- Bu konu 263 yanıt içerir, 4 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
5 Mart 2013: 12:18 #812229
Anonim
[TABLE=”align: center”]
[TR]
[TD]Sultanlığı nasıl bıraktı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Belh Sultanı İbrahim Edhem, bir gece hanımıyla kuş tüyü yatakta yatarken kendisini rahat hissetmiş olacak ki, (Hatun, Cennette de seninle böyle beraber olsak) dedi. Tam bu sırada sarayın damında bir ayak sesi işitildi. Damda bir adamın gezdiği anlaşılıyordu.İbrahim Edhem, sinirlenmişti. (Kim bu saatte o damdaki… Ne arıyorsun orada?) diye seslendi. (Devemi kaybettim, onu arıyorum) diye cevap geldi.
Hükümdar, iyice kızmıştı… (Behey şaşkın, damda deve mi olur!) diye haykırdı. Damdaki, dedi ki:
(Ey hükümdar! Damda deve aranmaz da, atlas yataklarda Cennet aranır mı?)Bu söz hükümdara çok tesir etmişti…
Sabah vezirleriyle görüşürken aklı fikri gece olan bu olayda idi. Bu sırada bahçeden sesler gelmeye başladı. Pencereden bakınca, iri yarı bir delikanlının saray muhafızları ile tartıştığını gördü. Seslenerek onları içeri çağırdı ve gence ne istediğini sordu. Genç sinirle, (Ben hana girmek istiyorum, bunlar bırakmıyor) dedi. İyi ama burası han değil ki, saraydır, ben de padişahım dedi. Genç itiraz etti, hayır han dedi. Peki nasıl han oluyor? Senden önce kim vardı burada? Babam vardı. Ne oldu ona? Göçtü gitti. Ondan önce? Dedem vardı. Ona ne oldu? O da göçüp gitti. Peki efendim, birinin konup birinin göçtüğü yere han denmez mi?
Genç bunu söyleyip, çekip gitti.
Gece damdaki adamın sözleri ve şimdi de bu gencin sözleri iyice canını sıkmıştı padişahın. Hemen av elbiselerini giyinip, kırlara doğru sürdü atını. Bu iki olayın tesirinden kurtulmaya çalışıyordu. Bir ceylan gördü. Bunu kovalamaya başladı. Birkaç saat bununla uğraştı. Sonunda öyle bir yere sıkıştırdı ki, artık ceylanın kaçacağı yer yoktu. Kendi kendine ceylana seslendi, beni çok yordun, şimdi ne yapacaksın, nasıl kurtulacaksın elimden? O anda ceylan, Allahü teâlânın izniyle dile gelip, senin başka işin yok mu, ne istiyorsun benden, beni öldürmek için mi yaratıldın sen, kendi vazifeni yapsana sen) dedi.
Bunun üzerine İbrahim Edhem, okunu yayını atıp tevbe etti. Padişahlığı da bıraktı, bir daha memleketine dönmedi. Gitti, İslam âlimlerine talebe oldu, senelerce ilimle uğraştı. Sonunda İbrahim Edhem hazretleri oldu.
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]6 Mart 2013: 16:07 #812251Anonim
ÖNDE GİDENLERİN MESÛLİYETİ
Birgün Ebû Hanîfe Hazretleri çamurda yürüyen bir çocuğa rastlamıştı. Ona merhamet ve şefkatle tebessüm ederek:
“– Evlâdım, dikkat et de düşmeyesin!” dedi.Çocuk da, zekâ ve basîret parlayan gözleriyle İmâm’a döndü ve kendisinden pek de beklenmeyecek şu ibretli mukâbelede bulundu:
“– Ey İmâm! Benim düşmem basittir, düşersem yalnız ben zarar görürüm. Fakat asıl siz dikkatli olunuz. Zîrâ eğer sizin ayağınız kayacak olursa, size tâbî olup peşinizden gelenlerin de ayağı kayar ve düşerler ki, bunların hepsini kaldırmak da oldukça zordur.” dedi.
Çocuğun sözlerine hayran kalan İmam, ağlamaya başladı ve talebelerine:
“Şâyet bir meselede size daha kuvvetli bir delil ulaşırsa, o hususta bana tâbî olmayınız. İslâm’da kemâlin alâmeti budur. Bana olan sevgi ve bağlılığınız da ancak bu şekilde ortaya çıkar…”
HİSSE:Hak yolunda ön saflarda bulunmak hem bereketli, hem de mes’ûliyetlidir. Zîrâ önde bulunanların, güzellikleri etraflarına tesir ettiği gibi yanlışlık ve çirkinlikleri de etrafları tarafından doğru telâkkî edilerek taklîd ve uygulanmak sûretiyle şuyû bulur. Onun için İmâm-ı Âzam gibi din büyükleri, verdikleri fetvâlarda bu hassâsiyete riâyetin yanında yaşayışlarını da hep takvâ ölçüleri içinde sürdürmüşlerdir. Nitekim bir defasında elbisesindeki çok ufak bir kiri temizlerken kendisini görenler sorarlar:
“– Yâ İmâm! Verdiğiniz fetvâya göre şu ufacık leke namaza mâni bir kir değil; ne diye zahmet çekip onu gidermeye çalışıyorsunuz?”
