- Bu konu 34 yanıt içerir, 10 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
22 Şubat 2009: 10:07 #731948
Anonim
karaelmas;103278 wrote:
7. Geçmiş asırlarda rağbet gören metalar ve bunun yanında o zaman müçtehidlerinin yaptığı içtihadlar nelerdir?
Güncelleme…22 Şubat 2009: 10:12 #731949Anonim
DÖRDÜNCÜSÜ
Nasıl ki bir cisimde, neşv ü nemâ için, tevessü’ meyli bulunur. O meyl-i tevessü’ ise-çünkü dahildendir-vücud ve cisim için bir tekemmüldür. Fakat, eğer hariçte tevsî için bir meyil ise, o vücudun cildini yırtmaktır, tahrip etmektir; tevsî değildir. Öyle de, İslâmiyetin dairesine selef-i sâlihîn gibi takvâ-i kâmile kapısıyla ve zarûriyât-ı diniyenin imtisâli tarîkıyla dahil olanlarda meylü’t-tevessü’ ve irâde-i içtihad bulunsa; o kemâldir ve tekemmüldür. Yoksa, zarûriyâtı terk eden ve hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı uhreviyeye tercih eden ve felsefe-i maddiye ile âlûde olanlardan olan o meylü’t-tevsî ve irâde-i içtihad, vücud-u İslâmiyeyi tahrip ve boynundaki şer’î zincirini çıkarmaya vesîledir.
12. Bu paragrafın izahı…
22 Şubat 2009: 11:28 #731958Anonim
karaelmas;104153 wrote:DÖRDÜNCÜSÜ
Nasıl ki bir cisimde, neşv ü nemâ için, tevessü’ meyli bulunur. O meyl-i tevessü’ ise-çünkü dahildendir-vücud ve cisim için bir tekemmüldür. Fakat, eğer hariçte tevsî için bir meyil ise, o vücudun cildini yırtmaktır, tahrip etmektir; tevsî değildir. Öyle de, İslâmiyetin dairesine selef-i sâlihîn gibi takvâ-i kâmile kapısıyla ve zarûriyât-ı diniyenin imtisâli tarîkıyla dahil olanlarda meylü’t-tevessü’ ve irâde-i içtihad bulunsa; o kemâldir ve tekemmüldür. Yoksa, zarûriyâtı terk eden ve hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı uhreviyeye tercih eden ve felsefe-i maddiye ile âlûde olanlardan olan o meylü’t-tevsî ve irâde-i içtihad, vücud-u İslâmiyeyi tahrip ve boynundaki şer’î zincirini çıkarmaya vesîledir.
12. Bu paragrafın izahı…
1. Maddi medeniyetin çöküşü dönemlerinde değişim dıştan zorlandığı için yapılacak “içtihat” din ameli bir hayata yansıması ihtimali düşüktür. Çeşitli gerilimlerle sürüklenen bir ruha hiçbir içtihat yetmeyecektir. Merak, eylem ve fiilin beraberinde getirdiği genişlemenin ortaya koyduğu problemleri aşmak için yapılacak içtihadın anlamı başka, tam tersi—artık hangi nedenden kaynaklanmışsa—maddi ve manevi yılgınlığın bütün unsurlarıyla kök saldığı şartlarda yapılacak içtihadın anlamı çok daha başkadır.
İleri sürülen argüman bireysel plana aktarıldığında şunları söylemek mümkündür:
Dinin zaruri olan kısmına imtisalde bir lakaydlığın olduğu, dünya hayatını ahiret hayatına tercih edildiği zamanlarda içtihad gayretinin kökü içte değil—ki zamanımızda durum bundan farklı değildir—dıştadır.
Kast edilen mana, şu atıfla daha da billurlaşmış olacaktır: “Nasıl ki, bir cisimde, neşv ü nemâ için tevessü’ meyli bulunur. O meyl-i tevessü’ ise—çünkü dahildendir—vücud ve cisim için bir tekemmüldür. Fakat, eğer hariçte tevsî için bir meyil ise, o vücudun cildini yırtmaktır, tahrip etmektir; tevsî değildir.” 27. Söz
Bir kavmin (mesela bir Müslüman toplumun) kendisini değiştirmeden; herhangi bir dönemde (mesela hasseten, 12. yüzyılda ya da 19. asırda) kendisiyle ilgili olarak yapılacak içtihadın ne anlamı olabilir(di)? Hatta böyle dönemlerde içtihada (yorum) ne kadar gerek vardır?
12. yüzyıldan sonra İslam’da içtihat kapısı kapatıldığı için Müslümanların bir türlü kendisine gelemedikleri harcıalem bir fikir olarak her türlü mahfilde tekrar edilir durur. Böyle bir yargı en iyi halde ancak kısmen doğrudur. Başka ne olabilirdi ki; yapılacak bir bina (ihtiyacı) yok iken—niçin olmadığı ayrı bir konu—yeni bir bina planı niçin yapılmadı, yeni bir mühendis niçin çıkmadı diye sızlanmak ne ölçüde doğrudur?
Olmayanın; varolsa bile, kabul edilmeyenin üzerinde niçin akıl yorulmadı diye enikonu hayıflanmak gerçeği incitecek kadar üstünkörülüğe dayalı bir yanlış algılama biçimidir. Bu bakımdan, o dönemlerle ilgili, sureta doğru ama gerçekte tashihe muhtaç yargılarının başında içtihat kapısının kapatılması meselesi gelir.
Hayat, hareket, inşa ve açılım oldukça ya da felaketler son haddine vardıkça, ancak o vakit yorum, psikolojik ve sosyolojik bir kaçınılmazlık haline gelir.12. yüzyıldan sonra genel anlamda içtihat yoksa bu ikisi olmadığı içindir.
Söz konusu devirler itibarıyla, az-çok siyasi istikrarın sağlanmış olması; içe dönmenin, kapanmanın yollarını açmış; siyasi, kültürel dinamizm yitirildiği için de içtihadın genişletici, yön verici, potansiyeli açığa çıkmamıştır…
Tarık Ş. NİŞANCI
Koprudergisi.com
2. Nazarî olarak içtihad faaliyetinin, yerine göre tekemmüle, yerine göre tahribe karşılık geldiğini söyleyen Bediüzzaman, günümüzde işin amelî boyutu ile ilgili ciddi çekince ve mânialar dile getiriyor. Geçen yazıda bunlara bir nebze değinmiştik. Yalan konusundaki tavrının, muvakkat fetvayı daha da esneterek genişletmek şeklinde değil de, mevcut su-î istimâlden ötürü daraltmak biçiminde teşekkül ettiğini biliyoruz. Nâdiren içtihad yapan biridir Bediüzzaman ve bu azlardan az tasarruflar da, ‘kitabına uydurmayı’ değil, ‘kitaba uymayı’ tahkim eden türdendir.
Onun zihninde, haricî etkilerin tetiklemesi ile gerçekleşen ve özü tahrif eden bir içtihad çabasının hiçbir ilmî kıymeti yoktur. Bünyenin içinden gelen bir taleple, mesela nevzuhur bir mesele hakkında murâd-ı İlâhî’nin ne olduğunu tesbit adına içtihad edilmesine ise elbette itirazı yoktur.
Murat TURKER
Karakalem.net
22 Şubat 2009: 13:23 #731972Anonim
BEŞİNCİSİ
Üç nokta-i nazar, şu zamanın içtihadâtını, arzıye yapar, semâvîlikten çıkarıyor. Halbuki, şeriat semâviyedir; ve içtihadât-ı şer’iye dahi onun ahkâm-ı mestûresini izhâr ettiğinden, semâviyedirler.
Birincisi:
Bir hükmün hikmeti ayrıdır, illeti ayrıdır. Hikmet ve maslahat ise, tercihe sebeptir, icâba, icada medâr değildir. İllet ise, vücuduna medârdır. Meselâ, seferde namaz kasredilir, iki rekât kılınır. Şu ruhsat-ı şer’iyenin illeti seferdir, hikmeti ise meşakkattir. Sefer bulunsa, meşakkat hiç olmasa da namaz kasredilir. Çünkü, illet var. Fakat, sefer bulunmasa, yüz meşakkat bulunsa, namazın kasredilmesine illet olamaz.
