• Bu konu 72 yanıt içerir, 8 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 74)
  • Yazar
    Yazılar
  • #785049
    Anonim

      İnsanoğlu harika bir sanat eseri. Bu harikalıkta bir pay da cüz-i iradeye ait. İnsan bir anda iki şeyi irade edemezken, bedeninde sayısız denecek kadar çok faaliyetler birlikte yürütülüyor. Yaklaşık yüz trilyon hücre, her hücrede en az yüz trilyon atom ve bunların her birinde icra edilen nice faaliyetler… İşte bu tablodan küllî bir irade açıkça okunur, elbette ki “oku” emrini doğru değerlendirenler için.

      İnsan şöyle düşünür: Ben iki işi birlikte göremezken bende bu kadar çok icraat birlikte nasıl sürdürülüyor? Ve cevabını hemen verir: “O halde, ben kendime gerçek mânâda mâlik değilim. Ruhum İlâhî bir kanun, bedenim onun tasarrufunda bir memur gibi. İkisi de Allah’ın mülkü, ikisi de Hakkın mahlûku ve her ikisi de emanet.”

      Bedenin ruhumuza emanet verildiğini çok iyi biliyoruz. “Ya ruhumuz kime emanet verilmiş? ”

      Bu sorunun cevabında da karşımızda yine cüz-i iradeyi buluyoruz. Cenâb-ı Hakk ruha cüz-i irade takmış ve bu iradeyle o en güzel mahlûkunu bir başka varlığa değil bizzat o ruhun kendisine emanet etmiş.

      O halde biz, ruhumuzu haram sahalarda kendi keyfimizce dolaştıramayız.

      Aklımızı yanlış işlere yoramaz, hafızamıza yanlış bilgiler dolduramayız.

      Hayalimizi haram işlere gönderemez, sevgimizi gayr-ı meşru sahalarda çalıştıramayız.

      #785050
      Anonim

        devamı..

        Cüz-i irade ile cüz-i ihtiyarî çoğu zaman birbiri yerine kullanılırlar. Ama aralarında az da olsa bir fark var. İhtiyar, ‘seçme, tercih etme’ demektir. Bu seçme ise irade ile yapılır. Yani, insan kendisine ihsan edilen irade sıfatı ile ihtiyar eder. Ama bu ihtiyarı cüz’idir, bir anda birden fazla şeyi seçmeğe güç yetiremez. Demek ki, ihtiyar iradeye dayanıyor, irade ihtiyara değil.

        •••

        Cüz-i irade meleklerde de var, ama insandakinden çok farklı. Cebrail (a.s.) kendisine verilen bir İlâhî emrin gereğini, cüz-i iradesiyle yerine getirir. İlâhî bir emri başka meleklere yine iradesiyle tebliğ eder. Şu farkla ki, onda emrin zıddına hareket etme iradesi yoktur ve insan iradesinden bu yönüyle ayrılır.

        Şu da var ki, melekler derecelerine göre bir anda çok yerlerde bulunabilir ve farklı nice işleri birlikte irade edebilirler. Yine de bu iradeleri mutlak değil sınırlıdır; ancak belli hudutlar arasında cevelan edebilirler.

        “Melâike gibi zîşuur olanların, yalnız cüz-i ihtiyarıyla cüz’î, icadsız, kesb denilen bir nevi hizmet-i fıtriye ve amelî bir nevi ubudiyetten başka ellerinde yoktur.” Şualar

        #785051
        Anonim

          İnsanda iki türlü fiil cereyan eder, birisi ihtiyarî diğeri ise ızdırarî. Birincisinin ortaya çıkmasına insan iradesi şart kılınmış, ikincisi ise tamamen onun iradesi dışında. İhtiyarî fiillerde insanın elinde sadece talep etme, meyletme, kesb etme var; yaratma ise Allah’a mahsus…

          “Âdetullah üzerine, irade-i külliye-i İlâhîye abdin irade-i cüz’iyesine bakar.” İşaratü’l-İ’caz

          Kul bir işi yapmak için cüz-i iradesini sarf ettikten sonra, o işe küllî irade taallûk eder ve o fiil yaratılır.

          Bilim adamlarımız, bir tek kolumuzu kaldırıp indirmemizde yetmiş çeşitten fazla kimyevî reaksiyon vuku bulduğunu ve her bir çeşit reaksiyonun da binlerce kez cereyan ettiğini söylüyorlar. Bunların hiçbiri bizim işimiz değil. Ama biz kolumuzu kaldırmayı irade etmesek bu reaksiyonlardan hiçbiri ortaya çıkmıyor.

          Bir konuşma hadisesi dudaktan, dilden, tükürük bezlerinden, beyinden, akla, hafızaya kadar uzanan maddî ve manevî nice cihazın birlikte çalışmasının neticesi. Bütün bu işleri Allah yaratıyor; ama biz konuşmak istemesek bunların hiçbiri icra edilmiyor.

