• Bu konu 263 yanıt içerir, 4 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 31 ile 45 arası (toplam 265)
  • Yazar
    Yazılar
  • #812380
    Anonim

      Kimseye söylemeyeceksin
      Adiyy bin Müsafir hazretleri “rahmetullahi aleyh”, sevdiği bir kimse ile uzun bir sefere çıkmıştı.

      Bir çeşmenin başında mola verdiler.
      Orada oturan hem a’ma, hem de kötürüm bir genç dikkatlerini çekti.

      Adiyy bin Müsafir hazretlerinin yanındaki kimse acıdı bu gence.
      “Bu Veli zat, şu gence bir dua etse, bi-iznillah sıhhate kavuşur” diye geçirdi içinden.

      Adiyy hazretleri “rahmetullahi aleyh” ona dönüp;
      – Ederim, ama bir şartla, buyurdu.

      O kimse mahcup olmuştu.
      – Şartınız nedir efendim?

      – Kimseye söylemeyeceksin.
      – Baş üstüne efendim, söylemem.

      Büyük Veli iki rekat namaz kılıp dua etti.
      Sonra kalkıp, mübarek eliyle sıvazladı o gencin vücudunu ve;
      – Haydi Allah’ın izniyle kalk! buyurdu.

      Genç fırladı ayağa.
      Sapa sağlamdı artık.

      Gözleri açılmış, ayaklarına can gelmişti.
      Bir anda kurtulmuştu dertlerinden.

      Allah kulunu severse

      Bir gün de;
      – Efendim, Allah’ın bir kulu sevdiği nasıl belli olur? diye sordular bu zata.

      Cevaben;
      – Kendini sevmemesiyle belli olur, buyurdu.

      Ve izah etti:
      – İnsanın ilmi arttıkça kendinden soğuyup Allahü teâlâya olan sevgisi artar. Allah’a olan sevgisi arttıkça da kendinden soğuması artar. Hatta git gide tiksinir kendinden, nefret eder, iğrenir.

      – Bu hâl iyi midir yani?
      – Elbette. Bu hale kavuşmak, Allahü teâlânın ihsanı ve o kulu sevdiğinin alametidir.

      #812419
      Anonim
        Gencin Tövbesi

        Ebû Türab Nahşebî hazretleri anlatır:“Bir gün Nahşeb mahallerinin birinden geçiyordum. Aniden kulağıma sesler geldi. Dikkat ettim. Bir takım erkeklerin, bir kadınla münakaşa ettiklerini anla dım. Kendi kendime “Buraya gitmeliyim, bir mazlum ise ona yardım etmeliyim” dedim. Yanlarına varınca kadın beni görüp, yanıma geldi ve dedi ki: – Ey Ebû Türab! Fasık ve ömrünü kötü şeylere harcıyan bir oğlum var. Dün gece şarap içmek istedi. Akşamdan sonra, Allahü teâlâ ona bir hastalık gönderdi. Şimdi hasta yatağında yatıyor. Evimiz mescidin yanındadır. Cemâat sesleri duyup geldi. Onu mahalleden çıkarın, dediler. Ben arz ettim ve şimdi hastadır. Hastalığı da şiddetlidir. Ölürse hepimiz ondan kurtuluruz, yahut tövbe eder, kendisi kurtulur. Ölmeyip tövbe etmezse, o zaman onu şehirden de dışarı çıkarın.Hemen giderek yardım ettim ve kalabalık dağıldı.

        Sonra aklıma genci görmek düşüncesi geldi. Evden içeri girince, genç beni görür görmez feryat edip ağlayarak dedi ki:– Yâ Rabbi! Ne kadar kerîmsin ki, benim gibi ömrünü boşa geçirmiş bir günahkârın duasını anında kabul eyledin.

        Ey genç, ne dua ettin?– Bugün, seher vaktinde iki dua ettim. Birincisi, “Yâ Rabbi! Sabahleyin bana Ebû Türap hazretlerinin yüzünü görmek nasip eyle!”. İkincisi,”Yâ Rabbi! Nasuh tövbesi ihsan eyle!”. Duamın birini, şu anda kabul edilmiş görüyorum. Umarım ki, ikincisi de kabul edilir. Ey Ebû Türab! Çok günahkârım. Tövbem kabul olur mu?

