- Bu konu 51 yanıt içerir, 14 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
20 Mart 2009: 08:28 #735232
Anonim
inşirah;111405 wrote:ALLAHU ALEM YAZMANIZ DAHA İYİ OLMAZMIYDI KARDEŞİM.BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİ BİR TALEBESİNE BEN HZ. MEHDİ YE YETİŞEMEYECEĞİM.. YALNIZ BU ÇOCUK ONU GÖRECEK DİYE İŞARET ETMİŞTİR…
Ta ahir zamanda, hayatın geniş dairesinde asıl sahibleri, yani Mehdi ve şakirdleri, Cenâb-ı Hakkın izniyle gelir, o daireyi genişlendirir ve o tohumlar sünbüllenir. Bizler de kabrimizde seyredip Allaha şükrederiz. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s.172)
Bediüzzaman bu sözlerinde Risale-i Nur’un asıl sahiplerinin Hz. Mehdi ve şakirtleri olduğunu söylemektedir. Dolayısıyla Bediüzzaman’ın bu açıklamalarına göre, “Risale-i Nur’u en iyi anlayacak, çözecek ve anlatacak olan kişi de Hz. Mehdi olacaktır”.
Risale-i Nur’u en iyi anlayacak olan kimsenin Hz. Mehdi olacağı Bediüzzaman’ın risalelerdeki diğer sözlerinden de açıkça anlaşılabilmektedir. Bu sözlerinden birinde Bediüzzaman Hz. Mehdi’nin bu özelliğini şöyle açıklamaktadır:
Ahir zamanın en büyük fesadı zamanında, elbette EN BÜYÜK BİR MÜÇTEHİD (ihtiyaç oluştuğunda ayetlerden hüküm çıkaran büyük İslam alimi) hem EN BÜYÜK BİR MÜCEDDİD (her yüzyıl başında dini hakikatleri devrin ihtiyacına göre ders vermek üzere gönderilen büyük İslam alimi, yenileyen, yenileyici), hem HAKİM, hem MEHDİ hem MÜRŞİD (doğru yolu gösteren kişi) hem KUTB-U AZAM (Müslümanların kendisine bağlandıkları büyük evliyalardan, zamanın en büyük mürşidi) olarak bir zat-ı nuraniyi (nurlu bir zatı) gönderecek ve o zat da, Ehl-i Beyt-i Nebeviden (Peygamberimiz (sav)’in soyundan) olacaktır. (Mektubat, s. 411-412)
Bediüzzaman, Hz. Mehdi’nin “en büyük müçtehid” (ihtiyaç oluştuğunda ayetlerden hüküm çıkaran büyük İslam alimi) ve “en büyük müceddid” (her yüzyıl başında dini hakikatleri devrin ihtiyacına göre ders vermek üzere gönderilen büyük İslam alimi) sıfatlarını taşıyacağını bildirmiştir. “Müceddid” dini hakikatleri devrin ihtiyaçlarına göre açıklayan, “müçtehid” de ihtiyaç oluştuğunda ayetlerden hüküm çıkaran büyük İslam alimi ve önderidir. Bu vasıftaki büyük zatlar, İslam toplumlarına örnek olmuş, yol göstermiş, zamanın kutbu olmuş önderlerdir. Bu önderlerden kimi içtihat etme (hükümleri usulüne uygun olarak Kuran ve hadislerden istifade ile ortaya koyma) ve hüküm verme vasıflarından dolayı “mezhep önderleri” olmuşlardır; Müslümanlar da onlara uymuşlardır. İmam Hanefi, İmam Şafi, İmam Hanbeli, İmam Maliki bu önderlerden olup 4 mezhebin kurucularıdır. Bütün ehl-i sünnet onların verdiği hükümlerle amel etmektedir. Bediüzzaman bu “müçtehid ve müceddidlerin en büyüklerinin ise Hz. Mehdi olacağını” ifade etmiştir. Bu da “Hz. Mehdi’nin içtihat etmeye (hükümleri usulüne uygun olarak Kuran ve hadislerden istifade ile ortaya koyma) ve hüküm vermeye, dini hakikatleri açıklamaya en yetkili kişi olarak Risale-i Nur’u da en iyi anlayacak ve açıklayacak kişi olacağını” ortaya koymaktadır.
HÜSNÜ ZANNINIZ ÇOK GÜZEL AMA HZ.MEHDİ İLE İLGİLİ DAHA KAPSAMLI ARAŞTIRMA YAPMANIZ GEREKMEZ Mİ? ÇÜNKÜ BUNUNLA BU DEVİRDE MÜKELLEFİZ DİYE DÜŞÜNÜYORUM…
1- bir defa, kesin kez hz. mehdi, said nursi hazretleridir, diye bir lafa etmedik.. öyle demiş olsaydık, sizin de ikaz ettiğiniz üere ALLAHU ALEM dememiz gerekirdi.. ama biz, bizim yanımızda/gözümüzde, hz.mehdi üstadımızdır, demişimiz.. haliyle böyle bir cümlede de ALLAHU ALEM kaydını koymaya gerek yok.. çünkü şahsi bir inanç bu..
2- başta sevgili üstadımız olmak üzere, çoğu alim ve evliyanın da belirttiği üzere; bu mehdilik mevzusu/payesi, sırr-ı imtihan dolayısıyla çok açık bir şekilde belirtilmemiş.. çoğu kişi kendini mehdi sanmış veya çoğu mübarek zatlara o nazarla bakılmış.. pek tabii ki, tartışmasız şekilde; sizin de hatırlatma gereği duyduğunuz üzere en doğrusunu allah bilir.. bizim yanımızda hz.mehdi, ÜSTAD BEDİÜZZMAN SAİD NURSİ’DİR.. bunu tüm sesimizle haykırarak ilan ederiz amma kesinlikle insanlara bunu kabul ettirme/dikte ettirme gibi bir derdimiz yok ve olamaz da zaten..