İşte şu hakikatin aksine olarak, şu zamanın nazarı ise, maslahat ve hikmeti illet yerine ikâme edip, ona göre hükmediyor. Elbette böyle içtihad arzıyedir, semâvî değildir.
İkincisi:
Şu zamanın nazarı evvelâ ve bizzat saadet-i dünyeviyeye bakıyor ve ahkâmları ona tevcih ediyor. Halbuki, şeriatın nazarı ise evvelâ ve bizzat saadet-i uhreviyeye bakar, ikinci derecede-âhirete vesîle olmak dolayısıyla-dünyanın saadetine nazar eder. Demek, şu zamanın nazarı ruh-u şeriattan yabânîdir. Öyle ise, şeriat nâmına içtihad edemez.
Üçüncüsü:
kaidesi, yani, “Zarûret haramı helâl derecesine getirir.” İşte şu kaide ise, küllî değil. Zarûret, eğer haram yoluyla olmamış ise haramı helâl etmeye sebebiyet verir. Yoksa, sû-i ihtiyârıyla, gayr-i meşrû sebeplerle zarûret olmuş ise, haramı helâl edemez, ruhsatlı ahkâmlara medâr olamaz, özür teşkil edemez. Meselâ, bir adam sû-i ihtiyârıyla, haram bir tarzda kendini sarhoş etse, tasarrufâtı ulemâ-i şeriatça aleyhinde câridir, mâzur sayılmaz. Tatlîk etse, talâkı vâki’ olur. Bir cinâyet etse, ceza görür. Fakat, sû-i ihtiyârıyla olmazsa, talâk vâki’ olmaz, ceza da görmez. Hem meselâ, bir içki mübtelâsı, zarûret derecesinde mübtelâ olsa da diyemez ki, “Zarurettir, bana helâldir.”
İşte, şu zamanda zarûret derecesine geçen ve insanları mübtelâ eden bir beliyye-i âmme sûretine giren çok umûrlar vardır ki, sû-i ihtiyârdan, gayr-i meşrû meyillerden ve haram muâmelelerden tevellüd ettiklerinden, ruhsatlı ahkâmlara medâr olup, haramı helâl etmeye medâr olamazlar. Halbuki, şu zamanın ehl-i içtihadı, o zarûrâtı ahkâm-ı şer’iyeye medâr yaptıklarından, içtihadları arzıyedir, hevesîdir, felsefîdir; semâvî olamaz, şer’î değil. Halbuki, semâvât ve arzın Hâlıkının ahkâm-ı İlâhiyesinde tasarruf ve ibâdının ibâdâtına müdâhale ve o Hâlıkın izn-i mânevîsi olmazsa, o tasarruf, o müdâhale merduddur.
Meselâ, bâzı gâfiller, hutbe gibi bâzı şeâir-i İslâmiyeyi Arabîden çıkarıp her milletin lisâniyle söylemeyi iki sebep için istihsan ediyorlar.
Birincisi: “Tâ siyâset-i hâzıra avâm-ı Müslimîne de o sûretle tefhim edilsin.” Halbuki, siyâset-i hâzıra, o kadar çok yalan ve hile ve şeytânât, içine girmiş ki, vesvese-i şeyâtîn hükmüne geçmiştir. Halbuki, minber, vahy-i İlâhînin tebliğ makamı olduğundan, o vesvese-i siyâsiyenin hakkı yoktur ki o makam-ı âlîye çıkabilsin.
İkinci sebep: “Hutbe, bâzı suver-i Kur’âniyenin nasihatları anlaşılmak içindir.” Evet, eğer millet-i İslâm, İslâmiyetin zarûriyâtı ve müsellemâtı ve mâlûm olan ahkâmını ekseriyet itibâriyle imtisâl edip yerine getirseydi, o vakit nazariyât-ı şer’iye ve mesâil-i dakîka ve nasâyih-i hafiyeyi anlamak için, bildiği lisân ile hutbe okunması ve suver-i Kur’âniyenin – eğer mümkün olsaydı – tercümesi Haşiye belki müstahsen olurdu.
Fakat, namaz, zekât, orucun vücûbu ve katl, zinâ ve şarabın haramiyeti gibi mâlûm olan ahkâm-ı kat’iye-i İslâmiye mühmel kalıyor. Avâm-ı nâs, onların vücûbunu ve haramiyetini ders almaya muhtaç değiller. Belki teşvik ve ihtar ile o ahkâm-ı kudsiyeyi hatırlatıp, İslâmiyet damarını ve İmân hissini tahrik etmekle imtisâllerine teşvik ve tezkire ve ihtara muhtaçtırlar. Halbuki, bir âmî ne kadar câhil dahi olsa, Kur’ân’dan ve hutbe-i Arabiyeden şu meâl-i icmâliyeyi anlar ki:
“Herkese ve bana mâlûm olan imânın rükünlerini ve İslâmiyetin umdelerini hatip ve hâfız ihtar ediyor ve ders veriyor, okuyor” der; kalbinde onlara karşı bir iştiyak hâsıl olur. Acaba kâinatta hangi tâbirât var ki, Arş-ı âzamdan gelen Kur’ân-ı Hakîmin i’câzkârâne, müfehhimâne ihtarlarına, tezkirlerine, teşviklerine mukabil gelebilsin?
Haşiye: İ’câza dâir Yirmi Beşinci Söz, Kur’ân’ın hakiki tercümesi mümkün olmadığını göstermiştir.13. a. İçtihadda hakim olması gereken bakış açısı dünya mı, ahiret mi?
b. Arzi ve semavi içtihad nedir?
c. Bu zamanın içtihadı arzi mi, semavi midir? Neden?
14. Üstadın şu ifadelerini biraz açabilir misiniz? “Bir hükmün hikmeti ayrıdır, illeti ayrıdır. Hikmet ve maslahat ise, tercihe sebeptir; icaba, icada medar değildir. İllet ise, vücuduna medardır. Meselâ seferde namaz kasredilir, iki rekât kılınır….
15. İşte, şu zamanda zarûret derecesine geçen ve insanları mübtelâ eden bir beliyye-i âmme sûretine giren çok umûrlar vardır ki, sû-i ihtiyârdan, gayr-i meşrû meyillerden ve haram muâmelelerden tevellüd ettiklerinden, ruhsatlı ahkâmlara medâr olup, haramı helâl etmeye medâr olamazlar. Bu kısmı izah edebilir misiniz?
22 Şubat 2009: 20:50 #732000Anonim
karaelmas;104194 wrote:13. a. İçtihadda hakim olması gereken bakış açısı dünya mı, ahiret mi?b. Arzi ve semavi içtihad nedir?
c. Bu zamanın içtihadı arzi mi, semavi midir? Neden?
1. İçtihad edene müçtehid denir. İçtihad kapısı kapanmamıştır. Fakat içtihad bir ehliyet işidir. Ehliyeti olmayan içtihad yapamaz.Ehliyetli olan da yeni meselelerde sırf Allah`ın rızasını bulmak ve insanların ahiret endişesine yardımcı olmak gayreti ile içtihad yapabilir. Yoksa daha çok dünyevileşmek, gafleti daha çok artırmak veya teşvik etmek, dünya hayatını daha çok kolaylaştırmak ve insanların her bahanesini zaruret saymak için içtihad yapılmaz.
Yani sebep dünyevi değil, uhrevi; arzi değil, semavi olmalı; gaye `Dünyada daha rahat nasıl yaşarım?` değil, `Allah`ın rızasını daha iyi nasıl kazanırım?` endişesi olmalı. Yoksa yapılan şey içtihad değil, zihinleri yormak, akılları bulandırmak, insanları batıla yönlendirmek ve istikameti yanlışa çevirmek olur.
İçtihadın geçerli olması için iki şart vardır:
1- İçtihadı ehliyetli kimselerin yapması.2- İçtihadın, ihtiyaç duyulan bir meselede yapılmış olması.
