• Bu konu 41 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 43)
  • Yazar
    Yazılar
  • #800552
    Anonim


      âcizdir. Bu gibi matluplarının şuuru olmaksızın yerine getirilmesi, elbette Rahmân-ı Rahîm ve Vâcibü’l-Vücud bir Sâni-i Hakîm tarafındandır.

      Ve keza, kevn ve vücutta, imkân, kesret, infial mertebeleri vardır. İmkân mertebesi, vücub mertebesine bakar ve onu istilzam eder. Kesret mertebesi, vahdet mertebesine nâzırdır, onu iktiza eder. İnfial mertebesi, fâiliyet mertebesine mütevakkıftır. Bu mertebeler arasındaki istilzam, bizzarure vâcip, vâhid, fa’al bir Hâlıkı iktiza ve istilzam eder.

      Ve keza, bakıyoruz ki, kâinatta herhangi birşey, hadd-i kemâle vasıl olmayınca hareket etmekten durmuyor. Kemâline vasıl olduğu zaman hareketi terk edip sükûnda oturur. Bundan anlaşılıyor ki, vücut kemâli ister, kemâl de sübutu iktiza eder. Öyleyse, vücudun vücudu, kemâl iledir. Kemâlin kemâli de devam ile olur. Öyleyse, bir Vâcib-i Sermedî, Kâmil-i Mutlak var ki, mümkinatın bütün kemâlâtı, Onun nur-u kemâlinin cilvelerine birer gölgedir. Öyleyse, Cenâb-ı Hak zâtında, sıfâtında, ef’âlinde kâmil-i mutlaktır.

      Ve keza, herşeyin bâtını zahirinden daha lâtif, daha şeffaftır. Bu ise, Sâniin o şeyden hariç ve baîd olmamasına delâlet eder. O şeyin sair eşya ile nizam ve muvazenesinin Sânii tarafından temin edildiği cihetle de, Sâniin o şeyde dahil olmamasını iktiza eder. Öyleyse, bir masnûun zâtına bakılırsa, Sâniin ilim ve

      [TABLE]
      [TR]
      [TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
      [TD]Hâlık: her şeyi yaratan Allah[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]Kâmil-i Mutlak: sınırsız mükemmellik ve kusursuzluğun sahibi olan Allah[/TD]
      [TD]Rahmân-ı Rahîm: rahmet ve merhameti her şeyi kuşatan ve herbir varlığa özel şefkat ve merhamet tecellîsi olan Allah[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]Sâni: her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah[/TD]
      [TD]Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]Vâcib-i Sermedî: varlığı zorunlu ve devamlı olan Allah[/TD]
      [TD]Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]baîd: uzak[/TD]
      [TD]bizzarure: kaçınılmaz şekilde, zorunlu olarak[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]bâtın: iç, iç yüz[/TD]
      [TD]cihet: şekil, yön[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]cilve: yansıma, görüntü[/TD]
      [TD]delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]ef’âl: fiiler, işler[/TD]
      [TD]eşya: varlıklar[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]fa’al: dilediği şeyi dilediği gibi ve mükemmel bir şekilde devamlı yapan[/TD]
      [TD]fâiliyet mertebesi: bir fiili yapma veya yaratma derecesi[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]hadd-i kemâl: en üst seviyedeki olgun ve mükemmellik seviyesi[/TD]
      [TD]hariç: bir şeyin dışında[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]iktiza etmek: gerektirmek[/TD]
      [TD]imkân: olabilirlik, varlığı ile yokluğu eşit olan ve varlığı Allah’ın var etmesine bağlı olan[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]imkân mertebesi: varlıkla yokluğun eşit olduğu; her an olması veya olmaması imkân dahilinde bulunma derecesi[/TD]
      [TD]infial: fiilden etkilenme, bir tesirin gücü altında şekillenme[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]infial mertebesi: bir fiil veya tesir gücünden etkilenme derecesi[/TD]
      [TD]istilzam: mutlaka gerektirme[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]kemâl: kusursuzluk, mükemmellik[/TD]
      [TD]kemâlin kemâli: mükemmellik ve kusursuzluğun zirvesi, en mükemmel seviyesi[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]kemâlât: kusuzsuz ve mükemmel özelilkler[/TD]
      [TD]kesret: çokluk[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]kesret mertebesi: çokluk özelliğinin geçerli olduğu derece[/TD]
      [TD]kevn: varlık, âlem, kâinat[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]keza: aynı, aynı biçimde[/TD]
      [TD]lâtif: ince[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]masnû: san’at eseri varlık[/TD]
      [TD]matlup: istenilen, talep edilen[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]mertebe: derece, basamak[/TD]
      [TD]muvazene: denge[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]mümkinat: olması imkân dahilinde olan, varlığı Allah’ın var etmesine bağlı olan şeyler, kâinat[/TD]
      [TD]mütevakkıf: bağlı[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]nizam: düzen[/TD]
      [TD]nur-u kemâl: mükemmellik nuru[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]nâzır: bakar, yönelik[/TD]
      [TD]sair: diğer, başka[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]sübut: sabit olma, kesin olarak var olma[/TD]
      [TD]sükûn: hareketsiz durma[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]sıfât: sıfatlar; Allah’ın yüce Zâtını niteleyen İlâhî özellikler, ilim, kudret, hayat gibi[/TD]
      [TD]temin etmek: sağlamak[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]vahdet mertebesi: bir ve tek olmanın zarurî olduğu derece[/TD]
      [TD]vasıl olmak: varmak, ulaşmak[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]vâcip: zorunlu[/TD]
      [TD]vâhid: bir[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]vücub mertebesi: hiç değişikliğe uğramayan, varlığı zorunlu olan ve vasıflarının zıddı düşünülemeyen İlâhlık derecesi[/TD]
      [TD]vücudun vücudu: varlık özelliğinin var oluşu[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]vücut: varlık, var oluş[/TD]
      [TD]zahir: dış, görünen yüz[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]zat: bir kimsenin kendisi[/TD]
      [TD]âciz: güçsüz, elinden bir şey gelmeyen[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]şuur: bilinç, idrak, anlayış[/TD]
      [/TR]
      [/TABLE]

      #800553
      Anonim


        hikmeti görünür. Gayrısıyla birlikte bakılırsa, Sâniin fevkalküll bir sem’ ve basara mâlik olduğu görünür. Bu hakikatten anlaşıldı ki, Sâni-i Âlem, âlemde dahil olmadığı gibi, âlemden hariç de değildir. İlmi ve kudretiyle herşeyin içinde olduğu gibi, herşeyin fevkindedir. Birşeyi gördüğü gibi, bütün eşyayı da beraber görür.

        Bu hakikatler, kavs-i kuzeh renkleri gibi mâcun, birtakım nurânî âyetlerdir. Kâinat, bütün evsaf-ı kemâliyeyle muttasıf bir Hâlıkın vücub-u vücud ve vahdetine delâlet ve şehadet eder. Evet, kâinat o Hâlıkın nurunun gölgesi, esmâsının tecelliyatı, ef’alinin âsârıdır.
        Arkadaş! Kâinatın, şu geçen hakikatlerin lisanıyla söylediği اَللهُ لاٰۤ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ 1 delâiliyle لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ اِلاَّ بِاللهِ blank.gif2 ’ı ispat eder. Ve keza, 3 فَاعْلَمْ اَنَّهُ لاٰۤ اِلٰهَ اِلاَّ اللهُhakikati مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ blank.gif4’ı istilzam ediyor.

        مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِda, imânın beş rüknünü tazammun ettiği gibi, sıfât-ı rububiyete de mazhar ve mir’attır. Bu sırra binaendir ki; مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِimânın mizan ve terazisinde لاٰۤ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ blank.gif5 ile karîn ve muvazi olmuştur. Nübüvvet, sıfât-ı rububiyete nâzır ve mazhar olduğundan, umumî bir câmiiyete mâliktir. Velâyet

        [NOT]Dipnot-1 “Allah, kendinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’tır.” Bakara Sûresi: 2:255.
        Dipnot-2 Allah’ın kudret ve gücünden başka kudret ve güç yoktur.
        Dipnot-3 “Bil ki Allah’tan başka ilâh yoktur.” Muhammed Sûresi, 47:19.
        Dipnot-4 Muhammed Allah’ın Rasulüdür (elçisidir).
        Dipnot-5 Ondan başka ilâh yoktur.
        [/NOT]

        [TABLE]
        [TR]
        [TD]Hâlık: her şeyi yaratan Allah
        [/TD]
        [TD]Karîn: bitişik; yan yana[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]Sâni: her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah[/TD]
        [TD]Sâni-i Âlem: bütün varlık âlemini san’atlı bir şekilde yaratan Allah[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]basar: görme[/TD]
        [TD]binaen: -dayanarak[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]câmiiyet: kapsamlı oluş, kapsayıcılık[/TD]
        [TD]delâil: deliller[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek[/TD]
        [TD]ef’al: fiiller[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]esmâ: Allah’ın isimleri[/TD]
        [TD]evsaf-ı kemâliye: mükemmel sıfatlar, özellikler[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]eşya: varlıklar[/TD]
        [TD]fevkalküll: her şeyin üstünde[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]fevkinde: üstünde[/TD]
        [TD]hakikat: gerçek; bir şeyin aslı ve esası, gerçek mahiyeti[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]hariç: dışında[/TD]
        [TD]hikmet: bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olma[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]istilzam etmek: gerektirmek[/TD]
        [TD]kavs-i kuzeh: gökkuşağı [/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]keza: aynı, aynı biçimde[/TD]
        [TD]kudret: güç, kuvvet ve iktidar[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]lisan: dil[/TD]
        [TD]mazhar: ayna olma, bir şeye nail olup yansıtan[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]mir’at: ayna[/TD]
        [TD]mizan: ölçü[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]muttasıf: vasıflanmış; belirli özellikleri üzerinde taşıyan[/TD]
        [TD]muvazi: denk, eşit[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]mâcun: karıştırılmış; karışım[/TD]
        [TD]mâlik: sahip[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]nurânî: nurlu, aydınlık[/TD]
        [TD]nâzır: bakan; yönelik[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]nübüvvet: peygamberlik, elçilik[/TD]
        [TD]rükün: esas, şart[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]sem’: işitme[/TD]
        [TD]sıfât-ı rububiyet: rububiyete dair sıfatlar; her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşması için muhtaç olduğu şeylerin verilmesi, onların terbiye edilip idare edilmesi ve egemenlik altında bulundurulmasına dair İlâhî sıfatlar, özellikler[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]tazammun etmek: içermek, içine almak[/TD]
        [TD]tecelliyat: tecelliler, yansımalar[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]umumî: genel[/TD]
        [TD]vahdet: birlik, teklik[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]velâyet: velilik; mânevî mertebeleri aşarak Allah’ın yakınlığını ve dostluğunu elde etme[/TD]
        [TD]vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir sebebe muhtaç olmaması[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]âlem: dünya, evren[/TD]
        [TD]âsâr: eserler, varlıklar[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]âyet: delil, Allah’ın varlığını gösteren delil[/TD]
        [TD]şehadet etmek: şahid olmak[/TD]
        [/TR]
        [/TABLE]