Hazret-i İmam buyurur:
“– O fetvâ, bu takvâ!..”
İşte büyük olsun küçük olsun kullara ve Hakk’a karşı bütün mes’ûliyetleri ebedî âlemde birer memnûniyete dönüştürecek olan yegâne düstur!..
6 Mart 2013: 16:10 #812252Anonim
Bana Kerîm lâzım, kerâmet değil!”
Bayezid-i Bistâmî şöyle anlatır:
Birgün Dicle nehrinden karşı tarafa geçecektim. Yanına varınca Dicle’nin iki yakası, bana yol vermek için birleşti. Derhal kendimi toparladım ve Dicle’ye şöyle dedim:
“And olsun ki, ben, buna kanmam. Zîrâ sandalcılar bir adamı yarım akçeye geçiriyorlar. Ama sen, otuz senelik amelimi istiyorsun! O hâlde mahşer için hazırladığım amel-i sâlihlerimi aslâ burada yarım akçeye verip ziyan edemem. Bana Kerîm lâzım, kerâmet değil!”
HİSSE:Nefse hoş gelen bir fiil olarak kerâmet, gerçek Hak dostlarının büyük bir hassâsiyetle üzerinde durdukları bir meseledir. Zîrâ kerâmeti bir kenara koyup bir anlık zorluğa katlanmanın bedeli, ya geçici bir yorgunluk ya da üç-beş kuruş masraf veya kulların gözüne meçhul kalmaktır. Ancak kerâmete sarılmanın bedeli ise, bazen o âna kadar yapılan amel-i sâlihlerin tamamıdır ki, bu insanı yüceliklere eli boş götüren bir gönül iflâsıdır. Onun için bütün ârifler, Hakk’ın murâd etmesi müstesnâ, halkın rızâsını ve takdîrini kazanmak demek olan kerâmete aslâ meyletmemişler, dâimâ Kerîm olan Mevlâ’nın rızâsını tahsîle gayret etmişlerdir.
Bu meyânda evliyâullâhın büyüklerinden Sehl bin Abdullâh et-Tüsterî, ne güzel buyurur:
“Kerâmetlerin en büyüğü, kötü huyları, iyi huylarla değiştirmektir. Üstelik bazı kerâmetler, ağlayan çocuklara oyalansınlar diye verilen bir oyuncak gibidir. Bunu velîler değil, ancak gaflet erbâbı arzu eder. Onlar bununla oyalanır ve nicelerini de oyalarlar.”
Onun için her dâim en mühim mesele, Cenâb-ı Hakk’ın:“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” (Hûd, 112) buyruğunu îfâdır
12 Mart 2013: 13:00 #812317Anonim
GERÇEK TAHSİL
Sâmi Efendi Hazretleri, Daru’l-Fünûn Hukuk Fakültesi’ni yeni bitirmişti. Onun güzel hâlini ve tertemiz sîretini pek beğenen bir Allâh dostu:
“– Evlâdım, bu tahsîl de güzeldir ama, sen asıl tahsîli ikmâl etmeye bak. Seni irfân mektebine kaydedelim, orada da gönül ilimlerini ve âhiret sırlarını öğren.” dedi.
Ardından ekledi:
“– Evlâdım, o mektebde nasıl eğitim yaparlar, ne öğretirler bilemem. Ama bildiğim bir şey var ki, bu tahsîlin ilk dersi incitmemek, son dersi de incinmemektir…”
HİSSE:İncitmemek, nispeten kolaydır. Ama incinmemek elde değildir. Zîrâ o, bir gönül işidir. Dolayısıyla incinmemek, ancak fânîlerden gelen ve kalblere saplanan zehirli okların tesirsiz kalması ile mümkündür. Bu da, nefs tezkiyesi ve kalb tasfiyesinin kemâlindeki seviye nisbetindedir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Tâif’te taşlanıp hakâret gördüğünde melekler:
“– Ey Allâh’ın Rasûlü! Dilersen şu iki dağı birbirine çarpıp buranın zâlim halkını helâk edelim.” demişlerdi.
Ancak o âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olan yüce Peygamber, meleklerin bu teklifini kabul etmediği gibi şefkat ve merhamet duyguları içerisinde mübârek yüzünü Tâif tarafına çevirdi ve ahâlisinin hidâyet bulmaları için duâ eyledi.1
Bir Peygamber âşığı olan Hallâc-ı Mansûr da taşlanırken:“– Allâh’ım! Bunlar bilmiyorlar, benden evvel onları affet!” diye duâ etmiştir.
Bu, gerçek tahsîl ile, yâni mânevî terbiye neticesinde elde edilen kalb-i selîme âit bir hâldir.