Eğer ehliyetli olmayan birisi içtihad yaparsa veya içtihadın caiz olmadığı bir meselede içtihad yapılırsa böyle içtihad geçerli olmaz. Yapan mazur sayılmaz, hata yaparsa mes`ul olur. Mesela:Namazın beş vakit olduğu ile ilgili Kur`an-ı Kerim ve sünnette yeterli derecede deliller varken ve bu konuda selef alimleri, yani müçtehid imamlar en güvenilir şekilde içtihad yapmışlar ve meseleyi sağlam ve sahih biçimde tesbit etmişlerken, bu konuda yeni bir içtihada ihtiyaç yokken, kalkıp namazın üç vakit olduğunu söylemek veya ilgili şartları görmezden gelip, her yerde ve her şekilde üç vakit kılınabileceğini ileri sürmek içtihad yapmak değil, cerbeze yapmaktır. Mesela:
Kurban bayramında hangi hayvanlardan, hangi şartlarla, kimlerin, nasıl ve hangi niyetle kurban keseceği kitap ve sünnette belirli iken ve konuyu selef alimleri yeterli derecede etüd etmişler ve konu hakkında sıhhatli biçimde içtihad yapmışlarken ve bu içtihadlar tüm Müslümanlarca bin yıldan beri itirazsızca ve tereddütsüzce uygulana gelmiş ve bir uygulama birliği sağlanmışken; kurban bayramına yakın günlerde kalkıp, aslında fakirlere para verilmesinin kurban yerine geçeceğini; ülke borç batağında iken kurban kesmenin bir kişisel borç olmadığını; tavuktan, hindiden, horozdan ve ceylandan da kurban kesilebileceğini, hacda kurban kesmenin gerekli olmadığını…vs. ileri sürmek ve selef alimlerince tamamen tartışılmış ve karara bağlanmış meselelerde yeniden fikir ibraz etmek, yeniden ve hem de bol keseden delilsiz biçimde atmak içtihad şöyle dursun, fitneden başka bir şey değildir.
Aynı şekilde ehliyetsiz ağızlar ve ilimsiz kafalar tarafından ezanın Türkçe okunabileceğinin ileri sürülmesi, namazın açık saçık kılınabileceğinin iddia edilmesi, namazı kişisel/günübirlik dua ile karıştırıp namazda ana dilin yeterli olduğunun iddia edilmesi, başörtüsünün kadınlara farz olmadığının ileri sürülmesi içtihad değil, ancak dalalet olabilir, fikir sapıklığı olabilir, haddini bilmezlik olabilir….
…..Hikmetle illeti karıştıracak, dünya saadetini ahiret saadetinin önüne koyacak ve haram yoluyla gelen zorunlulukları zaruret sayacak derecede içtihat usulünü bilmeyen kimselerin yaptıkları içtihatlar dünyevi olur, vahiy nezdinde makbuliyet şartlarını taşımaz ve netice olarak dinen geçerli olmaz…
Süleyman KÖSMENE
Yeniasya2. Şeriat semavidir. Onun örtülü hükümlerini ortaya çıkaran içtihadın da semavi olması gerekir. Semavilikten kasd, yapılan içtihadın içine, Allah rızasını aramaktan başka her hangi bir dünyevi kaygının karışmamış olmasıdır. Günümüz içtihadları Ona göre üç noktadan semavi değil, arzi özellikler göstermektedir. Bunları Bediüzzaman’ın eserinden tafsili bir iktibasla ele alalım:
a- Bir hükmün illeti ayrıdır, hikmeti ayrıdır. Hikmet ve maslahat tercihe sebeptir, icaba (vacip kılınmaya ) hükmün vücuduna sebep değildir. İllet ise hükmün vücuduna sebeptir.
Hüküm, ameli, fer’i ve şer’i bir konuda, Şariin, (Şeriat koyucunun) mükelleflerin fiillerine ilişkin hitabından ibarettir. Şariin hitabından maksat, Allah tarafından fiillere verilen haram, helal, farz, vacip gibi değerlerdir. Haram, bir işin kesin olarak yapılmamasını; farz da kesin olarak yapılmasını gerektirir. Namaz, zekat, oruç, hacc farz bir hükme konudur. Yetim malı, domuz eti, sarhoşluk veren meşrubat ise haramın konusudur. Bunlara teklifi hükümler denir. Vacip, mendup, mekruh ve mübah teklifi hükmün kısımlarındandır.
Bir işin yapılması ya da yapılmamasını her hangi bir şarta bağlayan hükümlere de vaz’i hüküm denir. Orucun Ramazan hilalinin görülmesine bağlanması gibi. Namaz kılmakta abdestin, nikahın geçerli olmasında şahidin, miras için varisin hayatta olması gerekmesi, namaz için kıbleye dönülmesinin şart olması gibi hükümler de buna girer.
Hikmet,—Şari’ tarafından—bir hükmün verilmesinde gözle görülür bir menfaatin sağlanması veya zararın defedilmesidir. Şari’ emir veya nehyederken bunları kasdetmiş olmalıdır. Hikmet hükmün verilmesinde asıl sebep değildir.
İllet ise, açık ve belirli bir vasıftır, her zaman olmasa da, çoğu hallerde hikmet bu vasıfta gerçekleşir……İllet, açık ve bir şeyi ispat etmek için elverişli olmalıdır. Nesebin sübutu için illet, karı-kocalık bağının bulunması veya ikrardır. Küçüklük mal üzerinde diğerinin velayet hakkının illetidir. Bunlar zahir vasıftır. İlletin bir diğer vasfı da belirliliktir. Sarhoş etme hamr’ın (içki) haram kılınışının illetidir. Çünkü hamr, normal olarak sarhoş edici olup onun bu vasfı değişmez…
…Konuyla ilgili bir başka misal: Yolculukta namazın kısa tutulmasının illeti seferdir. Hikmeti ise meşakkattir. Meşakkat ve sıkıntı olmasa da namaz kısa tutulur. Çünkü Şari’ hükümleri hikmetlere değil, hikmetleri de gerçekleştirecek olan illetlere bağlamıştır. (6) Günümüz insanı hükümlere hikmet ve illetin yerlerini değiştirmek suretiyle bakıyor. Bu da, içtihadın semavilik vasfını kaybetmesine sebeptir.
b- Günümüzde insanlar dünya saadetini birinci hedef olarak kabul etmiştir. Hükümleri de ona yöneltiyor. Şeriatın nazarı ise, evvela ve bizzat uhrevi hayata bakar. Dünya saadetine, ahiretin vesilesi olması yönüyle ve ikinci derecede önem verir. Demek ki şu zamanın bakışı şeriatın ruhuna yabanidir. Öyle ise şeriat namına içtihad edemez.
c- Bediüzzaman’a göre ‘yanlış zaruret anlayışı’ da içtihadları arzileştiren bir durumdur. “Zaruret haramı helal derecesine getirir” prensibi umumi değildir. Zaruret, eğer haram yolu ile olmamışsa, haramı helal etmeye sebeptir. Su-i ihtiyarla, gayr-i meşru’ sebeplerle zaruret olmuşsa, haramı helal etmez; ruhsatlı hükümlere vesile ve özür teşkil edemez.Mesela, içkiyle sarhoş olan adamın yaptığı işler aleyhine cereyan eder. Sarhoşken karısını boşasa, geçerlidir; bir çeke imza atsa, parayı öder; birisini öldürse, ceza görür. İçkiye müptela olan bu adam, “içki içmeyince düşünemiyorum, zaruret var içmem lazım” diyemez.
Yanlış zaruret ve ruhsat anlayışı, “dünyevi saadeti hayatın gayesi yapan” Batı medeniyetinin, ruhlarımıza sinmesi sonucudur. Yani, ahiret ve imanı elmas olarak bilen birçok Müslüman, adi birer şişe hükmündeki dünyevi işleri dine tercih etmektedir. Halbuki, küçük bir ihtiyaç ve nefsani dünyevi bir heves, tamah, hafif bir korku, haramı helal haline getiremez. Bu tür saiklerin sevkettiği ruhsat anlayışı ahmakçasına bir cehalet ve hasarettir. Sahibini tokata müstehak eder. (7)
6. Ebu Zehra, age., s. 204-206.
7. Nursi, Sözler, 27. Söz; Emirdağ Lahikası-II, s. 456.
risaleinurenstitusu.org
23 Şubat 2009: 10:01 #732022Anonim
karaelmas;104194 wrote:
14. Üstadın şu ifadelerini biraz açabilir misiniz? “Bir hükmün hikmeti ayrıdır, illeti ayrıdır. Hikmet ve maslahat ise, tercihe sebeptir; icaba, icada medar değildir. İllet ise, vücuduna medardır. Meselâ seferde namaz kasredilir, iki rekât kılınır….