3- son peygamber, hz.muhammed mustafa (asv) dır.. bunun aksini söyleyen anında dinden çıkar ve kafir olur.. ama ahir zamanda geleceği tebşir edilen zat, hz. mehdi falanca zattır diyen ve bunda da yanılan kişi ne dinden çıkar ne de günah kazanır..
4- biz nuru, islamiyetin makuliyetini, kuranın ihtişamını, imanın nimetiyetini, peygamberin güzelliğini; kısacası allahı ve onu hatırlatır ne varsa hepsini risale-i nurda bulduk.. kalplerimiz bir necat ve felah aradığı zaman, allah celle calaluhu, hidayetimize risale-i nuru gönderdi.. ve bu mübarek eserlerden müteşekkil manevi dükkanın tellalı da HZ.ÜSTAD, HZ.MEHDİ SAİD NURSİ’DİR.. canımız ona feda olsun..
5- allah cümlemizi sırat-ı müstakimde daim ve kaim kılsın.. peygamberinin sünnetine ittiba eden bahtiyarlardan eylesin.. hakiki ve halis nur talebelerinden/kuran şakirtlerinden kılsın.. ve allah hz.üstadımızdan ebeden razı olsun..
20 Mart 2009: 08:29 #735233Anonim
ebrar172;111411 wrote:aynı anlama nasıl çıkar…eğer ben mehdi değilim derse yalan söylemiş olur…ki mehdi’nin yalan söylemesi ihtimal dahili olabilir mi…??Bir takım hikmetler gereği bu şekilde davranılması gerekebilmekdedir. Aşşağıdaki konuda ayrıntılı incileyebilirsiniz..
http://www.risaleforum.net/blog/risale-i-nurdan-makaleler/19335-risale-i-nurda-mehdilik/ buradaki konuda gerekli bütün sorulara cevap verilmiş burayı okumadan aklımıza geleni söylemek pek muvafık düşmüyor.
20 Mart 2009: 08:34 #735234Anonim
SaYa;111410 wrote:anlam bakımından aynı olabilir.. sözlü olarak bunu söyleyip söylemeyeceğini soruyorum… mehdi olmadığını söyleyecekmidir.. ben mehdi değilim şeklinde… anlatabildim İnşallahBediüzzaman Mehdîliği kabullenmiş midir?
Birçok evliyanın müjdelediği, hayatındayken de birçok Nur Talebelerinin çeşitli vesilelerle dile getirdikleri mehdîlikle ilgili kanaatlerini Bediüzzaman niçin kabul etmemiş, niçin herşeyi şahs-ı mânevîye vermiştir?
Mehdî’nin, “Ben Mehdî’yim” diye ortaya çıkması, Mevdûdî’nin de belirttiği gibi sırr-ı imtihana ters düşer. O, “Ben Mehdî’yim” demeyecek, ancak îman ve ferasetle, verdiği hizmetler ve eserlerine bakılarak Mehdî olduğu anlaşılacaktır.İnsanın, hizmetleri ve eserleri sebebiyle lâyık gördüğü bir kimseye Mehdî deme hakkı olabileceği gibi, kendine göre haklı gerekçelerle Mehdî kabul etmemesinde de dinen bir sakınca yoktur. Çünkü bu, peygambere îman veya inkâr gibi îmanî bir mesele değildir. Peygamber peygamberliğini ilân etmek mecburiyetindeyken, Mehdî mehdiliğini ilâna mecbur, hatta memur değildir. O üstlendiği vazifeyi hakkıyla yapmak, insanları irşad etmekle görevlidir.
Sonra İbni Hacer’in, “Kim ben salihim derse salih olmadığına delildir” dediği gibi, “Kim açık açık ben Mehdîyim diye ortaya çıkarsa, Mehdî olmadığına delildir.” Onun için Mehdînin açıkça “Ben Mehdîyim” demesi beklenmemelidir. İmtihan sırrı gereği dolaylı şekillerde işaretlerle yetinecektir.
En ağır şartlarda, binbir türlü sıkıntı ve zorluklara katlanarak bir asra yakın ömrünü milletin îmanının kurtulması ve saadetine adayan ve milyonları bulan talebelerinin hemen hemen tamamının şehadetiyle mehdîliği tasdik edilen Bediüzzaman’ın, bunu açıkça kabul etmediğini görüyoruz. Acaba niçin?
Bunun birkısım sebeplerine “Bediüzzaman’ın seyyidliği meselesi” konusunda bir ölçüde temas etmiştik. Diğer bazı noktalar üzerinde daha durmakta fayda görüyoruz.
Talebelerinin mehdîlik isnad etmeleri üzerine, “Ziyade hüsn-ü zan eskidenberi cereyan ediyor ve itiraz edilmez” diyen ve onların pek ziyade hüsn-ü zanlarını bir nevi duâ, temennî olarak gören Bediüzzaman, aslında bu hüsn-ü zanlara bütün bütün ilişmiyor, aksine bunu onların kemâl-i itikadlerinin bir tereşşuhu ve delili olarak kabul ediyordu. Oysa hüsn-ü zanla, duâ ile Mehdî olunmazdı. Sayıları milyonları bulan, kendilerini hak ve hakikate adayan böylesine kuvvetli hüsn-ü zanlar da elbette bütün bütün reddedilmezdi.