          Bedenimizi hayalen büyüttükçe büyütelim ve irademiz dışındaki faaliyetleri artırdıkça artıralım, karşımızda bütün bir kâinatı buluruz.

          Suyun akması da kanımızın deveranı gibi kendi iradesiyle değil. Çiçeklerin boy göstermesi de saçımızın uzaması gibi kendi isteğiyle değil. Güneşin doğup batması da dünyaya gelişimiz ve gidişimiz gibi kendi keyfince değil.

          İşte bütün bu sonsuz faaliyetler birlikte ortaya çıkıyor. Ayrı varlıklarda birbirine zıt fiiller beraber yürütülüyor. Bir grup dünyaya gelirken bir başka grup kabre ayak basıyor. Nice hastalar şifâ bulurken, nice sağlar da hastalığa tutuluyorlar. Birileri gülüp oynarken, berikiler ağlıyor, sızlanıyorlar.

          Bütün bunlar birbirinden farklı fiiller; ama hepsi birlikte meydana geliyorlar.

          Bu sonsuz fiiller birlikte düşünüldüğünde kalbi bozulmamış her insanın vicdanında şu mânâ inkişaf eder: Ben de cüz-i irademden yine irademle vazgeçmeli ve şu mûtiler ordusuna katılmalıyım. İrademi, kendi keyfimce değil, Hakk’ın rızasına uygun biçimde kullanmalıyım.

          Böyle diyerek dünya hayatını helâl dairesi içinde geçirenler “irade imtihanını” başarır, melekler gibi sadece hayrı irade eder hale gelirler.
          Bu noktaya, nefis ve şeytana rağmen ulaştıkları için de meleklerden ileri geçerler.

          alaaddin başar

          #785205
          Anonim

            Bazıları insan iradesini hiçe sayıyor ve insanın, yaptığı isyanlardan sorumlu olmadığını iddia ediyorlar. İnsan bütün işlerini bir cebir altında mı yapmaktadır? Değilse hangi fiillerinden sorumludur?

            Her insan vicdanen bilir ki, kendisinde iki ayrı hareket, iki ayrı fiil söz konusudur. Bir kısmı ihtiyarî, yani kendi isteğiyle, iradesiyle ortaya çıkıyor. Diğer kısmı ise ızdırarî; yani tamamen onun arzusu, iradesi dışında cereyan ediyor.

            Meselâ; konuşması, susması, oturması, kalkması birinci gruba; kalbinin çarpması, boyunun uzaması, saçının ağarması da ikinci gruba giren fiillerden. O birinci grup işlerde, istemek bizden, yaratmak ise Allah’tandır. Yâni, biz cüz’i irademizle neyi tercih ediyor, neye karar veriyorsak Cenâb-ı Hak mutlak iradesiyle onu yaratıyor. İkinci tip fiillerde ise bizim irademizin söz hakkı yok. Dileyen de yaratan da Cenâb-ı Haktır. Biz bu ikinci gruba giren işlerden sorumlu değiliz. Yâni, âhirette boyumuzdan, rengimizden, ırkımızdan, cinsiyetimizden yahut dünyaya geldiğimiz asırdan sorguya çekilmeyeceğiz.

            Aklını doğru çalıştıran bir insan, bu kâinattaki her sistemin ve insan bedenindeki her organın en güzel ve en faydalı şekilde tanzim edildiğini düşünmekle şu sonuca varıyor: O halde, ben görme, işitme sıfatlarım gibi, irade sıfatımı da bütün âlemlerin Rabbi olan Allah’ın razı olduğu biçimde kullanmalıyım. Ancak böylece, o sıfatın hakkını vermiş ve ondan en iyi şekilde faydalanmış olurum.

            İradelerini, yine kendi iradeleriyle Allah’ın küllî iradesine tabi kılanlar sonsuz saadet menzili olan cennete gidiyorlar. Bu büyük sermayeyi nefisleri hesabına kullananlar ise ebedî azap menziline doğru yol alıyorlar.

            Bu noktada, şöyle bir soru hatıra gelebilir: Biz İlâhî iradeyi nasıl bileceğiz ki, hareketlerimizi, davranışlarımızı ona uygun kılalım?

            Allah’ın razı olduğu işler ve haller, peygamberler ve kitaplarla insanoğluna bildirilmiş. Ama, bu hususta bir zorlama da getirilmemiş. Yani, insan bu dünyaya kendi iradesi dışında getirildiği halde, ebedî yolculuğunda cennet ve cehennem şıklarından dilediğini tercih etmekte serbest bırakılmış.

