- Bu konu 27 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
8 Temmuz 2012: 20:06 #677710
Anonim
﴿ يَاۤ اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذِى خَلَقَكُمْ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ اَلَّذِى جَعَلَ لَكُمُ اْلأَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَاۤءَ بِنَاۤءً وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَاۤءِ مَاۤءً فَاَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقاً لَكُمْ فَلاَ تَجْعَلُوا ِاللهِ اَنْدَادًا وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ
1 ﴾
Yani, “Ey insanlar! Sizi ve sizden evvelkileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki, takvâ mertebesine vâsıl olasınız. Ve yine Rabbinize ibadet ediniz ki, arzı size döşek, semayı binanıza dam yapmış ve semâdan suları indirmiş ki, sizlere rızık olmak üzere yerden meyve ve sair gıdaları çıkartsın. Öyleyse, Allah’a misil ve şerik yapmayınız. Bilirsiniz ki, Allah’tan başka mâbud ve hâlıkınız yoktur.”Mukaddeme
Akaidî ve imanî hükümleri kavî ve sabit kılmakla meleke haline getiren, ancak ibadettir. Evet, Allah’ın emirlerini yapmaktan ve nehiylerinden sakınmaktan ibaret olan ibadetle, vicdanî ve aklî olan imanî hükümler terbiye ve takviye edilmezse, eserleri ve tesirleri zayıf kalır. Bu hale, âlem-i İslâmın hâl-i hazırdaki vaziyeti şahittir.Ve keza, ibadet, dünya ve âhiret saadetlerine vesile olduğu gibi, maaş ve maâde, yani dünya ve âhiret işlerini tanzime sebeptir ve şahsî ve nev’î kemâlâta vasıtadır ve Hâlık ile abd arasında pek yüksek bir nisbet ve şerefli bir rabıtadır.
[NOT]Dipnot-1 Bakara Sûresi, 2:21-22.[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Hâlık: her şeyi yaratan Allah[/TD]
[TD]Rab: her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]abd: köle, kul[/TD]
[TD]akaidî: inançla ilgili, iman esaslarıyla ilgili[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]arz: dünya[/TD]
[TD]hâl-i hazır: şimdiki hal[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kavî: güçlü, kuvvetli[/TD]
[TD]keza: bunun gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maaş: kazanma yeri ve zamanı; dünya hayatı[/TD]
[TD]maâd: dönüş, varış yeri, âhiret[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meleke: alışkanlık, kabiliyet[/TD]
[TD]misil: eş, benzer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukaddeme: başlangıç, giriş[/TD]
[TD]mâbud: kendisine kulluk edilen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nehiy: yasak [/TD]
[TD]nev’î kemâlât: mükemelliklerin, faziletlerin türü, çeşiti[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nisbet: bağ[/TD]
[TD]rabıta: bağ[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saadet: mutluluk[/TD]
[TD]sair: diğer, başka[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sema: gök[/TD]
[TD]takviye: güçlendirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]takvâ: Allah’tan korkup emir ve yasaklarına titizlikle uyma[/TD]
[TD]tanzim: düzenleme
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terbiye: belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, olgunlaştırma[/TD]
[TD]vasıta: araç, sebep[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vâsıl olmak: ulaşmak[/TD]
[TD]âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem-i İslâm: İslâm âlemi, dünyası[/TD]
[TD]şerîk: ortak[/TD]
[/TR]
[/TABLE]8 Temmuz 2012: 20:12 #805297Anonim
İbadetin dünya saadetine vesile olduğunu izah eden cihetler:Birisi: İnsan, bütün hayvanlardan mümtaz ve müstesna olarak, acip ve lâtif bir mizaç ile yaratılmıştır. O mizaç yüzünden, insanda çeşit çeşit meyiller, arzular meydana gelmiştir. Meselâ, insan, en müntehap şeyleri ister, en güzel şeylere meyleder, ziynetli şeyleri arzu eder, insaniyete lâyık bir maişet ve bir şerefle yaşamak ister.
Şu meyillerin iktizası üzerine, yiyecek, giyecek ve sair hacetlerini istediği gibi, güzel bir şekilde tedarikinde çok san’atlara ihtiyacı vardır. O san’atlara vukufu olmadığından, ebnâ-yı cinsiyle teşrik-i mesai etmeye mecbur olur ki, herbirisi, semere-i sa’yiyle arkadaşına mübadele suretiyle yardımda bulunsun ve bu sayede ihtiyaçlarını tesviye edebilsinler.
Fakat insandaki kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye, kuvve-i akliye Sâni tarafından tahdit edilmediğinden ve insanın cüz-ü ihtiyarîsiyle terakkîsini temin etmek için bu kuvvetler başıboş bırakıldığından, muamelâtta zulüm ve tecavüzler vukua gelir. Bu tecavüzleri önlemek için, cemaat-i insaniye, çalışmalarının semerelerini mübadele etmekte adalete muhtaçtır.
Lâkin her ferdin aklı, adaleti idrakten âciz olduğundan, küllî bir akla ihtiyaç vardır ki, fertler, o küllî akıldan istifade etsinler. Öyle küllî bir akıl da ancak kanun şeklinde olur. Öyle bir kanun, ancak şeriattır.
Sonra, o şeriatın tesirini, icrasını, tatbikini temin edecek bir merci, bir sahip lâzımdır. O merci ve o sahip de ancak peygamberdir.
Peygamber olan zâtın da, zahiren ve bâtınen halka olan hâkimiyetini devam ettirmek için, maddî ve manevî bir ulviyete ve bir imtiyaza ihtiyacı olduğu gibi, Hâlık ile olan derece-i münasebet ve alâkasını göstermek için de bir delile ihtiyacı vardır. Böyle bir delil de ancak mu’cizelerdir.
[TABLE]
[TR]
[TD]Hâlık: her şeyi yaratan Allah[/TD]
[TD]Sâni: herşeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]adalet: hak sahibine hakkını verme, haksızı terbiye etme ve cezalandırma[/TD]
[TD]bâtınen: içte (kalplerde ve gönüllerde)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cemaat-i insaniye: insan toplulukları[/TD]
[TD]cihet: taraf, yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cüz-ü ihtiyarî: insandaki seçim gücü, irade[/TD]
[TD]delil: işaret, alâmet; kendisine, doğru bir bakış açısıyla bakıldığında istenilen gayeye ulaştıran şey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]derece-i münasebet ve alâka: ilgi ve irtibat derecesi[/TD]
[TD]ebna-yı cins: aynı cinsten olanlar, insanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hacet: ihtiyaç[/TD]
[TD]hâkimiyet: yöneticilik, hükümranlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icra: yürütme, yerine getirme[/TD]
[TD]idrak: anlamak, bilmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktiza: gerektirme[/TD]
[TD]imtiyaz: üstünlük, farklılık, ayrıcalık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istifade: faydalanma, yararlanma[/TD]
[TD]izah etmek: açıklamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kuvve-i akliye: akıl duygusu; zararlı ve yararlı şeyleri ayırt etme duygusu[/TD]
[TD]kuvve-i gadabiye: öfke duygusu; zararlı şeyleri defetme, uzaklaştırma duygusu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kuvve-i şeheviye: şehvet duygusu; yararlı şeyleri elde etme duygusu[/TD]
[TD]küllî: büyük, kapsamlı, fertleri içine alan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lâkin: fakat, ama[/TD]
[TD]lâtif: ince, hoş, güzel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maişet: geçim, yaşayış[/TD]
[TD]merci: başvurulacak yetkili makam[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meyil: eğilim, istek, arzu [/TD]
[TD]mizaç: huy, tabiat, yaratılış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muamelât: karşılıklı davranışlar, ilişkiler[/TD]
[TD]mu’cize: Allah’ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü şey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mübadele: karşılıklı değiştirme, değişim[/TD]
[TD]mümtaz: seçkin, üstün[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müntehap: seçilmiş, seçkin[/TD]
[TD]müstesnâ: seçkin, benzeri olmayan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saadet: mutluluk[/TD]
[TD]sair: diğer, başka[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semere: meyve; netice, sonuç[/TD]
[TD]semere-i sa’y: çalışmanın meyvesi, emek ürünü, neticesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahdit: sınırlama [/TD]
[TD]tatbik: uygulama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tedarik: elde etme[/TD]
[TD]temin etmek: sağlamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terakki: ilerleme, yükselme[/TD]
[TD]tesviye etme: ihtiyacı giderme, düzenleme, halletme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşrik-i mesai: ortak çalışma, işbirliği[/TD]
[TD]ulviyet: yücelik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vuku: meydana gelme, olma[/TD]
[TD]vukuf: birşeyi etraflıca bilme, öğrenme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zahiren: dışta (insanlar üzerinde)[/TD]
[TD]ziynetli: süslü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âciz: güçsüz, elinden bir şey gelmeyen[/TD]
[TD]şeriat: Allah tarafından bildirilen İlâhî hükümlerin hepsi, İslâmiyet[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
10 Temmuz 2012: 09:19 #805432Anonim
Sonra, Cenâb-ı Hakkın emirlerine ve nehiylerine itaat ve inkıyadı tesis ve temin etmek için, Sâniin azametini zihinlerde tesbit etmeye ihtiyaç vardır. Bu tesbit de, ancak akaid ile, yani ahkâm-ı imaniyenin tecellîsiyle olur. İmanî hükümlerin takviye ve inkişaf ettirilmesi, ancak tekrar ile teceddüd eden ibadetle olur.İkincisi: İbadet, fikirleri Sâni-i Hakîme çevirttirmek içindir. Abdin Sâni-i Hakîme olan teveccühü, itaat ve inkıyadını intaç eder. İtaat ve inkıyad ise, abdi intizam-ı ekmel altına idhal eder. Abdin intizam altına girmesiyle ve nizama ittibâ etmesiyle, hikmetin sırrı tahakkuk eder. Hikmet ise, kâinat sahifelerinde parlayan san’at nakışlarıyla tebarüz eder.
