- Bu konu 26 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
15 Temmuz 2012: 15:02 #677770
Anonim
﴿ اِنَّ اللهَ لاَ يَسْتَحْيِۤى اَنْ يَضْرِبَ مَثَلاً مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا فَاَمَّا الَّذِينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ وَاَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَاۤ اَرَادَ اللهُ بِهٰذَا مَثَلاً يُضِلُّ بِهِ كَثِيرًا وَيَهْدِى بِهِ كَثِيرًا وَمَا يُضِلُّ بِهِۤ اِلاَّ الْفَاسِقِينَ اَلَّذِينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللهِ مِنْ بَعْدِ مِيثَاقِهِ وَيَقْطَعُونَ مَاۤ اَمَرَ اللهُ بِهِۤ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِى اْلاَرْضِ اُولٰۤئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ
1 ﴾
Gayet kısacık bir meâli: Yani, “Cenâb-ı Hak, kullarını irşad ve ikaz etmek üzere, sivrisinek gibi hakîr, kıymetsiz bir hayvanla veya bir mahlûkla misal getirmeyi, kâfirlerin keyfi için terk etmez. İmanı olanlar, onun, Rablerinden hak olduğunu bilirler. Amma kâfirler, ‘Allah bu gibi hakîr misallerden neyi irade etmiştir?’ diyorlar. Allah, onunla çoklarını dalâlete atar ve çoklarını da hidayete götürür. Fakat fâsıklardan maada dalâlete attığı yoktur. Fâsıklar da ol adamlardır ki, Allah’ın tâatinden huruçla, mîsak-ı ezelîden sonra ahidlerini bozarlar ve Allah’ın akrabalar arasında veya mü’minler beyninde emrettiği hatt-ı muvasalayı keserler; yeryüzünde işleri ifsattır. Dünya ve âhirette zarar ve hüsrana maruz kalan ancak onlardır.”Bu âyetin de sair arkadaşları gibi mevzu-u bahis olacak vücuh-u irtibatı ve cihât-ı nazmiyesi üçtür.
Maahaza, bu âyetin meâli, hem mâkabline, hem mâbadine, hem Kur’ân’ın tamamına bakıyor.
Mâbadine olan vech-i irtibatı:
Evet, vakta ki Kur’ân-ı Azîmüşşan sinekten, ankebuttan misâl getirdi, karınca ile bal arısından bahsetti. Müşrikler, münafıklar, Yahudiler itiraz için fırsat bu-larak
[NOT]Dipnot-1 Bakara Sûresi, 2:26-27.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah[/TD]
[TD]Kur’ân-ı Azîmüşşan: şan ve şerefi yüce olan Kur’ân[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Rab: herbir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah[/TD]
[TD]Yahudi: (bk. bilgiler – Yahudilik)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ahid: sözleşme, andlaşma [/TD]
[TD]ankebut: örümcek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beyn: ara[/TD]
[TD]cihât-ı nazmiye: tertip ve diziliş yönleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık[/TD]
[TD]dalâlete atmak: hak yoldan saptırmak, sapkınlığa atmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fâsık: doğru yoldan çıkmış, günahkâr[/TD]
[TD]hakîr: küçük, kıymetsiz, önemsiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hatt-ı muvasala: bağlantı hattı[/TD]
[TD]hidayet: doğru ve hak yol[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]huruç: çıkma[/TD]
[TD]hüsran: zarar, kayıp [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ifsat etmek: bozgunculuk yapmak[/TD]
[TD]ikaz etmek: uyarmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irade etme: isteme[/TD]
[TD]irşad: doğru yol gösterme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin olan, şeylerden birini inkâr eden kimse[/TD]
[TD]maadâ: -den başka [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maahaza: bununla beraber [/TD]
[TD]mahlûk: yaratık, yaratılmış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maruz kalma: tesiri altında kalma[/TD]
[TD]mevzu-u bahis: söz konusu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meâl: mânâ, açıklama[/TD]
[TD]misal: örnek, benzer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâbadi: sonrası [/TD]
[TD]mâkabli: öncesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mîsak-ı ezelî: Bezm-i elest veya Kalû-Belâ ile de tabir edilir; ezelî sözleşme; Allah ruhları yarattıktan sonra, onlara[/TD]
[TD]münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşrik: Allah’a ortak koşan[/TD]
[TD]mü’min: iman eden, Allah’a ve Onun gönderdiği şeylere inanan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sair: diğer, başka[/TD]
[TD]tâat: itaat, boyun eğme, emre uyma [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaktâ ki: ne zaman ki[/TD]
[TD]vech-i irtibat: irtibat, ilişki yönü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücuh-u irtibat: irtibat, ilişki yönleri[/TD]
[TD]âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat[/TD]
[/TR]
[/TABLE]15 Temmuz 2012: 15:04 #805649Anonim
ahmakane dediler ki: “Allah, azametiyle beraber, böyle hasis, hakir şeylerden bahsetmeye tenezzül eder mi? Halbuki ashab-ı kemal, bu gibi kıymetsiz şeylerden bahsetmeye tenezzül etmezler, hayâ ederler.” Kur’ân-ı Kerîm, bu âyetle ağızlarına vurarak kapattı.Mâkabline cihet-i nazm ve irtibatı:
Evet, Kur’ân’ın ihtiva ettiği sıfât ve mezâyânın hiçbir kelâmda, hiçbir kitapta, hiçbir şahısta bulunmadığı, sûre başında ispat edildiği gibi, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın nübüvveti de Kur’ân’ın i’câzıyla ispat edildi. Kur’ân’ın i’câzı dahi tahaddî ile, yani muhalifleri muaraza, mübareze meydanına dâvet etmekle ispat edildi. Çünkü muarazaya yapılan dâvet, sükût ile cevaplandırıldı. Böyle cihanşümûl bir inkılâbı söndürmek için yapılan dâvet üzerine mübareze meydanına gitmeyip sükût etmek, elbette eser-i aczdir. Kur’ân-ı Kerimin bu ispatlarına karşı kâfirler habt olup ağızlarını açamadıkları gibi, nabızları bile felce uğradı. Yalnız, Kur’ân, her hususta hadd-i kemâle bâliğ olduğundan, uzaktan uzağa bazı ufak itiraz taşlarını atmışlardır.
Ezcümle:
1كَمَثَلِ الَّذِى اسْتَوْقَدَ نَارًا ve اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَاۤءِ
2 gibi âdi, kıymetsiz misallerden Kur’ân’ın getirdiği temsiller, yüksek kelâmların kemâline yakışmaz. Bu gibi temsiller, beynennâs yapılan mükâlemelere, konuşmalara benziyorlar” diye muğalâta ile halt etmişlerdir. Kur’ân-ı Kerim, onların o haltlarını bu âyetle başlarına vurmuştur.Arkadaş! Acele etme, burada bir parça durmak icap eder. Onların pek vâhi ve zayıf şüpheleri vardır. Bu şüpheler, müteselsil bazı vehimlerden neş’et etmiştir. O vehimler de, bazı muğalâtalardan husule gelmişlerdir.
Onların, Kur’ân’ın kemâlini tenzil etmek için, Kur’ân’ın temsillerini insanların
[NOT]Dipnot-1 “(Onların durumu), ateş yakan adamın meseli gibidir.” Bakara Sûresi, 2:19.
Dipnot-2 “Sağanak yağan yağmur gibi…” Bakara Sûresi, 2:19.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun [/TD]
[TD]ahmakane: ahmakça[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ashab-ı kemal: mükemmel ve olgunluk sahibi kimseler[/TD]
[TD]azamet: büyüklük, haşmet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beynennâs: insanlar arasında[/TD]
[TD]bâliğ: erişen, ulaşan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihanşümul: dünya çapında, evrensel[/TD]
[TD]cihet-i nazm ve irtibat: diziliş ve bağlantı yönü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]eser-i acz: acizliğin, çaresizliğin sonucu[/TD]
[TD]ezcümle: meselâ, örneğin[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]habt olma: gayret vs. boşa çıkma, dili tutulup susma[/TD]
[TD]hadd-i kemâl: olgunluk ve mükemmellik sınırı, seviyesi, düzeyi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakir: küçük, önemsiz, kıymetsiz[/TD]
[TD]hasis: âdi, basit, değersiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayâ etme: utanma[/TD]
[TD]husule gelmek: meydana gelmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtivâ: içine alma, kapsama[/TD]
[TD]inkılâb: değişim, dönüşüm[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]i’câz: mu’cizelik, bir benzerini yapma konusunda başkalarını acze düşürecek derecede olağanüstü olma[/TD]
[TD]kelâm: söz, ifade[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl: mükemmellik, kusursuzluk[/TD]
[TD]kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin şeylerden birini inkâr eden kimse[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mezâyâ: meziyetler, üstün özellikler[/TD]
[TD]misal: örnek, benzer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mugalâta: safsata, demagoji; aldatmak maksadıyla yanıltıcı sözler söyleme[/TD]
[TD]muhalif: karşı gelen, karşıt[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muâraza: karşılıklı sözle mücadele, yarışma[/TD]
[TD]mâkabli: kendinden önceki, öncesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mübareze: karşılıklı atışma, düello yapma[/TD]
[TD]mükâleme: karşılıklı konuşma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müteselsil: zincirleme, birbirine bağlı[/TD]
[TD]neş’et etmek: doğmak, meydana gelmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nübüvvet: peygamberlik, elçilik[/TD]
[TD]sükût etme: sessiz kalma, susma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıfât: nitelikler, özellikler[/TD]
[TD]tahaddî: meydan okuma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme[/TD]
[TD]tenezzül: inme, alçalma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tenzil etmek: indirmek[/TD]
[TD]vehim: kuruntu, varsayım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vâhi: boş, saçma, mânâsız[/TD]
[TD]âdi: basit, değersiz[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
15 Temmuz 2012: 15:08 #805651Anonim
temsillerine kıyas etmeleri, kıyas-ı maalfarıktır; aralarında dünyalar kadar fark vardır. Onları muğalâta ile bu kıyasa sevk eden noktalar:1. Onlar, herşeye, me’lûflarına baktıkları nazarla bakıyorlar.