        #800554
        Anonim


          ise, hususî ve cüz’îdir. Aralarındaki nispet رَبُّ الْعَالِمِينَ ile رَبِّى arasındaki nispet gibidir ki, birisinde izafe umumîdir, ötekisinde hususidir. Veya arzdan Arşa olan mirac ile secdedeki mirac arasında veya Arş ile kalb arasındaki nispet gibidir.

          Arkadaş! Şu yüksek olan matluba zikrettiğimiz burhanlar, matlubu ihata eden bir dairedir. Matlup olan vücub-u vücud ve vahdet o dairenin merkezindedir. Daireyi teşkil eden burhanların herbirisi, parmağını uzatıp, matlubun hak ve sâdık olduğuna imza atıyorlar. O burhanlardan zayıf olanların aralarında tesanüd vardır. Yani, birbirini teyid ve takviye etmekle, zayıf burhanların zâfiyeti zâil olur. Zâil olmasa bile itibardan düşmez. İtibardan düşse bile, dairenin bozulmasına sebep olmaz. Ancak daire küçülür.

          Maahaza, burhanların heyet-i mecmuasına terettüb eden matlubun kuvvet ve vuzuhunu her fertten istemek ve her fertte aramak, aklın hastalığına, zihnin cüz’iyetine işaret olup, matlubu red ve inkâr için bir zemin teşkil ediyor. Binaenaleyh, bir burhana bakıldığı zaman zâfiyetten dolayı vehimler başgösterirse, öteki burhanlardan süzülen kuvvetle ortada zâfiyet kalmaz; vehimler de dağılır.

          Maahaza bazı burhanlar suya benziyor; bir kısmı da havaya benziyor, bir kısmı da ziya gibidir. Binaenaleyh, bu gibi burhanları gayet lâtif ve dikkatli ince bir fikirle arayıp tutmalıdır ki, dökülmesin, sönmesin, uçmasın.

          endOfSection.gifendOfSection.gif


          [TABLE]
          [TR]
          [TD]Arş: kâinatın en yüksek katı; Allah’ın büyüklüğünün ve yüceliğinin tecelli ettiği yer[/TD]
          [TD]arz: yeryüzü, dünya[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
          [TD]burhan: güçlü ve sarsılmaz delil[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]cüz’î: küçük, sınırlı; ferdî, bireysel[/TD]
          [TD]cüz’iyet: küçüklük[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]gayet: çok[/TD]
          [TD]hak: doğru[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]heyet-i mecmua: bir şeyin bütün parça veya bireylerinin tamamı[/TD]
          [TD]hususi: özel[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]ihata eden: içine alan, kapsayan[/TD]
          [TD]itibardan düşmek: değersiz olmak, değerini kaybetmek[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]izafe: dayandırmak, mâl etmek[/TD]
          [TD]lâtif: ince, güzel[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]maahaza: bununla beraber[/TD]
          [TD]matlub: talep edilen, istek[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]mirac: Allah’ın huzuruna yükselme[/TD]
          [TD]nispet: ölçü, bağ[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]secde: namazda yere kapanmak[/TD]
          [TD]sâdık: doğru, gerçek[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]takviye etmek: kuvvetlendirmek[/TD]
          [TD]terettüb eden: sıralayan, gerektiren[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]tesanüd: dayanışma[/TD]
          [TD]teyid etmek: desteklemek[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]teşkil etmek: oluşturmak[/TD]
          [TD]umumî: genel[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]vahdet: Allah’ın birliği[/TD]
          [TD]vehim: kuruntu[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]vuzuh: açıklık[/TD]
          [TD]vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için hiçbir sebebe muhtaç olmaması[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]zikretmek: belirtmek, anlatmak[/TD]
          [TD]ziya: ışık[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]zâfiyet: zayıflık[/TD]
          [TD]zâil olmak: geçip gitmek, yok olmak[/TD]
          [/TR]
          [/TABLE]

          #800602
          Anonim

            Takriz

            Fâzıl-ı muhterem Meclis-i Mesahif ve Tetkik-i Müellefat‑ı Şer’iye Reis-i Âlisi Şeyh Safvet Efendi Hazretlerinin takrizidir:

            Cenâb-ı Hakka hamd ve kendisine Kur’ân nâzil olan Peygamberimize ve dinin binasını tahkim ve temhid eden Âl ve Ashabına salât ü selâm olsun.

            Tevhid Denizinden Bir Katre namındaki risale gözüme tecellî etti. O denizle bu katre arasında bir fark göremedim. Çünkü, o katre hakikatte o denizden geliyor ve o denize dökülüyor. Tevhid denizinden avuçla su içmekte ve İslâmiyet memesinden süt emmekte kardeşimiz olan allâme Bediüzzaman Said Nursî’nin sa’yinden dolayı Cenâb-ı Hakka hadsiz şükürler olsun.

            El-fakir, türabu akdâmu’l-ulemâ
            Safvet (rahmetullâhi aleyh)



            [TABLE]
            [TR]
            [TD]Bediüzzaman Said Nursî: (bk. bilgiler)
            [/TD]
            [TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]Fâzıl-ı muhterem: saygı ve hürmete lâyık ve çok faziletli kişi[/TD]
            [TD]Katre: “damla” mânâsına gelen bir risale [/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]Meclis-i Mesahif ve Tetkik-i Müellefat-ı Şer’iye: Mushaflar ve Şer’î Telif Eserlerini İnceleme Meclisi[/TD]
            [TD]Safvet: (bk. bilgiler – Şeyh Safvet Efendi)[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]allâme: büyük âlim[/TD]
            [TD]el-fakir, türabü akdâmu’l-ulemâ: tevazu için söylenen ve “fakir, âlimlerin ayaklarının altındaki toprak” mânâsına gelen bir deyim[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]hadsiz: sayısız, sınırsız[/TD]
            [TD]hakikat: gerçek; herbir şeyin aslı ve esası, gerçek mahiyeti[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]hamd: övgü, teşekkür, minnet[/TD]
            [TD]katre: damla[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]namında: isminde[/TD]
            [TD]nâzil olan: inen, indirilen[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]rahmetullâhi aleyh: Allah’ın rahmeti onun üzerine olsun[/TD]
            [TD]reis-i âli: yüce reis[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]risale: küçük çaplı kitap; Risale-i Nur’un bölümleri[/TD]
            [TD]sa’y: çalışma, emek[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]salât ü selâm: Peygamberimiz (a.s.m.) için yapılan dua ve niyaz[/TD]
            [TD]tahkim: kuvvetlendirme, sağlamlaştırma[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]takriz: bir eserin başına konulan yetkili bir kimsenin yazdığı, övücü tanıtma yazısı[/TD]
            [TD]tecellî etmek: belirmek, görünmek[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]temhid: döşeyip düzeltme[/TD]
            [TD]tevhid: birleme, her şeyi bir olan Allah’a verme[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]Âl ve ashab: aynı soydan gelenler ve yakın arkadaşlar; Hz. Muhammed’in (a.s.m.) neslinden gelenler ve ona inanan Sahabe[/TD]
            [TD]Şeyh Safvet Efendi: (bk. bilgiler)[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]şükür: Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme[/TD]
            [/TR]
            [/TABLE]

            #800603
            Anonim

              Hâtime

              Şu hatime, dört çeşit hastalıkları beyan eder ve tedavi çarelerini gösterir.

              Birinci hastalık: “Yeis”tir.

              Arkadaş! Amele ve tâate muvaffak olamayan azaptan korkar, ye’se düşer. Böyle bir me’yusun gözüne, dinî meselelere münafi ednâ ve zayıf bir emare, kocaman bir burhan görünür. Böyle birkaç emareyi elde eder etmez, diğer emarelerin sâikasıyla ilân-ı isyan ederek İslâm dâiresinden çıkar, şeytanın ordusuna iltihak eder. Binaenaleyh, a’mâle muvaffak olamayanlar, ye’se düşmemek için şu âyete müracaat etsin.

              قُلْ يَا عِبَادِىَ الَّذِينَ اَسْرَفُوا عَلٰۤى اَنْفُسِهِمْ لاَتَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللهِ اِنَّ اللهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا اِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ 1


              İkinci hastalık:
              “Ucb”dur.

              Arkadaş! Ye’se düşen adam, azaptan kurtulmak için, istinad edecek bir noktayı aramaya başlar. Bakar ki, bir miktar hasenat ve kemâlâtı var. Hemen o kemâlâtına bel bağlar. Güvenerek der ki: “Bu kemâlât beni kurtarır, yeter” diye bir derece rahat eder. Halbuki, a’mâle güvenmek ucubdur, insanı dalâlete atar. Çünkü, insanın yaptığı kemâlât ve iyiliklerde hakkı yoktur. Mülkü değildir; onlara güvenemez.

