- Bu konu 72 yanıt içerir, 8 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
2 Şubat 2011: 07:56 #785334
Anonim
devamı var..dikkatli okuyalım,okutalım,çok yerlere ekleyelim,çıktısını alıp,dağıtalım..
2 Şubat 2011: 15:17 #785349Anonim
selamun aleykum hocam;
şayet mümkünse birazda ;Bedihi ve Nazari Kader ‘e değinebilirmisiniz ?Allah (c.c) razı olsun ..2 Şubat 2011: 15:44 #785352Anonim
@ademyakup 235932 wrote:
devamı var..dikkatli okuyalım,okutalım,çok yerlere ekleyelim,çıktısını alıp,dağıtalım..
kesinlikle… Rabbim razı olsun hocam … günümüzün hastalıklı düşünceleri…
3 Şubat 2011: 06:26 #785410Anonim
@ademyakup 235823 wrote:
Bedihi ve nazari kader arasındaki fark nedir?
İnsanın her organının yerli yerine konulması en uygun özelliklerle donatılması, en münasip şekli ve büyüklüğü taşıması kaderi açıkça gösterir. Bu, bedihi yani apaçık bir gerçektir.
Bunun yanında o insanın ömrü boyunca bedenini uğradığı farklı menziller (çocukluk, gençlik, ihtiyarlık gibi), başına gelen değişik olaylar, imtihana tabi tutulduğu ayrı ayrı musibetler yan yana konularak tümüne birden bakıldığında ayrı bir kader levhası okunur.
Nazarî kader yani tümü birlikte görülmeyi ancak akılla düşünülerek hayalde canlandırılabilen bu kader de birincisi gibi yine İlahi ilim tahtında gerçekleşmektedir.
Yani insanın cüzi iradesiyle işlediği ,dilediği şeylerin takdir edilmesi..nazari kaderdir.
İnsan robot değildir.Robot bir kullanıcı tarafından
kullanıcının istediği şekilde hareket ettirilir..Amma insan öyle değildir.nereye gitmek isterse oraya götürülür.Götüren kim Allah.
Niçin götürdü kul istediği için..işte buna nazari diyoruz.Bedihi kaderde hiçbir etkimiz yoktur.Biz istesekde istemesekde kalbimiz çalışır,gözmüz görür,damarlarımızda kan gider,güneş çıkar,bahar gelir,yaz olur,vesaire..
tebliğ kardeşim eklemişiz..okudun mu burayı ?
3 Şubat 2011: 06:27 #785411Anonim
@duygu_bulut 235996 wrote:
kesinlikle… Rabbim razı olsun hocam … günümüzün hastalıklı düşünceleri…
Allah razı olsun kardeşim…ama hoca değilim…bende senin gibiyim..
okuduklarımızı paylaşıyoruz..anladıklarımızı da.
3 Şubat 2011: 06:29 #785412Anonim
Manen terakki etmeyen avam içinde kaderin cây-ı istimali var. Fakat o da maziyat ve mesaibdedir ki, ye’sin ve hüznün ilâcıdır. Yoksa measi ve istikbaliyatta değildir ki, sefahete ve atalete sebeb olsun. (26.sözde geçiyor bu cümle):
cümlenin izahı ;
Mânen terakki etmeyen avam denilince bunun aksi zihnimizde canlanır: Manen terakki eden havas zümresi, ermiş insanlar, evliya, asfiya.
Bu Hak dostlarının kader anlayışları bir başkadır. Onlar tam bir teslimiyet içindedirler. Çoğu işlerini İlâhî ilhamla görürler. Lütuf ve kahrı Allah’ın iki ayrı isminin tecellileri bilir, ikisini de hoş karşılarlar.
Bu özel bir durumdur. Biz genele dönelim. Yani, “geniş halk kitlelerinin kadere bakışı nasıl olmalı,” konusu üzerinde duralım.
Nur Müellifi, bu insanların musibetlerde ve maziye gömülmüş olaylarda kaderi hatırlamalarını tavsiye eder ve bunun faydasını da “ümitsizliğe düşmemek ve gereksiz yere üzülmemek” şeklinde belirler.