2. Onlar, insanın zihninin, fikrinin, lisanının, sem’inin cüz’î olduklarını ve cüz’î olduklarından, kasten ve bizzat iki şeye beraber taallûk edemediklerini nazara almışlardır.
3. Himmetin yüksek ve alçak kısımlarını tefrik eden mikyasın, iştigal ve ihtimamdan ibaret olduğunu düşünmüşlerdir. Yani, yüksek şeylere ihtimam edenin himmeti yüksektir, alçak işlerde iştiğal edenin himmeti alçaktır.
4. Kıymet ve azametin, himmet nisbetinde olduğunu zannetmişlerdir. Hatta küçük veya alçak birşeyi, yüksek ve büyük şahıslara isnad etmezler. Güya azîm insanlar, kıymeti olmayan şeylere tenezzül etmezler ve zayıf, küçük birşey, o büyük himmet ve azameti tahammül edemez.
İşte o boş kafalılar, bu noktalara istinaden, Cenâb-ı Hakkı da insanlara kıyas ederek diyorlar ki: “Allah, celâl ve azametiyle, insanların konuştukları gibi nasıl insanlar ile tekellüm etmeye tenezzül eder? Ve bu cüz’î ve hakîr şeylerden nasıl bahseder? Azametine yakışır mı?”
Acaba o süfeha takımı, Allah’ın iradesi, ilmi, kudreti gibi sair sıfatlarının da küllî, umumî, şâmil, muhît olduklarını bilmezler mi? Ve yine bilmezler mi ki, Cenâb-ı Hakkın azametine mikyas, ancak mecmu’ âsârıdır; yalnız bir eser mikyas olamaz? Ve yine bilmezler mi ki, Cenâb-ı Hakkın tecellîsine mîzan olacak, kâffe-i kelimatıdır ki, eşcar kalem, denizler mürekkep olsa, o kelimatı yazıp bitiremezler?
1
[NOT]Dipnot-1 Bu mealdeki âyette bir mübalâğa, bir müzayede görünür. Fakat hakikate, vakıa bakılırsa, ziyadelik yoktur. Çünkü, kelime, bir mânâyı ifade eden şeye denir. Amma nahvîlerin lâfz ile takyid ve tahsis ettikleri, onlara mahsus bir ıstılahtır. Evet, biri kal, diğeri hal olmak üzere iki lisan vardır. Lisân-ı kalin kelimatı elfaz ise, lisân-ı halin kelimatı da ahvaldir. Binaenaleyh, kudsî şâirin وَفِى كُلِّ شَىْءٍ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ dediği gibi, “Kitab-ı kebiri kâinatta yaratılan herhangi birşey, Hâlıkın azametine delâlet eden bir kelime-i hâliyedir.” Eşcar ile denizler, kâinat kitabında mevcut kelimat-ı hâliyelerin yazılmasına kâfi geldiği takdirde, o denizlerin katreleri, o ağaçların zerreleri birer hâlî kelime olduğundan, onların da yazılması için mürekkep, kalem lâzımdır. Öyleyse, onlar için de, onlar kadar başka eşcar ve denizler lâzımdır. Ve hâkezâ, herbir birincinin katreleri ve kelimatı yazıldıktan sonra, ona da onun kadar ikinci bir takım eşcar ve denizler lâzımdır. Hal böylece ilâgayrınnihaye teselsül eder, gider. Cenâb-ı Hakkın kelimatı, yani Cenâb-ı Hakkın azametine delâlet eden kelimat-ı hâliyesi bitmez. Demek hakikatte قَبْلَ اَنْ تَنْفَدَ كَلِماَتُ رَبِّى وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِ مَدَداً âyetinin ifade ettiği mânâda hiçbir cihetle mübalâğa, müzayede yoktur, belki tenakus vardır(Mütercim Abdülmecid). “De ki: Rabbimin sözlerini yazmak için bütün denizler mürekkep olsa, hattâ bir o kadarını daha getirip ilâve etsek, Rabbimin sözleri tükenmeden o denizler tükenirdi.” Kehf Sûresi, 18:109.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah[/TD]
[TD]azamet: büyüklük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]azîm: büyük[/TD]
[TD]celâl: büyüklük, haşmet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cüz’î: az, küçük, ferdî[/TD]
[TD]eşcar: ağaçlar [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]güya: sanki[/TD]
[TD]hakikat: gerçek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakîr: küçük, kıymetsiz[/TD]
[TD]haşiye: dipnot, açıklayıcı not[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]himmet: ciddi gayret, yardım[/TD]
[TD]ihtimam etme: itina, özen gösterme, önemseme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]isnad etme: dayandırma[/TD]
[TD]istinaden: dayanarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iştigal: meşgul olma, uğraşma[/TD]
[TD]kasten: bilerek, isteyip yönelerek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kelimat: kelimeler, sözler[/TD]
[TD]kudret: Allah’ın sonsuz güç ve iktidarı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâffe-i kelimat: bütün kelimeler[/TD]
[TD]küllî: fertleri içine alan tür, büyük ve kapsamlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıyas etme: karşılaştırma[/TD]
[TD]kıyas-ı maalfârık: birbirine benzemeyen şeyler arasında yapılan geçersiz kıyas[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lisan: dil[/TD]
[TD]lâfz: söz, kelime[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mecmu’ âsâr: eserlerin bütünü, yaratılmış varlıkların hepsi[/TD]
[TD]meâl: açıklama, anlam[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]me’lûf: alışılan şey[/TD]
[TD]mikyas: ölçek, ölçü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mugalâta: safsata, demagoji; aldatmak maksadıyla yanıltıcı sözler söyleme[/TD]
[TD]muhît: herşeyi kuşatan, kuşatıcı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mîzan: tartı, ölçü[/TD]
[TD]mübalağa: aşırılık, abartı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müzayede: fazlalık[/TD]
[TD]nazar: bakış, bakış açısı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazara almak: dikkate almak[/TD]
[TD]nisbet: oran, ölçü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nâhvî: Arapça dil bilimci, uzman [/TD]
[TD]sair: diğer, başka[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sem’: işitme[/TD]
[TD]sevk etme: gönderme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]süfeha: beyinsizler, ahmaklar, cahiller[/TD]
[TD]sıfât: sıfatlar; Allah’ın yüce Zâtını niteleyen İlâhî özellikler, ilim, kudret, hayat gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taallûk etmek: ilgili olmak, bağlanmak, ilişmek[/TD]
[TD]tahammül etme: taşıma, dayanma, katlanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]takyid: genel bir mânâ ifade eden bir sözü, nitelik, durum, gaye ve belirli şartlara bağlı olarak bir mânâya gelecek şekilde sınırlama[/TD]
[TD]tecellî: Cenâb-ı Hakkın isim ve sıfatlarının yansıması, görünmesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tefrik etme: ayırt etme[/TD]
[TD]tekellüm etme: konuşma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme[/TD]
[TD]tenezzül: inme, seviyesine düşme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umumî: genel[/TD]
[TD]vakıa: gerçek, uygulamada olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziyade: çok, fazla[/TD]
[TD]şamil: kapsamlı[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
15 Temmuz 2012: 18:38 #805668Anonim
Meselâ, şems âkıl, ihtiyar ve irade sahibi farz edilse, ziyasını bütün âleme neşrettiği bir sırada, pis, mülevves bir zerre de onun ziyasından istifade ettiği vakit, şemse karşı “Niçin bu pis, bu mülevves zerreyle meşgul oldu ve niçin ona ziyasını verdi?” diye itiraz edilebilir mi? Hâşâ! Şemsin azametine bir nakîse gelir mi? Yok.Binaenaleyh, Allahü Teâlâ, gayet büyük olan bu âlemi, büyük bir san’atla ve büyük bir ihtimamla halk ettiği gibi, cevher-i fert ile tâbir edilen zerre de Onun destgâh-ı kudretinden çıkan bir eser-i san’atıdır. Çünkü o büyük kudretin nazarında, cevahir-i fert, yani zerrelerle nücum-u seyyare, yani gezici yıldızlar müsavidirler. Zira o büyük Allah’ın kudreti, ilmi, iradesi, kelâmı, zâtî sıfatlarıdır,
[TABLE]
[TR]
[TD]Abdülmecid: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Hâlık: her şeyi yaratan Allah[/TD]
[TD]Kehf Sûresi: Kur’ân-ı Kerim’in 18. sûresi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Rab: herbir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah[/TD]
[TD]ahval: haller, durumlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]azamet: haşmet, yücelik, büyüklük[/TD]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cevher-i fert: atom[/TD]
[TD]cihet: tarz, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delâlet etme: delil olma, işaret etme[/TD]
[TD]destgâh-ı kudret: kudret tezgâhı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elfaz: lafızlar, sözler[/TD]
[TD]eser-i san’at: san’at eseri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]eşcar: ağaçlar[/TD]
[TD]halk etme: yaratma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâkezâ: böylece, bunun gibi[/TD]
[TD]hâl: tavır, davranış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâşâ: asla, kesinlikle öyle değil[/TD]
[TD]ihtimam: özen, itina[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtiyar: irade, istek, tercih[/TD]
[TD]ilâgayrınnihaye: sonsuza kadar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istifade etme: faydalanma [/TD]
[TD]katre: damla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kelimat: kelimeler, sözler[/TD]