Bediüzzaman gibi Sünnet-i Seniyyeyi program edinmiş, Hakîm ismine mazhar olmuş bir zâtın, vâkıa ters düşen birşeyi kabullenmesi de düşünülemezdi.
Bediüzzaman, tevâzû ve mahviyeti esas edinmiş bir İslâm büyüğüdür. Onca ilmine, büyüklüğüne rağmen hürmet gösterilmesinden, şöhretten alabildiğine kaçardı. “Mısır’da, Amerika’da olsaydınız, tarihlerde hürmetle yadedilecektiniz” diyenlere şu cevabı vermişti:“Biz, insanların hürmet ve ihtiramından ve şahsımıza ait hüsn-ü zan ve ikram ve tahsinlerinden mesleğimiz itibariyle cidden kaçıyoruz. Hususan acip bir riyakârlık olan şöhretperestlik ve câzibedâr bir hodfüruşluk olan tarihlere şaşaalı geçmek ve insanlara iyi görünmek ise, Nur’un mesleği olan ihlasa zıddır ve münafîdir. Onu arzulamak değil, bilakis şahsımız itibariyle ondan ürküyoruz” diyor, sadece Kur’ân’ın bu asra bakan bir tefsiri olan Risale-i Nurları nazara veriyordu. (70)
Hodfüruşluk, şan, şeref, makamperestlik ve şöhretperestlik Bediüzzaman’ın en çok korktuğu, kaçtığı şeylerdi. Mehdîlik isnadının hodfüruşluk mânâsını hatıra getirebileceğini, bir şan, şeref, makamperestlik ve şöhretperestlik arzularını gösterebileceğini söylüyor, hatta “Eskidenberi ve şimdi de bazı safdil ve makamperest zatların Mehdî olacağım” diye dâvâ ettiklerini kaydetmeyi ihmal etmiyordu. (71)
Bediüzzaman, Denizli ehl-i vukufunun, “Eğer mehdîlik dâvâ etse, bütün şâkirdleri kabul edecekler” demeleri üzerine de şu açıklamaları yapmıştı:
“Bu zaman şahs-ı mânevî zamanı olmasından ve Nur’un mesleğinde hiçbir cihette benlik ve şahsiyet ve şahsî makamları arzu etmek ve şan ve şeref kazanmak olmaz; ve sırr-ı ihlasa tam muhalif olmasından, Cenab-ı Hakka hadsiz şükür ediyorum ki, beni kendime beğendirmemesinden, ben öyle şahsî ve haddimden hadsiz derece fazla makàmâta gözümü dikmem ve Nur’daki ihlası bozmamak için, uhrevî makàmât dahi verilse, bırakmağa kendimi mecbur biliyorum.” (72)
Bediüzzaman, eski dostu Yeşil Salih’e yazdığı mektupta da enaniyet, şan ve şöhretin en çok kaçtığı şeyler olduğunu dile getiriyordu:
“Tarihe geçmek ve bu asır âlimlerinin içinde kendi âdî şahsımı nesl-i âtîye göstermek, bildirmek ne isterim ve ne de liyakatim var. Cenab-ı Hakka hadsiz şükür ederim ki; beni bana beğendirmemiş, dehşetli kusurlarımı bana göstermiş.
Hem insanlara kendini bildirmek bir şöhretperestlik olmasından; bir enaniyet, bir hodfüruşluk, bir riyakârlık ihtimali var. Bu ise bizim gibilere tam zarardır.” (73)
Bediüzzaman, kendini daima kusurlu görür, dikkatleri hizmete teksif eder, üzerinde durulması gereken hususun bu olduğunu vurgulardı. Bir keresinde mektup yazan ve kendisine yüksek makamlar isnad eden talebesine,
“Benim çok kusurlu şahsıma hüsn-ü zan ile verdiğiniz makamlar cihetinde değil; belki vazifeye, hizmete bakıp, o noktada bakmalısınız” diye önemli olanın hizmet ve vazife olduğuna dikkat çekiyor ve daha sonra da şöyle diyordu:
“Madem bu zamanda, herşeyin fevkinde hizmet-i îmaniye bir kudsî vazifedir; hem kemmiyet, keyfiyete nisbeten ehemmiyeti azdır; hem muvakkat ve mütehavvil siyaset daireleri ebedî, daimî, sâbit hizmet-i îmaniyeye nisbeten ehemmiyetsizdir, mikyas olamaz. Risale-i Nur’un, talimatı dairesinde bize bahş ettiği feyizli makamlara kanaat etmeliyiz. Haddimden fazla fevkalâde hüsn-ü zan ile müfritâne âlî makamlar vermek yerine, fevkalâde sadakat ve sebat ve müfritâne irtibat ve ihlas lâzımdır; onda terakkì etmeliyiz.” (74)
