilediği gibi kullanma ve yönetme[/TD]
                            [TD]tecelliyat: tecellîler; yansımalar, görüntüler[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]teçhizat-ı harika: hayranlık veren cihazlar, donanımlar[/TD]
                            [TD]vedia: emanet, ödünç[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]vücud: beden[/TD]
                            [TD]vücuda gelmek: meydana gelmek[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]zevilhayat: hayat sahipleri, canlılar[/TD]
                            [TD]ziynet: süs[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]şehadet: şahitlik, tanıklık[/TD]
                            [/TR]
                            [/TABLE]

                            #801452
                            Anonim


                              Evet, öyle gördüm ve öyle de zevk ettim. Bilhassa, şefkatin ateşini söndürecek mârifetullahtan başka birşey var mıdır? Evet, marifetullah olduktan sonra, dünya lezzetlerine iştiha olmadığı gibi, Cennete bile iştiyak geri kalır.
                              İ’lem eyyühe’l-aziz! Dünyada cereyan eden ve husule gelen herbir şeyin iki veçhi vardır: Biri âhirete bakar ki, nefsülemirde en sabit, en ağır bu vecihtir. İkincisi dünyaya, nefsine ve hevâya bakar. Bu vecih, hakaret, hiffet ve zevalden öyle bir mevkidedir ki, kalbin teessürüne, teellümüne, ıztırabına, düşüncelerine bais olacak bir kıymette değildir.


                              İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanların öyle eblehleri vardır ki, şeffaf bir zerrede şemsin timsalini veya bir çiçeğin renginde şemsin tecellîsini görse, şemsin o timsal ve tecellîsinden, hakikî şemsin bütün levâzımâtını, hattâ âleme merkez olmasını ve seyyârâta olan cezbini talep edip isterler. Maahaza, o zerrede veya o çiçekte gördüğü timsal ve tecellînin bir ârızadan dolayı kayboldukları zaman, basar ve basiretinin körlüğü dolayısıyla, hakikî şemsin inkârına zehab ederler. Ve keza, o eblehler, tecelli ile husule gelen vücud-u zıllîyi, vücud-u hakikî ve aslîden fark edemezler, birbiriyle iltibas ederler. Bunun için, birşeyde şemsin timsalini, gölgesini gördükleri zaman, şemsin hararetini, ziyasını ve sair hususiyatını da istemeye başlarlar.

                              Ve keza, o eblehler sinek, böcek ve sair küçük ve hasis şeylere bakarken, onlarda pek yüksek bir eser-i san’at ve hikmet görmekle, derler: “Sâni bunlara pek fazla ehemmiyet vermiştir. Bir sineğin ne kıymeti olabilir ki bu kadar masraflara, külfetlere mahal olsun?”

                              Arkadaş! Bu gibi eblehleri ikna ve işkâllerini def için, dört şeyin bilinmesi lâzımdır.