[TD]kelimat-ı hâliye: halle anlatılan kelimeler, hal ve hareketlerin ifade ettiği mânâlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kelâm: kelime, ifade[/TD]
[TD]kitab-ı kebir-i kâinat: büyük kâinat kitabı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret: İlâhî güç ve iktidar[/TD]
[TD]kudsî: yüce, büyük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kàl: söz, konuşma[/TD]
[TD]kâfi: yeterli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey[/TD]
[TD]lisan: dil [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lisân-ı hal: hal ve davranış dili[/TD]
[TD]lisân-ı kal: sözlü olarak ifade[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mübâlâğa: abartma, aşırılık [/TD]
[TD]mülevves: pis, kirli, bulaşık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müsâvi: eşit, denk[/TD]
[TD]mütercim: tercüme eden [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müzayede: fazlalaştırma, artırma, çoğaltma[/TD]
[TD]nakîse: eksiklik, noksanlık [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]neşretme: yayma[/TD]
[TD]nücum-u seyyare: gezen yıldızlar, gezegenler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tabir etme: ifade etme, isimlendirme[/TD]
[TD]tahsis: hâs kılma, özelleştirme; genel bir mânâ ve hüküm ifade eden bir sözü, belirli bir hükme mahsus kılma, belirli bir mânâda kullanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tenakus: eksilme, noksanlaşma[/TD]
[TD]teselsül etme: zincirleme devam etme, ard arda gelme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zerre: atom, en küçük madde parçası[/TD]
[TD]zira: çünkü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziya: ışık[/TD]
[TD]zâtî: zâtına ait, zâtıyla ilgili[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âkıl: akıl sahibi, akıllı[/TD]
[TD]ıstılah: ittifak, görüş birliği; belli bir topluluğun, bir meslek ve ilim erbabının bir kelimeyi sözlük mânâsından çıkararak o kelimeye özel bir anlam yükleyip başka bir mânâda ittifakla kullanmaları[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şems: güneş[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
15 Temmuz 2012: 18:40 #805669Anonim
Zât-ı Akdese lâzımdırlar. Onlarda teceddüd yok, ziyade ve noksan olmaya kabiliyet yok, tagayyürleri yok ki mertebeleri olsun. Maahaza, acz bu sıfatların zıddı olduğundan, onların içine girip oturamaz. Binaenaleyh, kudret-i İlâhiyede zerre ile şems arasında fark yoktur.Meselâ, terazinin her iki gözünde iki güneş veya iki zerre bulunduğu farz edilse, aralarında müsavat ve muvazene bulunduğundan, hariçten bir kuvvet bir gözüne basarsa, öteki göz havaya kalkar. İster o gözde zerre olsun, ister güneş olsun, o kuvvete göre farkları yoktur, ikisi de birdir.
Kezalik, mümkün olan bir şeyin tarafeyni, yani vücut ve ademi arasında, terazinin gözleri gibi müsavat olduğundan, kudret-i ezeliye hangi tarafa basarsa, öteki taraf heba gibi havaya kalkar. Güneş, sinek, zerre, bu hususta hepsi de birdir.
Hülâsa: Zerre gibi küçük şeyler veya âdi fiiller, Hâlıkın halkıyla vücuda geldikleri için, onun daire-i ilminde dahil oldukları bedihîdir. Bu itibarla, onlardan bahsetmekte, bilbedahe, müşâhhat (münakaşa etmek) yoktur. Kur’ân-ı Kerim, 1 اَلاَ يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ âyetiyle bu sırra işaret etmiştir. Yani, halkeden Hâlık, mahlûkunu bilmez mi? Ve bilmemesinin imkânı var mı? Öyleyse mahlûkundan niçin bahsetmesin, niçin mahlûkuyla konuşmasın?
İkinci mugalâta: Onlar, “Kur’ân’ın üslûpları ve şivesi altında bir insanın timsali görünür” diyorlar. Çünkü Kur’ân’da bahsedilen âdi işler ve hakir şeyler, insanların arasında yapılan muhavere ve konuşmalar gibidir. Bu cahil herifler bilmezler mi ki, söylenilen bir kelâm, bir cihetten mütekellimine bakarsa birkaç cihetten de muhatabına bakar? Çünkü muhatabın ahvâlini nazara almak lâzımdır ki, söylenilen söz o ahvâlin iktizası üzerine söylensin. Binaenaleyh, Kur’ân’ın muhatabı beşerdir. Kur’ân’ın maksadı da tefhimdir. Yani, beşerin bilmediği
[NOT]Dipnot-1 Mülk Sûresi, 67:14.[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Hâlık: her şeyi yaratan Allah[/TD]
[TD]Zât-ı Akdes: bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksiklikten, benzer ve ortak edinmekten sonsuz derecede yüce olan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]acz: acizlik, güçsüzlük[/TD]
[TD]adem: yokluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ahvâl: haller, durumlar[/TD]
[TD]bedihî: açık, aşikâr[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beşer: insanlık[/TD]
[TD]bilbedahe: açıkça, apaçık bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[TD]cihet: taraf, yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]daire-i ilm: ilim dairesi[/TD]
[TD]farz etme: varsayma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fiil: hareket, iş, etki[/TD]
[TD]hakir: hor ve değersiz, küçük, önemsiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]halk etme: yaratma[/TD]
[TD]heba: faydasız, boş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hülâsa: kısaca, özetle[/TD]
[TD]iktiza: gerektirme, bir şeyin gereği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itibarla: özellikle[/TD]
[TD]kelâm: kelime, ifade[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kezalik: bunun gibi, böylece[/TD]
[TD]kudret-i ezeliye: Allah’ın ezelden beri var olan kudreti, güç ve iktidarı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret-i İlâhiye: Allah’ın güç ve iktidarı[/TD]
[TD]maahaza: bununla beraber, bununla birlikte [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahlûk: yaratık, yaratılmış[/TD]
[TD]mugalâta: safsata, demagoji; aldatmak maksadıyla yanıltıcı sözler söyleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhavere: karşılıklı konuşma[/TD]
[TD]muhâtab: hitap edilen, kendisine karşı konuşulan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvazene: ağırlıkta eşitlik, denge[/TD]
[TD]müsâvat: eşitlik, denklik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütekellim: konuşan[/TD]
[TD]nazara almak: dikkate almak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tagayyür: başkalaşma, değişme[/TD]
[TD]tarafeyn: iki taraf [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teceddüt: yenileme[/TD]
[TD]tefhim: anlatma, bildirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]timsal: görüntü, yansıma[/TD]
[TD]vücuda gelmek: var olmak, meydana gelmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücut: varlık[/TD]
[TD]zerre: atom, en küçük madde parçası[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziyade: çok[/TD]
[TD]âdi: basit, sıradan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]üslûp: ifade tarzı[/TD]
[TD]şems: güneş[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
15 Temmuz 2012: 18:43 #805670Anonim
şeyleri bildirmektir. Buna binaendir ki, belâgatın iktizası üzerine, Kur’ân, beşerin hissiyatıyla memzuc olan üslûplarını giyer ve şivesiyle söyler ki, beşerin fehmi söylenilen sözden tevahhuş edip ürkmesin.Evet, yüksek bir insan, bir çocukla konuştuğu zaman çocukların şivesiyle konuşursa, çocuğun zihnini okşamış olur. Çocuğun fehmi, onun çat pat söylediği sözlerle ünsiyet peyda eder; söylediklerini dinler ve anlar. Aksi halde, o insanla o çocuk arasında bir malûmat alışverişi olamaz. Allah ile beşer arasındaki ahz ve i’tâlar da böyledir. Eğer Cenâb-ı Hak beşere i’tâ edeceği malûmatı beşerin terazisiyle tartıp vermezse, beşer, kat’iyen ne bakar ve ne de alır. Çünkü beşer, ancak alışmış olduğu terazisinin dilinden anlar, bu fennî terazilerin dilinden anlamaz.
S – Hakikaten, eşyanın hakareti, hisseti, kudretin azametine, kelâmın nezahet ve nezaketine münafidir.
C – Bazı şeylerde veya işlerde görünen hakaret, çirkinlik, eşyanın mülk cihetine aittir. Yani dış yüzüne nazırdır ve bizim nazarımızda öyle görünür. Ve bunun için, eşya ile yed-i kudret arasına perde olarak esbab-ı zahiriye vaz edilmiştir ki, sathî nazarımızda yed-i kudretin o gibi eşya ile mübaşereti görünmesin. Fakat melekût ciheti, yani içyüzü ise şeffaf ve yüksektir. Kudretin taallûk ettiği bu cihette, hiçbirşey kudretin taallûkundan hariç değildir.
Evet, azamet-i İlâhiye esbab-ı zahiriyenin vaz’ını iktiza ettiği gibi, vahdet ve izzet-i İlâhiye de kudretin bütün eşyaya şumulünü ve kelâmın herşeye ihatasını iktiza ederler. Maahaza, bir zerre üstünde zerrelerle yazılan bir Kur’ân, sahife-i semada yıldızlarla yazılacak Kur’ân’dan hüsünde (güzellik) aşağı değildir.
