- Bu konu 35 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
7 Mart 2012: 19:28 #802937
Anonim
İkinci MakamTevhidi ve vahdâniyeti ve vahdeti kat’î bir surette iktiza ve istilzam ve icap eden ve şirki veiştiraki kabul etmeyen ve müsaade vermeyen deliller hadsizdirler. Onlardan yüzler, belki binlerburhanlar Risale-i Nur’da tafsilen ispat edildiğinden, burada muktazîlerin üç adedine icmalenişaret edilecek.
BİRİNCİSİBu kâinatta, gözle görünen hakîmâne ef’âlin ve basîrâne tasarrufatın şehadetiyle, bumasnuat, bir Hâkim-i Hakîmin, bir Kebîr-i Kâmilin hudutsuz sıfât ve isimleriyle ve nihayetsiz,mutlak olan ilim ve kudretiyle yapılıyor, icad ediliyor.Evet, bir hads-i kat’î ile, bu eserlerden, o Sâniin hem rububiyet-i âmme derecesindehâkimiyeti ve âmiriyeti, hem ceberutiyet-i mutlaka derecesinde kibriyası ve azameti, hemulûhiyet-i mutlaka derecesinde kemâli ve istiğnâsı, hem hiçbir kayıt altına girmeyen ve hiçbirhadd-i nihayet bulunmayan faaliyeti ve saltanatı var olduğu anlaşılır ve kat’î bilinir, belki görünür. Hâkimiyet ve kibriya ve kemâl ve istiğnâ ve ıtlak ve ihata ve nihayetsizlik vehadsizlik ise, vahdeti istilzam edip, iştirake zıttırlar. Amma hâkimiyet ve âmiriyetin vahdeteşehadetleri ise, Risale-i Nur’un çok yerlerinde gayet kat’î bir surette ispat edilmiş. Hülâsatü’l-hülâsası şudur ki:
Hâkimiyetin şe’ni ve muktezası istiklâliyet ve infiraddır ve gayrın müdahalesini reddir. Hattâ, aczleri için muavenete fıtraten muhtaç olan insanlar dahi, o hâkimiyetin bir gölgesicihetiyle gayrın müdahalesini red ve istiklâliyetini mu-hafaza etmek için, bir memlekette iki padişah, bir vilâyette iki vali, bir nahiyede iki müdür, hattâ bir mahallede iki muhtar bulunmuyor. Eğer bulunsa hercümerc olur, ihtilâl başlar, intizambozulur.
Madem hâkimiyetin bir gölgesi, âciz ve muavenete muhtaç olan insanlarda bu derecemüdahale-i gayrı ve iştiraki reddedip kabul etmezse, elbette aczden münezzeh bir Kadîr-i Mutlakta, rububiyet suretindeki hâkimiyet, hiçbir cihetle iştiraki ve müdahale-i gayrı kabul etmez. Belki gayet şiddetle reddeder ve şirki tevehhüm ve itikad edenleri gayet hiddetledergâhından tard eder. İşte, Kur’ân-ı Hakîmin ehl-i şirk aleyhinde gayet şiddet ve hiddetlebeyanatı bu mezkûr hakikatten ileri geliyor.
Amma, kibriya ve azamet ve celâlin vahdete şehadetleri ise, o dahi Risale-i Nur’da parlakburhanlarıyla beyan edilmiş. Burada gayet muhtasar bir meâline işaret edilecek.
Meselâ, nasıl ki, güneşin azamet-i nuru ve kibriya-yı ziyası, perdesiz ve yakınında bulunan başka zayıf nurlara hiçbir cihetle ihtiyaç bırakmadığı ve tesir vermediği gibi, öyle de, kudret-i İlâhiyenin azamet ve kibriyası dahi, ayrı hiçbir kuvvete, hiçbir kudrete ihtiyaç bırakmadığı gibi, onlara hiçbir icadı, hiçbir hakikî tesiri vermez. Ve bilhassa kâinattaki bütün makàsıd-ı Rabbaniyenin temerküz ettiği yeri ve medarları olan zîhayat ve zîşuurları başkalara havalesikàbil değil. Hem hilkat-ı insaniyenin ve hadsiz enva-ı nimetin icadındaki gayelerin tezahür ettiği yerleri, menşeleri olan zîhayatların cüz’iyatındaki ahval ve semeratı ve neticeleri başka ellere havalenin hiçbir cihet-i imkânı yoktur. Meselâ, bir zîhayat, cüz’î bir şifası veya bir rızkı veya bir hidayeti için Cenâb-ı Haktan başkasına hakikî minnettar olmak ve başkasına perestişkârâne medih ve senâ etmek, rububiyetinazametine dokunur ve ulûhiyetin kibriyasına ilişir ve mâbudiyet-i mutlakanın haysiyetine dokundurur, celâlini müteessir eder.
[TABLE]
[TR]
[TD]Kadîr-i Mutlak: herşeye gücü yeten, sınırsız kudret sahibi Allah[/TD]
[TD]Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]acz: acizlik, güçsüzlük[/TD]
[TD]ahval: haller, durumlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]azamet: büyüklük[/TD]
[TD]azamet-i nur: nurun, parlaklığın büyüklüğü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beyan etmek: açıklamak[/TD]
[TD]beyanat: açıklamalar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilhassa: özellikle[/TD]
[TD]burhan: güçlü delil, sarsılmaz kanıt[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]celâl: görkemli olma, haşmet[/TD]
[TD]cihet: yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet-i imkân: mümkün olma yönü[/TD]
[TD]cüz’iyat: küçük ve ferdî şeyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cüz’î: kişisel, küçük, ferdî[/TD]
[TD]dergâh: huzur, makam[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i şirk: Allah’a ortak koşanlar[/TD]
[TD]envâ-ı nimet: nimet çeşitleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayet: son derece[/TD]
[TD]hadsiz: sayısız, sınırsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: doğru, gerçek[/TD]
[TD]hakikî: gerçek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hercümerc: karma karışık[/TD]
[TD]hidayet: doğru ve hak yol[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hiddet: öfke, kızgınlık[/TD]
[TD]hilkat-i insaniye: insanın yaratılışı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâkimiyet: egemenlik, hükümranlık[/TD]
[TD]icad: var etme, yaratma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtilâl: karışıklık[/TD]
[TD]intizam: düzen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itikad etmek: inanmak[/TD]
[TD]iştirak: ortak olma, katılma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kibriya-yı ziya: ışığın büyüklüğü[/TD]
[TD]kibriyâ: büyüklük, yücelik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret: güç, iktidar[/TD]
[TD]kudret-i İlâhiye: Cenab-ı Allah’ın sonsuz kudreti[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kàbil: mümkün[/TD]
[TD]kâinat: evren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD][/TD]
[TD][/TD]
[/TR]
[/TABLE]7 Mart 2012: 19:31 #802938Anonim
Amma kemâlin sırr-ı vahdete işareti ise, yine Risale-i Nur’da çok parlak burhanlarıyla beyan edilmiştir. Gayet muhtasar bir meâli şudur ki:
Semâvât ve arzın hilkatı, bilbedahe gayet kemâlde bir kudret-i mutlakayı ister. Belki, her bir zîhayatın acaip cihazatı dahi kemâl-i mutlakta bir kudreti iktiza eder. Ve aczdenmünezzeh ve kayıttan müberrâ bir kudret-i mutlakadaki kemâl ise, elbette vahdeti istilzam eder. Yoksa, kemâline nakîse ve ıtlakına kayıt konmak ve nihayetsizliğine nihayet vermek ve en kavî bir kudreti en zayıf bir acze sukut ettirmek ve nihayetsiz bir kudrete, nihayetsizolduğu bir vakitte, bir mütenâhi ile nihayet vermek lâzım gelecek. Bu ise, beş vech ile muhâliçinde muhâldır.
Amma, ıtlak ve ihâta ve nihayetsizliğin vahdete şehadetleri ise, o dahi Siracü’n-Nurrisalelerinde tafsilen zikredilmiş. Bir muhtasar meâli şudur:
Madem, kâinattaki ef’âlin herbiri, kendi eserinin etrafa istilâkârâne yayılmasıyla herbir fiilinihatasını ve ıtlakını ve hadsiz bulunduğunu ve kayıtsızlığını gösterir. Ve madem, iştirak ve şirkise, o ihatayı inhisar altına ve o ıtlakı kayıt altına ve o hadsizliği had altına alıp ıtlakınhakikatını ve ihâtının mahiyetini bozuyor. Elbette mutlak ve muhit olan o ef’alde iştirakmuhâldir, imkânı yoktur.
Evet, ıtlakın mahiyeti iştirake zıttır. Çünkü, ıtlakın mânâsı, hattâ mütenahi ve maddî vemahdut birşeyde dahi olsa, yine istilâkârâne ve istiklâldârâne etrafa,her yere yayılır, intişar eder. Meselâ, hava ve ziya ve nur ve hararet, hatta su, ıtlaka mazhar olsalar, her tarafa yayılırlar.
Madem ıtlak ciheti, cüz’îde dahi olsa, maddîleri, mahdutları böyle müstevli yapıyor. Elbetteküllî bir ıtlak-ı hakiki, böyle hem nihayetsiz, hem maddeden münezzeh, hem hudutsuz, hem kusurdan müberrâ olan sıfatlara öyle bir istilâ ve ihata verir ki, şirk ve iştirakın hiçbir cihet-i imkânı ve ihtimali olamaz.
Elhasıl, kâinatta görünen binlerle ef’âl-i umumiyenin ve cilveleri görünen yüzer esmâ-i İlâhiyenin herbirinin hem hâkimiyeti, hem kibriyası, hem kemâli, hem ihatası, hem ıtlakı, hem nihayetsizliği vahdetin ve tevhidin gayet kuvvetli birer burhanıdırlar.Hem nasıl ki bir fevkalâde kuvvet, faaliyete girmek için istilâ etmek ister, başka kuvvetleri dağıtır. Öyle de, herbir fiil-i rububiyet ve herbir cilve-i esmâ-i ulûhiyet, o derece fevkalâdekuvvetleri, eserlerinde görünüyor ki, eğer hakîmiyet-i âmme ve adalet-i mutlaka olmasaydı ve onları durdurmasaydı, herbiri umum mevcudatı istilâ edecekti.
Meselâ, kavak ağacını umum zeminde halk eden ve tedbirini gören bir kuvvet, hiç mümkün müdür ki, onun yanında ve efradı içinde yayılmış ve karışmış olan ceviz ve elma ve zerdalimisillü ağaçların kavağa bitişik olan cüz’î fertlerini, o kavak nev’ini tamamen, birden zapteden küllî kuvveti altına ve tedbiri içine almasın ve istilâ etmesin ve başka kuvvetlere kaptırsın.