Fıkıh usülünde şöyle denilir: “Hükümler hikmetlere değil illetlere bağlıdır.” Mesela seferilikte namaz kısaltılır. Bunun illeti sefer, hikmeti ise meşakkattir.
Eğer burada “meşakkatten dolayı namaz kısaltılır” denilse başka meşakkatli durumlarda da namazı kısa kılmaya fetva çıkar. Ama “seferden dolayı namaz kısaltılır” dediğimizde meşakkat olmasa bile namaz kısa kılınabilir. Başka hallerde daha ziyade meşakkat olsa bile kısa kılmaya fetva yoktur.“Domuz eti haramdır.” hükmünün illeti Allah’ın yasak kılması, hikmeti ise domuzun necisliği, en pis şeyleri bile yemesidir (kullanılmış pansuman bezlerini dahi yediği söylenmektedir.)
Eğer hükümler hikmetlere bağlı olsa, bir domuz en temiz gıdalarla beslendiğinde etinin de helal olması gerekirdi.
Bir diğer örnek: Orucun Ramazan ayında tutulması emredilmiştir. Orucun nice hikmetlerinden birisi insan için bir perhiz olmasıdır. Bir diğeri, insanın oruçtaki açlıkla fakirlerin halini düşünmesi, onlara yardımcı olmasıdır.
İnsan başka ayda iki ay oruç tutsa bu hikmetler tahakkuk eder, ama farz olan orucunu yerini getirmiş olmaz. Yahut bir kimse imsaktan hemen sonra yemek yese ve akşamdan saatlerce sonraya kadar aç kalsa oruç tutmuş olmaz. Hikmetler fazlasıyla tahakkuk etse bile oruç ibadeti yerine getirilmiş sayılmaz.
24 Şubat 2009: 11:06 #732176Anonim
karaelmas;104194 wrote:karaelmas;104194 wrote:15. İşte, şu zamanda zarûret derecesine geçen ve insanları mübtelâ eden bir beliyye-i âmme sûretine giren çok umûrlar vardır ki, sû-i ihtiyârdan, gayr-i meşrû meyillerden ve haram muâmelelerden tevellüd ettiklerinden, ruhsatlı ahkâmlara medâr olup, haramı helâl etmeye medâr olamazlar. Bu kısmı izah edebilir misiniz?1. Bu zamanda zaruret olmadığı halde, zaruret derecesine çıkan, insanları kendisine müptela ve meftun eden ve bütün insanların ortak bir sorunu haline gelen işler vardır ki, bu işler insanların iradesini kötüye kullanası, meşru olmayan eğilimler ve haram yaşantının bir sonucu, bir neticesidir. Bu yüzden İslamda kolaylık olarak vazedilen hükümlere konu olamazlar. Yani kendisini bilerek kötü işlere ve kötü ahlaka alıştıran insanlar, İslam’ın ruhsatlı ve kolaylık için konulan hükümlerinden faydalanamazlar. Dans, tiyatro, israf ve tüketim gibi bu zamanın haram alışkanlıklarını bahane gösterip, yani zaruridir deyip, haramları helal saymak batıldır.
Mesela, kendi iradesi ile içkiye müptela olup, kendisini sarhoş eden adam, sarhoşken yaptığı suç ve sorumluluklarda özür sahibi sayılmaz. Ben sarhoştum, aklım başımda değildi deyip, suçundan ve sorumluluklarından kaçamaz. İslam’a göre, o sarhoş adam, ayık ve aklı başında bir adam gibi muamele görür. Sarhoş adam cinayet işlese kısas uygulanır, karısını boşasa, boşamış sayılır. Sarhoşun şeran şunu demeye hakkı yoktur: Ben içki bağımlısıyım ve bırakamıyorum.O halde bana içki zaruridir, zaruri durumlarda haramlar helal olur. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.
Selam ve dua ile…
Sorularla Risale-i Nur Editör
2. Belva-yı umumiGeçmiş ve şimdiki zaman da dahil olmak üzere insanların, özellikle müslümanların üzerinde belalar, musibetler, felaketler eksik olmaz.
Bunların bazısı kişiye özgü olmasına karşın kimisi de bütün bir topluluğa şamil olur. İşte bir topluluğa gelen belalara belva-yı amme, beliyye-yi umumi ismi verilmektedir.
İnsanlar, tabiiki özellikle müslümanlar çeşitli sebeblerden dolayı bu belalara maruz kalırlar.Her zamanın kendine has-özgü belva-yı amme’leri vardır. Meselâ; Üstad Said Nursi Barla lâhikasında 1932 yıllarında Hulusi Beyin bir sorusuna verdiği cevapta “İnsanların dişlerini altın ve gümüşle kaplatmalarını“ bir belva-yı umumi olarak kabul ediyor ve bu umumi belanın ancak mütedeyyin bir uzman doktorun raporuna istinaden ve zarurete binaen bir ruhsat verilebileceğini belirtiyor. Fakat bu ruhsatı vermekle işi bitirmiyor ve son bir kaydı şöyle koyuyor; ”Elbette yalnız süs için, ihtiyaçsız dişleri kaplamak veya doldurmak bu ruhsattan istifade edemez.”(Barla lâhikası.)
Yukarıdaki örnekte görüldüğü gibi; ”İşte, şu zamanda zaruret derecesine geçen ve insanları müptelâ eden, bir beliyye-i âmme suretine giren çok umurlar vardır ki, su-i ihtiyardan, gayr-ı meşru meyillerden ve haram muamelelerden tevellüt ettiklerinden, ruhsatlı ahkâmlara medar olup haramı helâl etmeye medar olamazlar.”(Sözler.444)
“Meselâ, bir adam, su-i ihtiyarıyla, haram bir tarzda kendini sarhoş etse, tasarrufâtı, ulema-işeriatça aleyhinde câridir, mazur sayılmaz. Tatlik etse, talâkı vaki olur. Bir cinayet etse, ceza görür. Fakat su-i ihtiyarıyla olmazsa talâk vaki olmaz, ceza da görmez. Hem meselâ, bir içki müptelâsı, zaruret derecesinde müptelâ olsa da diyemez ki, “Zarurettir, bana helâldir.” (Sözler.agy)
Demek ki, üzerimize sel gibi gelen bu çeşit belalara karşı ölçümüz hep bu olmalıdır.Zamanımızda da Üstadın yukarıda bahsettiğine benzer birçok umumi belalara biz Müslümanlar maruz kalmaktayız.
Neler mi diyorsunuz bu belaları? Biraz dikkatlice düşünürseniz hemen aklınıza birkaç tanesi gelebilir. Bana göre meselâ ;
Büyük hipermarketler (alışveriş merkezleri), kredi kartı kullanımı, başörtülü bazı Müslümanların (!) modaya uygun giyimi, lüks tüketim, açık-saçıklık, deniz kıyıları, televizyon, medyanın malum kısmı, dünyevileşme vs.. vs
Yukarda sıraladığımız örneklere baktığımızda herbirinin kendine özgü ve belli bir kesimi ilgilendiren ve etkileyen birer belvay-ı amme oldukları görülür.
Özellikle büyükşehirlerimizde ve şehirlerarası yollarda kurulan hipermarketler önce ehl-i dünyayı şimdilerde de birçok Müslümanı kendine bağlamış durumda. Adeta son çağ insanın “İbadethanesi” haline gelmiş durumda. Sözü geçen hipermarketlere ve/veya alışveriş merkezlerine giren bir aile çok çekici bir şekilde ve çok çeşitli mallar içinde ihtiyacı olan 5-6 mal yerine, kapısından çıkarken onlarca çeşit mal aldığını farketmiyor bile.