[TABLE]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah[/TD]
[TD]ahz: alım, alma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]azamet: büyüklük, haşmet[/TD]
[TD]azamet-i İlâhiye: Allah’ın azameti, haşmet ve büyüklüğü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]belâgat: sözün düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi[/TD]
[TD]beşer: insanlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]binaen: -dayanarak [/TD]
[TD]cihet: taraf, yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esbab-ı zahiriye: görünen, dış sebepler[/TD]
[TD]eşya: şeyler, varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fehm: anlama, kavrama[/TD]
[TD]fennî: teknik, ilimle ilgili[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakaret: küçüklük, basitlik[/TD]
[TD]hakikaten: gerçekten[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hisset: önemsizlik, değersizlik [/TD]
[TD]hissiyat: duygular, hisler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüsün: mânevî, iç güzellik[/TD]
[TD]ihata: kuşatma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktiza: gerektirme, bir şeyin gereği[/TD]
[TD]izzet-i İlâhiye: Cenab-ı Hakkın nihâyetsiz izzeti, şeref ve yüceliği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]i’tâ: verme, bahşetme[/TD]
[TD]kat’iyen: kesin olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kelâm: söz, ifade[/TD]
[TD]kudret: Allah’ın sınırsız güç ve iktidarı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maahaza: bununla beraber, bununla birlikte [/TD]
[TD]malumât: bilgiler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]melekût ciheti: birşeyin iç yüzü, aslı, esası[/TD]
[TD]memzuc: kaynaşmış, karışmış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mübaşeret: temas etme, meşgul olma[/TD]
[TD]mülk ciheti: dış yüz, madde ile ilgili tarafı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münâfi: aykırı, zıt[/TD]
[TD]müsemmâ: isimlendirilmiş, belirlenmiş, işaret edilen mânâ[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar: görüş, bakış[/TD]
[TD]nazır: bakan, bakar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nezahet: eksiklik ve kusurdan uzak olma, temizlik[/TD]
[TD]nezaket: incelik, zariflik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]peydâ etme: kazanma, meydana gelme[/TD]
[TD]sahife-i semâ: gökyüzü sayfası[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sathî nazar: sığ, yüzeysel bakış, görüş[/TD]
[TD]taallûk: bitişme, bağlanma, ilgili olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevahhuş: korkma, ürkme[/TD]
[TD]vahdet: Allah’ın birliği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaz edilme: koyulma, yerleştirilme[/TD]
[TD]vaz’: yerleştirme, koyma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]yed-i kudret: Allah’ın kudret eli[/TD]
[TD]zerre: atom, en küçük madde parçası[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ünsiyet: alışkanlık, âşinalık, yakınlık[/TD]
[TD]üslûp: ifade tarzı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şeffaf: parlak, saydam[/TD]
[TD]şive: söyleyiş, tarz, üslûp[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şumul: kapsamlılık, kuşatıcılık [/TD]
[/TR]
[/TABLE]
15 Temmuz 2012: 18:46 #805671Anonim
Ve kezaHAŞİYE-1 bir sivrisineğin yaratılışı, san’atça filin hilkatinden dûn değildir.Kelâm sıfatı da aynen kudret sıfatı gibidir. Bir çocukla konuşup söz anlatmak, bir feylesofla konuşmaktan aşağı değildir.
S – Şu temsillerde görünen hakaret-i zahiriye neye âittir?
C – O gibi haller temsil getirene ait değildir, ancak mümessel-i lehe âittir. Yani, kime ve ne şeye temsil getirilmişse ona aittir. Zaten kelâmın güzelliği, belâgati, mümessel-i lehe mutabakatı nisbetindedir. Evet, bir padişah bir çobana, çobanlara mahsus bir aba, bir palto ve kelbine de bir kemik verirse, “Padişah iyi yapmadı” diye kimse itiraz edemez. Çünkü herşeyi lâyıkına vermiştir. Binaenaleyh, mümessel-i leh ne kadar hakir olursa, temsili de o kadar hakir olur; ve ne kadar büyük olursa, temsili de o kadar büyük olur.
Evet, sanemler pek âdi, hakîr olduklarından Cenâb-ı Hak, sineği
1 onlara musallat kılmıştır. Ve ibadetleri de o kadar çirkindir ki, نَسْجُ الْعَنْكَبُوتِ ile, yani örümceğin ağıyla tâbir edilmiştir.Üçüncü muğalâta: Onlar diyorlar ki: “Hakikati izhar etmekte, aczi îma eden bu gibi temsilâta ne ihtiyaç vardır?”
[NOT]Haşiye-1 Sivrisineğin başında mızrak gibi bir hortum vardır. Filin başına konar, hortumunu filin hortumuna batırır, fil kaçmaya başlar, hiçbir suretle elinden kurtulamaz. Demek Cenâb-ı Hak, sivrisineği file galip ve hâkim kılmıştır. Binaenaleyh, hilkatça dûn ise de, cesaret hususunda fâiktir (Mütercim Abdülmecid).
Dipnot-1 Bir Arabînin taptığı bir sanemi varmış. Bir gün ibadete gitmiş. Bakmış ki, bir tilki sanemin başına bevletmiş. Bu hali görünce, اَرَبٌّ يَبُولُ الثَّعْلَبَانُ بِرَأْسِهِ demekle, sanemi kırmış, atmış. Demek sanemlerin hakaretinden, yalnız sinekler değil, tilkiler de başlarına çıkar, telvis eder (Mütercim Abdülmecid). Başına tilkilerin bevl ettiği bir şey nasıl rab olur.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Abdülmecid: (bk. bilgiler – Abdülmecid Nursî)[/TD]
[TD]Arabî: Arap, Arap milletinden olan, bedevî[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah[/TD]
[TD]Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]aba: yünden yapılmış hırka[/TD]
[TD]acz: zayıflık, güçsüzlük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]belâgat: sözün düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi[/TD]
[TD]bevl: idrar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bevletme: idrar yapma, pisleme[/TD]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dûn: aşağı[/TD]
[TD]fâik: üstün[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]galip: üstün[/TD]
[TD]hakaret: küçüklük, basitlik, değersizlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakaret-i zahiriye: görünürdeki basitlik, önemsizlik[/TD]
[TD]hakir: hor ve değersiz, basit, önemsiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haşiye: dipnot, açıklayıcı not[/TD]
[TD]hilkat: yaratılış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]husus: konu[/TD]
[TD]hâkim kılma: üstün yapma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]izhar etmek: açıklamak, göstermek[/TD]
[TD]kelb: köpek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kelâm: söz, ifade; Cenâb-ı Hakkın şânına lâyık tarzda dilediği varlıkla dilediği şekilde konuşma sıfatı—vahiy ve ilham gibi[/TD]
[TD]keza: bunun gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret: güç, iktidar; Cenâb-ı Hakkın dilediği şeyi dilediği zamanda sınırsız güç ve iktidarıyla yapma sıfatı[/TD]
[TD]mugalâta: safsata, demagoji; aldatmak maksadıyla yanıltıcı sözler söyleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]musallat kılma: sataştırma, iliştirme[/TD]
[TD]mutabakat: uygunluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mümessel-i leh: kendisi için misal getirilen[/TD]
[TD]nisbet: kıyas, oran[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sanem: put[/TD]
[TD]tabir etme: ifade etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]telvis etmek: kirletmek, pisletmek[/TD]
[TD]temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temsilât: temsiller, analojiler; kıyaslama tarzında benzetmeler[/TD]
[TD]âdi: basit, değersiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]îma: gizli ve ince bir mânâyı işaret etme, gösterme[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
15 Temmuz 2012: 18:49 #805672Anonim
Elcevap: Kur’ân’ı inzal etmekten maksat, cumhur-u nâsı irşad etmektir. Cumhur ise avamdır. Avâm-ı nâs, çıplak olan hakaikı göremez; ülfet peyda etmedikleri akliyat-ı mahzayı ve mücerredâtı fehimleri alamaz. Bunun için Cenâb-ı Hak, lütuf ve ihsanıyla, hakikatleri onların ülfet ettikleri bir libasla, bir şiveyle göstermiştir ki, tevahhuş edip ürkmesinler. Bu bahis, müteşabihat bahsinde geçmiştir.Bu âyetin cümleleri arasındaki irtibata gelelim:
Evet, ﴾ اِنَّ اللهَ لاَ يَسْتَحْيِۤى اَنْ يَضْرِبَ مَثَلاً مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا
1 ﴿ cümlesi onların irad ettikleri aşağıdaki müteselsil itirazları reddediyor.1. Allah’ın beşer ile konuşmasında ve onlara kahır ve itab etmekte ve onlardan şikâyet etmekte ne hikmet vardır? Halbuki bu gibi şeylerden anlaşılır ki, âlemde insanın da başka bir tasarrufu, bir tesiri vardır.
2. İnsanlar arasında cereyan eden konuşmalar gibi temsillerinin getirilmesi… Zira bu, Kur’ân’ın beşer kelâmı olduğuna alâmettir.