Evet, herbir nev’i mahlûkatta, belki herbir fertte tasarruf eden öyle bir kuvvet ve kudrethissediliyor ki, bütün kâinatı istilâ ve bütün eşyayı zapt ve bütün mevcudatı hükmü altına alabilir bir mahiyette görünüyor. Elbette böyle bir kuvvet, iştiraki hiç bir cihette kabul edemez, şirke meydan vermez.Hem nasıl ki bir meyvedar ağacın sahibi, o ağaçtan en ziyade ehemmiyet verdiği vealâkadarlık gösterdiği cihet ve madde, o ağacın meyveleri ve dallarının uçlarındaki semereleri ve tohumluk için o meyvelerin kalblerinde ve bizzat kalbleri olan çekirdekleridir. Ve onun mâliki, aklı varsa, o dallardaki meyveleri başkalara daimî temlik edip boş boşuna malikiyetini bozmaz.
[TABLE]
[TR]
[TD]adalet-i mutlaka: sınırsız ve her alanda uygulamaları olan adalet[/TD]
[TD]alâkadarlık: ilgili olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]burhan: güçlü delil, sarsılmaz kanıt[/TD]
[TD]cihet: yön, taraf[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet-i imkân: mümkün olma yönü[/TD]
[TD]cilve: görüntü, yansıma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve-i esmâ-i ulûhiyet: ibadete ve itaat edilmeye lâyık olan Allah’ın isimlerinin varlıklar üzerindeki yansımaları[/TD]
[TD]cüz’î: ferd[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]efrad: fertler, bireyler[/TD]
[TD]ef’âl-i umumiye: genel fiiller, işler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elhasıl: kısaca, özetle[/TD]
[TD]esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fevkalâde: olağanüstü[/TD]
[TD]fiil-i rububiyet: Cenab-ı Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan terbiye ve idare edicilik fiili[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayet: son derece[/TD]
[TD]halk eden: yaratan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hararet: ısı, sıcaklık[/TD]
[TD]hudutsuz: sınırsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâkimiyet: egemenlik, hükümranlık[/TD]
[TD]hâkimiyet-i amme: her şeyi hâkimiyeti altına alma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihata: içine alma, kapsama[/TD]
[TD]intişar etmek: yayılmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istilâ: her şeyi kuşatma, ele geçirme özelliği[/TD]
[TD]iştirak: ortak olma, katılma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl: mükemmellik[/TD]
[TD]kibriyâ: büyüklük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret: güç, iktidar[/TD]
[TD]küllî: bütün ferdleri içine alan, kapsamlı, tür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maddeden münezzeh: maddî yapısı olmayan[/TD]
[TD]maddî: maddeden olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahdut: sınırlı[/TD]
[TD]mahiyet: esas nitelik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahlukât: yaratılmış varlıklar[/TD]
[TD]mazhar olmak: ulaşmak, nail olmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
[TD]meyvedar: meyveli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]misillü: gibi[/TD]
[TD]müberrâ: arınmış, temiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müstevlî: istila eden, bir alanı ele geçiren[/TD]
[TD]nev’: çeşit, tür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD][/TD]
[TD][/TD]
[/TR]
[/TABLE]
7 Mart 2012: 19:34 #802939Anonim
Aynen öyle de, şu kâinat denilen ağacın dalları olan unsurlar ve unsurların uçlarında bulunan ve çiçekleri ve yaprakları hükmünde olan nebatat ve hayvanatve o yaprakların ve çiçeklerin en yukarısındaki meyveler olan insanlar ve o meyvelerin en mühim meyveleri ve semereleri ve netice-i hilkatleri olan ubudiyetlerini ve şükürlerini ve bilhassa o meyvelerin cemiyetli çekirdekleri olan kalblerini ve zahr-ı kalb denilen kuvve-i hafızalarını başka kuvvetlere hiçbir cihetle kaptırmaz ve kaptırmakla saltanat-ı rububiyetini kırmaz ve kırmakla mâbudiyetini bozmaz.
Hem daire-i mümkinatın ve kesretin en müntehâsında bulunan cüz’iyatta, belki o cüz’iyatıncüz’iyat-ı ahvâlinde ve keyfiyatında makàsıd-ı rububiyet temerküz ettiğinden, hem demâbudiyete uzanan ve Mâbuda bakan minnettarlıkların ve teşekküratların ve perestişliklerinmenşeleri onlar olduğundan, elbette onları başka ellere vermez ve vermekle hikmetini iptal etmez. Ve hikmetini iptal etmekle ulûhiyetini iskat etmez. Çünkü mevcudatın icadındaki en mühim makâsıd-ı Rabbâniye, kendini zîşuurlara tanıttırmak ve sevdirmek ve medh ü senâsını ettirmek ve minnettarlıklarını kendine celb etmektir.
Bu ince sır içindir ki, şükrü ve perestişi ve minnettarlığı ve muhabbeti ve medhi ve ubudiyeti intac eden rızıkve şifave bilhassa hidâyetve imangibi daire-i kesretin en âhirindeki cüz’î veküllî bu gibi fiiller ve in’âmlar, doğrudan doğruya Kâinat Hâlıkının ve umum mevcudatSultanının eseri ve ihsanı ve in’âmı ve hediyesi ve fiili olduğunu göstermek için, Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan HAŞİYE-1 tekrar ile rızkı ve hidâyeti ve şifayı Zât-ı Vâcibü’l-Vücuda veriyor. Ve onları ihsan etmek“Ona mahsus ve Ona münhasırdır” diyor. Ve gayet şiddetle gayrın müdahalesini reddediyor.Evet, ebedî bir dâr-ı saadeti kazandıran iman nimetini veren, elbette ve herhalde o dâr-ı saadeti halk eden ve imanı ona anahtar yapan bir Zât-ı Zülcelâlin nimeti olabilir. Başkası bu derece büyük bir nimetin mün’imi olarak mâbudiyetin en büyük penceresini kapayıp, enehemmiyetli vesilesini kapamaz ve çalamaz.
[BILGI]Haşiye-1 Meselâ اِنَّ اللهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُوالْقُوَّةِ الْمَتِينُ gibi (“Şüphesiz ki rızık veren, mutlak kudret ve kuvvet sahibi olan sadece Allah’tır.” Zâriyat Sûresi, 51:58.)[/BILGI]
[TABLE]
[TR]
[TD]Hâlık: her şeyi yaratan Allah[/TD]
[TD]Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: ifade ve açıklamalarıyla mu’cize olan Kur’ân[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Mâbud: Kendisine kulluk edilen Allah[/TD]
[TD]Sultan: hükümdâr, yönetici, Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]celb etmek: kendine çekmek[/TD]
[TD]cemiyetli: toplu, bir çok özelliği üzerinde barındıran[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: yön, taraf[/TD]
[TD]cüz’iyat: küçük ve ferdî şeyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cüz’iyat-ı ahvâl ve keyfiyat: varlıkların halleri ve özelliklerini oluşturan bölümler ve parçalar[/TD]
[TD]cüz’î: ferdî, küçük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]daire-i kesret: çokluk dairesi, madde âlemi[/TD]
[TD]daire-i mümkinat: varlığı ile yokluğu imkân dahilinde olup Allah’ın var etmesine bağlı olan daire, kâinat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayvanat: hayvanlar[/TD]
[TD]haşiye: dipnot, açıklayıcı not[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hidayet: doğru ve hak yol[/TD]
[TD]hikmet: Allah’ın herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratma sıfatı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icad: var etme, yaratma[/TD]
[TD]ihsan: iyilik, bağış, ikram[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intaç etme: netice verme[/TD]
[TD]in’âm: nimetlendirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iskat etmek: düşürmek[/TD]
[TD]kesret: çokluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kuvve-i hafıza: hafıza duygusu, bellek[/TD]
[TD]küllî: ferdleri içine alan, kapsamlı, tür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]makàsıd-ı Rabbâniye: her şeyin Rabbi olan Allah’ın gözettiği yüce maksatlar, gayeler[/TD]
[TD]makàsıd-ı rububiyet: Allah’ın kâinattaki bütün varlıkları besleme, idare ve terbiye etmesindeki maksat ve gayeler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medh ü senâ: övme ve yüceltme[/TD]
[TD]medih: övgü, şükür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]menşe: kaynak, esas[/TD]
[TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]minnettarlık: görülen iyiliğe karşı teşekkür duygusu besleme[/TD]
[TD]muhabbet: sevgi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâbudiyet: ibadet edilmeye lâyık olma[/TD]
[TD]mâlik: sahip[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müntehâ: en son nokta[/TD]
[TD]nebatat: bitkiler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]netice-i hilkat: yaratılış neticesi[/TD]
[TD]perestiş: taparcasına sevme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saltanat-ı rububiyet: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması[/TD]
[TD]semere: meyve, netice[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temerküz etme: odaklanma[/TD]
[TD]temlik etmek: mülk olarak vermek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşekkürat: teşekkürler[/TD]
[TD]ubudiyet: kulluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ulûhiyet: ibadete ve itaat edilmeye lâyık olma, İlâhlık[/TD]
[TD]unsur: varlıkları oluşturan temel madde, element[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zahr-ı kalb: hafıza duygusu[/TD]
[TD]zîşuur: şuur sahibi, bilinçli[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
7 Mart 2012: 19:37 #802940Anonim
Elhâsıl, şecere-i hilkatin en müntehâsındaki en cüz’î ahvâl ve semerat, iki cihetle tevhide vevahdete işaret ve şehadet ederler:
Birincisi: Rububiyetin kâinattaki maksatları onlarda tecemmu ve gayeleri onlarda temerküzve ekser Esmâ-i Hüsnânın cilveleri ve zuhurları ve taayyünleri ve hilkat-i mevcudatın neticeleri ve faideleri onlarda içtima ettiğinden, onların herbirisi bu temerküz noktasından der: “Ben bütün kâinatı halk eden Zâtın malıyım, fiiliyim, eseriyim.”
İkinci cihet ise:O cüz’î meyvenin kalbi, hem hadîsçe “zahr-ı kalb”
1 denilen insanın hafızası, ekser envaın bir çeşit muhtasar fihristesi ve bir küçük nümune haritası ve şecere-i kâinatın bir mânevî çekirdeği ve ekser esmâ-i İlâhiyenin incecik bir âyinesi olduğu, hem o kalbin ve hafızanın emsalleri ve sikkeleri bir tarzda bulunan bütün kalblerin ve hafızalarınkâinat yüzünde müstevliyâne intişarları, elbette bütün kâinatı kabza-i tasarrufunda tutan bir Zâta bakar ve “Yalnız Onun eseriyim ve Onun san’atıyım” derler.Elhâsıl: Nasıl ki bir meyve, faideliliği cihetiyle, tamam ağacının mâlikine bakar. Ve çekirdeği cihetiyle, bütün o ağacın ecza ve âzâ ve mâhiyetine nazar eder. Ve bütün emsalinde aynı bulunan yüzündeki sikkesi cihetiyle, o ağacın bütün meyvelerini temâşâ eder, “Biz biriz ve bir elden çıkmışız, birtek Zâtın malıyız. Ve birimizi yapan, elbette umumumuzu O yapar” derler. Öyle de, daire‑i kesretinnihayetlerindeki zîhayat ve zîhayatın ve hususan insanın yüzündeki sikke ve kalbindekifihristiyet ve mahiyetindeki neticelik ve meyvelik cihetiyle, doğrudan doğruya bütün kâinatıkabza-i rububiyetinde tutan Zâta bakar ve vahdetine şehadet eder.
