- Bu konu 42 yanıt içerir, 4 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
3 Aralık 2010: 12:32 #781902
Anonim
Şu Kur’an’a nazire yapın!-1
Kur’an kırk vecihle mu’cizedir ve yedi vecihle de harikadır. Fevkaladedir, fevk al beşerdir.
Kırk vecihle i’caz yönleri ve harika yedi veçhi inceden inceye tetkiki neticesinde görülecektir ki;
Kur’an, kâinatın evveli hilkatinden ta Ebed’ül abada kadar nazarında olan yaratılışın bütün safahatını bilen, yerlerin ve göklerin sırrını, gizli aşikâr hallerini ve unsurların hidemat ve vazifelerini ve özelliklerini, canlıların ve ilk insanın yaratılışından, ana karnındaki teşekkülünden, parmak uçlarına ta kıyamete kadarki olmuş olacak hadiseleri bilen ilahi, uhrevi, ahlaki, insani, terbiyevi, ilmi, edebi, içtima-i, siyasi, sosyal, kevni, fenni ve felsefi ve edebi ve hülasa bulunmuş bulanacak tüm ilimleri, hakikatleri, nüve ve çekirdek nevinden, remzi, işâri ve bazende sarih manalarla belirten ve içinde saklayan bir kütüphane-i İlâhi’dir.Bütün beşer toplansa bir akıl olsa bu özellikteki Kur’an’ın ne misline, ne misaline ne içindeki hakaikin künhüne ulaşamaz ve üstüne ve önüne geçemez ve benzerini yapamaz ve yapamamıştır ve yapamayacaktır.
Beşer maddi manevi bu güne kadarki bütün tecrübeleriyle ve bütün kemalatıyla, müsbet mesail ve fünunuyla, sosyal ve terbiyevi usulleriyle, medeniyet harikalarıyla, Kur’an’a mubareze etmeye kalksa Kur’an’la muaraza edip O’nu tanzir edemez, benzerini yapamaz, aşağı düşüremez, geri plana atamaz. Hükümlerini iskat edemez.
Risale-i Nur Külliyatının büyük bir kısmı Kur’an’ın hakkaniyeti, Hak Kelamullah oluşu, mu’cize ve harika oluşunun izah ve ispatıyla doludur.
Sadece İşarat-ül İcaz Risalesi ki, aslı Arapça olup üç yüz sahifelik Türkçe tercümesi Kur’an’ın nazmındaki ve belağatındaki, yani hurufat, kelime ve cümlelerindeki beşer aklının kavrayamayacağı dizilişi, biribirine münasebatı ve irtibatı, deruni manalar, bütün akıllar toplansa onu ortaya koyamayacak hakikatler ve hurufat ve kalimattaki tevafukatı ve anlaşılır açık ifadatı ve insanı acze düşüren veciz beyan ve yakin ifade eden tabirat ve tasviratı yönündeki i’cazi yönünü anlatmaktadır.
İşte yukarıda bir kısım özelliğinden bahsettiğimiz üzere Kur’an bir insanın hele hele kitabet ve kıraat görmemiş ümmi bir insanın asla ve kat’a kelamı ve sözleri ve telifi ve (haşa) hüneri olamaz.
Bütün beni beşer toplansa tüm edebiyatçıları ve feylesoflarıyla uğraşsa Kur’an’ın harika olan yedi cihetinden biri olan sadece nazmındaki mucize yönüne bir nazire getiremez.
Geçmiş ve gelecek tarihi ve yaratılışa dair hadisatı, kitabetsiz ve kıraatsız ve keşfiyatsız ve tahkikatsız hiç bir insan aklen, düşünmekle muhakeme etmekle bilemez, anlatamaz.
İşte Kur’an’ın kırk vecihle mucize olduğunun delillerinden birisi budur ki; Bu nevi yaratılışa dair ve istikbalde keşfolunan ve keşfolacak ilmi araştırma ve incelemelerle ve keşfiyatla bulunabilecek ihbarat ve hakikat Kur’an’da çok hem pek çoktur.
Meraklıları Risale-i Nur Külliyatına havale ediyorum. Evet Kur’an’ın bağrından fışkıranRisale-i Nur, Kur’an’ın Allah Kelamı olduğunu iki kere iki dört eder katiyyetinde izah ve ispat etmiştir.
Her ehl-i imanın imanını taklitten tahkike çıkarmak ve inandığı hakikatleri ilmi ve mantıki bir şekilde bilmek için Risale-i Nuru mutlaka dikkat ve teenni ile elde etmesi bu zamanda en büyük zarurettir.
Aksi halde taklidi imandan kurtulmayacak ve İlmi ve tahkiki imanın verdiği huzur ve sükûnetten ve itminanı kalpten mahrum kalacaktır.17 Aralık 2010: 08:19 #770666Anonim
Şu Kur’an’a bir nazire yapın (!)-2
Bir hatırada duymuştum Almanlar oruç tutan Müslümanlar için “bir ay intihar ediyorlar” diyorlarmış. Gelişen ilim ve yapılan araştırmalar neticesinde; Bir aylık ramazan orucu neticesi gerek insan sağlığı, hadsiz nimetlerle hayatının devamındaki sırrı hilkatini ve vücudunun devamındaki Rahimiyet-i İlahiyeyi anlayıp “neciyim, nereden geliyorum, nereye gideceğim” suallerinin cevabını bularak ruhunu sükunet ve huzur ve kemalata sevkettiği, toplum hayatında zengin ve fakir arasında meydana getirdiği yardımlaşma ve kaynaşmalar ve harika sosyal aktivitelere baktığımız zaman, oruç ibadetinin mana ve mahiyetinin verdiği bu gibi hadsiz harika neticelerin ve meyvelerin bir ümminin cüz’i ve istikbale nüfuz edemeyecek ilminden ve karihasından çıkmadığı anlaşılacaktır.
Demek bir aylık Ramazan Orucu, İnsanı yaratan ve ruh ve bedenini ve içtimai yönünü ve bütün istikbaldeki safahatını nazarında tutan bir İlmi Muhitin ilminden ve Rab ve Muhsin burcundan gelen ve Kemal-i Rububiyyeti ile terbiye-i insaniyeyi netice veren bir fermanı olduğu aşikâre görülüyor.