Mazide kaçırdığı fırsatlar için bir ömür boyu üzülüp dövünmenin insana hiç faydası yoktur, ama zararı kesindir. Böyle bir insan, maziyi kadere havale etmeli, “Bunda da bir hayır vardır.” diyerek hayatını çileden, azaptan kurtarmalıdır.
Bir kazaya uğramış ve yaralanmış kişi, “şöyle olmasaydı böyle olurdu, yahut keşke falan firmanın otobüsüne binseydim,” gibi sözler sarf etmek yerine, bunu kaderin bir tecellisi bilmeli ve tedavi çarelerine bakarak sabretmelidir. Çünkü, olay onun iradesi dışında meydana gelmiştir ve geri dönüş de imkânsızdır.
Ama insan, yaptığı “isyanlar ve istikbâle ait olaylar” hakkında bu şekilde düşünemez. Çünkü, işlediği günah için tövbe etme imkânına sahiptir. Öncelikle bu yola girmelidir. Aksi halde, isyana ve sefahate devam eder gider.
Öte yandan, bu günahlar kul hakkına tecavüz şeklinde ortaya çıkmışsa, o insanın hakkının ödenmesi gerekir. İşi kadere yükleyip muhatabını mağdur edemez. “İstikbâle” gelince, insan, kaderinin ne olduğunu bilmediğine göre, cüz’i iradesini kullanmak mecburiyetindedir. “Kaderimde ne varsa o olur.” diyerek tembelce oturamaz.
3 Şubat 2011: 06:33 #785413Anonim
Kader ve cüz’î iradenin imanın hudutlarını çizmesi nasıl oluyor?
İnsan, nefs-i emmaresi cihetiyle, kemâl ve cemâliyle iftihar etmek, kusurlarına ve cinayetlerine ise bahaneler aramak yahut bunları başkasına yüklemek ister.
İnsanın kendisindeki güzellikleri ve üstün vasıfları O Cemil-i Zülkemâl’in bir ihsanı olarak bilmemesi ve bunlarla iftihar etmesi gurura yol açar. Gururun ise çok dereceleri vardır.
Kendi emsâline karşı gururlanmakla bir âlime karşı gururlanmak bir olmadığı gibi, bir müçtehide karşı gururlanmakla bir sahâbeye karşı gururlanmak da bir değildir.
İşte bu gurur damarı, Ebû Cehil’de Peygamber Efendimize (s.a.v.) karşı gurura saparak imandan mahrum olma noktasına varmış, Firavun’da ise daha ileri giderek onu Sultan-ı Ezel ve Ebed’e karşı gururlanmaya, ilâhlık iddiasında bulunmaya kadar götürmüştür.
İşte gurur, sonunda insanı küfre, inançsızlığa kadar götürebileceği için kader insanın karşısına çıkmakta, bütün meziyet ve güzelliklerin ancak Allah’ın lütuf ve ihsanları olduğunu bildirmekle O’nu gurur âfetinden kurtarmaktadır. Akl-ı selim sahibi her mü’min bu noktada şöyle düşünmektedir:
Arıyı bal yapabilecek, ipek böceğini de ipek dokuyabilecek istidatda yaratan Hâlık-ı Hakîm, insanı da hayırlı işler yapabilecek fıtratta halketmiştir.
Dolayısıyla, insanda görülen bütün iyilik ve güzellikler Cenâb-ı Hakk’ın insana o istidadı lütfetmesinin neticesidir. O halde, arı balıyla, ipek böceği de ipeği ile iftihar edemeyeceği gibi, insan da kendi kemâliyle gururlanamaz.
Böyle düşünen bir mü’min hem gururdan kurtulur, hem de güzelliklerine bir güzellik daha katmış olur.Evet, insan işlediği güzel amellerle iftihar edemez ve gururlanamaz. Zira:
“Hasenatı isteyen, iktiza eden Rahmet-i İlâhiyye ve icad eden Kudret-i Rabbaniyye’dir. Sual ve cevap, dâi ve sebep ikisi de Hak’tandır.”Bu hakikati bir misâl ile açıklayalım: Cenâb-ı Hak, nar elde etmemizin yolunu nar ağacı yetiştirmek şeklinde takdir etmiştir. Burada nar ağacı sual, nar ise cevap makamındadır; ikisini de yaratan Allah’tır. Aynı şekilde, O Hakîm-i Ezelî bizlere Kur’ân-ı Kerîm’inde bir takım ibâdetleri yapmamızı emretmiş ve o ibâdetlere de çeşitli sevap meyveleri takmıştır. Burada ibâdet sual, sevabı ise cevap makamında olup, ikisi de Hak’tandır.