              Hem insanın vücudu ve cesedi bile onun değildir. Çünkü kendisinin eser-i san’atı değildir. O vücudu yolda bulmuş, lakîta olarak temellük de etmiş değildir. Kıymeti olmayan şeylerden olduğu için, yere atılmış da insan almış değildir. Ancak, o vücut, hâvi olduğu garib san’at, acip nakışların şehadetiyle, bir Sâni-i Hakîmin dest-i kudretinden çıkmış kıymettar bir hane olup, insan o hanede


              [NOT]Dipnot-1 “De ki: Ey günahta aşırı giderek nefislerine zulmetmiş olan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Muhakkak ki Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.” Zümer Sûresi, 39:53.
              [/NOT]

              [TABLE]
              [TR]
              [TD]Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yapan Allah[/TD]
              [TD]a’mâl: ameller, işler; dinin emrettiği görevleri yapma[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]acip: acayip, hayret verici[/TD]
              [TD]amel: dinin emrettiği görevler[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]azap: sıkıntı, ceza[/TD]
              [TD]a’mâl: ameller; dinen yapılması emredilen görevler[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]beyan etmek: açıklamak, îzâh etmek[/TD]
              [TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]burhan: güçlü ve sarsılmaz delil[/TD]
              [TD]dest-i kudret: Allah’ın kudret eli[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]ednâ: en basit, en küçük[/TD]
              [TD]emare: belirti, işaret[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]eser-i san’at: san’at eseri[/TD]
              [TD]garib: hayret verici ve şaşırtıcı şey[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]hane: ev[/TD]
              [TD]hasenat: Allah rızası için yapılan güzel davranışlar, ameller[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]hâtime: sonuç, son bölüm
              [/TD]
              [TD]hâvi olma: içinde bulundurma[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]iltihak etmek: katılmak[/TD]
              [TD]ilân-ı isyan: isyan ettiğini ilân etme[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]istinad etmek: dayanmak, güvenmek[/TD]
              [TD]kemâlât: güzel ve değerli özellikler[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]kıymettar: değerli[/TD]
              [TD]lakîta: buluntu[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]me’yus: ümitsiz, ümidi kesik[/TD]
              [TD]muvaffak olmak: başarmak[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]münafi: aykırı, zıt[/TD]
              [TD]müracaat etmek: başvurmak[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]sâika: yönlendirme, sevketme[/TD]
              [TD]temellük: sahiplenme, kendine mal etme[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]tâat: itaat, emir ve söz dinleme[/TD]
              [TD]ucb/ucub: yapılan iyi ve güzel davranışlara güvenme, onlarla yetinip övünme[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]yeis/ye’s: ümitsizlik[/TD]
              [TD]ye’se düşmek: ümitsizlik içinde olmak[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]şehadet: şahidlik, tanıklık[/TD]
              [/TR]
              [/TABLE]

              #800604
              Anonim


                emaneten oturur. O vücutta yapılan binlerce tasarrufattan, ancak bir tane insana aittir.

                Ve keza, esbab içerisinde en eşref, en kuvvetli bir ihtiyar sahibi insan iken, ef’âl-i ihtiyariye namıyla kendisine mal zannettiği ef’âlin ekl, şürb gibi en âdi bir fiilin husûlünde, yüz cüz’ünden ancak bir cüz’ü insana aittir.

                Ve keza, insanın elindeki ihtiyar pek dardır. Havâssının en genişi hayal olduğu halde, o hayal akıl ve aklın semerelerini ihata edemez. Bunları, bu kadar büyük iken, nasıl daire-i ihtiyarına idhal edip, onlarla iftihar ediyorsun.

                Ve keza, şuurî olmaksızın, senin lehine ve aleyhine çok fiiller cereyan etmektedir. O fiiller şuurî oldukları halde, şuurun taallûk etmediğinden sâbit olur ki, o fiillerin fâili bir Sâni-i Zîşuurdur. Ne sen fâilsin ve ne senin esbabın… Binaenaleyh, mâlikiyet dâvâsından vazgeç. Kendini mehasin ve kemâlâta masdar olduğunu zannetme. Ve kat’iyen bil ki, senden sana yalnız noksan ve kusur vardır. Çünkü, sû-i ihtiyarınla, sana verilen kemâlâtı bile tağyir ediyorsun. Senin hanen hükmünde bulunan cesedin bile emanettir. Mehasinin hep mevhubedir; seyyiatın meksûbedir. Binaenaleyh, blank.gif1لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَلاَحَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ اِلاَّ بِاللهِ de.

                Üçüncü hastalık: “Gurur”dur.

                Evet, gurur ile, insan maddî ve mânevî kemâlât ve mehasinden mahrum kalır. Eğer gurur saikasıyla başkaların kemâlâtına tenezzül etmeyip kendi kemâlâtını kâfi ve yüksek görürse, o insan nâkıstır. Böyle insanlar, malûmat ve keşfiyatlarını daha yüksek görmekle, eslâf-ı izâmın irşadat ve keşfiyatlarından mahrum


                [NOT]Dipnot-1 Mülk Onundur; hamd de Onadır; havl ve kuvvet ise ancak Ondandır.
                [/NOT]

                [TABLE]
                [TR]
                [TD]Sâni-i Zîşuur: her şeyi san’atla yaratan, şuur sahibi olan Allah[/TD]
                [TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]cereyan etmek: meydana gelmek[/TD]
                [TD]cesed: beden[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]cüz’: bölüm, parça[/TD]
                [TD]daire-i ihtiyar: etki alanı, dilediğini yapabilme dairesi[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]ef’âl: fiiller, hareketler[/TD]
                [TD]ef’âl-i ihtiyariye: iradeyle yapılan davranışlar, fiiller[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]ekl: yeme[/TD]
                [TD]esbab: sebepler[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]eslâf-ı izâm: önceden gelmiş olan büyük zâtlar[/TD]
                [TD]eşref: en şerefli, en üstün[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]fâil: bir işi yapan; fiilin sahibi[/TD]
                [TD]hane: ev[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]havâs: hisler, duygular[/TD]
                [TD]husûl: meydana gelme[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]idhal etmek: bir şeyi içine katmak[/TD]
                [TD]iftihar etmek: övünmek[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]ihata etmek: kuşatmak, kapsamak[/TD]
                [TD]ihtiyar: irade, dileme, seçim gücü[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]irşadat: nasihatler, doğru yolu gösteren sözler[/TD]
                [TD]kat’iyen: kesinlikle[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]kemâlât: üstün özellikler ve meziyetler[/TD]
                [TD]keza: aynı, aynı biçimde[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]keşfiyat: keşifler, manevî âlemlerde bazı hakikatleri keşfetme halleri[/TD]
                [TD]kâfi: yeterli[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]lehte ve aleyhte: bir şeyin faydasına veya zararına olan durum[/TD]
                [TD]mahrum kalmak: yoksun kalmak[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]malûmat: bilgiler[/TD]
                [TD]masdar: kaynak[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]mehasin: güzellikler, iyilikler[/TD]
                [TD]meksûbe: kesb edilen, irade dairesinde kazanılan şey[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]mevhube: karşılıksız olarak verilen; hibe edilen[/TD]
                [TD]mâlikiyet dâvâsı: sahiplik iddiasında bulunma[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]nam: ad[/TD]
                [TD]nâkıs: eksik, noksan[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]saika: yönlendiren ve sevkeden sebep[/TD]
                [TD]semere: meyve[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]seyyiat: günahlar, kötülükler[/TD]
                [TD]sû-i ihtiyar: irâdenin kötüye kullanılması[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]taallûk etmek: ilgilendirmek, ait olmak[/TD]
                [TD]tasarrufat: dilediği gibi kullanma ve idare etme işlemleri[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]tağyir etmek: değiştirmek[/TD]
                [TD]tenezzül etmek: iltifat etmek, onlara değer vermek[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]âdi: basit, sıradan[/TD]
                [TD]şuur: bilinç, anlayış, idrak[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]şuurî: şuurluca, bilinçli şekilde[/TD]
                [TD]şürb: içme[/TD]
                [/TR]
                [/TABLE]

                #800605
                Anonim


                  kalırlar. Ve evhama mâruz kalarak, bütün bütün çizgiden çıkarlar. Halbuki, eslâf-ı izâmın kırk günde yaptıkları bir keşfiyatı, bunlar kırk senede bulamazlar.

                  Dördüncü hastalık: “Sû-i zan”dır.

                  Evet, insan hüsn-ü zanna memurdur. İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir. Kendisinde bulunan sû-i ahlâkı, sû-i zan sâikasıyla başkalara teşmil etmesin. Ve başkaların bazı harekâtını, hikmetini bilmediğinden takbih etmesin. Binaenaleyh, eslâf-ı izâmın hikmetini bilmediğimiz bazı hallerini beğenmemek sû-i zandır. Sû-i zan ise, maddî ve mânevî içtimaiyatı zedeler.

                  Arkadaş! Tahtel’arz yaptığım hayalî bir seyahatte gördüğüm bazı hakikatleri zikredeceğim:

                  Birinci hakikat: Arkadaş! Mâlik-i Hakikîden gaflet, nefsin firavunluğuna sebep olur. Evet, taht-ı tasarrufunda bulunan bütün eşyanın Mâlik-i Hakikîsini unutan, kendisini kendisine mâlik zannederek hâkimiyet tevehhümünde bulunur. Ve başkaları da, bilhassa esbabı, kendisine kıyas ile hâkim ve mâlik defterine kaydeder. Ve bu vesileyle, Allah’ın mülkünü, malını kendilerine taksim ederek ahkâm-ı İlâhiyeye karşı muaraza ve mübarezeye başlar.

                  Halbuki, Cenâb-ı Hak tarafından insanlara verilen benlik ve hürriyet, ulûhiyet sıfatlarını fehmetmek üzere bir vahid-i kıyasî vazifesini görüyor. Maalesef, sû-i ihtiyar ile hâkimiyet ve istiklâliyete âlet ederek tam bir firavun olur.