Ebu’l-Kâsım el-Hakîm’e, kalb-i selîmin sıfatlarını sorduklarında şunları söylemiştir:
“Kalb-i selîmin üç vasfı vardır:Birincisi incitmeyen bir kalb,
İkincisi incinmeyen bir kalb,
Üçüncüsü de iyiliği Allâh’ın rızâsı için yapıp karşılığını beklemeyen bir kalb…
Zîrâ bir mümin, Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna, hiç kimseye eziyet etmeyince verâ ile; kalbini Rabbe yöneltip kimseden incinmeyince vefâ ile; yaptığı sâlih amellere herhangi bir fânîyi ortak etmeyince de ihlâs ile gelir…”
Şâir ne güzel söyler:
Cihân bâğında ey âşık budur maksûd-i ins ü cin;
Ne kimse senden incinsin ne sen bir kimseden incin!13 Mart 2013: 12:50 #812326Anonim
[h=2]HAK YOLUNA LEKE DÜŞÜRMEMEK[/h]
Bu yol, yâni tasavvuf yolu, Hak nûrunun tecellî ettiği öyle pırıl pırıl bir ufuktur ki, aslâ leke kabul etmez. Bu yolun özünü ve rûhunu görebilenler, onda aslâ dîn-i mübîne aykırı bir hâl bulamaz.Nitekim Şâh-ı Nakşibend Hazretleri’nin mânevî halkasında avâm-havâs her kesimden sayısız talebe vardı. Hüsâmeddîn Hâce Yûsuf gibi Buhârâ’nın önde gelen âlimleri de onun sohbet meclislerine katılmaya can atıyordu. Ancak ulemâdan bazıları, bunu aralarında bir dedikodu vesîlesi yapıp Bahâuddîn Nakşibend -kuddise sirruh- hakkında ileri-geri konuşmaya başladılar. Nihâyet birgün bu muhâlifler, Nakşibend Hazretleri ile bir mecliste buluşup tenkitlerini dile getirdiler. Bahâuddîn -kuddise sirruh- onlara:
“– Gelin, yolumuzu size anlatalım; eğer Kur’ân’a ve sünnete aykırı bir husus varsa, söyleyin ondan vazgeçelim!..” dedi.
Hazret-i Pîr’in anlattıklarını dinleyen ve bu yüce tasavvuf yolunu inceden inceye mütâlaadan geçiren o ulemâ, yakînen şâhid oldukları bu ulvî hakîkatler karşısında itiraz edecek bir şey bulamadılar. Kemâl-i edeble:
“– Efendim, yolunuz sırât-ı müstakîm imiş; gayrı hiçbir itirazımız yok!..” dediler.
HİSSE:Bu hâdiseden anlaşılan, gerçek tasavvuf yolunun Kur’ân ve sünnete tâbî olmada büyük bir titizlik ve kalbî rikkat içerisinde olduğudur. Sâliklerine de bu minvâl üzere hareket etmelerini işâret eden Şâh-ı Nakşibend’in zâhirî ilimlerde ulemâ ile çatışmayıp, aksine “eğer Kur’ân’a ve sünnete aykırı bir husus varsa, söyleyin ondan vazgeçelim” buyurması, istikâmetin bu yoldaki ehemmiyetini ifâde eder. Dolayısıyla bu yolun sâliklerine gereken, aynı hassâsiyeti göstererek bu tertemiz yola leke düşürmemektir. Ancak burada ulemâ ile kasdedilen sâlih âlimlerdir, yoksa «ulemâ-i bi’s-sû’» denilen kalbleri ve ilimleri fesâda uğramış olup Hak yoluna ters hareket eden, ihlâs ve takvâyı hiçe sayan, Allâh dostlarının fazîletlerini inkâr eden ve Kur’ânî ifadeyle az bir dünyâlık karşısında Allâh’ın âyetlerini satan gâfiller değildir.
13 Mart 2013: 12:54 #812327Anonim
[h=2]GÂFİL KALBLERİN TESİRİ[/h]
Hicrî 1340 senesinin mübârek bir gününde İstanbul Ayasofya Câmii’nde Kur’ân-ı Kerîm ve mevlid-i şerîf ziyâfeti vardı. Câmî, mahfellerine kadar doluydu. Ulemâ ve talebe câmîde idi. Zamanın güzîde hâfızları Kur’ân-ı Kerîm ve mevlid-i şerîf okumaya başlamışlardı.