Oburluktan, şişmanlamış ve sıhhatini yitirmiş, yalnızlaşmaktan huzurunu ve kimliğini kaybetmiş, merhametsiz ve sevgisiz kalplerin ve manen hapsi münferitte yaşayan ve sevmeyi ve sevilmeyi ve yardımlaşmayı unutmuş heykelleşmiş dünyalıların reçetelerine bir gün ilmi tıp mensuplarınca “oruç tutunuz” yazılırsa hiç kimse şaşmasın.Evet ehl-i imanın Ramazan Orucundaki hikmetli açlık ile zaaf ve aczini ve fakrını anlayarak, hadsiz bir Kudretin teshiri ve nihayetsiz bir rahmetin yardımıyla hayatının devam ettiğini, O Sultan-ı Zülcelal’e mensubiyet ile kimliğini kazanmadaki huzurunu ve helal dairede iktisat ve kanaat ile yaşamaktaki ruhi zenginliği ve fedakarlık ve cömertlikle şahsi hayatının tekemmülünü, yardımlaşmanın her nev’iyle de içtima-i barış ve saadetini temin eden şu oruç emri ilahisinin yerine beşer, bütün ahlaki ve terbiyevi müesseselerini seferber etse onunla mübareze edilebilecek neyini ortaya koyabilir? Oruç hakikatı ile mübareze edecek neyi var?
Oruç ibadetine kıyasen; dünyanın dört bir yanından maddi manevi feragatla ve fedakârlıkla uzun yollar katedip gelerek toplanan ve beşeri bütün ihtiras ve gayelerini unutup melekiyet kesp ederek ve adeta yek vücut olarak milyonlar hacıların toplandıkları ve Sultan’ı Kâinatın Azamet-i Rububiyyetine ve davetine karşı “Allahuekber” ve “lebbeyk Allahümme lebbeyk nidalarıyla bir ordu intizamatında ki Hac ibadeti ile mukabelelerindeki ulviyet ve yücelik ve fazilet ve feyiz ve bereket ve hacıların hayatlarında ve memleketlerine avdetlerindeki sevinç ve saadetleri ve hayatları boyunca sürdürdükleri o ulvi haletleri…
Evet Hac ve akabindeki kurban ibadetinin, dünyanın dört bir yanından gelen ve Mescidi Haramda toplanan milyonlar her cins ve ırktan inananlar mabeyninde meydana getirdiği birlik, beraberlik, teavün, fedakarlık, muhabbet, kardeşlik ve dayanışma faidelerine ve dünya barışına ve huzuruna verdiği desteğe bak ki Şems-i Hakikat’ın bir şua’ının taklid edilemez ve emsali ihdas edilemez bir mucize-i ekber olduğunu anlayasın.Medeni geçinenlerinin, Ebrehe’nin Kâbe’nin ifa ettiği hizmetleri deruhte edip Kâbe’nin yerine geçmesi gayesi ile gayet şaşaalı ve gösterişli bir kilise İnşa edip meydana getirmeleri misali, Mescid-i Harama ve kabeye ve Hac ibadetine misilleme tarzındaki dünya kupaları ve benzeri organizasyonlarda, stadlarda tüm insanlığı düşürdükleri ikilik, ihtilaf, hırs, haset, düşmanlık, menfaat diğerini kahretmek ve yenmek ve aşağı düşürmek gibi hasis duygular ve sefahet ve rezaletle zedelenen huzur ve barışına bak bir de yukarıda izah ettiğimiz Hac farizası ve vacip Kur’an ibadetinin ruha verdiği ulvi hale ve sulhu umumiye sağladığı neticelere bak ve Hak ve Hakikat yalnız sensin ey en büyük Mu’cize-i Ekber olan Kur’an’dır de.
20 Aralık 2010: 11:17 #782879Anonim
Şu Kur’an’a bir nazire yapın-3
“Kalplerin itmi’nanı (huzur ve sükûneti) Allah’a iman iledir.” Kur’an hakikatı’nın geçen asırlara rağmen tazelik kazanması hakikatına bakalım.
On dokuzuncu asrın yarısından itibaren yirminci asrın sonlarına kadar hükmeder vaziyette ve halen bir kısım bedbaht insanlarda devam eden maddeperest nazarla beşerin hafızasından silmeye çalıştıkları şu ki;
Din ve din-i haktaki Allah’a iman ve O’na kul olmak, yani O’na mensubiyet hakikatını insanın kalbinden çıkarıp, unutturmaya, hafızalardan silmeye çalışmasına ve beşerin kalbine başka şeylerin muhabbet ve sevgisini yerleştirme faaliyetlerine rağmen buna muvaffak olamaması gerçeğine bakalım.
Gelişen anatomi ve psikoloji ilmi ile Allah’a imanın ve O’na intisap edip bağlanmanın ve O’na mensubiyetin ve halis bir imanın neticesi olan duanın insanın ruhuyla birlikte, bedenine verdiği ilmen tespit olup istatistiksel olarak belgelenen afiyet ve huzur ve saadet verici neticesine bak.
İmanın binler envarından bir Nur’unun İnsanın Kalp ve ruhuna verdiği sıhhat şuaına bak ve buna nazire olabilecek hangi beşeri avutma ve soğutma ve oyalama işlerine ve temelsiz ve mesnetsiz camit ve cemet istinat ve istimdat putlarına bak kâinatın zerrat ve mürekkabatı adedince “Elhamdülillah-i Âla Nur-il İman ve-l Kur’an de”
Evet maddiyunluk taunu ve dinsizlik belasıyla kimsesizlik ve sahipsizliğin verdiği zulümatı ruhiye ve kalbi vahşet ve cehl-i mürekkep akılsızlığına ve divaneliğine düşüp dalalet vadilerinde çırpınarak “boğuluyorum imdat” diye bağıranların reçetelerine bir gün “Allah’a iman et, Allah’ın marifetini elde et” hakikati yazılırsa, taaccüp edip hayrete düşmemek lazım. Evet, İlmi gelişmeler ve araştırmalar bu noktaya doğru gidiyor.20 Aralık 2010: 11:17 #782880Anonim
Ve yine şu içinde bulunduğumuz dünyanın bu seneki ekonomik krizinde ortaya çıkan ve dininde fevkalade mutaassıp Papa’nın bile bunu itirafla bütün dünya gazetelerine yansıyan faiz yüzünden dünyanın böyle bir krize girdiği hakkındaki beyanatı ve ortaya çıkan faizin fenalığı ve çare olarak görülen ve tüm dünyaya bizzat yetkili ve etkili şahıslar tarafından tavsiye edilen ve usul ittihaz edilmesi halinde ekonomik buhranların nihayete ereceği belirtilen İslam’ın faiz yasağı hakikati.