3. Kelâmın arkasında, üslûbların arasında insanın timsali görünür.
4. Hakaik, temsilâtla tasvir ediliyor. Bu ise, hakikatı izhar etmekten âciz olduğuna delâlet eder.
5. Getirilen temsiller, âdi temsillerdir. Bu ise, mütekellimin zihni, inhisar altında olduğuna emaredir.
6. Hakir ve kıymetsiz şeylerden temsiller getiriliyor. Bu da mütekellimin zayıf olduğuna delildir.
7. Getirilen temsillere mecburiyet olmadığından, terki zikrinden evlâdır.
8. Bilhassa, ehl-i izzetin hayâ ederek tenezzül etmedikleri şeylerden temsil getirilmiştir.
[NOT]Dipnot-1 “Cenab-ı Hak, kullarını irşad ve ikaz etmek üzere, sivrisinek gibi küçük, kıymetsiz bir hayvanla veya bir mahlûkla misal getirmeyi, kâfirlerin keyfi için terk etmez.” Bakara Sûresi, 2:26.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah[/TD]
[TD]akliyat-ı mahza ve mücerredât: sırf akıl yoluyla kavranan ve bilinen soyut şeyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]alâmet: belirti, işaret[/TD]
[TD]avam: halk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]avâm-ı nas: sıradan halk tabakası[/TD]
[TD]beşer: insanlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilhassa: özellikle[/TD]
[TD]cereyan etme: akma, sürüp gitme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cumhur: çoğunluk[/TD]
[TD]cumhur-u nas: halkın çoğunluğu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delâlet etme: delil olma, işaret etme[/TD]
[TD]ehl-i izzet: itibar, şeref sahibi kimseler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]emare: belirti, işaret[/TD]
[TD]evlâ: daha uygun, daha lâyık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fehim: anlayış, kavrayış[/TD]
[TD]hakaik: gerçekler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakir: hor ve değersiz, önemsiz[/TD]
[TD]hayâ etme: utanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: fayda, gaye, sır[/TD]
[TD]ihsan: bağış, ikram[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inhisar: sınırlandırma, kayıt altına alma[/TD]
[TD]inzal etme: indirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irad etme: getirme, söyleme[/TD]
[TD]irşad: doğru yol gösterme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itab etmek: azarlamak[/TD]
[TD]izhar etmek: açıklamak, göstermek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kelâm: söz, ifade[/TD]
[TD]libas: elbise[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lütuf: iyilik, ihsan, bağış[/TD]
[TD]mütekellim: konuşan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müteselsil: zincirleme, sıralı, dizili[/TD]
[TD]müteşabihat: insanların sözleriyle ifade edilemeyecek kadar yüksek olan ve ancak temsil ve teşbihlerle anlatılabilen hakikatler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasarruf: kullanma, faaliyet[/TD]
[TD]tasvir: şekillendirerek anlatma, ifade etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temsil: analoji; kıyaslama tarzında benzetme[/TD]
[TD]temsilât: temsiller[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tenezzül: inme, alçalma[/TD]
[TD]tesir: etki[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevahhuş etme: korkma, ürkme[/TD]
[TD]zikr: anılma, söyleme, ifade edilme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zira: çünkü[/TD]
[TD]âciz: güçsüz, zavallı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âdi: basit, sıradan [/TD]
[TD]ülfet etme: alışma, alışkanlık kazanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ülfet peyda etme: alışkanlık kazanma[/TD]
[TD]üslûp: ifade ve söyleşi tarzı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şive: söyleyiş, ifade tarzı, üslûbu[/TD]
[/TR]
[/TABLE]15 Temmuz 2012: 18:51 #805673Anonim
Kur’ân-ı Kerim, bu itiraz silsilesini, اِنَّ اللهَ لاَ يَسْتَحْيِۤى اَنْ يَضْرِبَ مَثَلاً مَا …الخ
1 cümlesiyle bir darbede kırmış ve yıkmıştır:1. Eşyanın içyüzleri yüksek ve şeffaf olduğundan, bu yüzlerden bahsetmek azamet ve celâle münafi olmadığı gibi; ulûhiyetin iktizası üzerine dış yüzleri çirkin görünenlerin bahsedilmekten, zikredilmekten hâriç tutulmaları, ulûhiyet kanununa muhaliftir. Çünkü bir hâkim, teb’asından çingeneleri hukuk-u medeniyeden ihraç etmez.2. Belâgat ve hikmetin iktizası üzerine, hakir mânâları ifade için hakir temsillerin zikrinde bir muhalefet yoktur.3. Âdi temsillerde bir beis yoktur; terbiye ve irşad öyle ister.4. İnâyet-i İlâhiyenin iktizası üzerine, hakaik, temsilâtla tasvir edilir.5. Rububiyet ve terbiyenin iktizasına binaen, insanları, kendi aralarında cereyan eden muhavereleri, üslûpları, şiveleriyle irşad etmek lâzımdır.6. Hikmet ve nizamın iktizası üzerine, Cenâb-ı Hakkın insanlarla konuşması zarurîdir.Hülâsa: Cenâb-ı Hak, insanlara cüz-ü ihtiyarî vermekle, onları âlem-i ef’âle masdar yaptı. O âlem-i ef’âli bir nizam altında almak üzere kelâmını, yani Kur’ân’ını da resul olarak o âlem-i ef’âle gönderdi. Binaenaleyh, tanzif ve tanzim için yapılan İlâhî bir program, itirazlara mahal olamaz.
﴿ فَاَمَّا الَّذِينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ
2 ﴾
[NOT]Dipnot-1 “Cenab-ı Hak, kullarını irşad ve ikaz etmek üzere, sivrisinek gibi bir mahlûkla misal getirmeyi, kâfirlerin keyfi için terk etmez.” Bakara Sûresi, 2:26.
Dipnot-2 “İman edenler, onun, Rablerinden gelen hak olduğunu bilirler.” Bakara Sûresi, 2:26.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah[/TD]
[TD]azamet: büyüklük, haşmet, yücelik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beis: sakınca[/TD]
[TD]belâgat: sözün düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]binaen: -dayanarak [/TD]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]celâl: büyüklük, azamet, haşmet[/TD]
[TD]cereyan etme: meydana gelme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cüz-ü ihtiyarî: çok az irade serbestliği[/TD]
[TD]hakaik: hakikatler, gerçek mahiyetler, esaslar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakir: küçük, değersiz, önemsiz[/TD]
[TD]hikmet: ilim, gaye, fayda[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hukuk-u medeniyet: medenî hak ve hürriyetler[/TD]
[TD]hâkim: hükmeden, idareci[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hülâsa: öz, özet[/TD]
[TD]ihraç etme: çıkarma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktiza: bir şeyin gereği, gerektirme[/TD]
[TD]inâyet-i İlâhiye: Allah’ın inâyeti; bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irşad: doğru yol gösterme[/TD]
[TD]kelâm: söz, ifade[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahal: yer, mekan[/TD]
[TD]masdar: kaynak ve türevlerin kendinden doğduğu esas[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhalefet: karşıt olma, aykırılık[/TD]
[TD]muhalif: aykırı, zıt[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhavere: karşılıklı konuşma[/TD]
[TD]münâfi: aykırı, zıt[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nizam: düzen[/TD]
[TD]resul: elçi, peygamber[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rububiyet: Rablık; herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması[/TD]
[TD]silsile: zincir, sıra, dizi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tanzif: temizleme, temizlik[/TD]
[TD]tanzim: düzenleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasvir etme: canlandırarak şekillerle anlatma, ifade etme[/TD]
[TD]teb’a: uyruk, bir idarecinin yönettiği halk [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temsil: analoji; kıyaslama tarzında benzetme[/TD]
[TD]temsilât: temsiller[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terbiye: belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, olgunlaştırma[/TD]
[TD]ulûhiyet: ibadete ve itaat edilmeye lâyık olma, ilâhlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âdi: basit, değersiz [/TD]
[TD]âlem-i ef’al: fiil ve davranışlar âlemi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]üslûp: ifade tarzı[/TD]
[TD]İlâhî: Allah tarafından olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]الخ: sonuna kadar[/TD]
[/TR]
[/TABLE]15 Temmuz 2012: 18:55 #805674Anonim
Bu cümleyi evvelki cümle ile bağlayan alâkaya gelince:
Evvelki cümledeki hükmü ispat için, bu cümle, bir delilin yolunu gösteriyor ve zihne gelen vehimleri de def ediyor. Şöyle ki:
Her kim inâyet-i ezeliye ile rububiyet-i İlâhiyeyi göz önüne getirip Allah cânibinden kudretin azameti altında bakarsa, بَعُوضَةً
1 ve emsaliyle getirilen temsillerin belâgat kanunlarına muvafık ve Cenâb-ı Haktan hak olduğunu tasdik eder. Fakat her kim nefsinin emri altında mümkinatı nazara alarak bakarsa, şüphesiz vehimler onu havalandırır, dalâletin bataklığına atar.Bu iki taife insanların misli, şöyle iki şahsın misline benzer ki: Onlardan birisi yukarıya, diğeri aşağıya gider. Her ikisi de pek çok su arklarını görürler. Yukarıya giden şahıs, doğru çeşmenin başına gider, suyun menbaını bulur; tatlı, temiz bir su olduğunu anlar. Sonra o çeşmeden teşaub edip dağılan bütün arkların temiz ve tatlı olduklarına hükmeder ve hangi arka tesadüf ederse, tatlı ve temiz olduğunda tereddüt etmez. İşte bu itibarla, kendisine vehimler tasallut etmezler. Aşağıya giden öteki şahıs ise, arklara bakar, suyun menbaını göremediğinden, her rastgeldiği ark suyunun tatlı olup olmadığını anlamak için delilleri, emareleri aramaya mecbur olur. Bundan dolayı vehimlere maruz kalır. Ednâ bir vehim, o kafasızı yoldan çıkarır.
