• Bu konu 133 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 76 ile 90 arası (toplam 135)
  • Yazar
    Yazılar
  • #822385
    Anonim

      *Kur’anda müşkilât vardır dedikleri birinci şübhenin ikinci kısmına cevab:

      İşkal dedikleri şey ya üslûbun pek yüksek ve muhtasar olmasıyla mananın çok derin ve inceliğinden ileri gelir, Kur’anın müşkilâtı bu kabîldendir. Veya ibarede karışık ve düğümlü noktaların bulunmasından neş’et eder; Kur’an-ı Kerim, bu kısım müşkilâttan müberra ve münezzehtir. Acaba cumhurun zihninden uzak ve pek derin hakikatları kolay ve kısa bir suretle avam-ı nâsın fehimlerine yakınlaştırmak ayn-ı belâgat değil midir? Belâgat, mukteza-yı hali müraattan ibaret değil midir? Hey gözlerin kör olsun herif!

      *Yaradılışta ve maddiyata dair mes’elelerde Kur’an mübhem geçmiştir dedikleri ikinci şübhelerine cevab, şöyle ki:

      Şecere-i âlemde, meyl-ül istikmal vardır. Yani kâinatın, bir ağaç gibi bütün zerratı ve eczası kemale meyleder ve kemale doğru yürümektedirler. O umumî meyl-ül istikmalden ayrı olarak, insanda da meyl-üt terakki vardır. Bu meyl-üt terakki çekirdek gibidir; neşv ü neması pek çok tecrübeler vasıtasıyla olur; ve çok fikirlerin mahsulü olan neticelerin içtimaiyle teşekkül ve tevessü’ etmekle fünunu intac eder. Bu fünun da, mürettebedir. Yani her ikinci fen, birincisinin neticesidir. Birincisi olmasa, o olamaz. Birincisinin ona mukaddeme ve ulûm-u mütearife hükmünde olması şarttır.

      Buna binaen bundan on asır evvel gelen insanlara fünun-u hazırayı ders vermek veya garib mes’elelerden bahsetmek; onların zihinlerini şaşırtmaktan ve o insanları safsatalara atmaktan gayrı bir faide vermezdi.

      Meselâ: Kur’an-ı Kerim, “Ey insanlar! Şems’in sükûnuna, Arz’ın hareketine

      {(Haşiye): Hasta halimde, nevm ile yakaza arasında ihtar edilen bir nüktedir:

      Şems’in yerinde mevlevîvari yaptığı semavî hareketi, kuvve-i cazibeyi tevlid etmek içindir. Kuvve-i cazibe de manzume-i şemsiye ile anılan güneşe bağlı yıldızları düşmek tehlikesinden kurtarmak içindir. Demek Şems’in mihverinde dairevari cereyan ve hareketi olmasa, yıldızlar düşerler. Said Nursî

      Muhterem müellif, diğer bir risalesinde şöyle diyor: Evet güneş bir meyvedardır, silkinir tâ düşmesin seyyar olan yemişleri Eğer sükûnuyla sükûnet eylese, cezbe kaçar, ağlar fezada muntazam meczubları. Mütercim}

      ve bir katre su içinde binlerce hayvanatın bulunduğuna dikkat ediniz ki azamet-i İlahiyeyi anlayasınız.” demiş olsaydı, bütün o zamanların insanlarını tekzibe sevketmiş olurdu. Çünki hiss-i zahirîye muhaliftir. Maahâza on asırdan beri gelip geçen insanları şaşırtmak, yalnız fünun-u cedidenin zuhurundan sonra gelen insanları memnun etmek; makam-ı irşada muhalif olduğu gibi, ruh-u belâgatla da kabil-i te’lif değildir.

      #822386
      Anonim

        S- Keşfiyat-ı fenniye ve fünun-u hazıra eski insanlara meçhul ve gayr-ı me’luf olduğundan, onları onlara ders vermek hatadır diyorsun. Bilhâssa âhirete ait ahval gibi, müstakbeldeki nazariyat da böyle değil midir? Onlar da bize meçhul ve gayr-ı me’lufturlar. Onlardan bahsetmek ne için hata olmuyor?

        C- Müstakbeldeki nazariyat, bilhâssa âhirete ait ahvale hiçbir cihetle hiss-i zahirî taalluk etmemiştir ki, o hissin hilafını söylemek şaşırtma olsun. Binaenaleyh o gibi şeyler, daire-i imkândadırlar. Öyle ise onlara itikad ve onlar ile itminan peyda etmek mümkündür. Öyle ise o gibi şeylerin hakk-ı sarihi, onları tasrih etmektir. Lâkin keşfiyat-ı fenniye; eski insanlara göre, imkân ve ihtimal dairesinden çıkıp, muhal ve imtina’ derecesine girmişlerdir. Çünki gözleriyle gördükleri şeyler, onlarca bedahet derecesine girmekle, onun hilafı onlarca muhaldir. Öyle ise, onların hissiyatına hürmeten, o gibi mes’elelerde belâgatın iktizası, ibham ve ıtlaktır ki, onlara bir şaşırtma olmasın. Fakat Kur’an-ı Kerim, irşadını noksan bırakmamıştır. Bu zamanın fencilerini de istifadeden mahrum etmemek üzere, çok karine ve emarelerin vaz’ıyla, hakikatlara işaretler yapmıştır.
        {(Haşiye): Mu’cizat-ı Kur’aniye risale-i nuriyesi tamamıyla bu hakikatı isbat etmiş. Mütercim}

        Ey insafsız! Seni insafa davet ediyorum. Bir kerre ﻛَﻠِّﻢِ ﺍﻟﻨَّﺎﺱَ ﻋَﻠَﻰ ﻗَﺪَﺭِ ﻋُﻘُﻮﻟِﻬِﻢْ olan meşhur düsturu nazara almakla, zamanlarıyla muhitlerinin müsaadesizliğini düşünerek, telahuk eden binlerce efkârın neticelerinden doğan şu keşfiyat-ı fenniyeyi o zamanlardaki insanların kafa mideleri alıp hazmedemediklerine dikkat edersen anlayacaksın ki; Kur’an-ı Kerim’in o gibi mes’elelerde ihtiyar ettiği ibham ve ıtlak yolu, ayn-ı belâgat olduğu gibi, yüksek i’cazını da isbata aşikâr bir delil olduğunu gözün kör değilse göreceksin.

        *Kur’anda delail-i akliyeye ve fennin keşfiyatına muhalif bazı âyetler vardır dedikleri üçüncü şübhelerine cevab:

        Kur’an-ı Kerim’de takib edilen maksad-ı aslî; isbat-ı Sâni’, nübüvvet, haşir, adalet ile ibadet esaslarına cumhur-u nâsı irşad ve îsal etmektir.

        Binaenaleyh Kur’an-ı Kerim’in kâinattan yaptığı bahis tebaîdir, kasdî değildir. Yani ligayrihîdir, lizâtihî değildir. Yani Kur’an-ı Kerim Cenab-ı Hakk’ın vücud, vahdet ve azametine istidlal suretiyle kâinattan bahsetmiştir. Yoksa kâinatın bizzât keyfiyetini izah etmek için değildir. Çünki Kur’an-ı Kerim coğrafya, kozmoğrafya gibi kasden kâinatın keyfiyetinden mana-yı ismiyle bahseden bir fen, bir kitab değildir. Ancak kâinat sahifesinde yazılan san’at-ı İlahiyenin nakışları ve kudretin hilkat mu’cizeleri ve kozmoğrafyacıları hayrette bırakan nizam ve intizamla, mana-yı harfiyle Sâni’ ve Nazzam-ı Hakikî’ye istidlal keyfiyetini öğretmek için nâzil olan bir kitabdır. Binaenaleyh san’at, kasd, nizam kâinatın her zerresinde bulunur, matlub hasıl olur. Teşekkülü nasıl olursa olsun, bizim matlubumuza taalluku yoktur.

        Febinâen alâ zâlik mademki Kur’anın kâinattan bahsi istidlal içindir ve delilin de müddeadan evvel malûm olması şarttır ve delilin muhatablarca vuzuhu müstahsendir; bazı âyetlerin onların hissiyatına ve edebî malûmatlarına imale etmesi ve benzetmesi, mukteza-yı belâgat ve irşad olmaz mı? Fakat bu âyetlerin, hissiyatlarına imale etmesi mes’elesi, o hissiyata kasden delalet etmek için değildir. Ancak kinaye kabîlinden o hissiyatı okşamak içindir. Maahâza hakikata ehl-i tahkiki îsal için, karine ve emareler vaz’edilmiştir. Meselâ eğer Kur’an-ı Kerim, makam-ı istidlalde şöylece demiş olsa idi ki: “Ey insanlar! Güneş’in zahirî hareketiyle hakikî sükûnuna ve Arz’ın zahirî sükûnuyla hakikî hareketine ve yıldızlar arasında cazibe-i umumiyenin garibelerine ve elektriğin acibelerine ve yetmiş unsur arasında hasıl olan imtizacata ve bir avuç su içinde binler mikrobun bulunmasına dikkat ediniz ki, bu gibi hârika şeylerden Cenab-ı Hakk’ın herşeye kàdir olduğunu anlayasınız.” deseydi; delil, müddeadan binlerce derece daha hafî, daha müşkil olurdu. Halbuki delilin müddeadan daha hafî olması, makam-ı istidlale uymaz. Maahâza onların hissiyatına imale edilen âyetler kinaye kabîlinden olup, ifade ettikleri zahirî manaları sıdk veya kizbe medar olamaz.

        Evet görmüyor musun ﻗَﺎﻝَ deki “elif” hıffeti ifade ediyor. Aslı “vav” olsun, “ye” olsun, ne olursa olsun bize taalluk etmez.