20 Aralık 2010: 11:18 #782881Anonim
İşte doymak bilmez beşerin hırsı ve katmerli faizlerin neticesi dünya milletlerini iflasa götüren krizi ve İslam’ın helal çalışmayı ve helal kazancı ve iktisadı emreden ve insanı sefaletten ve mahrumiyetten kurtaran faizin yasaklığı ile misli misline mal değişimindeki adilane hakikatine bak.
Ve yine bir insanın gerek bedenini ve gerekse hukukunu bütün beşeriyete denk tutan ve kendi rızasıyla olmazsa bütün dünyanın saadetine ve bütün insanlığa bile feda edilemeyecek hukuku ve ferdi insana kâinat kadar ehemmiyet veren Hakikat-ı ekberi esas alan adalet-i Kur’ani’ye ye bak.
Bir de tüm medeni ve çağdaş ve demokratik geçinen ülkelerin kendi milletlerinin sözde bir saadeti için anlamsız ve izah edilemez bahaneleriyle sinek kanadı kadar değer vermeyerek ve kale almayarak biçare beşerin haklarına verdiği değere, ehven üşşer diye işlediği cinayetlere, zulümlere zalimliklere ve ihlal ettiği insan haklarına bak.
Bu gün dünyada en medeni ve demokrat geçinen milletler ve devletler bir insanın hukukuna değer vermede henüz bin dört yüz sene evvel nazil olan Kur’an’ın beşere verdiği değerin künhüne yaklaşmış değil.
20 Aralık 2010: 11:18 #782882Anonim
Hülasa; Oruç, Hac, Namaz, İman ve hukuku insan meyvelerindeki dört-beş Hakikat-ı Kur’aniyeyle birlikte sair hakaik-i Kur’aniyeyi nazara al ve beşerin maddi manevi hayatındaki faydalı ve hayat bahş saadet meyvelerine ve neticelerine bak.
İşte beşerin asırlık birikimleriyle içtima-i, sosyal, ahlaki, hukuki, terbiye ve sistemlerindeki kısır, kasır, ketum ve bereketsizliğine ve Kur’an’ın semeredar hakaiki karşısındaki acziyyetine bak ve Ne için beşerin Kur’an’a nazire getirmekten, Kur’anın üstüne ve önüne geçmekten ve O’nu mağlup etmekten aciz olduğu hakikatini anla.
Demek Kur’an kitabet ve kıraat görmemiş bir Ümminin karihasından değil… Kainatın ve eşyanın hakikatının sırrını bilen bir İlm-i Muhitin İlminden geldiği katiyen anlaşılıyor.
İşte geçen bin dört yüz senelik zaman zarfında Kur’anın hakaikı ile mubareze edemeyen aczi insani ve Kur’anın bahri hakaik olması noktasındaki güneş gibi parlak İ’cazı.
28 Aralık 2010: 11:41 #783328Anonim
Arab ediblerinin i‘câz-ı Kur’ân’ın bir tek vechi olan belâğatı noktasında tek bir sûresinin mislini getirmekten çekinmeleri ve şimdiye kadar hiçbir i’câz vechine karşı çıkamamaları ve acz içinde sükût etmeleri, Kur’ân’ın i‘câzına, mucize oluşuna, beşerin gücünün fevkinde oluşuna en büyük delildir.
Hâlbuki Kur’ân defalarca: “Eğer bunun Allah kelâmı olduğunda şübheniz varsa, haydi benzerini getiriniz” diye meydan okumuştur ve okuyor.
Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, Kur’ân’ın muârazaya dâ‘vet eden çok sayıdaki âyetlerini sekiz mertebede şöylece îzâh ediyor:1. Yüksek nazmıyla, gayba dâir haberleriyle, ihtivâ ettiği ilimlerle, ve yüksek hakikatler ile berâber, tam Kur’ân’ın mislini ve benzerini, ümmî bir şahıstan getiriniz!
2. Eğer böylece benzerini getirmeye tâkatiniz yok ise, belâğatlı bir nazımla uydurma şeylerden olsun getiriniz!
3. Eğer buna kudretiniz yetmezse, Kur’ân’ın tamamına değil, on sûresine benzer getiriniz!
4. Eğer bunu da yapamadıysanız, uzun bir sûresinin benzerini yapınız!
5. Eğer bu da size kolay değilse, kısa bir sûresinin benzerini olsun yapınız!
6. Eğer ümmî bir şahıstan getiremediyseniz, âlim ve kâtib bir şahıstan olsun getiriniz!
7. Şâyet buna da imkân bulamadıysanız, birbirinize yardım ederek ve eski güzel eserleri, hattâ istikbâldekileri de yardıma çağırarak olsun yapınız!
8. Bunu da yapamazsanız, bütün âlimleriniz, belâğatçılarınız, hatta taptığınız putlarınız size yardım etsin! Hatta bütün insanlar ve cinler de size yardım etsinler!
Yoksa din, can, mal ve âileleriniz dünyada ve âhirette de büyük tehlikeye düşecektir.”
İşte Kur’ân yalnız nazil olduğu yirmi üç senede değil, bin dört yüz seneden beri cin ve insanlara karşı bu meydan okumayı yaptığı hâlde, o zamanın insanları susup mukabele edemediği gibi, bugün için de tüm insanlık aczini ve çâresizliğini kabul etmektedir.
Meşhur belâğat imamı Câhız’ın dediği gibi: “Muâraza-i bi’l-hurûf mümkün olmadığından, muhârebe-i bi’s-süyûfa mecbur oldular.” Yani harflerle benzer getiremediklerinden kılıçlarla harb etmeye mecbur kaldılar! Harflerle yapamadıklarını, harblerle yapmak istediler!çeşmi giryan kardeşden.
28 Ocak 2011: 11:50 #785052Anonim
Kur’ân, Hz. Muhammed’in beyânı olamaz mı? Değilse nasıl ispât edilir?
Bu mevzuda şimdiye kadar, hiçbir tereddüde, hiçbir şüpheye meydan bırakmayacak şekilde, pekçok şey söylenmiş ve pekçok şey yazılmıştır. Biz, sual-cevap sütununun müsaadesi ölçüsünde ve hülâsa mahiyetinde birkaç ana başlığı zikretmekle yetineceğiz.