                              Birincisi: Cenâb-ı Hakkın rububiyetinin kemâliyle alâkadar olan herşey Onu


                              [TABLE]
                              [TR]
                              [TD]Cenâb-ı Hakk: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
                              [TD]Sâni: herşeyi mükemmel bir şekilde ve san’atla yaratan Allah[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]alâkadar: alâkalı, ilgili[/TD]
                              [TD]aslî: asıl, gerçek olan[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]basar: görme duyusu[/TD]
                              [TD]basiret: kalpte eşyanın hakikatini görme, sezme duyusu[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]bilhassa: özellikle[/TD]
                              [TD]bâis olmak: sebep olmak[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]cereyan etme: meydana gelme[/TD]
                              [TD]cezb: çekme, çekim[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]ebleh: ahmak[/TD]
                              [TD]eser-i san’at: san’at eseri[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]hakaret: küçüklük, değersizlik[/TD]
                              [TD]hararet: ısı, sıcaklık[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]hasis: maddi görünüş itibariyle değersiz, küçük, basit
                              [/TD]
                              [TD]hevâ: gelip gecici arzu ve istekler[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]hiffet: hafiflik[/TD]
                              [TD]hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]husule gelme: ortaya çıkma[/TD]
                              [TD]hususiyat: özellikler[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]i’lem eyyühe’l-aziz: “Bil ey aziz, saygıdeğer kardeşim!” mânâsında muhatabı uyarmak ve dikkatini çekmek için kullanılan bir ifade[/TD]
                              [TD]iltibas etmek: karıştırmak[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]işkâl: problem, şüphe, karışık olma, zorluk[/TD]
                              [TD]iştiyak: aşırı arzu ve istek[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]kemâl: mükemmellik[/TD]
                              [TD]keza: bunun gibi[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]külfet: güçlük, zorluk[/TD]
                              [TD]levâzımât: gerekli şeyler; lâzım olan şeyler[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]maahaza: bununla beraber, bununla birlikte[/TD]
                              [TD]mahal: yer, zemin[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]mevki: yer, konum[/TD]
                              [TD]mârifetullah: Allah’ı bilme ve tanıma[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]nefis: bir şeyin kendisi; insanı zevk ve lezzetlere sevk eden kuvvet[/TD]
                              [TD]nefsülemir: gerçek, asıl[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]rububiyet: Rablık; Cenâb-ı Hakkın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması
                              [/TD]
                              [TD]sair: diğer[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]seyyârât: gezegenler[/TD]
                              [TD]tecellî: görünüm, yansıma[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]teellüm: elem çekme[/TD]
                              [TD]teessür: üzüntü[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]timsal: görüntü[/TD]
                              [TD]vecih: yön, yüz[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]vücud-u hakikî: asıl varlık, gerçek vücut[/TD]
                              [TD]vücud-u zıllî: gölge varlık (aynadaki güneş gibi)[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]zehâb etmek: fikrine kapılmak, yanlış düşünceye girmek[/TD]
                              [TD]zerre: en küçük madde parçası, atom[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]zeval: gelip geçici olma[/TD]
                              [TD]ziya: ışık[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat[/TD]
                              [TD]âlem: dünya, evren[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]ârıza: aksama[/TD]
                              [TD]şefkat: içten ve karşılık beklemeden duyulan merhamet ve sevgi[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]şems: güneş[/TD]
                              [/TR]
                              [/TABLE]

                              #801453
                              Anonim


                                tavsif eder. Fakat, o şeyin, rububiyetine mazhar olduğu münasebetiyle, kemâlinin de mahall-i tecellîsi olur. Fakat o kemâl ile muttasıf olamaz.

                                İkincisi: Herşeyden Cenâb-ı Hakkın nuruna bir kapı açılır. Bu kapılardan birisinin kapanması, gayr-ı mütenahi sair kapıların da kapanmasını istilzam etmez. Fakat hepsinin bir miftah ile açılması mümkündür.

                                Üçüncüsü: İlm-i muhitten in’ikâs eden kader, herşeyde esmâ-i nuriyeden bir hisse tersim etmiştir.

                                Dördüncüsü:

                                اِنَّمَاۤ اَمْرُهُ اِذَا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ blank.gif1
                                مَا خَلْقُكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ اِلاَّ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ blank.gif2


                                Bu âyetlerin sarahatine göre, herşeyin vücudu “Kün” emriyle bağlı olduğu gibi, bütün eşyanın icad ve sonradan ihyâları, bir nefs-i vahidenin icad ve ihyâsı gibidir. Demek, icad Cenâb-ı Hakka isnad edilirse bu kadar rahat ve kolay olur. Amma esbaba veya eşyanın kendilerine isnad edildiği zaman, bütün ukalânın ve eblehlerin hükümlerinden neş’et eden muhâlâtı kabul etmeleri lâzım gelir.


                                İ’lem eyyühe’l-aziz! Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, hakikatleri durub-u emsal ile beyan ediyor. Çünkü daire-i ulûhiyete ait hakaik-i mücerrede, daire-i mümkinatta,



                                [NOT]Dipnot-1 “Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o şey de oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.