        Hülâsa: Madem ki Kur’an, bütün zamanlardaki bütün insanlara nâzil olmuştur, şu şübhe addettikleri umûr-u selâse, Kur’ana nakîse değil, Kur’anın yüksek i’cazına delillerdir. Evet Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ı talim eden Cenab-ı Hakk’a kasem ederim ki; o Beşîr ve Nezîr’in (A.S.M.) basar u basireti, hakikatı hayalden tefrik edememekten münezzehtir, celildir, celîdir veya insanları kandırarak mağlatalara düşürtmekten, meslek-i âlîleri ganidir, âlîdir, temizdir, tahirdir.

        #822387
        Anonim

          Yedinci Mes’ele:

          Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın izhar ettiği mahsûs ve zahirî ve insanlarca meşhur ve malûm olan hârika ve mu’cizelerinin ekserîsi, Tarih ve Siyer kitablarında mezkûrdur ve aynı zamanda, muhakkikîn-i ülema tarafından izah ve beyan edilmişlerdir. Binaenaleyh tafsilâtını o kitablara havale ile yalnız o hârikaların nevi’lerini icmalen izah edeceğiz.

          Evet Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın zahirî hârikalarının herbirisi âhâdî olup mütevatir değilse de, o âhâdîlerin heyet-i mecmuası ve çok nevi’leri, mütevatir-i bil’manadır. Yani lafz ve ibareleri mütevatir değilse de, manaları çok insanlar tarafından nakledilmiştir. O hârikaların nevi’leri üçtür:

          Birincisi: “İrhasat” ile anılmaktadır ki, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nübüvvetinden evvel zuhur eden hârikalardır. Mecusi Milleti’nin taptığı ateşin sönmesi, Sava Denizi’nin sularının çekilmesi, Kisra Sarayı’nın yıkılması ve gaibden yapılan tebşirler gibi şeylerdir. Sanki o hazretin (A.S.M.) zaman-ı veladeti, hassas ve keramet sahibi imiş gibi o zâtın kudum ve gelmesini şu gibi hâdiseler ile tebşiratta bulunmuştur.

          İkinci Nev’: İhbarat-ı gaybiyedir ki, bilâhere vukua gelecek pek çok garib şeylerden bahsetmiştir. Ezcümle; Kisra ve Kayser’in definelerinin İslâm eline geçmesi, Rumların mağlub edilmesi, Mekke’nin fethi, Kostantiniye’nin alınması gibi hâdisattan haber vermiştir. Sanki o zâtın cesedinden tecerrüd eden ruhu, zaman ve mekânın kayıdlarını kırarak istikbalin her tarafına uçup gezmiş ve gördüğü vukuatı söylemiştir ve söylediği gibi de vukua gelmiştir.

          @
          {(*): Diyarbakır’da Van Valisi Cevdet Bey’in evinde 19/Şubat/1331 tarihinde Cuma gecesi bu tefsirin ilk Arabî nüshasını tebyiz ederken, şu şekl-i garib, tevafukan vaki’ olmuştur. Ve o gece vukua gelen Bitlis’in sukutuyla müellif Bedîüzzaman’ın esaretine rastgelir. Sanki şu şekl-i garibin, şu mu’cizeler ve hârikalar bahsinde o gece husule gelmesi, müellifin Ruslara esir düştüğüne ve beraberinde bulunan bazı talebelerinin şehid olarak kanlarının dökülmesine hârika bir işarettir.
          Said’in küçük kardeşi, yirmi senelik talebesi Abdülmecid

          Ve keza bu nakış, başı kesilmiş bir yılanın kuyruğunu müellif Bedîüzzaman’a sarmış olduğuna ve müellifin yaralı olarak otuz saat ölüme muntazıran su arkının içinde kaldığı yere benziyor ve o vaziyeti andırıyor.
          Eski Said’in ehemmiyetli talebesi Hamza}

          Üçüncü Nev’: Hissî hârikalardır ki, muaraza zamanlarında kendisinden taleb edilen mu’cizelerdir. Taşın konuşması, ağacın yürümesi, Ay’ın iki parçaya bölünmesi, parmaklarından su akması gibi… Tefsir-i Keşşaf’ın müellifi Zemahşerî’nin dediğine göre, o hazretin bu nevi’ hârikaları bine baliğ olmuştur. Ve bir kısmı da mütevatir-i bil’manadır. Hattâ Kur’anı inkâr edenlerden bir kısmı, inşikak-ı Kamer manasında tasarruf etmemişlerdir.

          S- İnşikak-ı Kamer bütün insanlarca kesb-i şöhret etmesi lâzım bir mu’cize iken, âlemce o kadar şöhret bulmamıştır. Esbabı nedir?

          C- Matla’ların ihtilafı ve havanın bulutlu olmasının ihtimali ve o zamanda rasadhanelerin bulunmaması ve vaktin uyku gibi gaflet zamanı olması ve inşikakın âni olması gibi esbabdan dolayı, herkesçe o vak’anın görünmesi ve malûm olması lâzım gelmez. Maahâza Hicaz matla’ıyla matla’ları bir olan yerlerde, o gece yollarda bulunan kervan ve kafilelerden naklen, inşikakın vukua geldiği hakkında çok rivayetler vardır.

          Üçüncü nevi mu’cizelerin reisi ve en büyüğü, Kur’an-ı Azîmüşşan’dır ki, yedi vecihle mu’cize olduğuna mezkûr âyetle işaret edilmiştir.

          #822388
          Anonim

            Arkadaş! Şu mes’eleleri az çok fehmettin. Şimdi bu âyetin mâkabliyle olan cihet-i irtibatına bakalım:

            Evet İbn-i Abbas’ın (R.A.)
            ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﺍﻋْﺒُﺪُﻭﺍ âyetindeki “ibadet”i tevhidle tefsir ettiğine nazaran, evvelki âyet isbat-ı tevhid hakkındadır, bu âyet de isbat-ı nübüvvet hakkındadır.

            Nübüvvet-i Muhammediye (A.S.M.) ise, tevhidin en büyük bir delilidir. Demek ki bu iki âyet arasında cihet-i irtibat, aralarındaki dâlliyet ve medlûliyet alâkasıdır. Yani biri delil, diğeri medlûldür.

            Nübüvvetin isbatı, ancak mu’cizeler ile olur. En büyük mu’cizesi ise, Kur’an-ı Kerim’dir. Evet Kur’anın mu’cize olduğu, âlem-i İslâmca kabul ve tasdik edilmiş bir hakikattır.

            Amma muhakkikîn-i ülema tarafından, Kur’anın vücuh-u i’cazı hakkında ihtilaf vaki’ olmuştur. Yani i’cazını intac eden cihetler çoktur. Herbir muhakkik, bir ciheti tercih ve ihtiyar etmiştir; aralarında muhalefet, müsademe yoktur.

            İ’cazın vecihleri:

            1- Gaibden, istikbalden haber vermesi.

            2- Âyetlerinde tenakuz, tehalüf, hata bulunmaması.

            3- Nazm ile nesir arasında, ediblerce gayr-ı malûm bir üslûbu ihtiyar etmesi.

            4- Okur-yazar olmayan bir zâttan sudûr etmesi.

            5- Tâkat-ı beşeriye fevkinde ulûm ve hakaiki ihata etmesi gibi pek çok şeylerdir.

            Lâkin i’cazının en yüksek vechi, nazmındaki belâgattan doğmuştur. Evet Kur’anın bu nevi i’cazı, beşerin tâkatinden hariç bir derecededir. Bu hakikatı tafsilen anlayıp kanaat hasıl etmek isteyen, bu tefsiri ve emsali eserleri ve “Yirmibeşinci Söz”ü zeyilleriyle beraber mütalaa etsin.

            Fakat icmalî bir malûmatı elde etmek isteyenler de, belâgatın imamları bulunan Abdülkahir-i Cürcanî, Zemahşerî, Sekkakî, Cahız’ın bu kısım i’caz hakkında -üç tarîk ile- beyan ettikleri malûmattan, mikdar-ı kâfi malûmat elde edebilir.

            Birinci Tarîk: Arab kavmi maarifsiz, bedevi bir millet idi. Muhitleri de, onlar gibi bedevi bir muhit idi. Divanları, şiir idi. Yani medar-ı iftihar olan hallerini, şiir ile kayd u muhafaza ederlerdi. İlimleri, belâgat idi. Medar-ı iftiharları, fesahat idi. Sair kavimlerden fazla bir zekâya mâlik idiler. Başka insanlara nisbeten cevval fikirleri vardı.

            İşte Arab kavmi böyle bir vaziyette iken ve zihinleri de bahar çiçekleri gibi yeni yeni açılmaya başlarken, birdenbire Kur’an-ı Azîmüşşan yüksek belâgatıyla, hârika fesahatıyla mele-i a’lâdan yeryüzüne indi. Arabların medar-ı iftiharları ve timsal-i belâgatları olan ve bilhâssa Kâ’be duvarında teşhir edilmek üzere altun suyu ile yazılmış “Muallakat-ı Seb’a” ünvanıyla anılan en meşhur ediblerin en belig ve en fasih eserlerini iftihar listesinden sildirtti.

            Maahâza Hazret-i Muhammed (A.S.M.), Kur’anla muarazaya ve Kur’ana bir nazire yapılmasına onları şiddetle davet etmekten geri durmuyordu, damarlarına dokunduruyordu, techil ve terzil ediyordu. O hazretin yaptığı böyle şiddetli hücumlara karşı, o ümera-i belâgat ve hükkâm-ı fesahat ünvanıyla anılan Arab edibleri, bir kelime ile dahi mukabelede bulunamadılar. Halbuki kibr ü azametleri, enaniyetleri ve göklere kadar çıkan gururları iktizasınca, gece-gündüz çalışıp Kur’ana bir nazire yapmalı idiler ki, âleme karşı rezil ü rüsvay olmasınlar.