Kendi kemâliyle gururlanan insan, yaptığı fenalıklara sahip çıkmak istemez. Hata ve kusurlara sahip çıkmamak, çocuklarda dahi görülen bir haldir. Bir çocuk, işlediği suçtan sıkılır, onu inkâr etmek yahut başkasına yüklemek ister.
Halbuki, aklı başında olan bir insan, kusurunu kabul edecek, ondan kurtulmak için gayret göstererek tövbe ile Rabb-ı Rahîm’inin dergâhına iltica edecektir. Kusurunu kabul etmeme hastalığı ilerledikçe sonunda insanı, işlediği günahların mesuliyetini kadere yükleme sapıklığına düşürür.
İşte insanı bu uçuruma düşmekten kurtarmak için, cüz’î ihtiyârî karşısına çıkar. İnsan bu cüz’î ihtiyârî ile, günahlarını kendi arzusuyla işlediğini, kaderin onu zorlamadığını kabul eder; gafletten uyandığında tövbe kapısına yönelir.
İşte, kader ve cüz’î ihtiyârî birer hudut olup, sonunda insanı küfre kadar götüren iki yolu kapamış oluyorlar.
4 Şubat 2011: 08:38 #785458Anonim
@ademyakup 236111 wrote:
tebliğ kardeşim eklemişiz..okudun mu burayı ?
Allah razı olsun..Dikkatimden kaçmış hakkınızı helal edin..Güzel de olmuş değinmeniz..Madem ki kader konusuna bu kadar derinlemesine indik nazari ve bedihi kaderede değinmekte fayda olacağını düşündüm..Bilmeyen müslümanlar varsa faydalanırlar inşl.;
Ama eklemişsiniz bizden önce ne güzel;
Rabbi Rahman hizmetinizi kabul ve makbul eylesin kardeş..devam inşl..takip ediyor ve okuyorum sağolun…
4 Şubat 2011: 11:09 #785463Anonim
“İnsan her ne kadar fâil-i muhtar ise de, fakat, meşiet-i İlahiye asıldır ve kader hâkimdir. Meşiet-i İlahiye, meşiet-i insaniyeyi geri verir.”
Bu dünyada ahiret namına bir imtihan geçiren insanoğluna, bir cüz’î irade ve hürriyet verilmiştir. Bu iradenin serbest bırakılması sayesinde, insan dilediği şeyi tercih eder, arzu ettiği yoldan gider, istediği inanca bağlanır, beğendiği mesleği seçer.
Bütün bunlarda, “insan fail-i muhtardır” Yani, ihtiyar ettiği, seçtiği şeyi yapma, istediği fiili icra etme imkânına sahiptir. Zaten böyle olmasa, insanın imtihan olması nasıl gerçekleşecektir?
Bununla birlikte, insanın her dilediği şeyin tahakkuk etmediği de ayrı bir gerçektir. Her gün üzülerek dinlediğimiz trafik kazaları bunun en açık göstergesidir. Kaza yapan bir otobüsteki bütün yolcular, otobüse kendi iradeleriyle binmişler ve birtakım işler görmek üzere bir şehre doğru yönelmişlerdir. Lakin, ayet-i kerimenin hükmü kendini göstermiş ve Allah dilemediği için o işlerin hiçbiri yapılamamış ve o yolcular kendi diledikleri şehre değil, Allah’ın dilediği kabir âlemine göçmüşlerdir.
Yaptığımız bir ticarette, dileğimiz kazancı elde edemeyişimizden, bir öğrencinin dilediği fakülteye kayıt yaptıramayışına kadar günlük hayatımızda o kadar çok olay cereyan eder ki, bunların tamamında kullar kendi iradelerini kullanmışlar ve bir sonuca yönelmişlerdir; ancak İlâhî irade başka türlü tecelli etmiş, Üstadın ifadesiyle “Meşiet-i İlahiye, meşiet-i insaniyeyi geri vermiştir.” Bu İlâhî hakikat, kulun cüz’î iradesinin, olayların gerçekleşmesinde tek ve yeterli sebep olmadığına dikkat çeker ve insanları daima Allah’ı sığınmaya, O’ndan yardım dilemeye sevk eder.