Beylerbeyili Âdil Bey isminde, mânevî hâl sahibi ve keşfi açık bir zât da kürsüye yakın bir yerde oturmuş dinliyordu…
Biraz sonra Âdil Bey’e mânevî bir daralma hâli geldi. Sıkıldı, bunaldı. Oysa içinde bulunulan o mânevî atmosferde Kur’ân ve mevlid okunurken böyle bir gönül daralmasının olmaması lâzımdı. Âdil Bey, merakla etrafına baktı. Gördü ki, tam karşısında kasvet-i kalbe mübtelâ bir gâfil var; farkında olmadan göğüs göğüse karşı oturuyorlar. Böylece o kasvetli ve gâfil kalbden kendisine daralma aksettiğini anlayan Âdil Bey, hemen yerini değiştirdi, böylece biraz ferahladıysa da, tesirini bir müddet gideremedi.2KISSADAN HİSSE:Sâlih kimselerden gönüllere huzur ve ferahlık aksettiği gibi, gâfil kimselerden de huzursuzluk ve kasvet akseder. Zîrâ gül bahçesinde dolaşan kalbler, binbir râyiha ile mest olurlarken, teressübat (pislik) civârına düşen ruhlar da teaffün eden (kokan) kötü kokularla bunalırlar. Onun içindir ki Cenâb-ı Hak, gönülleri çürümüş ve etraflarına dâimâ kötü tesir bırakan münkirler hususunda:
“Âyetlerimiz hakkında ileri geri konuşmaya dalanları gördüğünde, onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan uzak dur. Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra artık o zalimler topluluğu ile oturma.” (el-En’am, 68) buyurmaktadır.
Bu ilâhî emirdeki inceliği kalbî hassâsiyete sahip olan has kullar daha iyi anlarlar. Zîrâ kalbdeki hassâsiyet arttıkça ölçüler derinleşir, bakışlar perdenin arkasındaki gerçekleri görmeye başlar, hisler herkesin farkedemediği oluşları sezer. Buna bir misâl olarak Seyfi Baba’nın şu hâli pek ibretlidir:
Sâmi Efendi Hazretleri’ni pek seven Hak dostlarından Seyfi Baba, keşfi açık, hâl sahibi bir zâttı. Topkapı’da oturuyordu. Birgün Sâmi Efendi -kuddise sirruh-’u ziyârete gelmişti. Ancak devlethâneye girer girmez düşüp bayıldı. Onu içeriye buyur edip üstadın huzuruna iletecek olan kişi telaşla üzerine su döküp ayılmasını temin ettikten sonra:
“Hemen bir doktor çağıralım!” dediğinde Seyfi Baba bitkin bir hâlde müdâhale etti:
“– Yok oğlum! Doktor filân çağırmayın; hâlimin maddî bir hastalıkla alâkası yok! Topkapı’dan Erenköy’e gelene kadar yollarda rastladığım isyân ehli ve isyân yerlerindeki kasvet tesir etti ve bu tertemiz kapıdan girip içerideki rûhaniyete nâil olunca da gönlüm o tesirlere dayanamadı. Buradaki mânevî iklîmin bereketi ve ârifler sultanı Sâmi Efendi’nin himmetiyle birazdan hiçbir şeyim kalmaz.” dedi.
Hâsılı gâfillerden nasıl menfî tesirler zuhûr edip kalbi daraltıyorsa, sâlihlerden de müsbet ve feyizli tesirler hâsıl olup gönlü ferahlatmaktadır. Bu bakımdan gönül erbâbı, hâllerini muhâfaza için mümkün olduğu kadar gâfillerden uzak, sâlihlere yakın olmalıdır. Bu meyanda Hazret-i Dâvûd, Cenâb-ı Hakk’a zaman zaman şöyle ilticâ eylerdi:
“Allâh’ım, beni gâfillerin meclisine yönelmiş görürsen, daha oraya varmadan ayaklarımı kır ki, onların yanına gidemeyeyim. Böyle yapman, benim için büyük bir lutuf olur.”
21 Mart 2013: 13:05 #812369Anonim
TAM TESLÎMİYET
Rivâyetlerde bildirildiği üzere Cenâb-ı Hak Mûsâ -aleyhisselâm-’ı Firavun’a gönderdiği zaman ona şöyle buyurdu:
“Firavun’a git; çünkü o iyice azdı…” (Tâhâ, 24)
Mûsâ -aleyhisselâm-, âile efrâdını ve davarlarını zâhirde emânet edeceği bir kimse olmadığından:
“– Yâ Rabbî! Ev halkım ve davarlarım ne olacak?” dedi.
Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, «muhafaza edenlerin en hayırlısı» olduğunu hatırlatarak şöyle buyurdu:
“– Ey Mûsâ! Beni bulduktan sonra başka ne istersin? Sen benim emrimi edâya koş! Bana bağlan ve teslîmiyet göster! İstersem, kurdu koyunlarına çoban eder ve meleklerimi de âilene muhâfız kılarım.
Ey Mûsâ! Nedir bu düşündüğün? Anan seni denize attığı zaman seni kim kurtardı? Bundan sonra seni anana tekrar kim kavuşturdu? Sen hani, birini kazâ ile öldürmüştün de Firavun seni aramaya koyulmuş ve öldürmeye azmetmişti; o vakit seni ondan kim muhâfaza etti?..”