            Demek bu mes’elenin uhdesinden gelemediklerinden, yani Kur’anın bir benzerini yapmaktan âciz kaldıklarından, sükûta mecbur olmuşlardır. İşte onların bu ızdırarî sükûtları aczlerini meydana çıkardı. Ve bunların aczlerinden de, i’caz-ı Kur’anın güneşi tulû’ etmiştir.

            İkinci Tarîk: Kelâmların hâsiyetlerini, kıymetlerini, meziyetlerini bilip altunlarını bakırından tefrik eden bütün ehl-i tahkikten, tedkikten, tenkidden, dost ve düşmanlar tarafından Kur’an-ı Kerim sure sure, âyet âyet, kelime kelime mihenk taşına vurularak, altundan maada bir bakır eseri görülmemiştir. Bu ağır imtihandan sonra, Kur’an-ı Azîmüşşan’ın ihtiva ettiği mezaya, letaif, hakaikin hiçbir beşer kelâmında bulunmadığına şehadet etmişlerdir. Onların sıdk-ı şehadetleri şöylece isbat edilebilir:

            Kur’anın insan âleminde yaptığı büyük inkılab ve tebeddül; ve şark ve garbı içine alan tesis ettiği din, diyanet; ve zamanın geçmesiyle gençlik ve şebabiyetini ve tekerrür ettikçe halâvetini muhafaza etmesi gibi hârika halleri, ﺍِﻥْ ﻫُﻮَ ﺍِﻟﺎَّ ﻭَﺣْﻰٌ ﻳُﻮﺣَﻰ âyetini okuyup ilân ediyorlar.

            Üçüncü Tarîk: Belâgat imamlarından meşhur Cahız’ın tahkikatına göre: Arab edib ve beliglerinin Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın davasını kalem ile ibtal etmeye, tarife gelmez derecede ihtiyaçları vardı. Ve o hazrete karşı olan kin, adavet ve inadlarıyla beraber; en kolay, en yakın, en selim olan kalem ve yazı ile muarazayı terk ve en uzun, en müşkil, en tehlikeli ve şübheli seyf ve harb ile mukabeleye mecburen iltica ettiler. Suret-i kat’iyyede bundan anlaşıldı ki, Kur’anın benzerini yapmaktan âciz kalmışlardır. Zira her iki yolun arasındaki farkı bilmeyenlerden değildiler.

            Binaenaleyh birinci yol ibtal-i dava için daha müsaid iken onu terkedip, hem malları, hem canları tehlikeye atan başka bir yola sülûk eden ya sefihtir -halbuki müslüman olduktan sonra siyaset-i âlemi eline alanlara sefih denilemez- veya birinci yola sülûktan kendilerini âciz görmüşlerdir. Onun için kalem yerine seyfe müracaat etmişlerdir.

            #822389
            Anonim

              S- Kur’ana bir nazire yapmak mümkinattan imiş, fakat nasılsa yapılmamıştır?

              C- Mümkinattan olmuş olsaydı, damarlarına dokundurulanlar, behemehal muarazayı arzu ederlerdi. Ve muaraza arzusunda bulunmuş olsaydılar, muaraza yapacaklardı. Çünki ibtal-i dava için muarazaya ihtiyaçları pek şedid idi. Muaraza etmiş olsaydılar, gizli kalmazdı, tezahür ederdi. Çünki tezahürüne rağbet çok olduğu gibi, esbab dahi çok idi. Tezahür etseydi, âlemde şöhret bulurdu. Şöhret bulmuş olsaydı, Müseylime’nin hezeyanları gibi behemehal tarihte bulunacaktı. Madem ki tarihte bulunmamıştır, demek yapılmamıştır. Madem yapılmamıştır, demek Kur’an mu’cizedir.

              S- Müseylime fusahâ-i Arabdan olduğu halde, sözleri ne için âleme maskara olmuştur?

              C- Çünki onun sözleri, bin derece fevkinde bulunan sözlere karşı mukabeleye çıktığından çirkin ve gülünç olmuştur. Evet güzel bir adam, Hazret-i Yusuf (A.S.) ile beraber güzellik imtihanına girerse, elbette çirkin ve gülünç olur.

              S- Kur’an-ı Kerim hakkında şek ve şübheleri olanlar, Kur’anın bazı terkib ve kelimeleri güya Nahiv ilminin kaidelerine muhalefet etmiş gibi şübhe îka’ etmişlerdir?

              C- Bu gibi heriflerin, İlm-i Nahv’in kaidelerinden haberleri yoktur. Sekkakî’nin dediği gibi; efsah-ı füseha olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, Kur’an-ı Kerim’i uzun uzun zamanlarda tekrar tekrar okuduğu halde o hataların farkında olmamış da bu cahil herifler mi farkında olmuşlardır? Bu, hangi akla girer ve hangi kafaya sığar? Sekkakî “Miftah”ının sonunda, bu gibi cahilleri iyi taşlamıştır.

              Evet bir şâirin dediği gibi, ﻟَﻮْ ﻛُﻞُّ ﻛَﻠْﺐٍ ﻋَﻮَﻯ ﺍَﻟْﻘَﻤْﺘَﻪُ ﺣَﺠَﺮًﺍ ٭ ﻟَﻢْ ﻳَﺒْﻖَ ﻓِﻰ ﻫَﺬِﻩِ ﺍﻟْﻜُﺮَﺓِ ﺍَﺣْﺠَﺎﺭُ her üren kelbin ağzına bir taş atacak olsan dünyada taş kalmaz.

              #822390
              Anonim

                Bu âyeti mâkabliyle rabteden ikinci vecih ise:

                Evvelki âyet vakta ki ibadeti emretti, sanki ibadetin keyfiyeti nasıldır diye sâmiin zihnine bir sual geldi, “Kur’anın talim ettiği gibi” diye cevab verildi. Tekrar, Kur’anın Allah’ın kelâmı olduğunu nasıl bileceğiz diye ikinci bir suale daha kapı açıldı. Bu suale cevaben ﻭَﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻓِﻰ ﺭَﻳْﺐٍ ﻣِﻤَّﺎ ﻧَﺰَّﻟْﻨَﺎ ilh.. âyetiyle cevab verildi.

                Demek her iki âyetin arasındaki cihet-i irtibat, bir sual-cevab ve bir alış-veriştir.

                Arkadaş! Bu âyetin ihtiva ettiği cümlelerin arasına girelim, bakalım, aralarında ne gibi münasebetler vardır?

                Evet
                ﻭَﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻓِﻰ ﺭَﻳْﺐٍ ﻣِﻤَّﺎ ﻧَﺰَّﻟْﻨَﺎ cümlesi, mukadder bir suale cevabdır. Çünki Kur’an, evvelki âyette ibadeti emrettiği vakit, “Acaba ibadete olan bu emrin Allah’ın emri olup olmadığını nasıl anlayacağız ki imtisal edelim?” diye bir sual sâmiin hatırına geldi. Bu suale cevaben denildi ki: “Eğer Kur’anın ve dolayısıyla bu emrin Allah’ın emri olduğunda şübheniz varsa, kendinizi tecrübe ediniz ve şübhenizi izale ediniz.”

                Ve eyzan vakta ki Kur’an, surenin evvelinde
                ﻟﺎَ ﺭَﻳْﺐَ ﻓِﻴﻪِ ﻫُﺪًﻯ ﻟِﻠْﻤُﺘَّﻘِﻴﻦَ cümlesiyle kendisini sena etti, sonra mü’minlerin medhine, sonra kâfir ve münafıkların zemmine intikal etti, sonra ibadet ve tevhidi emrettikten sonra surenin başına dönerek ﻟﺎَ ﺭَﻳْﺐَ ﻓِﻴﻪِ cümlesini te’kiden ﻭَﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻓِﻰ ﺭَﻳْﺐٍ ilââhir cümlesini zikretti. Yani “Kur’an, şek ve şübhelere mahal değildir. Sizin şübheleriniz, ancak kalblerinizin hastalığından ve tabiatınızın sekametinden neş’et ediyor.” Evet gözleri hasta olan, güneşin ziyasını inkâr eder; ağzı acı olan, tatlı suya acı der.

                ﻓَﺎْﺗُﻮﺍ ﺑِﺴُﻮﺭَﺓٍ ﻣِﻦْ ﻣِﺜْﻠِﻪِ : Yani “Kur’anın mislinden bir sure getiriniz.”

                Arkadaş! Bu cümleyi
                ﻭَﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻓِﻰ ﺭَﻳْﺐٍ cümlesiyle bağlayan ﺍِﻥْ edat-ı şarttır. Şart edatları daima -hararetle ateş gibi- biri sebeb, diğeri müsebbeb iki cümleye dâhil olurlar. İlm-i Nahivce birisine fiil-üş şart, ikincisine ceza-üş şart denir.

                Bu iki cümle arasında, hararetle ateş arasında olduğu gibi, “lüzum” lâzımdır. Halbuki bu iki cümle arasında lüzum görünmüyor. Binaenaleyh âyetin ihtisarı dolayısıyla, ortadan kaldırılan cümlelere müracaat lâzımdır. Mukadder cümleler ise, ﺗَﺸَﺒَّﺜُﻮﺍ، ﻭَﺟَﺐَ ﺍﻟﺘَّﺸَﺒُّﺚُ، ﺗَﻌَﻠَّﻤُﻮﺍ، ﺟَﺮِّﺑُﻮﺍ emirleridir. Bunlar sıra ile, ikincisi birincisine lâzımdır. Yani ityan (delil getirmek), tecrübeye lâzımdır; tecrübe taallüme, taallüm vücub-u teşebbüse, vücub-u teşebbüs de teşebbüse, teşebbüs de raybe lâzımdır. Demek bu kadar lüzumların takdiri lâzımdır ki, “Kur’anın bir mislini getiriniz” ile “Kur’anda şübheniz varsa” arasında lüzum tezahür edebilsin.