Bu gerçeği yanlış değerlendirerek, kulun hidayete erme konusunda hiçbir rolü olmadığını sanmak ve bu ayeti, Cebriyecilerin anladığı mânâda, iman ve hidayeti engelleyici bir unsur olarak kabul etmek çok yanlış olur.
4 Şubat 2011: 11:10 #785464Anonim
Bir şey vâcib olmazsa, vücuda gelmez.” Yani, illet-i tâmme bulunacak; sonra vücuda gelebilir. İllet-i tâmme ise; ma’lulü, bizzarure ve bilvücub iktiza ediyor. O vakit ihtiyar kalmaz.” (cümlesinin izahı)
İllet-i tâmme, “bir şeyin meydana gelmesi için gereken bütün şartların eksiksiz olarak bulunması” demektir. Böyle bir durumda o şey (ma’lul) mutlaka meydana gelir. Bir başka ifadeyle, o şeyin meydana gelmesi vacip olur. Meselâ, görme fiilinin gerçekleşmesi için göz olmalı, görür hâlde bulunmalı, ayrıca ışık da olmalıdır. Ama bunlar yeterli değildir.
Yani bunlarla illet-i tamme vücut bulmaz. Bir de kulun görmeyi irade etmesi ve bu maksatla gözünü açması gerekmektedir. Eğer bu şart da gerçekleşirse görme kesin olarak tahakkuk eder.
Demek ki, her şeyi Allah yaratmakla birlikte, ihtiyarî (kulun tercihine bırakılan) bir fiilin yaratılmasında kulun o fiile meyli de gereklidir; ancak o taktirde illet-i tamme söz konusu olur.
Izdırarî fiillerde durum böyle değildir. Allah bir şeyi yaratmak istediğinde onun olmasını irade eder, Kur’ân’ın ifadesiyle “ona ‘ol!’ der; o da oluverir.” Zira oluş için gerekli şartlar tamamdır, illet-i tamme vücut bulmuştur.
Cebriyeciler aynı şeyi ihtiyarî fiiller için de düşünürler, “Bu fiilleri irade eden de yaratan da Allah’tır.” derler. Üstadın ifadesiyle “O vakit ihtiyar kalmaz..”Mademki insan ruhuna cüz’î irade verilmiş ve ona iyiyi de kötüyü de tercih edebilme hürriyeti tanınmıştır. O hâlde, bu dünya imtihanının bir gereği olarak, kul iradesini serbestçe kullanabilmelidir. O, hayrı irade ettiğinde Allah hayrı yaratacak, şerri irade ettiğinde de şerri yaratacaktır.
İnsan iradesine böyle bir tercih hakkının tanındığı konularda, kul bu tercihini kullanmadığı müddetçe, diğer bütün şartlar mevcut olsa bile illet-i tamme vücut bulmaz ve o şey yaratılmaz.Bunun aksi düşünüldüğünde kulun seçme hakkı yok kabul edilir. Böyle bir insan için günah da söz konusu olmaz, sevap da. Zira, irade olmayınca imtihan olmaz. İmtihan olmayınca da kazanama ve kaybetme söz konusu olmaz.
4 Şubat 2011: 11:11 #785465Anonim
Madem filân adamın ölmesi filân vakitte mukadderdir. Cüz’î ihtiyârıyla silah atan adamın ne kabahati var? Atmasaydı yine ölecekti.
Cenâb-ı Hak bu âlemde hikmetiyle, her müsebbebi bir sebebe bağlamıştır. Bu hakikat, kaderin sebeple müsebbebe bir taallûk ettiği, şeklinde ifâde edilmiştir. Meselâ, bir çocuk müsebbeb, anne ve babası ise sebeptir. Cenâb-ı Hak o çocuğun yaratılmasını o anne ve babadan takdir etmiştir.