                  Arkadaş! Bu ince hakikat, tam vuzuh ve zuhuruyla şöyle bana göründü ki:

                  Gaflet suyu ile tenebbüt eden benlik, Hâlıkın sıfatlarını fehmetmek için bir vahid-i kıyastır. Çünkü, insanlar görmedikleri şeyleri kıyas ve temsillerle bilirler. Meselâ, bir adam Cenâb-ı Hakkın kudretini anlamak için bir taksimat yapar. “Buradan buraya benim kudretimdedir, bundan o yanı da Onun kudretindedir”

                  [TABLE]
                  [TR]
                  [TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
                  [TD]Hâlık: her şeyi yaratan Allah[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]Mâlik-i Hakikî: her şeyin gerçek sahibi olan Allah[/TD]
                  [TD]ahkâm-ı İlâhiye: Allah’ın koyduğu hükümler[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]bilhassa: özellikle[/TD]
                  [TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]esbab: sebepler[/TD]
                  [TD]eslâf-ı izâm: önceden gelmiş olan büyük zâtlar[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]evham: kuruntular, şüpheler[/TD]
                  [TD]eşya: varlıklar[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]fehmetmek: anlamak[/TD]
                  [TD]firavunluk/firavun: kendisini Firavun gibi ilâh seviyesine çıkaracak derecede büyük görme hâli[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]gaflet: duyarsızlık, manevî sorumluluklarından habersiz davranma hâli[/TD]
                  [TD]garâbet-i san’at-ı İlâhiye: Allah’ın hayranlık uyandıran san’atı[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]hakikat: bir şeyin aslı ve esası, gerçek mahiyeti[/TD]
                  [TD]harekât: hareketler, davranışlar[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]hayalî: hayale dayalı[/TD]
                  [TD]hikmet: sır; amaç, gaye[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]hâkim: hükmeden, idareci[/TD]
                  [TD]hüsn-ü zan: başkaları hakkında iyi zanda bulunma[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]istiklâliyet: bağımsızlık, bir şeye bağlı olmama[/TD]
                  [TD]içtimaiyat: sosyal hayat; toplumu meydana getiren temel unsurlar[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]keşfiyat: keşifler, bazı hakikatleri keşfetme, ortaya çıkarma[/TD]
                  [TD]kudret: güç ve iktidar[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]memur: emir altında bulunan; kendisine bir iş emredilen kişi[/TD]
                  [TD]muaraza: karşı gelme, karşı koyma[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]mâlik: sahip; mülke sahip olan[/TD]
                  [TD]mâruz kalmak: bir olay veya bir durumla yüz yüze gelmek[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]nefis: bir kimsenin kendisi; insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden duygu[/TD]
                  [TD]seyahat: yolculuk
                  [/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]sâika: yönlendiren, sevkeden[/TD]
                  [TD]sû-i ihtiyar: irâdenin kötüye kullanılması[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]sû-i zan: başkaları hakkında kötü zanda bulunma[/TD]
                  [TD]taht-ı tasarruf: tasarrufu altında[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]tahtel’arz: yer altı; gizli âlemler[/TD]
                  [TD]takbih etmek: çirkin görmek, kötülemek[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]taksimat yapma: bölüştürme, paylaştırma[/TD]
                  [TD]temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]tenebbüt eden: yeşeren, büyüyen[/TD]
                  [TD]tevehhüm: zannetme[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]teşmil etmek: içine almak, kaplamak[/TD]
                  [TD]ulûhiyet: ilâhlık; ibadete ve itaat edilmeye lâyık olma[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]vahid-i kıyasî: ölçü birimi[/TD]
                  [TD]vesile: aracı, vasıta[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]vuzuh: açıklık[/TD]
                  [TD]zikretmek: bildirmek, anlatmak[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]zuhur: belirme, görünme[/TD]
                  [/TR]
                  [/TABLE]

                  #800606
                  Anonim


                    diye vehmî bir çizgi çizmekle meseleyi anlar. Sonra mevhum hattı bozar, hepsini de ona teslim eder. Çünkü, nefis, nefsine mâlik olmadığı gibi, cismine de mâlik değildir. Cismi, ancak acip bir makine-i İlâhiyedir. Kaza ve kader kalemiyle kudret-i ezeliye, bir cilveciği o makinede çalışıyor. Binaenaleyh, insan o firavunluk dâvâsından vazgeçmekle, mülkü mâlikine teslim etsin, emanete hıyanet etmesin! Eğer hıyanetle bir zerreyi nefsine isnad ederse, Allah’ın mülkünü esbab-ı câmideye taksim etmiş olacaktır.

                    İkinci hakikat: Ey nefs-i emmare! Kat’iyen bil ki, senin hususî ama pek geniş bir dünyan vardır ki, âmâl, ümit, taallûkat, ihtiyacat üzerine bina edilmiştir. En büyük temel taşı ve tek direği, senin vücudun ve senin hayatındır. Halbuki o direk kurtludur. O temel taşı da çürüktür. Hülâsa, esastan fâsit ve zayıftır. Daima harap olmaya hazırdır.

                    Evet, bu cisim ebedî değil, demirden değil, taştan değil; ancak et ve kemikten ibaret birşeydir. Âni olarak senin başına yıkılıyor, altında kalıyorsun. Bak zaman-ı mâzi, senin gibi geçmiş olanlara geniş bir kabir olduğu gibi, istikbal zamanı da geniş bir mezaristan olacaktır. Bugün sen iki kabrin arasındasın; artık sen bilirsin.

                    Arkadaş! Bildiğimiz, gördüğümüz dünya bir iken, insanlar adedince dünyaları hâvidir. Çünkü, her insanın tam mânâsıyla hayalî bir dünyası vardır. Fakat öldüğü zaman dünyası yıkılır, kıyameti kopar.

                    Üçüncü hakikat: Şu gördüğün dünyayı, bütün lezâiziyle, sefahetleriyle, safâlarıyla pek ağır ve büyük bir yük gördüm. Ruhu fâsit, kalbi hasta olanlardan başka kimse o ağır yükün altına giremez. Çünkü, bütün kâinatla alâkadar olmaktansa ve herşeyin minnetine girmektense ve bütün esbab ve vesaite el açıp arz-ı ihtiyaç etmektense, bir Rabb-i Vâhid, Semî ve Basîre iltica etmek daha rahat ve daha kârlı değil midir?

                    [TABLE]
                    [TR]
                    [TD]Basîr: her şeyi gören Allah
                    [/TD]
                    [TD]Rabb-i Vâhid: tek ve eşsiz olan Rab, bir olan Allah[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]Semî: her şeyi duyan ve işiten Allah[/TD]
                    [TD]acip: hayret verici[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]alâkadar: bağlantılı, ilgili[/TD]
                    [TD]arz-ı ihtiyaç: ihtiyacını arzetme, dile getirme[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
                    [TD]cilve: görüntü, yansıma[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]cisim: beden[/TD]
                    [TD]ebedî: sonsuz[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]esbab: sebepler[/TD]
                    [TD]esbab-ı câmide: cansız ve ruhsuz sebepler[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]firavunluk: kendisini Firavun gibi ilâh seviyesinde büyük görme hâli[/TD]
                    [TD]fâsit: bozuk[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]hakikat: gerçek; herbir şeyin aslı ve esası, gerçek mahiyeti[/TD]
                    [TD]hat: çizgi, sınır[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]hayalî: hayale dayalı[/TD]
                    [TD]hususî: özel[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]hâvi: içine alan[/TD]
                    [TD]hülâsa: öz, özet[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]hıyanet: hainlik, ihanet[/TD]
                    [TD]ihtiyacat: ihtiyaçlar[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]iltica etmek: sığınmak[/TD]
                    [TD]isnad etmek: dayandırmak[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]istikbal: gelecek zaman[/TD]
                    [TD]kat’iyen: kesinlikle[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]kaza ve kader kalemi: Cenâb-ı Hakkın plân ve takdirlerini ve zamanı gelen takdirlerin yaratılma kaidelerini yazan kalem[/TD]
                    [TD]kudret-i ezeliye: ezelden beri var olan Allah’ın kudreti, güç ve kuvveti[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması[/TD]
                    [TD]lezâiz: lezzetler[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]makine-i İlâhiye: İlâhî makine; Allah’ın yarattığı ve bir makineyi andıran insan bedeni[/TD]
                    [TD]mevhum: gerçekte olmadığı halde var sayılan[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]mezaristan: mezarlık[/TD]
                    [TD]minnet: iyilik karşısında kendini borçlu hissetmek[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]mâlik: sahip[/TD]
                    [TD]mülk: sahip olunan şey[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]nefis/nefs-i emmare: bir kimsenin kendisi; insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden duygu[/TD]
                    [TD]safâ: eğlence[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]sefahet: helâl olmayan zevk ve eğlenceye düşkünlük, beyinsizlik[/TD]
                    [TD]taallûkat: bağlantılı unsurlar[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]taksim etmek: bölüştürmek, paylaştırmak[/TD]
                    [TD]vehmî: olmadığı halde varsayılan[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]vesait: araçlar, vasıtalar[/TD]
                    [TD]zaman-ı mâzi: geçmiş zaman[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]zerre: atom[/TD]
                    [TD]âmâl: emeller, arzular[/TD]
                    [/TR]
                    [/TABLE]

                    #800607
                    Anonim


                      Dördüncü hakikat:
                      Ey nefis!blank.gif1 Kâinatın uzak çöllerine gidip Sâniin ispatına deliller toplamaya ihtiyaç yoktur. Bir kulübecik hükmünde bulunan içerisinde oturduğun cisim kafesine bak: Senin o kulübenin duvarlarına asılan icad silsilelerinden, hilkatin mu’cizelerinden ve harika san’atlarından, kulübeden harice uzatılan ihtiyaç ellerinden ve pencerelerinden yükselen “Ah!”, “Oh!” ve enînler lisan-ı haliyle istenilen yardımlarından anlaşılır ki, o kulübeyi müştemilâtıyla beraber yaratan Hâlıkın, o ah u enînleri işitir, şefkat ve merhamete gelir, hâcât ve âmâlin ne varsa taht-ı taahhüde alır. Zîra, sineğin kafasındaki o küçük küçük hüceyratın nidalarına “Lebbeyk!” söyleyen o Sâni-i Semî ve Basîrin, senin dualarını işitmemesi ve o dualara müsbet cevaplar vermemesi imkân ve ihtimali var mıdır?