        Ey genç! Allahü teâlânın rahmet denizleri dalga dalga geliyor. Allahü teâlâ ziyadesi ile tövbeleri kabul edici ve mağfiret edicidir. Acizlere kâfidir. Düşkünlerin en iyi vekilidir. Bütün günahlardan tövbe makbuldür.Genç, gözyaşları içinde Allahü teâlâya tövbe etti. Ve ben oradan ayrıldım. Daha sonra genç annesine dedi ki:– Anneciğim sana bir vasiyetim var.

        Evlâdım, ne vasiyet edersen yapmaya hazırım.– Beni bu yataktan, yumuşak yastıktan, mezellet toprağına indir. Bu hastalık beni iyice sardı. Anlıyorum ki, ben bundan öleceğim.Annesi, vasiyetini yerine getirdi ve onu yataktan yere indirdi. Genç yüzünü toprağa sürdü ve kalbinin, ruhunun derinliklerinden gelen bir sesle şöyle dua etti:“Yâ Rabbi! Yaptıklarıma pişman oldum. Tövbe ettim. Senin dergâhından başka kapım yok. Dertlilerin dayanağı, muhtaçların sığınağı sensin! Toprakla bir olmuş, zamanını boş geçirmiş ben kuluna rahmet et!”.Onu topraktan kaldırıp, yatağa yatırdılar. Gece olunca, genç vefat etti. O gece Resûlullah Efendimizi rüyada gördüm. Yanında iki yaşlı kimse vardı. Onlarla beraber kalabalık bir topluluk geldi. Birisi bana, “Bu Muhammed aleyhisselâm’dır. Sağ tarafından İbrahim aleyhisselâmdır, diğer tarafındaki ise, Musa aleyhisselâmdır. Bu kalabalık topluluk ise yüzyirmibin küsur peygamberdir” dedi. İleri koştum. Selâm verdim. Resûlullah Efendimiz selâmıma cevap verip benimle müsafeha etti. Sordum:– Yâ Resûlullah? Siz, Nahşebe gelmiş miydiniz? Resûlullah Efendimiz buyurdu ki:– Ey Ebû Türab! Dün senin yanında tövbe eden genç, bu gece vefat etti. Hak teâlâ onu saadete kavuşturdu. Benimle beraber yüzyirmibin küsur peygamber, onun ziyaretine gönderildi. Ey Ebû Türab! O gence izzet gözü ile bakın. Cenazesinde hazır bulunun!Hemen uyandım.

        Bu halden kalbime bir incelik geldi ve “Yâ Rabbi! Ne kadar kerîmsin ki, daha dün kötülüğü yüzünden, mahalleden çıkarmak istedikleri bir günahkârı, bir ağlama, bir inleme ile tövbe ve pişmanlık ile bu dereceye kavuşturdun!” diye dua ettim. Bu zevk ve halde iken, diğer odadan küçük kızımın feryadını duydum. Ağlıyordu. Kendisine sordum:– Yavrucuğum, seni ağlatan nedir?– Babacığım, rüyada gördüm ki, filân mahallede tövbe eden bir genç vefat etmiş, her kim onun cenazesine bakarsa, Allahü teâlâdan her istediği kendisine verilir. Babacığım evden dışarı çıkmağı asla istemez dim, ama şimdi müsâade edersen, gidip o gencin cenazesini göreyim ve Allahü teâlâdan kendim ve diğer kulları için dua edeyim.Ona izin verdim. Yakînim arttı, insanlara gencin halini anlatmak için evden çıktım. Yetmiş sene Hakka ibâdet eden yaşlı bir saliha hanıma rastladım. Elinde bastonu yavaş yavaş yürüyordu. Beni görünce dedi ki:– Ey Ebû Türab! Hakkın rahmetinin neler yaptığını gördün mü? Günahı yüzünden mahalleden çıkarmak istedikleri genç bu gece vefat etti. Rüyada bana cenazesinde bulunan mağfiret olunur diye söylediler.Bütün şehir bir anda dışarı çıkıp, gencin cenaze namazını kıldık. Tam bir izzet ve ikram ile onu defnettik”.

        #812435
        Anonim

          Teslimiyet

          Vakit namazlarını sürekli cemaatle, camide eda eden,

          ALLAH’a yürekten bağlı, çok duru gönüllü bir adam varmış…

          Ama evi, nehrin öbür tarafında olduğu için her vakit namazında, salla nehri geçmek epey vaktini alıyormuş..