                                Dipnot-2 “Sizin yaratılmanız da, diriltilmeniz de, tek bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibidir.” Lokman Sûresi, 31:28.
                                [/NOT]


                                [TABLE]
                                [TR]
                                [TD]Cenâb-ı Hakk: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
                                [TD]Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: ifade ve açıklamalarıyla mu’cize olan, benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]beyan etmek: açıklamak[/TD]
                                [TD]daire-i mümkinat: varlığı ile yokluğu imkân dahilinde ve eşit olup varlığı ancak Allah’ın var etmesine bağlı olan varlıklar dairesi, yaratılanların tamamının oluşturduğu kâinat dairesi[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]daire-i ulûhiyet: İlâhlık dairesi[/TD]
                                [TD]durub-u emsal: meşhur sözler, atasözleri[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]ebleh: ahmak[/TD]
                                [TD]esbab: sebepler[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]esmâ-i nuriye: nurlu isimler; Allah’ın isimleri[/TD]
                                [TD]eşya: varlıklar[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]gayr-ı mütenahi: sonsuz[/TD]
                                [TD]hakaik-i mücerrede: soyut, maddî bir kalıba sokulamayan hakikatler, gerçekler[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]hakikat: gerçek, esas[/TD]
                                [TD]hisse: pay[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]hüküm: bir konu üzerine verilen yargı ve karar[/TD]
                                [TD]icad: var etme, yaratma[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]ihyâ: diriltme, hayat verme[/TD]
                                [TD]ilm-i muhit: Allah’ın herşeyi kuşatan ve kapsayan ilmi[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]in’ikâs eden: yansıyan[/TD]
                                [TD]isnad etmek: dayandırmak[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]istilzam etmek: gerekli görme, gerektirme[/TD]
                                [TD]i’lem eyyühe’l-aziz: “Bil ey aziz, saygıdeğer kardeşim!” mânâsında muhatabı uyarmak ve dikkatini çekmek için kullanılan bir ifade[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]kader: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce bilmesi, takdir etmesi, plânlaması[/TD]
                                [TD]kemâl: mükemmellik[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]kün emri: Arapça “kün = كُنْ”, yani “Ol” emri[/TD]
                                [TD]lâzım gelmek: gerekli olmak[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]mahall-i tecellî: görüntünün, aksin belirdiği yer[/TD]
                                [TD]mazhar olmak: ayna olmak, nail olmak[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]miftah: anahtar[/TD]
                                [TD]muhâlât: olması, gerçekleşmesi imkânsız şeyler[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]muttasıf: vasıflanmış, nitelendirilmiş[/TD]
                                [TD]münasebet: bağlantı, ilgi[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]nefs-i vahide: bir şey, bir kişi[/TD]
                                [TD]neş’et etme: doğma, kaynaklanma[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]nur: ışık[/TD]
                                [TD]rububiyet: Rablık; Cenâb-ı Hakkın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması
                                [/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]sair: diğer[/TD]
                                [TD]sarahat: açıklık, açıklama[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]tavsif etmek: nitelemek, özelliklerini anlatmak[/TD]
                                [TD]tersim etmek: çizmek, resmetmek, resimlemek[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]ukalâ: akıllılık taslayanlar[/TD]
                                [TD]vücud: varlık[/TD]
                                [/TR]
                                [/TABLE]

                                #801454
                                Anonim


                                  ancak misaller ile temessül ve tavazzuh eder. Mümkün ve miskin olan insan da, daire-i imkânda misallere bakarak, fevkinde bulunan daire-i vücubun şuûnâtını, ahvalini düşünür.

                                  İ’lem eyyühe’l-aziz! Herşeyin, içine melekût, dışına da mülk denir. Bu itibarla insan ile kalb, birbirine hem zarf, hem mazruf olur. Çünkü, insan mülk cihetiyle kalbe zarf olur, melekût cihetiyle de mazruf olur.

                                  Bu kaide, Arş ile kevn hakkında da tatbik edilir. Şöyle ki: Arş Zahir, Bâtın, Evvel, Âhir isimlerinin halita ve karışığıdır. Bu halitada dahil olan ism-i Zahir itibarıyla, Arş, mülk, kevn melekût olur. İsm-i Bâtın itibarıyla, Arş, melekût, kevn mülk olur. Demek, Arşa ism-i Zahir nazarıyla bakılırsa, kendisi zarf, kevn de mazruf olur. İsm-i Bâtın gözüyle bakılırsa, kendisi mazruf, kevn zarf olur. Ve keza, ism-i Evvel itibarıyla, blank.gif1 وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاۤءِ âyetinin işaret ettiği kevnin bidayetini içine alıyor. Ve ismi Âhir itibarıyla, 2 سَقْفُ الْجَنَّةِ عَرْشُ الرَّحْمٰنِhadîs-i şerifinin ima ettiği kevnin nihayetini içine alıyor.