Kur’ân-ı Kerim’in, Efendimiz veya başka biri tarafından tertib edildiği iddiası birkaç gözü dönmüş cahiliye insanıyla, günümüzün, Kur’ân düşmanı müsteşrikleri tarafından sık sık ortaya atılan bir mevzudur ve bununla bilgisiz, görgüsüz kimselerin zihinlerinin bulandırılması hedeflenmektedir. Kanaatimce, dünün müşrikleri gibi, bugünün müşrikleri de, bu mevzuda düşünmeden garazlı davranıyor ve garazlı konuşuyorlar. Zira Kur’ân, kim tarafından olursa olsun, insafla ele alındığı zaman bir beşere mal edilemeyecek kadar muallâ ve ilâhî olduğu anlaşılacaktır.
Şimdi bu ciddî mevzuun derinlemesine tahlilini dev adamların devâsâ kitaplarına havale edip sadece birkaç ana başlığı hatırlatacağız:
1 . Bir kere Kur’ân’ın üslubuyla hadislerin üslubu birbirlerinden o kadar farklıdır ki; Arablar, Efendimizin Kur’ ân dışı beyanlarını, kendi muhavere ve konuşma tarzlarına uygun buluyorlardı ama, Kur’ân karşısında hayret ve hayranlıktan kendilerini alamıyorlardı.
2. Hadisleri okurken, arkasında düşünen, konuşan, Allah haşyetiyle iki büklüm olan bir insan imajı sezilir. Oysa ki, Kur’ân’ın sesinde yüksek bir celâdet, heybetli bir edâ ve cebbar bir şive hissedilir. Bir insan beyanında, birbirinden öyle çok farklı iki üslubu birden tasavvur etmek ne makuldür ne de mümkün.
3. Mektep-medrese görmemiş ümmî bir insanın -O ümmîye ruhlar feda olsun- eksiksiz, kusursuz; ferdî, ailevî, içtimâî, iktisâdî ve hukukî bir sistem getirip vaz’ etmesi, herşeyden evvel düşünce ve aklın bedâhetine terstir. Hele bu sistem, asırlar boyu, dost-düşman bir sürü millet tarafından tatbik edilecek kadar harika ve bugüne kadar tazeliğini korumuşsa.
4. Kur’ân’da varlık, hayat ve bunlarla alâkalı ibadet , hukuk ve iktisad gibi mevzular birbiriyle öyle dengeli ve yerli yerince ele alınmıştır ki; bunları görmemezlikten gelerek onu beşer kelâmı farzetmek, bir bakıma onun mübelliğini beşer kabul etmemek demektir. Zira, yukarıdaki meselelerin bir teki bile, süreklilik ve zaman üstü olma gibi, hususiyetleriyle en büyük dâhilerin dahi altından kalkamayacağı ağır meselelerdir. Böyle, yüzlerce meselesinden herbiri, birkaç dâhinin üstesinden gelemeyeceği zengin muhtevalı bir kitabı, mektep-medrese görmemiş bir ümmîye isnad etmek mücerred bir iddiadır.
5. Kur’ân, geçmişe-geleceğe dair verdiği haberler itibariyle de hârikadır ve katiyyen beşer kelâmı olamaz. Bugün, yeni yeni keşiflerle ortaya çıkarılan, geçmiş kavimlerin yaşayış tarzları, iyi veya kötü akıbetleri kelimesi kelimesine asırlârca evvel Kur’ân-ı Kerim’in haber verdiği gibi çıkmıştır. İşte, Hz. Sâlih, Hz. Lüt ve Hz. Musa gibi peygamberler, işte onların kavimleri ve işte herbiri başlı başına birer ibret meşheri olan meskenleri..!28 Ocak 2011: 11:52 #785053Anonim
Kur’ân’ın, geçmişe dair verdiği haberlerin katiyyet ve doğruluğu kadar, geleceğe aid ihbarâtı da o ölçüde önemli ve başlı başına bir mucizedir. Mesela: senelerce evvel Mekke’nin fethedileceğini ve Kâbe’ye emniyet içinde girileceğini “Allah dilediğinde, güven içinde başlarınızı traş ederek ve saçlarınızı kısaltarak korkmadan Mescid-i Haram’â gireceksiniz” (Fetih suresi/27) ayetiyle haber verdiği gibi, İslâm’ın bütün bâtıl sistemlere galebe çalacağını da “O, Resûlünü, hidayet ve hak dinle gönderdi ki bütün dinlere galebe çalsın. Şâhid olarak.Allah yeter” (Fetsh/28) beyanıyla ilân etti. Kezâ, o gün Roma’lılar karşısında savaş galibi görünen Sâsânilerin yenileceğini ve aynı zamanda, Bedir gâlibiyetiyle müslümanların da sevineceğini “Rum yenildi (bölgenize) en yakın bir yerde. Onlar bu mağlubiyetden sonra (yeniden) galebe çalacaklar. Birkaç yıl içinde. Bundan önce de sonra da iş Allah’a aiddir. O gün mü’minler de sevinirler.” (Rum/2-4) müjdesiyle duyurmuşdu; vakti gelince
Kur’ân’ın haber verdiği gibi çıktı. Bunun gibi, “Ey Resûl, Rabbinden sana indirileni duyur; eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni (insanlardan gelen kötülüklerden) koruyacaktır” (Maide/67) ayetiyle de, en yakınındaki amcasından, düşman millet ve düşman devletlere kadar çevresi düşmanlıklarla sarılı olduğu halde, hayatını emniyet içinde geçireceği va’dolunmuşdu ve öyle de oldu.
Değişik ilim dallarının inkişâfıyla, âfâk ve enfüsün yâni insan mâhiyeti ve mekânların didik didik edileceğini, ilmî buluş ve tesbitlerin, yeni yeni keşiflerin insanoğlunu inanmaya zorlayacağını “Biz onlara, ufuklarda ve kendi nefislerinde mucizelerimizi göstereceğiz ki, o (Kur’ân ve Kur’ân’ın getirdikleri)nin gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. Rabbinin herşeye şâhid olması yetmez mi?” (Fussilet/53) mucizevî beyanıyla ifâde etmişti ki, günümüzde süratle o noktaya doğru gidilmektedir.
Ayrıca, Kur’ân, nazil olduğu günden bu yana “Deki: And olsun, eğer insanlar ve cinler şu Kur’ân’ın bir benzerini getirmek için toplansalar, yine O’nun benzerini getiremezler. Birbirlerine arka verseler de.” (İsra/88) deyip, hasımlarının damarlarına dokundurduğu halde, bir-iki küçük hezeyanın dışında, kimsenin ona nazire yapmaya teşebbüs etmemesi ve edememesi, onun verdiği haberi doğrulamakda ve mucize olduğunu ilan etmektedir.