İşte Cebriye, sebeple müsebbebe ayrı birer kader tevehhüm etmekte, yâni ebeveyn ile çocuğu ayrı ayrı nazara almaktadır. Bunun neticesi olarak, dünyaya gelmiş bulunan bir çocuk için, mademki onun kaderi dünyaya gelmektir. Ebeveyni olmasa da o çocuk dünyaya gelirdi, gibi hatâlı bir fikre sapmaktadır. Mûtezile ise sebeplere tesir vererek, ebeveyni olmasaydı o çocuk dünyaya gelmezdi, gibi yine bâtıl bir fikir ileri sürmektedir.
Ehl-i Sünnet âlimleri, kaderin sebeple müsebbebe bir baktığını ve sebeplerin yokluğu farzedildiğinde müsebbeb için bir şey söylenemeyeceğini ifâde etmişlerdir. Yâni, yukarıdaki misâl için, “eğer söz konusu ebeveyn olmasaydı çocuk dünyaya gelir miydi?” sorusuna Ehl-i Sünnet âlimlerinin cevabı, “Ne olacağı bizce meçhûldür” şeklindedir. Zira, ortada bir vak’a vardır. Söz konusu çocuk, o ebeveynden dünyaya gelmiştir. Ebeveynin yokluğu farz edilince, çocuğun dünyaya gelip gelmeyeceğine nasıl hükmedilecektir? Cenâb-ı Hakk’ın o çocuğu bir başka ebeveynden dünyaya gönderip göndermeyeceği hakkında bir tahmin yürütülemez.
Diğer bir misâl: Birisi Erzurum’dan, diğeri İstanbul’dan gelen iki kişinin Ankara’da buluştuklarını farzediniz. Bunlardan birisi, Mûtezile görüşüne uygun olarak, “Buraya gelmeseydik görüşemezdik,” diğeri ise Cebriye görüşü istikametinde, “Kaderde, görüşmemiz yazılmıştır. Buraya gelmeseydik de görüşürdük,” dese, her iki ifâde de hatalı ve bâtıldır. Ortada bir buluşma vardır ve bu hâdise daha meydana gelmeden, Cenâb-ı Hakk’ın malûmudur. O halde kader, söz konusu iki kişinin o mekân ve zamanda buluşmalarıdır. Onların Ankara’ya gitmemeleri farzedildiğinde, bir başka yerde buluşup buluşamayacakları hususunda hiçbir şey söylenemez.
İşte, bu iki misâl gibi, bir adamın ateş etmesiyle diğerinin ölmesi hâdisesinde de kader sebeple müsebbebe bir bakmaktadır. Ortada bir öldürme hâdisesi vardır ve bu hâdise daha meydana gelmeden Cenâb-ı Hak tarafından bilinmektedir. Dolayısıyla, kader, “birinin ateş etmesiyle diğerinin ölmesi”, şeklindedir. Adamın ateş etmediği farz edilince, mevcut hâdisenin bir tarafı, yâni sebep yönü, yok kabul edilmektedir. Bu durumda karşı taraf hakkında hiçbir şey söylenemez.
Öldürme olayında katilin kabahati Cenâb-ı Hakk’ın yasakladığı öldürme fiiline teşebbüs etmesi ve ölüme sebep olmasıdır.
7 Şubat 2011: 11:56 #785593Anonim
okulun ilk açıldığı zamanlarda ..bazı öğrencilerinin kabiliyetlerine bakarak..
deseki şu ,şu öğrenci kalacak..dersleri geçemeyecek..sonra okulun son günlerinde gerçektende tahmin ettiği öğrenciler sınıfı geçemeseler..
öğretmenlerine diyebilirler miki sen öyle dedin öyle oldu…
diyemezler..çünkü öğretmen öğrencilerinin kabiliyetine bakarak öyle tahmin etmiş..suç kimde..öğrencide..
dersini çalışmadı ve kaldı…aynen öylede Allahda kulun ne yaptığını biliyor.
Allah neyi biliyor?..kulun kendisinin ne yaptığı …ha demek Allah kulun kendisi ne yapmışsa onu biliyor..
Yoksa haşa Allah öyle istediği için kul o işleri yapmıyor..kul kendi işlerini kendisini seçiyor
canı ne isterse onu seçer kul.
Kul diyemez ki Allahım sen öyle bildiğin için öyle oldum..