          Bir gün, gittiği camide bir vaaz dinlemiş…

          Hoca diyormuş ki;

          “ALLAH’a öyle inanıp öyle dayanacaksın, öyle güveneceksin ki her işin kolaylıkla hallolsun… Bismillah de gir suya! Yürü git…” diye de bir örnek vermiş…

          Adamcağız bunu duyunca bir sevinmiş bir sevinmiş ki…

          -Oh! demiş. Kurtuldum artık saldan, vakit kayıplarından… Bismillah der geçerim karşıya…

          Sevincinden içi içine sığmıyormuş…

          Aynı zamanda da içinden Hocaya kızmaktaymış, neden şimdiye kadar söylemedi bunu diye…

          Dediği gibi de yapmış. Çıkmış camiiden, gelmiş nehrin kıyısına; “Bismillah” demiş ve yürümüş geçmiş…

          Artık karısı da kendisi de çok mutluymuş bu yüzden.

          Bir gün hanımı demiş ki;

          “Yarın o Hocayı al gel, yemeğe! Bak o kadar iyiliği dokundu bize..”

          “Olur”, demiş adam…

          Ertesi gün camiden çıkınca, Hocayla anlaşmışlar; eve gidecekler.

          Hoca; “Bir sal bulalım!” deyince adam şaşırmış ve;

          “Ne salı Hocam? Sen demedin mi Bismillah de yürü git! Ben o günden beri öyle yapıyorum. Hadi geçelim…”

          Hoca hayret içinde. Hatta dehşet…

          Neden sonra titrek yüreğiyle, melûl mahzun bakmış adama ve;

          – Ah! demiş…

          – Keşke benim imanım da, seninki gibi “acaba”sız olsaydı. Ben de Senin gibi yürür giderdim…”

          #812440
          Anonim

            Şeyh Sa‘dî-i Şîrâzî (k.s) anlatıyor: Daha
            çocukken ibadeti sever, gece kalkar namaz
            kılardım. Aynı şekilde günahtan da sakınırdım.
            Bir gece babamın hizmetinde bulunuyordum.
            Bütün gece uyumadım ve Kur’ân-ı Kerîm’i
            elimden bırakmadım. Yanımızdaki insanlar horul
            horul uyuyordu. Babama, “Ne olur, şunlardan
            bir tanesi olsun başını kaldırıp da iki rekât
            namaz kılsa … Ölüler gibi yatıyorlar!” dedim.
            Babam dedi ki: “Evladım, keşke sen de
            uyusaydın da onların gıybetini yapmasaydın!”
            Gururlu kimse kendinden başkasını görmez,
            onun gözünün önünde ayırıcı perde vardır.
            Hakikati gören bir göze sahip olsaydı,
            kendisinden düşkün kimseyi görmezdi.
            Kaynak: Sa‘dî-i Şîrâzî, Gülistan

            #813716
            Anonim

              KUL HAKKINDAN ÇOK KORKMALI

              Bedir Harbi’nden sonra, esirlere yapılacak muamele hakkında, Sa’d bin Muaz hazretlerinin ictihadı, Hazret-i Ömer’inkiyle aynıydı. Diğer Eshâb-ı kirâmın hepsi, fidye karşılığı salıverilmesini uygun gördüler ve karar da öyle oldu.

              Fakat âyet-i kerîme gelip, Hazret-i Ömer’le Hazret-i Sa’d’ın ictihadlarında isabet ettikleri bildirildi. Peygamber efendimiz buyurdu ki: “Azap bana gösterildi. Eğer Allahü teâlâ affetmeseydi, Ömer ve Sa’d hariç hepimiz helâk olmuştuk.”

              Sa’d bin Muaz hazretleri, Peygamber efendimizin çok yakını, çok sevdiği bir zattı. Müslüman olduğu için ona inanılmaz işkence yapmışlardı. Neticede bu zat vefât etti. Onun ölüm haberi Peygamberimizi çok üzdü, evine gitti, teçhiz ve tekfinde bulundu. Sonra kabristana giderken, önce hırkasını, sonra ayakkabılarını çıkardı. Tabutun bir bu tarafına, bir de öbür tarafına koşuyordu. Eshâb-ı kirâm da şaşkın bir vaziyette bakıyorlardı. Resûlullah kabre indi, kabri düzeltti ve onu yerleştirdi. Her şey bitti, telkin verildi. Bu arada Peygamberimiz çok üzgündü ve rengi, benzi atmıştı. Eshâb-ı kirâm bu durumu merak edip sordular:

              – Yâ Resûlallah, tabutu taşırken neden hırkanızı ve ayakkabılarınızı çıkardınız?
              – Bütün meleklerin giyinişi böyle olduğu için.
              – Tabutun iki tarafına da koşmanızın sebebi nedir?
              – Kardeşim Cebrail elimi tutup bırakmadığı için.
              – Kabirden üzüntülü çıkmanızın sebebi neydi?
              – Kabir onu sıkmaya başladığı için dayanamadım.
              – Ne oldu da dayanamadınız?
              – Hanımını, evdekileri üzmüş, kul hakkı doğmuştu.