Mûsâ -aleyhisselâm- bu söylenenleri hem dinliyor, hem de her cümlenin sonunda:
“SEN, SEN, SEN YÂ RABBÎ!..” diyordu.
KISSADAN HİSSE:Elbette ki Mûsâ -aleyhisselâm- bütün peygamberler gibi teslîmiyetin zirvesinde idi. Ancak peygamberler insanlara birer örnek şahsiyet olduğundan Cenâb-ı Hak, bizler için mühim olan bazı hususları onlar üzerinde tecellî ettirir ve böyle durumlarda nasıl davranacağımıza işâret buyurarak gönülleri irşâd eyler. Nitekim bu kıssada da anlatılmak istenen, bütün âlemlerin sahibi ve Rabbi olan Allâh Teâlâ’nın emirleri karşısında hiçbir beşerî mâzeretin geçerli olmayacağını beyândır. Çünkü onun emrini yerine getirmeye azmedenlerin ihtiyaç duyacağı her türlü yardım, ihsân ve muhâfazaya yegâne kâdir odur.
Eğer kul ihlâs ve samîmiyetle Hakk’ın rızâsına râm olarak emirlerini îfâya gayret gösterirse, onun her hâlükârda kendisine yâr ve yardımcı olduğunu müşâhede eder. Nitekim o Hâfız-ı Mutlak, Mûsâ -aleyhisselâm-’ı Firavun’un sarayında büyütmüş, İbrâhîm -aleyhisselâm-’ı Nemrûd’un ateşleri ortasında gülistâna garketmiş, Ashâb-ı Kehf adı verilen sâlih gençleri üç yüz küsur sene bir mağarada uyku hâlinde zâlimlerin şerrinden muhâfaza etmiş ve Muhammed Mustafâ -aleyhissalâtü vesselâm-’ı da nice tehlikelerden sıyânet etmiş, husûsiyle Sevr mağarasında onu, düşmanların gözlerinden gizlemiştir. Şâir ne güzel söyler:
Kimseden ummam meded hâfızım olsun Hudâ,
Ben tevekkül eylerem «Fallâhü hayrun hâfizâ»…
Rahmetî21 Mart 2013: 13:09 #812370Anonim
BİR MECZÛB VE GÖNÜL İLÂCI
Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri ilâç yaparken rastladığı bir hekime:
“– Ey tabib! Sende benim hastalığıma da ilâç var mı?” dedi.
Hekim sordu:
“– Hastalığın nedir?”
Bâyezîd Hazretleri:
“– Günah hastalığı…” cevabını verdi.
Hekim ellerini iki yana açarak:
“– Ben günah hastalığının ilâcını bilmem.” dedi.
O esnâda orada bulunmakta olan meczûb bir genç söze karışıp:
“– Baba, senin hastalığının ilâcını ben biliyorum.” dedi.
Bâyezîd Hazretleri de sevinçle:
“– Söyle ey delikanlı!” dedi.
Halkın meczûb gördüğü, ancak hakîkatte bir ârif olan genç, günah ilâcını şöyle tarif etti:
“– On dirhem tevbe kökü ile on dirhem istiğfâr yaprağı al! Bunları kalb havanına koy! Tevhîd tokmağı ile döv! İnsâf eleğinden geçir! Gözyaşlarıyla yoğur! Aşk fırınında pişir! Böylece oluşacak olan macundan her gün beş kaşık al; hastalığından eser kalmaz!..”
Bunları dinleyen Bâyezîd-i Bistâmî, içini çekti ve:
“– Senin gibi âriflere mecnûn diyerek kendilerini akıllı sananlara eyvahlar olsun!..” dedi.
KISSADAN HİSSE:Bir kul için halkın nazarından ziyâde Hakk’ın nazarı evlâ olduğu zaman kemâlât ve irfân yolları açılır. Artık onun bakış, duyuş ve hissedişi bambaşka bir sır ve derinlik arz eder. Böyle kullardan kimisi Veysel Karanî olur da halk ona gâfil bir hâlde mecnûn deyip durur. Fakat aslında o, Allâh ve Peygamberinin husûsî dostluklarına mazhar olmuştur.
Diğer taraftan bu kıssa, «Sâlihlerle beraber olunuz!» (el-Tevbe, 119) ilâhî emrindeki bereketi aksettirir. Ârif olan gençte görüldüğü gibi, cümle sâlihlerden sudûr eden gönül reçeteleri de nice mânevî hastalıklara şifâ bahşederek kalbleri zinde ve pâk bir şekilde Hakk’a bağlar. Burada Bâyezîd-i Bistâmî’nin diri ve âgâh bir kalbe sahip olduğu hâlde gönül ilâcı istemesi, kendisindeki tevâzuun bir tezâhürü olması yanında sohbet ettiği hekimin gönlünü tedâvî içindir.
21 Mart 2013: 13:36 #812373Anonim
Şimdiden hazırlanın!