Alışveriş merkezlerindeki bu akıl almaz tüketim çılgınlığının akabinde ikinci bir beliyye-yi umumi ortaya çıkıyor. ”Kredi kartı”. Ve ödemeler hemen kredi kartları ile yapılıyor. Çünkü cebinde o anda o kadar malın fiyatını ödeyecek parası yoktur büyük bir ihtimalle. Çünkü, birkaç mal almak için girmişlerdi hipermarkete. Ve böylece kredi kartı ile alışveriş zevkine (!) ve alışkanlığına bağlandıktan sonra tuzağa düşmüş oluyorlar. Böylece gelirinden fazla harcamalar zincirleme şeklinde devam ediyor. Ödenemeyen her kredi kartı borcu için başka bir bankanın kredi kartına müracaat ediliyor ve borç batağında yüzdükçe insanlar batıyorlar.
Bütün bu borçlara da insanlar görenek ve adet belasıyla girmekteler bilindiği gibi.‘Onlarda var bizde niye yok?‘ sitemlerine eskiden cevap vardı. ‘Bütçemiz elvermiyor’ diye. Fakat şimdilerde kredi kartı vasıtasıyla bu bütçeler genişlediği için borçlar ve “Dünyevileşme” de gittikçe yayılıyor.
Evet başka bir belva-yı amme de özellikle Müslümanlar için dünyevileşmedir. Yani, bir taraftan Müslümanlığın gereklerini yerine getirirken diğer taraftan da ehl-i dünyanın yaptığı her şeyi yapmak.
‘Bunda ne kötülük var, gerekli ibadetler yapılıyor işte‘ denilebilir. Fakat durum hiçte öyle masum bir şekilde kalmıyor. Yavaş yavaş o yapılan ibadetler de aksamaya başlıyor. Bazen Cuma namazları kaçıyor, bazen vakit namazlar kazaya bırakılıyor, verilen sadakalar azalıyor v.b. gibi aksamalarla gerçekten ön plana dünya işleri alınıyor.
Yukarıda sayılan umumi belaların kaynağını televizyon ve diğer medya araçlarıyla yapılan reklamlarla lüks tüketim malları almaktadır….
…Televizyonun ve internetin kendisi faydalı bir teknoloji aleti iken içindeki programlar ve siteler vasıtasıyla birçok kişi için gerçekten bir beliye-yi umumi olmuştur insanlar ve Müslümanlar için.
Bu zamanın bence en büyük ve umumi belası “Faiz”dir. İnsan toplulukları arasındaki birlik ve dayanışmayı yıkan, perişan eden beladır faiz. Zengin ile fakir arasında çok büyük ve derin uçurumlar açar faiz denen bela. Maalesef, belva-yı amme hükmüne geçen faiz, birçok Müslümanın da bilerek ve/veya bilmeyerek, isteyerek ve/veya istemiyerekte olsa bulaştığı bir bela durumuna gelmiştir. Faiz belasından en kolay ve tam olarak kurtulmanın yolu zekatın yaygınlaştırılması ve insanlarca uygulanmasıdır.
Diğer bir belva-yı amme de “rüşvet”’tir. Büyük bir üzüntüyle söylemek gerekirse, rüşvet de sari bir hastalık gibi Müslüman cemiyetimiz içine işlemiş bir beladır. Bunun giderilmesinin en etkili yolu insanların kalblerine ahiret inancı ile birlikte imtihan ve Allah korkusunu yerleştirmektir.
Hasılı dostlar biz Müslümanlar şu zamanda dört bir tarafımızdan umumi belalarla kuşatılmışız. Her birimizin bunlardan birine veya birkaçına tutulma ihtimalimiz çok yüksek. Onun için prensibimiz ve yolumuz önce Kur’an’ın hükümlerine, sonra sünnet-i seniyyeye ve nihayet Risale-i Nur’un bu zamanın belalarına ilaç olacak olan düsturlarına uymak olmalıdır.
Allah’tan dileğimiz bizi ve bütün Müslümanları bu tür belva-yı amme’den hepimizi kurtarmasıdır.M. Fahri UTKAN
risalehaber.com
24 Şubat 2009: 11:47 #732186Anonim
ALTINCISI
Selef-i Sâlihînin müçtehidîn-i izâmı, asr-ı nur ve asr-ı hakikat olan asr-ı Sahabeye yakın olduklarından, sâfî bir nur alıp, hâlis bir içtihad edebilirler. Şu zamanın ehl-i içtihadı ise, o kadar perdeler arkasında ve uzak bir mesafede hakikat kitâbına bakar ki, en vâzıh bir harfini de zor ile görebilirler.
Eğer desen: “Sahabeler de insandırlar; hatâdan, hilâftan hâlî olmazlar. Halbuki, içtihadâtın ve ahkâm-ı şeriatın medârı Sahabelerin adâleti ve sıdkıdır ki, hattâ ümmet, ‘Sahabeler umumen âdildirler, doğru söylerler’ diye ittifak etmişler.”
Elcevap: Evet, Sahabeler ekseriyet-i mutlaka itibâriyle, hakka âşık, sıdka müştak, adâlete hâhişgerdirler. Çünkü yalanın ve kizbin çirkinliği, bütün çirkinliğiyle ve sıdkın ve doğruluğun güzelliği, bütün güzelliğiyle o asırda öyle bir tarzda gösterilmiş ki, ortalarındaki mesafe, Arştan Ferşe kadar açılmış, esfel-i sâfilîndeki Müseylime-i Kezzâbın derekesinden âlâ-yı illiyyînde olan Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın derece-i sıdkı kadar bir ayrılık görülmüştür.
Evet, Müseylime’yi esfel-i sâfilîne düşüren kizb olduğu gibi, Muhammedü’l-Emîn Aleyhissalâtü Vesselâmı âlâ-yı illiyyîne çıkaran sıdktır ve doğruluktur.
İşte, hissiyât-ı ulviyeyi taşıyan ve mehâsin-i ahlâkiyeye perestiş eden ve şems-i Nübüvvetin ziyâ-i sohbetiyle nurlanan Sahabeler, o derece çirkin ve sukûta sebep ve Müseylime’nin maskaraâlûd müzahrafât dükkânındaki kizbe, ihtiyârıyla ellerini uzatmamak ve küfürden çekindikleri gibi, küfrün arkadaşı olan kizbden çekinmeleri ve o derece güzel ve medâr-ı fahr ve mübâhât ve mi’rac-ı suud ve terakkî ve fahr-i risâletin, hazîne-i âliyesinden en revaçlı bulunan ve şâşaa-i cemâliyle, içtimâât-ı insaniyeyi nurlandıran sıdka ve doğruluğa ve hakka-ve bilhassa ahkâm-ı şer’iye rivâyetinde ve tebliğinde-elbette ellerinden geldiği kadar tâlip ve muvâfık ve âşık olmaları katîdir, zarûrîdir, şüphesizdir.
Halbuki, şu zamanda, kizb ve sıdkın ortasındaki mesafe o kadar kısalmış ki, âdetâ omuz omuza vermişler. Sıdktan yalana (geçmek) pek kolay gidiliyor. Hattâ, siyâset propagandası vâsıtasıyla, yalancılık doğruluğa tercih ediliyor. İşte, en çirkin şey, en güzel şeylerle beraber bir dükkânda, bir fiyatla satılsa, elbette pek âlî olan ve hakikat cevherine giden sıdk ve hak pırlantası, o dükkâncının mârifetine ve sözüne itimad edip, körü körüne alınmaz.
16. “İşte, en çirkin şey, en güzel şeylerle beraber bir dükkânda, bir fiyatla satılsa, elbette pek âlî olan ve hakikat cevherine giden sıdk ve hak pırlantası, o dükkâncının mârifetine ve sözüne itimad edip, körü körüne alınmaz.” Bu cümledeki güzel ve çirkin şeylerin bir dükkanda satılması meselesine açıklık getirir misiniz?