              İnsanı ıslah edecek önemli bir şey var, o da ölümü hatırlamaktır. Hazret-i Ömer; “Yâ Ömer! Sana nasihatçi olarak ölüm yeter!” buyuruyor. Veysel Karani hazretleri de; “Akşam yattığımda Azrail aleyhisselâmı karşımdaymış gibi, sabah kalkınca da yanımdaymış gibi görüp, her an ölümü düşünürüm.” buyurmuştur. Böyle düşünen öfkelenmez, elbette melek gibi olur. Ölümü unu-tan ise azar, kudurur. Sanki hiç ölüm gelmeyecekmiş, hiç hesap sorulmayacakmış gibi, hükümranlık daima bendedir diye düşünür.

              #813752
              Anonim

                Anne Babaya Hizmetin Önemi .

                islamda-anne-baba-300x199.jpg


                İki kardeş vardı. Yatalak annelerine bir gece biri, diğer gece öteki bakacaktı. Öyle anlaşmışlardı. Âbid olan nâfile ibâdete çok düşkündü, sabaha kadar ibâdet ederdi.

                Bunun için, kardeşine; “Bugün de anneme sen hizmete devam et, ben de yine ibâdet edeyim.” derdi. Annesine bakma sırası hiç ona gelmezdi. Kardeşi, onun da sevap kazanması için âbid olan kardeşine, bazen; “Bugün sıra sende.” derdi. Bu âbid genç, rica eder, sabaha kadar ibâdetle meşgul olurdu.

                Yine bir gece sabaha kadar yaptığı ibadetten duyduğu hazdan dolayı kardeşine, her zaman olduğu gibi sırayı bozarak; “Bu gece de bana izin ver, ibâdet edeyim.” dedi. Kardeşi kabul edip annesine hizmete gidince, bu ibâdet etmeye koyuldu.

                Bir ara uyuya kaldı ve bir rüyâ gördü. Rüyâsında nuranî yüzlü bir zat buna dedi ki:

                – Kardeşin affedildi.

                Genç merakla sordu:

                – Ben niye affedilmedim?

                – Sen de affedildin ama, kardeşinin yüzünden affedildin.

                – Ben Allahü teâlâya ibâdet ediyorum. Kardeşim ise anneme hizmet ediyor. Fakat benim onun yüzünden affedilmemin hikmeti nedir?

                O zat dedi ki:

                – Allahü teâlâ size nâfile ibâdeti farz kılmadı, ama ana babaya iyiliği hizmeti farz kıldı. Üstelik annenin hizmete ihtiyacı var. Kardeşin emre uyduğu için kazandı ve yükseldi. Onun sayesinde sen de affedildin.

                #814116
                Anonim

                  .

                  AYIBLARA SAĞIR OLMAK

                  Hatem bin Yûsuf, Belh’de doğmuş ve miladi 852 yılında vefat etmiştir. Hatemi Esam diye anılmaktadır. Esam sağır demektir. Bu lakabla anılmasına şu hâdise sebep olmuştur:

                  Kendisi kundura tamirciliği yapmaktaydı. Bir gün dükkanına ayakkabısını tamir için gelen bir kadın, kazayla yellendi. Utancından yerin dibine girecek şekle geldi. Hatem ayakkabısını tamir edince, kadın fiyatını sordu. Hatem, kadının hatâsını anlamamış gibi davranarak:

                  Kadın, yüksek sesle konuş, duyamıyorum! diyerek sağır gibi davrandı.

                  Kadın, o kadar rahat bir nefes aldı ki, yeniden doğmuş gibi oldu.

                  Ve ondan sonra o kadının ölümüne kadar tam kırk yıl Hatem herkese sağır gibi davrandı. Bu yüzden kendisine Esamm(sağır) denildi.

                  Bir kimsenin ayıbını görüp, kılma zinhar aşîkar

                  Günde yüzbin aybın örter iken ol Cenab-ı Perverdigâr. (Perverdigâr: Bütün mahlukâtı besleyen ve yetiştiren.)

                  Hani kerem, hani ayıb örtücülük, hani haya?