Bediüzzaman’a göre îman hizmetinin yerini hiçbir şey, hatta en yüksek mânevî makamlar dahi tutamazdı. Risale-i Nur’un ana esasları arasında yer alan mahviyet, enaniyeti terk ve tam ihlasa muvaffakiyet en büyük makamlar da verilse terk etmeyi gerektiriyordu. Bediüzzaman, konuyla ilgili bir hatırasını anlatırken, Nurların fütûhâtını kalben temaşa ederken, gelişmelere, bazı has kardeşlerinin Nur’un tercümanına verdikleri makam noktasında baktığını söyler. O makama göre fütuhâtı az bulur, kalbinde o makamın şerefi gereği hırsla vazife-i İlâhiyeye karışma tarzında bir şikayet belirir. Sırf Allah rızası için bazı biçarelerin îmanlarını Risale-i Nurlarla kurtarmaya vesile olma sebebiyle şükür ve hamd gerekirken bir şikayet ve sıkıntı uyandığını söyler. Sonra mahviyet, enaniyeti terk ve tam ihlas gibi Nur’un prensipleriyle meseleye baktığında ruhunda o fütuhattan dolayı binlerce hamd ü senâ, teşekkür, sürûr ve sevinç uyanır. Sonra da şöyle der:
“Ben o halde iken anladım ki makàmât-ı mâneviye dahi mesleğimizde mevzûbahis olmamalı. Eğer bazı has kardeşlerimin hakkımdan yüz derece ziyade bana verdikleri hisse ve makam hakikat olsa ve hakkım da olsa, mezkûr hakikat için bırakmağa, meslek-i Nûriyedeki ihlas-ı tâmme bırakmağa mecbur ediyor.” (75)
Evet, ona göre hizmet her türlü maddî ve mânevî makamdan daha önemliydi. Program ve meslek edindiği, bilfiil semeresini görüp çalıştığı, gâye-i hareket ve hedef ittihaz ettiği bu hizmet, tahkîkî îmanı kalblere nakşederek ölümün îdam-ı ebedîsinden biçareleri kurtarma ve mübarek milleti de her türlü anarşilikten muhafaza etme hizmetiydi. (76)Bu hizmetin diğer bir önemli yanı ise Hıristiyanlığı mağlup edip anarşiliği yetiştiren Kuzeyde çıkan dinsizlik cereyanının bu vatanı mânevî istilâsına set çekmekti. İşte Risale-i Nur bu konuda bir sedd-i Zülkarneyn vazifesi görmekteydi. (77)
Bu hizmet Sedd-i Zülkarneyn’i yıkıp dünyayı fesada veren Yecüc ve Mecüc gibi, İslâm seddini sarsmaya çalışan Yecüc ve Me’cücden daha müthiş ahlâk ve hayatta meydana gelen karanlıklı anarşilik ve zulümlü dinsizliğin fesad ve ifsadına, tahribatına karşı güçlü bir set oluşturmak ve o tahribatı tamir etmeye yönelik bir hizmetti. (78)
İşte Bediüzzaman, bu hizmetlerin ehemmiyeti üzerinde duruyor, mânevî makamlara değil, bu hizmetlere bakmak gerektiğini belirtiyordu. Bir gün “mânevî ve makbul ve zararsız ve bütün ehl-i îman ve hakikatin istedikleri nuranî makamlar ve uhrevî rütbelerden, halis kardeşlerimizden hüsn-ü zanla verilen ve ihlasınıza zarar gelmediği halde, eğer kabul etsen, reddedilmeyecek derecede senetler, hüccetler bulunduğu halde; sen değil tevazû ve mahviyetle, belki şiddet ve hiddetle ve o makamı sana veren kardeşlerinin hatırını kırmakla o rütbelerden ve makamlardan kaçıyorsun?” şeklinde sorulan soruya ihlas sırrı ve şefkatin ehl-i îmanın ebedî hayatlarını kurtarma gibi önemli bir hizmetin, değil bu gibi makamları ebedî hayatın makamlarını dahi fedâ etmeyi gerektirdiğini söylüyor ve sebep olabileceği tehlikeleri sayıyor, şöyle diyordu:
“Nasıl ki ehl-i hamiyet bir insan, dostların hayatını kurtarmak için kendini fedâ eder; öyle de ehl-i îmanın hayat-ı ebediyelerini tehlikeli düşmanlardan muhafaza etmek için, lüzum olsa-hem lüzum var-kendim, değil yalnız lâyık olmadığım o makamları, belki hakiki hayat-ı ebediyenin makamlarını dahi fedâ etmeye, Risale-i Nur’dan aldığım ders-i şefkat cihetiyle terk ederim.”Bediüzzaman, çağın şartları gereği büyük makamların herşeyi kendine âlet ve basamak yaptığını, dünyevî makamlar için mukaddesâtını âlet edebileceğini, hatta mânevî makamlar olsa tehlikenin daha da artacağını, “Umumun nazarında kendini muhafaza etmek ve o makamlara kendini yakıştırmak için bazı kudsî hizmetlerini ve hakikatleri basamak ve vesile yapıyor” diye itham altında bırakılıp neşrettiği hakikatlerin yayılmasının da tereddütlerle zedeleneceğini, şahsa, makama faydası bir ise, revaçsızlıkla umuma zararının bin olacağını söyler.