Kur’ân-ı Kerim’in nâzil olduğu ilk yıllarda, müslümanlar az, zayıf, iktidarsız ve geleceğe aid hiçbir düşünceleri yoktu. Ne bir devlet, ne dünya hakimiyeti ne de yeryüzündeki sistemleri altüst edecek dinamikleri hâvi yeni dinin güç kaynağı adına hiçbirşey bilmiyorlardı. Oysa ki, Kur’ân “Allah sizden, inanıp iyi işler yapanlara va’deti ki; onlardan öncekilerini nasıl hükümrân kıldıysa, onları da yeıyüzünde hükümran kılacak ve kendi!eri için seçip beğendiği dinlerini sağlama bağlayacak ve korkularının ardından da onları güvene erdirecektir.” (Nur/55) ayetiyle onlara, bu yüksek hedefleri gösteriyor ve cihanın hakimi olacakları müjdesini veriyordu.
Daha bunlar gibi, müslümanlığın ve müslümanların geleceği, zafer ve hezimetleri, terakkî ve tedennîleriyle alâkalı pekçok ayetler varki, hepsini burada zikretmemiz mümkün değil.
Kur’ân-ı Kerim’in gelecekle alâkalı verdiği haberlerin büyük bir bölümünü, değişik ilim dallarının varacakları nihâi hudutlarla ilgili olan ayetler teşkil eder. İlmî tesbitlerle alâkalı, kısa fezlekeler halinde, Kur’ân’ın verdiği haberler o kadar hârika ve o kadar erişilmezdir ki, onun bu mevzudaki beyanlarını kulak ardı etmek mümkün olmayacağı gibi, bu mevzudaki beyanlarıyla ona beşer kelâmı demek de mümkün değildir.
Yüzlerce âyetin sarâhat, delâlet ve işaret yoluyla ifâde ettikleri harikalara dair pekçok eser yazıldığından, bu meselenin tafsilâtını o eserlere havale ederek, misâl teşkil edecek birkaç ayetin işaret ve delâlet ettikleri hususları kaydedip geçeceğiz.28 Ocak 2011: 11:57 #785054Anonim
1. Kâinatın Yaratılışı
Kâinatın yaratılışıyla alâkalı olarak “İnkâr edenler, gökler ve yer bitişik bir durumdayken, onları birbirinden ayırdığımızı, sonra da bütün canlıları sudan yarattığımızı görüp düşünmüyorlar mı? Halâ imân etmeyecekler mi?” (Enbiya/30) ayetinin anlattığı yüksek hakikat, teferruatına dair farklı mütalâalar ileri sürülse bile ilk hilkatla alâkalı değişmeyen en sabit bir prensiptir. Ayette anlatılan, bitişik olma ve ayrılma, ister gazlardan müteşekkil kitlenin, nebulolara ayrılması, ister güneş sistemi gibi sistemlere bölünüp şekillenmesi ve manzumelerin ortaya çıkması, isterse bir sehâbiye ve bir dumanın bölünüp, parçalanıp, zabt-ü rabt altına alınması şeklinde olsun netîce değişmez. Âyet, kullandığı malzeme ve seçtiği üslup itibariyle, ilmî araştırmalar için hep bir ışık kaynağı olmuş, bütün faraziye ve nazariyelerin eskiyip atılmasına karşılık o, tazeliğini korumuş, bugünlere gelmiş ulaşmış ve yarınlara hakim olmaya da namzed görünmektedir.
2. Astronomi
Kur’ân-ı Kerim’de astronomiye esas teşkil edecek o kadar çok âyet vardır ki, bunların biraraya getirilerek teker teker tahlil edilmeleri, cildler ister. Biz bir-iki âyetin işaretiyle iktifâ edeceğiz. “Allah o zattır ki, gökleri, görebildiğiniz bir direk olmaksızın yükseltti; sonra da iradesini (tekvin) arşına yöneltti. Artık hepsi belli bir süreyle kayıtlı olarak akıp gitmektedir.” (Ra’d/2) Âyet, göklerin yükseltilmesini, genişleyip büyümesini hatırlattığı gibi, herşeyin nizam içinde baş başa, omuz omuza olmasını da (bilebileceğimiz cinsten bir direk olmaksızın) sözüyle ifade etmektedir. Evet, kubbe-ı âsumânı tutup, dağılmasına meydan vermeyen, görebileceğimiz cinsten bir direk yok ama, yine de bütün bütün direksiz değil. Zira, kütlelerin dağılmaması ve gelip birbirine çarpmaması için, görülsün görülmesin mevcut nizama esas teşkil edebilecek kanun, kaide, prensip mânâsında böyle bir direğin vücudu zarurîdir.
Kur’ân bu ifadesiyle bizlere, kültürlerarası ile’1-merkez (merkez çek) an’il-merkez (merkez kaç) prensibini düşündürmektedir ki, bunun, Newton’un çekim kanununa veya Einstein’in (hayyiz)’ine* uyup uymaması birşey ifade etmez.
Hele âyetin, Güneş ve Ay’ın akıp gittiğini ifade etmesi çok enteresandır ve üzerinde durulmaya değer. Rahmân suresindeki “Güneş ve Ay’ın hareketleri. tamamen bir hesaba bağlıdır” (Rahman/5), Enbiya suresindeki “Geceyi, gündüzü, Güneşi, Ay’ı yaratan O’dur. Bunların herbiri bir yörüngede yüzmektedirler” (Enbsya/33), Yâsin suresindeki “Güneş kendine mahsus yörüngede akıp gitmektedir” dedikten sonra “Bunların herbiri belli bir yörüngede döner dururlar”(Yasin/38-40) diyerek,Güneş, Ay ve sair gezegenlerin bir nizama göre yaratıldıklarını, bir âhengi temsil ettiklerini ve riyazî bir gerçeğe dayalı bulunduklarını apaçık dile getirmektedir.
Yerin Yuvarlaklığı
“Geceyi gündüzün üstüne, gündüzü de gecenin üstüne doluyor” (Zümer/5) ayeti, kullandığı malzeme itibariyle, gece ve gündüzün birbirini takib etmesini, sarığın başa sarılması gibi, ışık ve karanlığın,Yerküre’nin başına “sarık gibi dolanması” sözüyle anlatıyor. Bir diğer âyette ise “Arkasından da yeryüzünü mücessem kat-ı nâkıs (yâni yerküreyi elips şeklinde), söbüleştirdi” (Naziat/30) diyerek müşahidlere peygamberlik buudunda varılmış en nihâi noktayı göstermektedir.