Üçüncüsü: İnsan, santral gibi, bütün hilkatın nizamlarına ve fıtratın kanunlarına ve kâinattaki nevâmis-i İlâhiyenin şualarına bir merkezdir. Binaenaleyh, insanın, o kanunlara intisap ve irtibat etmesi ve o namusların eteklerine yapışıp temessük etmesi lâzımdır ki, umumî cereyanı temin etsin. Ve tabakat-ı âlemde deveran eden dolapların hareketlerine muhalefetle o dolapların çarkları altında ezilmesin. Bu da, ancak o emir ve nevâhîden ibaret olan ibadetle olur.
Dördüncüsü: Emirleri imtisal, nehiylerden içtinap etmek sayesinde, bir fert, heyet-i içtimaiyede çok mertebelerle nisbet peyda eder ve alâkadar olur. Bilhassa ahkâm-ı diniye ve mesalih-i umumiye hususunda, bir fert, bir nevi hükmüne geçer. Yani, pek çok hukuklar, haysiyetler, irşadlar, tâlimler, ıslahlar gibi vazifeler, bir şahsa yüklenir. Eğer o emri imtisal, nevâhîden içtinap eden o şahıs olmasa, o vazifeler tamamen pâyimâl olur.
Beşincisi: İnsan, İslâmiyet sayesinde, ibadet saikasıyla bütün Müslümanlara karşı sabit bir münasebet peyda eder ve kavî bir irtibat ve bağlılık elde eder. Bunlar ise, sarsılmaz bir uhuvvete, hakikî bir muhabbete sebep olur. Zaten heyet-i içtimaiyenin kemâline ve terakkisine ilk ve en birinci basamaklar, uhuvvet ile muhabbettir.
[TABLE]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
[TD]Sâni: herşeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah[/TD]
[TD]abd: köle, kul[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ahkâm-ı diniye: dinin hükümleri, esasları[/TD]
[TD]ahkâm-ı imaniye: iman esasları[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]akaid: inanç; iman esasları[/TD]
[TD]alâkadar: alâkalı, ilgili[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]azamet: büyüklük, yücelik[/TD]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cereyan: akım, gidişat[/TD]
[TD]deveran etme: dönme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fıtrat: yaratılış[/TD]
[TD]hakikî: gerçek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haysiyet: itibar, özellik[/TD]
[TD]heyet-i içtimâiye: toplumsal yapı, sosyal toplum[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: fayda, gaye; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması ve san’atlı yaratılması[/TD]
[TD]hilkat: yaratılış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]imtisal: emre uyma, boyun eğme[/TD]
[TD]inkişaf ettirme: geliştirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkıyad: boyun eğme, itaat etme[/TD]
[TD]intaç etmek: sonuç vermek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intisap: bağlanma, mensup olma[/TD]
[TD]intizam-ı ekmel: çok mükemmel düzen, disiplin[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irtibat etme: bağlı olma, bağlanma[/TD]
[TD]irşad: doğru yolu gösterme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ithal etme: içine dahil etme, katma, sokma[/TD]
[TD]ittiba etmek: tabi olmak, uymak [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]içtinap etmek: kaçınmak[/TD]
[TD]kavî: güçlü, kuvvetli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl: mükemmellik, olgunluk[/TD]
[TD]mesalih-i umumiye: genele ait menfaatlar, yararlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhabbet: sevgi[/TD]
[TD]muhalefet: aykırılık, zıtlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münasebet: bağlantı, ilişki[/TD]
[TD]nehiy: yasaklama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nevi: çeşit, tür[/TD]
[TD]nevâhî: yasaklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nevâmis-i İlâhiye: Allah’ın kanunları[/TD]
[TD]nisbet: bağ[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nizam: düzen, kanun[/TD]
[TD]peyda etmek: meydana gelmek. oluşmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]pâyimâl: çiğnenmiş, ayak altına alınmış[/TD]
[TD]saika: sebep, sevk etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tabakat-ı âlem: âlem tabakaları[/TD]
[TD]tahakkuk: gerçekleşme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]talim: öğretme, eğitme[/TD]
[TD]tebarüz etmek: ortaya çıkmak, görünmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teceddüd: yenilenme, tazelenme[/TD]
[TD]tecellî: görünme, yansıma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temessük etmek: tutunmak, yapışmak[/TD]
[TD]temin etmek: sağlamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terakki: ilerleme, yükselme[/TD]
[TD]teveccüh: yönelme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]uhuvvet: kardeşlik[/TD]
[TD]umumî: genel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ıslah: düzeltme, iyileştirme[/TD]
[TD]şua: ışık, parıltı[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
10 Temmuz 2012: 09:20 #805433Anonim
İbadetin şahsî kemâlâta sebep olduğunun izahı:İnsan, cismen küçük, zayıf ve âciz olmakla beraber, hayvanattan addedildiği halde, pek yüksek bir ruhu taşıyor. Ve pek büyük bir istidada mâliktir. Ve hasredilmeyecek derecede meyilleri vardır. Ve gayr-ı mütenahi emeller sahibidir ve addedilemez fikirleri vardır. Ve gayr-ı mahdud şeheviye ve gadabiye gibi kuvveleri vardır. Ve öyle acaip bir yaratılışı vardır ki, sanki bütün envâ ve âlemlere fihriste olarak yaratılmıştır.
İşte, böyle bir insanın o yüksek ruhunu inbisat ettiren, ibadettir. İstidatlarını inkişaf ettiren, ibadettir. Meyillerini temyiz ve tenzih ettiren, ibadettir. Emellerini tahakkuk ettiren, ibadettir. Fikirlerini tevsi’ ve intizam altına alan, ibadettir. Şeheviye ve gadabiye kuvvelerini had altına alan, ibadettir. Zahirî ve bâtınî uzuvlarını ve duygularını kirleten tabiat paslarını izale eden, ibadettir. İnsanı, mukadder olan kemâlâtına yetiştiren, ibadettir. Abd ile Mâbud arasında en yüksek ve en lâtif olan nisbet, ancak ibadettir. Evet kemâlât-ı beşeriyenin en yükseği, şu nisbet ve münasebettir.
İhtar: İbadetin ruhu, ihlâstır. İhlâs ise, yapılan ibadetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer başka bir hikmet ve bir faide ibadete illet gösterilse, o ibadet bâtıldır. Faideler, hikmetler yalnız müreccih olabilirler, illet olamazlar.
Kur’ân-ı Kerim vakta ki يَا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا
1 …ilh. emriyle insanları ibadete dâvet etti; sanki lisan-ı hal ile “Niçin ibadet yapalım? İlleti nedir?” diye sorulan suali, Kur’ân-ı Kerim رَبَّكُمُ اَلَّذِى خَلَقَكُمْ
2 cümleleriyle cevaplandırmak üzere Sâniin vücud-u vahdetine dair burhanları zikretmeye başladı.

[NOT]Dipnot-1 “Ey insanlar! Rabbinize ibadet ediniz.” Bakara Sûresi, 2:21.
Dipnot-2 “Sizi yaratan Rabbinize.” Bakara Sûresi, 2:21.[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Sâni: herşeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah[/TD]
[TD]abd: köle, kul[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]addetmek: saymak[/TD]
[TD]burhan: sarsılmaz, mantıkî delil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bâtıl: boş, faydasız[/TD]
[TD]bâtınî: görünmeyen, iç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]emel: arzu, istek[/TD]
[TD]envâ: çeşitler, türler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fihriste: özet, öz[/TD]
[TD]gadabiye: öfkeye ait[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayr-ı mahdud: sınırsız[/TD]
[TD]gayr-ı mütenahi: sonu olmayan, nihayetsiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]had altına alma: sınırlama, sınır içine alma[/TD]
[TD]hasretmek: sınırlandırmak, ait kılmak; bir hükmü yalnızca bir şeye, veya bir şahsa vermek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayvânât: hayvanlar[/TD]
[TD]hikmet: fayda, gaye[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihlâs: içtenlik, samimiyet; ibadet ve davranışlarda sadece Allah’ın rızasını gözetme[/TD]
[TD]ihtar: hatırlatma, ikaz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]illet: asıl sebep, maksat[/TD]
[TD]inbisat: genişleme, yayılma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkişaf ettimek: açığa çıkarmak, geliştirmek[/TD]
[TD]intizam: düzen, tertip[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istidad: kabiliyet, yetenek[/TD]
[TD]izale etmek: gidermek, ortadan kaldırmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâlât: mükemellikler, faziletler, iyilikler[/TD]
[TD]kemâlât-ı beşeriye: insana ait mükemmellikler, faziletler, iyilikler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kuvve: duygu[/TD]
[TD]lisan-ı hal: hâl dili[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lâtif: ince, hoş, güzel[/TD]
[TD]meyil: eğilim, istek, arzu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukadder: takdir olunmuş; belirlenmiş[/TD]
[TD]mâbud: kendisine ibadet edilen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâlik: sahip[/TD]
[TD]münasebet: bağlantı, ilişki[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müreccih: tercih ettiren sebep[/TD]
[TD]nisbet: bağ[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahakkuk ettirme: gerçekleştirme[/TD]
[TD]temyiz: ayırıp üstün kılma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tenzih etmek: temizlemek, arındırmak[/TD]
[TD]tevsi’: genişletme, yayma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]uzuv: organ, cihaz[/TD]
[TD]vakta ki: ne vakit ki…, ne zaman ki[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud-u vahdet: Allah’ın varlığı ve birliği[/TD]
[TD]zahirî: dış görünüşe ait[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âciz: güçsüz, elinden bir şey gelmeyen[/TD]
[TD]şeheviye: şehvete ait[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
10 Temmuz 2012: 09:23 #805434Anonim
Mukaddeme
Ateşin dumana olan delâleti gibi, müessirden esere yapılan istidlâle “burhan-ı limmî” denildiği gibi; dumanın ateşe olan delâleti gibi eserden müessire olan istidlâle de “burhan-ı innî” denir. Burhan-ı innî, şüphelerden daha salimdir.Bu âyetin, Sâniin vücut ve vahdetine işaret eden delillerinden biri de, inayet delilidir. Bu delil, kâinatı ve kâinatın eczasını ve envâını ihtilâlden, ihtilâftan, dağılmaktan kurtarıp bütün hususatını intizam altına almakla kâinata hayat veren nizamdan ibarettir. Bütün maslahatların, hikmetlerin, faidelerin, menfaatlerin menşei, bu nizamdır. Menfaatlerden, maslahatlardan bahseden bütün âyât-ı Kur’âniye, bu nizam üzerine yürüyor ve bu nizamın tecellîsine mazhardır. Binaenaleyh, bütün mesalihin, fevaidin ve menafiin mercii olan ve kâinata hayat veren bir nizam, elbette ve elbette bir Nâzımın vücuduna delâlet ettiği gibi, o Nâzımın kast ve hikmetine de delâlet etmekle, kör tesadüfün vehimlerini nefyeder.