            İşte insan, cüz’i iradesini yerinde kullanarak âhiret menzillerinden cenneti tercih edebiliyor. O saadet yurdunun yollarını Cenâb-ı Hak İlâhî iradesiyle çizmiş: “İman edilecek” “ibadet yapılacak” “günahlardan sakınılacak” “istikametten sapılmayacak”…

            Ama, insanı bu iradeye uymakta zorlamamış. Nitekim, Kuran-ı Kerimde “Dinde zorlama yoktur.” buyurulması İlâhî iradenin bu noktadaki en açık ve net bir ifadesidir. O halde, insan kendi iradesini istikamet yolunda ve helâl dairesinde kullanırsa kazanacaktır. Aksi halde zararı çok büyük olur.

            #785208
            Anonim

              Kaderin kelime manası plân, program demektir. Nasıl ki bir ağacın plân ve programı çekirdeğinde yazılmıştır, yani kaderi tayin edilmiştir. Aynı şekilde bir binanın yapılmasından önce plân ve programı yani projesi yapılır, yani kaderi tayin edilir. İşte insanın da kaderi Levh-i mahfuz’da, yani İmam-ı Mübin’de, yani Kader Defteri’nde yazılmıştır, tayin edilmiştir.

              Burada bilinmesi gereken bir husus, cüz-i irade meselesidir. Cüz-i irade, küçük irade demektir. Bunu meyil (niyet) olarak da ifade etmek mümkündür. Herkes vicdanen bilir ki, hareket ve davranışlarını ayarlama ve yönlendirme meyil ve iradesi kendisinde vardır. İşte bu iradenin kullanma yetkisini (tasarrufunu) Cenab-ı Hakk insana vermiştir. Dolayısıyla bu cüz-i iradeyi kötü yönde kullanmadan dolayı insan mesul olmaktadır.

              Meselâ, 10 katlı bir apartmanda 1.katta yılanlar, 2.katta fareler, 3.katta çiyanlar, 4. katta Hz.Âdem (A.S.), 10. katta Hz. Muhammed (SAV) var. Asansörün başında bulunan kişi, bu katlardan hangisine gideceğine cüz-i iradesiyle karar verir. Neticesinden de mes’ul olur. İşte bütün peygamberlerin bir bakıma gayret ve faaliyetleri, insanlara bu asansöre doğru basmanın yolunu öğretmektir.

              İyiliği de, kötülüğü de yaratan Cenab-ı Hakk’tır. Şer’i yaratmak, yani kötülüğü yaratmak kötü değildir. Şer’i, kötülüğü işlemek kötüdür şer’dir. İnsan meyhaneye de, ibadethaneye de gitmeye niyet edebilir. Her ne tarafa gitmek isterse, gitme fiilini yaratan Cenab-ı Hakk’tır. İnsan o niyetinden dolayı mesuliyet alır.

              Cenab-ı Hakk’ın yarattığı her şey, ya bizzat güzeldir, ya da neticeleri itibariyle güzeldir. Bizim birtakım sebeplere bakarak bazı hadiseler hakkında “iyidir, kötüdür, adaletlidir, adaletsizdir” gibi değerlendirmelerimiz, hadiselerin sebep ve sonucunu bilmediğimizden genelde isabetli değildir. Tâbiri caizse, bizim yaptığımız iki saatlik bir filmin ortasında girip 15-20 dakika seyrettikten sonra o filmdeki kahramanlar hakkında fikir yürütmemiz ve hüküm vermemiz gibidir. Bizim iki saatlik hayat filmimiz haşirde sonuçlanacaktır.

              Dünyada çekilen bir takım sıkıntı ve meşakkatlerin ahirette cehennem azabından kurtulmaya ve ebedî Cennet’e girmeye, ya da Cennetteki makamın yükselmesine vesile olduğunu gördükten sonra o çekilen sıkıntı ve zahmetlerin haksızlık ve adaletsizlik değil, aksine Cenab-ı Hakk’ın bir lütfu, ihsanı, ikramı ve rahmeti olduğu, bu filmin sonunda anlaşılacaktır.

              #785210
              Anonim

                İslâmiyet’te kader anlayışı geleceğe ait meselelerde değildir. Geçmiş hadiselerde ve musibetlerde kullanılır.Yani “Kaderimde öğretmen olmak varsa olurum” deyip evde oturamayız. Çalışırız, öğretmen olmanın sebepleri nelerse onların hepsini yerine getiririz. Sonuçta o arzumuza ulaşamazsak, “Kaderimizde bu yokmuş” deriz.

                Cenab-ı Hak, bizim fiillerimizi, yaptıklarımızı ve yapacaklarımızı biliyor. Cenab-ı Hakk’ın bizim fiillerimizi bilmiş olması, o fiilleri yapan bizi mesuliyetten kurtarmıyor. Zaten, “Madem Cenab-ı Hakk, ezelden benim ne yapacağımı biliyordu, benim ne kabahatim var?” Cümlesi tahlil edildiği zaman, yapma fiilinin bize ait olduğu gayet açıktır. Dolayısıyla, yapan biz olduğumuza göre başka suçlu aramaya gerek yoktur.