Dipnot-1 Buharî, Nikâh: 14, 25, Fezâilü’l-Kurân: 22; Nesâî, Nikâh 62.[TABLE]
[TR]
[TD]Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri[/TD]
[TD]Zât-ı Vâcibü’l-Vucud: varlığı mutlaka gerekli olan ve var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Zât, Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Zât-ı Zülcelâl: sonsuz büyüklük, yücelik ve haşmet sahibi olan Zât, Allah[/TD]
[TD]ahvâl: haller, durumlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: yön, taraf[/TD]
[TD]cilve: görüntü, yansıma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cüz’î: küçük, ferdî[/TD]
[TD]dâr-ı saadet: mutluluk yurdu, Cennet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ebedî: sonsuz[/TD]
[TD]ecza: parçalar, kısımlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehemmiyetli: önemli[/TD]
[TD]ekser: pekçok[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elhâsıl: özetle, sonuç olarak[/TD]
[TD]emsal: benzerler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]envâ: türler, çeşitler[/TD]
[TD]esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fihriste: bir eserin içindekiler bölümü[/TD]
[TD]gayet: son derece[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayr: başkası[/TD]
[TD]halk etmek: yaratmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hidayet: doğru ve hak yol[/TD]
[TD]hilkat-i mevcudat: varlıkların yaratılması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihsan etmek: bağışlamak[/TD]
[TD]intişar: yayılma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]içtima etmek: toplanmak, bir araya gelmek[/TD]
[TD]kabza-i tasarruf: tasarrufu altında bulundurma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren[/TD]
[TD]mahiyet: esas özellik, nitelik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhtasar: kısa, özet[/TD]
[TD]mâbudiyet: ibadet edilmeye lâyık olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâlik: sahip[/TD]
[TD]münhasır: sadece bir şeye veya kişiye ait olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müntehâ: en son nokta[/TD]
[TD]mün’im: nimet verici[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müstevliyâne: istila eder bir şekilde[/TD]
[TD]nazar etmek: bakmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rububiyet: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması[/TD]
[TD]semerat: meyveler, neticeler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sikke: damga, mühür[/TD]
[TD]taayyün: meydana çıkma, belirlenme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecemmu: toplanma, bir araya gelme[/TD]
[TD]temerküz: bir merkezde toplanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevhid: birleme; Allah’ı bir olarak bilme ve ilân etme[/TD]
[TD]vahdet: Allah’ın birliği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zahr-ı kalb: “kalbin dışı”, yani hafıza duyusu[/TD]
[TD]zuhur: belirme, ortaya çıkma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âzâ: uzuvlar, organlar[/TD]
[TD]şecere-i hilkat: yaratılış ağacı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şecere-i kâinat: kainat ağacı[/TD]
[TD]şehadet etmek: şahit olmak, tanıklık etmek[/TD]
[/TR]
[/TABLE]7 Mart 2012: 19:40 #802941Anonim
VAHDÂNİYETİN İKİNCİ MUKTAZİSİ
Vahdette vücub derecesinde bir suhulet, bir kolaylık ve şirkte imtinâ derecesinde bir suubetve müşkülât bulunmasıdır. Bu hakikat ise, İmam-ı Ali Radıyallahu Anhın tâbirince, Siracü’n-Nur’un çok risalelerinde ve bilhassa Yirminci Mektupta tafsilen ve Otuzuncu Lem’anın Dördüncü Nüktesinde icmalen, gayet kat’î ve parlak bir sûrette ispat ve izah edilmiş ve gayetkuvvetli burhanlarla gösterilmiştir ki:
Bütün eşya birtek Zâta verilse, bu kâinatın icadı ve tedbiri, bir ağaç kadar kolay; ve bir ağacın halkı ve inşası, bir meyve kadar suhuletli; ve bir baharın ibdâı ve idaresi, bir çiçek kadar âsân; ve hadsiz efradı bulunan bir nev’in terbiyesi ve tedbiri, bir fert kadar müşkülâtsız olur.
Eğer, şirk yolunda esbâb ve tabiata verilse, bir ferdin icadı, bir nevi, belki neviler kadar, ve bir çiçeğin hayattar ibdâı ve teçhizi bir bahar, belki baharlar kadar; ve bir meyvenin inşa’ veihyâsı, bir ağaç, belki yüz ağaç kadar; ve bir ağacın icad ve inşa ve ihya ve idare ve terbiye vetedbiri kâinat kadar, belki daha ziyade müşkül olur.
Madem Siracü’n-Nur’da hakikat-ı hal böyle ispat edilmiş ve madem, bilmüşahede gözümüz önünde görüyoruz ki, gayet derecede san’atlı ve kıymettarlıkla beraber nihayet derecede birmebzuliyet var. Ve herbir zîhayat fevkalâde mu’cizâne ve harika ve çok cihazatları bulunan birer makine-i acîbe olmakla beraber,sehâvet-i mutlaka içinde, kibrit çakar gibi bir sür’at-i hârika ile gayet derecede kolaylık vesuhûlet ve külfetsiz bir surette vücuda geliyorlar. Elbette, bizzarure ve bilbedahe gösterir ki, omebzuliyet ve o suhulet, vahdetten ve birtek Zâtın işleri olmasından ileri geliyor. Yoksa, değil ucuzluk ve çokluk ve çabukluk ve kolaylık ve kıymettarlık, belki şimdi beş parayla alınan bir meyve, beş yüz lira ile alınmayacaktı; belki bulunmayacak derecede nâdir olacaktı. Ve şimdi saati kurmak ve elektriğin düğmelerine dokunmakla işleyen muntazam makineler gibi vücutları, icadları kolay ve âsân olan zîhayat şeyler, imtinâ derecesinde suubetli, müşkülâtlıolacak ve bir günde ve bir saatte ve bir dakikada bütün cihazat ve şerait-i hayatıyla vücûda gelen bir kısım hayvanlar bir senede, belki bir asırda, belki hiç gelmeyecekti. Siracü’n-Nur’un yüz yerinde, en muannid bir münkiri dahi susturacak bir kat’iyetle ispat edilmiş ki, bütün eşyabirtek Zât-ı Vâhid-i Ehade verilse, birtek şey gibi kolay ve çabuk ve ucuz olur. Eğer esbaba ve tabiata dahi hisse verilse, birtek şeyin icadı bütün eşya kadar çetin ve geç ve ehemmiyetsiz ve pahalı olacak.
[TABLE]
[TR]
[TD]Radıyallahu Anh: “Allah ondan razı olsun”[/TD]
[TD]Siracü’n-Nur: Nur Lambası; Risale-i Nur[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilhassa: özellikle[/TD]
[TD]bilmüşahede: görüldüğü gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]burhan: güçlü delil, sarsılmaz kanıt[/TD]
[TD]cihazat: cihazlar, donanım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]daire-i kesret: çokluk dairesi, âlemi[/TD]
[TD]efrad: fertler, bireyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esbab: sebepler[/TD]
[TD]fevkalâde: olağanüstü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fihristiyet: fihriste olma özelliği[/TD]
[TD]gayet: son derece[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[TD]hakikat: doğru gerçek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat-i hal: işin aslı, bir meselenin iç yüzü[/TD]
[TD]hayattar: canlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hususan: özellikle[/TD]
[TD]ibdâ: bir varlığın benzersiz bir şekilde yaratılması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icad: yoktan var etme, yaratma[/TD]
[TD]icmalen: kısaca, özetle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihyâ: diriltme, hayat verme[/TD]
[TD]imtinâ: imkânsız oluş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]izah etmek: açıklamak[/TD]
[TD]kabza-i rububiyet: rububiyet eli; herşeyi terbiyesi ve egemenliği altında bulundurma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kat’î: kesin[/TD]
[TD]kâinat: evren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıymettarlık: değerli olma[/TD]
[TD]mahiyet: esas, nitelik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]makine-i acîbe: hayrette bırakan makina[/TD]
[TD]mebzuliyet: bolluk, çokluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muktazi: gerekçe, gerektirici sebep[/TD]
[TD]müşkül: zor[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşkülat: zorluklar, güçlükler[/TD]
[TD]nev’: çeşit, tür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayet: son[/TD]
[TD]nihayet derece: son derece[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nükte: ince mânâ, bölüm[/TD]
[TD]risale: Risale-i Nur’da yer alan bölümlerden her birisi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sikke: damga, mühür[/TD]
[TD]suhulet: kolaylık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[TD]suûbet: zorluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tabir: ifade, adlandırma[/TD]
[TD]tafsilen: ayrıntılı olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tedbir: çekip çevirme, idare etme[/TD]
[TD]temâşâ etmek: seyretmek, bakmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teçhiz: donatma[/TD]
[TD]vahdaniyet: Allah’ın bir ve tek oluşu, ortağının bulunmayışı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vahdet: birlik[/TD]
[TD]vücub: kesinlik, zorunlu olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziyade: çok, fazla[/TD]
[TD]zîhayat: canlı, hayat sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âsân: kolay[/TD]
[TD]İmam-ı Ali: [bk. bilgiler – Ali (r.a.)][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şehadet etmek: şahitlik etmek, tanıklık etmek[/TD]
[TD]şirk: ortak koşma[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
7 Mart 2012: 19:46 #802942Anonim
Bu hakikatın burhanlarını görmek istersen, Yirminci ve Otuz Üçüncü Mektuplara ve Yirmi İkinci ve Otuz İkinci Sözlere ve tabiata dair Yirmi Üçüncü ve İsm-i Âzama dair Otuzuncu Lem’alara ve bilhassa Otuzuncu Lem’anın ism-i Ferd ve ism-i Kayyûma dair Dördüncü ve Altıncı Nüktelerine baksan göreceksin ki, iki kere iki dört eder kat’iyetinde bu hakikat ispat edilmiştir. Burada, o yüzer bürhanlarından bir tanesine işaret edilecek. Şöyle ki:
Eşyanın icadı ya ademden olur, ya terkip suretinde sair anâsırdan ve mevcudattan toplanır.
Eğer birtek zâta verilse, o vakit herhalde o zâtın herşeye muhit bir ilmi ve herşeye müstevlibir kudreti bulunacak. Ve bu surette, onun ilminde suretleri ve vücud-u ilmîleri bulunan eşyayavücud-u haricî vermek ve zahir bir ademden çıkarmak ise, bir kibrit çakar gibi veya göze görünmeyen bir yazıyla yazılan bir hattı göze göstermek için gösterici bir maddeyi üstüne geçirmek ve sürmek gibi veya fotoğrafın âyinesindeki sureti kâğıt üstüne nakleden kolay ameliyat gibi gayet kolay birsûrette, Sâniin ilminde plânları ve programları ve mânevî miktarları bulunan eşyayı, emr-iكُنْ فَيَكُونُ
1 ile adem-i zahirîden vücud-u haricîye çıkarır.