Ey insan! Eğer senin fikrin, nazarın, şu yüksek nizamı bulmaktan âciz ise ve istikrâ-i tâm ile, yani umumî bir araştırma ile de o nizamı elde etmeye kàdir değilsen, insanların telâhuk-u efkâr denilen fikirlerinin birleşmesinden doğan ve nev-i beşerin havassı (duyguları) hükmünde olan fünun ile kâinata bak ve sahifelerini oku ki, akılları hayrette bırakan o yüksek nizamı göresin.
Evet, kâinatın herbir nev’ine dair bir fen teşekkül etmiş veya etmektedir. Fen ise kavaid-i külliyeden ibarettir. Kaidenin külliyeti ise, nizamın yüksekliğine ve güzelliğine delâlet eder. Zira nizamı olmayanın, külliyeti olamaz.
[TABLE]
[TR]
[TD]Nâzım: bütün kâinat ve varlık âlemini bir fayda ve gayeye göre düzenleyen Allah[/TD]
[TD]Sâni: herşeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı [/TD]
[TD]burhân-ı innî: hadiselerden kanunlara, neticelerden sebeplere, eserden eser sahibine giden delil; dumanın ateşe delil olması gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]burhân-ı limmî: kanunlardan hadiselere, sebeplerden neticelere, eser sahibinden esere giden delil; ateşin dumana delil olması gibi[/TD]
[TD]delâlet: delil olma, işaret etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ecza: cüzler; bütünü oluşturan parçalar[/TD]
[TD]envâ: çeşitler, türler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fen: ilim[/TD]
[TD]fevâid: faydalar, faydalı şeyler [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fünun: fenler, ilimler[/TD]
[TD]hikmet: fayda, gaye; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hususat: özellikler, durumlar[/TD]
[TD]ihtilâf: ayrılık, uyuşmazlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtilâl: ayaklanma, karışıklık[/TD]
[TD]inayet delili: Alah’ın kâinata koyduğu nizam, intizam delili[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intizam: düzen, tertip[/TD]
[TD]istidlâl: delil getirme, akıl yürütme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istikrâ-i tâm: tümevarım, endüksiyon; bir bütünü oluşturan parçaların hepsini inceleyerek o bütün hakkında hüküm vermek[/TD]
[TD]kaide: kural[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kavaid-i külliye: bütün fertleri içine alan kapsamlı, genel kurallar, prensipler [/TD]
[TD]kâdir: gücü yeten, güçlü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
[TD]külliyet: bütün fertleri içine alma, kapsamlılık, genel olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maslahat: fayda, yarar[/TD]
[TD]mazhar: ayna, yansıma ve görünme yeri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]menfaat: çıkar, fayda, yarar[/TD]
[TD]menâfi: yararlar, yararlı şeyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]menşe: esas, kaynak, kök[/TD]
[TD]merci: kaynak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mesalih: maslahatlar, faydalar[/TD]
[TD]mukaddeme: önsöz, giriş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müessir: tesir eden, tesir sahibi[/TD]
[TD]nazar: görüş, bakış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefyetmek: reddetmek[/TD]
[TD]nev-i beşer: insanlar, insanlık türü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nev’i: çeşit, tür[/TD]
[TD]nizam: düzen, kanun[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]salim: sağlam, noksansız[/TD]
[TD]tecellî: belirme, görünme, yansıma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]telâhuk-u efkâr: fikirlerin birikimi[/TD]
[TD]teşekkül: oluşma, oluşum[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umumî: genel[/TD]
[TD]vehim: kuruntu, varsayım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud: varlık, var oluş[/TD]
[TD]vücut ve vahdet: Allah’ın varlığı ve birliği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zira: çünkü[/TD]
[TD]âciz: güçsüz, elinden bir şey gelmeyen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyât-ı Kur’âniye: Kur’ân âyetleri[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
10 Temmuz 2012: 09:24 #805435Anonim
Meselâ, “Her âlimin başında beyaz bir amâme var.” Külliyetle söylenilen şu hüküm, ulema nev’inde intizamın bulunmasına bakar. Öyleyse, umumî bir teftiş neticesinde fünun-u kevniyeden herbirisi, kaidelerinin külliyetiyle kâinatta yüksek bir nizamın bulunmasına bir delildir. Ve herbir fen nurlu bir burhan olup, mevcudatın silsilelerinde salkımlar gibi asılıp sallanan maslahat semerelerini ve ahvalin değişmesinde gizli olan faideleri göstermekle Sâniin kast ve hikmetini ilân ediyorlar. Âdetâ vehim şeytanlarını tard etmek için herbir fen, birer necm-i sâkıptır. Yani, bâtıl vehimleri delip yakan birer yıldızdırlar.Ey arkadaş! O nizamı bulmak için umum kâinatı araştırmaktansa, şu misale dikkat et, matlubun hasıl olur.
Gözle görünmeyen bir mikrop, bir hayvancık, küçüklüğüyle beraber pek ince ve garip bir makine-i İlâhiyeyi hâvidir. O makine mümkinattan olduğundan, vücut ve ademi, mütesavidir. İlletsiz vücuda gelmesi muhaldir. O makinenin bir illetten vücuda geldiği zarurîdir. O illet ise, esbab-ı tabiiye değildir. Çünkü o makinedeki ince nizam, bir ilim ve şuurun eseridir. Esbab-ı tabiiye ise, ilimsiz, şuursuz, camid şeylerdir. Akılları hayrette bırakan o ince makinenin esbab-ı tabiiyeden neş’et ettiğini iddia eden adam, esbabın herbir zerresine Eflâtun’un şuurunu, Calinos’un hikmetini itâ etmekle beraber, o zerrat arasında bir muhaberenin de mevcut olmasını itikad etmelidir. Bu ise, öyle bir safsata ve öyle bir hurafedir ki, meşhur sofestaîyi bile utandırıyor.
Maahaza, esbab-ı maddiyede esas ittihaz edilen kuvve-i câzibeyle kuvve-i dâfianın inkısama kabiliyeti olmayan bir cüz’de birlikte içtimaları iltizam edilmiştir.
[TABLE]
[TR]
[TD]Calinos: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]Eflâtun: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sâni: herşeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah[/TD]
[TD]adem: yokluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ahvâl: haller, durumlar [/TD]
[TD]amâme: başa sarılan sarık [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]burhan: sarsılmaz ve güçlü olan kesin delil[/TD]
[TD]bâtıl: doğru olmayan, yalan, yanlış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]câmid: donuk, cansız[/TD]
[TD]cüz’: parça[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delil: işaret, alâmet; kendisine, doğru bir bakış açısıyla bakıldığında istenilen hedefe ulaştıran şey[/TD]
[TD]esbab: sebepler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esbab-ı maddiye: maddî sebepler[/TD]
[TD]esbab-ı tabiiye: tabiî, doğal sebepler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fünun-u kevniye: kâinatla ilgili bütün ilimler[/TD]
[TD]hasıl olmak: oluşmak, meydana gelmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: fayda, gaye; Allah’ın her şeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratma sıfatı; bilim, felsefe[/TD]
[TD]hurafe: delile dayanmayan saçma inanış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâvi: ihtiva eden, içine alan[/TD]
[TD]illet: var edip yok etme özelliği olan gerçek sebep[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iltizam edilme: gerekli görülme[/TD]
[TD]inkısam: bölünme, ayrılma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intizam: düzenlilik, tertip[/TD]
[TD]itikad etmek: inanmak [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ittihaz etme: edinme, kabul etme[/TD]
[TD]itâ etmek: vermek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]içtima: toplanma, bir araya gelme[/TD]
[TD]kabiliyet: yetenek, kabul edilirlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kaide: kural[/TD]
[TD]kast: bilerek ve isteyerek yapma, maksat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kuvve-i câzibe: çekim gücü [/TD]
[TD]kuvve-i dâfia: itme gücü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
[TD]külliyet: bütün fertleri içine alma, kapsamlılık, genel olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maahaza: bununla beraber[/TD]
[TD]makine-i İlâhiye: İlâhî makine[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maslahat: fayda[/TD]
[TD]matlub: istek, arzu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
[TD]mevcut olma: var olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]misal: örnek[/TD]
[TD]muhabere: haberleşme, iletişim[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhal: imkânsız, olması mümkün olmayan[/TD]
[TD]mümkinat: varlığı ile yokluğu imkân dahilinde olup, varlığı Allah’ın var etmesine bağlı olanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütesavi: eşit, denk[/TD]
[TD]necm-i sâkıp: karanlığı delip geçen parlak yıldız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nev’: tür[/TD]
[TD]neş’et etmek: meydana gelmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nizam: düzen, kanun[/TD]
[TD]safsata: yalan ve uydurma şey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semere: meyve, netice[/TD]
[TD]silsile: sıra, dizi, zincir[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sofestâî: Yaratıcıyı kabul etmemek için her şeyi, hatta kendini dahi inkâr eden felsefi ekole bağlı olan, septik kimse[/TD]
[TD]tard etmek: uzaklaştırmak, kovmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teftiş: inceleme[/TD]
[TD]ulema: âlimler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umum: genel, bütün[/TD]
[TD]umumî: genel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vehim: kuruntu, varsayım, zan[/TD]
[TD]vücuda gelmek: var olmak, meydana gelmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücut: varlık[/TD]
[TD]zarurî: zorunlu, şüphesiz, kesin[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zerrat: zerreler, atomlar[/TD]
[TD]zerre: atom, maddenin en küçük parçası[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şuur: bilinç, anlayış, idrak[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
10 Temmuz 2012: 09:29 #805436Anonim
Halbuki bunlar birbirlerine zıt olduklarından, içtimaları caiz değildir. Fakat, câzibe ve dâfia kanunlarından maksat, “âdetullah” ile tâbir edilen kavanin-i İlâhiye ise ve tabiatla tesmiye edilen şeriat-ı fıtriye ise, câizdir. Lâkin, kanunluktan tabiata, vücud-u zihnîden vücud-u haricîye, umur-u itibariyeden umur-u hakikiyeye, âlet olmaktan müessir olmaya çıkmamak şartıyla makbuldür. Aksi takdirde caiz değildir.Ey arkadaş! Misal olarak gösterdiğim o küçük hurdebinî hayvancığın, yani mikrobun büyük fabrikasındaki nizam ve intizamı aklın ile gördüğün takdirde başını kaldır, kâinata bak. Emin ol ki, kâinatın vuzuh ve zuhuru nisbetinde, o yüksek nizamı, kâinatın sahifelerinde pek zahir ve okunaklı bir şekilde görüp okuyacaksın.