                      Binaenaleyh, ey bu küçük hüceyrelerden mürekkep ve ene ile tâbir edilen hüceyre-i kübrâ! O kulübeciğin küçüklüğüyle beraber, dolu olduğu harika icadlarını gör, îmana gel! Ve “Yâ İlâhî! Yâ Rabbî! Yâ Hâlıkî! Yâ Musavvirî! Yâ Mâlikî ve yâ Men Lehü’l-Mülkü ve’l-Hamd! Senin mülkün ve emanetin ve vedîan olan şu kulübecikte misafirim, mâlik değilim” de; o bâtıl temellük dâvâsından vazgeç. Çünkü o temellük dâvâsı, insanı pek elîm elemlere mâruz bırakır.blank.gif2

                      endOfSection.gifendOfSection.gif


                      [NOT]Dipnot-1 Müellif-i muhterem, kendi nefsine tasrîhen, başkalara da târizen söylüyor.
                      Dipnot-2 Mütercimin bir itizârı: Mesnevî-i Nûriye’nin Arabî asıl nüshasında bulunan ve yeri burası olan Sübhanallah, Elhamdü lillâh ve Allahu Ekber’e dair çok kıymetli ve ehemmiyetli bir kısmı, üslûbunu ve fesahatini muhafaza edememek ve evrad makamında okunabilen o hakikatleri Türkçeye çevirmekle, kıymet-i asliyesini haleldar etmek endişesiyle tercüme etmedim. Kàrilerden özür diler, rahmet ve hayır dualarını beklerim. Mütercim
                      [/NOT]

                      [TABLE]
                      [TR]
                      [TD]Allahu Ekber: “Allah en büyüktür”[/TD]
                      [TD]Arabî: Arapça[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]Elhamdü lillâh: “ezelden ebede her türlü hamd ve övgü Allah’a mahsustur”[/TD]
                      [TD]Hâlık: her şeyi yaratan Allah[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]Lebbeyk: “buyurun, emredin”[/TD]
                      [TD]Sâni: her şeyi san’atla yaratan Allah[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]Sâni-i Semî ve Basîr: her şeyi işiten ve gören ve her şeyi sonsuz mükemmellikteki san’atlarla yaratan Allah[/TD]
                      [TD]Sübhanallah: “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir”[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]Yâ Hâlıkî!: Ey beni yaratan Halıkım![/TD]
                      [TD]Yâ Men Lehü’l-Mülkü ve’l-Hamd!: Ey bütün mülkün, bütün varlıkların; bütün övgü ve şükürlerin asıl sahibi olan![/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]Yâ Musavvirî!: Ey bana harika bir şekil ve suret veren Musavvirim![/TD]
                      [TD]Yâ Mâlikî: Ey benim asıl sahibim olan Mâlikim![/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]Yâ Rabbî!: Ey Rabbim![/TD]
                      [TD]Yâ İlâhî!: Ey İlâhım![/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]ah u enîn: ah çekerek inleme[/TD]
                      [TD]binaenaleyh: bundan dolayı; buradan hareketle[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]bâtıl: doğru olmayan, yalan, yanlış[/TD]
                      [TD]cisim: beden, vücut[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]ehemmiyetli: değerli, önemli[/TD]
                      [TD]elem: acı, keder[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]elîm: acı ve sıkıntı veren[/TD]
                      [TD]ene: ben, benlik[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]enîn: inleme[/TD]
                      [TD]evrad: virdler; zikirler[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]fesahat: dilin doğru, düzgün, açık ve akıcı şekilde kullanılması[/TD]
                      [TD]haleldar etmek: bozmak[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]haric: dış[/TD]
                      [TD]hilkat: yaratılış[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]hâcât: ihtiyaçlar[/TD]
                      [TD]hüceyrat: hücreler[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]hüceyre-i kübrâ: en büyük hücre; maddî yapısı çok küçük olmasına rağmen, değeri çok büyük olan insan[/TD]
                      [TD]icad: var etme[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]itizâr: özür dileme[/TD]
                      [TD]kàri: okuyucu[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]kıymet-i asliye: aslındaki değer, önem[/TD]
                      [TD]lisan-ı hal: hal ve beden dili[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]makam: derece, konum[/TD]
                      [TD]mâlik: mülke sahip olan[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]mâruz bırakmak: bir olay veya durum karşısında veya etkisinde bırakmak[/TD]
                      [TD]müellif-i muhterem: saygı ve hürmete lâyık müellif; Bediüzzaman[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]mülk: sahip olunan şey[/TD]
                      [TD]mürekkep: birden fazla unsurdan meydana gelen; birleşik[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]müsbet: olumlu, uygun[/TD]
                      [TD]mütercim: tercüme eden[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]müştemilât: bir bütünü meydana getiren unsurlar[/TD]
                      [TD]nefis: bir kimsenin kendisi; insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden duygu[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]nida: sesleniş[/TD]
                      [TD]nüsha: yazılı halde bulunan kitap, kopya[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]rahmet: merhamet ve şefkat[/TD]
                      [TD]silsile: zincir[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]taht-ı taahhüd: sorumluluk ve güvence altı[/TD]
                      [TD]tasrîhen: açıkça ifade ederek[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]temellük: sahiplenme, kendine mal etme[/TD]
                      [TD]tâbir edilen: ifade edilen, adlandırılan[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]târizen: sözle dokundurarak, dokunaklı söz söyleyerek[/TD]
                      [TD]vedîa: emanet[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]âmâl: emeller, arzular[/TD]
                      [TD]üslûb: ifade tarzı[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]şefkat: acıma, merhamet[/TD]
                      [/TR]
                      [/TABLE]

                      #800703
                      Anonim

                        Nükte

                        Arkadaş! İman, bütün eşya arasında hakikî bir uhuvveti, irtibatı, ittisali ve ittihad rabıtalarını tesis eder.

                        Küfür ise, bürudet gibi, bütün eşyayı birbirinden ayrı gösterir ve birbirine ecnebî nazarıyla baktırır. Bunun içindir ki, mü’minin ruhunda adâvet, kin, vahşet yoktur. En büyük bir düşmanıyla bir nevi kardeşliği vardır. Kâfirin ruhunda hırs, adâvet olduğu gibi, nefsini iltizam ve nefsine itimadı vardır. Bu sırra binaendir ki, dünya hayatında bazan galebe kâfirlerde olur. Ve keza, kâfir, dünyada hasenatının mükâfatını filcümle görür. Mü’min ise, seyyiatının cezasını görür.

                        Bunun için dünya, kâfire cennet (yani âhirete nisbeten), mü’mine Cehennemdir (yani saadet-i ebediyesine nisbeten)—yoksa, dünyada dahi mü’min yüz derece ziyade mesuttur—denilmiştir.

                        Ve keza, iman insanı ebediyete, Cennete lâyık bir cevhere kalb eder. Küfür ise, ruhu, kalbi söndürür, zulmetler içinde bırakır. Çünkü, iman, kabuğunun içerisindeki lübbü gösterir. Küfür ise, lüb ile kabuğu tefrik etmez. Kabuğu aynen lüb bilir ve insanı cevherlik derecesinden kömür derecesine indirir.

                        Nokta

                        Arkadaş! Kalb ile ruhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade olur. O hastalık marazı da ulûm-i akliyeye tavaggul etmek nisbetindedir. Demek mânevî olan hastalıklar, insanları aklî ilimlere teşvik ve sevk eder. Ve akliyat ile iştigal eden, emraz-ı kalbiyeye müptelâ olur.

                        Ve keza, dünyanın iki yüzünü gördüm.

                        Bir yüzü: Az çok zahirî bir ünsiyet, bir güzelliği varsa da, bâtını ve içi daimî bir vahşetle doludur.İkinci yüzü: Filcümle zahiren vahşetli ise de, bâtınen daimî bir ünsiyetle doludur.

                        İkinci yüzü: Filcümle zahiren vahşetli ise de, bâtınen daimî bir ünsiyetle doludur.