                  Binlerce ayıb örterdi Enbiya ve Evliyâ

                  Lokman Hekim’in yüzük taşında şöyle yazılı idi:

                  Gördüğünü gizlemek, şüphe ettiğini açıklamaktan daha güzeldir.

                  #814951
                  Anonim
                    Cafer bin Muhammed şöyle derdi:

                    -Dostlarımdan bana, en fazla ağır geleni, bana karşı tekellüf içinde bulunanıdır. Bundan sakınırım.

                    Bana en hafif geleni ise, yanımda bulunduğunda, kendimi yalnızmışım gibi rahat veteklifsiz hissettiğimdir.

                    ***
                    Fudayli de şöyle demiştir:

                    -İnsanlar, ancak tekellüf yüzünden yekdiğerinden uzaklaşırlar.

                    Biri, diğer kardeşini ziyaret eder, onda zorlanma ve resmiyet görür. Böylece ondan uzaklaşır.

                    ***

                    Ebu Hafs Haddad, Ebu Bekr Şibli’nin evinde bir süre misafir kalmıştı. Şibli misafirini çeşit çeşit yemeklerle ağırlamıştı.

                    Ebu Hafs, ayrılıp giderken, Şibli’ye şu teklifi yaptı:

                    -Ey Şibli! Eğer yolun memleketimiz olan Nişabur’a düşerse, yanıma gel de misafir nasıl ağırlanırmış sana göstereyim?

                    Şibli:

                    -Ben ne yaptım ki, ne kusurum oldu ki? diye sordu.

                    Ebu Hafs:

                    -Başka ne yapacaksın?.. Külfete girerek çeşitli yemekler hazırladın.

                    Bu, civanmertlik, misafirperverlik değildir.

                    Bir dost, misafir gelince öyle davranmalı ki, hizmet ederken üzerine hiçbir ağırlık çökmemeli;

                    Gittiğinde de ferahlık gelmemeli…

                    Gelişi ağırlık, gidişi ferahlık veren misafirlikte, külfet vardır. Böyle ev sahibi olmaz.

                    * * *

                    Aradan zaman geçer. Bir gün İmam-ı Şibli’nin yolu Nişabur’a düşer.

                    Arkadaşlarıyla birlikte Ebu Hafs’a giderek misafir olur.

                    Ebu Hafs, o gece evde 41 mum yaktırır. Şibli, bu hali görünce:

                    -Bu ne vaziyet böyle ey Haddad! der.

                    Haddad: -Ne oldu? der.

                    Şibli: -Sen bize külfete girmeyin dememiş miydin? Bu kadar mum ne böyle?

                    Bundan büyük külfet olur mu? diye sorar.

                    Ebu Hafs, Şibli’ye:

                    -Bunları külfet kabul ediyorsan, haydi üfle de söndür bakalım onları, der.

                    Şibli mumları üfleyerek söndürmeye uğraşır; fakat bütün gayretlerine rağmen sadece bir tanesini söndürebilir.

                    Ebu Hafs gülerek:

                    -Sizi bana Allah-ü Teala gönderdi. Ben de Allah rızası için sizi misafir kabul ettim.

                    Onun rızası için 40 tane mum yaktım. Bir tanesi ise kendim içindi. Benim için olanı sen söndürdün.

                    Fakat Allah rızası için yakılanları ise, görüyorsun ki, onca gayretine rağmen bir tanesini bile söndüremedin.

                    Halbuki, sen Bağdat’ta her yaptığın şeyi benim için, benim memnun olmam için yapmıştın.

                    Seninkisinde külfet vardı. Benimkisi ise yalnızca Allah rızası içinolduğundan külfet yoktur.

                    #814981
                    Anonim

                      .Hatalıyı Değil, Hatayı Kabul Etme!


                      Tasavvuf büyüklerinden Şeyh Abdülkadir Geylanî k.s. sallanarak yürüyen bir sarhoş gördü. O anda kalbine kendisinin daha iyi bir insan olduğu hissi doğdu. Bu durumun farkına varan sarhoş, Abdülkadir Geylanî k.s Hazretleri’ne şöyle seslendi:

                      – Ey Abdülkadir! Yüce Rabbim beni senin gibi, seni de benim gibi yapmaya kadirdir.

                      Sarhoşun bu sözü üzerine Abdülkadir Geylanî k.s hemen başını önüne eğdi ve Allah Tealâ’dan bağışlanma diledi.

                      Bu menkıbeyi anlatan İmam Şa’rânî k.s. bizlere şu uyarıda bulunur:

                      “Ey kardeşim! İslâm’ın uygun görmediği şeyleri kabul etme. Ama bu kabul etmeme şahıslara karşı değil, işlenen günahlara karşı olsun.”