Ey arkadaş! Kâinatın sahifelerinde “delilü’l-inâye” ile anılan nizama ait âyetleri okuyamadıysan, sıfat-ı kelâmdan gelen Kur’ân-ı Azimüşşanın âyetlerine bak ki, insanları tefekküre dâvet eden bütün âyetleri, şu delilü’l-inâyeyi tavsiye ediyorlar. Ve nimetleri ve faideleri sayan âyetler dahi, delilü’l-inâye denilen o yüksek nizamın semerelerinden bahsediyorlar. Ezcümle, bahsinde bulunduğumuz şu âyet
اَلَّذِى جَعَلَ لَكُمُ اْلأَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَاۤءَ بِنَاۤءً وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَاۤءِ مَاۤءً فَاَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ
1cümleleriyle, o nizamın faidelerini ve nimetlerini koparıp insanlara veriyorlar.
Delil-i İhtirâî: Mezkûr âyetin Sâniin vücut ve vahdetine işaret eden delillerinden
[NOT]Dipnot-1 “O Rabbiniz ki, yeryüzünü size bir döşek, gökyüzünü bir dam yaptı. Gökten de size bir su indirip onunla türlü meyvelerden ve mahsullerden size rızık çıkardı. “ Bakara Sûresi, 2:22.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Kur’ân-ı Azîmüşşan: şan ve şerefi büyük olan Kur’ân[/TD]
[TD]Sâni: herşeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]caiz: sakıncasız, doğru[/TD]
[TD]cazibe: çekme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delil-i ihtirâî: kâinatta her bir varlığın kendinden beklenen neticeleri yerine getirebilecek şekilde kabiliyetlerine göre en üst derecede yoktan yaratılması[/TD]
[TD]delilü’l-inâye: inayet delili; Allah’ın kâinata koyduğu intizam ve düzeni gösteren delil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dâfia: itme[/TD]
[TD]ezcümle: örneğin, meselâ[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hurdebinî: gözle görülmeyecek kadar küçük, mikroskobik [/TD]
[TD]intizam: düzenlilik, tertip[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]içtima: toplanma, bir araya gelme[/TD]
[TD]kavânin-i İlâhiye: İlâhî kanunlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
[TD]lâkin: ama, fakat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]makbul: kabul gören, geçerli [/TD]
[TD]mezkûr: anılan, bahsi geçen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]misal: örnek[/TD]
[TD]müessir olma: gerçek tesir sahibi olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nisbet: bağ[/TD]
[TD]nizam: düzen, kanun[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semere: meyve, netice[/TD]
[TD]sıfat-ı kelâm: konuşma sıfatı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tabiat: canlı cansız bütün varlıklar, doğa, maddî âlem[/TD]
[TD]tefekkür: Allah’ı tanımayı sonuç verecek şekilde varlıklar üzerinde düşünme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tesmiye: isimlendirme[/TD]
[TD]tâbir etme: ifade etme, adlandırma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umur-u itibariye: göreceli işler; gerçekte olmadığı halde varlığı zihnen tasavvur edilen, varsayılan şeyler[/TD]
[TD]umûr-u hakikiye: hakiki işler; maddi âlemde gerçekliği bulunan şeyler, işler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vuzuh: açıklık[/TD]
[TD]vücud-u haricî: bir şeyin fizik âleminde belirli bir vücut giyerek ortaya çıkması, görünmesi, maddî varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud-u zihnî: zihinsel varlık; bir şeyin sadece zihinde tasavvur edilen varlığı[/TD]
[TD]vücut ve vahdet: Allah’ın varlığı ve birliği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zahir: açık[/TD]
[TD]zuhur: görünme, açıklık, ortada olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âdetullah: Allah’ın tabiata koyduğu kanun ve prensipleri[/TD]
[TD]şeriat-ı fıtriye: Allah’ın yaratılışa koyduğu, bütün varlıkların tabi olduğu kanunlar[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
10 Temmuz 2012: 09:30 #805437Anonim
biri de اَلَّذِى خَلَقَكُمْ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ
1 cümlesiyle işaret ettiği delil-i ihtirâîdir. Delil-i ihtirâînin hülâsası şöyle izah edilebilir:Cenâb-ı Hak, hususî eserlerine menşe ve kendisine lâyık kemâlâtına mehaz olmak üzere her ferde ve her nev’e has ve müstakil bir vücut vermiştir. Ezel cihetine sonsuz olarak uzanıp giden hiçbir nevi yoktur. Çünkü bütün envâ, imkândan vücub dairesine çıkmamışlardır. Ve teselsülün de bâtıl olduğu meydandadır. Ve âlemde görünen şu tagayyür ve tebeddül ile bir kısım eşyanın hudûsu, yani yeni vücuda geldiği de gözle görünüyor. Bir kısmının da hudûsu, zaruret-i akliye ile sabittir. Demek, hiçbir şeyin ezeliyeti cihetine gidilemez.
Ve keza ilmü’l-hayvanat ve ilmü’n-nebatatta ispat edildiği gibi, envâın sayısı ikiyüzbine bâliğdir. Bu neviler için birer “âdem” ve birer evvel-baba lâzımdır. Bu evvel-babaların ve âdemlerin daire-i vücubda olmayıp ancak mümkinattan olduklarına nazaran, behemehal vasıtasız, kudret-i İlâhiyeden vücuda geldikleri zarurîdir. Çünkü bu nevilerin teselsülü, yani sonsuz uzanıp gitmeleri bâtıldır. Ve bazı nevilerin başka nevilerden husule gelmeleri tevehhümü de bâtıldır. Çünkü, iki neviden doğan nevi, alelekser ya akîmdir veya nesli inkıtaa uğrar, tenasül ile bir silsilenin başı olamaz.
Hülâsa: Beşeriyet ve sair hayvanatın teşkil ettikleri silsilelerin mebdei, en başta bir babada kesildiği gibi, en nihayeti de son bir oğulda kesilip bitecektir.
Evet, şuursuz, ihtiyarsız, camid, basit olan esbab-ı tabiiyenin bütün akılları hayrette bırakan o envâ silsilelerinin icadına kabiliyeti olduğu, daire-i imkândan hâriçtir.