Eğer inşave terkip sûretinde olsa ve hiçten, ademden icad etmeyip belki anâsırdan ve etraftan toplamak suretiyle yapsa, yine nasıl ki bir taburun istirahat için her tarafa dağılmış olan efratlarının bir boru sadasıyla toplanmaları ve muntazam bir vaziyete girmeleri ve osevkiyatı teshil ve o vaziyeti muhafaza hususunda bütün ordu kendi kumandanının kuvveti ve kanunu ve gözü hükmünde olduğu gibi; aynen öyle de, Sultan-ı Kâinatın kumandası altındakizerreler, Onun kaderî ve ilmî düsturlarıyla ve müstevlî kudretinin kanunlarıyla ve temas ettikleri sair mevcudat dahi o Sultanın kuvveti ve kanunu ve memurları gibi teshilâtçı olarak ozerreler sevk olunup gelirler. Bir zîhayatın vücudunu teşkil etmek için, ilmî ve kaderî birer mânevî kalıp hükmünde bir miktar-ı muayyen içine girerler, dururlar.[BILGI]Dipnot-1 “(Cenâb-ı Hak) Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.[/BILGI]
[TABLE]
[TR]
[TD]adem: hiçlik, yokluk[/TD]
[TD]anâsır: unsurlar, elementler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilbedâhe: ap açık bir şekilde[/TD]
[TD]bilhassa: özellikle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bizzarure: kaçınılmaz şekilde, zorunlu olarak[/TD]
[TD]burhan: delil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihazat: cihazlar, donanım[/TD]
[TD]ehemmiyetsiz: önemsiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esbab: sebepler[/TD]
[TD]eşya: varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayet derecede: son derece[/TD]
[TD]hakikat: doğru, gerçek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icad: var etme, yaratma[/TD]
[TD]imtina: imkansızlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ism-i Ferd: Allah’ın hem Vahid, hem Ehad olduğunu bildiren ismi[/TD]
[TD]ism-i Kayyûm: Allah’ın herşeyi Kendi varlığıyla ayakta tuttuğunu bildiren ismi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kat’iyet: kesinlik[/TD]
[TD]kudret: güç, kuvvet, iktidar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]külfetsiz: zahmetsiz, zorlanmadan[/TD]
[TD]kıymettarlık: kıymetli oluş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mebzuliyet: bolluk, çokluk[/TD]
[TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muannid: inatçı, direnen[/TD]
[TD]muhit: her şeyi kuşatan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muntazam: düzenli, intizamlı[/TD]
[TD]münkir: inkar eden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müstevlî: istila eden, kaplayan[/TD]
[TD]müşkülatlı: zorluğu olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sair: diğer, başka[/TD]
[TD]sehâvet-i mutlak: sınırsız cömertlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suhûlet: kolaylık[/TD]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suûbetli: zor[/TD]
[TD]sür’at-i hârika: hayret uyandıran hız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terkip: birleştirme, sentez, inşa[/TD]
[TD]vahdet: birlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud-u haricî: dıştan görünen maddî varlık[/TD]
[TD]vücud-u ilmî: ilim halinde olan varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücuda gelmek: var olmak[/TD]
[TD]zahir: açık, görünür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîhayat: canlı, hayat sahibi[/TD]
[TD]âsân: kolay[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]İsm-i Âzam: Cenâb-ı Hakkın binbir isminden en büyük ve mânâca diğer isimleri kuşatmış olanı[/TD]
[TD]şerâit-i hayat: hayat için gerekli şartlar[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
7 Mart 2012: 19:47 #802943Anonim
Eğer eşya ayrı ayrı ellere ve esbaba ve tabiat gibi şeylere havale edilse, o halde, bütün ehl-i aklın ittifakıyla, hiçbir sebep, hiçbir cihetten, hiçten, ademden icad edemez. Çünkü o sebebinmuhit bir ilmi, müstevlî bir kudreti olmadığından, o adem ise, yalnız zahirî ve haricî bir ademolmaz. Belki adem-i mutlak olur. Adem-i mutlak ise, hiçbir cihetle menşe-i vücud olamaz. Öyle ise, herhalde terkip edecek. Halbuki inşa ve terkip suretinde bir sineğin, bir çiçeğincesedini, cismini zeminin yüzünden toplamak ve ince bir elekle eledikten sonra binlermüşkülâtla o mahsus zerreler gelebilirler. Hem geldikten sonra dahi, o cisimde dağılmadanmuntazam bir vaziyeti muhafaza etmek için—mânevî ve ilmî kalıpları bulunmadığından—maddî ve tabiî bir kalıp, belki, âzâları adedince kalıplar lâzımdır—tâ ki o gelen zerreler o cism-i zîhayatı teşkil etsinler.
İşte, bütün eşya birtek zâta verilmesi, vücub ve lüzum derecesinde bir kolaylık; vemüteaddit esbâba verilmesi, imtinâ ve muhal derecesinde müşkülâtlar bulunduğu gibi, herşeyZât-ı Vâhid-i Ehade verilse, nihayet derecede ucuzluk içinde gayet derecede kıymettar vefevkalâde san’atlı ve çok mânidar ve gayet kuvvetli olur. Eğer şirk yolunda müteaddit esbaba ve tabiata havâle edilse, nihayet derece pahalılık içinde, gayet derecede ehemmiyetsiz, san’atsız, mânâsız, kuvvetsiz olur.
Çünkü, nasıl bir adam askerlik haysiyetiyle bir kumandan-ı âzama intisap ve istinat ettiğinden, hem bir ordu onun arkasında—lüzum olursa—tahşid edilebilir bir kuvve-i mâneviyeyi, hem o kumandanın ve ordunun kuvveti onun ihtiyat kuvveti olmasıyla, kuvvet-i şahsiyesinden binler defa ziyade maddî bir kudreti, hem o ehemmiyetli kuvvetinin menâbiini ve cephanesini ordu taşıdığı için kendisi taşımaya mecbur olmadığından fevkalâde işleri yapabilecek bir iktidarı kazandığından, o tek nefer, düşman olan bir müşiri esir ve bir şehritehcir ve bir kal’ayı teshir edebilir. Ve eseri, harika ve kıymettar olur. Eğer askerliği terk edip kendi kendine kalsa, o harika kuvve-i mâneviyeyi ve o fevkalâde kudreti ve o mu’cizekâriktidarı birden kaybederek, âdi bir başıbozuk gibi, kuvvet-i şahsiyesine göre cüz’î, kıymetsiz, ehemmiyetsiz işleri görebilir. Ve eseri de o nisbette küçülür.[TABLE]
[TR]
[TD]Firavun: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]Kadîr-i Zülcelâl: kudreti herşeyi kuşatan, sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Nemrud: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]Zât-ı Vâhid-i Ehad: birliği herşeyi kapladığı gibi her bir şeyde de ayrı ayrı tecellîleri görülen Zât; Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cebbar: zorba, zalim[/TD]
[TD]cihazat: cihazlar, donanım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cisim: beden[/TD]
[TD]cism-i zîhayat: canlı bedeni[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cüz’î: az, küçük, ferdî[/TD]
[TD]destgâh: tezgâh[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehemmiyetli: önemli[/TD]
[TD]esbâb: sebepler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]eşya: şeyler, varlıklar[/TD]
[TD]fevkalâde: olağanüstü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayet: son derece[/TD]
[TD]haysiyet: itibar, şeref[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtiyat gücü: savaş sırasında harekâtın gelişmesine etkide bulunmak için her an savaşa girebilecek biçimde hazır bulundurulan askerî birlik, yedek kuvvet[/TD]
[TD]iktidar: güç, kuvvet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]imtina ve muhal: imkânsız olma ve akla aykırı olma[/TD]
[TD]intisap: bağlanma, mensup olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istinat etmek: dayanmak[/TD]
[TD]kudret: güç, iktidar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kumandan-ı âzam: en büyük kumandan[/TD]
[TD]kuvve-i mâneviye: mânevî güç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kuvvet-i şahsiye: kişisel kuvvet, güç[/TD]
[TD]kıymettar: kıymetli, değerli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahzen: depo[/TD]
[TD]mağlûb etmek: yenmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]menâbi: kaynaklar[/TD]
[TD]menşe: kaynak, kök[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mu’cizekâr: mu’cizeli[/TD]
[TD]mânidar: mânâlı, anlamlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müteaddit: birçok, çeşitli[/TD]
[TD]müşir: mareşal[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşkülât: zorluklar, güçlükler[/TD]
[TD]nefer: asker, er[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayet derecede: son derecede[/TD]
[TD]nisbet: oran, ölçü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahşid etmek: yığınak yapmak[/TD]
[TD]tehcir: yerinden, yurdundan çıkarma, sürgün etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teshir etmek: emri altına almak[/TD]
[TD]tevhid: birleme; Allah’ı bir olarak bilme ve ilân etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşkil etmek: oluşturmak, meydana getirmek[/TD]
[TD]vücub ve lüzum: zorunluluk ve gereklilik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zerre: atom[/TD]
[TD]ziyade: çok, fazla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âdi: basit, sıradan[/TD]
[TD]âlât: âletler, organlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âzâ: organ[/TD]
[TD]şirk: Allah’a ortak koşma[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
7 Mart 2012: 19:49 #802944Anonim
Aynen öyle de, tevhid yolunda herşey Kadîr-i Zülcelâle intisap ve istinat ettiğinden, bir karınca bir Firavunu, bir sinek bir Nemrudu, bir mikrop bir cebbarı mağlûb ettikleri gibi, tırnak gibi bir çekirdek dağ gibi bir ağacı omuzunda taşıyarak o ağacın bütün âlât vecihazatının menşei ve mahzeni bir destgâh olmakla beraber; herbir zerre dahi, yüz bin san’atlarda ve tarzlarda bulunan cisimleri ve suretleri teşkil etmek hizmetinde bulunmak olan hadsiz vazifeleri o intisap ve istinatla görebilir. Ve o küçücük memurların ve bu incecik askerlerin mazhar oldukları eserler gayetmükemmel ve san’atlı ve kıymettar olur. Çünkü, o eserleri yapan zât, Kadîr-i Zülcelâldir, onların ellerine vermiş, onları perde yapmış.
Eğer şirk yolunda esbâba havale edilse, karıncanın eseri karınca gibi ehemmiyetsiz; vezerrenin san’atı, zerre kadar kıymeti kalmaz ve herşey mânen sukut ettiği gibi maddeten dahi o derece sukut edecekti ki, koca dünyayı beş parayla kimse almazdı.Madem hakikat budur ve madem herşey nihayet derecede hem kıymettar, hem san’atlı, hem mânidar, hem kuvvetli görünüyor; gözümüzle görüyoruz. Elbette tevhid yolundan başka yol yoktur ve olamaz. Eğer olsa, bütün mevcudatı değiştirmek ve dünyayı ademe boşaltıp, yeniden ehemmiyetsiz muzahrafatla doldurmak lâzım gelecek, tâ ki şirke yol açılabilsin.