                #822391
                Anonim

                  ﻭَﺍﺩْﻋُﻮﺍ ﺷُﻬَﺪَٓﺍﺀَﻛُﻢْ ﻣِﻦْ ﺩُﻭﻥِ ﺍﻟﻠَّﻪِ : Bu cümlenin, üç vecihle mâkabliyle irtibatı vardır.

                  Birinci Vecih: “Kur’ana muaraza etmekten zahir olan aczimiz, bütün insanların aczini istilzam etmez. Biz yapamadık amma başkalar yapabilirler” diye zihinlerine gelen vesveseyi def’etmek için, Kur’an-ı Kerim bu âyetin lisanıyla; büyüklerinizi, reislerinizi de çağırınız, size yardım etsinler diye onları ilzam etmiştir.

                  İkinci Vecih: “Eğer biz muaraza teşebbüsünde bulunsak bizi destekleyen, müdafaa eden yoktur” diye ileri sürdükleri zu’mlarını da reddetmiştir ki; herhangi bir meslek olursa olsun, mutaassıbları çoktur. Muaraza ettiğiniz takdirde, sizi müdafaa eden çok olur, diye onları iskât etmiştir.

                  Üçüncü Vecih: Kur’an-ı Kerim sanki onlara istihzaen diyor ki: “Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, bütün insanlara nübüvvetini tasdik ettirmek için Allah’ından yardım istedi. Allah’ı da, Kur’anına sikke-i i’cazı basarak pek çok insanlara tasdik ettirdi. Sizin âlihelerinizden bir faideniz varsa, siz de onları çağırınız; size yardım etsinler.”

                  ﻓَﺎِﻥْ ﻟَﻢْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ : Yani “Tecrübeden sonra bakınız. Muarazaya kàdir olmadığınız takdirde, acziniz zahir olur ve muarazayı da yapmış olmazsınız.”

                  ﻭَﻟَﻦْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ : Yani: “Mazide yapamadığınız gibi, bundan sonra da kat’iyyetle yapamayacaksınız.” Binaenaleyh “Bizim mazide yapamamamız, istikbalde beşerin yapamamasını istilzam etmez.” diye izhar ettikleri o bahaneyi de, ﻟَﻦْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ ile defetmiştir. Ve aynı zamanda üç vecihle i’caza işaret yapmıştır:

                  Birinci Vecih: Gaibden haber vermiştir ve ihbar ettiği gibi de muaraza vaki’ olmamıştır. Bakınız milyonlarca arabî kitab vardır ve bütün müellifler, dost olsun düşman olsun, Kur’anın üslûbunu taklid etmeye fevkalâde müştak oldukları halde, hiçbir müellif, hiçbir kitabında Kur’an-ı Kerim’in üslûbunu taklid etmeye muvaffak olamamıştır. Sanki Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan,
                  ﻧَﻮْﻉٌ ﻣُﻨْﺤَﺼِﺮٌ ﻓِﻰ ﺍﻟﺸَّﺨْﺺِ yani bir şahısta inhisar etmiş bir nevidir. Binaenaleyh Kur’an-ı Kerim ya bütün kitabların altındadır -bu gülünç bir sözdür- veya bütün kitabların fevkinde, fevk-al küll bir nâdiredir.

                  İkinci Vecih: Böyle büyük bir davada ve müşkil bir makamda, onların a’sablarını tahrik, izzet-i nefislerini kırmak suretiyle “yapamayacaksınız” diye kat’iyyetle verdiği hüküm; onun emin, mutmain, itimadlı olduğuna bir delildir.

                  Üçüncü Vecih: Sanki Kur’an-ı Kerim diyor ki: “Sizler fesahatın ümerası ve herkesten ziyade fesahata muhtaç olduğunuz halde, muarazaya kàdir olamadınız. Beşer de Kur’anın muarazasına kàdir olamaz.”

                  Ve keza Kur’anın neticesi olan İslâmiyete bir nazirenin yapılmasına zaman-ı mazi kàdir olmadığı gibi, istikbal zamanı da onun mislinden âciz kalacağına bir işarettir.

                  ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍ ﺍﻟﻨَّﺎﺭَ ﺍﻟَّﺘِﻰ ﻭَﻗُﻮﺩُﻫَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﻭَﺍﻟْﺤِﺠَﺎﺭَﺓُ ﺍُﻋِﺪَّﺕْ ﻟِﻠْﻜَﺎﻓِﺮِﻳﻦَ

                  yani: “Kâfirlere hazırlanan bir ateşten sakınınız ki; odunu, insanlar ile taşlardır.”

                  ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍ cümlesi ﺍِﻥْ ﻟَﻢْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ cümlesine ceza-üş şart olduğu cihetle, aralarında lüzumun bulunması lâzımdır. Halbuki muarazanın yapılmaması, ateşten sakınmayı istilzam etmez. Binaenaleyh ihtisar için ortadan kaldırılan cümlelere müracaat etmekle, bu lüzumu arayıp bulacağız. Şöyle ki:

                  1- Muarazanın yapılmamasından, Kur’anın i’cazı lâzım gelir.

                  2- Kur’anın i’cazından, Allah’ın kelâmı olduğu lâzım gelir.

                  3- Allah’ın kelâmı olduğundan, emirlerine imtisal lâzım gelir.

                  4- Emirlerine imtisalden, ibadetin yapılması lâzım gelir.

                  5- İbadetin yapılması, ateşe girmemeğe vesiledir.

                  İşte bu cümlelerin arasında bulunan lüzumların silsilesinden,
                  ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍ ile ﺍِﻥْ ﻟَﻢْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ arasındaki o gizli lüzum tezahür eder. Ve bu yapılan îcaz ve ihtisardan, i’cazın bir şuaı meydana gelir.

                  ﺍﻟَّﺘِﻰ ﻭَﻗُﻮﺩُﻫَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﻭَﺍﻟْﺤِﺠَﺎﺭَﺓُ : Kur’an-ı Kerim, onları ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍ ﺍﻟﻨَّﺎﺭَ cümlesi ile tehdid ettikten sonra,ﻧﺎﺭ kelimesinin bu cümle ile vasıflandırılmasıyla da o tehdidi te’kid ve teşdid etmiştir. Zira odunu insanlar ile taşlar olan bir ateşin heybeti, dehşeti ve havfı daha şediddir.

                  Ve keza bu cümle ile sanemlere ibadet yapanları zecr ü men’etmeye işaret yapılmıştır. Şöyle ki:

                  “Ey insanlar! Allah’ın emirlerine imtisal etmeyip, bilhâssa taşlara ve camid şeylere ibadet yaparsanız, muhakkak biliniz ki, tapanlar ile taptıkları şeyleri yiyip yutacak bir ateşe gireceksiniz.”

                  ﺍُﻋِﺪَّﺕْ ﻟِﻠْﻜَﺎﻓِﺮِﻳﻦَ : Bu cümle, ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍ ile ﺍِﻥْ ﻟَﻢْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ cümleleri arasındaki lüzumu izah eder ve kararlaştırır. Yani şu ateş azabı, Kur’ana imtisal etmeyen kâfirlere hazırlanmıştır. Hem bu ateş, tufan vesair musibetler gibi iyi-kötü bütün insanlara şamil musibetlerden değildir. Ancak bu musibeti celbeden, küfürdür. Bu beladan kurtuluş çaresi, ancak Kur’an-ı Kerim’e imtisaldir.

                  Mazi sîgasıyla zikredilen
                  ﺍُﻋِﺪَّﺕْ kelimesi, Cehennem’in el-ân mahluk ve mevcud olup, Ehl-i İtizal’in bilâhere vücuda geleceğine zehabları gibi olmadığına işarettir.

                  #822392
                  Anonim

                    Ey arkadaş! Ateş unsuru, kâinatın bütün kısımlarını istila etmiş pek büyük bir unsurdur. Bir damar gibi kâinatın yaratılışından başlayarak her tarafa dal-budak salıp gelen şu şecere-i nâriyeye nazar-ı hikmetle dikkat edilirse, bu şecerenin başında yani sonunda büyük bir meyvenin bulunduğu anlaşılır. Evet toprağın içinde büyük ve uzun bir damarı gören adam, o damarın başında kavun gibi bir meyvenin bulunduğunu zannetmesi gibi, âlemin her tarafında damarları bulunan şu şecere-i nâriyenin de Cehennem gibi bir meyvesinin bulunduğuna bilhads yani sür’at-i intikal ile hükmedebilir.

                    S- Cehennem şimdi mevcud olduğu takdirde, yeri nerededir?

                    C- Biz Ehl-i Sünnet ve-l Cemaat el-ân Cehennem’in vücuduna itikad ediyoruz, amma yerini tayin edemiyoruz.

                    S- Bazı hadîslerin zahirine göre, Cehennem taht-el Arz’dır; yani yerin altındadır. Ve keza bir hadîse nazaran, Cehennem ateşinin dünya ateşinden iki yüz derece fazla harareti vardır. Bu noktaların izahı?

                    C- Kürenin tahtı, merkezinden ibarettir. Buna binaen Arz’ın tahtı, merkezidir. Nazariyat-ı hikemiyece sabit olduğu vecihle, Arz’ın merkezinde, harareti iki yüz bin dereceye baliğ bir ateş vardır. Çünki her otuzüç zira’ derinliğinde, tahminen bir derece hararet artar. Buna binaen merkeze kadar ikiyüz bin dereceli bir hararet meydana gelir. İşte bu nazariyeye, mezkûr hadîsin meali mutabık gelir. Buna binaen Küre-i Arz’ın merkezinde bulunan ikiyüz bin derece hararetli bir ateş, Cehennem’e bir çekirdek hükmünde olup, kıyamette kabuğu hükmünde bulunan tabaka-i türabiyeyi çatlatıp, bütün dehşetiyle çıkar, tevessü etmeye başlar ve tam techizatıyla Cehennem meydana gelir, denilebilir.