                      (el-Envârü’l-Kudsiyye)

                      #814982
                      Anonim

                        .

                        ‘ İhlâsı kimden öğrenmeliyiz ‘

                        -Mekke-i Mükerreme’de harçlıksız kalmıştım. Basra’dan para bekliyordum ama gelmemişti. Saçım sakalım çok uzamıştı. Bir berbere girdim
                        ‘Peşin peşin söyliyeyim param yok’ dedim,
                        ‘Allah rızası için saçlarımı düzeltebilir misin?’
                        Berber o anda mevki sahibi birini traş etmekteydi. Onu bırakıp bana başladı. Adam itiraz etti.
                        Berber
                        ‘Kusura bakmayınız efendim’ dedi, ‘Sizi ücreti mukabilinde traş ediyorum. Ama bu genç Allah rızası için istedi’
                        Berber dahasını da yaptı, bana harçlık verdi. Aradan birkaç gün geçti, beklediğim para geldi. Ona bir kese altın götürdüm.
                        ‘Asla alamam’ dedi, ‘İnan Allah’ın rızası, daha değerli’

                        Meclisine gelenlerden biri mübareği denemek ister. Aklınca zor bir soru hazırlar ve sorar.
                        Mübarek
                        ‘sözle mi cevap verelim’ der, ‘yoksa halle mi?’

                        -İkisi de olsun.

                        -Eğer kendi kendini deneseydin, bizi denemeye lüzum görmezdin. Kalbindeki değişimi de mi farketmedin?

                        -Peki hâl ile cevabınız nasıl olacak?

                        -Yüzüne bak anlarsın.

                        Adam aynayı eline aldığında kendini tanıyamaz, çünkü yüzü simsiyahtır. Üstelik bu yola olan muhabbetinden eser kalmamıştır ki bu tard oldu demektir. Büyükleri incitmek böylesine korkunç bir cürettir işte.

                        Aradığına bağlı

                        Adamın biri Cüneyd-i Bağdadi’ye gelip ‘Nerede o eski kardeşlikler’ der, ‘Hani, Allah için sevenler?’

                        ihlaslı olmak için sevdiğini allah rızası için seveceksin nefret5 ettiğinede allah rızası için neret edeceksin
                        allahı sevdiği için onu sevmek allah-ı (haşa) sevmediği için sevmeyeceksin işte o zaman ihlaslı olunur menfaat gereği değil allah rızası için sevmek gerekir

                        -Eğer sıkıntılarına katlanacak birini arıyorsan bulamazsın ama sıkıntılarına katlanacağın dostlar arıyorsan çoktur.

                        Cüneyd-i Bağdadi’nin talebelerinden biri şeytanın vesveselerine kapılıp kemâle geldiğini zanneder. Birbirinden cazip rüyalar görmeye başlar ve bunları arkadaşlarına da nakleder. Cüneydi Bağdadi Hazretleri onun durumuna çok üzülür. Talebesinin ayağına kadar gider ve ‘Eğer rüyanda seni cennete götürürlerse üç defa ‘La havle…’ oku’ diye tenbih eder. Hakikaten o gece rüyasında onu alıp cennete götürürler. Aklına hocasının sözü gelir. ‘La havle…’ okuduğu anda kendini çöplükler, pislikler içinde bulur. İçine düştüğü durumu anlar ve tevbe eder. Mübârek, ‘Herkese bir mürşid-i Kâmil lâzımdır’ der ‘aksi halde mel’ûn şeytan musallat olur ve oyuncak eder.’

                        Talebelerinden biri sorar: ‘Hiç ibadet ve tâat yapmadan Allah’ın (Celle Celalüh) lütfuna kavuşmak mümkün müdür?

                        -Zaten gelen bütün nimetler Allah’ın lütfudur. Bizim gibi acizlerin ibadetlerinden ne olsun.

                        Son nefes, zor nefes

                        Mübarek vefat edeceği gün çok korkulu ve üzgündürler. Yüzleri kül gibi olmuş rengi uçmuştur. Talebeleri bu halden çok ürkerler. Hatta içlerinden biri ‘Aman efendim’ der, ‘biz sizin şefaatiniz ile kurtulmayı ümid ediyoruz. Eğer siz bu kadar sıkıntı çekerseniz bizim halimiz nice olur?

                        -Ey dostlarım yetmiş yıllık ibadetimi kıldan ince bir ipe astılar. Kâh o yana, kâh bu yana sallanıyor ve ben bu esintinin kabul yeli mi, red rüzgârı mı olduğunu bilemiyorum.