                        [TABLE=”class: cms_table_cms_table”]
                        [TR]
                        [TD]adâvet: düşmanlık[/TD]
                        [TD]akliyat: aklın kapasitesine göre ele alınan meseleler, bilimsel şeyler[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]aklî: akılla ilgili[/TD]
                        [TD]binaen: -dayanarak[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]bâtın: bir şeyin iç yüzü[/TD]
                        [TD]bâtınen: bir şeyin iç yönü açısından[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]bürudet: soğukluk[/TD]
                        [TD]cevher: değerli öz ve unsur[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]daimî: devamlı; sürekli[/TD]
                        [TD]ebediyet: sonsuzluk[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]ecnebî: yabancı[/TD]
                        [TD]emraz-ı kalbiye: kalb hastalıkları[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]felsefe ilimleri: aklı esas alan, vahye itimat etmeyen ilimler[/TD]
                        [TD]filcümle: kısmen[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]galebe: üstünlük[/TD]
                        [TD]hakikî: gerçek[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]hasenat: güzel davranışlar ve işler[/TD]
                        [TD]iltizam: taraftarlık; sıkı sıkıya bağlılık[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]irtibat: bağ, ilişki[/TD]
                        [TD]itimad: güvenme[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]ittihad: birlik[/TD]
                        [TD]ittisal: yakınlık, bağ[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]iştigal etmek: meşgul olmak[/TD]
                        [TD]kalb etmek: dönüştürmek[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]keza: aynı, aynı biçimde[/TD]
                        [TD]kâfir: Allah’ı veya Allah’ın kesin olarak bildirdiği şeylerden birini inkâr eden kimse[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]küfür: inkâr ve inançsızlık[/TD]
                        [TD]lüb: öz, iç[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]maraz: hastalık[/TD]
                        [TD]mesut: mutlu[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]meyil: eğilim, yönelme[/TD]
                        [TD]muhabbet: sevme[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]mükâfat: ödül[/TD]
                        [TD]müptelâ olmak: bağımlı olmak, tutulmak[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]mü’min: Allah’a inanan[/TD]
                        [TD]nazar: bakış, görüş[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]nefis: bir kimsenin kendisi; insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden duygu[/TD]
                        [TD]nevi: çeşit[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]nisbet: kıyas, oran[/TD]
                        [TD]nisbeten: kıyasla, oranla[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]nükte: ince ve derin mânâ[/TD]
                        [TD]rabıta: bağ[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk[/TD]
                        [TD]sevk etmek: yöneltmek[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]seyyiat: günahlar, hatalar[/TD]
                        [TD]tavaggul: fazla meşguliyet, çok uğraşmak[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]tefrik etmek: ayırmak[/TD]
                        [TD]tesis etmek: kurmak[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]uhuvvet: kardeşlik[/TD]
                        [TD]ulûm-i akliye: akıldan hareketle ortaya konulan bilimler[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]vahşet: yalnızlıktan kaynaklanan korku ve dehşet[/TD]
                        [TD]zahiren: dış görünüş açısından[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]zahirî: açık, görünürde[/TD]
                        [TD]ziyade: çok[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]zulmet: koyu karanlık; inkâr karanlığı[/TD]
                        [TD]âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]ünsiyet: yakınlık[/TD]
                        [/TR]
                        [/TABLE]

                        #800704
                        Anonim


                          Kur’ân-ı Azîmüşşan, nazarları âhiret ile muttasıl olan ikinci veçhe tevcih eder. Birinci vecih ise, âhiretin zıddı olup ademle muttasıldır.

                          Ve keza, mümkinatın da iki veçhi vardır:

                          Birisi: Enaniyet ile vücuttur. Bu ise, ademe gider ve ademe kalb olur.
                          İkincisi: Enaniyetin terkiyle ademdir. Bu ise Vâcibü’l-Vücuda bakar, bir vücut kazanır. Binaenaleyh, vücut istersen, mün’adim ol ki vücudu bulasın.


                          Nükte

                          Mukaddemede zikredilen dört kelimeden, niyet hakkındadır.

                          Arkadaş! Bu niyet meselesi, benim kırk senelik ömrümün bir mahsulüdür. Evet, niyet öyle bir hâsiyete mâliktir ki, âdetleri, hareketleri ibadete çeviren pek acip bir iksir ve bir mayedir.

                          Ve keza, niyet ölü ve meyyit olan hâletleri ihya eden ve canlı, hayatlı ibadetlere çeviren bir ruhtur.

                          Ve keza, niyette öyle bir hâsiyet vardır ki, seyyiatı hasenata ve hasenatı seyyiata tahvil eder. Demek, niyet bir ruhtur. O ruhun ruhu da ihlâstır. Öyleyse, necat, halâs, ancak ihlâs iledir. İşte bu hâsiyete binaendir ki, az bir zamanda çok ameller husule gelir. Buna binaendir ki, az bir ömürde Cennet, bütün lezaiz ve mehâsiniyle kazanılır. Ve niyet ile insan daimî bir şâkir olur, şükür sevabını kazanır.

                          Ve keza, dünyadaki lezzet ve nimetlere iki cihetle bakılır:

                          Bir cihette, o nimetlerin bir Mün’im tarafından verildiği düşünülür. Ve nazar, o lezzetten in’am edene döner, Onu düşünür. Mün’imi düşünmek lezzeti, nimeti düşünmekten daha lezizdir.

                          İkinci cihet, nimeti görür görmez nazarını ona hasrederek, o nimeti ganimet telâkki ederek minnetsiz yer.


                          [TABLE=”class: cms_table”]
                          [TR]
                          [TD]Kur’ân-ı Azîmüşşan: şan ve şerefi çok büyük olan Kur’ân[/TD]
                          [TD]Mün’im: gerçek nimet verici olan Allah[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah[/TD]
                          [TD]acip: hayret verici, şaşırtıcı[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]adem: hiçlik, yokluk[/TD]
                          [TD]amel: iş, davranış[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]binaen: -dayanarak[/TD]
                          [TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]cihet: yön, taraf[/TD]
                          [TD]daimî: devamlı, sürekli[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]enaniyet: benlik[/TD]
                          [TD]halâs: kurtulma[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]hasenat: iyilikler, sevaplar[/TD]
                          [TD]hasretmek: bir noktada toplamak, başka şeyleri görmemek[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]husule gelmek: meydana gelmek[/TD]
                          [TD]hâlet: durum, hâl[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]hâsiyet: özellik[/TD]
                          [TD]ihlâs: ibadet ve davranışlarda sadece Allah rızasını gözetme; samimiyet[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]ihya etmek: hayat vermek, diriltmek[/TD]
                          [TD]iksir: dertlere devâ olan çok tesirli ilâç[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]in’am etmek: nimet vermek[/TD]
                          [TD]kalb olmak: dönüşmek[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]keza: aynı, aynı biçimde[/TD]
                          [TD]lezaiz: lezzetler[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]mahsul: ürün[/TD]
                          [TD]maye: esas, temel; maya[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]mehâsin: güzellikler, iyilikler[/TD]
                          [TD]meyyit: ölü[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]minnet: iyilik karşısında kendini borçlu hissetmek[/TD]
                          [TD]mukaddeme: başlangıç; giriş bölümü[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]muttasıl: yapışık, bitişik[/TD]
                          [TD]mâlik: sahip olan[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]mümkinat: olması veya olmaması imkân dahilinde olan, varlığı Allah’ın var etmesine bağlı olan şeyler; sonradan yaratılan tüm varlıklar[/TD]
                          [TD]mün’adim: kendi adına davadan vazgeçip kendini Allah’a feda etmek[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]nazar: bakış, görüş, düşünce[/TD]
                          [TD]necat: kurtuluş[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]nimet: iyilik, lütuf, ihsan, rızık[/TD]
                          [TD]nükte: ince ve derin anlamlı söz[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]seyyiat: günahlar, kötülükler[/TD]
                          [TD]tahvil etmek: dönüştürmek[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]telâkki etmek: kabul etmek[/TD]
                          [TD]tevcih etmek: yöneltmek[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]vecih: şekil, tarz[/TD]
                          [TD]vücud bulmak: var olmak; varlığa kavuşmak[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]vücut: varlık, var olma[/TD]
                          [TD]zikretmek: anmak, belirtmek[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]âdet: alışkanlık haline gelmiş sıradan davranışlar[/TD]
                          [TD]âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]şâkir: şükreden[/TD]
                          [TD]şükür: minnet duyma, teşekkür etme[/TD]
                          [/TR]
                          [/TABLE]

                          #800700
                          Anonim


                            Halbuki, birinci cihette lezzet, zeval ile zâil olsa bile ruhu bâkidir. Çünkü Mün’imi düşünür. Mün’im ise merhametlidir. “Daima bu nimetleri bana verir” diye ümitvâr olur. İkinci cihette, nimetin zevali ölüm değildir ki, ruhu kalsın. Ruhu da söner, ancak dumanı kalır. Musibetlerin ise, zevâlinden sonra dumanları söner, nurları kalır. Lezzetlerin zevâlinden sonra kalan dumanları, günahlarıdır.

                            Arkadaş! Dünya ve âhiretteki lezzet ve nimetlere, imanla bakılırsa, bunlarda bir hareket-i devriye görülür ki, emsaller birbirini takip eder. Biri gider, yerine onun misli gelir. Bu sayede o nimetlerin mahiyeti sönmez. Ancak teşahhusat-ı cüz’iyede firak ve iftirakları vardır. Bunun içindir ki, lezaiz-i imaniye, firak ve iftirakla müteessir ve mükedder olmuyor. Fakat ikinci cihette, herbir lezzetin zevâli var. Ve o zeval, hadd-i zâtında elem olduğu gibi, düşünmesi de elemdir. Çünkü bu ikinci cihette, hareket devriye değildir, müstakimdir. Lezzet, ebedî bir ölüm ile mahkûm olur.

                            Nokta

                            Arkadaş! Esbab ve vesaiti insan kucağına alıp yapışırsa, zillet ve hakarete sebep olur. Meselâ, kelp, bütün hayvanlar içerisinde birkaç sıfat-ı haseneyle muttasıftır ve o sıfatlar ile iştihar etmiştir. Hattâ, sadakat ve vefâdarlığı darb-ı mesel olmuştur. Bu güzel ahlâkına binaen, insanlar arasında kendisine mübarek bir hayvan nazarıyla bakılmaya lâyık iken, maalesef, insanlar arasında mübarekiyet değil, necisü’l-ayn addedilmiştir. Tavuk, inek, kedi gibi sair hayvanlarda, insanların onlara yaptıkları ihsanlara karşı şükran hissi olmadığı halde, insanlarca aziz ve mübarek addedilmektedirler.