                    Ve keza bir hadîse nazaran, “zemherir” namında, bürudet ile yakan bir ateş vardır. Bu hadîs de, o nazariyeye mutabıktır. Zira merkez-i Arz’dan sathına kadar derece derece artan veya tenakus eden ateş, zemherir de dâhil olmak üzere ateşin bütün mertebelerine şamildir. Hikmet-i tabiiyede takarrur ettiği gibi, ateş bazan öyle bir dereceye gelir ki, yakınında bulunan şeylerden hararetleri tamamen celb ve cezb etmekle, onları bürudet ile yakar ve suyu incimad ettirir.

                    S- Mezkûr hadîse göre; Cehennem Arz’ın merkezindedir. Halbuki Arz, Cehennem’e nisbeten bir yumurta kadardır. O kocaman Cehennem, Arz’ın karnında nasıl yerleşir?

                    C- Evet âlem-i mülk yani âlem-i şehadet, yani bu görmekte olduğumuz âleme göre, Cehennem Arz’ın içindedir diye, Cehennem’i küçük gösteriyoruz. Amma âlem-i âhirete nazaran, Cehennem öyle azamet peyda eder ki, binlerce Arzları içine alır, doymaz. Bu âlem-i şehadet, bir perde gibi onun tevessüüne mani olmuştur. Binaenaleyh Arz’ın içindeki Cehennem’den maksad, Cehennem’in kalbi ve Cehennem’in çekirdeğidir.

                    Ve keza Cehennem’in Arz’ın altında bulunması, Arz’ın karnında veya Arz ile muttasıl, yapışık olmasını istilzam etmez. Zira şems, kamer, yıldız, Arz gibi küreler, hep şecere-i hilkatin meyveleridir. Malûmdur ki, meyvenin altı, bütün dalların aralarına şümulü vardır. Binaenaleyh Allah’ın mülkü pek geniştir. Şecere-i hilkatin dalları da, her tarafa uzanıp gitmiştir; Cehennem nereye giderse yeri vardır.

                    Ve keza bir hadîse göre Cehennem matvîdir, yani bükülmüştür, yani tam açık değildir. Demek Cehennem’in bir yumurta gibi Arz’ın merkezinde mevcud ve bilâhere tezahür edeceği mümkinattandır.

                    İhtar: Cehennem’in şimdi mevcud olmadığına Mu’tezileleri sevkeden bu hadîs olsa gerektir.

                    #822393
                    Anonim

                      Arkadaş! Bu âyetin cümlelerini yoklayalım, bakalım; o zarflar nasıl sadeflerdir, içlerinde ne gibi cevherler vardır:

                      Evet
                      ﻭَﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻓِﻰ ﺭَﻳْﺐٍ ﻣِﻤَّﺎ ﻧَﺰَّﻟْﻨَﺎ ﻋَﻠَﻰ ﻋَﺒْﺪِﻧَﺎ cümlesinin başındaki ﻭharf-i atftır. Malûm ya, birşeyin diğer birşeye atfı, aralarında bir münasebetin bulunmasına mütevakkıftır. Halbuki ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻓِﻰ ﺭَﻳْﺐٍ ile ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﺍﻋْﺒُﺪُﻭﺍ cümleleri arasında münasebet görünmüyor. Bunların aralarındaki münasebet, ancak iki sual ve cevabın takdiriyle tezahür eder. Şöyle ki:

                      Evvelki âyette ibadete emredildiğinde, “İbadet nasıldır?” diye vârid olan suale cevaben: “Kur’anın talim ettiği gibi” denildi. “Kur’an Allah’ın kelâmı mıdır?” diye edilen ikinci suale cevaben
                      ﻭَﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻓِﻰ ﺭَﻳْﺐٍ ilââhir, denildi. İşte her iki cümle arasında bu suretle münasebet tezahür eder ve harf-i atfın da muktezası yerine gelir.

                      S-
                      ﺍِﻥْ şekk ve tereddüdü ifade eder. ﺍِﺫَﺍ ise, cezm ve kat’iyyete delalet eder. Onların şekk ve raybları, Kur’an hakkında kat’îdir. Binaenaleyh makamın iktizası hilafına ﺍِﻥْ kelimesinin ﺍِﺫَﺍ kelimesine tercihan zikrinde ne gibi bir işaret vardır?

                      C- Evet onların şekk ve rayblarını izale edecek esbabın zuhurundan dolayı, o gibi şübhelerin vücuduna kat’iyyetle hükmedilemiyeceğine, ancak o şeklerin vücuduna yine şekk ve şübhe ile hükmedilebileceğine işarettir.

                      İhtar:
                      ﺍِﻥْ kelimesinin ifade ettiği şekk ve tereddüd, üslûbun iktizasına göredir. Hâşâ mütekellime ait değildir.

                      ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻓِﻰ ﺭَﻳْﺐٍ ile ﺍِﻥِ ﺍﺭْﺗَﺒْﺘُﻢْ cümleleri bir manayı ifade ettikleri ve ikinci cümle, birinci cümleden kısa olması üslûba daha uygun olduğu halde, birinci cümlenin ikinci cümleye tercihan zikri, onların rayblarının menşei; hasta tabiatlarıyla, kötü vücudları olduğuna işarettir.

                      S- Onlar rayblara zarf ve mahal oldukları halde, onları mazruf, raybı onlara zarf göstermek neye binaendir?

                      C- Evet kalblerindeki raybın zulmeti bütün bedenlerine, kalıblarına intişar ve istila etmiş olduğundan, kendilerinin rayb içinde bulundukları sanılmakta olduğuna işarettir.

                      #822394
                      Anonim

                        Nekre olarak ﺭَﻳْﺐٍ kelimesinin zikri, tamim içindir. Yani hangi raybınız varsa, cevab birdir; herbir raybınıza karşı mahsus bir cevab lâzım değildir. Hangi çareye başvurursanız, alacağınız cevab Kur’anın i’cazıdır. Evet bir çeşme başında su içip tatlılığını anlayan bir adam, bütün o çeşmeden teşa’ub eden arkları tecrübe etmeye hakkı yoktur; zira menbaı birdir. Kezalik bir surenin muarazasından âciz kalan adamın, bütün Kur’anı tecrübeye hakkı yoktur. Çünki kâtib birdir.
                        ﻣِﻤَّﺎ daki ﻣِﻦْ beyanı ifade ettiğinden, ﻓِﻰ ﺷَﻲْﺀٍ kelimesinin takdirini ister. Takdir-i kelâm, ﻭَﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻓِﻰ ﺭَﻳْﺐٍ ﻓِﻰ ﺷَﻲْﺀٍ ﻣِﻤَّﺎ ﻧَﺰَّﻟْﻨَﺎ olsa gerektir.

                        ﻧَﺰَّﻟْﻨَﺎ tabirinden anlaşılır ki; onların şübhelerinin menşei nüzul sıfatı olup, kat’î cevabları da, isbat-ı nüzuldür. Tedricen yani âyet âyet, sure sure, hâdiselere göre nüzulü ifade eden tef’il bâbından ﻧَﺰَّﻟْﻨَﺎ kelimesinin, def’aten nüzule delalet eden if’al bâbından ﺍَﻧْﺰَﻟْﻨَﺎ kelimesine tercihan zikredilmesi; onların davalarında “Ne için Kur’an def’aten nâzil olmamıştır?” diye delil getirdiklerine işarettir.

                        ﻋَﺒْﺪِﻧَﺎ : Abd lafzının nebi veya Muhammed (A.S.M.) lafızlarına cihet-i tercihi; abd tabiri, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın azametine ve ibadetin ulüvv-ü derecesine işaret olduğu gibi, ﺍُﻋْﺒُﺪُﻭﺍ emrini te’kiddir ve Resul-i Ekrem hakkında vârid olan vehimleri def’etmektir ki, o zât bütün insanlardan ziyade ibadet yapmış ve Kur’anı okumuştur.

                        #822395
                        Anonim

                          ﻓَﺎْﺗُﻮﺍ : Bu emir, taciz içindir. Yani emirden maksad, muhatabdan birşey taleb değildir. Ancak başlarına vurmakla muarazaya, tecrübeye davet etmektir ki, aczleri meydana çıksın.

                          ﺑِﺴُﻮﺭَﺓٍ ilââhir… Bu tabirden anlaşılır ki; onların ilzamları, acizleri son hadde baliğ olmuştur. Zira dokuz dereceye baliğ olan tahaddinin, yani muarazaya davet etmenin tabirleri, tabakaları vardır.

                          1- Yüksek nazmıyla, ihbarat-ı gaybiyesiyle, ihtiva ettiği ulûmu ve âlî hakaikıyla beraber tam bir Kur’anın mislini, ümmi bir şahıstan getiriniz.

                          2- Eğer böylece mislini getirmek tâkatinizin fevkinde ise, belig bir nazımla uydurma şeylerden olsun, getiriniz.

                          3- Eğer buna da kudretiniz olmazsa, on sure kadar bir mislini yapınız.

                          4- Bu da mümkün olmadı ise, uzun bir surenin mislini yapınız.

                          5- Eğer bu da size kolay değilse, kısa bir surenin misli olsun.

                          6- Eğer ümmi bir şahıstan imkân bulamadı iseniz, âlim ve kâtib bir adamdan olsun.

                          7- Bu da olmadığı takdirde, birbirinize yardım etmek suretiyle yapınız.

                          8- Buna da imkân bulunamadığı takdirde, bütün ins ve cinlerden yardım isteyiniz ve bütün efkârın neticelerinden istimdad ediniz.