İşte, İmam-ı Ali’nin (r.a.) tabirince “Siracü’n-Nur” ve “Siracû’s-Sürc” olan Resâilü’n-Nur’datevhide dair beyan ve izah edilen yüzler burhanlardan birtek burhanın icmalini işittin; ötekileri kıyas edebilirsin.
TEVHİDİN ÜÇÜNCÜ MUKTAZİSİ
Herşeyde, hususan zîhayat masnulardaki hilkat fevkalâde san’atkârane olmakla beraber, bir çekirdek bir meyvenin ve bir meyve bir ağacın ve bir ağaç bir nev’in ve bir nev’ bir kâinatın bir küçük nümunesi, bir misâl-i musağğarası, bir muhtasar fihristesi bir mücmel haritası, bir mânevî çekirdeği ve ilmî düsturlarla ve hikmet mizanlarıyla kâinattan süzülmüş, sağılmış, toplanmış birer câmi’ noktası ve mâyelik birer katresi olduğundan, onlardan birisini icad eden zât, herhalde bütün kâinatı icad eden aynı zâttır. Evet, bir kavun çekirdeğini halk eden Zât,bilbedahe kavunu halk edendir; ondan başkası olamaz ve olması muhal ve imkânsızdır.
[TABLE]
[TR]
[TD]Kadîr-i Zülcelâl: kudreti herşeyi kuşatan, sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Allah[/TD]
[TD]Siracû’s-Sürc: Lambaların Lambası; Risale-i Nur[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Siracü’n-Nur: Nur Lambası; Risale-i Nur[/TD]
[TD]adem: hiçlik, yokluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beyan: açıklama, anlatım[/TD]
[TD]bilbedâhe: ap açık bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]burhan: güçlü delil, sarsılmaz kanıt[/TD]
[TD]câmi’: pek çok özelliği üzerinde toplayan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]düstur: kural, prensip[/TD]
[TD]ehemmiyetsiz: önemsiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esbab: sebepler[/TD]
[TD]fevkalâde: olağanüstü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fihriste: içindekiler[/TD]
[TD]gayet: son derece[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sonsuz, sınırsız[/TD]
[TD]hakikat: gerçek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]halk etmek: yaratmak[/TD]
[TD]hikmet: herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerine koyma bilimi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hilkat: yaratılış[/TD]
[TD]hususan: özellikle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icad: var etme, yaratma[/TD]
[TD]icmâl: özet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intisap: bağlanma, mensup olma[/TD]
[TD]istinat: dayanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]izah etmek: açıklamak[/TD]
[TD]katre: damla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren[/TD]
[TD]kıymettar: kıymetli, değerli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]masnu: san’at eseri olarak yaratılan varlık[/TD]
[TD]mazhar olmak: bir nimete erişmek, nail olmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
[TD]misal-i musağğar: küçültülmüş nümune, örnek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mizan: ölçü, terazi[/TD]
[TD]muhal: imkânsız, akla aykırı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhtasar: kısa, özet[/TD]
[TD]muktazi: gerektirici sebep[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muzahrafat: süprüntüler, atıklar[/TD]
[TD]mânidar: mânâlı, anlamlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâye: asıl, esas, maya[/TD]
[TD]mücmel: kısa, özet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nev’: tür, çeşit[/TD]
[TD]nihayet derecede: son derecede[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]san’atkârâne: san’atlı bir biçimde[/TD]
[TD]sukut etmek: düşmek, alçalmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[TD]tabir: yorum, açıklama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevhid: birleme; Allah’ı bir olarak bilme ve ilân etme[/TD]
[TD]teşkil etmek: oluşturmak, meydana getirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zerre: atom[/TD]
[TD]zîhayat: canlı, hayat sahibi[/TD]
[/TR]
[/TABLE]7 Mart 2012: 19:51 #802945Anonim
Evet, biz bakıyoruz, görüyoruz ki, kanda herbir zerre o kadar muntazam ve çok vazifeleri görüyor ki, yıldızlardan geri kalmıyor. Ve kanda bulunan herbir küreyvât-ı hamrâ ve beyzâ, o derece şuurkârâne ceset için muhafaza ve iaşe hususunda öyle işleri görüyor ki, en mükemmelerzak memurlarından ve muhafaza askerinden daha mükemmeldir.
Ve cisimdeki hüceyrelerinin herbirisi o derece muntazam muamelâta ve vâridat ve sarfiyatamazhardır ki, en mükemmel bir cesetten ve bir saraydan daha mükemmel idare edilir.
Ve hayvanatın ve nebatatın her bir ferdi, yüzünde öyle bir sikkeyi ve içinde ve sînesinde öyle bir makineyi taşıyor ki, bütün hayvanları ve nebatları icad eden bir zât, ancak o sikkeyi o yüzde ve o makineyi o sîne içinde yapabilir.Ve zîhayattan herbir nevi o derece zemin yüzünde muntazaman yayılmış ve sâir nevileremünasebettarâne karışmış ki, bütün o envaı birden icad, idare, tedbir, terbiye etmeyen vezemin yüzünü örten ve dört yüz bin nebatî ve hayvanî olan atkı ipleriyle dokunan gayet nakışlı ve san’atlı hayattar bir haliçeyi nesc ve icad edemeyen, o tek nev’i icad ve idare edemez.
Daha bunlara başka şeyler kıyas edilse, anlaşılır ki, kâinat mecmuası, halk ve icad cihetindetecezzî kabul etmez bir külldür ve tedbir ve rubûbiyet cihetinde inkısamı imkânsız bir küllîdir.
Bu Üçüncü Muktazî, Siracü’n-Nur’un çok risalelerinde, hususan Otuz İkinci Sözün BirinciMevkıfında o kadar kat’î ve parlak izah ve ispat edilmiştir ki, güneşin akisleri gibi herşeyinâyinesinde bir burhan-ı vahdet temessül ve bir hüccet-i tevhid in’ikâs ediyor. Biz, o izahaiktifaen, burada o uzun kıssayı kısa kestik.

[TABLE]
[TR]
[TD=”align: left”]Siracü’n-Nur: Nur Lambası; Risale-i Nur[/TD]
[TD=”align: left”]burhan-ı vahdet: birliğin güçlü delili[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]cihet: yön[/TD]
[TD=”align: left”]enva: türler, çeşitler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]erzak: rızıklar; yenilecek, içilecek şeyler[/TD]
[TD=”align: left”]gayet: son derece[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]haliçe: kilim, halı[/TD]
[TD=”align: left”]halk: yaratma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]hayattar: canlı[/TD]
[TD=”align: left”]hayvanat: hayvanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]husus: konu[/TD]
[TD=”align: left”]hüccet-i tevhid: Allah’ın birliğini gösteren kesin delil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]hüceyre: hücre[/TD]
[TD=”align: left”]iaşe: besleme, yedirip içirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]icad: var etme, yaratma[/TD]
[TD=”align: left”]iktifaen: yetinerek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]inkısam: bölünme, kısımlara ayrılma[/TD]
[TD=”align: left”]in’ikâs: yansıma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]izah: açıklama[/TD]
[TD=”align: left”]kat’î: kesin[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]kâinat: evren[/TD]
[TD=”align: left”]küll: bütün[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]küllî: bütün fertleri içine alan, tür[/TD]
[TD=”align: left”]küreyvât-ı hamrâ ve beyzâ: kandaki akyuvarlar ve alyuvarlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]kıssa: ibretli hikâye[/TD]
[TD=”align: left”]mazhar: bir özelliği üzerinde taşıma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]mecmua: bir şeyin tamamı[/TD]
[TD=”align: left”]mevkıf: bölüm, kısım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]muamelât: yapılan fiiller, işler[/TD]
[TD=”align: left”]muhafaza: koruma, saklama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]muktazî: gerektirici sebep[/TD]
[TD=”align: left”]muntazam: düzenli, intizamlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]muntazaman: düzenli olarak[/TD]
[TD=”align: left”]münasebettarâne: bağlantılı bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]nebat: bitki[/TD]
[TD=”align: left”]nebatat: bitkiler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]nebatî: bitkisel[/TD]
[TD=”align: left”]nesc: dokuma, örme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]nevi: çeşit, tür[/TD]
[TD=”align: left”]risale: küçük çaplı kitap, mektup; Risale-i Nur’da yer alan bölümlerden her birisi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]sarfiyat: harcamalar[/TD]
[TD=”align: left”]sikke: damga, mühür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]sâir: diğer, başka[/TD]
[TD=”align: left”]sîne: göğüs, kalb[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]tecezzî: bölünme, parçalanma[/TD]
[TD=”align: left”]tedbir ve rububiyet: varlıkları idare etme, çekip çevirme, terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]temessül etme: belirme, görünme[/TD]
[TD=”align: left”]varidat: gelirler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]zemin: yer[/TD]
[TD=”align: left”]zerre: atom[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]zîhayat: canlı, hayat sahibi[/TD]
[TD=”align: left”]âyine: ayna[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: left”]şuurkârâne: şuurlu ve bilinçli bir şekilde[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
7 Mart 2012: 19:54 #802946Anonim
Üçüncü Makam Bu makam, tevhidin üç küllî alâmetini icmalen beyan edecek.Vahdetin tahakkukuna ve vücuduna delâlet eden deliller ve alâmetler vehüccetler had ve hesaba gelmez. Onlardan binler burhanlar Siracü’nNur’datafsilen beyan edildiğinden, bu Üçüncü Makamda yalnız üç küllî hüccetlerinicmalen beyanıyla iktifa edildi.BİRİNCİ ALÂMET VE HÜCCET ki,