                            Bunun esbabı ise, kelpte hırs marazı fazla olduğundan esbab-ı zahiriyeye öyle bir derece ihtimam ile yapışır ki, Mün’im-i Hakikîden bütün bütün gafletine sebep

                            [TABLE=”class: cms_table”]
                            [TR]
                            [TD]Mün’im-i Hakikî: gerçek nimet verici olan Allah[/TD]
                            [TD]Mün’im: gerçek nimet verici olan Allah[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]addedilmek: sayılmak[/TD]
                            [TD]aziz: izzetli, büyük[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]binaen: -dayanarak[/TD]
                            [TD]bâki: devamlı, kalıcı, ölümsüz[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]cihet: yön[/TD]
                            [TD]darb-ı mesel: meşhur söz, atasözü[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]devriye: dairesel, çember gibi; birbirinin yerini alma[/TD]
                            [TD]ebedî: sonsuz[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]elem: acı, keder[/TD]
                            [TD]emsal: benzer[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]esbab: sebepler[/TD]
                            [TD]esbab-ı zahiriye: görünürdeki sebepler[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]firak: ayrılık[/TD]
                            [TD]gaflet: duyarsızlık, manevî sorumluluklarından habersiz davranma hâli[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]hadd-i zatında: esasen, aslında[/TD]
                            [TD]hakaret: hakir ve alçak bir konumda olma[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]hareket-i devriye: dairesel hareket; birinin gidip yerine başkasının geçmesi[/TD]
                            [TD]iftirak: ayrılma[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]ihsan: bağış, ikram[/TD]
                            [TD]ihtimam: özen, önem verme[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]iştihar etmek: meşhur olmak; tanınmak[/TD]
                            [TD]kelp: köpek[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]lezaiz-i imaniye: imandan gelen lezzetler[/TD]
                            [TD]mahiyet: özellik, esas[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]mahkûm olmak: hüküm altında olmak; belirli bir cezaya çarptırılmak[/TD]
                            [TD]maraz: hastalık[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]misli: benzeri, eş değeri[/TD]
                            [TD]musibet: belâ, dert, felâket[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]muttasıf: sıfata sahip olan, belli bir özelliği üzerinde taşıyan[/TD]
                            [TD]mübarek: bereketli, hayırlı[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]mübarekiyet: bereketli olma[/TD]
                            [TD]mükedder olmak: dertlenmek, üzüntü duymak[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]müstakim: doğru bir çizgi takip etme[/TD]
                            [TD]müteessir: üzüntü[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]nazar: bakış açısı[/TD]
                            [TD]necisü’l-ayn: bir şeyin bizzat kendisinin pis olması[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]nimet: rızık, iyilik, lütuf, ihsan[/TD]
                            [TD]sair: diğer[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]sıfat-ı hasene: güzel özellik[/TD]
                            [TD]teşahhusat-ı cüz’iye: ferdî şahıslanma, bireysel kimlik ve yapı kazanma[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]vefâdar: vefâlı olan[/TD]
                            [TD]vesait: araçlar, vasıtalar[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]zeval: kaybolma, yok olma[/TD]
                            [TD]zillet: alçalma, aşağılanma[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]zâil: geçip gitme, yok olma[/TD]
                            [TD]âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki sonsuz hayat[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]ümitvâr: ümitli olan[/TD]
                            [TD]şükran: minnettarlık, teşekkür[/TD]
                            [/TR]
                            [/TABLE]

                            #800701
                            Anonim


                              olur. Binaenaleyh, vasıtayı müessir bilerek Müessir-i Hakikîden yaptığı gaflete ceza olarak necis hükmünü almıştır ki tâhir olsun. Çünkü hükümler, hadler, günahları affeder. Ve beynennâs tahkir darbesini, gaflete kefaret olarak yemiştir.

                              Öteki hayvanlar ise, vesaiti bilmiyorlar ve esbaba o kadar kıymet vermiyorlar. Meselâ, kedi seni sever, tazarru eder—senden ihsanı alıncaya kadar. İhsanı aldıktan sonra öyle bir tavır alır ki, sanki aranızda muârefe yokmuş ve kendilerinde sana karşı şükran hissi de yoktur. Ancak Mün’im-i Hakikîye şükran hisleri vardır. Çünkü, fıtratları Sânii bilir ve lisan-ı halleriyle ibadetini yaparlar—şuur olsun, olmasın. Evet, kedinin mırmırları “Yâ Rahîm, yâ Rahîm, yâ Rahîm”dir.


                              Nükte

                              Yine gördüm ki: Eğer herşey Cenâb-ı Hakka isnad edilmezse, bir ân-ı vahidde, gayr-ı mütenahî ilâhların ispatı lâzım gelir. Ve bütün zerrat-ı kâinattan daha çok olan şu ilâhların herbirisi, bütün ilâhlara hem zıd, hem misil olması lâzım geliyor. Ve aynı zamanda, herbirisi, bütün kâinata elini uzatmış, tasarrufatta bulunuyor gibi bir vaziyet alması lâzım gelir. Meselâ, balarısının bir ferdini yaratan bir kudretin hükmü, bütün kâinata cari ve nâfiz olması lâzımdır. Zîra, o balarısı kâinatın unsurlarına nümunedir, eczâsını kâinattan alıyor. Halbuki, vücut sahasında mahal ve makam, yalnız ve yalnız Vâcib-i Ehade mahsustur. Eğer eşya kendi nefislerine isnad edilirse, herbir zerreye bir ulûhiyet lâzımdır. Meselâ, Ayasofya’nın bânisi inkâr edildiği takdirde, herbir taşı bir Mimar Sinan olması lâzım geliyor. Öyleyse, kâinatın Sânie olan delâleti, kendi nefsine olan delâletinden daha vâzıh, daha zâhir, daha evlâdır. Öyleyse, kâinatın inkârı mümkün olsa bile, Sâniin inkârı mümkün değildir.

                              [TABLE=”class: cms_table”]
                              [TR]
                              [TD]Ayasofya: (bk. bilgiler)[/TD]
                              [TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]Mimar Sinan: (bk. bilgiler)[/TD]
                              [TD]Müessir-i Hakikî: gerçek tesir sahibi olan, bütün sebepleri harekete geçiren Allah[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]Mün’im-i Hakikî: gerçek nimet verici olan Allah[/TD]
                              [TD]Sâni: her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]Vâcib-i Ehad: varlığı zorunlu olan ve her bir varlık üzerinde birliğinin izleri görünen Allah[/TD]
                              [TD]beynennâs: insanlar arasında[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
                              [TD]bâni: bina eden; mimar[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]cari: geçerli[/TD]
                              [TD]darbe: vuruş; ceza[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]delâlet: delil olma, işaret etme[/TD]
                              [TD]eczâ: parçalar, bölümler[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]esbab: sebepler[/TD]
                              [TD]evlâ: daha iyi[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]fıtrat: yaratılış, mizaç[/TD]
                              [TD]gaflet: duyarsızlık, manevî sorumluluklarından habersiz davranma hâli[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]gayr-ı mütenahî: sınırsız, sonsuz[/TD]
                              [TD]had: dinin emrettiği bir işi terk eden kişiye verilecek cezâ[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]ihsan: bağış, ikram[/TD]
                              [TD]ilâh: tanrı[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]isnad etmek: dayandırmak[/TD]
                              [TD]kefaret: günahın bağışlanmasına vesile olan şey[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]kudret: güç ve kuvvet[/TD]
                              [TD]lisan-ı hal: hal ve beden dili[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]mahal: yer[/TD]
                              [TD]mahsus: özel, has[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]makam: konum, yer[/TD]
                              [TD]misil: benzer, eş değer[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]muârefe: karşılıklı tanışma, birbirini bilip tanıma[/TD]
                              [TD]müessir: tesir eden; tesir sahibi[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]necis: pis; dinî ibadetlere engel sayılan pislik[/TD]
                              [TD]nefis: bir kimsenin kendisi[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]nâfiz: etkili, hükmü geçen[/TD]
                              [TD]nükte: ince anlamlı söz[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]nümune: örnek, misal[/TD]
                              [TD]tahkir: aşağılanma, hakarete uğrama[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]tasarrufat: dilediği gibi kullanma ve idare etme[/TD]
                              [TD]tazarru: dua, yakarış[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]tâhir: temiz, pak; dinen temiz sayılan[/TD]
                              [TD]ulûhiyet: ibadete ve itaat edilmeye layık olma, İlâhlık[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]unsur: madde, parça[/TD]
                              [TD]vasıta: aracı ve vesile olan[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]vaziyet almak: belli bir konumda bulunmak[/TD]
                              [TD]vesait: araçlar, vasıtalar[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]vâzıh: açık[/TD]
                              [TD]vücut sahası: varlık alanı[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]yâ Rahîm: ey sonsuz merhamet ve şefkat sahibi olan ve özel ihsanları bulunan Allah[/TD]
                              [TD]zerrat-ı kâinat: kâinattaki, evrendeki atomlar[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]zerre: atom[/TD]
                              [TD]zâhir: açık, görünür[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]zîra: çünkü[/TD]
                              [TD]ân-ı vahid: bir an, pek kısa bir süre[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]şuur: bilinç, idrak[/TD]
                              [TD]şükran: minnettarlık, teşekkür[/TD]
                              [/TR]
                              [/TABLE]


                              #800705
                              Anonim
                                Nokta


                                Gafletten neş’et eden dalâlet, pek garip ve aciptir. Mukareneti, illiyete kalb eder. İki şey arasında bir mukarenet olursa, yani daima beraber vücuda gelirlerse, birisinin ötekisine illet gösterilmesi o dalâletin şe’nindendir. Halbuki, devamlı mukarenet, illiyete delil olamaz.

                                Nükte

                                Arkadaş! نَعْبُدُ blank.gif1 ’deki ن ’un ifade ettiği cem’ ve cemaat, fikri ve kalbi ayık olan musallînin nazarında sath-ı arzı bir mescid şekline getirir. Ve bütün mü’minlerden teşekkül etmiş, şarktan garba kadar dizilmiş safları hâvi o cemaat-i kübrâ içinde namaz kıldığını ihtar ettirir.

                                Ve keza, لاٰ اِلٰهَ ِالاَّ اِللهُolan kelime-i zikriyeyi bir insan vird-i zeban ettiği zaman, zamanı bir halka-i zikir tahayyül etmekle, o halkanın sağ tarafı olan mâzi cihetinde enbiyanın, sol tarafı olan istikbal cihetinde de evliyanın oturup cemaatle zikrettiklerini ve kendisi de, o cemaat-ı uzmâ içinde bulunarak şu kubbe‑i minâyı dolduran yüksek, İlâhî ve tatlı sadâlarına iştirak ettiğini tahayyül etsin. Kuvve-i hayaliyesi daha keskin olanlar da kâinat mescidinde bütün masnuatın teşkil ettikleri halka-i zikirlerine girsin, şu fezayı velvelelendiren o sadâları dinlesin.