Ata bin Meysere hazretleri “rahmetullahi aleyh”, bir sohbetinde;
– Kardeşlerim, aklı olan bir kimse, şimdiden ahirete hazırlanır ve o şiddetli Cehennem ateşinden kurtarır kendisini, buyurdu. Rabbine ibadet, dinine hizmet eder. Böylece Cennet nimetlerine kavuşur ahirette.Ve sordu onlara:
– İnsan bir şeyden korkarsa, zararından kurtulmak için ondan kaçar değil mi?
– Evet efendim, dediler.– Peki bir şeye kavuşmak isterse ne yapar?
– Onu elde etmek için çalışır, gayret eder.Buyurdu ki:
– Ama zamanımızda bazı kimseler var ki, Cehennemden korkar da, yine günah işler. Ve Cennete girmeyi ister de İslamiyet’ten uzak yaşar. Yani davranışları, emellerine hiç uymaz.Şöyle bitirdi:
– İşte ben bu insanlara şaşıyorum.Dua kabul olması için
Bir gün de;
– Efendim, dualarımızın kabul olması için ne yapalım? diye sordular bu zata.Cevaben;
– Büyükleri vesile ederek dua edin, buyurdu. Yani “Filan Evliyanın hürmetine…” diyerek dua edin. O zaman kabul olur dualarınız.İyilerle birlikte olmak
Bir gün de;
– Dünyanın zararından kurtulmanın çaresi nedir efendim? diye sordular.Cevabında;
– Bunun çaresi, kalbinde dünya sevgisi olmayanlarla beraber olmaktır, buyurdu.– Onlar kimlerdir ki efendim?
– İslam âlimleridir, Evliyalardır, Allah adamlarıdır.– Böyle zatlar yoksa hocam?
– O zaman o zatların eserlerini okumalıdır. O büyüklerin kitaplarını okuyanın kalbi nurlanır, temizlenir.21 Mart 2013: 13:37 #812374Anonim
Sultana şikâyet ettiler
Seyyid Ebül Vefa hazretlerini “rahmetullahi aleyh” bazı çekemeyenler, zamanın sultanına şikâyet ettiler kendisini.
– Sultanım, bu kişi sizi rakib görüyor kendisine. Niyeti kötü. Ona tâbi olan binlerce insan var.Ayrıca;
– Herkese de Sultanlık benim hakkım diyormuş, dediler.Sultan;
– Onu alıp huzuruma getir! diye emretti bir adamına.Ebül Vefa hazretleri “rahmetullahi aleyh”, o gelen kimse ile, Bağdat’a doğru yola çıktı.
Ama yalnız değildi bu yolculukta.
Kendisine onbin kişi refakat ediyordu.Derken gemiye binmek icab etti.
Gemimiz ücretlidir
Gemici, Ebül Vefa ismini duymuş, fakat gerçekten Veli midir, değil mi, öğrenmek istiyordu.
– Ey seyyid! Gemimiz ücretlidir, dedi.
Altın dolu bir kese verdiler bu gemiciye.Ama kabul etmedi.
– Kardeşim, ücretse, işte altın. Almadığına göre, peki ne istiyorsun?
– Efendim, mahşer gününde Sırattan selametle geçeceğime dair bana kefil olursanız, sizi gemiye alırım.Ebül Vefa hazretleri, bir miktar tefekkür edip;
– İnşAllah selametle geçersin, buyurdu.
– Bunun için bir delil istiyorum.Tamam, binebilirsiniz
Mübarek zat, gemicinin yüzüne bir defa nazar etti.
O nazarla gemici Allah deyip, kaybetti kendisini.Ayılınca,
– Tamam, dedi. Hepiniz binebilirsiniz gemiye– Niçin kabul ettin? dediler.
– Kendimden geçtiğimde, kendimi Sırat köprüsünde buldum, dedi. İnsanlar, güruh güruh Sıratta yürüyordu. Ama pek azı geçiyor, çoğu Cehenneme yuvarlanıyordu.Ve ekledi:
– Ne yapacağım? diye düşünürken, Ebül Vefa hazretleri geldi yanıma. Elime yapıştı ve birlikte şimşek gibi geçtik Sıratı. Adeta uçarak.21 Mart 2013: 13:37 #812375Anonim
Sihirbazın sonu
İmam-ı Ali Naki hazretleri “rahmetullahi aleyh” zamanında, Hindistan’dan bir sihirbaz gelmişti o memlekete.Acayip gösteriler yaparak, halkı güldürüyor veya hayrette bırakıyordu.
Bu zatı çekemeyenler o sihirbaza;
– Burada bir kimse var ki, herkes ona çok itibar ediyor. Eğer onu mahcup edebilirsen, sana bin altın veririz, dediler.Sihirbaz;
– O iş kolay, dedi. Siz onu yemeğe çağırın. Gerisini ben hallederim.Yemeğe davet ettiler bu büyük Veli’yi.
Kabul edip teşrif etti.Sihirbaz da gelip oturdu sofraya.