Yahut o iki taifenin misali, ellerinde bir âyine bulunan iki şahsın misaline benzer ki, birisi âyinenin şeffaf yüzüne bakar, içinde kendisini gördüğü gibi çok şeyleri de görebilir. Öteki adam ise, âyinenin renkli yüzüne bakar, birşey anlayamaz.
Hülâsa: Allah’ın sun’una, ef’âline, kelâmına, temsilâtına, üslûplarına, inâyet ve rububiyetini mülâhaza etmekle beraber, Allah’ın cânibinden bakmak lâzımdır. Bu bakış da, ancak nûr-u imanla olur. Bu itibarla, vehimler olsa bile, ancak
[NOT]Dipnot-1 Sivrisinek.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah[/TD]
[TD]ark: su kanalı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]azamet: büyüklük, yücelik[/TD]
[TD]belâgat: sözün düzgün, kusursuz, yerinde, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cânib: yön, taraf[/TD]
[TD]dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]def etme: ortadan kaldırma, kovma[/TD]
[TD]ednâ: en basit, en küçük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ef’âl: fiiler, işler[/TD]
[TD]emare: belirti, işaret[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]emsal: benzerler[/TD]
[TD]hükmetme: karar verme, hükmünü verme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hülâsa: öz, özet[/TD]
[TD]inâyet: bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzen, düzenlilik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inâyet-i ezeliye: Ezelî olan Allah’ın kâinata koyduğu bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzen, düzenlilik[/TD]
[TD]itibar: özellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kelâm: söz, ifade[/TD]
[TD]kudret: Allah’ın güç ve iktidarı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maruz: tesiri altında kalmak[/TD]
[TD]menba: kaynak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]misl: eş, benzer[/TD]
[TD]muvafık: lâyık, uygun[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mülâhaza etmek: düşünmek, akla getirmek[/TD]
[TD]mümkinat: olması imkân dahilinde olan şeyler, yaratılmış olan herşey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazara almak: dikkate almek[/TD]
[TD]nefs: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rububiyet: Rablık; herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması[/TD]
[TD]rububiyet-i İlâhiye: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sun’: san’at[/TD]
[TD]taife: sınıf, grup[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasallut: musallat olma, ilişme[/TD]
[TD]tasdik: doğrulama, onaylama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temsil: analoji; kıyaslama tarzında benzetme[/TD]
[TD]temsilât: kıyaslama tarzında benzetmeler, analojiler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşaub etme: dallara, kısımlara ayrılma[/TD]
[TD]vehim: kuruntu, varsayım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]üslûp: ifade tarzı[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
15 Temmuz 2012: 18:59 #805675Anonim
örümcek ağının kıymet ve kuvvetinde olur. Eğer mümkinat cihetinden cüz’î fikriyle müşteri nazarıyla bakarsa, zayıf bir vehim bile onun nazarında bir dağ gibi olur. Cûdi Dağını gözün rüyetinden men eden sineğin kanadı gibi, zayıf, küçük bir vehim de hakikati onun gözünün görmesinden setreder.﴾ وَاَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا
1 ﴿ ilâ âhir.Bu cümlenin evvelki cümle ile cihet-i irtibatı:
Evet, temsilât-ı Kur’ân’iyedeki hikmeti fehmetmek için Allah cânibinden nûr‑u imanla bakmak lâzım olduğuna evvelki cümle ile işaret edilmiştir. Bu cümlede ise, mezkûr temsilâttaki hikmetin adem-i fehmini intac eden ve aynı zamanda evham ve bahaneler yuvasına giden yol gösterilmiştir. Şöyle ki:Alçak nefis tarafından herşeyi karanlıklı gösteren küfür zulmetiyle temsilât-ı Kur’âniyeye bakan olursa, tabiî o temsilâtın hikmetini anlayamaz, evhama kapılır. Kalbindeki marazın yardımıyla, her vehim onun nazarında bir dev kesilir; tarik-i hakkı kaybeder, tereddütlere maruz kalır. Sonra istifhama, yani sorup sual etmeye başlar, içinden çıkamaz; en nihayet iş inkâra dayanır, inkârın içinde kalır. Kur’ân-ı Kerim, ihtisar ve kinaye tarikiyle onların inkârı tazammun eden istifhamlarına, مَاذَاۤ اَرَادَ اللهُ بِهٰذَا مَثَلاً
2 cümlesiyle işaret etmiştir. Ve bu işaret içindir ki, evvelki cümlede mezkûr olan يَعْلَمُونَ
3 ye mutabakat için, burada لاَ يَعْلَمُونَ
4 ’nin zikri lâzım iken مَاذَۤا اَرَادَ اللهُ بِهٰذَا مَثَلاً ilâ âhir, denilmiştir.يُضِلُّ بِهِ كَثِيرًا وَيَهْدِى بِهِ كَثِيرًا
5 Bu cümle, onların temsilâtının sebebini, ille-i gaiyesini anlamak üzere مَاذَا
6 ile yaptıkları istifhama cevaptır. Fakat
[NOT]Dipnot-1 İnkâr edenler ise.
Dipnot-2 “Allah bu gibi hakîr misallerden neyi irade etmiştir?” Bakara Sûresi, 2:26.
Dipnot-3 Onlar bilirler.
Dipnot-4 Onlar bilmezler.
Dipnot-5 “Allah, onunla çoklarını dalâlete atar ve çoklarını da hidayete götürür.” Bakara Sûresi, 2:26.
Dipnot-6 Ne?
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Cûdi Dağı: (bk. bilgiler)
[/TD]
[TD]adem-i fehm: anlayamama, kavrayamama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: taraf, yön[/TD]
[TD]cihet-i irtibat: bağlantı yönü, münasebet tarafı [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cânib: yön, taraf[/TD]
[TD]cüz’î: az, küçük, ferdî[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]evham: kuruntular, şüpheler[/TD]
[TD]fehmetmek: anlamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: fayda, gaye, sır[/TD]
[TD]ihtisar: kısaltma, özetleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ille-i gaiye: asıl gaye, asıl sebep[/TD]
[TD]ilâ âhir: sonuna kadar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intaç etme: netice verme, doğurma[/TD]
[TD]istifham: soru sorma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kinaye: bir sözü gerçek mânâsına da gelebilecek şekilde, onun dışında başka bir mânâda kullanma san’atı[/TD]
[TD]maraz: hastalık, illet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maruz: tesiri altında kalmak[/TD]
[TD]mezkûr: anılan, sözü geçen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mutabakat: uygunluk[/TD]
[TD]mümkinat: olması imkân dahilinde olan şeyler, yaratılmış olan her şey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar: bakış, görüş[/TD]
[TD]nefis: insanı daima kötülüğe, haram olan zevk ve isteklere sevk eden duygu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayet: son[/TD]
[TD]nur-u iman: iman ışığı, aydınlığı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rüyet: görme[/TD]
[TD]setretme: örtme, gizleme, kapatma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tabiî: doğal, tabiat gereği[/TD]
[TD]tarik: yol[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tarik-i hak: hak, doğru yol[/TD]
[TD]tazammun: içerme, içine alma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temsilât: kıyaslama tarzında benzetmeler, analojiler[/TD]
[TD]temsilât-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın verdiği temsiller, misaller[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vehim: kuruntu, varsayım[/TD]
[TD]zulmet: karanlık[/TD]
[/TR]
[/TABLE]15 Temmuz 2012: 19:05 #805676Anonim
Kur’ân-ı Kerim, usul ittihaz ettiği îcaz ve ihtisara binaen, temsilâtın âkıbetini, yani temsilâta terettüp eden dalâlet ve hidayeti, ille-i gaiye menzilesinde göstermiştir. Evet dalâlet ve hidayet, temsilata illet olamaz. Eğer illet olsa, cebir olur. Ancak, temsilâtın sebep ve ille-i gaiyesi, cumhur-u avamı ikâz ve irşaddır. Sanki onlar, “Ne için böyle oldu? Ne için i’caz bedîhi olmadı? Ne için Allah’ın kelâmı olduğu zaruri olmadı? Ne için bu temsilât yüzünden vehimlere meydan verildi?” diye bir çok sualleri ortaya çıkardılar. Kur’ân’ı Kerim يُضِلُّ بِهِ كَثِيراً وَيَهْدِى بِهِ كَثِيراً
1 cümlesiyle, o sual kümesini dağıttı. Şöyle ki: O temsilâtı nûr-u iman ile tefekkür edenin nûr-u imanı inkişaf eder, kuvvet bulur. Küfür zulmetiyle ve tenkit hırsıyla bakanın da, zulmeti ziyadeleşir ve gözü kör olur. Çünkü nazarîdir, bedîhi değildir.
Evet, bu temsilât, temiz ve yüksek ruhları, mülevves ve alçak ruhlardan tefrik içindir. Bu da, yüksek istidatları neşvünemalandırmakla pis istidatlardan temyiz içindir. Bu dahi, sağlam fıtratları, mücahede ile, bozuk ve hasta fıtratlardan ayırmak içindir. Bunu da, imtihan-ı beşer istilzam ediyor. Bunu dahi, sırr-ı teklif iktiza etmiştir. Teklif ise saadet-i beşer içindir. Saadet ise tekemmülden sonradır.
S – Diyorsun ki: “Teklif saadet içindir. Halbuki ekser-i nâsın şekavetine sebep, tekliftir. Teklif olmasaydı, bu kadar tefavüt-ü şekavet de olmazdı?”