[NOT]Dipnot-1 “Sizi ve sizden evvelkileri yaratan (Rabbinize).” Bakara Sûresi, 2:21.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
[TD]akîm: neticesiz, sonuçsuz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]alelekser: çoğunlukla[/TD]
[TD]behemehal: ister istemez; mutlaka [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beşeriyet: insanlık[/TD]
[TD]bâliğ: erişen, ulaşan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bâtıl: gerçek dışı, yalan, yanlış[/TD]
[TD]cihet: yön, taraf[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]câmid: cansız, donuk[/TD]
[TD]daire-i imkân: bir şeyin var veya yok olabilme ihtimallerini içine alan daire, kâinat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]daire-i vücub: hiç değişikliğe uğramayan, vasıflarının zıddı düşünülemeyen ve varlığı zorunlu olan kâinat ötesi ilâhlık dairesi[/TD]
[TD]delil-i ihtirâî: kâinatta her bir varlığın kendinden beklenen neticeleri yerine getirebilecek şekilde kabiliyetlerine göre en üst derecede yoktan yaratılması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]envâ: çeşitler, türler[/TD]
[TD]esbab-ı tabiiye: tabiî, doğal sebepler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ezel: başlangıcı olmayan sonsuzluk[/TD]
[TD]ezeliyet: başlangıcı olmayan sonsuzluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]eşya: şeyler, varlıklar[/TD]
[TD]hayvânât: hayvanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hudûs: sonradan meydana gelme, yok iken varlık kazanma[/TD]
[TD]husule gelmek: meydana gelmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hususî: özel[/TD]
[TD]hülâsa: özet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icad: var etme, yaratma[/TD]
[TD]ihtiyarsız: irade dışı, istemeyerek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ilmü’l-hayvanat: hayvanlarla ilgili ilim; zooloji[/TD]
[TD]ilmü’n-nebatat: botanik ilmi; bitkilerle ilgili ilim[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]imkân: olabilirlik, varlığı ile yokluğu eşit olan ve varlığı Allah’ın var etmesine bağlı olan[/TD]
[TD]inkıta: kesilme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]izah etmek: açıklamak[/TD]
[TD]kabiliyet: yetenek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâlât: mükemellikler, kusursuzluklar[/TD]
[TD]keza: bunun gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret-i İlâhiye: Allah’ın sınırsız güç ve iktidarı[/TD]
[TD]mebde’: temel, kök, başlangıç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mehaz: kaynak[/TD]
[TD]menşe: esas, kaynak, kök[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mümkinat: varlığı ile yokluğu imkân dahilinde olup, varlığı Allah’ın var etmesine bağlı olanlar[/TD]
[TD]müstakil: bağımsız, başlı başına[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazaran: bakarak, –göre[/TD]
[TD]nevi: tür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayet: son[/TD]
[TD]sair: diğer, başka[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]silsile: zincir, soy ağacı[/TD]
[TD]tagayyür: başkalaşma, değişme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tebeddül: değişme, değişim[/TD]
[TD]tenasül: üreme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teselsül: zincirleme devam etme; kâinattaki varlıkları sonu olmayan bir zincir gibi birbirinin sebebi ve sonucudur şeklinde bir iddia[/TD]
[TD]tevehhüm: olmayan şeyi varmış gibi düşünme, kuruntuya kapılma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücuda gelmek: var olmak, meydana gelmek[/TD]
[TD]vücut: varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zaruret-i akliye: aklın zaruri olarak kabul etmesi[/TD]
[TD]âdem: Cenab-ı Allah’ın yarattığı ilk insan, insanlığın ilk atası[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şuur: bilinç, anlayış, idrak[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
11 Temmuz 2012: 11:39 #805477Anonim
Ve keza, kudret mu’cizelerinden birer nakş-ı garip ve birer san’at-ı acip taşıyan o envâın ihtiva ettikleri efradın da, ihtirâ ve yaratılışlarını o esbaba isnad etmek, yalnız bir muhâlin değil, muhalâtın en hurafesidir. Binaenaleyh, o silsileleri teşkil eden envâ ile efrad, hudûs ve imkân lisanıyla, Hâlıklarının vücub-u vücuduna kat’î bir şehadetle şehadet ediyorlar.S – Bütün silsilelerin Hâlıkın vücub-u vücuduna kat’î şehadetleri gözönünde olduğu halde, bazı insanların maddeyle, maddenin hareketinin ezeliyeti cihetine zahip olmakla dalâlete düştüklerinin esbabı nedendir?
C – Kasıt ve dikkatle değil, sathî ve dikkatsiz bir nazarla, muhal ve bâtıla, mümkün nazarıyla bakılabilir. Meselâ, bir bayram akşamı, gökte ay ve hilâli arayanlar içinde ihtiyar bir zat da bulunur. Bu zat, gökteki hilâli görmek için bütün kasıt ve dikkatiyle nazarını göğe tevcih edip hilâli araştırmakla meşgul iken, gözünün kirpiklerinden uzanan ve gözünün hadekası üzerine eğilen beyaz bir kıl nasılsa gözüne ilişir. O zat, derhal “Hilâli gördüm” der, “İşte bu gördüğüm aydır!” diye hükmeder.
İşte, sathî ve dikkatsiz nazarlar bu gibi hatâlara düştükleri gibi, yüksek bir cevhere ve mükerrem bir mahiyete mâlik olan insan, kastı ve dikkatiyle daima hak ve hakikati ararken, bazan sathî ve dikkatsiz bir nazarla bâtıla bakar. O bâtıl da; ihtiyarsız, talepsiz, dâvetsiz fikrine gelir. Fikri de çar-nâçâr alır saklar, yavaş yavaş kabul ve tasdikine de mazhar olur. Fakat onun o bâtılı kabul ve tasdiki, bütün hikmetlerin mercii olan nizam-ı âlemden gaflet etmesinden ve madde ile hareketinin ezeliyete zıt olduğuna körlük gösterdiğinden ileri gelmiştir ki, şu garip nakışları ve acip san’at eserlerini esbab-ı camideye isnad etmek mecburiyetiyle o dalâletlere düşmüşlerdir.
Hüseyin-i Cisrî’nin dediği gibi, âsâr-ı medeniyetle müzeyyen ve bütün ziynetlere müştemil bir eve giren bir adam, ev sahibini göremediğinden, o ziyneti, o
[TABLE]
[TR]
[TD]Hâlık: herşeyi yaratan Allah[/TD]
[TD]Hüseyin-i Cisrî: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[TD]bâtıl: gerçek dışı, yalan, yanlış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: taraf, yön[/TD]
[TD]dalâlet: hak yoldan sapkınlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]efrad: fertler, bireyler[/TD]
[TD]envâ: çeşitler, türler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esbab: sebepler[/TD]
[TD]esbab-ı camide: cansız sebepler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ezeliyet: başlangıcı olmayan sonsuzluk[/TD]
[TD]hadeka: göz bebeği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: asıl, gerçek, doğru [/TD]
[TD]hikmet: fayda, gaye; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratılması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hilâl: yay şeklinde görülen yeni ay[/TD]
[TD]hudûs: sonradan meydana gelme, yok iken varlık kazanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hurafe: delile dayanmayan saçma inanış[/TD]
[TD]ihtirâ: yoktan yaratma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtiva etmek: içermek[/TD]
[TD]ihtiyarsız: irade dışı, istemeyerek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]imkân: olabilirlik, varlığı ile yokluğu eşit olan ve varlığı Allah’ın var etmesine bağlı olan[/TD]
[TD]isnad etmek: dayandırmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kasıt: bilerek, isteyerek[/TD]
[TD]keza: bunun gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret: Allah’ın güç ve iktidarı[/TD]
[TD]lisan: dil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahiyet: asıl, nitelik, özellik[/TD]
[TD]mazhar olmak: ayna olmak, erişmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]merci: kaynak[/TD]
[TD]muhal: imkânsız, olması aklen düşünülemeyen şey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhâlât: olması imkânsız, olması düşünülemeyen, akla uzak şeyler[/TD]
[TD]mu’cize: bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstülük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâlik: sahip[/TD]
[TD]mükerrem: ikram edilen, saygı gösterilen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müzeyyen: süslenmiş, süslü[/TD]
[TD]müştemil: içine alan, kapsayan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nakş-ı garip: hayrette bırakan nakış, işleme[/TD]
[TD]nazar: dikkat, bakış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nizam-ı âlem: âlemin düzeni, sistemi[/TD]
[TD]san’at-ı acip: insanı hayrette bırakıp hayranlık veren sanat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sathî: sığ, yüzeysel [/TD]
[TD]silsile: zincir, soy ağacı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevcih etmek: yöneltmek[/TD]
[TD]teşkil eden: meydana getiren, oluşturan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir sebebe muhtaç olmaması[/TD]
[TD]zahip olmak: gitmek, bir görüş veya fikre kapılmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziynet: süs[/TD]
[TD]âsâr-ı medeniyet: medeniyetin eserleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]çar-nâçâr: ister istemez, mecburen[/TD]
[TD]şehadet: şahidlik, tanıklık[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
11 Temmuz 2012: 11:41 #805478Anonim
esasatı, tesadüfe ve tabiata isnad etmeye mecbur olmuştur. Kezalik, nizam-ı âlemdeki bütün hikmetlerin, faidelerin tam bir ihtiyara ve şâmil bir ilme ve kâmil bir kudrete yaptıkları şehadetten gaflet eden gafiller, sathî nazarlarınca, tesir-i hakikîyi esbab-ı camideye vermeye mecbur kalmışlardır.Ey arkadaş! Cenâb-ı Hakkın pek ince âsâr-ı san’atından ve pek yüksek acaib-i kudretinden sarf-ı nazar ederek yalnız tabiat denilen şu âsâr ve esbabdan en zahir olan in’ikâs ve irtisam keyfiyetine bak. Meselâ, bir âyineyi semaya karşı tuttuğun zaman, semayı, irtifaıyla, nakışlarıyla, yıldızlarıyla celb edip âyinede in’ikâs ve irtisam ettiren illet-i müessirenin, âyinenin yüzündeki hâsiyet olduğuna kanaat hasıl edebilir misin? Hâşâ! Veyahut hakikatte bir emr-i vehmîden ibaret olan câzibe-i umumîyenin, arz ile yıldızları şu boşlukta muntazam tahrik ve tedbirine illet-i müessire olarak telâkki ve kabul edebilir misin? Hâşâ! Bunlar ancak şart ve sebep olabilirler, illet-i müessire olamazlar.
Hülâsa: İnsan sathî ve gayr-ı kastî bir nazarla bâtıl ve muhal birşeye baktığı zaman, hakikî illetini bulamadığı takdirde, çar-nâçar sıhhatine veya inkârına kail olmakla kabul etmesi ihtimali vardır. Fakat, talip ve müşteri sıfatıyla kasten ve bizzat dikkatle bakacak olursa, onların hikemiyat dedikleri o bâtıl meselelerden hiçbirisini de kabul etmez. Ancak, bütün siyasîlerin hikmetini ve hükemanın akıllarını zerrelerde farz etmekle eblehâne kabul eder.
S – Onların daima iftiharla bahsettikleri tabiat, nevâmis ve kuvâ nedir ki, kendilerini onlarla iknaa çalışıyorlar?