Mekân genişlemesi hususunda:
“Semâyı biz kendi elimizle kurduk ve sürekli genişletmekteyiz” (Zariyat/47) Bu genişleme ister Einsteine’nin anladığı mânâda, ister Edwin Hubble’in Güneş sisteminin dahil olduğu galaksiden, nebulozların uzaklaşması şeklinde olsun fark etmez. Önemli olan Kur’ân’ın, ana teme parmak basıp, tecrübî ilimlerin çok önünde zirveleri tutup onlara ışık neşretmesidir.28 Ocak 2011: 12:06 #785055Anonim
3. Meteoroloji
Hava akımları, bulutların kesâfet kazanması, havanın elektriklenmesi, şimşeklerin çakması ve yıldırımların meydana gelmesi Kur’ân-ı Kerim’de, yer yer ilâhî nimetleri hatırlatma ve yer yer de insanları tehdid etme sadedinde çokça zikredilen hususlardan biri. Meselâ “Baksana, Allah bulutları sürüyor, sonra toparlayıp birleştiriyor, sonra da üstüste yığıyor.. Bir de bakıyorsun bunun arkasından yağmur ortaya çıkıyor. Doluyu da yukarıda dağlar gibi olanlardan indiriyor; onunla dilediğini vuruyor, dilediğinden de onu öteye çeviriyor” (Nur/43) Heryerde olduğu gibi, burada da Kur’ân yağmur vak’asının nihâî durumunu ihtâr ederek, fezâyı velveleye veren, bulut, yağmur, şimşek ve yıldırımlar gibi ürperten, haşyet veren hadiselerin arkasındaki in’amperver eli göstermek ve ruhları ona karşı uyanık olmaya çağırmakta aynı anda, belli disiplinlere bağlı olarak yağmur ve dolunun meydana geliş keyfiyetlerini ve sonra da yeryüzüne inmelerini öyle garib bir biçimde anlatmaktadır ki; böyle bir anlatış tarzından hemen herkes bugün bilinene ters düşmeyecek şekilde yağmur ve dolunun meydana geliş keyfiyetlerini anlar ve Kur’ân’ın beyanına hayranlık duyar. Kur’ân, iki ayrı çeşit elektriğin birbirini çekmesi, aynı cinsten elektrik yükünün birbirini itmesi , rüzgârların devreye girerek birbirini iten bu bulutları birleştirmesi; yerden yukarıya yükselen pozitif yüklü akımların fezadaki mevcut elektrikle birleşmesi neticesinde elektriklenmenin meydana gelmesi ve bu noktada buharın su damlaları halinde yere inmesi gibi teferruâtla meşgul olmaz. O ana vak’a ve asıl tem üzerinde durur; teferruata ait diğer meselelerin izah ve isimlendirilmelerini zamanın tefsirine bırakır.
Hicr suresindeki “Aşılayıcı rüzgârları gönderip onunla gökyüzünden su indirip size takdim ettik (yoksa) siz o suyu depo edemezdiniz” (Hacr/22) ayeti, bu hususa ayrı bir buud ilâve ederek ağaçların ve çiçeklerin aşılanmasında rüzgârların fonksiyonuna dikkati çektiği gibi onların bilhassa, bulutları aşılama vazifesini de ihtar etmektedir. Oysa ki, Kur’ân nâzil olduğu zaman, ne otun, ağacın, çiçeğin ne de bulutların aşılanma ihtiyaçları bilinmediği gibi, rüzgârların çelik-çavak bu önemli vazifeyi gördüklerinden de hiç kimse haberdar değildi…28 Ocak 2011: 12:07 #785056Anonim
4. Fizik
Varlığın ana unsuru madde ve onun çift ve tek olma gibi hususiyetleri de Kur’ân-ı Kerim’in ele alıp anlattığı mevzulardandır.
Meselâ, Zâriyat suresinde “iyice düşünesiniz diye biz her şeyi çift olarak yarattık” (Zariyat/49) herşeyin çift olarak yaratıldığı ve Kur’ân’ın kullandığı malzeme itibariyle, bunun önemli bir esas ve âlem-şümul bir prensip olduğu anlaşılmakta. Şuarâ suresindeki ayette ise” Yeryüzüne bakmıyorlar mı? Biz onda nice içaçıcı çiftler yaratıp yetiştirdik” (şuara/7)denilerek, her sene gözümüzün önünde haşr-ü neşr olan yüz binlerce çifte dikkat çekilmekte ve Allâh’ın nimetleri hatırlatılmakta. Yâsin suresindeki ayet ise, daha şümullü ve daha enteresan. “Ne yücedir o Allah’ki toprağın bitirdiklerinden, (onların) kendilerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden hep çiftler yaratmıştır” (Yasin/36) şeklindeki beyanıyla, bugün bilip tesbit edebildiğimiz çift yaratıkların yanında, henüz bilemediğimiz birçok çiftlerin varlığı da, ihtar edilmektedir.
Evet, Allah, insanlardaki erkeklik ve dişilikten, otların, ağaçların çift olma esasına; atomlar, atomlardaki elektron ve çekirdek ikiliğinden, madde -anti madde zıd eşliliğine kadar, canlı-cansız, yerde-gökte değişik keyfiyet ve buudda ne kadar çift varsa, umum nimetlerini tâdâd sadedinde, kendinden başka herşeyin çift olduğunu zikredip bizleri düşünmeye davet ediyor.
Sırf birer misal teşkil etsin diye, yukarıda zikrettiğimiz âyetlerden başka, pekçok ilâhî beyan var ki, herbirisi başlı başına birer mucize olması itibariyle, hem Kur’ân’ın Allah kelâmı olduğuna hem de Peygamberimizin O’nun elçisi bulunduğuna apaçık delâlet etmektedir.
Evet, Kur’ân yeryüzünde hayatın ortaya çıkışından, bitkilerin aşılanma ve üremelerine, hayvan topluluklarının yaratılmasından hayatlarını onlarla devam ettirdikleri bir kısım sırlı düsturlara, bal arısı ve karıncanın esrarlı dünyalarından kuşların uçuş keyfiyetine, hayvan sütünün hasıl olma yollarından insanın anne karnında geçirdiği safhalara kadar pekçok mevzuda, kendine has ifade tarzıyla, öyle veciz, öyle muhtevâlı, öyle hâkim bir üslupla ele aldığı şeyleri takib etmektedir ki; bizim yorumlarımız bir yana, ne zaman onlara müracaat edilse hep taze, genç ve ilimlerin varabilecekleri en son hedefleri tutmuş oldukları görülecektir.