17. İşte, hissiyât-ı ulviyeyi taşıyan ve mehâsin-i ahlâkiyeye perestiş eden ve şems-i Nübüvvetin ziyâ-i sohbetiyle nurlanan Sahabeler, o derece çirkin ve sukûta sebep ve Müseylime’nin maskaraâlûd müzahrafât dükkânındaki kizbe, ihtiyârıyla ellerini uzatmamak ve küfürden çekindikleri gibi, küfrün arkadaşı olan kizbden çekinmeleri ve o derece güzel ve medâr-ı fahr ve mübâhât ve mi’rac-ı suud ve terakkî ve fahr-i risâletin, hazîne-i âliyesinden en revaçlı bulunan ve şâşaa-i cemâliyle, içtimâât-ı insaniyeyi nurlandıran sıdka ve doğruluğa ve hakka-ve bilhassa ahkâm-ı şer’iye rivâyetinde ve tebliğinde-elbette ellerinden geldiği kadar tâlip ve muvâfık ve âşık olmaları katîdir, zarûrîdir, şüphesizdir. Bu kısmı izah eder misiniz?
25 Şubat 2009: 09:09 #732333Anonim
karaelmas;104651 wrote:17. İşte, hissiyât-ı ulviyeyi taşıyan ve mehâsin-i ahlâkiyeye perestiş eden ve şems-i Nübüvvetin ziyâ-i sohbetiyle nurlanan Sahabeler, o derece çirkin ve sukûta sebep ve Müseylime’nin maskaraâlûd müzahrafât dükkânındaki kizbe, ihtiyârıyla ellerini uzatmamak ve küfürden çekindikleri gibi, küfrün arkadaşı olan kizbden çekinmeleri ve o derece güzel ve medâr-ı fahr ve mübâhât ve mi’rac-ı suud ve terakkî ve fahr-i risâletin, hazîne-i âliyesinden en revaçlı bulunan ve şâşaa-i cemâliyle, içtimâât-ı insaniyeyi nurlandıran sıdka ve doğruluğa ve hakka-ve bilhassa ahkâm-ı şer’iye rivâyetinde ve tebliğinde-elbette ellerinden geldiği kadar tâlip ve muvâfık ve âşık olmaları katîdir, zarûrîdir, şüphesizdir. Bu kısmı izah eder misiniz?
Bu cümleler sahabenin ahlak ve mizaç yapısını anlatıyor.Sahabeler güzel ile çirkin, iyi ile kötü, iman ile küfür, yüksek ile alçak, doğruluk ile yalan arasındaki farkı en iyi gören ve en şiddetli bir şekilde yaşayan insanlardır. Aynı zamanda Peygamberimizin eşsiz ve yüksek sohbeti ile terbiye olmuşlardır.
Zira, sayılan müspet sıfatları, canlı ve en mükemmel bir şekilde üzerinde gösteren zattan, yani Hazreti Peygamberden(sas) ders alıyorlar.Yani Peygamber efendimiz imanı, iyiliği, güzelliği, ahlakı, doğruluğu, hiç kimsenin gösteremeyeceği bir üstünlükte üzerinde gösterdiği için, sahabeler bu sıfatlara meftun ve müptela olmuşlar ve onu taklit ve tatbik için canlarından ve mallarından dahi vazgeçecek bir vaziyete gelmişlerdir.
Menfi sıfatların da bütün yanlışlığını ve çirkinliğini cahiliye döneminde gördükleri için, bu sıfatlara karşı, fıtratlarında bir nefret ve kaçınmak hissiyatı oluşmuştur. Yani her iki yönde de mükemmel bir hisse ve ders alıyorlar.
Sahabeler yalana ve çirkin işlere asla tenezzül etmeyecek derecede yüksek ve erişilmez bir ahlaka ve mizaca ulaşmışlardır. Bu yüzden bütün alimler, sahabeler için ehli adalet demişlerdir. Yani asla ve kata yalan söylemeyecekleri hususunda fikir birliği etmişlerdir. Onun için sahabelerin din hususundaki kaynaklıkları ve delil oluşları katidir.
Selam ve dua ile…
Sorularla Risale-i Nur Editör25 Şubat 2009: 11:06 #732359Anonim
16. “İşte, en çirkin şey, en güzel şeylerle beraber bir dükkânda, bir fiyatla satılsa, elbette pek âlî olan ve hakikat cevherine giden sıdk ve hak pırlantası, o dükkâncının mârifetine ve sözüne itimad edip, körü körüne alınmaz.” Bu cümledeki güzel ve çirkin şeylerin bir dükkanda satılması meselesine açıklık getirir misiniz?
Bu sorunuzun evveline ve ahirine bakdığımızda Ustadımız Bediüzzamanın hak ve hakikat ile çirkin ve fenalığı ve yalancılığı ele almış ve zaman olarakda asr-ı saadet ile ahir zamanı sorulan soru üzerine değerlendirmiş.Şöyle ki günümüz medyası ve televizyon ve gazeteleri ele alır isek ki bu vasıtalar ile meseleleri daha rahat okuyabileceğiz :
Mesela ; Kimilerinin hayır için yapdıkları kömür ve erzak gibi yardımları kendi çirkin oyunlarına iltibas etmeye çalışmışlardır. Eğer bizler onların bu sözlerini olduğu gibi kabul eder isek burada körü körüne bir davranış sergilemiş oluruz. İslamiyet sosyal dayanışmayı da içerir ve bu nedenlede zekatı farz koşmuşdur. Bizler önce kuran ve sünnet mihengine vuracağız sonra alacağız..
Hatta Ustad Bediüzzaman siyaset propagandasıyla yalancılığın doğruluğuna tercih edilmesi meselesini ise gunumuzde güncel yaşanan şu meseleyi bize izah ediyor. Şöyle ki :
ADD derneğinin düzenlemiş olduğu bir konferansa ilahiyatcı sıfatıyla çıkan biri; derneğin siyasi menfaatleri için dini değerlere hakaret ve yok saymaya kadar gitmişdir. Burada ilahiyatcılığı yani hak ve hakikati bırakma ve çirkinliğe, fenalığa ve yalancılığa süluk etme vardır..
25 Şubat 2009: 11:17 #732360Anonim
17. İşte, hissiyât-ı ulviyeyi taşıyan ve mehâsin-i ahlâkiyeye perestiş eden ve şems-i Nübüvvetin ziyâ-i sohbetiyle nurlanan Sahabeler, o derece çirkin ve sukûta sebep ve Müseylime’nin maskaraâlûd müzahrafât dükkânındaki kizbe, ihtiyârıyla ellerini uzatmamak ve küfürden çekindikleri gibi, küfrün arkadaşı olan kizbden çekinmeleri ve o derece güzel ve medâr-ı fahr ve mübâhât ve mi’rac-ı suud ve terakkî ve fahr-i risâletin, hazîne-i âliyesinden en revaçlı bulunan ve şâşaa-i cemâliyle, içtimâât-ı insaniyeyi nurlandıran sıdka ve doğruluğa ve hakka-ve bilhassa ahkâm-ı şer’iye rivâyetinde ve tebliğinde-elbette ellerinden geldiği kadar tâlip ve muvâfık ve âşık olmaları katîdir, zarûrîdir, şüphesizdir. Bu kısmı izah eder misiniz?
Ustadımız Bediüzzaman sahabe efendilerimizin engin ilim ve marifetlerinin kaynağının islamı yaşama ve benimseme ile Resülü zişan a.s.v. efendimize talebeliklerinden geldiğini ve Resülü zişan as.v. efendimizin getirdiklerinin yani hak ve hakikatin ışıltısı küfür, fenalığın karanlığını bastıracak kadar nurani olmasından hiç şüphesiz küfrü ve yalancılığı ve fenalığı tercih etmeleri hem hissiyatlarına hem yaşantılarına hem hakka aşık olmalarına muhalif olacağından elbette o hak ve hakikatin guzelliklerini tercih etmeleri hiç kaçınılmazdır. Şöyle ki :
Bir maden düşünelim ki bu madende hem kömür, taş ve toprak gibi kıymet bakımından değersiz maddeler olsun hemde elmas, zümrüt, yakut ve pırlanta gibi kıymetli, parıltılı ve şaşalı maddeler olsun. Aklı olan elbette heybesine elmas, zümrüt, yakut ve pırlanta gibi değerli maddeleri dolduracağı heybesini kömür gibi değersiz maddeler ile doldurmayacağı hiç şüphesiz bir gerçeklikdir…
25 Şubat 2009: 12:22 #732374Anonim
“Hükümler hikmetlere değil illetlere bağlıdır(inaki bunu biliodum ama böle anlatamazdım teşekkürler.ALlah razı olsun:))
26 Şubat 2009: 09:04 #732488Anonim
Hâtime
Asırlara göre şeriatlar değişir; belki, bir asırda kavimlere göre ayrı ayrı şeriatlar, peygamberler gelebilir ve gelmiştir. Hâtemü’l-Enbiyâdan sonra, Şeriat-ı Kübrâsı her asırda, her kavme kâfi geldiğinden, muhtelif şeriatlara ihtiyaç kalmamıştır.