                Cenab-ı Hakk’ın bilmesi, geçmiş ve gelecek olarak ifade edilmez. Meselâ zaman olarak masanın bir tarafını kâinatın başlangıcı, diğer tarafını kıyametin kopması olarak kabul edelim. Ve masanın üstünü, 1. asır, 2. asır, …ve 22. asır gibi zaman dilimlerine ayıralım. Şimdi elimizde bir ayna farz ediyoruz. Masanın ortasına tuttuğumuz bu aynanın içinde 15-16.asırlar görülmektedir.14. asır ve öncekiler geçmiş, 17. asır ve sonrakiler bu aynaya göre gelecek asırlardır. Bu aynayı yükseğe kaldırdığımız zaman, hem 1.asrı ve hem de 22.asrı içerisine alır. Artık bu durumda, bu asırlarla alâkalı olarak geçmiş ve gelecekten bahsedilmez.

                Çünkü hepsi bir anda aynanın içerisindedir. İşte Cenab-ı Hakk’ta, böyle ayine misal, manzara-ı âlâ’dan geçmiş ve gelecek, kâinatın yaratılışı ve kıyametin kopması, Cennet ve Cehennem, olmuş ve olacak her şey, bir anda nazarındadır. Geçmiş ve gelecek sadece bize göredir. Dolayısıyla Cenab-ı Hakk bizim ne yaptığımızı ve ne yapacağımızı bir anda bilmektedir. O’nun bilmesi, yapma noktasında bize mecburiyet yükle-memektedir. Bu yüzden insan cüz-i iradesiyle yaptığı fiillerden tamamen mesuldür.

                #785211
                Anonim

                  Kaderi bir cümle ile özetlemek gerekirse, her şeyin Cenab-ı Hakk’ın bilgisi dahilinde olduğudur. Fiili biz yaptığımız için, O’nun bilmesi, bizi mesuliyetten kurtarmıyor.

                  Burada dikkat edilmesi gereken çok önemli bir husus var. O da, insan bedeninin belli bir elektrik yükü kapasitesi ile çalıştığıdır. Bu bedene fazla elektrik yüklemiş olmamız, sigortanın atmasına sebep olur. Hadiseleri fazla düşünmek, hiddet ve öfke, bu elektrik potansiyelini yükseltir ve bir süre sonra vücutta kısa devreler meydana gelir, beyindeki düşünme sisteminde bir takım atlamalar görülmeye başlar. Daha da zorlanılırsa, beyin sigortası atar. Artık bundan sonra tamir ve tedavi için akıl hastanelerinin yolu tutulur. Böyle bir neticeyi önlemek, kader meselesinin iyi anlaşılmasıyla mümkündür. Kader meselesinin burada sigorta görevi görebilir.
                  Şimdi sizler burada şöyle diyebilirsiniz:

                  “Madem her şey kader ile takdir edilmiştir. Kısmetime razı olayım ki, rahat edeyim. Cenab-ı Hakk, benim rızkımı bir süre burada tayin etmiş. Ben bu rızkımı yemek için bir takım vesilelerle buraya geldim. O halde, ebedi hayatım olan ahiretimin kurtulması için neler yapabilirim?”

                  Yoksa, “Ne yaptım da bu başıma geldi? Şöyle olmasaydı, böyle olmayacaktı” gibi itirazlar, kaderi tenkit olur. Kaderi tenkit eden başını örse vurur, kırar. Kaderi değiştiremez. Bu durumda başımıza geleni rıza ile karşılamak, kusurlarımız ve hatalarımızın affı için Cenab-ı Hakk’tan yardım dilemek olmalıdır.

                  İnsanın ruh ve psikolojik âleminin düzelmesi, Allah’a teslim olup, tevekkül etmekle mümkündür. Yoksa her şeyi omzuna yüklemeye çalışırsa, sigortayı kısa sürede attırır. Sigorta atınca da bunun da kolay kolay tedavisi yoktur.

                  #785213
                  Anonim

                    Kur’an-ı Kerimde; “Allah kime hidâyet verirse doğru yolda olan odur; kimi de hidâyetten mahrum eder şaşırtırsa, artık imkânı yok, ona yol gösterecek bir dost bulamazsın.” deniliyor. Burada Allah’ ın insanı zorlaması sözkonusu mu ?

                    Bu soruda iki şık var: Birincisi Cenâb-ı Hak külli irâdesiyle nasıl diliyorsa, öyle mi oluyor; yoksa insan kendi iradesiyle mi yapıyor? Bu sorudaki âyet şöyledir: “Men yehdillâhu felâ mudille leh. Ve men yudlil felâ hâdiye leh: AIlah (C.C) bir kimseyi hidayete erdirirse kimse onu saptıramaz. O kimi de, dalâlete iterse, kimse onu hidayete getiremez. ” Mânâ olarak, hidayet: Doğru yol, rüşd, Peygamberlerin gittiği istikâmetli olandır. Dalâlet ise, sapıkların yolu; doğru yolu kaybetme ve istikametten ayrılma demektir.