Çünkü Allah kul ne yapmışsa onu biliyor..
demek suç;kulda..
seçmek kulda ,yaratmak Allahda..
ne istersen Allah onu yaratır..
yoksa haşa Allah ne isterse kul onu yapmıyor..selam.
7 Şubat 2011: 11:56 #785594Anonim
“On Üçüncü Söz’de geçen “Ecel birdir değişmez. O maktul herhalde ecel geldiğinden daha ziyade kalmayacaktı.” kısmı Kader Risalesinde geçen “Tüfek atmasaydı ölmesi bizce meçhul.” kısmıyla nasıl bağdaşabilir?
“Tüfek atmasaydı ölmesi bizce meçhul.” Cümlesi ehl-i sünnet itikadını ifade etmektedir.
Aynı risalenin baş kısmında “Manen terakki etmiyen avam içinde kaderin cay-ı istimali var.” denilmekte bunun da maziyat ve mesaib için söz konusu olduğuna dikkat çekilmektedir.
Geçmiş olayları ve musibetleri kadere vermenin hikmeti de ümitsizliğe ve hüzne düşmemek şeklinde takdim edilmiştir. Buna göre sorunuzda geçen ilk cümle manen terakki etmeyen avam içindir, yerindedir ve hikmetlidir.
7 Şubat 2011: 11:57 #785595Anonim
Bütün fiillerimizi Allah yarattığına göre, bizim suçumuz ne?
Bir apartmanın üst katının lütuflarla bodrum katının ise işkence aletleriyle dolu olduğunu ve bir şahsın bu apartmanın asansörü içerisinde bulunduğunu farz ediniz. Kendisine, apartmanın bu keyfiyeti daha önce anlatılmış bulunan bu zat, üst katın düğmesine bastığında lütfa mazhar olacak, alt katın düğmesine bastığında ise azaba uğrayacaktır.
Burada iradenin yaptığı tek şey, sadece hangi düğmeye basılacağına karar vermesi ve teşebbüse geçmesidir. Asansör ise, o zatın kudret ve iradesiyle değil, belirli fizik ve mekanik kanunlarla hareket etmektedir. Yani, insan üst kata kendi iktidarıyla çıkmadığı gibi, alt kata da kendi iktidarıyla inmemektedir. Bununla beraber asansörün nereye gideceğinin tayini, içindeki şahsın iradesine bırakılmıştır.
İnsanın kendi iradesiyle yaptığı bütün işler, bu ölçüyle değerlendirilebilir. Mesela; Cenab-ı Hak, meyhaneye gitmenin haram, camiye gitmenin ise faziletli olduğunu insanlara bildirmiş bulunmaktadır. İnsan bedeni ise kendi iradesiyle, misaldeki asansör gibi her iki yere de gitmeye müsait bir yapıdadır.
Kainattaki faaliyetlerde olduğu gibi, beden içindeki faaliyetlerde de insanın iradesi söz konusu olmamakta ve insan bedeni, kanun-u külli adı verilen ilahi kanunlarla hareket etmektedir. Fakat onun nereye gideceğinin tayini, insanın irade ve tercihine bırakılmıştır. O hangi düğmeye basarsa, yani nereye gitmek isterse, beden oraya doğru hareket etmekte, dolayısıyla da gideceği yerin mükafatı veya cezası o insana ait olmaktadır.
7 Şubat 2011: 12:06 #785596Anonim
ilim,maluma tabidir..
arkadaşımın ismini hasan olduğunu bildiğim için, hasan bakar mısın diyorum..
yoksa ben, ismini hasan dediğim için hasan olmuyor ismi..
ay tutulması ve güneş tutulması oluşumunda,tutulma vakitleri bilindiği için takvimde yazılıyor şu vakitte tutulacak diye..
yoksa biz kafamıza göre takvimde yazıyoruz diye tutulmuyor ay ve güneş..
işte kişinin şaki ve said olması…
Allahın ezeli ilmiyle kulun yaptıklarını bilmesiyle oluyor..
Allah kul nasıl yaşayacak..nasıl ölecek..hangi hal üzerinde olacağı bildiği için yazıyor, said ve şaki..
Yoksa Allah said yazdığı için kişi said olmuyor(kulun iradesi sözkonusu)..
şaki yazdığı için kişi şaki olmuyor..(kulun iradesi sözkonusu)
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.