[TABLE]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
[TD]acaib-i kudret: Allah’ın güç ve iktidarının insanı hayrette bırakan san’at eserleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]arz: dünya[/TD]
[TD]bâtıl: doğru olmayan, yalan, yanlış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cazibe-i umumiye: genel çekim kanunu[/TD]
[TD]celb etmek: kendine çekmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]eblehâne: ahmakçasına[/TD]
[TD]emr-i vehmî: maddi bir varlığı olmayan, ancak itibar edilen, varsayılan olgu; meridyen çizgileri ve maddedeki çekim kanunu gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esasat: temel malzemeler, mobilya, dekorasyon, döşeme gibi ev eşyaları[/TD]
[TD]esbab: sebepler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esbab-ı camide: cansız sebepler[/TD]
[TD]gafil: duyarsız, sorumsuz, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayr-ı kastî: istem dışı, istemeyerek[/TD]
[TD]hakikat: asıl, gerçek, doğru [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikî: gerçek[/TD]
[TD]hasıl etmek: oluşturmak, meydana getirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikemiyât: felsefeye ait, felsefi düşünce ürünü olan şeyler[/TD]
[TD]hikmet: ilim, bilgi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâsiyet: özellik, hususiyet[/TD]
[TD]hükema: âlimler, filozoflar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hülâsa: özetle, kısaca[/TD]
[TD]iftihar: övünme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtiyar: irade, dileme, tercih[/TD]
[TD]illet: asıl sebep[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]illet-i müessire: var edip yok eden güç, sebep[/TD]
[TD]in’ikâs: yansıma, aksetme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]in’ikâs ve irtisam etirmek: resmetme ve yansıtma, aksettirme[/TD]
[TD]irtifa: yükseklik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irtisam: resmedilme[/TD]
[TD]isnad etmek: dayandırmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kail olma: inanma[/TD]
[TD]kasten: isteyerek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keyfiyet: durum, nitelik, özellik[/TD]
[TD]kezalik: bunun gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret: Allah’ın güç ve iktidarı[/TD]
[TD]kuvâ: güçler, kuvvetler; yerçekimi, suyun kaldırma gücü gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâmil: tam ve noksansız, mükemmel[/TD]
[TD]muhal: olması imkânsız, olmayacak şey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muntazam: düzenli, tertipli[/TD]
[TD]nazar: görüş, bakış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nevâmis: kanunlar[/TD]
[TD]nizam-ı âlem: âlemin düzeni, sistemi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sarf-ı nazar: görmezlikten gelmek[/TD]
[TD]sathî: sığ, yüzeysel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semâ: gökyüzü[/TD]
[TD]sıhhat: sağlamlık, doğruluk [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tabiat: canlı cansız bütün varlıklar, maddî âlem[/TD]
[TD]tahrik: hareket ettirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tedbir: idare etme, çekip çevirme[/TD]
[TD]telâkki: anlama, kabul etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tesir-i hakikî: gerçek tesir[/TD]
[TD]zahir: açık, görünen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zerre: atom, maddenin en küçük parçası[/TD]
[TD]âsâr: eserler, varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âsâr-ı san’at: san’at eserleri[/TD]
[TD]çar-nâçar: ister istemez, mecburiyetle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şamil: içine alan, kapsamlı [/TD]
[TD]şehadet: şahidlik, tanıklık[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
11 Temmuz 2012: 11:43 #805479Anonim
C – Tabiat dedikleri şey, bir matbaadır, tâbi’ değildir. Tâbi’, ancak kudrettir. Kanundur, kuvvet değildir. Kuvvet, ancak kudrettedir. Yahut, nasıl ki bildiğimiz şeriat, insanlardan sudur eden ef’âl-i ihtiyariyeyi bir nizam ve bir intizam altına alıp tahdit eden kaidelerin hülâsasıdır veya devletin işlerini tanzim eden nizamların, düsturların, kanunların mecmuasıdır. Kezalik, tabiat denilen şey de, âlem-i şehadetin uzuvlarından ve eczalarından sudur eden ef’âl arasında bir nizam ve bir intizamı ika eden İlâhî bir şeriat-ı fıtriyedir. Binaenaleyh, şeriat ile devlet nizamı, mâkul ve itibarî emirlerden oldukları gibi, tabiat dahi itibarî bir emir olup, hilkatte, yani yaratılışta câri olan âdetullahtan ibarettir.Amma tabiatın bir mevcud-u haricî olduğunu tevehhüm etmek, bir fırka askerin, idman ve tâlim esnasında yaptıkları o muntazam hareketlerini gören bir vahşinin, “Aralarındaki o nizamı idare edip birbiriyle bağlayan ip gibi birşey mevcuttur” diye vahşîce ettiği vehme benzer. Binaenaleyh, vicdanı ve aklı vahşî olan bir adam, sathî ve tebeî bir nazar ile devam ve istimrarını muhafaza eden tabiatın müessir bir mevcud-u haricî olduğuna ihtimal verebilir.
Hülâsa: Tabiat, Allah’ın san’atı ve şeriat-ı fıtriyesidir. Nevâmis ise, onun meseleleridir. Kuvâ dahi, o meselelerin hükümleridir.
Tevhide geçiyoruz:
Kur’ân-ı Kerim, Sâniin vahdetine dair delillerden hiçbir şey terk etmemiştir. Bilhassa, “Arz ve semâda Allah’tan başka ilâhlar olmuş olsa idiler, şu görünen intizam fesada uğrardı” mânâsında olan
1لَوْ كَانَ فِيهِمَا اٰلِهَةٌ اِلاَّ اللهُ لَفَسَدَتَا âyetinin tazammun ettiği “burhanü’t-temânü’”
[NOT]
Dipnot-1 “Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, ikisi de harap olup giderdi.” Enbiyâ Sûresi, 21:22.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Sâni: herşeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah[/TD]
[TD]arz: dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[TD]câri: akıp giden, devam eden, yürürlükte olan [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delil: işaret, alâmet; kendisine, doğru bir bakış açısıyla bakıldığında istenilen maksada ulaştıran şey[/TD]
[TD]düstur: kural, prensip[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ecza: cüzler, bütünü oluşturan parçalar[/TD]
[TD]ef’âl: fiiller, işler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ef’âl-i ihtiyariye: irade ve isteğe bağlı olarak yapılan davranışlar, fiiller[/TD]
[TD]fesad: bozukluk, karışıklık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fırka: tümen[/TD]
[TD]hilkat: yaratılış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hülâsa: özet; özetle, kısaca[/TD]
[TD]ika etme: ahenk vs. kurma, koyma, yerleştirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intizam: düzenlilik, tertip, disiplin[/TD]
[TD]istimrar: devamlılık [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itibarî emir: gerçekte öyle olmadığı hâlde öyleymiş gibi kabul edilen, saymaca; maddedeki çekim kanunu gibi saymaca şey [/TD]
[TD]kaide: kural[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kezalik: bunun gibi[/TD]
[TD]kudret: Allah’ın güç ve iktidarı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kuvâ: kuvvetler, güçler; yerçekimi, suyun kaldırma gücü gibi [/TD]
[TD]matbaa: bir eserin basılıp çıktığı yer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mecmua: bütün, toplam
[/TD]
[TD]mevcud-u haricî: varsayıma dayalı olmayıp dışta maddi varlığı bulunan şey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcut: var[/TD]
[TD]muhafaza: koruma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muntazam: düzenli, tertipli[/TD]
[TD]mâkul: akla uygun [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müessir: tesir edici, tesir sahibi[/TD]
[TD]nazar: görüş, bakış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nevâmis: kanunlar[/TD]
[TD]nizam: düzen, kanun, sistem[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sathî: sığ, yüzeysel[/TD]
[TD]semâ: gökyüzü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sudur etmek: çıkmak[/TD]
[TD]tabiat: canlı cansız bütün varlıklar, maddî âlem[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahdit etmek: sınırlandırmak[/TD]
[TD]talim: eğitim, öğretim[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tanzim etmek: düzenlemek, düzene koymak[/TD]
[TD]tazammun etmek: içermek, içine almak, kapsamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tebeî: dolaylı, başka bir şeye bağlı olarak[/TD]
[TD]tevehhüm etmek: sanmak, kuruntuya kapılmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma[/TD]
[TD]tâbi’: basan, resmeden; yaratıcı, yaratan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]uzuv: organ, unsur, eleman[/TD]
[TD]vahdet: Allah’ın birliği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vahşi: ilkel[/TD]
[TD]vehm: kuruntu, zan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vicdan: kalbe ait hislerin mazharı, aynası[/TD]
[TD]âdetullah: Allah’ın tabiata koyduğu kanun ve prensipler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem-i şehadet: görünen âlem, dünya[/TD]
[TD]şeriat: Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi; İslâmiyet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şeriat-ı fıtriye: Allah’ın yaratılışa koyduğu ve bütün varlıkların tabi olduğu kanunlar[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
11 Temmuz 2012: 11:45 #805480Anonim
Sâniin vâhid ve müstakil olduğuna kâfi bir delildir. Ve istiklâliyet, ulûhiyetin zatî bir hassası ve zarurî bir lâzımı olduğuna nurlu bir burhandır.