Şimdi, bir kitap, binlerce insanın, bilmem kaç asırlık çalışmaları neticesinde varabildikleri noktaların dahi ötesine parmak basıyor, mevzua hakim bir üslupla o mevzuun hülâsasını veriyorsa, o kitabı, değil ondört asır evvelki bir insana, günümüzün mütefennin yüzlerce, binlerce dâhisinin mesâisine vermek dahi mümkün değildir. Hele o kitap, Kur’ân gibi muhtevası zengin, ifadeleri çarpıcı, üslubu âli, şivesi de ilâhi olursa…
Şimdi dönüp muhatabımıza soralım, ümmîliği mucize o Zât, mektebin, medresenin, kitabın bilinmediği o cahilî vasatta, canlılarda sütün meydana geliş keyfiyetini kimden öğrendi? Rüzgârların aşılayıcı olduğunu, nebatât ve bulutları telkih ettiğini, yağmur ve dolunun meydana gelme noktalarını nasıl bilebildi? Yerkürenin elipsî olduğunu O’na kim ta’lim etti? Mekân genişlemesini hangi rasathanede ve hangi dev teleskoplarla tesbit edebildi? Atmosferin yapı taşlarını ve yukarılara doğru çıktıkça oksijenin azlığını hangi laboratuvarda öğrendi? Hangi röntgen şualarıyla cenînin anne karnında geçirdiği safhaları aynı aynıya tesbit etti? Sonra da bütün bu bilgilerin teferruâtına vâkıf, mütehassıs bir ilim adamı edasıyla, tereddüdsüz, fütursuz ve kendinden gayet emin bir tarzda muhatablarına anlattı?..28 Ocak 2011: 12:08 #785057Anonim
5. Kur’ân-ı Kerim, Efendimizin vazife, mes’uliyet ve selâhiyetlerini anlatıp O’na yol gösterdiği gibi, yer yer de seviyesine uygun olarak O’na itâbda bulunmakta ve ikaz edip ırgalamaktadır. Meselâ: Bir defa münafıklara, izin vermemesi gerekirken izin verdiğinden dolayı “Allah seni affetsin, doğru söyleyenler sana iyice belli olup ve yalan söyleyenleri bilmezden önce niçin onlara izin verdin?” (Tevbe/43) şeklinde tenbihde bulunduğu gibi, Bedir esirleri hakkındaki tatbikatından dolayı da “Yeryüzünde tam yerleşip istikrar kazanıncaya kadar hiçbir peygambere esirler sahibi olmak yakışmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, Allah ise (sizin için) ahireti istiyor. Allah daima üstün ve hikmet sahibidir… (Enfâl/67) “Eğer Allah’tan (affınıza dair) bir yazı ve takdir geçmemiş olsaydı, aldığınız fidyeden dolayı size mutlaka büyük bir azab dokunurdu.” (Enfal/68) mahiyetinde itabda bulunmuştu. Bir keresinde, Allah’ın dilemesine havale etmeden, “yarın bu işi yaparım” dediği için “Hiçbir şey için bunu yarın yapacağım deme. Ancak Allah dilerse(de). Unuttuğun zaman Rabbini an ve “Umarım Rabbim beni bundan daha doğru bir bilgiye ulaştırır de” (Kehf/23-24) emir ve tenbihinde bulunmuş, bir başka sefer “insanlardan korkup çekiniyordun; oysa asıl çekinmeye lâyık olan Allah idi” (Ahzsb/37) itab işmâm eder mahiyette sadece AIlah’tan korkulması lâzım geldiğini ihtar etmişti. Zevcelerini bir meseledeki tavırlarına karşı bal şerbeti içmemeye yemin edince “Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını arıyarak Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin haram kılıyorsun? Allah çok gafûr ve rahimdir” (Tahrim/1) diyerek sertçe ikaz ediyordu.
Daha bunlar gibi, pekçok âyetle, bir taraftan O’nun vazife, mes’uliyet ve selâhiyetlerinin sınırları belirlenirken, diğer taraftan az dahi olsa bu sınırlara riâyet edilmediği, vazife ve mes’uliyetin mukarrabine göre yerine getirilmediği zamanlarda O’na itab edilmiş, tenbihde bulunulmuş ve yeryer sertçe uyarmalar yapılmıştır.
Şimdi hiç akıl kabul edermi ki, bir insan bir kitap telif etsin, sonra da o kitabın muhtelif yerlerine kendi hakkında, itab, kınama, ikaz ve ihtar ifade eden âyetler yerleştirsin. Hâşâ!… O kitap Allah kitabı, O zât da O’nun şerefli mübelliğidir…28 Ocak 2011: 12:11 #785058Anonim
6. Kur’ân-ı Kerim, bir belâğat harikasıdır ve bu sahada eşi menendi yoktur. Bu itibarla da onu bir beşere maletmek mümkün değildir.
Efendimiz (sav) Peygamberlikle ortaya çıktığı zaman, kitleleri arkasından sürükleyen bir sürü şâir, edib ve söz üstâdı vardı. Bunlar pekçoğu itibariyle de O’na muârız idiler. Yeryer kafa kafaya verip düşünüyor; Kur’ân’ı bir kalıba yerleştirmek, birşeye benzetmek ve ne olursa olsun mutlaka hakkından gelmek istiyorlardı. Hatta, zaman zaman hristiyan ve yahudi âlimleriyle de görüşüyor, onların düşüncelerini alıyorlardı . Ne pahasına olursa olsun Kur’ân çağlayanını durdurmak ve kurutmak için akıllarına gelen herşeyi yapma kararındaydılar. Bütün bu engellere ve engellemelere, akla hayâle gelmedik karşı koymalara aldırmadan yoluna devam eden Hz. Muhammed (sav), bilumum inkârlara, ilhadlara karşı sadece ve sadece Kur’ân’la muâraza ediyor ve mücadelesini de zaferle noktalıyordu. Hem de bunca hasıma rağmen.