                    Dikkat edilirse, bunların her ikisi de birer iş, birer fiildir. Ve insana ait yönü ile birer ufûle, birer fonksiyondur. Bu îtibarla, bunların her ikisini de Allaha vermek gereklidir. Arzettiğimiz gibi, her fiil Allah tarafından yaratılmaktadır. Allah` ın tasarrufu dışında olan hiçbir fiil gösterilemez. Dalâleti (yoldan çıkmayı), “Mudil” isminin gerekçesiyle yaratan, hidâyeti (doğru yola ulaşmayı), “Hâdi” isminin tecellisine bağlayan ancak Allah (C.C)dir. Evet, ikisini veren de Haktır.

                    Ama, bu demek değildir ki; kulun hiçbir müdahalesi, alakası olmadan, Allah tarafından zorla yoldan çıkarılıyor veya hidâyete yani doğru yola sevk ediliyor da, o da ya dâll (sapık) veya râşid (dürüst) bir insan oluyor.

                    Bu meseleyi kısaca şöyle anlamak da mümkündür. Hidâyete ermede veya dalâlete düşmede, işlenen bir fiil ne kadarsa; meselâ: Bu iş on ton ağırlığında bir iş ise, bunun onda birini dahi insana vermek hatadır Hakiki mülk sahibi Allahtır ve o iş mutlaka mülk sahibine verilmelidir.

                    Bunu bir örnekle izah edecek olursak: Allah hidayet eder ve hidayetinin vesileleri vardır. Camiye gelmek, nasihat dinlemek, fikirlerini nurlandırmak, hidayetin birer yoludur. Kurân-ı Kerimi dinlemek, mânâsını araştırıp derinliklerine nüfuz etmek de hidâyet yollarındandır. Resûl-i Ekremin (S.A.V) huzuruna gitmek, ders verirken önünde oturmak, onu can kulağı ile dinlemek; veyahut, bir islam aliminin dersini dinlemek, onun cenneti andıran iklimine girmek, onun gönülden ifâde edilen sözlerine kulak vermek ve ondan gelen tecellîlere gönlünü ayna yapmak, hidâyet yollarından birer yoldur. İnsan bu yollarla, hidâyete yakınlamış olur. Evet, câmiye geliş küçük bir yakınlaşma olsa da, Allah (C.C) camiye gelişi hidâyete vesile kılabilir. Hidâyet eden Allahtır; fakat, bu hidâyete ermede Allahın kapısını, “kesb” ile yani istemek fiiliyle döven kuldur.

                    İnsan, meyhâneye, puthâneye gider; böylece “Mudill” isminin kapısının tokmağına dokunmuş ve “Beni saptır” demiş olur. Allah da isterse onu saptırır. Ama dilerse engel çıkarır, saptırmaz. Dikkat buyurulursa, insanın elinde o kadar cüzi bir şey vardır ki, bu ne o hidâyete ne de dalâlete hakiki sebep olacak mahiyette değildir.

                    Şöyle bir misâl arz edeyim: Siz, Kurân-ı Kerimi ve vâz u nasihatı dinlediğiniz keza, ilmî bir eser okuduğunuz zaman, içiniz nûra gark olur. Halbuki bir başkası minarenin gölgesinde ezân-ı Muhammediyi duyarken, vâz u nasihati işitirken, hatta en içten dualara kulak verirken rahatsız ve tedirgin olur da; “Bu çatlak sesler de ne?” diye ezanlar hakkında şikayette bulunur.

                    Demek oluyor ki; hidâyet eden de, dalâleti veren de Allahtır (C.C). Ama bir kimse delâletin yoluna girdiyse, Allah (C.C) da, binde 999,9 ötesi kendisine ait işi yaratır; -tıpkı düğmeye dokunma gibi- sonra da insanı, dalâlete meyil ve arzusundan ötürü ya cezalandırır, veya afveder.

                    #785270
                    Anonim

                      Allah niçin kullarını bir yaratmadı? Kimini kör, kimisini topal olarak yarattı?

                      1- Allah mülk sahibidir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Kimse Ona karışamaz ve Onun îcâdına müdâhale edemez. Senin vücudunun zerrelerini yaratan, tüm sistemini düzenleyip insanî kimlik bahşeden Allahtır (c.c). Sen bunları sana lûtfeden Allaha daha evvel bir şey vermemişsin ki, Onun karşısında bir hak iddia edebilesin..