                        Naaşını yıkayan talebesi su ulaştırmak için mübarek gözlerini aralamaya çalışır. Melekler dile gelir, ‘Kendini yorma’ derler, ‘Cüneydin gözü Allah’ın zikri ile kapanmıştır ve onun didarını görmeden açılmaz.’

                        Talebelerinden biri onu rüyasında görür. Merakla sorar: -Efendim, Allah-ü teâlâ size nasıl muamele etti?

                        -İlim ve marifet dolu sözlerimin hiçbir faydası olmadı. Sadece gece kıldığım namazlar imdadıma yetişti.

                        #814983
                        Anonim

                          İmâm Kuşeyrî anlatır:

                          Horasan sultanı ve kahramanlarından Amr bin Leys öldükten sonra onu sâlih bir zât rü’yâda gördü ve aralarında şu mükâleme geçti:

                          “–Allâh sana ne muâmelede bulundu?”

                          “–Allâh beni afvetti.”

                          “–Allâh seni ne sebeple afvetti? Hayâtında nasıl bir amel işledin ki afva mazhar oldun?”

                          Bunun üzerine Amr bin Leys şöyle cevap verdi:

                          “–Günlerden birgün yüksek bir tepeye çıkmıştım. Oradan askerlerime baktım. Onların çokluğu ve ihtişâmını seyredince: «Keşke Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- zamanında vâkî olan gazvelere ordumla beraber iştirâk edip de O’nun uğrunda fedâ-yı cân eyleyen bahtiyarlardan olabilseydim…» diye hislendim. İşte bu niyet ve iştiyâkımdaki ihlâs sebebiyle yüce Allâh, bana rahmetiyle muâmele ederek günâhlarımı bağışladı ve beni sonsuz nîmetleriyle mükâfatlandırdı.”

                          Bu hâdise, ihlâs ve samimiyetin, mü’min için ne kadar mühim olduğunu gösteren güzel bir misâldir. Buna göre kul, yapamadığı bir amelden bile ihlâs ve samîmiyetinin bereketi neticesinde nice lutuflara mazhar olmaktadır. Nitekim Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurur:

                          “Mü’minin niyeti (maksat ve ihlâsı) amelinden hayırlıdır.” (Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr II. 194
                          GÔnül bahcesinden muhabbetteki sir.(O.Nuri topbas)

                          #814984
                          Anonim

                            Mevlânâ Hazretleri buyurur:

                            “Adamın biri her zaman «Allah Allah» diye zikreder, bu zikirden ağzı bal yemiş gibi tatlanırdı. Bir gün şeytan gelip:

                            «–Niye durmadan “Allah Allah” deyip duruyorsun. Bunca zamandır Allah demene karşılık bir kerecik olsun Allah sana “Lebbeyk/buyur kulum, ne istiyorsun?” dedi mi? Sende hiç sıkılma yok mu? Daha ne kadar Allah deyip duracaksın?» dedi.

                            Bunun üzerine Allâh’ın adını dilinden düşürmeyen adam ümidini kaybetti ve zikri bıraktı. Gönlü kırık bir hâlde yatıp uyudu. Rüyâsında Hazret-i Hızır’ı gördü. Hızır ona:

                            «–Neden yaptığın güzel işi terk ettin, Allâh’ı zikretmeyi bıraktın?» diye sordu. Adam:

                            «Yaptığım onca zikre karşılık verilmedi. Hak katından “Lebbeyk/buyur” sesi gelmedi. O’nun kapısından kovulmaktan korktum.» dedi. Bunun üzerine Hazret-i Hızır, adama şu hikmetli karşılığı verdi.

                            «–Ey Allâh’ın kulu! Senin “Allah” demen, Allâh’ın; “Lebbeyk/buyur kulum” demesidir. Allah, isminin zikrini herkese nasip eder mi? Senin “Allah” diyebilmen, Allâh’ın sana duyduğu sevginin işâretidir.»

                            Bunu duyan adam kalkarak tekrar Allâh’ı zikretmeye devam etti.”

                            Cenâb-ı Hakk’ı zikredebilmek, O’na şükredebilmek, kulluk ve tâatte bulunabilmek; yine şükrü gerektiren ayrı bir lûtf-i ilâhîdir.

                            Bütün mahlûkât Allâh’a kullukta bulunsa O’nun şân-ı ulûhiyyetini bir nebze bile artıramaz. Yine bütün mahlûkât O’na isyan etse O’nun şân-ı ulûhiyyetine zerre kadar noksanlık gelmez.