Sonra da özetle şu cümlelere yer verir:
“Hakikat-ı ihlas, benim için şan ü şerefe ve maddî ve mânevî rütbelere, vesile olabilen şeylerden beni menediyor. Hizmet-i nûriyeye, gerçi büyük zarar olur; fakat, kemiyet keyfiyete nisbeten ehemmiyetsiz olduğundan, hâlis bir hâdim olarak hakikat-ı ihlas ile, herşeyin fevkinde hakàik-i îmaniyeyi on adama ders vermek, büyük bir kutbiyetle binler adamı irşad etmekten daha ehemmiyetli görüyorum.”Görüldüğü gibi önemli olan ihlasla îman hakikatlerini ders verebilmektir. Bu büyük bir kutup olup da binler adamı irşad etmekten daha ehemmiyetlidir. Bu hususu da şöyle açıklıyor Bediüzzaman:
“Çünkü o on adam, tam o hakikati herşeyin fevkinde gördüklerinden, sebat edip, o çekirdekler hükmünde olan kalbleri, birer ağaç olabilirler. Fakat o binler adam, dünyadan ve felsefeden gelen şüpheler ve vesveseler ile, o kutbun derslerini, ‘Husûsî makamından ve hususî hissiyatından geliyor’ nazarıyla bakıp, mağlup olarak dağılabilirler. Bu mânâ için hizmetkârlığı, makàmâtlara tercih ediyorum.” (79)
Başka bir yerde de yine Bediüzzaman, ihlas sırrının ehemmiyeti üzerinde duruyor, bu rütbeleri kendine değil, Risale-i Nur’un şahs-ı mânevîsine veriyor, Risale-i Nur’un hakiki ihlasına ve hiçbir şeye, hatta mânevî ve uhrevî makàmâta dahi âlet olmayışına bir cihette zarar verdiğine dikkat çekiyordu.Daha sonra Bediüzzaman, zamanın şahs-ı mânevî zamanı olduğunu, onun için de büyük ve bakì hakikatlerin fânî, âciz ve sükùt edebilir şahsiyetlere binâ edilemeyeceğine, ihlas sırrının zedeleneceğine dikkat çekiyor ve şunları söylüyordu:
“Hiçbir şeye âlet olmayan Nur’daki ihlas zedelenir, avâm-ı mü’minînin nazarında hakikatlerin kuvveti bir derece noksanlaşır, yakîniyet-i bürhaniye (delile dayalı kesinlik) dahi kazâyâ-yı makbûledeki zann-ı gâlibe inkılab eder, daha muannid dalâlete ve mütemerrid zındıkaya tam galebesi, mütehayyir ehl-i îmanda görünmemeye başlar…”80
Bediüzzaman, bilhassa bu zamanda, îmanların kurtarılması, kuvvetlenmesi, taklitten tahkike ulaşması için hakikati hiçbir şeye âlet etmeyen, nefsine hiç bir pay çıkarmayan kimselerin bulunması gerektiği üzerinde duruyordu. Tâ ki böylece verdiği îman dersinden istifade edilebilsin, kendilerinde kesin bir kanaat meydana gelebilsindi. (81)Onun içindir ki Bediüzzaman, hakikatin hatırı için yirmisekiz sene sürecek uzun bir sürgün ve hapishane hayatını tercih edecek, “Konuşan yalnız hakikattir” diyecek, onlara toz kondurmayacaktı.
Başka bir yerde de Bediüzzaman, kendini Risale-i Nur’un hakikatiyle ve şâkirdlerin şahs-ı mânevîsiyle tezâhür eden fevkalâde îmanî hizmetlerin ehemmiyetli bir kısmını bîçâre bir tercümanı olarak nitelediği zâtına verilmesinin sakıncalarına dikkat çekiyor, kâinatın en büyük meselesi olan îman hizmetinin zarar göreceğini söylüyordu. Çünkü îman hizmeti her zaman öncelik ve birinciliğini korumalıydı. Oysa ehl-i dünya, ehl-i siyaset ve avam tabakası, gerçekte her zaman önceliği olan îman hizmetine göre ancak onuncu sırada yer alabilen siyaset ve içtimâî hayattaki hizmetlere öncelik verebiliyorlardı. Üstada da bir İslâm inkılâpçısı nazarıyla baktıkları için bu sosyal hayatta Risale-i Nur’a cephe alınması, fütûhâtına set çekilmesi kuvvetle muhtemeldi. Bu ise hata olduğu kadar zararlıydı da. (82)Demek oluyor ki, Bediüzzaman, bilhassa ihlas sırrı gereği maddî ve mânevî makamları terk etmeyi zorunlu görüyor, bir hizmet fedâîsi olmayı herşeye tercih ediyordu. Önemli olan da bu değil midir?
20 Mart 2009: 08:35 #735235Anonim
Sakalı bol ve sık olacaktır. (El-Kavlu’l Muhtasar Fi Alamatil Mehdiyy-il Muntazar, s. 23)
Hz. Mehdi (as) geniş vücutludur
“İri gövdeli…”
(Ukayli “En-Necmu’s-sakıb fi Beyanı Enne’l Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib Ale’t-Temam ve’l kamal”)O (Hz. Mehdi), orta boylu ve güzel yüzlü bir gençtir. Saçları, omuzlarının üzerine sarkar. Yüzünün nuru, saçının, sakalının ve başının siyahlığı üzerine gün gibi parlar ve ona yücelik verir.”
(Ukayli “En-Necmu’s-sakıb fi Beyanı Enne’l Hz. Mehdi min Evladı Ali b. Ebi Talib Ale’t-Temam ve’l kamal”)Hadislerde Hz. Mehdi’nin geniş ve heybetli yapısının yanısıra, başının büyük olacağı da bildirilmektedir:
Hz. Mehdi ben(im neslim)dendir. Alnı geniş ve açıktır. (İmam Şarani “Ölüm – Kıyamet – Ahiret ve Ahir zaman Alametleri”, Bedir Yayınevi, s. 432-448)
Hadisten de anlaşılacağı üzere, Hz. Mehdi’nin alın kısmı büyükçedir ve dolayısıyla büyük bir başa sahiptir.………….