                      Eğer sen, sana verilenler karşılığında Allaha bir şey vermiş olsaydın, “Bir göz değil iki göz ver, bir el değil iki el ver!” gibi iddialarda bulunmaya; “Niye iki tane değil de bir ayak verdin?” diye itiraz etmeye belki hakkın olurdu. Halbuki sen Allaha (c.c) bir şey vermemişsin ki -Hâşâ- O’ na adaletsizlik iddiasında bulunasın. Haksızlık, ödenmeyen bir haktan gelir. Senin O’ na karşı ne hakkın var ki yerine getirilmedi de sana karşı haksızlık edildi!..

                      Allah-u Teâlâ hazretleri seni yokluktan çıkarıp var etmiş: hem de insan olarak… Dikkat etsen; senin altında birçok mahlûkat var ki, pekâlâ onlara bakıp ne kadar fazla nimetlere mazhar olduğunu düşünebilirsin.

                      2- Cenâb-ı Allah, bazen insanın ayağını alır; onun karşılığında ahirette pek çok şey verir. Ayağını almakla o kimseye aciz bir mahluk olduğunu, zayıflığını, ve ihtiyacının ne kadar fazla olduğunu hissettirir. Kalbini kendisine çevirtip, o insanın duygularını geliştirirse, çok az bir şey almakla, pek çok şeyler vermiş olur. Demek ki görünüşte olmasa bile, hakikatte bu ona, Allahın lûtfunun ifâdesidir. Tıpkı şehit edip cenneti vermesi gibi… Bir insan, savaş esnasında şehit olur. Bu şeh,t olmakla haşirde kurulacak büyük mahkemede ve Allahın huzurunda, sıddîklerın, sâlihlerin gıpta edeceği bir makama yükselir. Onu gören başkaları “Keşke Allah bize de harp meydanında şehâdet nasip etseydi” derler. Bundan dolayı, böyle bir insan parça parça da olsa çok şey kaybetmiş sayılmaz. Belki aldığı şey ona nispeten çok daha büyüktür.

                      Çok nâdir olarak, bazı kimseler, bu mevzûda küskünlük, kırgınlık, kötümserlik ve aşağılık duygusu ile sapsalar bile, pek çok kimselerde bu gibi eksiklikler, daha fazla, Allaha yönelmeye vesile olmuştur. Bu itibarla zararlı böcekler gibi bir kısım kimselerin, bu meseledeki kayıplarının yayılmaya çalışılması yerinde bir davranış değildir. Bu konuda esas olan, ebedi hayata aday olan ruhlarında o âleme âit arzuları uyarmaktır. Bu ârızalıda, ârızaların itmesiyle Hakka yönelmesi; başkalarında da ondan ibret alarak kanatlanmaları şeklinde kendini gösteriyorsa, maksada uygun ve hikmetlidir.

                      “Her işte hikmeti vardır, Abes fiil işlemez Allah. . ” Erzurumlu İ. Hakkı Hazretleri

                      #785271
                      Anonim

                        Özürlü olarak yaratılan insanların bir suçumu vardı ki öyle yaratıldılar?

                        Allah mülk sahibidir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Kimse Onun icraatına karışamaz ve icadına müdahale edemez. İnsanın hücrelerini yaratan, organlarını tanzim edin ve ona insanî bir hüviyet bahşeden Allahtır. İnsan bu nimetleri lütfeden Allaha daha evvel bir şey vermemiştir ki, Onun karşısında bir hak iddia edebilsin.

                        Eğer insan, kendisine verilenler mukabilinde Allaha bir şey vermiş olsaydı, “Bir göz değil iki göz ver, bir el değil iki el ver!” gibi iddialarda bulunmaya; “niye iki tane değil de bir ayak verdin” diye itiraz etmeye belki hakkı olurdu. Haksızlık, ödenmeyen bir haktan gelir. İnsanın, Rabbine karşı ne hakkı var ki, onun yerine getirilmemesi sebebiyle bir haksızlığa uğramış olsun?

                        Cenab-ı Allah, bazen insanın ayağını alır; onun karşılığında ahirette pek çok şey verir. Ayağını almakla o kimseye aczini, zaafını, fakrını hissettirir. Kalbini kendisine çevirtip, o insanın duygularına inkişaf verirse, o kulundan çok az bir şey almakla ona pek çok şey vermiş olur. Demek ki zahiren olmasa bile, hakikat da bu o kuluna Allahın lütfünün ifadesidir.

                        Tıpkı bir kulunu şehit edip ona cenneti vermesi gibi… Bir insan, muharebede şehit olur. Bu şehadetle Allahın huzurunda, sıddıkların, salihlerin gıpta edeceği bir makama yükselir. Onu gören başkaları “keşke Allah bize de harp meydanında şahadeti nasip etseydi” derler. Binaenaleyh, böyle bir insan parça parça da olsa çok şey kaybetmiş sayılmaz. Belki aldığı şey ona nispeten çok daha büyüktür.