Büyük Veli, Bismillah deyip elini ekmeğe uzattı.Tam bu sırada sihirbazın sihriyle ekmek havalandı sofradan.
Gülüştüler ama…
Sofrada bulunanlar, kahkahalarla gülüştüler.
Ama Allah dostu üzülmüştü.Bir divan yastığında, aslan resmi vardı ki, büyük Veli o resme hitaben;
– Şunu yut! diye emretti.Resim anında canlanıp, saldırdı sihirbaza.
Ve parçalayıp yuttu.Sonra o kimselere dönüp;
– Bir Allah düşmanını, bir Hak dostuna musallat etmeyin ki, siz de böyle bir belaya çarpılırsınız, buyurdu.Asıl marifet nedir?
Bu zat, bir sohbetinde;
– Kardeşlerim, Allahü teâlâ, kullarını bazı şeylerle imtihan eder. İmtihanı kazananlar Cennete girer, buyurdu.– İmtihan nasıl kazanılır efendim? dediler.
– İnsanlardan gelen sıkıntılara sabretmekle, buyurdu. Ama bu da yetmez.– Başka ne lazım efendim?
– Asıl marifet, o insanlara ayrıca gül demeti sunabilmektir.– Ama bu, çok zor hocam.
– Evet zor. Ama zoru yapabilenler kazanır imtihanı.21 Mart 2013: 13:37 #812376Anonim
Öyle kullar vardır ki
Bir gün bazı insanlar Adiyy bin Müsafir hazretlerinin “rahmetullahi aleyh” huzuruna gelerek;
– Keramet nasıl bir şey? diye sordular.– Görmek mi istiyorsunuz? buyurdu.
– Evet efendim.– Allahü teâlânın öyle kulları vardır ki, şu dağlara bir işaret etse, dağlar o anda birleşir, buyurdu.
O böyle der demez o dağlar birleşip ayrıldılar tekrar.
Sordu onlara:
– Yine ister misiniz?
– Hem de çok.Bu defa da;
– Allah’ın öyle kulları vardır ki, bir işaret etseler, şu ağaçlar secdeye kapanırlar, buyurdu.O böyle deyince, oradaki bütün ağaçlar secdeye kapandı.
Sonra doğruldular yine.Dünya, imtihan yeri
Bir gün de sevdiği bir gence;
– Bu dünya, bir imtihandır, buyurdu. Nefs ve şeytan seni aldatmaya uğraşıyor. Kalbin, her an Allah korkusu ile titresin. Zira her halin ve düşüncen Ona malumdur oğlum.Şöyle devam etti:
– Dünya malına da mağrur olma ki, sende devamlı kalmaz. Hiç gafil olma ki, ecel gelir yakalar. Ölümü, bir an bile unutma ki, o, ardından geliyor adım adım.Şefkatli ol!
Bir gün de sevdiği bir gence;
– Herkese şefkat ve merhametle davran, buyurdu. Ahlakını, Resulullah efendimiz aleyhisselamın ahlakıyle süsle, kul hakkından kork ve titre.Şöyle devam etti:
– Hiç kimseye kızma, bilakis acı. Yoksa Peygamberimiz “aleyhisselam” senden dâvâcı olur ahirette. Cehennemden kurtulmak istiyorsan, günahtan uzak dur. Cehennemin ateşi çok şiddetlidir, bir an bile dayanamazsın.21 Mart 2013: 13:38 #812377Anonim
Onu imtihan edelim
Seyyid Ebül Vefa hazretleri “rahmetullahi aleyh” Bağdat’ta iken sultanın baş veziri kendisini çok sevmiş ve talebesi olmuştu.Ama sultan inat ediyordu hâlâ.
Biraz yumuşadıysa da fitneciler huzuruna gelip;
– Sultanım, en güvendiğiniz ve sadık adamlarınız bile birer birer sizden ayrılıp, o zatın hizmetine giriyor, dediler.Sultanın kafası karıştı yine.
Âlimleri yanına çağırıp sordu:
– Bu Ebül Vefa’yı ne yapalım?– İmtihan edelim, dediler. En güç dini meseleleri soralım. Cevaplandırırsa ne âlâ. Yoksa işini bitirelim.
Gidip haber verin
Sultan beğendi bu fikri.
– Tamam, gidip haber verin bunu kendisine.Gidip söylediler.
– Peki olur, buyurdu. Filan yeri kazın. Orada demirden bir minber bulacaksınız. Onu çıkarıp, etrafında bolca ateş yakarak iyice kızdırın. Kıpkırmızı kor haline gelince, ben gelip o minbere çıkar ve oradan cevap veririm suallerinize.Dediği gibi yaptılar.
Cümle halk, o meydanı lebalep doldurmuş, merak içinde bu zatın gelmesini bekliyordu.Sultan ve o kırk âlim gelip yerlerine oturdular.
En son Ebül Vefa hazretleri “rahmetullahi aleyh” teşrif etti ve Besmele söyleyerek çıktı o kızgın minbere.Sorun soracağınızı!