Ey arkadaş! Bahsinde bulunduğumuz âyetin evvelinde bulunan اُعْبُدُوا
1 emri, İbn-i Abbâs’ın tefsirine nazaran, insanları tevhide dâvet eden bir emirdir. Ve aynı zamanda bu âyet, heyet-i mecmuasıyla tevhide işaret eden pek lâtif ve güzel bir burhanı tazammun etmiştir. Şöyle ki:Nev-i beşer ile sair hayvanatın medâr-ı maişetleri olan semeratın tevlidi için, arz ile semâ arasındaki muavenet ve münasebetleri ve âsâr-ı âlemin birbirine müşabehetleri ve etraf-ı âlemin birbiriyle kucaklaşmaları ve birbirinin elini tutup ihtiyaçlarını temin etmeleri ve yekdiğerinin sualine cevap verip yardımına koşmaları ve tamamıyla bir nokta-i vâhideye bakmaları ve bir Nazzâm-ı Vâhidin mührü üstünde hareket etmeleri gibi halleri hâvi olan böyle garip bir makine, sahip ve Sâniinin bir olduğunu kat’î bir şehadetle ilân etmekle, “Herbir şeyde, Sâniin vahdetine delâlet eden bir âyet ve bir alâmet vardır” mânâsında olan şu beyitle tanin-endaz oluyorlar:
وَفِى كُلِّ شَىْءٍ لَهُ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ
2
Ey arkadaş! Sâni-i Zülcelâl, Vâhid ve Vâcibü’l-Vücud olduğu gibi, bütün sıfât-ı kemâliye ile de muttasıftır. Zira âlemde ve masnuatta bulunan kemâlât tamamıyla
[NOT]Dipnot-1 İbadet ediniz.
Dipnot-2 “Herbir şeyde, Onun bir olduğuna delâlet eden bir belge (delil) vardır.” İbnü’l-Mu’tez’in bir şiirinden alınmıştır. İbn-i Kesîr, Tefsîrü’l-Kur’âni’l-Azîm, 1:24.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Nazzâm-ı Vâhid: bütün varlık âlemini yaratılış gayelerine uygun olarak en güzel şekilde düzenleyen Kendisi bir olan Allah[/TD]
[TD]Sâni: herşeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sâni-i Zülcelâl: herşeyi san’atla yapan sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah[/TD]
[TD]Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Vâhid: bir; bir olan ve bütün varlıkları bizzat Kendisi yaratıp yöneten Allah[/TD]
[TD]arz: dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]burhan: güçlü ve sarsılmaz kesin delil[/TD]
[TD]burhânü’t-temânü: kâinatta iki ilâh kabul edildiği takdirde, bunların birbirlerine engel olacakları ve dolayısıyla düzenin bozulacağından hareketle tevhide dair elde edilen delil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delil: işaret, alâmet; kendisine, doğru bir bakış açısıyla bakıldığında istenilen maksada ulaştıran şey[/TD]
[TD]delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]etraf-ı âlem: dünyanın her tarafı[/TD]
[TD]hassa: özellik, nitelik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayvânât: hayvanlar[/TD]
[TD]heyet-i mecmua: genel yapı, bir şeyin bütünü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâvi: ihtiva eden, içine alan[/TD]
[TD]istiklâliyet: bağımsızlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kat’î: kesin[/TD]
[TD]kemâlât: mükemellikler, kusursuzluklar, olgunluklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâfi: yeterli[/TD]
[TD]lâtif: ince, hoş, güzel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]masnuat: san’at eseri varlıklar[/TD]
[TD]medar-ı maişet: geçim kaynağı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muavenet: yardımlaşma[/TD]
[TD]muttasıf: vasıflanmış, nitelendirilmiş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münasebet: bağlantı, ilişki[/TD]
[TD]müstakil: bağımsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşabehet: benzeyiş[/TD]
[TD]nazaran: –göre[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nev-i beşer: insanlık türü, insanlar[/TD]
[TD]nokta-i vâhide: bir nokta[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sair: diğer, başka[/TD]
[TD]semerât: meyveler, neticeler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semâ: gökyüzü[/TD]
[TD]sual: istek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıfât-ı kemâl: mükemmel nitelikler, özellikler[/TD]
[TD]tanin-endaz: çınlayan, tınlayan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tazammun etmek: içermek, içine almak, kapsamak[/TD]
[TD]tefsir: açıklama, yorum; Kur’ân-ı Kerimi mânâ bakımından açıklayan, yorumlayan kitap, eser[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temin etme: sağlama[/TD]
[TD]tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevlit: üretme, doğurma, oluşturma[/TD]
[TD]ulûhiyet: ibadete ve itaat edilmeye lâyık olma, ilâhlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vahdet: Allah’ın birliği[/TD]
[TD]yekdiğer: birbiri; biri, diğerine[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zarurî: zorunlu[/TD]
[TD]zira: çünkü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zâtî: kendine ait, aslî, kendiliğinden[/TD]
[TD]âsâr-ı âlem: âlemdeki eserler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]İbn-i Abbâs: [bk. bilgiler – Abdullah İbni Abbas (r.a.)][/TD]
[TD]şehadet: şahidlik, tanıklık[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
11 Temmuz 2012: 11:48 #805481Anonim
Sâniin kemâlinden tecellî eden gölgeden muktebestir. Öyleyse, Sânide bulunan cemâl, kemâl, hüsün, umum kâinatta bulunan umum cemallerden, kemallerden, hüsünlerden gayr-ı mütenâhi derecelerle yüksektir. Zira ihsan, in’âm edenin servetinden doğar ve servetine delildir. İcad, icad edenin vücuduna delâlet eder. İcab, mûcibin vücuduna burhandır. Verilen hüsün, verenin hüsnüne delildir.
Ve keza, Sâni-i Zülcelâl, bütün nevakıstan pâk ve münezzehtir. Çünkü noksaniyet, maddiyatın mahiyetlerindeki istidadın kılletinden ileri gelir. Halbuki Cenâb-ı Hak, maddiyattan değildir.
Ve keza, Sâni-i Kadîm-i Ezelî, kâinatın ihtiva ettiği eşyanın cismiyet, cihetiyet, tagayyür, temekkün gibi istilzam ettikleri levazım ve evsaftan berî ve münezzehtir. Kur’ân-ı Kerim, şu iki hakikate “Allah’a misil yapmayın” mânâsına olan فَلاَ تَجْعَلُوا ِلل هِ اَنْداَدًا
1 âyetiyle işaret etmiştir.Delil-i imkânî: Bu âyetin, Sâniin vücuduna işaret eden delillerden birisi de delil-i imkânîdir ki,
2 وَاللهُ الْغَنِىُّ وَاَنْتُمُ الْفُقَرَاۤءُ âyetiyle işaret edilmiştir.Bu delilin hülâsası: Kâinatın ihtivâ ettiği zerrelerden herbirisinin gerek zâtında, gerek sıfâtında, gerek ahvâlinde ve gerek vücudunda gayr-ı mütenâhi imkânlar, ihtimaller, müşkilâtlar, yollar, kanunlar varken, birden bire o zerre, gayr-ı mütenâhi yollardan muayyen bir yola sülûk eder. Ve gayr-ı mahdud hallerden,
[NOT]Dipnot-1 “Sakın Allah’a eş ve ortaklar koşmayınız.” Bakara Sûresi, 2:22.
Dipnot-2 “Allah hiçbir şeye muhtaç olmayan ganîdir; siz ise muhtaçsınız.” Muhammed Sûresi, 47:38.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
[TD]Sâni: herşeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sâni-i Kadîm-i Ezelî: varlığının başlangıcı ve sonu olmayan ve her şeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah[/TD]
[TD]Sâni-i Zülcelâl: herşeyi san’atla yapan sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ahvâl: haller, durumlar[/TD]
[TD]burhan: güçlü ve sarsılmaz kesin delil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cemâl: güzellik[/TD]
[TD]cihetiyet: bir yönde olma, boyutlu olma [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cismiyet: maddi boyutlarıyla âlemde yer tutma[/TD]
[TD]delil: işaret, alâmet; kendisine, doğru bir bakış açısıyla bakıldığında istenilen maksada ulaştıran şey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delil-i imkânî: imkân delili; sayısız ihtimaller, seçenekler arasından yaratılan varlıkların, o seçenekleri tercih eden bir yaratıcıya delâlet etmesi[/TD]
[TD]delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]evsaf: vasıflar, nitelikler[/TD]
[TD]eşya: şeyler, varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayr-ı mahdud: sınırsız[/TD]
[TD]gayr-ı mütenâhi: sınırsız, sonsuz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: asıl, gerçek[/TD]
[TD]hülâsa: özet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüsün: güzellik[/TD]
[TD]icab: zorunluluk; mahlukatın zorunlu bir varlığa dayanması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icad etme: yeni bir şey var etme, ortaya çıkarma[/TD]
[TD]ihsan etme: bağışlama, ikram etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtiva etmek: içine almak, içermek[/TD]
[TD]imkân: olabilirlik, olanak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]in’âm etme: nimet verme[/TD]
[TD]istidad: kabiliyet, yetenek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istilzam: gerektirme[/TD]
[TD]kemâl: kusursuzluk, mükemmellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keza: bunun gibi[/TD]
[TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıllet: azlık [/TD]
[TD]levâzım: ihtiyaçlar, gerekli şeyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maddiyat: maddi şeyler[/TD]
[TD]mahiyet: asıl nitelik, temel özellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]misil: eş, benzer[/TD]
[TD]muayyen: belirlenmiş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muktebes: iktibas edilmiş, alınmış[/TD]
[TD]mûcib: var veya yok eden zorunlu varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münezzeh: her türlü çirkinlik ve noksanlıktan arınmış[/TD]
[TD]müşkilât: zorluklar, güçlükler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nevakıs: noksanlar, eksikler[/TD]
[TD]noksaniyet: noksanlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]servet: zenginlik[/TD]
[TD]sülûk etmek: yönelmek, yola girmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıfât: özellik, nitelik[/TD]
[TD]tagayyür: başkalaşma, değişme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecellî etme: belirme, görünme, yansıma[/TD]
[TD]temekkün: mekân tutma, yer kaplama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umum: genel, bütün[/TD]
[TD]vücud: varlık, var oluş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zerre: atom, maddenin en küçük parçası[/TD]
[TD]zira: çünkü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zât: bir şeyin kendisi[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
11 Temmuz 2012: 11:51 #805482Anonim
bir vaziyete girer. Ve gayr-ı mâdud sıfatlardan bir sıfatla vasıflanır. Ve doğru bir kanun üzerine mukadder bir maksada harekete başlar. Ve vazife olarak uhdesine verilen herhangi bir hikmet ve bir maslahatı derhal intaç eder ki, o hikmet ve o maslahatın husule gelmesi, ancak o zerrenin o çeşit hareketiyle olabilir. Acaba o kadar yollar ve ihtimaller arasında o zerrenin macerası, lisan-ı haliyle, Sâniin kast ve hikmetine delâlet etmez mi?İşte herbir zerre, müstakillen, kendi başıyla Sâniin vücuduna delâlet ettiği gibi, küçük-büyük herhangi bir teşekküle girerse veya hangi bir mürekkebe cüz olursa, girdiği ve cüz olduğu o makamlarda kazandığı nisbete göre Sâniine olan delâletini muhafaza eder.