MEHDİ, DİNİ PEYGAMBER’İN ZAMANINDA OLDUĞU GİBİ AYNEN UYGULAYACAK. YERYÜZÜNDE MEZHEPLERİ KALDIRACAK. HALİS HAKİKİ DİNDEN BAŞKA HİÇBİR MEZHEP KALMAYACAK. (Muhammed B. Resul El Hüseyin El Berzenci, Kıyamet Alametleri, sf. 186-187)
Hüseyin Hilmi Işık ise, Saadet-i Ebediye adlı eserinde Hz. Mehdi’nin bu özelliğini şöyle haber vermiştir:
HAZRET-İ MEHDİ, AHİR ZAMANDA DÜNYAYA GELECEKTİR. Resullulah Efendimizin (sav) soyundan olacaktır. İsa Aleyhisselam’la buluşacak, MEZHEPLERİ KALDIRACAK, YALNIZ ONUN MEZHEBİ KALACAK. (H. Hilmi Işık, Saadeti Ebediye, s. 35)
Bediüzzaman Said Nursi bilindiği gibi Şafi mezhebindendir. Bir mezhep sahibi değildir ve bir başka mezhep kurucusuna tabi olmuştur; İmam Şafi’yi imamı olarak kabul etmiştir. Bediüzzaman bu konuyu eserlerinde şöyle ifade etmiştir:
“Evvelâ: Ben Şafiî’yim…” (Emirdağ Lahikası, s. 38)
“… hem hususî Şafiîce ibadetime.” (Büyük Tarihçe-i Hayat, s. 202)
“Yalnız bu kadar var. Ben Şafiîyim…” (Büyük Tarihçe-i Hayat, s. 206)
“Hattâ Şafiî mezhebinde olduğu için…” (Emirdağ Lahikası, s. 573)Oysa ki Hz. Mehdi tüm mezhepleri kaldıracak ve tüm mezheplerin üzerinde olacaktır. Bir mezhebe bağlı olan Bediüzzaman da, bu özelliğin Hz. Mehdi’ye ait olacağını belirterek kendisinin Hz. Mehdi olmadığını açıklamıştır.
…………
Tüm elçiler ve peygamberler gibi, Peygamberimiz (sav)’den sonra gelen ve İslam tarihinde yer alan hiçbir müceddid veya müçtehid bir şahsı manevi olarak gönderilmemiştir. Allah’ın Kuran’da bildirdiği adetullahına uygun olarak tüm müceddidler, insanları uyarıp korkutacak, onları Allah’ın rızası, rahmeti ve cennetiyle müjdeleyebilecek, onlara doğruyu yanlıştan ayıran, hidayet rehberi olabilecek “BİRER İNSAN” olarak gelmişlerdir. Örneğin Mevlana Halid-i Bağdadi ve Bediüzzaman gibi müceddidler yaşadıkları yüzyıllarda birer şahıs olarak gelmiş büyük İslam alimleridir. Bediüzzaman’ın da dikkat çektiği gibi, 1400 senedir heyecanla beklenen Hz. Mehdi de Allah’ın izniyle bu adetullaha uygun olarak müceddid ve müçtehid sıfatlarını taşıyabilecek “BİR ŞAHIS” olarak gelecektir.…….
Hz. Mehdi Allah’ın izniyle İslam dünyasının karşı karşıya kaldığı zulüm ve zorluklara son vermekle görevli kişi olacak ve çalışmalarıyla tüm dünya çapında etkili olacaktır. Ancak böylesine tüm dünyanın gözleri önünde gerçekleşecek bir durum ne Bediüzzaman’ın yaşadığı dönemde, ne de daha önce gerçekleşmemiştir. Bediüzzaman’ın döneminde bu zulüm devam etmekteydi; komünizm dahi henüz yıkılmamış durumdaydı. Müslümanlara yapılan zulüm ise tüm dünyanın gözleri önünde gerçekleşmekteydi. Çok yakın tarihe kadar Bosna’da, günümüzde hala Keşmir’de, Moro’da, Filistin’de ve daha dünyanın birçok yerinde Müslümanların en temel haklarının bile elinden alındığı, haksız yere öldürüldükleri bilinmektedir.
Dolayısıyla Bediüzzaman’ın yaşadığı dönemde zulüm ve esaretin ortadan kaldırılması hiçbir şekilde söz konusu olmamıştır. Hatta Bediüzzaman’ın bizzat kendisi bu şartlar nedeniyle hayatının çok büyük bir bölümünü zulüm ve esaret altında geçirmiştir. Bediüzzaman, hadislerde bildirildiği gibi, İslam dünyasının üzerindeki bu zulmü kaldıracak kişinin ancak Hz. Mehdi olacağını belirtmiştir. Kendisinin böyle bir olaya vesile olmadığını ve bu görevi yerine getirecek olanın Hz. Mehdi olduğunu ifade etmiştir.
………..
20 Mart 2009: 08:35 #735236Anonim
Ben mehdiyim demiyor zaten kimse… Sizler gibi hüsn-ü zan ediyorlar
20 Mart 2009: 08:40 #735237Anonim
Yukarıdaki sözlerimizde altını çizmek istediğim husus Yukarıda ustad Bediüzzamanın Mehdiliğini ispatalamaya çalışmıyoruzm bilakis Risale-i Nurda yanlış anlaşılan Mehdilik mevzusunu aktarmaya çalışıyorum.