                            Allah Teâlâ’nın hiçbir şeye ihtiyacı olmadığı gibi, bizim ibadetlerimize de ihtiyacı yoktur.

                            O her şeyden müstağnîdir. Fakat bizler, O’nun rızâ ve rahmetini celbetmek için hâlis niyetle ibadet etmeye, sâlih amellerle O’na yakınlaşmaya muhtacız.

                            Altınoluk dergisi

                            #814985
                            Anonim

                              Molla Abdurrahman Camî,

                              “Baharistan”da arka arkaya iki “ziyaret” hikâyesi anlatır:

                              Himmet sahibi bilge bir derviş, kudret sahibi bir hükümdar ile dost olmuştu. Hükümdar dervişi sevmiş, takdir etmiş, derviş de hükümdarın çevresinde bulunur olmuştu.

                              Derviş bir gün baktı ki hükümdar ona karşı biraz ağırdan alıyor, eskisi gibi fazla ilgili görünmüyor. Sebebini düşündü taşındı. Hükümdarın kendisi hakkındaki bu tavrını, onun yanına fazla ve sık sık gidip gelmesine yordu. Elini ayağını yavaş yavaş hükümdarın çevresinden çekti.

                              Bir gün yolda, hükümdar dervişi gördü. Hemen yanına çağırdı ve sordu: “Ey derviş! Artık bize gelip gitmemenin, bizimle alakanı kesmenin sebebi nedir?”

                              Derviş bir an tereddüt etmeden cevap verdi: “Niçin gelip gitmediğimi sormanızın, sık sık ziyaretle huzurunuzda sizi rahatsız etmem dolayısıyla hoşnutsuzluk göstermenizden daha iyi olduğunu anladığım için…”

                              Molla Camî’nin ikinci “ziyaret” hikâyesi de birinciyi tamamlıyor:

                              Zengin bir adam, eskiden beri tanıdığı dervişe neden çoktandır ziyaretine gelmediğini sormuş.

                              Derviş şöyle demiş:

                              “Bana, ‘niye gelmiyorsun’, diye sormanız, ‘neden geldin’ demenizden daha iyidir de ondan…”

                              #815003
                              Anonim

                                BİR MUSİBET…

                                Kumandanlarından biri bir zafer dönüşü Halife Hz. Ömer’in huzuruna çıktı. Yanında kısa boylu, tıknaz biri bulunuyordu. Hz. Ömer “Bu kim?” diye sordu. Kumandan anlattı: “Efendim bu benim sağ kolumdur. Hangi görevi verdimse başarı ile tamamladı. En gizli haberleri yerine ulaştırdı. Bazen bir orduya bedel hizmet gördü. Zaferlerimi onun sayesinde kazandım diyebilirim.”
                                Aradan zaman geçti, aynı kumandan halifenin huzuruna yeniden çıktı. Ama mağlup bir kumandan olarak Halife sordu:
                                – Hani sağ kolun nerede?
                                – Sormayın ya Ömer, ihanet etti, düşman tarafına geçti.
                                Hz. Ömer bu defa konuştu:
                                – Allah’tan başka hiç kimseye dayanmamak gerektiğini geçen sefer söyleyecektim vazgeçtim. Bir musibet bin nasihattan yeğdir diye düşündüm.

                                #815004
                                Anonim

                                  ADAMIN ÖNEMİ

                                  Halife Hz. Ömer bir mecliste hazır bulunanlara sordu:
                                  – Eğer dileğiniz hemen kabul ediliverecek olsa ne dilerdiniz?
                                  Birisi, “Benim falan vadi dolusu altınım olsun isterim. Onu harcayarak İslâm’a daha çok hizmet edeyim diye” dedi. Bir başkası, “Şu kadar sürüm (davar, koyun, keçi), mal ve mülküm olsun isterdim. Gerektikçe onları sarfederek dine yararlı olayım diye” dedi. Herkes buna benzer şeyler söyledi. Hz. Ömer hiçbirini beğenmedi. Bu defa meclistekiler, Hz. Ömer’e sordu:
                                  – Ya Ömer peki sen ne dilerdin? Cevap verdi:
                                  – Ben de Muaz, Salim, Ebû Ubuyde gibi müslümanlar yetişsin isterdim. İslâm’a onlar vasıtasıyla hizmet edeyim diye.

                                15 yazı görüntüleniyor - 31 ile 45 arası (toplam 265)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.