                          Neticeleri, tamamen yanınızda bulunan kütüb-ü Arabiyede mevcuddur. Bütün kütüb-ü Arabiye ile Kur’an arasında bir mukayese yapılırsa, Kur’an mukayeseye gelmez. Çünki hiçbirine benzemiyor. Öyle ise Kur’an ya hepsinden aşağıdır veya hepsinden yukarıdır. Birinci ihtimal bâtıl ve muhaldir. Öyle ise hepsinden yukarı, fevk-al küll bir kitabdır. Onüç asırdan beri misli vücuda gelmemiştir, bundan sonra da vücuda gelemeyecektir vesselâm.

                          9- “Bizim şahidlerimiz yoktur. Eğer muarazaya girişsek, bizi destekleyecek kimse yoktur.” diye gösterdikleri o bahaneyi de def’etmek için, “Şühedanıza da müsaade edilmiştir. Onları da çağırın, size yardım etsinler.”

                          İşte bu tabakalara dikkat edilirse, muarazanın şu mertebelerine işareten, Kur’an-ı Kerim’in yaptığı îcaz ile gösterdiği i’caza bir şua görünür.

                          Arkadaş! Kur’an-ı Kerim’den en kısa bir sureye muaraza etmekten beşerin aczi, mezkûr izahat ile sabit oldu. Amma i’cazın limmiyet ciheti kaldı. Yani beşerin aczini intac eden illet ve sebeb nedir?

                          Evet Kur’an ile muaraza ve mübarezeye çıkan insanların kuvveti Cenab-ı Hak tarafından körleştirilerek, muarazayı yapabilecek kabiliyetten sukut ettirilmiştir. Fakat Abdülkahir-i Cürcanî, Zemahşerî, Sekkakî gibi belâgat imamlarınca beşerin kuvveti Kur’anın yüksek üslûb ve nazmına yetişemediğinden, aczi tezahür etmiştir. Bir de Sekkakî demiştir ki: “İ’caz zevkîdir, tarif ve tabir edilemez. ﻣَﻦْ ﻟَﻢْ ﻳَﺬُﻕْ ﻟَﻢْ ﻳَﺪْﺭِ Yani fikri ile i’cazı zevketmeyen, tarif ile vâkıf olamaz.. bal gibidir.”

                          Lâkin Abdülkahir’in iltizam ettiği veche göre, i’cazı tarif ve tabir etmek mümkündür. Biz de bu vechi kabul ediyoruz.

                          S- “Taife”, “necm” “nevbet” kelimeleri, “sure” kelimesinin vazifesini îfa edebilirler. “Sure” kelimesinin onlara tercihan zikrinde ne vardır?

                          C- Onları şübhelerinin menşei ile ilzam ve boğmaktır. Şöyle ki:

                          Onları şübheye düşürten, güya Kur’anın def’aten nâzil olmamasıdır. Demek Kur’an def’aten nâzil olmuş olsaydı, Allah’ın kelâmı olduğunda şübheleri olmazdı. Lâkin parça parça nâzil olduğundan, şübhelerine bâis olmuştur ki; “Bu beşerin kelâmıdır, parça parça yapılışı kolaydır, biz de yapabiliriz.” diye şübheye düştüler. Kur’an-ı Kerim de onların kolay zannettikleri yolu,
                          ﺑِﺴُﻮﺭَﺓٍ tabiriyle ihtar ve “Haydi mislini getiriniz de, sizin kolay zannettiğiniz parça parça şeklinde olsun” diye, onları kolay addettikleri yolda boğmuştur.

                          Ve keza Zemahşerî’nin beyanı vechiyle, Kur’an-ı Kerim’in surelere taksim edilmiş bir şekilde nâzil olmasında çok faideler vardır. Evet çok garib letaifi hâvi olduğu için, şu üslûb-u garib ihtiyar edilmiştir.

                          #822396
                          Anonim

                            ﻣِﻦْ ﻣِﺜْﻠِﻪِ deki zamir ya Kur’ana raci’dir, yani “Kur’anın mislini getiriniz” veya Hazret-i Muhammed’e (A.S.M.) aittir. Yani bir sureyi o zâtın (A.S.M.) misli olan ümmi bir şahıstan getiriniz.

                            Lâkin birinci ihtimale göre ibarenin hakkı ﻣِﺜْﻞِ ﺳُﻮﺭَﺓٍ ﻣِﻨْﻪُ iken, iktizanın hilafına ﺑِﺴُﻮﺭَﺓٍ ﻣِﻦْ ﻣِﺜْﻠِﻪِ denilmiştir. Bunun esbabı: Çünki birinci ihtimalde, ikinci ihtimalin de mülahazası ve riayeti lâzımdır. Zira yalnız Kur’anın mislini getirmekle mes’ele bitmiş olmuyor. Ancak ümmi bir şahıstan getirilmesi lâzımdır ve muarazanın tamamiyetine şarttır. İşte bunun için hem ﻣِﻦْ ﻣِﺜْﻠِﻪِ deki zamirin Kur’ana raci’ olması lâzımdır, hem ibarenin tebdili lâzımdır ki, her iki ihtimal mer’î olsun.

                            Ve keza muarazanın tamamiyeti, yalnız bir surenin mislini getirmekle olmuyor. Ancak Kur’anın tamamına misil olacak bir mecmu’dan, bir kitabdan alınan bir surenin mislini getirmek şart olduğuna işarettir.

                            Ve keza nüzulde Kur’anın emsali olan kütüb-ü semaviyeye zihinleri çevirir ki, aralarında yapılacak müvazene ile Kur’anın ulviyeti anlaşılsın.
                            ﻭَﺍﺩْﻋُﻮﺍ Bu tabirin “istiane” veya “istimdad” kelimelerine cihet-i tercihi, “davet” kelimesinin kullanış yerlerinden anlaşıldığı vechile; onları belalardan, zahmetlerden kurtarıp yardım edenler hazır bulunup, yalnız çağırmaları lâzımdır, fazla bir zahmete ihtiyaç olmadığına işarettir. “İstiane ve istimdad” kelimeleri ise yardımcıların hazır bulunduklarına delalet etmezler. ﺷُﻬَﺪَٓﺍﺀَ Bu tabir, üç manaya tatbik edilebilir:

                            Birincisi: Büyük ediblerdir. Bu manaya göre, onların muaraza manasında “Bizim kuvvetimiz muarazaya kâfi değilse de, büyük edib ve hocalarımızın muarazaya kudretleri vardır” diye söyledikleri yalanı da, Kur’an-ı Kerim
                            ﻭَﺍﺩْﻋُﻮﺍ emriyle kesip atmıştır.

                            İkincisi: Muarazayı destekleyip şehadet edenlerdir. Bu ihtimale nazaran, onların “Biz muarazaya girişsek bizi destekleyen, şehadet eden yoktur” diye gösterdikleri bahaneyi de Kur’an-ı Kerim, müsaade vermek suretiyle “Haydi şahidlerinizi de çağırınız, sizi takviye etsinler” diye o bahaneyi de yalana çıkartmıştır.

                            Üçüncüsü: Âlihe manasınadır. Bu manaya nazaran, sanki Kur’an-ı Kerim onlara karşı “Yahu bu kadar taptığınız ilahlarınız varken, böyle dar ve sıkıntılı bir vaktinizde ne için onlardan yardım istemiyorsunuz? Onları çağırınız ki, bu muaraza belasından sizi kurtarsınlar.” diye bu cümle ile onlara tehekküm etmiş, yüzlerine gülmüştür.

                            #822397
                            Anonim

                              ﺷُﻬَﺪَٓﺍﺀَﻛُﻢْ : İhtisası ifade eden şu izafe, ﺷُﻬَﺪَٓﺍﺀَ kelimesinin her üç manasına da bakar. Şöyle ki:

                              1- Madem ki büyük edib ve hocalarınız vardır, tabiî aranızda irtibat, hürmet ve muhabbet vardır ve yanınızda hazır olup, gaib de değillerdir. Eğer onların bu dehşetli muarazaya kudretleri olsaydı, herhalde yardım edeceklerdi. Demek onlar da sizler gibi âcizdirler, kusurlarına bakmayınız.

                              2- Muarazada sizleri destekleyecek, şehadet edecek her kim olursa olsun kabul ederiz, çağırınız. Amma onlar böyle bedih-ül butlan bir davada yalan şehadete cesaret edemezler.

                              3- Mabud ittihaz ettiğiniz âliheleriniz nasıl size yardım etmiyorlar? Onları da çağırınız bakalım. Fakat onlarda can yok, şuurları da olmadığı gibi, hiçbir şeye de kàdir değillerdir. Onları da mazur görünüz.

                              ﻣِﻦْ ﺩُﻭﻥِ ﺍﻟﻠَّﻪِ Yani: Allah’tan maada. Bu kayıd, şühedanın birinci manasına göre tamimi ifade eder. Yani: “Allah’tan maada, dünyada ne kadar erbab-ı fesahat varsa çağırınız.” Şühedanın ikinci manasına nazaran, aczlerine işarettir. Çünki bir mes’elede âciz ve mağlub olan, yemin eder, şahidleri gösterir. Bu, âcizler için bir usûldür. Şühedanın üçüncü manasına göre, onların Resul-ü Ekrem ile muarazaları, âdeta şirk ile tevhid veya cemadat ile Hâlık-ı Arz ve Semavat arasında bir muaraza olduğuna işarettir.

                              ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺻَﺎﺩِﻗِﻴﻦَ : Bu cümle, “Biz istersek Kur’anın mislini yaparız” diye evvelce sarfettikleri sözlerine işarettir.

                              Ve keza onların yalancı olduklarına bir ta’rizdir. Yani: Sıdk erbabı değilsiniz, ancak safsatacı adamlarsınız. Evet siz hakkı taleb ederken rayb, şübhe kuyusuna düşmediniz; ancak rayb, şekk ve şübhelere koşarken içine düşmüş kafasız adamlarsınız.

                              İhtar:
                              ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺻَﺎﺩِﻗِﻴﻦَ cümlesinin ceza-üş şartı, mâkablinin hülâsasıdır. Takdir-i kelâm: ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺻَﺎﺩِﻗِﻴﻦَ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ Yani: “Sözünüzde sadık olsaydınız, yapacaktınız.”