1 وَحْدَهُkelimesi onun neticesidir.Herşeyde bir vahdet var. Vahdet ise, bir vâhide delâlet ve işaret eder. Evet, vâhid bir eser,bilbedahe vâhid bir sâniden sudur eder. Bir, elbette birden gelir. Herşeyde bir birlik bulunduğundan, elbette birtek zâtın eseri ve san’atı olduğunu gösterir.Evet, bu kâinat bin birlikler perdeleri içinde sarılı bir gül goncası gibidir. Belki esmâ ve ef’âl-i umumiye-i İlâhiyenin adedince vahdetleri giymiş birtek insan‑ı ekberdir. Belki, envâ-ı mahlûkat sayısınca dallarına vahdetler, birlikler asılmış bir şecere-i tûbâ-i hilkattir.Evet, kâinatın idaresi bir ve tedbiri bir ve saltanatı bir ve sikkesi bir, bir, bir, bir, tâ bin bir bir birler kadar…Hem bu kâinatı çeviren isimler ve fiiller bir iken, herbiri kâinatı veya ekserisini ihata eder. Yani, içinde işleyen hikmeti bir ve inayeti bir ve tanzimatı bir ve iaşesi bir ve muhtaçlarınınimdatlarına koşan rahmet bir ve o rahmetin bir şerbetçisi olan yağmur bir—ve hâkeza, bir, bir, bir, tâ binler bir birler…
Hem bu kâinatın sobası olan güneş bir, lâmbası olan kamer bir, aşçısı olan ateş bir,levazımat deposu ve hazineli direği olan dağ bir, sakacı ve sucusu bir ve bağları sulayan süngeri bir—ve hâkeza, bir, bir, bir, tâ bin bir birler kadar…
[BILGI] Dipnot-1 “Allah birdir.” Buharî, Ezân: 155; Teheccüd: 21; Müslim, Zikir: 28, 30, 74, 75, 76; Tirmizî, Mevâkıt: 108; Hac: 104; Nesâî, Sehiv: 83-86; İbni Mâce, Dua: 10, 14, 16; Ebû Dâvud, Menâsik: 56.[/BILGI]
[TABLE]
[TR]
[TD]Siracü’n-Nur: Nur Kandili; Risale-i Nur[/TD]
[TD]Sâni: her şeyi san’atla yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]alâmet: belirti, işaret[/TD]
[TD]beyan etmek: açıklamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilbedâhe: ap açık şekilde[/TD]
[TD]burhan: delil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delâlet etmek: delil olmak[/TD]
[TD]ef’âl-i umumiye-i İlâhiye: bütün varlıklar âleminde varlıkları ortaya çıkaran İlâhî fiiller[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ekser: çoğunluk[/TD]
[TD]envâ-ı mahlûkat: varlık türleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esmâ: isimler[/TD]
[TD]had: sınır[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: Allah’ın her şeyi bir gayeye yönelik olarak, anlamlı ve tam yerli yerinde yaratma sıfatı[/TD]
[TD]hâkezâ: böylece, bunun gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüccet: güçlü delil[/TD]
[TD]iaşe: besleme, yedirip içirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icmalen: özetle[/TD]
[TD]ihata etmek: kuşatmak, kapsamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktifa etmek: yetinmek[/TD]
[TD]imdat: yardım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inayet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzen, nizam[/TD]
[TD]insan-ı ekber: insanın büyütülmüş şekli gibi olan kâinat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kamer: ay[/TD]
[TD]küllî: kapsamlı, geniş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]levâzımât deposu: ihtiyaç duyulan şeylerin depolandığı yer[/TD]
[TD]rahmet: İlâhî şefkat, merhamet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saka: sucu, meşrubatçı[/TD]
[TD]sikke: damga, mühür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tafsilen: ayrıntılı olarak[/TD]
[TD]tahakkuk: gerçekleşme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tanzimat: düzenlemeler[/TD]
[TD]tedbir: idare etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevhid: birleme; Allah’ı bir olarak bilme ve ilân etme[/TD]
[TD]vahdet: birlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vâhid: bir[/TD]
[TD]vücud: varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şecere-i tûbâ-i hilkat: Tûbâ ağacını andıran yaratılış ağacı[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
7 Mart 2012: 19:57 #802947Anonim
İşte, âlemin bu kadar birlikleri ve vahdetleri güneş gibi zâhir birtek Vâhid-i Ehade işaret ve delâlet eden bir hüccet-i bâhiredir.Hem kâinat unsurlarının ve nevilerinin herbirisi bir olmasıyla beraber, zeminin yüzünü ihata etmesi ve birbirinin içine girmesi ve münasebettarâne ve belki muavenetkârâne birleşmesi, elbette mâlik ve sâhip ve sânilerinin bir olmasına bir alâmet-i zâhiredir.
İKİNCİ ALÂMET VE HÜCCET ki, لاَ شَرِيكَ لَهُ
1kelimesini intaç ediyor.Bütün kâinatta, zerrelerden tâ yıldızlara kadar herşeyde kusursuz bir intizam-ı ekmel ve noksansız bir insicam-ı ecmel ve zulümsüz bir mizan-ı âdilin bulunmasıdır.Evet, kemâl-i intizam, insicam-ı mizan ise, yalnız vahdetle olabilir. Müteaddit eller birtek işe karışırsa, karıştırır. Sen gel, bu intizamın haşmetine bak ki, bu kâinatı gayet mükemmel öyle bir saray yapmış ki, herbir taşı bir saray kadar san’atlı. Ve gayet muhteşem öyle bir şehir etmiş ki, hadsiz olan vâridat ve sarfiyatı ve nihayetsiz kıymettar malları ve erzakı, bir perde-i gaybdan kemâl-i intizamla, vakti vaktine, umulmadığı yerlerden geliyor.Ve gayet mânidaröyle mu’cizâne bir kitaba çevirmiş ki, herbir harfi yüz satır ve herbir satırı yüz sahife ve her sahifesi yüz bab ve her babı yüz kitap kadar mânâları ifade eder. Hem bütün babları, sahifeleri, satırları, kelimeleri, harfleri birbirine bakar, birbirine işaret ederler.Hem sen gel, bu intizam-ı acip içinde şu tanzimin kemâline bak ki, bu koca kâinatı ter temiz medenî bir şehir, belki temizliğine gayet dikkat edilen bir güzel kasır, belki yetmiş süslühulleleri birbiri üstüne giymiş bir hûri’l-în, belki, yetmiş lâtif, ziynetli perdelere sarılmış bir gül goncası gibi pâk ve temizdir.
[BILGI]Dipnot-1 “Onun hiçbir ortağı yoktur.” Buharî, Ezân: 155; Teheccüd: 21; Müslim, Zikir: 28, 30, 74, 75, 76; Tirmizî, Mevâkıt: 108; Hac: 104;Nesâî, Sehiv: 83-86; İbni Mâce, Dua: 10, 14, 16.[/BILGI]
[TABLE]
[TR]
[TD]Vâhid-i Ehad: birliği herşeyde ve herbir şeyde görülen Allah[/TD]
[TD]alâmet: belirti, işaret[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]alâmet-i zâhire: gözle görülen belirti[/TD]
[TD]delâlet etmek: delil olmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]erzak: rızıklar; yiyecek ve içecekler[/TD]
[TD]gayet: son derece[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sonsuz, sınırsız[/TD]
[TD]haşmet: heybet, görkem[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hulle: Cennet elbisesi[/TD]
[TD]hûri’l-în: güzel gözlü Cennet kızları[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüccet: güçlü delil[/TD]
[TD]hüccet-i bâhire: ap açık kesin delil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihata etmek: kuşatmak[/TD]
[TD]insicam-ı ecmel: en güzel uyumluluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]insicâm-ı mîzan: dengedeki uyum[/TD]
[TD]intaç etmek: netice vermek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intizam: düzen[/TD]
[TD]intizam-ı acip: hayrette bırakan düzen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intizam-ı ekmel: en mükemmel düzen, tertip[/TD]
[TD]kemâl-i adalet: adaletteki mükemmellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl-i intizam: mükemmel düzen[/TD]
[TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıymettar: kıymetli, değerli[/TD]
[TD]lâtif: güzel, hoş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahlûk: yaratılmış, varlık[/TD]
[TD]mizan: ölçü, terazi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mizan-ı âdil: adâletli terâzi[/TD]
[TD]muavenetkârâne: yardımlaşarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mu’cizane: mu’cizeli bir şekilde[/TD]
[TD]mâlik: sahip[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mânidar: mânâlı, anlamlı[/TD]
[TD]münasebettarâne: bağlantılı olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müteaddit: birçok, çeşitli[/TD]
[TD]nezafet: temizlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayetsiz: sonsuz[/TD]
[TD]perde-i gayb: görünmeyen âlemleri gözümüzden gizleyen perde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sarfiyat: harcamalar[/TD]
[TD]sâni: sanatkâr[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tanzim: düzenleme[/TD]
[TD]unsur: temel madde, element[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vahdet: birlik[/TD]
[TD]varidat: gelirler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zemin: yer[/TD]
[TD]zerre: atom[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziynetli: süslü[/TD]
[TD]zâhir: açık, gözle görünür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem: dünya, evren[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
7 Mart 2012: 20:00 #802948Anonim
Hem sen gel, bu intizam ve nezafet içindeki bu mizanın kemâl-i adaletine bak ki, bin derece büyütmekle ancak görülebilen küçücük ve incecik mahlûkları ve huveynâtı ve bin defa küre-i arzdan büyük olan yıldızları ve güneşleri, o mizanın ve o terazinin vezniyle ve ölçüsüyle tartılır ve onlara lâzım olan herşeyleri noksansız verilir. Ve o küçücük mahlûklar, o fevkalâde büyük masnularla beraber, o mizan-ı adâlet karşısında omuz omuzadırlar. Halbuki, o büyüklerden öyleleri var ki, eğer bir saniye kadar muvazenesini kaybetse, muvazene-i âlemi bozacak ve bir kıyameti koparacak kadar bir tesir yapabilir.
Hem sen gel, bu intizam, nezafet, mizanın içinde bu fevkalâde câzibedar cemâle ve güzelliğe bak ki, bu koca kâinatı gayet güzel bir bayram ve gayet süslü bir meşher ve çiçekleri yeni açılmış bir bahar şeklini vermiş. Ve koca baharı, gayet güzel bir saksı, bir gül destesi yapmış ki, her bahara, zeminin yüzünde mevsim be mevsim açılan yüzbinler nakışlı bir muhteşem çiçek suretini vermiş. Ve o baharda herbir çiçeği çeşit çeşit zinetlerle güzelleştirmiş.
Evet, nihayet derecede hüsün ve cemâlleri bulunan Esmâ-i Hüsnânın güzel cilveleriyle kâinatın herbir nev’i, hattâ herbir ferdi, kàbiliyetine göre öyle bir hüsne mazhar olmuşlar ki,Hüccetü’l-İslâm İmam-ı Gazâli demiş:لَيسَ فِى اْلاِمْكَانِ اَبْدَعُ مِمَّا كَانَ Yani, “Daire-i imkânda bu mükevvenattan daha bedî, daha güzel yoktur.”
İşte, bu muhit ve câzibedar olan hüsün ve bu umumî ve hârikulâde nezafet ve bu müstevlî veşümullü ve gayet hassas mizan ve bu ihatalı ve her cihetle mu’cizâne intizam ve insicam,vahdete ve tevhide öyle bir hüccettir, bir alâmettir ki, gündüzün ortasındaki ziyanın güneşe işaretinden daha parlaktır.