20 Mart 2009: 08:42 #735238Anonim
Mehdî’nin, “Ben Mehdî’yim” diye ortaya çıkması, Mevdûdî’nin de belirttiği gibi sırr-ı imtihana ters düşer. O, “Ben Mehdî’yim” demeyecek, ancak îman ve ferasetle, verdiği hizmetler ve eserlerine bakılarak Mehdî olduğu anlaşılacaktır.
yani şunu anlayıyorz ki… olduğunu söyleyen, iddia eden zaten değildir.. kendiside mehdi olduğunu söylemeyecektir…. Allah razı olsun TaLHa .. konuyu okumuştum ama… burayı nie görmedim ki…
20 Mart 2009: 08:48 #735239Anonim
Bakin hz mehdi as. O kadar çok mehdiyet ten bahsedek ki herkes onun mehdi olduğunu,üstadimiz said nursi hz.lerinin tabiriyle iman nuruyla anlayacak inşaallah…
20 Mart 2009: 08:48 #735240Anonim
mehdinin tasvir edilmesi konusunda benimde çok bildiklerim var…fakat buraya yazmayacağım…çünkü bu tasvirlerin güvenilirliğinden hiçbir zaman emin olamayız…
ayrıca bu konuda fazla takılmayı pek doğru bulmuyorum…
gerçek müslüman zaten tanıyacaktır hz mehdiyi….tıpkı kabirde münker ve nekirin sorduğu süalleri dünya hayatında ezbere bilenin bile cevaplayamayacağı gibi…
20 Mart 2009: 08:48 #735241Anonim
SaYa;111421 wrote:Mehdî’nin, “Ben Mehdî’yim” diye ortaya çıkması, Mevdûdî’nin de belirttiği gibi sırr-ı imtihana ters düşer. O, “Ben Mehdî’yim” demeyecek, ancak îman ve ferasetle, verdiği hizmetler ve eserlerine bakılarak Mehdî olduğu anlaşılacaktır.yani şunu anlayıyorz ki… olduğunu söyleyen, iddia eden zaten değildir.. kendiside mehdi olduğunu söylemeyecektir…. Allah razı olsun TaLHa .. konuyu okumuştum ama… burayı nie görmedim ki…
son noktayı, kırmızıyla yazılan yazın koymuş.. allah razı olsun saya..
ben mehdiyim, düşün peşime, diye piyasaya çıkanlar mehdi değildir..
iman ve ferasetle anlaşılır..
iman..
feraset..
rabbime ne kadar şükretsem az.. 🙂
20 Mart 2009: 09:00 #735242Anonim
Hamiyetkar;111424 wrote:son noktayı, kırmızıyla yazılan yazın koymuş.. allah razı olsun saya..ben mehdiyim, düşün peşime, diye piyasaya çıkanlar mehdi değildir..
iman ve ferasetle anlaşılır..
iman..
feraset..
rabbime ne kadar şükretsem az.. 🙂
amin ecmain…
Rabbim bize bu imanı ve feraseti nasip etsin…
20 Mart 2009: 09:07 #735243Anonim
İmanın nuruyla coşan bir insan için bunlar belki de teferruat…Rabbim deccal-i lain in şerrinden bizleri muhafaza eylesin… Ferasetimizi açık eylesin… Anlayışımızı HAK üzere kılsın… Sapkınlıktan,sapıklardan ve Hak yoldan sapmaktan ÜMMET-İ Muhammediye’yi korusun… bizleri gaflette bırakmasın… selamet sahilinin yollarına eriştirsin…
amin… elfü elfi amin…
20 Mart 2009: 09:11 #735244Anonim
inşirah;111426 wrote:İmanın nuruyla coşan bir insan için bunlar belki de teferruat…Rabbim deccal-i lain in şerrinden bizleri muhafaza eylesin… Ferasetimizi açık eylesin… Anlayışımızı HAK üzere kılsın… Sapkınlıktan,sapıklardan ve Hak yoldan sapmaktan ÜMMET-İ Muhammediye’yi korusun… bizleri gaflette bırakmasın… selamet sahilinin yollarına eriştirsin…amin… elfü elfi amin…
aminnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnn
20 Mart 2009: 09:44 #735245Anonim
SAYA ‘DAN ALINTI
“6. Bediüzzaman Hz. Mehdi’ye Zemin Hazırlamıştır
“O ileride gelecek acib şahsın bir hizmetkarı ve ona yer hazır edecek bir dümdarı ve o büyük kumandanın pişdâr bir neferi olduğumu zannediyorum.” (Barla Lahikası, 162
Üstad burada, kendisinin büyük kumandan olarak tarif ettiği, beklenen Mehdi olmadığını ancak onun yardımcısı olduğunu, onun faaliyetlerine zemin hazırladığını hatırlatmıştır
“O ileride gelecek acib şahsın” ifadesiyle Bediüzzaman açık bir şekilde Mehdi’nin kendinden sonraki bir dönemde geleceğini haber vermiştir
“Çok zaman evvel bir ehl-i velâyetten işittim ki; o zât, eski velilerin gaybi işaretlerinden istihrac etmiş ve kanaati gelmiş ki: “Şark tarafından bir nur zuhur edecek, bid’atlar zulümatını dağıtacak.” Ben, böyle bir nurun zuhurura çok intizar ettim ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsi çiçeklere zemin hazır etmek lâzım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nurani zatlara zemin izhar ediyoruz.” (Sikke i Tasdik i Gaybi 189- Mektubat 34
Mehdi dinimizdeki yanlış ve batıl uygulamaları kaldıracak ve yaşadığı dönem İslam’ın baharı olacaktır. Dolayısıyla Üstad yaşadığı dönemi İslam’ın kışı olarak adlandırarak, yakın gelecekte, yani İslam’ın baharında gelecek Mehdi ve yardımcılarına çalışmalarıyla ancak zemin hazırladıklarını söylemiştir.