                              ﻓَﺎِﻥْ ﻟَﻢْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ ﻭَﻟَﻦْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍ ﺍﻟﻨَّﺎﺭَ

                              Arkadaş!
                              ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﺻَﺎﺩِﻗِﻴﻦَ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ cümlesi, onların aleyhine bir kıyas-ı istisnaîyi tazammun etmiştir. O kıyasın suret-i teşekkülü: “Eğer sadık olsaydınız yapacaktınız; lâkin yapamadınız, öyle ise sadık değilsiniz.” Fakat Kur’an-ı Kerim, mukaddeme-i istisnaiye yerinde, yani “Lâkin yapamadığınız”a bedel,ﻓَﺎِﻥْ ﻟَﻢْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ ilââhir cümlesini, şekki ifade eden ﺍِﻥْ ile söylemiştir. Bunun esbabı ise, onların “yapacağız” diye ettikleri zannı bir derece okşamak içindir.

                              Ve keza o kıyasın neticesi olan “sadık değilsiniz” yerine de, o neticenin üçüncü derecede lâzımının illeti olan ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍ ﺍﻟﻨَّﺎﺭَ söylemiştir. Takdir-i kelâm: “Eğer sadık olsaydınız yapacaktınız, lâkin yapamadınız. Öyle ise sadık değilsiniz. Öyle ise hasmınız olan Resul-ü Ekrem sadıktır. Öyle ise Kur’an, mu’cizdir. Öyle ise iman ve tasdikiniz lâzımdır ki, ateşe düşmeyesiniz.” ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍ ﺍﻟﻨَّﺎﺭَ Bu emr-i İlahî, onlara yapılan tehdidleri dehşetlendiriyor.

                              ﺍِﻥْ ﻟَﻢْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ cümlesindeki ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ kelimesi, fiil-i muzaridir. Bu fiil zaman-ı hal ile istikbal arasında müşterektir. Huruf-u şartiyeden olan ﺍِﻥْ zaman-ı halden istikbal dağlarına atıyor. Huruf-u câzimeden olan ﻟَﻢْ istikbalden mazi derelerine fırlatıyor. Zavallı ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ her iki edatın ellerinde top gibi oyuncak olmuştur. Bu edatların bu vaziyetleri zihinleri hem maziye, hem istikbale gönderiyor ki; maziyi süslendiren belig hitabeleri, altun ile yazılan muallakatları, Kur’anın yakınına bile gelemediklerini görsünler. O sahifeyi gördükten sonra, istikbal sahifesini de ona kıyas etsinler. ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ nun ﺗَﺎْﺗُﻮﺍ kelimesine tercihinde, iki nükte vardır:

                              Birisi: Kur’anın i’cazı, onların aczindendir. Aczleri ise, eserden olmayıp fiilden olduğuna işarettir. Yani aczlerinin menşei; Kur’anın misli değildir, o misli yapmaktandır.

                              İkincisi ise: İlm-i Sarf’ta
                              ﻑ ﻉ ﻝ bütün fiillerin terazisi olduğu gibi; üslûblarda da uzun hikâyeleri, işleri, vakıaları, kıssaları bir lafız ile ifade eden bir fezlekedir. Sanki kinaye kabîlinden cümleleri tabir eden bir zamirdir.

                              ﻭَﻟَﻦْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ daki ﻟَﻦْ huruf-u nâsibeden olup, dâhil olduğu fiili istikbale nakleder, müekked veya müebbed olarak istikbalde nefyeder. Demek bu cümlenin kaili, pek büyük bir itminan ve ciddiyet ile, şekk ve şübhe etmeyerek bu hükmü vermiştir. Bundan anlaşılır ki, o zâtın işlerinde hile yoktur.

                              S- ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍ İttika ile tecennüb, ikisi de bir manayı ifade ederler. İttikanın tecennübe cihet-i tercihi nedir?

                              C- Evet ittika, imana tâbidir. Yani ittika, iman olduktan sonra husule gelir. Tecennübde bu tebaiyet yoktur. Binaenaleyh ittika kelimesi imanı andırır ve ittika lafzıyla, imana îma ve işaret edilebilir. Fakat tecennüb kelimesi bu işi göremez. Bunun içindir ki,
                              ﺍِﻥْ ﻟَﻢْ ﺗَﻔْﻌَﻠُﻮﺍ nun hakikî cezası olan ﺍَﻣَﻨُﻮﺍ nun yerinde ﺗَﺠَﻨَّﺒُﻮﺍ ya tercihan ﻓَﺎﺗَّﻘُﻮﺍ ihtiyar ve ikame edilmiştir.

                              ﺍﻟﻨَّﺎﺭَ : Nârın ﺍﻝ ile tarifi, nârın ma’hudiyet ve malûmiyetine işarettir. Çünki enbiya-i izamdan işitilmek suretiyle, zihinlerde malûmiyeti takarrur etmiştir.

                              S-
                              ﺍَﻟَّﺘِﻰ esma-i mevsuledendir. “Sıla” dâhil olduğu cümlenin evvelce malûm olduğunu iktiza eder. Halbuki sılası olan ﻭَﻗُﻮﺩُﻫَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﻭَﺍﻟْﺤِﺠَﺎﺭَﺓُ evvelce muhatablara malûm değilmiş?

                              C-
                              ﻧَﺎﺭًﺍ ﻭَﻗُﻮﺩُﻫَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﻭَﺍﻟْﺤِﺠَﺎﺭَﺓُ âyeti bu âyetten evvel nâzil olduğuna nazaran muhatablar ondan kesb-i malûmat ettiklerine binaen, burada ﺍﻟﻨَّﺎﺭَ ile ﺍَﻟَّﺘِﻰ arasında tavsif muamelesi yapılmıştır.

                              ﻭَﻗُﻮﺩُﻫَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﻭَﺍﻟْﺤِﺠَﺎﺭَﺓُ : Bu kayıdlardan maksad, tehdiddir. Tehdidlerin te’kid ve teşdid edildiğine binaen, burada ﺍﻟﻨَّﺎﺱ kelimesiyle te’kid edilmiştir; ﺣِﺠَﺎﺭَﺓ lafzıyla da teşdid ve tevbih edilmiştir. Şöyle ki:

                              “Menfaat, necat ümidiyle taştan mamul mabud ittihaz ettiğiniz sanemler, size tazib âleti, yani sizi yandırıp yakan ateşe odun olmuşlardır. Zavallılar! Ne için bunu düşünmüyorsunuz?”

                              S-
                              ﺍُﻋِﺪَّﺕْ ﻟِﻠْﻜَﺎﻓِﺮِﻳﻦَ Cümlede makamın iktizası hilafına ﻟَﻜُﻢْ yerine ﻟِﻠْﻜَﺎﻓِﺮِﻳﻦَ denilmesi neye binaendir?

                              C- Evet Kur’an-ı Kerim’in takib ettiği usûl, alelekser âyetlerin sonunda küllî kaideleri, fezlekeleri söylediğine göre, Kur’an-ı Kerim onların Cehennemlik olduklarını isbat eden delilin ikinci mukaddemesine işaret etmek üzere, ism-i zahiri zamir yerine, yani
                              ﻟِﻠْﻜَﺎﻓِﺮِﻳﻦَ cümlesini ﻟَﻜُﻢْ yerine ikame ile tamim yapmıştır.

                              Takdir-i kelâm:

                              ﺍُﻋِﺪَّﺕْ ﻟَﻜُﻢْ ﻟِﺎَﻧَّﻜُﻢْ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻜَﺎﻓِﺮِﻳﻦَ ﻭَﺍﻟﻨَّﺎﺭُ ﺍُﻋِﺪَّﺕْ ﻟِﻠْﻜَﺎﻓِﺮِﻳﻦَ

                              Yani: “Siz Cehennemliksiniz, zira kâfirlerdensiniz. Cehennem de kâfirler içindir.”

                              #822398
                              Anonim

                                ﻭَﺑَﺸِّﺮِ ﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﺍَﻣَﻨُﻮﺍ ﻭَﻋَﻤِﻠُﻮﺍ ﺍﻟﺼَّﺎﻟِﺤَﺎﺕِ ﺍَﻥَّ ﻟَﻬُﻢْ ﺟَﻨَّﺎﺕٍ ﺗَﺠْﺮِﻯ ﻣِﻦْ ﺗَﺤْﺘِﻬَﺎ ﺍﻟْﺎَﻧْﻬَﺎﺭُ ﻛُﻠَّﻤَﺎ ﺭُﺯِﻗُﻮﺍ ﻣِﻨْﻬَﺎ ﻣِﻦْ ﺛَﻤَﺮَﺓٍ ﺭِﺯْﻗًﺎ ﻗَﺎﻟُﻮﺍ ﻫَﺬَﺍ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﺭُﺯِﻗْﻨَﺎ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻞُ ﻭَﺍُﺗُﻮﺍ ﺑِﻪِ ﻣُﺘَﺸَﺎﺑِﻬًﺎ ﻭَﻟَﻬُﻢْ ﻓِﻴﻬَٓﺎ ﺍَﺯْﻭَﺍﺝٌ ﻣُﻄَﻬَّﺮَﺓٌ ﻭَﻫُﻢْ ﻓِﻴﻬَﺎ ﺧَﺎﻟِﺪُﻭﻥَ

                                Yani: “İman eden ve iyi işler işleyen mü’minlere beşaret ver ki, altında nehirler akan Cennetler onlarındır. O Cennetlerden bir meyve yedikleri zaman; bu, bundan evvel yediğimiz meyvedir derler. Birbirine benzer bir surette rızıkları getirilip verilir. Ve o Cennetlerde onlar için temiz kadınlar vardır. Ve onlar o Cennetlerde de daimî bir şekilde kalacaklardır.”