C – Cenâb-ı Hak, verdiği cüz-ü ihtiyarî ile ef’âl-i ihtiyariye âlemini kesbiyle teşkil etmeye insanı mükellef kıldığı gibi, ruh-u beşerde vedia olarak ekilen gayr-ı mütenahi tohumları sulamak ve neşvünemalandırmak için de beşeri teklif ile mükellef kılmıştır. Eğer teklif olmasaydı, ruhlardaki o tohumlar neşvünema bulamazdı.
[NOT]Dipnot-1 “Allah, onunla çoklarını dalâlete atar ve çoklarını da hidayete götürür.” Bakara Sûresi, 2:26.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah[/TD]
[TD]bedihî: apaçık, aşikâr [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]binaen: -dayanarak [/TD]
[TD]cebir: zorlama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cumhur-u avam: halkın çoğunluğu[/TD]
[TD]cüz-i ihtiyarî: insandaki az bir irade serbestliği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık[/TD]
[TD]ef’âl-i ihtiyariye: iradeyle yapılan davranışlar, fiiller[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ekser-i nâs: insanların çoğunluğu[/TD]
[TD]fıtrat: mizaç, karakter, yaratılış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayr-ı mütenâhi: sınırsız, sonsuz[/TD]
[TD]hidayet: doğru ve hak yol, İslâmiyet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtisar: kısaltma, özetleme[/TD]
[TD]iktiza etme: gerektirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ille-i gaiye: asıl gaye, sebep[/TD]
[TD]illet: asıl sebep, maksat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]imtihan-ı beşer: insanlığın denenmesi, sınavı[/TD]
[TD]inkişaf: açığa çıkma, gelişme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irşad: doğru yolu gösterme[/TD]
[TD]istidat: kabiliyet, ruhî özellikler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istilzam etme: gerektirme[/TD]
[TD]ittihaz: edinme, kabul etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]i’caz: mu’cize oluş[/TD]
[TD]kelâm: ifade, söz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kesb: kazanma[/TD]
[TD]menzil: konum, makam[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mücahede: cihad etme, mücadele[/TD]
[TD]mükellef: yükümlü, sorumlu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mülevves: pis, kirlenmiş[/TD]
[TD]nazarî: teorik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]neşvünema: büyüyüp gelişme[/TD]
[TD]nur-u iman: iman ışığı, aydınlığı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ruh-u beşer: insan ruhu[/TD]
[TD]saadet: mutluluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saadet-i beşer: insanlığın mutluluğu[/TD]
[TD]sırr-ı teklif: kullukla yükümlülüğün sırrı, kulluk ve imtihan sırrı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tefavüt-ü şekavet: sıkıntıların, musibetlerin farklılığı[/TD]
[TD]tefrik: ayırt etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tekemmül: mükemmelleşme, olgunlaşma[/TD]
[TD]teklif: yükümlülük, sorumluluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temsilât: temsiller, kıyaslama tarzında benzetmeler[/TD]
[TD]temyiz: ayırd etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terettüp etme: lâzım gelme, netice verme, gerekme[/TD]
[TD]tetkik: inceleme, araştırma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşkil etme: oluşturma, meydana getirme[/TD]
[TD]usul: yöntem, metod[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vedia: ödünç, emanet [/TD]
[TD]ziyadeleşmek: artmak, çoğalmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zulmet: karanlık[/TD]
[TD]âkıbet: netice, son[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]îcaz: mânâyı az sözle anlatma, özlü söz[/TD]
[TD]şekavet: rahatsızlık, sıkıntı[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
15 Temmuz 2012: 19:42 #805678Anonim
Evet, nev-i beşerin ahvâline dikkatle bakılırsa görülür ki, ruhun mânen terakkisini, vicdanın tekâmülünü, akıl ve fikrin inkişaf ve terakkisini telkih eden, yani aşılayan, şeriatlardır; vücut veren, tekliftir; hayat veren, Peygamberlerin gönderilmesidir; ilham eden, dinlerdir. Eğer bu noktalar olmasaydı, insan hayvan olarak kalacaktı ve insandaki bu kadar kemâlât-ı vicdaniye ve ahlâk-ı hasene tamamen yok olurlardı. Fakat insanların bir kısmı, arzu ve ihtiyarıyla teklifi kabul etmiştir. Bu kısım, saadet-i şahsiyeyi elde ettiği gibi, nev’in saadetine de sebep olmuştur.Amma insanların büyük bir kısmı, ihtiyarıyla küfrü kabul ve tekâlif-i İlâhiyeyi reddetmişlerse de, teklifin bazı nevilerinden süzülen terbiyevî, ahlâkî vesaire güzel şeyleri aldıklarından, teklifin o nevilerini zımnen ve ıztıraren kabul etmiş bulunurlar. İşte bu itibarla, kâfirin her sıfatı ve her hali kâfir değildir.
S – İnsanlardan büyük bir kısmın şekaveti meydanda iken, yalnız küçük bir kısmın saadeti nasıl nev’in saadetine sebep olur ki, “Şeriat rahmettir” diyorsunuz. Halbuki nev’in saadeti, ya bütün efradın veya kısm-ı ekserisinin saadetiyle olabilir?
C – Altına yüz yumurta bırakılan tavuk, o yumurtadan yirmisini civciv çıkarıp seksenini ifsad etse, bu tavuk, yumurta nev’ine hizmet etmiş olur. Çünkü bir civciv, bin yumurtanın annesi olabilir.
Veya yüz tane çekirdek toprağa ekilse ve su ile sulanıp bilâhare yirmisi neşvünema bulup hurma ağacı olsa ve sekseni çürüyüp mahvolsa, yirmi çekirdeğin sümbüllenip ağaç olmasına sebep olan su, elbette çekirdek nev’ine hizmet etmiş olur.
Veyahut bir maden ateşte eritilse, beşte biri altın, mütebakisi toprak çıksa; elbette ateş, o madenin kemâline, saadetine sebep olur.
Binaenaleyh, teklif de insanların beşte birini kurtarsa, o beşte birin saadet-i nev’iyeye sebep ve âmil olduğuna kat’iyetle hükmedilebilir. Maahaza, yüksek hissiyat ile güzel ahlâkın neşvüneması, ancak mücahede ve içtihadla olur. Evet, sağ el, daima çalıştığı için, sol elden daha kuvvetlidir. Ve bir hükûmet, mücahede ettikçe cesareti artar, terk ettiği zaman cesareti azalır ve binnetice cesaret de, hükümet de söner, mahvolur.
[TABLE]
[TR]
[TD]ahlâk-ı hasene: güzel ahlâk[/TD]
[TD]ahlâkî: ahlâkla ilgili, ahlâka uygun [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ahvâl: haller, durumlar[/TD]
[TD]bilâhare: daha sonra[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[TD]efrad: fertler, bireyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hissiyat: duygular, hisler[/TD]
[TD]ifsad etme: bozma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtiyar: irade, istek[/TD]
[TD]ilham: kalbe gelen mânâlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkişaf: açığa çıkma, gelişme[/TD]
[TD]itibar: özellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]içtihad: dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadisten hüküm çıkarma[/TD]
[TD]kat’iyet: kesinlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl: mükemmellik[/TD]
[TD]kemâlât-ı vicdaniye: vicdanî ve ruhî olgunluklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin olan şeylerden birini inkâr eden kimse[/TD]
[TD]küfr: nankörlük, inkâr ve inançsızlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kısm-ı ekseri: çoğunluk, büyük bir kısmı[/TD]
[TD]maahaza: bununla beraber, bununla birlikte [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahv olma: yok olma[/TD]
[TD]mücâhede: çabalama, gayret etme, çalışma [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütebaki: geri kalan kısım[/TD]
[TD]nev-i beşer: insanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nev’i: çeşit, tür[/TD]
[TD]nev’in saadeti: insanlık türünün, insanlığın mutluluğu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]neşvünema: büyüyüp gelişme[/TD]
[TD]rahmet: İlâhî şefkat ve merhamet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saadet: mutluluk[/TD]
[TD]saadet-i nev’iye: insan türünün mutluluğu, huzuru[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saadet-i şahsiye: şahsî mutluluk[/TD]
[TD]teklif: kulluk görevini yükleme, sorumluluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tekâlif-i İlâhiye: Allah’ın yüklediği sorumluluklar[/TD]
[TD]tekâmül: olgunlaşma, mükemmelleşme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]telkih: tohum vs. ekmek, aşılamak[/TD]
[TD]terakki: ilerleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terbiyevî: terbiye ile ilgili, eğitime dair[/TD]
[TD]vücut verme: varlık kazandırma, meydana getirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zımnen: gizlice[/TD]
[TD]âmil: etken, sebep[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ıztıraren: mecburi olarak[/TD]
[TD]şekavet: mutsuzluk, sıkıntı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şeriat: Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi, İslâmiyet[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
15 Temmuz 2012: 19:44 #805679Anonim
Ve keza, herşeyin ve her işin tekâmülü, zıtlarının mukabele ve rekabet etmeleriyle olur. Meselâ hidayetin tekâmülüne dalâlet yardım ettiği gibi, imanın tekâmülüne de küfür yardım eder. Çünkü küfür ve dalâletin ne derece pis ve zararlı olduklarını gören bir mü’minin imanı ve hidayeti, birden bine çıkar. Bu iki cihet, teklifin eser ve semeresidir. Ve bu iki cihet itibarıyla teklif, saadet-i nev’iyenin yegâne âmilidir.