                        Bazı kimseler, bu mevzuda küskünlük, kırgınlık, bedbinlik ve aşağılık duygusu ile yanlış düşünseler bile, pek çok kimselerde bu kabil eksiklikler, Allaha teveccühüne vesile olmuştur. Bu itibarla bir kısım asi ve nankör kimselerin, bu meseledeki itirazları haksızdır, yerinde değildir.

                        #785272
                        Anonim

                          BİRİNCİ REMİZ

                          Yirmi Altıncı Sözün hâtimelerinde denildiği gibi, nasıl ki mahir bir san’atkâr, kıymettar bir elbiseyi murassâ ve münakkaş surette yapmak için, bir miskin adamı, lâyık olduğu bir ücrete mukabil model yaparak, kendi san’at ve maharetini göstermek için, o elbiseyi o miskin adam üstünde biçer, keser, kısaltır, uzatır; o adamı da oturtur, kaldırır, muhtelif vaziyetler verir. Şu miskin adamın hiçbir hakkı var mıdır ki, o san’atkâra desin: “Beni güzelleştiren bu elbiseye neden ilişip tebdil ve tağyir ediyorsun ve beni kaldırıp oturtup meşakkatle benim istirahatimi bozuyorsun?”

                          Aynen öyle de, Sâni-i Zülcelâl, herbir nevi mevcudatın mahiyetini birer model ittihaz ederek ve nukuş-u esmâsıyla kemâlât-ı san’atını göstermek için, herbir şeye, hususan zîhayata, duygularla murassâ bir vücut libasını giydirerek, üstünde kalem-i kazâ ve kaderle nakışlar yapar, cilve-i esmâsını gösterir. Herbir mevcuda dahi, ona lâyık bir tarzda bir ücret olarak, bir kemal, bir lezzet, bir feyiz veriyor.

                          Mülkün sahibi, mülkünde nasıl dilerse öyle tasarruf eder

                          sırrına mazhar olan o Sâni-i Zülcelâle karşı hiçbir şeyin hakkı var mıdır ki, desin, “Bana zahmet veriyorsun, benim istirahatimi bozuyorsun.” Hâşâ!

                          #785273
                          Anonim

                            Evet, mevcudatın hiçbir cihette Vâcibü’l-Vücuda karşı hakları yoktur ve hak dâvâ edemezler.

                            Belki hakları daima şükür ve hamd ile, verdiği vücut mertebelerinin hakkını edâ etmektir.

                            Çünkü verilen bütün vücut mertebeleri vukuattır, birer illet ister.

                            Fakat verilmeyen mertebeler imkânattır. İmkânat ise ademdir, hem nihayetsizdir. Ademler ise illet istemezler. Nihayetsize illet olamaz.
                            Meselâ madenler diyemezler: “Niçin nebâtî olmadık?” Şekvâ edemezler; belki vücud-u madenîye mazhar oldukları için, hakları Fâtırına şükrandır.

                            Nebâtat, “Niçin hayvan olmadım?” deyip şekvâ edemez. Belki, vücut ile beraber, hayata mazhar olduğu için, hakkı şükrandır.

                            Hayvan ise, “Niçin insan olmadım?” diye şikâyet edemez. Belki, hayat ve vücut ile beraber, kıymettar bir ruh cevheri ona verildiği için, onun üstündeki hakkı, şükrandır. Ve hâkezâ, kıyas et.

                            Ey insan-ı müştekî!

                            Sen mâdum kalmadın,

                            vücut nimetini giydin,

                            hayatı tattın,

                            câmid kalmadın,

                            hayvan olmadın,

                            İslâmiyet nimetini buldun,

                            dalâlette kalmadın,

                            sıhhat ve selâmet nimetini gördün, ve hâkezâ…

                            Ey nankör! Daha sen nerede hak kazanıyorsun ki,

                            Cenâb-ı Hakkın sana verdiği mahz-ı nimet olan vücut mertebelerine mukabil şükretmeyerek,

                            imkânat ve ademiyat nevinde ve senin eline geçmediği

                            ve sen lâyık olmadığın yüksek nimetlerin sana verilmediğinden, bâtıl bir hırsla Cenâb-ı Haktan şekvâ ediyorsun ve küfrân-ı nimet ediyorsun?

                            #785274
                            Anonim

                              Kader cüz’i ihtiyariyi nasıl te’yid ediyor?

                              Kader ilim nevindendir. Ezelden ebede olmuş ve olacak her şey Allah’ın ilmindedir. Kaderin cüz’i ihtiyariyi teyid etmesi iki türlü anlaşılabilir.
                              Birisi, insan kendi iradesini nasıl kullanacaksa Allah onu öylece bilmekte, öylece takdir etmektedir. Kader risalesinde ikinci mebhasta geçen yedi vecihten dördüncüsü bu manayı ders vermektedir.