Fakat, teferruâtta bir derece ayrı ayrı mezheblere ihtiyaç kalmıştır.Evet, nasıl ki mevsimlerin değişmesiyle elbiseler değişir, mîzaçlara göre ilâçlar tebeddül eder; öyle de, asırlara göre şeriatlar değişir, milletlerin istidadına göre ahkâm tahavvül eder. Çünkü, ahkâm-ı şer’iyenin teferruât kısmı ahvâl-i beşeriyeye bakar, ona göre gelir, ilâç olur.
Enbiyâ-i sâlife zamanında tabakât-ı beşeriye birbirinden çok uzak ve seciyeleri hem bir derece kaba, hem şiddetli ve efkârca ibtidâî ve bedeviyete yakın olduğundan, o zamandaki şeriatlar, onların haline muvâfık bir tarzda, ayrı ayrı gelmiştir. Hattâ, bir kıtada, bir asırda ayrı ayrı peygamberler ve şeriatlar bulunurmuş. Sonra, âhirzaman Peygamberinin gelmesiyle, insanlar, güyâ iptidâî derecesinden idâdiye derecesine terakkî ettiğinden, çok inkılâbât ve ihtilâtât ile, akvâm-ı beşeriye bir tek ders alacak, bir tek muallimi dinleyecek, bir tek şeriatla amel edecek vaziyete geldiğinden, ayrı ayrı şeriata ihtiyaç kalmamıştır, ayrı ayrı muallime de lüzum görülmemiştir. Fakat, tamamen bir seviyeye gelmediğinden ve bir tarz-ı hayat-ı içtimâiyede gitmediğinden, mezhebler taaddüd etmiştir. Eğer beşerin ekseriyet-i mutlakası bir mekteb-i âlînin talebesi gibi, bir tarz-ı hayat-ı içtimâiyeyi giyse, bir seviyeye girse, o vakit mezhebler tevhid edilebilir. Fakat, bu hal-i âlem, o hale müsaade etmediği gibi, mezâhib de bir olmaz.
Eğer desen:
“Hak bir olur. Nasıl böyle dört ve on iki mezhebin muhtelif ahkâmları hak olabilir?”
Elcevap:
Bir su, beş muhtelif mîzaçlı hastalara göre nasıl beş hüküm alır, şöyle ki:
Birisine, hastalığının mîzâcına göre, su, ilâçtır; tıbben vâcibdir.
Diğer birisine, hastalığı için zehir gibi muzırdır; tıbben ona haramdır.
Diğer birisine, az zarar verir; tıbben ona mekruhtur.
Diğer birisine, zararsız menfaat verir; tıbben ona sünnettir.
Diğer birisine, ne zarardır, ne menfaattir, âfiyetle içsin; tıbben ona mübahtır.
İşte hak burada taaddüd etti. Beşi de haktır. Sen diyebilir misin ki, “Su yalnız ilâçtır, yalnız vâcibdir, başka hükmü yoktur”?
İşte bunun gibi, ahkâm-ı İlâhiye, mezheblere, hikmet-i İlâhiyenin sevkiyle ittibâ edenlere göre değişir; hem, hak olarak değişir ve herbirisi de hak olur, maslahat olur.
Meselâ, hikmet-i İlâhiyenin tensibiyle İmâm-ı Şâfiîye ittibâ eden, ekseriyet itibâriyle Hanefîlere nispeten köylülüğe ve bedevîliğe daha yakın olup, cemaati bir tek vücud hükmüne getiren hayat-ı içtimâiye de nâkıs olduğundan, her biri bizzat dergâh-ı Kâdiü’l-Hâcâtta kendi derdini söylemek ve hususi matlûbunu istemek için, imam arkasında Fâtihayı birer birer okuyorlar. Hem, ayn-ı hak ve mahz-ı hikmettir. İmâm-ı âzama ittibâ edenler ekseriyet-i mutlaka itibâriyle, İslâmî hükümetlerin ekserîsi o mezhebi iltizam etmesiyle, medeniyete, şehirliliğe daha yakın ve hayat-ı içtimâiyeye müstaid olduğundan, bir cemaat bir şahıs hükmüne girip, birtek adam umum nâmına söyler; umum, kalben onu tasdik ve rabt-ı kalb edip-onun sözü umumun sözü hükmüne geçtiğinden, Hanefî mezhebine göre imam arkasında Fâtiha okunmaz. Okunmaması ayn-ı hak ve mahz-ı hikmettir.
Hem meselâ, mâdem şeriat tabiatın tecavüzâtına sed çekmekle onu tâdil edip nefs-i emmâreyi terbiye eder; elbette, ekser etbâı köylü ve nimbedevî ve amelelikle meşgul olan Şâfiî mezhebine göre, “Kadına temas ile abdest bozulur, az bir necâset zarar verir.” Ekseriyet itibâriyle hayat-ı içtimâiyeye giren, nimmedenî şeklini alan insanlar ittibâ ettikleri mezheb-i Hanefîye göre, “Mess-i nisvan abdesti bozmaz, bir dirhem kadar necâsete fetvâ var.”
İşte, bir amele ile bir efendiyi nazara alacağız. Amele, tarz-ı maîşet itibâriyle, ecnebî kadınlarla ihtilâta, temasa ve bir ocak yanında oturmaya ve mülevves şeylerin içine karışmaya mübtelâ olduğundan, sanat ve maîşet itibâriyle, tabiat ve nefs-i emmâresi meydanı boş bulup tecavüz edebilir. Onun için, şeriat onların hakkında, o tecavüzâta sed çekmek için, “Abdest bozulur, temas etme; namazını iptal eder, bulaşma” mânevî kulağında bir sadâ-i semâvî çınlattırır.
Ammâ, o efendi, nâmuslu olmak şartıyla, âdât-ı içtimâiyesi itibâriyle, ahlâk-ı umumiye nâmına, ecnebî kadınlara temasa mübtelâ değil, mülevves şeylerle nezâfet-i medeniye nâmına kendini o kadar bulaştırmaz. Onun için, şeriat, mezheb-i Hanefî nâmiyle ona şiddet ve azîmet göstermemiş, ruhsat tarafını gösterip hafifleştirmiştir. “Elin dokunmuş ise, abdestin bozulmaz; hicab edip, kalabalık içinde su ile istincâ etmemenin zararı yoktur, bir dirhem kadar fetvâ vardır” der, onu vesveseden kurtarır.
İşte, denizden iki katre, sana misâl. Onlara kıyas et. Mîzan-ı Şa’rânî mîzanıyla, şeriat mîzanlarını bu sûretle muvâzene edebilirsen, et.
“Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Sen her şeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın. (Bakara Sûresi: 32.)”
18. “Asırlara göre şeriatlar değişir; belki, bir asırda kavimlere göre ayrı ayrı şeriatlar, peygamberler gelebilir ve gelmiştir. Hâtemü’l-Enbiyâdan sonra, Şeriat-ı Kübrâsı her asırda, her kavme kâfi geldiğinden, muhtelif şeriatlara ihtiyaç kalmamıştır.” Bu kısmı izah eder misiniz?
19. “Eğer beşerin ekseriyet-i mutlakası bir mekteb-i âlînin talebesi gibi, bir tarz-ı hayat-ı içtimâiyeyi giyse, bir seviyeye girse, o vakit mezhebler tevhid edilebilir.” Günümüzde aynı tarz hayatı yaşayıp, farklı mezheplerden olan insanlar var. Bu cümleye göre aynı hayat tarzında olan insanların mezhep tercihleri nasıl olmalıdır?