                                Arkadaş! Bu âyetin evvelâ mâkabliyle olan irtibatından bahsedeceğiz. Şöyle ki:

                                Bu âyetin geçen âyetler ile mütefavit çok irtibatları vardır. Yani mezkûr cümlelere doğru bu âyetten uzanıp giden muhtelif hatlar vardır. Bakınız, Kur’an-ı Kerim’in bu âyetle işaret ettiği netice, imanla amel-i sâlihin semeresi, surenin başında mü’minlere yaptığı medh ü senaya bakıyor.

                                Ve yine surenin başında, kâfir ve münafıklara yaptığı zemm ve tahkirlerden sonra tuttukları yolun onları ebedî bir şekavete sevkedeceğini beyan etmiştir. Bu âyetle tasrih ettiği saadet-i ebediyenin nurunu göstererek, onların bu büyük nimetleri kaybettiklerinden çektikleri hasretleri tezyid ve arttırmıştır.

                                Ve yine ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﺍﻋْﺒُﺪُﻭﺍ ile emrettiği bir kısım dünya lezzetlerinin terkine bâis olan ibadetten neş’et eden zahmet ve meşakkatlere karşı, bu âyetle Cennet’in kapısını açarak, Cennet’in lezaizini göstermekle mü’minlerin kalblerini tatmin ve temin etmiştir.

                                Ve yine teklifin esası ve imanın birinci rüknü olan tevhidi, evvelce isbat etmiştir. Bu âyette dahi tevhidin semeresini ve rahmetin ünvanını Cennet ve saadet-i ebediye ile göstermiştir.

                                Ve yine yukarıda nübüvvet-i Muhammediye (A.S.M.)
                                ﺍِﻥْ ﻛُﻨْﺘُﻢْ ﻓِﻰ ﺭَﻳْﺐٍ ilââhir âyetiyle işaret edilen i’caz ile isbat edilmiştir. Burada da, tebşir ve inzar gibi nübüvvet vazifelerine lisan-ı Kur’an ile işaret edilmiştir.

                                Ve yine yukarıda îâd ve inzar; yani tahvif ve tehdidler yapılmıştır. Burada da va’dler, rağbetler, beşaretler yapılmıştır. Bunların arasındaki münasebet, tezadî bir münasebettir.

                                Ve yine nefsi ve vicdanı, aklın hükümlerine itaatlerini devam ettiren tergib ve terhib, yani ümid ve korku hisleri lâzımdır. Bu hislerin vücud bulup devam etmeleri ancak tergib ve terhib yani ümidlendirmek ve korkutmakla olur. Tergib ve terhibin devamı ancak vicdanda mevcud tahrik edici bir âmirin vücuduyla olur. İşte bu âyetle, tergib hissi uyandırılmıştır. Evvelki âyetler ile de terhib hissi tahrik edilmiştir. Bu itibarla aralarında tezadî bir münasebet vardır.

                                Ve yine geçen âyetlerde âhiretin bir şıkkına, yani Cehennem’e işaret yapılmıştır. Bu âyette, ikinci şıkkı olan Cennet’ten haber verilmiştir. Bu itibarla âhiretin her iki şıkkı da zikredilmiş bulunuyor.

                                Arkadaş! Cennet ve Cehennem, şecere-i hilkatten ebede doğru uzanıp giden iki daldan tezahür eden iki semeredir ve kâinatın teselsülen gelmekte olan silsilelerinin iki neticesidir ve ebede doğru akıp giden kâinat seylinin iki mahzeni ve iki havuzudur.

                                Evet Cenab-ı Hak gayr-ı mütenahî hikmetler için bu âlemi, imtihana sahne yaptı; yine sonsuz hikmetler için tegayyürata, tahavvülâta, inkılablara mahal olmasını irade etti; ve yine sonsuz gayeler için hayır ile şerri, nef’ ile zararı, hüsün ile kubhu, hülâsa iyilikle kötülüğü karışık bir şekilde Cennet ve Cehennem’e tohum olmak üzere kâinatın şu mezraasına serpti.

                                Evet madem ki bu âlem, nev’-i beşerin imtihan meydanıdır ve müsabaka yeridir; iyilikle kötülüğün birbirinden tefrik edilemiyecek derecede muhtelit ve karışık olmaları lâzımdır ki, insanların dereceleri tezahür etsin. İmtihan ve tecrübe zamanları bittikten sonra, kötü insanlar: ﻭَ ﺍﻣْﺘَﺎﺯُﻭﺍ ﺍﻟْﻴَﻮْﻡَ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟْﻤُﺠْﺮِﻣُﻮﻥَ “Ey mücrimler! Bir tarafa çekiliniz” diye olan tüy ürpertici, sâıkavari, şiddetli emr-i İlahîye maruz kalacakları gibi; iyi insanlar da ﻓَﺎﺩْﺧُﻠُﻮﻫَﺎ ﺧَﺎﻟِﺪِﻳﻦَ ” Daimî kalmak üzere Cennet’e giriniz.” diye olan Cenab-ı Hakk’ın mün’imane, şefikane, lütufkârane emirlerine mazhar olacaklardır.

                                İnsanlar bu iki kısma ayrıldıktan sonra, kâinat da tasfiye ameliyatına uğrayacak. Kötülüğü, şerri, zararı tevlid eden maddelerin bir tarafa çekilmesiyle Cehennem’in; iyiliği, hayrı, nef’i doğuran maddelerin de diğer tarafa çekilmesiyle Cennet’in teçhizatları ikmal edilecektir.

                                #822399
                                Anonim

                                  Mukaddeme

                                  Bu âyet mâkabliyle beraber kıyamete, haşre işaret eder. Binaenaleyh bu mes’elede nazara alınacak dört nokta vardır:

                                  Birincisi: Âlemin imkân-ı harabiyetiyle ölümüdür.

                                  İkincisi: Harabiyetin vukua gelmesidir.

                                  Üçüncüsü: Tamir ve ihyasıdır.

                                  Dördüncüsü: Tamirinin imkânı ve vukuudur.

                                  Evvelâ: Harabiyet-i âlem imkân dairesinde olup olmadığından bahsedeceğiz.

                                  Evet âlemde tekâmül kanunu vardır. Bu kanuna tâbi’ olan, neşv ü nema kanununa dâhildir. Bu kanuna dâhil olanın bir ömr-ü tabiîsi vardır. Ömr-ü tabiîsi olanın, ecel-i fıtrîsi vardır; ecelin pençesinden kurtulamaz.

                                  Evet kâinatın ihtiva ettiği enva’ın ve bu enva’ın ihata ettiği efradın kısm-ı ekserîsi bu kanunlara tâbidirler.

                                  Binaenaleyh âlem-i sagir denilen insan, ölümden ve harabiyetten kurtulamadığı gibi; insan-ı kebir denilen âlemin de ölümden necatı yoktur.

                                  Ve keza kâinatın bir ağacı ölümden, dağılmaktan halâs olmadığı gibi, şecere-i hilkatten olan kâinat silsilesinin de harabiyetten kurtuluşu yoktur.

                                  Evet eğer kâinat ömr-ü fıtrîsinden evvel haricî bir tahribata veya Sâni’i tarafından bir hedm ve kıyamete maruz kalmasa bile, fennî bir hesab ile kâinatın öyle bir günü gelecektir ki; ﺍِﺫَﺍ ﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀُ ﺍﻧْﺸَﻘَّﺖْ ٭ ﺍِﺫَﺍ ﺍﻟﺸَّﻤْﺲُ ﻛُﻮِّﺭَﺕْ ٭ ﺍِﺫَﺍ ﺍﻟﻨُّﺠُﻮﻡُ ﺍﻧْﻜَﺪَﺭَﺕْ gibi âyetlere mâsadak olacaktır ve insan-ı kebir denilen koca kâinat, şu boşluğu sekeratının bağırtılarıyla dolduracaktır.

                                  İkinci Nokta: Harabiyet-i âlemin vukua geleceğidir.

                                  Evet bütün semavî dinler, âlemin harab olacağında müttefiktirler. Hem herbir fıtrat-ı selime, âlemin öleceğine şehadet eder. Ve kâinatta gözle görünen şu kadar nev’î, ferdî, yevmî, şehrî, senevî tegayyürat, tahavvülât, inkılabların yalnız işaretleriyle değil, sarahatlarıyla, kıyametin geleceği sabittir. Eğer bu icmal ile kanaat hasıl edemediysen bir parça izahat verelim.

                                  Arkadaş! Kâinat dediğimiz şu apartman-ı İlahî öyle ulvî, yüksek, derin, ince nizamlara tâbi’ ve öyle acib garib rabıtalara bağlıdır ki, eğer bir duvarı veya bir taşı, “Yerinden çık!” emrine hedef olsa; derhal âlem, ölüm hastalığına düşer, sekerata başlar; yıldızlar arasında müsademeler, ecram arasında muharebeler vukua gelir. Şu gayr-ı mütenahî boşluk; pek şiddetli sayhalar, pek dehşetli sâıkalar, pek korkunç sesler, sadâlar, gürültüler ve gümbürtülerle dolar.

                                  Evet insan-ı kebirin ölümü, küçük bir ölüm değildir. Sekerata başladığı zaman, milyarlarca kürelerin çarpışmasından husule gelen fırtınanın ne tasavvuru ve ne tarifi ve ne de görülmesi imkân dairesinde değildir.

                                  İşte bu şiddetli ölüm ile hilkat bayılır, kâinat yayılır, hilkatin yağı ayranı birbirinden ayrılır. Cehennem maddesiyle, aşiretiyle bir tarafa çekilir; Cennet de letafetiyle, lezaiziyle ve bütün güzel unsurlarıyla tecelli ve incilâ eder.

                                15 yazı görüntüleniyor - 76 ile 90 arası (toplam 135)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.