7. Hz. Mehdi’yi Risale-i Nur ya da Müellifi Sanmak Hatadır
“…Risale-i Nur’un şahs-ı manevisini haklı olarak Hz. Mehdi telakki ediyorlar. O şahs-ı manevinin de bir mümessili, Nur şakirdlerinin tesanüdünden gelen bir şahs-ı manevisi ve o şahs-ı maneviden bir nevi mümessili olan biçare tercümanını zannettiklerinden, bazen o ismi O’na veriyorlar. Gerçi bu, bir iltibas ve bir sehivdir, fakat onda mes’ul değiller.” (Tılsımlar Mecmuası, 201
Üstad Risalelerin bazı yakınları tarafından Mehdi olarak görüldüğünü ancak bunun bir hata olduğunu hatırlatmıştır. Üstad’ın ifadeleri bu konuda şüpheye ve tartışmaya mahâl vermeyecek kadar açıktır. Mehdi, net olarak “tek bir kişi” olarak anlatılmış, ayrıca yanındaki yardımcılarına kadar detay verilmiştir. Yani Mehdi bir topluluk veya Risale-i Nur değildir”…..
SAYA’ DAN BİR DİĞER ALINTI
“şu fakirin yanında/gözünde BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ HAZRETLERİ mehdidir!
bizim içinde bu böyledir…… Gönlümüzde o olduğuna inanıyoruz… “kusura bakmayın ama gerçekten çok kafam karışık bunları araştırıyor olmam sanırım bir kusur değildir… risale-i nurun ve üstadımızın bu kadar açıklamasının ardından onun hz.mehdi olduğunu düşünmek tezat değil mi?
20 Mart 2009: 09:50 #735247Anonim
inşirah;111431 wrote:SAYA ‘DAN ALINTI“6. Bediüzzaman Hz. Mehdi’ye Zemin Hazırlamıştır
“O ileride gelecek acib şahsın bir hizmetkarı ve ona yer hazır edecek bir dümdarı ve o büyük kumandanın pişdâr bir neferi olduğumu zannediyorum.” (Barla Lahikası, 162
Üstad burada, kendisinin büyük kumandan olarak tarif ettiği, beklenen Mehdi olmadığını ancak onun yardımcısı olduğunu, onun faaliyetlerine zemin hazırladığını hatırlatmıştır
“O ileride gelecek acib şahsın” ifadesiyle Bediüzzaman açık bir şekilde Mehdi’nin kendinden sonraki bir dönemde geleceğini haber vermiştir
“Çok zaman evvel bir ehl-i velâyetten işittim ki; o zât, eski velilerin gaybi işaretlerinden istihrac etmiş ve kanaati gelmiş ki: “Şark tarafından bir nur zuhur edecek, bid’atlar zulümatını dağıtacak.” Ben, böyle bir nurun zuhurura çok intizar ettim ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsi çiçeklere zemin hazır etmek lâzım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nurani zatlara zemin izhar ediyoruz.” (Sikke i Tasdik i Gaybi 189- Mektubat 34
Mehdi dinimizdeki yanlış ve batıl uygulamaları kaldıracak ve yaşadığı dönem İslam’ın baharı olacaktır. Dolayısıyla Üstad yaşadığı dönemi İslam’ın kışı olarak adlandırarak, yakın gelecekte, yani İslam’ın baharında gelecek Mehdi ve yardımcılarına çalışmalarıyla ancak zemin hazırladıklarını söylemiştir.
7. Hz. Mehdi’yi Risale-i Nur ya da Müellifi Sanmak Hatadır
“…Risale-i Nur’un şahs-ı manevisini haklı olarak Hz. Mehdi telakki ediyorlar. O şahs-ı manevinin de bir mümessili, Nur şakirdlerinin tesanüdünden gelen bir şahs-ı manevisi ve o şahs-ı maneviden bir nevi mümessili olan biçare tercümanını zannettiklerinden, bazen o ismi O’na veriyorlar. Gerçi bu, bir iltibas ve bir sehivdir, fakat onda mes’ul değiller.” (Tılsımlar Mecmuası, 201
Üstad Risalelerin bazı yakınları tarafından Mehdi olarak görüldüğünü ancak bunun bir hata olduğunu hatırlatmıştır. Üstad’ın ifadeleri bu konuda şüpheye ve tartışmaya mahâl vermeyecek kadar açıktır. Mehdi, net olarak “tek bir kişi” olarak anlatılmış, ayrıca yanındaki yardımcılarına kadar detay verilmiştir. Yani Mehdi bir topluluk veya Risale-i Nur değildir”…..
SAYA’ DAN BİR DİĞER ALINTI
“şu fakirin yanında/gözünde BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ HAZRETLERİ mehdidir!
bizim içinde bu böyledir…… Gönlümüzde o olduğuna inanıyoruz… “kusura bakmayın ama gerçekten çok kafam karışık bunları araştırıyor olmam sanırım bir kusur değildir… risale-i nurun ve üstadımızın bu kadar açıklamasının ardından onun hz.mehdi olduğunu düşünmek tezat değil mi?
Mehdî’nin, “Ben Mehdî’yim” diye ortaya çıkması, Mevdûdî’nin de belirttiği gibi sırr-ı imtihana ters düşer. O, “Ben Mehdî’yim” demeyecek, ancak îman ve ferasetle, verdiği hizmetler ve eserlerine bakılarak Mehdî olduğu anlaşılacaktır.
… bakmayı ve görebilmeyi nasip etsin Rabbim…
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.