26 Şubat 2009: 11:14 #732509Anonim
karaelmas;105225 wrote:18. “Asırlara göre şeriatlar değişir; belki, bir asırda kavimlere göre ayrı ayrı şeriatlar, peygamberler gelebilir ve gelmiştir. Hâtemü’l-Enbiyâdan sonra, Şeriat-ı Kübrâsı her asırda, her kavme kâfi geldiğinden, muhtelif şeriatlara ihtiyaç kalmamıştır.” Bu kısmı izah eder misiniz?
Temel hükümler bütün peygamberler için aynıdır; değişmez, nesh olmaz. Meselâ, imanın rükünleri bütün hak dinlerde aynıdır ve ibadet bunların hepsinde vardır. Ama ibadetin fer’î hükümlerinde, yani teferruatında farklılıklar görülür. İbadetin şekli, vakti, kıblenin yönü gibi hükümlerde değişme söz konusu olmuştur.
Cenâb-ı Hakk beşere ihsan ettiği maddî ve manevî terakkilere paralel olarak, bu fer’î hükümlerin bir kısmını nesh etmiş, yerine başkalarını emretmiştir. Peygamberlerin şeriatlarında görülen bu değişim, ahir zaman peygamberinin şeriatında, esas itibariyle, görülmemiştir. “İşte bu gün, sizin için, dininizi kemâle erdirdim; üzerinizdeki nimetimi tamamladım.” (Mâide Sûresi, 3) mealindeki âyet-i kerime ile bu açıkça ortaya konulmuştur. Artık ne namazın vakitlerinde, ne kıblede, ne helâl ve haram hükümlerinde, ne orucun tutulacağı ayda hiçbir değişme olamaz, olmamıştır da.
Ancak, şeriatın teferruatı sayılacak bazı hükümlerde içtihat yapılmıştır. Meselâ, vitir namazı her mezhepte üç rekâttır. Ama, bunun aralıksız üç rekât kılınması, yahut önce iki rekât daha sonra ayrıca bir rekât kılınması fer’î bir meseledir. Dinin temel hükümlerine ilişmeyen bu gibi teferruat hükümler içtihada konu olmuştur.
Öte yandan, âyet-i kerimenin de işaret ettiği gibi, İslâm dininin kemâle erdirilmesi bir anda ve bir defada olmamış, safhalar hâlinde icra edilmiştir. İşte bu safhalarda, bazı fer’î hükümler nesh olmuştur.
Şunu önemle ifade etmek isteriz:
Bir hükmün nesh olması onun yanlış olup, doğrusuyla değiştirildiği mânâsına gelmez.Bu konuda bir âyet-i kerime: “Biz bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturursak, mutlaka daha hayırlısını veya benzerini getiririz.” (Bakara Sûresi, 106)
Âyette geçen “daha hayırlısını veya benzerini” ifadesi bu noktada çok önemlidir. Yani, nesh olan hükümler de, yeni hükümler gibi “hayırlı”dırlar. İnsanların hayrına olma özelliği bütün âyetler için geçerlidir.
Bir tek misâl verelim. Kâfirun Sûresinde geçen “Sizin dininiz size, benim dinim bana” hükmünün cihat âyetiyle nesh edildiği söylense bile, bu gün dünyanın çok yerinde Kâfirun Sûresi yürürlüktedir. Müslümanlar o yabancı beldelerde, Mekke’deki ilk dönem gibi, o milletin dinine karışmaz ve kendi dinlerini yaşarlar. Onlara karşı silâhla cihat etme yoluna da gitmezler.
Kâinat kitabında da nesih söz konusudur, ama nesh olanlar bâtıl yahut hatalı değildirler. Meselâ, ilk insan, doğrudan, topraktan yaratılmış, sonra bu hüküm nesh olmuş ve sonrakiler bildiğimiz yolla dünyaya gönderilmişlerdir. Her iki tarz da güzeldir.
Gece ve gündüz, mevsimlerin değişmeleri, insan ömrünün çocukluk, gençlik ihtiyarlık safhaları ve kâinatın geçirdiği devreler nazara alındığında sonsuz denecek kadar çok nesihle karşılaşırız. Bunların her biri kendi yerinde güzeldir.
27 Şubat 2009: 09:12 #732618Anonim
karaelmas;105225 wrote:19. “Eğer beşerin ekseriyet-i mutlakası bir mekteb-i âlînin talebesi gibi, bir tarz-ı hayat-ı içtimâiyeyi giyse, bir seviyeye girse, o vakit mezhebler tevhid edilebilir.” Günümüzde aynı tarz hayatı yaşayıp, farklı mezheplerden olan insanlar var. Bu cümleye göre aynı hayat tarzında olan insanların mezhep tercihleri nasıl olmalıdır?1. Mezhep tercihleri kişilerin kendilerine aittir, herhangi bir mecburiyet söz konusu değildir. Çünkü dört mezhebin dördü de haktır. Bir Şafii şehirde Hanefi mezhebini tercih edebileceği gibi, Şafii’likten yana da tercihini kullanabilir. Ya da bir Hanefi, kırsal bir bölgede o bölgenin şartları Şafii Mezheb’ine daha uygun olduğundan, dilerse Şafii Mezhebi’ni tercih edebilir veya Hanefi Mezhebi’nde de kalabilir. Aynı durum diğer mezhepler içinde geçerlidir.Bununla birlikte, hangi mezhepten olursak olalım, aynı zamanda diğer mezheplerden de istifade ediyoruz zaten. Örneğin; İmam-ı Azam’a göre kendi ineğimizden süt içebilir, peynir yiyebiliriz. Ama diğer mezheplerde başkasından almaya ve kullanmaya fetva var. Bu durumda günlük yaşantımızda her mezhebin kolaylıklarından da faydalanmış oluyoruz.
Cafer (alıntıdır.)
2. Üstad burada, insanlar tamamı ile bir tarz, bir kalıp içine yerleşmez, demek istiyor. Bu yüzden mezheplerin birleşmesi; içtimai ve fıtri açıdan muhaldir. Ne zaman insanlar robot gibi, tek tarz, tek tip, tek kalıp olursa, o zaman mezhepler birleşir, bu da fıtri olarak mümkün olmayacağına göre, mezheplerin de birleşmesi mümkün değildir. Üstad’ın “Eğer beşerin ekseriyet-i mutlakası bir mekteb-i âlînin talebesi gibi, bir tarz-ı hayat-ı içtimâiyeyi giyse, bir seviyeye girse, o vakit mezhebler tevhid edilebilir.” bu ifadeleri bu hakikati daha da vazıh hale getirmek için, farazi bir zihin egzersizidir. Yoksa böyle olacak ve mezhepler birleşecek demiyor.
Mezhep tercihleri; insanın mizacı ve bulunduğu örfi ve coğrafi şartlar dahilinde olmalıdır. Mesela; Maliki mezhebinde abdest alırken baş tamamen mesh ediliyor, şimdi kutuplarda yaşayan bir Müslüman’ın, günde beş kez bu hükmü tatbik etmesi zor olur. Bu yüzden kutuplarda yaşayan Müslüman’a en uygun fetva Şafi mezhebinin fetvasıdır. Zira bu mezhepte, ıslak parmakla başa dokunmak mesh için kafidir. Aynı şekilde; uzak doğu örfünde haşere yemek normalken, bizim örfümüzde çok tiksindiricidir. Maliki mezhebinden haşareleri yemek caizken, Hanefi mezhebinde caiz değildir. İşte insanın mezhep tercihinde mizaç, örf, coğrafi şartlar, şehir ve kırsal hayat koşulları çok önemlidir. Yoksa keyfi bir seçim olmamalıdır.
Sırf aykırılık olsun diye, ekseri Hanefi olan bir yerde, Şafi mezhebini seçmek, ekseri Şafi olan bir yerde de Hanefi mezhebini seçmek, mürüvvete uymaz. Mürüvvet; toplumun doğru hayat tarzına uyum sağlamak demektir.
Selam ve dua ile…
Sorularla Risale-i Nur Editör -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.