[TABLE]
[TR]
[TD]Esmâ-i Hüsnâ: Cenâb-ı Hakkın en güzel isimleri[/TD]
[TD][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]alâmet: belirti, işaret[/TD]
[TD]bedi’: güzel, eşsiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beliyye: belâ, musibet[/TD]
[TD]cemâl: güzellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: yön[/TD]
[TD]cilve: görüntü, yansıma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]câzibedâr: cazibeli, çekici[/TD]
[TD]daire-i imkân: bir şeyin var veya yok olabilme ihtimallerini içine alan daire, kâinat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fevkalâde: olağanüstü[/TD]
[TD]gayet: son derece[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]harikulâde: olağanüstü, alışılmamış[/TD]
[TD]huveynât: mikroskobik canlılar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüccet: güçlü delil[/TD]
[TD]hüsün: güzellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihatalı: kuşatıcı[/TD]
[TD]insicam: uyumlu ve ahenkli olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intizam: düzen[/TD]
[TD]küre-i arz: yerküre, dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahlûk: yaratılmış, varlık[/TD]
[TD]masnu: san’at eseri varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazhar olmak: erişmek, nail olmak[/TD]
[TD]mevsim be mevsim: her mevsim[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meşher: sergi yeri[/TD]
[TD]mizan: ölçü, terazi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mizan-ı adâlet: adâlet terâzisi[/TD]
[TD]muhit: kuşatıcı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhtasar: kısa, özetlenmiş[/TD]
[TD]musibet: belâ, büyük sıkıntı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvazene: denge[/TD]
[TD]muvazene-i âlem: âlemdeki her şeyin denge içinde olması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mu’cizane: mu’cizeli bir şekilde[/TD]
[TD]mükevvenât: yaratılmışlar, bütün varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müstevlî: istila eden, bir yeri ele geçiren[/TD]
[TD]nev’: tür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nezafet: temizlik[/TD]
[TD]nihayet derecede: son seviyede[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[TD]tevhid: birleme, Allah’ı bir olarak bilme ve ilân etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umumî: genel[/TD]
[TD]vahdet: birlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vezn: ölçü, tartı[/TD]
[TD]zemin: yer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zinet: süs[/TD]
[TD]ziya: ışık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]İmam-ı Gazâli: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]şümullü: kapsamlı[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
9 Mart 2012: 15:17 #802961Anonim
Bu makama ait gayet mühim iki şıklı bir suâle gayet muhtasar ve kuvvetli bir cevaptır.
Suâlin Birinci ŞıkkıBu makamda diyorsun ki: “Kâinatı hüsün ve cemâl ve güzellik ve adalet ihata etmiştir. Halbuki, gözümüz önünde bu kadar çirkinliklere ve musibetlere ve hastalıklara ve beliyyelere ve ölümlere ne diyeceksin?”
Elcevap: Çok güzellikleri intaç veya izhar eden bir çirkinlik dahi, dolayısıyla bir güzelliktir. Ve çok güzelliklerin görünmemesine ve gizlenmesine sebep olan bir çirkinliğin yok olması, görünmemesi, yalnız bir değil, belki müteaddit defa çirkindir. Meselâ, vâhid-i kıyasî gibi birkubh bulunmazsa, hüsnün hakikatı birtek nevi olur; pek çok mertebeleri gizli kalır. Ve kubhuntedahülü ile mertebeleri inkişaf eder. Nasılki soğuğun vücuduyla hararetin mertebeleri ve karanlığın bulunmasıyla ziyanın dereceleri tezahür eder. Aynen öyle de, cüz’î şer ve zarar vemusibet ve çirkinliğin bulunmasıyla, küllî hayırlar ve küllî menfaatler ve küllî nimetler ve küllîgüzellikler tezahür ederler.
Demek çirkinin icadı çirkin değil, güzeldir. Çünkü, neticelerin çoğu güzeldir. Evet, yağmurdan zarar gören tembel bir adam, yağmura rahmet namını verdiren hayırlı neticelerini hükümden iskat etmez, rahmeti zahmete çeviremez.
Amma, fena ve zevâl ve mevt ise, Yirmi Dördüncü Mektupta gayet kuvvetli ve kat’îburhanlarla ispat edilmiş ki, onlar umumî rahmete ve ihatalı hüsne ve şümûllü hayra münâfideğiller; belki muktezalarıdırlar. Hattâ şeytanın dahi, mânevî terakkiyat-ı beşeriyenin zembereği olan müsabakaya ve mücahedeye sebep olduğundan, o nev’in icadı dahi hayırdır, ocihette güzeldir. Hem, hattâ kâfir, küfürle bütün kâinatın hukukuna bir tecavüz ve şerefini tahkir ettiğinden, ona cehennem azabı vermek güzeldir. Başka risalelerde bu iki nokta tamamen tafsil edildiğinden, burada bir kısa işaretle iktifa ediyoruz.Suâlin İkinci Şıkkı HAŞİYE-1
Haydi şeytana ve kâfire ait bu cevabı umumî noktasında kabul edelim. Fakat, Cemîl-i Mutlakve Rahîm-i Mutlak ve hayr-ı mutlak olan Zât-ı Ganiyy-i Ale’l-Itlak, nasıl oluyor ki, bîçare cüz’îferdleri ve şahısları musibete, şerre, çirkinliğe müptelâ ediyor?[BILGI]Haşiye-1 Bu ikinci şıkkın cevabı çok mühimdir. Çok evhamı izale eder.[/BILGI]
[TABLE]
[TR]
[TD]Cemîl-i Mutlak: sınırsız güzellik sahibi olan Allah[/TD]
[TD]Rahîm-i Mutlak: sınırsız şefkat ve merhamet sahibi olan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Zât-ı Ganiyy-i Ale’l-Itlak: her cihetle hiçbir şeye muhtaç olmayan Zât, Allah[/TD]
[TD]burhan: delil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bîçare: çaresiz[/TD]
[TD]cihet: yön, taraf[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cüz’: kısım, parça[/TD]
[TD]cüz’î: ferdî, küçük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]evham: vehimler, kuruntular[/TD]
[TD]fena: geçicilik, yok olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayet: son derece[/TD]
[TD]hakikat: doğru, gerçek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hararet: ısı, sıcaklık[/TD]
[TD]hayr: iyilik, güzel iş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayr-ı mutlak: her yönüyle hayırlı olan[/TD]
[TD]haşiye: dipnot[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hükümden iskat etmek: hükümsüz hale getirmek[/TD]
[TD]hüsn: güzellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icad: var etme, yaratma[/TD]
[TD]ihata: içine alma, kapsama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktifa etmek: yetinmek[/TD]
[TD]inkişaf etmek: açığa çıkmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intaç eden: netice veren[/TD]
[TD]izale etmek: gidermek, ortadan kaldırmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]izhar: açığa çıkarma, gösterme[/TD]
[TD]kat’î: kesin[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kubh: çirkinlik[/TD]
[TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küllî: kapsamlı, geniş[/TD]
[TD]mevt: ölüm[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukteza: gerektirici sebep, bir şeyin gereği[/TD]
[TD]musibet: belâ, büyük sıkıntı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mücahede: gayret sarfetme, mücadele[/TD]
[TD]münâfi: aykırı, zıt[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müptelâ: bağımlı, düşkün[/TD]
[TD]müsabaka: yarışma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müteaddit: birçok, çeşitli[/TD]
[TD]nam: ad[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nevi: çeşit, tür[/TD]
[TD]rahmet: merhamet, ihsan, bağış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]risale: küçük çaplı kitap, mektup; Risale-i Nur’da yer alan bölümlerden her birisi[/TD]
[TD]tafsil: ayrıntılı açıklama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tedahül: içine girme, dahil olma[/TD]
[TD]terakkiyât-ı beşeriye: insanlığa ait gelişmeler, ilerlemeler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tezahür etmek: görünmek, ortaya çıkmak[/TD]
[TD]umumî: genel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vahid-i kıyasî: ölçü birimi[/TD]
[TD]vücud: varlık, var oluş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zemberek: hareketi sağlayan güç kaynağı[/TD]
[TD]zevâl: yok olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziya: ışık[/TD]
[TD]şer: kötülük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şümûl: kapsamlı ve kuşatıcı olma[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
9 Mart 2012: 15:20 #802962Anonim
Elcevap: Ne kadar iyilik ve güzellik ve nimet varsa, doğrudan doğruya o Cemîl ve Rahîm-i Mutlakın hazine-i rahmetinden ve ihsanat-ı hususiyesinden gelir. Ve musibet ve şerler ise,saltanat-ı rubûbiyetin, âdetullah namı altında ve küllî iradelerin mümessilleri olan umumî veküllî kanunlarının çok neticelerinden tek tük cüz’î neticeleri olmasından, o kanunlarcereyanının cüz’î muktezaları olduğundan, elbette küllî maslahatlara medar olan o kanunlarımuhafaza ve riayet etmek için, o şerli, cüz’î neticeleri dahi halk eder. Fakat o cüz’î ve elîmneticelere karşı, imdâdât-ı hassa-i Rahmâniye ve ihsanat-ı hususiye-i Rabbâniye ile, musibete düşen efradın feryatlarına ve beliyyelere giriftâr olan eşhasın istiğaselerine yetişir. Ve fâil-i muhtar olduğunu ve herbir şeyin herbir işi, onun meşîetine bağlı bulunduğunu ve umum kanunları dahi daima irade ve ihtiyarına tâbi bulunmalarını ve o kanunların tazyikinden feryat eden fertleri, bir Rabb-i Rahîm dinlediğini ve imdatlarına ihsanıyla yetiştiğini göstermekle;Esmâ-i Hüsnânın kayıtsız ve hadsiz cilvelerine hadsiz ve kayıtsız bir meydan açmak için o küllîâdetullah düsturlarının ve o umumî kanunların şüzuzâtıyla ve hem, şerli cüz’î neticeleriyle,hususî ihsanat ve hususî teveddüdat, yani sevdirmekle hususi tecelliyat kapılarını açmıştır.
Bu ikinci alâmet-i tevhid, Siracü’n-Nur’un belki yüz yerlerinde beyan edildiğinden, burada hafif bir işaretle iktifa ettik.