Bu âyetin mâkabliyle cihet-i irtibatına gelince:
Vakta ki Kur’ân-ı Kerim, birincisi müttakî mü’minler, ikincisi inatlı kâfirler, üçüncüsü ikiyüzlü münafıklar olmak üzere insanları üç kısma ayırdı ve aralarında taksimat ve teşkilât yaptı ve herbir kısmın sıfatını ve âkıbetini beyan etti. Sonra يَاۤ اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا
1 âyetiyle her üç kısma tevcih-i hitap ederek onları ibadete emir ve dâvet etti. Demek, bu âyetin evvelki âyetlere terettübü ve onları takip etmesi, hâne ve binanın, mühendisin krokisine; amelin ilme; kazanın kadere terettübü ve birbirini takip etmeleri gibidir. Evet, evvelki âyetlerde yapılan teşkilât ve taksimat, kroki ve plândan sonra bu âyette ibadet binasının yapılmasına emredilmiştir ve o âyetlerde verilen bilgi ve malûmattan sonra, bu âyette, amel ve ibadete emredilmiştir. Ve onlarda yazılan sıfat ve istihkaklara göre, burada, emir ve nehiylerle hükümler verilmiştir. Ve keza, evvelki âyetlerde insanların taksimatı, ahvâl ve sıfâtı zikredildikten sonra, makamın iktizasıyla, bu âyet onları takip etmiştir.Vakta ki Kur’ân-ı Kerim, insanların her üç fırkasından bahsetti ve herbir fırkanın
[NOT]Dipnot-1 “Ey insanlar, ibadet ediniz.” Bakara Sûresi, 2:21.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Sâni: herşeyi san’atlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah[/TD]
[TD]ahvâl: haller, durumlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]akıbet: netice, son[/TD]
[TD]beyan etmek: açıklamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet-i irtibat: alâka, bağlantı yönü[/TD]
[TD]cüz: kısım, parça[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delâlet: delil olma, gösterme[/TD]
[TD]fırka: grup, topluluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayr-ı mâdud: sayısız[/TD]
[TD]hikmet: fayda, gaye; Allah’ın her şeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratma sıfatı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]husule gelmek: meydana gelmek[/TD]
[TD]iktiza: gerektirme, bir şeyin gereği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intaç etmek: sonuç vermek[/TD]
[TD]istihkak: lâyık olma, hak etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kader: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce bilmesi, takdir etmesi, plânlaması[/TD]
[TD]kaza: olacağı Allah tarafından bilinen ve takdir olunan şeylerin zamanı gelince yaratılması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keza: bunun gibi[/TD]
[TD]kroki: bir konu veya nesnenin başlıca özelliklerini yansıtacak biçimde hazırlanmış taslağı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lisan-ı hal: hal dili[/TD]
[TD]maksad: gaye, amaç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]malumât: bilgiler[/TD]
[TD]maslahat: fayda[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhafaza etmek: korumak[/TD]
[TD]mukadder: takdir olunmuş, belirlenmiş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâkabli: geçmişi, öncesi [/TD]
[TD]münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen kimse[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mürekkeb: birden fazla unsurdan oluşmuş; birleşik[/TD]
[TD]müstakil: bağımsız, başlı başına[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müttaki: takva ehli; Allah’tan korkan ve Onun emir ve yasaklarına titizlikle uyan[/TD]
[TD]nehiy: yasaklama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nisbet: bağ[/TD]
[TD]sıfat: özellik, vasıf[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıfât: nitelikler, özellikler[/TD]
[TD]taksimat: kısımlara ayırma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terettüb: gerekli olma, bir şeyin gereği olarak ortaya çıkma, sonuç verme[/TD]
[TD]tevcih-i hitap: sözü birine yöneltme, birine hitap etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşekkül: oluşma, oluşum[/TD]
[TD]teşkilât: bir şeyi kısımlardan oluşturmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]uhde: üzerine alma, yükümlülük[/TD]
[TD]vakta: ne vakit[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud: Allah’ın varlığı[/TD]
[TD]zerre: atom, maddenin en küçük parçası[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
11 Temmuz 2012: 11:53 #805483Anonim
sıfatını ve âkıbetini söyledi; sâmiin arzusu ve makamın iktizası üzerine, Kur’ân-ı Kerim gaybdan hitaba intikal ederek onlara karşı şu hitapta bulundu. Evet, bazı adamlar hakkında gaibane konuşanların bilâhare konuşmalarını hitaba çevirmelerinde şöylece bir nükte-i umumiye vardır:Meselâ, bir şahsın iyiliğinden veya fenalığından bahsedilirken, gerek konuşanda, gerek dinleyende, ya tahsin veya tel’in için bir meyil uyanır. Sonra git gide o meyil öyle kesb-i şiddet eder ki, sahibini o şahısla görüştürüp şifahen konuşmaya kuvvetli bir arzu uyandırır. Burada sâmilerin o meyillerini tatmin etmekle makamın iktizası üzerine Kur’ân-ı Kerim, onları sâmilerin huzuruna götürüp kendilerine hitap ile tevcih-i kelâm etmiştir.
Bu âyette, gaybdan, hitaba edilen iltifat ve intikalde hususî bir nükte de vardır ki, ibadetle yapılan tekliften hasıl olan meşakkat, hitab-ı İlâhiyeden neş’et eden zevk ve lezzetle karşılanır ve insanlara ağır gelmez.
Ve keza hitap suretiyle ibadeti teklif etmek, abd ile Hâlık arasında vasıta olmadığına işarettir.
Ey arkadaş! Bu âyetin cümlelerini birbiriyle nazmeden münasebetler ise:
﴾ يَاۤ اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا
1 ﴿ cümlesinde emir ve hitap, geçen her üç fırkayı teşkil eden mü’min, kâfir ve münafıkların mâzi, hal ve istikbalde vücuda gelmiş veya gelecek bütün efradını ihtiva eden tabakalara hitaptır. Binaenaleyh اُعْبُدُوا
2 vav’ının merciinde dahil olan kâmil mü’minlere göre اُعْبُدُوا ibadete devam ve
[NOT]Dipnot-1 “Ey insanlar, ibadet ediniz.” Bakara Sûresi, 2:21.
Dipnot-2 İbadet ediniz.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Hâlık: herşeyi yaratan Allah[/TD]
[TD]abd: köle, kul[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilâhare: sonra, sonradan[/TD]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]efrad: fertler, bireyler[/TD]
[TD]fenalık: kötülük, çirkinlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fırka: grup, sınıf[/TD]
[TD]gaibâne: yüzyüze olmaksızın, üçüncü şahıs olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayb: üçüncü şahıs (o, onlar gibi)[/TD]
[TD]hal: gr. şimdiki zaman[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hasıl olmak: oluşmak, meydana gelmek[/TD]
[TD]hitab: muhatap (sen, siz gibi)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hitab-ı İlâhiye: Allah’ın hitabı[/TD]
[TD]hususî: özel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtiva etmek: içermek, içine almak[/TD]
[TD]iktiza: gerektirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iltifat: yönelme; söz içinde muhatap değiştirme[/TD]
[TD]intikal: bir durumdan diğerine geçme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istikbal: gr. gelecek zaman[/TD]
[TD]kesb-i şiddet: şiddet kazanma, fazlalaşma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keza: bunun gibi[/TD]
[TD]kâfir: Allah’ı veya Onun kesin olarak bildirdiği şeylerden herhangi birini inkâr eden kimse[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâmil: kemâl ve fazilet sahibi[/TD]
[TD]makam: durum, hal, derece[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]merci: makam, yer, dönüş mahalli[/TD]
[TD]meyil: eğilim, istek, arzu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meşakkat: güçlük, zorluk[/TD]
[TD]mâzi: gr. geçmiş zaman[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen kimse[/TD]
[TD]münasebet: bağlantı, ilişki[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mü’min: iman etmiş, Allah’tan gelen herşeye inanan[/TD]
[TD]nazmetmek: dizmek, tertip etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]neş’et etmek: doğmak, meydana gelmek[/TD]
[TD]nükte: ince ve derin mânâ[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nükte-i umumiye: umuma ait, herkesle ilgili ince ve derin bir nokta, mânâ[/TD]
[TD]suretiyle: biçimiyle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sâmi: işiten, dinleyici[/TD]
[TD]sıfât: nitelikler, özellikler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tabaka: sınıf[/TD]
[TD]tahsin: övgü, güzel bulma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tatmin etmek: ikna etmek[/TD]
[TD]teklif: yükleme, sorumlu tutma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tel’in: lânetleme, kötüleme, kınama[/TD]
[TD]tevcih-i kelâm: sözü birine yöneltme, biriyle konuşma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşkil etmek: meydana getirmek, oluşturmak [/TD]
[TD]vav: emrin cemaate olduğunu gösterir. “ibadet ediniz”deki “-iz” gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücuda gelmek: var olmak, meydana gelmek[/TD]
[TD]âkıbet: son, sonuç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şifâhen: karşlıklı sözlü olarak[/TD]
[/TR]
[/TABLE] -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.