Halk bu hali görünce dehşete kapıldılar.
Büyük Veli, vakar ve heybetle etrafına bakıp;
– Ey âlimler, haydi sorun ne soracaksanız, buyurdu.Ama o âlimler, o anki şaşkınlık ve hayretten, soracakları şeyi tamamen unutmuşlardı.
Ama O, her birinin sualini tek tek söyleyip, cevaplarını verdi.
Ve aşağı indi.Bu kerameti gören âlimler ve Bağdat halkı, elini öpüp özür dilediler.
Sultan da yumuşadı bu keramet karşısında.Ve anladı nihayet bu zatın büyüklüğünü.
İhlasla tâbi oldu kendisine.21 Mart 2013: 13:38 #812378Anonim
Nereye gitmiştiniz?
Bir gün de Ebül Vefa hazretleri “rahmetullahi aleyh” berberde tıraş oluyordu ki, tıraşın yarısında kalkıp, hızla bir yöne doğru koşturdu.Berber merak etti haliyle.
Niçin böyle acele gittiğine bir mânâ veremedi.Ancak yarım saat sonra geri gelip oturdu yine berber koltuğuna.
Berber tıraşa başlayıp;
– Merak ettim efendim. Az önce öyle acil olarak nereye gitmiştiniz diye sordu.
– Falan köye gitmiştim, buyurdu. Orası deniz kenarıdır ve buraya bir günlük mesafededir.O parayı al, bana getir!
Ve rica etti ona:
– Sen yarın yola çıkıp o köye var. Orada şöyle şöyle bir kimse olacak. Onu bul ve kendisine; (Siz denizde seyahat ederken, Fırtınaya tutuldunuz. Tam geminiz batacaktı ki, eğer kurtulursak, Ebül Vefa hazretlerine onbin dinar vereceğiz diye nezrettiniz. O esnada başı yarım tıraşlı biri gelip geminizi düzeltti ve kurtuldunuz) diye söyle.Ve ekledi:
– O parayı alıp bana getir.Berber;
– Baş üstüne efendim, dedi ve gidip buldu o adamı.Bunları söyleyince adamcağız çıkarıp verdi ona onbin dinarı.
Üstelik de teşekkür etti kendisine.Gıybet, kul hakkına girer
Bir gün de gıybetten sordular bu zata.
Cevaben;
– Gıybet günahı, zina günahından zordur, buyurdu.Sordular:
– Hikmeti ne efendim? dediler.
– Çünkü zinanın tövbesi kabul olur, gıybetinki olmaz.– Peki ne yapmamız lazım efendim?
– Helallaşmaktan başka çaresi yoktur.– Neden efendim?
– Çünkü bu, kul hakkına girer. Kul hakkını dünyada ödemek kolaydır. Ama ahirette çaresi bulunmaz.21 Mart 2013: 13:38 #812379Anonim
Kurtuluş beratı
Seyyid Ahmed Rıfai hazretlerinin “rahmetullahi aleyh” talebeleri birbirlerini çok severlerdi.Hele iki talebe vardı ki, aşk derecesindeydi onlarınki.
Birbirlerinde fani olmuşlardı.Hiçbir dünyalık menfaat düşünmeksizin severlerdi birbirlerini.
Sadece Allah için.Öyle ki, bu sevgi tesiriyle kendilerinden geçiyorlardı bazen.
Bir gün bunlardan biri el kaldırıp;
– Yâ Rabbi, ahirette Cehennem ateşine girmeyeceğimize dair, yüce katından bize bir berat gönder, diye yalvardı.Öbürü can-ü gönülden;
– Amiiin! dedi.O esnada beyaz bir kağıt indi gökyüzünden önlerine.
Üzerinde yazı yoktu
Sevinçle o kağıdı aldılar.
Ancak hiç yazı yoktu kağıtta.Koşup hocalarına gösterdiler bu kağıdı.
Seyyid hazretleri “rahmetullahi aleyh” o kağıda bir müddet baktı.
Ve çok sevinçli olarak kalkıp şükür secdesine vardı.Başını secdeden kaldırıp;
– Sana, binlerce şükrolsun yâ ilahi! Talebelerimin, Cehennemden âzad olunduğuna dair, dünyada iken bana vesika verdin, buyurdu.Sevinç gözyaşları akıyordu yanaklarına.
O iki talebe;
– Efendim, bu kağıtta hiç yazı yok, dediler.Cevabında;
– Yazı var, buyurdu. Ama belli olmaz. Çünkü bu yazı Nur’la yazılmıştır. Beyaz kağıtta görünmez.İki şey olmasaydı
Bir gün de sevdiklerine;
– İki şey olmasaydı, dünyada yaşamaya değmezdi, buyurdu.Dinleyenler;
– Onlar nelerdir efendim? dediler.Buyurdu ki:
– Biri, seher vakitlerinde istiğfar, öbürü, Allah dostlarıyla sohbet etmektir. -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.