                                  Demek, Arş öyle bir halitadır ki, şu dört isimden aldığı hisselerle kevn ve vücudun sağını solunu, üstünü ve altını ihata etmiş olur.


                                  [NOT]Dipnot-1 “Arşı su üzerinde idi…” Hûd Sûresi, 11:7.

                                  Dipnot-2
                                  “Cennetin damı Rahmân’ın Arşıdır.” el-Münâvî, Künûzü’l-Hakâik, s. 78.
                                  [/NOT]


                                  [TABLE]
                                  [TR]
                                  [TD]Bâtın: bütün varlıkların iç yüzünü ve özellikle canlıların içlerini mükemmel bir fabrikanın harika makineleri gibi yaratan ve işleten Allah[/TD]
                                  [TD]Evvel: her şeyin aslını ve başlangıcını ezelî ilmiyle tespit eden ve Kendisinden önce hiçbir şey var olmayan Allah[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]Zâhir: bütün varlıkların dışlarına hükmeden ve bütün isim ve sıfatlarının tecelllileri yarattığı varlıklarda görünen Allah[/TD]
                                  [TD]ahval: haller, durumlar[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]arş: taht, yüce makam; Allah’ın büyüklük ve yüceliğinin ve herşeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer[/TD]
                                  [TD]bidayet: başlangıç[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]cihet: yön, taraf[/TD]
                                  [TD]daire-i imkân: imkân dairesi; varlığı ile yokluğu eşit olan ve varlığı ancak Allah’ın var etmesine bağlı olan bütün varlıklar, kâinat[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]daire-i vücub: hiç değişikliğe uğramayan, varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe muhtaç olmayan, sıfat ve niteliklerinin zıddı düşünülemeyen İlâhlık dairesi, Allah’ın varlığı[/TD]
                                  [TD]fevk: üst[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]hadis-i şerif: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış[/TD]
                                  [TD]halita: karışık halde olan; karışım[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]ihata etmek: içine almak, kuşatmak
                                  [/TD]
                                  [TD]ima etmek: işaret etmek[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]ism-i Bâtın: Allah’ın, bütün varlıkların iç yüzünü ve özellikle canlıların içlerini mükemmel bir fabrikanın harika makineleri gibi yaratıp işlettiğini gösteren ismi[/TD]
                                  [TD]ism-i Evvel: Allah’ın her şeyin aslını ve başlangıcını ezelî ilmiyle tespit eden ve Kendisinden önce hiçbir şeyin olmadığını ifade eden ismi[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]ism-i Zahir: Allah’ın varlığının eserleriyle ve delilleriyle âşikâr ve görünür olduğunu ifade eden ismi[/TD]
                                  [TD]ismi Âhir: Allah’ın her şeyin sonunu ezelî ilmiyle belirleyen ve her şeyden sonra yalnız Kendisi bâkî olduğunu ifade eden ismi[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]i’lem eyyühe’l-aziz: “Bil ey aziz, saygıdeğer kardeşim!” mânâsında muhatabı uyarmak ve dikkatini çekmek için kullanılan bir ifade[/TD]
                                  [TD]kaide: düstur, prensip, kural[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]kevn: varlık, âlem, kâinat[/TD]
                                  [TD]keza: bunun gibi[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]mazruf: zarflanan, zarf içinde olan[/TD]
                                  [TD]melekût: birşeyin iç yüzü, aslı, esası[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]misal: örnek[/TD]
                                  [TD]miskin: zavallı[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]mülk: herşeyin görünen dış yüzü[/TD]
                                  [TD]mümkün: varlığı ile yokluğu eşit olan ve varlığı ancak Allah’ın var etmesine bağlı olan varlık[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]nazar: bakış[/TD]
                                  [TD]nihayet: son[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]tatbik etmek: uygulamak[/TD]
                                  [TD]tavazzuh etmek: açıklığa kavuşma[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]temessül etmek: belirmek, görünür hâle gelmek[/TD]
                                  [TD]vücud: varlık[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]Âhir: her şeyin sonunu ezelî ilmiyle belirleyen ve her şeyden sonra yalnız Kendisi bâkî kalan Allah[/TD]
                                  [TD]şuûnât: Cenâb-ı Hakk’ın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait kutsal özellikler[/TD]
                                  [/TR]
                                  [/TABLE]

                                15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 43)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.