                                Nokta


                                Cenâb-ı Hakkın mâsivâsına yapılan muhabbet iki çeşit olur. Birisi yukarıdan aşağıya nâzil olur; diğeri aşağıdan yukarıya çıkar. Şöyle ki:

                                Bir insan en evvel muhabbetini Allah’a verirse, onun muhabbeti dolayısıyla

                                [NOT][TABLE]
                                [TR]
                                [TD=”width: 5%”][/TD]
                                [TD=”width: 90%”]Dipnot-1 “İbadet ederiz.” Fatiha Sûresi, 1:5.[/TD]
                                [TD=”width: 5%”]
                                [/TD]
                                [/TR]
                                [/TABLE]
                                [/NOT]

                                [TABLE=”class: cms_table_cms_table”]
                                [TR]
                                [TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
                                [TD]Lâ ilâhe illâllah: “Allah’tan başka ilâh yoktur”[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]acip: acayip, hayret verici, şaşırtıcı[/TD]
                                [TD]ayık: uyanık[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]cemaat: topluluk[/TD]
                                [TD]cemaat-i kübrâ: büyük cemaat, topluluk[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]cemaat-ı uzmâ: büyük cemaat, topluluk[/TD]
                                [TD]cem’: çoğul mânâsını ifade eden fiil kalıbı[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]cihet: yön[/TD]
                                [TD]dalâlet: doğru yoldan sapkınlık[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]enbiya: nebiler, peygamberler[/TD]
                                [TD]evliya: Allah dostları, velîler[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]evvel: önce[/TD]
                                [TD]feza: uzay, gökyüzü[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]gaflet: duyarsızlık, manevî sorumluluklarından habersiz davranma hâli[/TD]
                                [TD]halka-i zikir: zikir halkası[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]hâvi: içine alan[/TD]
                                [TD]ihtar etmek: hatırlatmak[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]illet: esas sebep[/TD]
                                [TD]illiyet: ana sebep ve illet olma özelliği[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]istikbal: gelecek zaman[/TD]
                                [TD]iştirak etmek: katılmak[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]kalb etmek: dönüştürmek[/TD]
                                [TD]kelime-i zikriye: sürekli anılan ve tekrar edilen cümle[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]keza: aynı, aynı biçimde[/TD]
                                [TD]kubbe-i minâ: mavi gökkubbe; geçmiş ve geleceğin bir bütün olarak düşünülmesiyle ortaya çıkan ve büyük bir mescidi andıran varlıklar âleminin kubbesi[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]kuvve-i hayaliye: hayal duyusu, gücü[/TD]
                                [TD]masnuat: her birisi san’at eseri varlıklar[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]muhabbet: sevgi[/TD]
                                [TD]mukarenet: beraber bulunma, yan yana olma[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]musallî: namaz kılan[/TD]
                                [TD]mâsivâ: Allah’tan başka her şey, bütün varlıklar[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]mâzi: geçmiş zaman[/TD]
                                [TD]mü’min: iman eden, Allah’a ve Onun gönderdiği şeylere inanan[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]nazar: bakış açısı, görüş, düşünce[/TD]
                                [TD]neş’et eden: kaynaklanan[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]nâzil olmak: inmek[/TD]
                                [TD]nükte: ince anlamlı söz[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]sadâ: ses[/TD]
                                [TD]sath-ı arz: yeryüzü[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]tahayyül etmek: hayal etmek[/TD]
                                [TD]teşekkül etmek: meydana gelmek[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]teşkil etmek: meydana getirmek[/TD]
                                [TD]velvele: coşku, haykırış[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]vird-i zeban: dilden düşmeyen zikir[/TD]
                                [TD]vücuda gelmek: var olmak, meydana gelmek[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]zikretmek: Allah’ı anmak[/TD]
                                [TD]İlâhî: Allah tarafından olan[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]şarktan garba: doğudan batıya[/TD]
                                [TD]şe’n: hâl, özellik, nitelik[/TD]
                                [/TR]
                                [/TABLE]

                                #800702
                                Anonim


                                  Allah’ın sevdiği herşeyi sever. Ve mahlûkata taksim ettiği muhabbeti, Allah’a olan muhabbetini tenkis değil, tezyid eder.

                                  İkinci kısım ise, en evvel esbabı sever ve bu muhabbetini Allah’ı sevmeye vesile yapar. Bu kısım muhabbet, topluluğunu muhafaza edemez, dağılır. Ve bazan da kavî bir esbaba rastgelir. Onun muhabbetini mânâ-yı ismiyle tamamen cezb eder, helâkete sebep olur. Şayet Allah’a vâsıl olsa da, vüsulü nâkıs olur.

                                  Nükte


                                  blank.gif1 وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِى اْلاَرْضِ اِلاَّ عَلَى اللهِ رِزْقُهَا âyet-i kerimesiyle, rızık taahhüt altına alınmıştır. Fakat, rızık dediğimiz iki kısımdır: Hakikî rızık, mecâzî rızık. Yani zarurî var, gayr-ı zarurî var.

                                  Âyetle taahhüt altına alınan, zarurî kısmıdır. Evet, hayatı koruyacak derecede gıda veriliyor. Cisim ve bedenin semizliği ve zaafiyeti, rızkın çok ve az olduğuna bakmaz. Denizin balıklarıyla karanın patlıcanları şâhittir. Mecâzî olan rızık ise, âyetin taahhüdü altında değildir. Ancak sa’y ve kisbe bağlıdır.

                                  Nokta

                                  Arkadaş! Mâsum bir insana veya hayvanlara gelen felâketlerde, musibetlerde, beşer fehminin anlayamadığı bazı esbab ve hikmetler vardır. Yalnız, meşiet-i İlâhiyenin düsturlarını hâvi şeriat-ı fıtriye ahkâmı, aklın vücuduna tâbi değildir ki, aklı olmayan birşeye tatbik edilmesin. O şeriatın hikmetleri kalb, his, istidada bakar. Bunlardan husule gelen fiillere, o şeriatın hükümleri tatbik ile tecziye edilir. Meselâ, bir çocuk, eline aldığı bir kuş veya bir sineği öldürse, şeriat-ı fıtriyenin ahkâmından olan hiss-i şefkate muhalefet etmiş olur. İşte bu muhalefetten

                                  [NOT]
                                  Dipnot-1“Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, onun rızkını vermek Allah’a ait olmasın.” Hûd Sûresi, 11:6.[/NOT]

                                  [TABLE=”class: cms_table”]
                                  [TR]
                                  [TD]ahkâm: hükümler, kurallar[/TD]
                                  [TD]beşer: insan[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]cezb etmek: kendine doğru çekmek[/TD]
                                  [TD]cisim: beden[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]düstur: kâide, kural[/TD]
                                  [TD]esbab: sebepler[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]evvel: önce[/TD]
                                  [TD]fehim: anlama, kavrama[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]gayr-ı zarurî: zorunlu olmayan[/TD]
                                  [TD]hakikî rızık: hayatın devamı için sahip olmamız gereken nimetler[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]helâket: mahvolma[/TD]
                                  [TD]hikmet: sır, fayda, gaye; bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olma[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]hiss-i şefkat: şefkat hissi; acıma, merhamet duygusu[/TD]
                                  [TD]husule gelen: meydana gelen[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]hâvi: içine alan[/TD]
                                  [TD]hüküm: kural[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]istidad: kabiliyet, kapasite[/TD]
                                  [TD]kavî: güçlü, kuvvetli[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]kisb: kazanma[/TD]
                                  [TD]mahlûkat: yaratılmış varlıklar[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]masum: günahsız, suçsuz[/TD]
                                  [TD]mecâzî rızık: yaşamı devam ettirmek için zorunlu olmayan ve çalışıp çabalamakla elde edilmesi gereken nimetler[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]meşiet-i İlâhiye: Allah’ın dilemesi, iradesi[/TD]
                                  [TD]muhabbet: sevgi[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]muhafaza etmek: korumak[/TD]
                                  [TD]muhalefet: karşıt olma, aykırılık[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]musibet: belâ, dert, felâket[/TD]
                                  [TD]mânâ-yı ismi: bir şeyin sahibine değil de, bizzat kendisine bakan ve kendisini tanıtan mânâsı[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]nâkıs: eksik, noksan[/TD]
                                  [TD]nükte: ince anlamlı söz[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]rızık: Allah’ın ihsan ettiği nimetler, yiyecekler, içecekler[/TD]
                                  [TD]sa’y: çalışma, emek[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]semiz: besili[/TD]
                                  [TD]taahhüt: garanti[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]taksim etmek: bölüştürmek, paylaştırmak[/TD]
                                  [TD]tatbik: uygulama[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]tecziye etmek: cezalandırmak[/TD]
                                  [TD]tenkis etmek: azaltmak[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]tezyid etmek: arttırmak, çoğaltmak[/TD]
                                  [TD]tâbi: bağlı, ait[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]vâsıl olmak: ulaşmak[/TD]
                                  [TD]vücud: varlık[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]vüsul: kavuşma, erişme[/TD]
                                  [TD]zaafiyet: zayıflık[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]zarurî: zorunlu, gerekli[/TD]
                                  [TD]âyet/âyet-i kerime: Kur’ân’ın her bir cümlesi[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]şeriat: Allah tarafından konulan İlâhî kanun; burada kâinatta yürürlükte olan kanunlar kastedilmektedir[/TD]
                                  [TD]şeriat-ı fıtriye: Allah’ın yaratılışa koyduğu ve bütün varlıkların tâbi olduğu kanunlar[/TD]
                                  [/TR]
                                  [/TABLE]

                                15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 43)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.