ÜÇÜNCÜ ALÂMET VE HÜCCET
لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ
1ile işaret edilen, had ve hesaba gelmeyen tevhid sikkeleridir.Evet, herşeyin yüzünde, cüz’î olsun küllî olsun, zerrattan tâ seyyarata kadar öyle bir sikkevar ki, âyinede güneşin cilvesi güneşi gösterdiği gibi, öyle de, o sikke âyinesi dahi, Şems-i Ezel ve Ebede işaret ederek vahdetine şehadet eder. O hadsiz sikkelerden pek çokları Siracü’n-Nur’da tafsilen beyan edildiğinden, burada yalnız kısa bir işaretle üç tanesine bakacağız. Şöyle ki:
Mecmu-u kâinatın yüzüne, envâın birbirine karşı gösterdikleri teavün, tesanüd, teşabüh,tedahülden mürekkep geniş bir sikke-i vahdet konulduğu gibi, zeminin yüzüne de, dört yüz bin hayvanî ve nebatî taifelerden mürekkep bir ordu-yu Sübhânînin ayrı ayrı erzak, esliha, elbise,talimat, terhisat cihetinde gayet intizamla, hiçbirini şaşırmayarak, vakti vaktine verilmesiyle koyduğu o sikke-i tevhid misillü, insanın yüzüne de, herbir yüzün umum yüzlere karşı birer alâmet‑i fârika bulunmasıyla koyduğu sikke-i vahdâniyet gibi, herbir masnuun yüzünde, cüz’îolsun küllî olsun, birer sikke-i tevhid ve herbir mahlûkun başında, büyük olsun küçük olsun, az ve çok olsun, birer hâtem-i ehadiyet müşahede edilir. Ve bilhassa zîhayat mahlûkların sikkeleri çok parlaktırlar. Belki, herbir zîhayat kendisi dahi, birer sikke-i tevhid, birer hâtem-i vahdet, birer mühr-ü ehadiyet, birer turra-i samediyettirler.[BILGI]Dipnot-1 “Mülk sadece Ona ait, hamd sadece Ona mahsustur.” Buharî, Ezân: 155; Teheccüd: 21; Müslim, Zikir: 28, 30, 74, 75, 76; Tirmizî,Mevâkıt: 108; Hac: 104; Nesâî, Sehiv: 83-86; İbni Mâce, Dua: 10, 14, 16. [/BILGI]
[TABLE]
[TR]
[TD][/TD]
[TD]Esmâ-i Hüsnâ: Cenab-ı Hakkın en güzel isimleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Rabb-i Rahîm: sonsuz şefkat ve merhamet sahibi olan ve herşeyi terbiye ve idare eden Allah[/TD]
[TD]Rahîm-i Mutlak: sınırsız şefkat ve merhamet sahibi Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Siracü’n-Nur: Nur Lambası; Risale-i Nur[/TD]
[TD]alâmet: belirti, işaret[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]alâmet-i tevhid: Allah’ın birliğini gösteren işaret[/TD]
[TD]beliyye: belâ, musibet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beyan etmek: açıklamak[/TD]
[TD]cereyan: akım, hareket[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve: görüntü, yansıma[/TD]
[TD]cüz’î: ferdî, küçük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]düstur: kural, prensip[/TD]
[TD]efrad: fertler, bireyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elîm: elemli, acı veren[/TD]
[TD]eşhas: şahıslar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fail-i muhtar: dilediğini yapmakta serbest olan fâil[/TD]
[TD]giriftar: tutulmuş, yakalanmış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]had: sınır[/TD]
[TD]halk etmek: yaratmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hazine-i rahmet: Allah’ın rahmet hazinesi[/TD]
[TD]hususî: özel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüccet: delil[/TD]
[TD]ihsan: bağış, ikram[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihsanat: ihsanlar, iyilikler, bağışlar[/TD]
[TD]ihsanat-ı hususiye: özel hediye ve ikramlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihsanat-ı hususiye-i Rabbâniye: Allah’ın terbiye ve idaresinin özel yardım ve bağışları[/TD]
[TD]ihtiyar: dileme, istek, irade[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktifa etmek: yetinmek[/TD]
[TD]imdâdât-ı hâssa-i Rahmâniye: yarattıklarını esirgeyip koruyan, şefkat eden ve rızıklandıran Allah’ın özel yardımları[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irade: dileme, tercih[/TD]
[TD]istiğase: yardım dileme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küllî: geniş, kapsamlı[/TD]
[TD]maslahat: fayda, gaye[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medar: dayanak noktası, kaynak[/TD]
[TD]meşiet: dileme, irade, istek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhafaza: koruma, saklama[/TD]
[TD]mukteza: gerektirici sebep bir şeyin gereği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]musibet: belâ, büyük sıkıntı[/TD]
[TD]mümessil: temsilci[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]riayet etmek: uymak, gözetmek[/TD]
[TD]saltanat-ı rububiyet: kâinatı terbiye ve idare eden Allah’ın herşeyi kuşatan egemenliği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sikke: damga, mühür[/TD]
[TD]tazyik: baskı, ağırlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecelliyat: tecelliler, yansımalar[/TD]
[TD]teveddüdat: Allah’ın kullarına kendisini sevdirmek için sunduğu nimetler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevhid: birleme; Allah’ı bir olarak bilme ve ilân etme[/TD]
[TD]tâbi bulunma: bir şeye bağlı olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umumî: genel[/TD]
[TD]âdetullah: Allah’ın tabiatta yürürlükte olan kanun ve prensipleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şerli: kötü[/TD]
[TD]şüzuzât: kural dışı olaylar ve varlıklar[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
9 Mart 2012: 15:27 #802963Anonim
Evet, herbir çiçek, herbir meyve, herbir yaprak, herbir nebat, herbir hayvan öyle birermühr-ü ehadiyet, birer hâtem-i samediyettir ki, herbir ağacı birer mektub-u Rabbânî ve herbir tâife-i mahlûkatı birer kitab-ı Rahmânî ve herbir bahçeyi birer ferman-ı Sübhânîsûretine çevirerek, o ağaç mektubuna, çiçekleri adedince mühürler ve meyveleri sayısınca imzalar ve yaprakları miktarınca turralar basılmış. Ve o nev’ ve tâife kitabına dahi, onun kâtibini göstermek, bildirmek için ferdleri adedince hâtemler basılmış. Ve o bahçe fermanına, onun sultanını tanıttırmak, tarif etmek için o bağ içinde bulunan nebat, ağaç, hayvan sayısınca sikkeler basılmış. Hattâ herbir ağacınmebde’inde ve müntehasında ve üstünde ve içinde
1هُوَ اْلأَوَّلُ وَاْلاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُisimlerinin işaret ettikleri dört sikke-i tevhid var.
İsm-i Evvel ile işaret edildiği gibi, herbir meyvedar ağacın menşe-i aslîsi olan çekirdekHAŞİYE-1öyle bir sandukçadır ki, o ağacın programını ve fihristesini ve plânını; ve öyle bir destgâhtır ki, onun cihazatını ve levazımatını ve teşkilâtını ve öyle bir makinedir ki, onun iptidadaki incecik vâridatını ve lâtifâne masârifini ve tanzimatını taşıyor.Ve ism-i Âhir’le işaret edildiği gibi, herbir ağacın neticesi ve meyvesi öyle bir tarifenamedir ki, o ağacın eşkâlini ve ahvâlini ve evsafını, ve öyle bir beyannamedir ki, onun vazifelerini ve menfaatlerini ve hassalarını; ve öyle bir fezlekedir ki, o ağacın emsalini ve ensâlini ve nesl-i âtisini o meyvenin kalbinde bulunan çekirdeklerle beyan ediyor, ders veriyor.
Ve ism-i Zâhir ile işaret edildiği gibi, her ağacın giydiği suret ve şekil, öyle musannâ vemünakkaş bir hulledir, bir libastır ki, o ağacın dal ve budak ve âzâ ve eczasıyla tam kàmetine göre biçilmiş, kesilmiş, süslendirilmiş. Ve öyle hassas vemizanlı ve mânidardır ki, o ağacı bir kitap, bir mektup, bir kaside suretine çevirmiştir.
[BILGI] Dipnot-1 “O Evveldir, Âhirdir, Zâhirdir, Bâtındır.” Hadid Sûresi, 57:3.[/BILGI]
[BILGI] Haşiye-1 Eski zamandan beri darb-ı mesel olarak umumun dilinde ve lisan-ı nâsta gezen şu “çekirdekten yetişme” sözü, bu risalenin müellifine bir işaret-i gaybiye-i örfiye denilebilir. Çünkü Risale-i Nur hâdimi olan şahıs, Kur’ân’ın feyziyle, çekirdek ve çiçekte tevhid için ikimirac-ı mârifet keşfederek, tabiiyyunları boğan aynı yerde âb-ı hayat bulmuş ve çekirdekten hakikate ve nur-u mârifete yetişmiş. Ve bu iki şeyin Risale-i Nur’da ziyade tekrarları bu hikmete binaendir.[/BILGI]
[TABLE]
[TR]
[TD]ahvâl: haller, durumlar[/TD]
[TD]beyan etmek: açıklamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beyanname: açıklama belgesi[/TD]
[TD]cihazat: cihazlar, donanım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]darb-ı mesel: atasözü[/TD]
[TD]destgâh: tezgâh[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]emsal: benzer olanlar[/TD]
[TD]ensâl: nesiller[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]evsâf: vasıflar, nitelikler[/TD]
[TD]eşkâl: şekiller, biçimler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ferman: emir, buyruk[/TD]
[TD]feyz: manevi gıda, ilim[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fezleke: netice, özet[/TD]
[TD]fihriste: içindekiler, indeks[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hassa: nitelik, özellik[/TD]
[TD]haşiye: dipnot[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: fayda, gaye; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratılması[/TD]
[TD]hulle: Cennet elbisesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâdim: hizmetçi[/TD]
[TD]hâtem: mühür, damga[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iptida: başlangıç[/TD]
[TD]ism-i Zâhir: Allah’ın varlığının eserleriyle ve delileriyle aşikâr ve görünür olduğunu ifade eden ismi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ism-i Âhir: Allah’ın her şeyden sonra var olacağını ve sonu olmadığını ifade eden ismi[/TD]
[TD]işaret-i gaybiye-i örfiye: herkes tarafından bilinen gayba dair bir işaret[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keşfetmek: gizli bir şeyi açığa çıkarmak[/TD]
[TD]kâtib: yazar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]levâzımât: bir işin gerçekleşmesi için gerekli olan şeyler[/TD]
[TD]libas: elbise[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lisan-ı nâs: insanların dili[/TD]
[TD]lâtifâne: güzel, hoş bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mebde’: başlangıç[/TD]
[TD]menşe-i aslî: asıl kökü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meyvedar: meyve veren[/TD]
[TD]mirac-ı marifet: Allah’ı isim ve sıfatlarıyla tanıyıp bilme gibi yüce bir makama çıkma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]musannâ: san’atla yapılmış[/TD]
[TD]müellif: yazar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münakkaş: nakışlanmış, süslenmiş[/TD]
[TD]müntehâ: bir şeyin en uç noktası[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nebat: bitki[/TD]
[TD]nesl-i âti: gelecek nesil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nev’: tür[/TD]
[TD]nur-u marifet: Allah’ı bilme ve tanımayla ortaya çıkan nur, aydınlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]risale: Risale-i Nur’da yer alan bölümlerden her birisi[/TD]
[TD]sandukça: küçük sandık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sikke: mühür[/TD]
[TD]sikke-i tevhid: herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu gösteren mühür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[TD]tabiiyyun: tabiatı yaratıcı olarak kabul edenler, materyalistler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taife: grup, topluluk[/TD]
[TD]tanzimat: düzenlemeler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tarifename: bir şeyin bütün özelliklerini tanıtan yazı[/TD]
[TD]tevhid: birleme, Allah’ı bir olarak bilme ve ilân etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşkilât: bir şeyin meydana gelmesi için gerekli şeyler[/TD]
[TD]vâridat: gelirler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziyade: çok[/TD]
[TD]âb-ı hayat: hayat suyu[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
-
YazarYazılar
- ‘İkinci Şua’ konusu yeni yanıtlara kapalı.