                              Bu teyidi şöyle de anlamak mümkündür: Allah, ilm-i ezelisiyle taşları cansız, bitkileri yarı canlı, hayvanları canlı, melekleri masum yaratmayı dilediği gibi insanı da cüzi-i irade sahibi yaratmayı dilemiş, o neyi dilerse onu yaratıp insanı böylece bir imtihana tabi tutmayı irade etmiştir. Kaderin ihtiyarı teyid etmesi insana ihtiyar verilmesinin de bir takdir olduğu şeklinde anlaşılabilir. Böyle anlaşıldığı taktirde yedi vecihten üçüncü ile dördüncü farklılık arz etmiş olur.

                              #785275
                              Anonim

                                Bedihi ve nazari kader arasındaki fark nedir?

                                İnsanın her organının yerli yerine konulması en uygun özelliklerle donatılması, en münasip şekli ve büyüklüğü taşıması kaderi açıkça gösterir. Bu, bedihi yani apaçık bir gerçektir.

                                Bunun yanında o insanın ömrü boyunca bedenini uğradığı farklı menziller (çocukluk, gençlik, ihtiyarlık gibi), başına gelen değişik olaylar, imtihana tabi tutulduğu ayrı ayrı musibetler yan yana konularak tümüne birden bakıldığında ayrı bir kader levhası okunur.

                                Nazarî kader yani tümü birlikte görülmeyi ancak akılla düşünülerek hayalde canlandırılabilen bu kader de birincisi gibi yine İlahi ilim tahtında gerçekleşmektedir.

                                Yani insanın cüzi iradesiyle işlediği ,dilediği şeylerin takdir edilmesi..nazari kaderdir.

                                İnsan robot değildir.Robot bir kullanıcı tarafından
                                kullanıcının istediği şekilde hareket ettirilir..

                                Amma insan öyle değildir.nereye gitmek isterse oraya götürülür.Götüren kim Allah.
                                Niçin götürdü kul istediği için..işte buna nazari diyoruz.

                                Bedihi kaderde hiçbir etkimiz yoktur.Biz istesekde istemesekde kalbimiz çalışır,gözmüz görür,damarlarımızda kan gider,güneş çıkar,bahar gelir,yaz olur,vesaire..

                                #785333
                                Anonim

                                  “Hasenatı isteyen, iktiza eden rahmet-i İlahiye ve icad eden kudret-i Rabbaniyedir. Sual ve cevab, dâî ve sebeb, ikisi de Hak’tandır. cümlesini açıklar mısınız? (26.sözde geçiyor)

                                  Günlük konuşmalarımızdan üç cümle:“Bugün hava çok soğuk.” “İçimde bir sıkıntı var.” “Başım ağrıyor.”

                                  Birincisi insanın dış âlem karşısındaki aczini sergilerken, ikincisi kendi öz ruhuna, üçüncüsü de bedenine hâkim olmadığını ilân eder.Bu cümlenin yaratılışa bakan yönüne nazar ettiğimizde, karşımızda sonsuz bir inayet tablosu görür, aczimizi ve fakrımızı çok daha iyi idrak ederiz. Rabbimiz bize, ana rahminde, el verdi, ona parmaklar taktı. Yüz verdi, ona gözler, kulaklar taktı. Bizi nice organlarla, duygularla donattı.

                                  Gözümüz sual, cevabı ise ışıktı, güneşti. Geldik, o cevabı bu dünyada bulduk. Kulağımız seslerle buluştu, elimiz elmayı tuttu, dilimiz tadına baktı, ayaklarımız yere değdi, ciğerimiz havayla tanıştı… Ruhumuza takılan hisler ve duygular da cevaplarını bu âlemde buldular. Sevgi hissi, sevilecek çok şeyle karşılaştı. Korku hissi, dehşetli manzaralar gördü. Şefkat hissi, merhamet celbeden tablolarla buluştu.Biz bütün bu cevapların hazırlanmasından sonsuz derecede âcizdik. Aczimize merhamet edildi ve saçımızdan tırnağımıza kadar bütün bedenimizi ve havasından semâsına kadar bütün kâinatı kendimize hizmetkâr bulduk.

                                  Aynı durum hasenat yani işlediğimiz güzel ameller için de geçerlidir. Bu ameller birer sual, onları işlememizi sağlayan maddi ve manevi cihazlarımız ise cevap makamındadır. Namazı emreden Allah olduğu gibi, bedenimizi namaza uygun yaratan da odur.

                                  Kur’an Allah kelamı olduğu gibi, insan ruhu onu anlayacak ve insan ağzı onu okuyacak şekilde yaratılmıştır. Örnekleri çoğaltabiliriz. Bütün sualler de cevaplar da Haktandır. İnsan ise cüz’i iradesini doğru kullanmakla bu güzelliklere sahip olur.

                                15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 74)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.