Evet, o gün, hristiyan ve yahudi ulemasıyla beraber, belâğatın dev temsilcileri, tek cebhe olup etrafı velveleye verdikleri bir dönemde, Kur’ân o üstün ifade gücü, o büyüleyici beyanı, o başdöndürücü üslûbu, o insanın içini ürperten ledünniliği ve ruhâniliğiyle muhatablarının gönlüne girdi; arşı, ferşi çınlatacak bir ses, bir soluk oldu yükseldi.. bir mübâriz gibi hasımlarını muârazaya çağırdı, tehdit etti, meydan okudu “siz de Kur’ân’a benzer bir kitap, hiç olmazsa onun bir suresine denk birşey, daha da olmazsa aynı ağırlıkta bir âyet ortaya koyun; yoksa savulun gidin!..” dediği ve o günden bugüne de “Eğer kulumuz Muhammed’e (sav) indirdiğimizden şüphe içindeyseniz, haydi onun gibi bir sûre getiriniz ve eğer doğru iseniz; Allah’tan başka bütün yardımcılarınızı da çağırınız.” (Bakara/23) “De ki: and olsun, eğer insanlar ve cinler şu Kur’ân’ın bir benzerini getirmek için toplansalar, yine onun benzerini getiremezler.
Birbirlerine arka çıkıp yardım etseler de” (İsra/88) “Yoksa onu uydurdu mu diyorlar? De ki: Öyle ise siz de onun benzeri on uydurulmuş (dahi olsa) sure getiriniz. (Hatta) eğer doğru iseniz, Allah’dan başka çağırabildiklerinizi de çağırınız” (Hıld/13) ayetleriyle aynı şeyleri tekrar edip durduğu halde, bir-iki hezeyanın dışında, Kur’ân’ın bu meydan okuyuşuna cevab verilmemesi, onun. kaynağının beşerî olmadığını gösterir. Zira, tarih şahitdir ki, Kur’ân’ın muârızları O’na ve O’nun mübelliğine her türlü kötülük yapmayı denedikleri halde, Kur’ân’a nazire yapmayı akıllarından bile geçirmediler. Böyle birşeye güçleri yetseydi, nazire ile Kur’ân’ın sesini kesecek, tehlikelerle dolu muharebe yoluna girmeyeceklerdi.28 Ocak 2011: 12:11 #785059Anonim
Evet, o koca belâğat üstadları, şeref, haysiyet hatta ırz, namus gibi en değerli şeylerini tehlikeye atıp muharebe yolunu seçmeleri, Kur’ân’a nazire yapılamamasının en açık delîlidir. Eğer nazire yapmak mümkün olsaydı, münazara yolunu muharebe yoluna tercîh edecek ve geleceklerini katiyyen tehlikeye atmayacaklardı.
Arab şâir ve nâşirlerinin, Kur’ân’ın benzerini getirememeleri tahakkuk edince, ona hristiyan ve yahudiler arasında menşe’ aramak beyhude ve bir çaresizlik ifadesidir. Hem, hristiyan ve yahudiler bu muhteva ve bu ifade zenginliğinde bir kitap hazırlayıp ortaya koymaya güçleri yetseydi, ne diye onu başkasına nisbet edeceklerdi. “Biz yaptık” der ve onunla övünürlerdi…
Kaldı ki, dünden bugüne, dikkatsiz veya garazlı bir iki müsteşrik ve müşrike bedel, bir sürü ilim adamı, araştırmacı ve mütefekkir Kur’ân’ın muhteva zenginliği, ifade gücü karşısında hayranlıklarını gizleyememiş ve onu alkışlamışlardır.
Charles Milles; Kur’ân’ın üslubundaki zenginlik itibariyle tanzîr ve tercüme edilmeyecek kadar yüksek bir edâya sahib olduğunu… Victor İmberdes; Kur’an’ın, bütün hukuk esaslarına kaynak olabilecek zengin bir muhtevaya sahib bulunduğunu… Ernest Renan; Kur’ân’ın dînî bir inkılâb kadar edebî bir inkılâb da yaptığını… Gustave Le Bon; Kur’ân’la gelen İslâm’ın en saf, en hâlis bir tevhid anlayışını dünyaya tebliğ ettiğini… CI. Huart; Kur’ân’ın Allah kelâmı olup, vahiy yoluyla Hz. Muhammed’e (sav) tebliğ edildiğini… H. Holman; Hz.Muhammed (sav)’in Allah’ın son peygamberi, İslâmiyetin de vahyedilmiş dinlerin en sonuncusu bulunduğunu… Emile Dermenyhem; Kur’an’ın, Peygamber (A.S.)’in birinci mucizesi olduğunu, edebî güzelliği itibariyle de erişilmez bir muamma olduğunu… Arthur Bellegri; Hz. Muhammed’in (sav) tebliğ ettiği Kur’ân’ın bizzat Allah’ın eseü olduğunu.,. Jean Paul Roux; Peygamberimizin en güçlü mucizesinin melek vasıtasıyla gönderilen Kur’ân-ı Kerim olduğunu… Raymond Charles; Kur’ân’ın, hükmü hâlâ devam eden ve Allah’ın bir elçi vasıtasıyla müminlere tebliğ ettiği beyanların en canlısı olduğunu… Dr. Maurice; Kur’an’ın her türlü tenkîdin fevkinde bir mucize, bir harika olduğunu hatta daha da ileri giderek, edebiyatla ilgilenenler için Kur’ân’ın bir edebî kaynak, lisan mütehassısları için lâfızlar hazinesi ve şairler için bir ilham menbaı bulunduğunu… Manuel King; Kur’ân’ın, peygamberimizin peygamberliği süresince Allah’dan aldığı emirlerin mecmuu bulunduğunu… Mr. Rodwell; İnsanın Kur’ân’ı okudukça hayretler içinde kaldığını ifâde eder ve onu takdirlerle alkışlarlar.
Sadece birer cümleciklerini alıp naklettiğimiz bu seçkin ilim adamı ve mütefekkirler gibi, daha yüzlerce düşünür ve araştırmacı bilgilerinin vüs’ati nisbetinde, aynı hakikatlara parmak basmış ve Kur’ân karşısında takdirle iki büklüm olmuşlardır.
Binlerce mütehassıs ve üstad kalemlerden çıkmış çok ciddi eserlerin yanında, Kur’ân hakkında söz söylemek bize düşmezdi ama, başta sâhib-i Kur’ân’ın, sonra da kalem erbâbıbın bağışlayacağı mülâhazasıyla, yaptıkları hizmete iştirak arzusuyla bu cür’ette bulunduk -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.