﴾ وَمَا يُضِلُّ بِهِۤ اِلاَّ الْفَاسِقِينَ
1 ﴿ Bu cümlenin mâkabliyle münasebeti:Evet, Kur’ân-ı Kerim يُضِلُّ بِهِ كَثِيرًا
2 cümlesinde dalâlete atılanlar kimler olduğunu beyan etmeyip müphem bıraktığından, sâmi korktu. “Acaba o dalâlete atılanlar kimlerdir? Sebep nedir? Kur’ân’ın nurundan zulmet nasıl geliyor?” diye sorduğu bu üç sual, şu cümleyle cevaplandırılmıştır ki: “Onlar, fâsıklardır. Dalâlete atılmaları, fısklarının cezasıdır. Fısk sebebiyle, fâsıklar hakkında nûr nâra, ziya zulmete inkılâp eder.” Evet, şemsin ziyasıyla, pis maddeler taaffün eder, kokar, berbat olur.
﴿ اَلَّذِينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللهِ مِنْ بَعْدِ مِيثَاقِهِ وَيَقْطَعُونَ مَۤا اَمَرَ اللهُ بِهِۤ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِى اْلاَرْضِ
3 ﴾
Bu cümlenin evvelki cümle ile veçh-i nazmı:Evet, bu cümle ile fısk, şerh ve beyan edilmiştir. Şöyle ki:
Fısk, hakdan udul, ayrılmak, hadden tecavüz, hayat-ı ebediyeden çıkıp terk etmektir. Fıskın menşei, kuvve-i akliye, kuvve-i gazabiye, kuvve-i şeheviye denilen üç kuvvetin ifrat ve tefritinden neş’et eder.
[NOT]Dipnot-1 “Verdiği misallerle Allah ancak fâsıkları saptırır.” Bakara Sûresi, 2:26.
Dipnot-2 Allah, onunla çoklarını dalâlete atar.
Dipnot-3 “Fâsıklar öyle kimselerdir ki, Allah’a itaatten çıkıp, mîsak-ı ezelîde yaptıkları ahidlerini bozarlar ve Allah’ın akrabalar ve mü’minler arasında emrettiği bağlantıyı keserler; yeryüzünde fesat ve bozgunculuk çıkarırlar.” Bakara Sûresi, 2:27.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]beyan: açıklama, anlatım[/TD]
[TD]cihet: taraf, yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık[/TD]
[TD]dalâlete atma: Cenâb-ı Hakkın inkârcılığa girmek isteyenleri inkârcılığa atması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]eser: netice, sonuç[/TD]
[TD]fâsık: yoldan çıkmış, günahkâr[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fısk: günah[/TD]
[TD]hadden tecavüz: sınırı aşma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayat-ı ebediye: sonsuz âhiret hayatı[/TD]
[TD]hidayet: doğru ve hak yolu gösterme, İslâmiyet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ifrat: aşırılık, normalden yukarı olma[/TD]
[TD]inkılâp: değişim, dönüşüm[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itibar: özellik[/TD]
[TD]keza: bunun gibi, böylece[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kuvve-i akliye: akıl duygusu; yararı zarardan ayırt etme gücü[/TD]
[TD]kuvve-i gazabiye: öfke duygusu; zararlı şeyleri def etme gücü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kuvve-i şeheviye: şehvet duygusu; yararlı şeyleri çekme, elde etme gücü[/TD]
[TD]menşe: kaynak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukabele: karşılık[/TD]
[TD]mâkabli: öncesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münasebet: alâka, ilgi[/TD]
[TD]müphem: belirsiz, gizli, kapalı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mü’min: iman eden, Allah’a ve Onun gönderdiği şeylere inanan[/TD]
[TD]neş’et etme: doğma, meydana gelme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nâr: ateş[/TD]
[TD]nûr: ışık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saadet-i nev’iye: insan türünün, insanlığın mutluluğu, huzuru[/TD]
[TD]semere: ürün, meyve[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sâmi’: dinleyen, işiten[/TD]
[TD]taaffün: bozulma, kokuşma, çürüme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tefrit: tersine aşırılık, normalden aşağı olma[/TD]
[TD]teklif: sorumlu tutma, imtihan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tekâmül: gelişme, olgunlaşma, mükemmelleşme[/TD]
[TD]udul: sapma, ayrılma [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]veçh-i nazm: tertip, diziliş yönü[/TD]
[TD]yegâne: tek, eşsiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziya: ışık, parlaklık[/TD]
[TD]zulmet: karanlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âmil: sebep, etken[/TD]
[TD]şems: güneş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şerh: izah, açıklama [/TD]
[/TR]
[/TABLE]15 Temmuz 2012: 19:48 #805680Anonim
Evet, ifrat veya tefrit, delillere karşı bir isyandır. Yani, sahife-i âlemde yaratılan delâil, uhûd-u İlâhiye hükmündedir. O delâile muhalefet eden, Cenâb-ı Hakla fıtraten yapmış olduğu ahdini bozmuş olur.Ve keza ifrat ve tefrit, hayat-ı nefsiye ve ruhiyenin maraz ve hastalığını intaç eden esbabdandır. Buna, fıskın birinci sıfatı olan يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللهِ
1 cümlesiyle işaret edilmiştir.Ve keza, ifrat ve tefrit, hayat-ı içtimaiyeye karşı isyan ateşini yakan iki âmildir. Evet, bu âmiller hayat-ı içtimaiyeyi nizam ve intizam altına alan rabıtaları, kanunları keser, atar. Evet, şehvet veya gazap, haddini aşarsa, ırz ve namuslar payimâl olur, mâsumlar mahvolur. Buna da, fıskın ikinci sıfatı olan وَيَقْطَعُونَ مَاۤ اَمَرَ اللهُ بِهِۤ اَنْ يُوصَلَ
2 cümlesiyle işaret edilmiştir.Ve keza, dünya nizamının bozulmasını intaç edip fesat ve ihtilâle sebebiyet veren iki ihtilâlcidirler. Buna dahi, fıskın üçüncü sıfatı olan
وَيُفْسِدُونَ فِى اْلاَرْضِ
3 cümlesiyle işaret edilmiştir.Evet, fâsık olan kimsenin kuvve-i akliye ve fikriyesi itidali kaybedip safsatalara düşerse, itikadâta ait rabıtaları kesmekle, hayat-ı ebediyesini yırtar, atar.
Ve keza, kuvve-i gazabiyesi hadd-i vasatı tecavüz ederse, hayat-ı içtimaiyenin hem yüzünü, hem astarını yırtar, altüst eder.
Ve keza, kuvve-i şeheviyesi haddi aşarsa, heva-i nefse tâbi olur, kalbinden şefkat-i cinsiye zâil olur. Kendisi berbat olacağı gibi başkalarını da berbat edecektir. Bu itibarla, fâsıklar hem nev’inin zararına, hem arzın fesadına çalışmış olur.
[NOT]Dipnot-1 Fâsıklar, Allah’a verdikleri ahidlerini bozarlar.
Dipnot-2 Allah’ın akrabalar veya mü’minler arasında emrettiği bağları koparırlar.
Dipnot-3 Onlar yeryüzünde bozgunculuk çıkarırlar.
[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah
[/TD]
[TD]ahd: sözleşme, sorumluluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]arz: yeryüzü, dünya[/TD]
[TD]delâil: deliller, işaretler, alâmetler; kendisine, doğru bir bakış açısıyla bakıldığında istenilen hedefe ulaştıran şeyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esbab: sebepler[/TD]
[TD]fesat: bozgunculuk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fâsık: yoldan çıkmış, günahkâr[/TD]
[TD]fısk: günah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fıtraten: yaratılış gereği[/TD]
[TD]gazap: öfke, kızgınlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadd-i vasat: orta çizgi, normal sınır[/TD]
[TD]hayat-ı ebediye: sonsuz âhiret hayatı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayat-ı içtimaiye: sosyal hayat[/TD]
[TD]hayat-ı nefsiye ve ruhiye: ruhsal ve psikolojik hayat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]heva-i nefse tabi olma: kabiliyet ve duyguları nefsin yasak arzu ve isteklerinin emrine verme[/TD]
[TD]ifrat: aşırılık, normalden yukarı olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtilâl: ayaklanma, karışıklık[/TD]
[TD]intaç: netice verme, doğurma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intizam: düzenlilik, disiplin[/TD]
[TD]itibar: özellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itidâl: her konuda orta yolu tutma, aşırıya kaçmama[/TD]
[TD]itikadât: inançlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keza: bunun gibi, böylece[/TD]
[TD]kuvve-i akliye ve fikriye: akıl ve düşünce gücü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kuvve-i gazabiye: öfke duygusu, tepki hissi[/TD]
[TD]kuvve-i şeheviye: şehvet duygusu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahv: yok olma[/TD]
[TD]maraz: hastalık, illet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhalefet etme: karşı olma, aykırı davranma[/TD]
[TD]nev’i: çeşit, tür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nizam: düzen[/TD]
[TD]payimâl olma: ayak altına alınma, çiğnenme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rabıta: bağ[/TD]
[TD]safsata: yalan ve uydurma şey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sahife-i âlem: kâinat sayfası[/TD]
[TD]sıfat: nitelik, özellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tefrit: tersine aşırılık, normalden aşağı olma[/TD]
[TD]uhûd-u İlâhiye: Cenâb-ı Hak ile yapılan ahidler, Ona verilen sözler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zâil olma: zâil olma[/TD]
[TD]âmil: sebep, faktör, etken[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şefkat-i cinsiye: kendi cinsine, türdaşına olan şefkat[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.