- Bu konu 502 yanıt içerir, 15 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
3 Ekim 2011: 12:46 #797772
Anonim
[HR][/HR]
“ Sen sustukça tenhalarda
Yirmi dokuz harf
iki yürek
Bilmediğin kalabalıklara seni anlatacağım “3 Ekim 2011: 12:50 #797774Anonim
Ey gönlüme değen gözyaşım!
Zamanın tenhalığında eğrilen gönlünü sakla gerçek aşklar için!
Yangın bitmesede gözlerinde,damlaların hiç durmadan aksın o yar’in özüne…
Kalp süvarisi değildin sen unutma!
Sevmek,sevilmek ömründe tek sermayandi senin ey gönlüm!
Damlalar içinde biriksin boşver!
Yalın hayatların ıssızlığı çelimsizdir…
Hazin olur sonsuzlukları…
Sen gözlerinden düşürdüğün yaşları biriktir avucunda…
Al yanaklı bebeklerin temizliğinde orucun olsun susuşun…
Dökülsün dehnizime, akıntıma kapılsın günahlar…
Geçmişime mübarek sayılsın gözlerimden dökülen bu yaşlar…
Omuzlarında devleşen yükün ağırlığından feryad etmeye meylettiğinde yüreğin, sadece tut dilini…
Kara zindanı andıran gözlerinde bir ışık haresi oluşsun…
Bir kıvılcım,bir ateş,bir sus,bir can oluşsun…
Ağlamaktan sakın korkma ey gönlüm!
Matem tutmak değildir bu ve gidenin ardından yas tutmak hiç değil…
Gelene sevinmek,acıyan yaralara tuz basmak değil…
çölde susuz kalmış bir ceylanın çaresizliğine su bulmaktır…
Kanadı kırk yerden kırılmış bir serçenin diline bir damla can dokundurmaktır…Ey göz yaşım!
Sana ihanet etmekten korktum asırlar boyu…
Diriliğimin suistimal edilmiş yanlarında biten yosunları suladım seninle…
Kerbela olmuş gönlüme akıtılan kanlara, yamalı elbisemden parçalar koparıp bastırdım…
Hiç oldum seni ağladım, sevda oldum seni sundum kadehler içinde…
ömrümün şifası yalnız sendin ey gözyaşım!
Bir niğmet seni bilmişim,bir lütuf seni demlemişim gözlerimde…
Kisra saraylarında doğan bir bebek ağlayışındaydı varlığım…
Saylar geçti üzerimden saylar…
Gelip geçtiğim yollardan bir siluet eklenirdi kimliğime…
En son “Gözyaşına kurban edilen küçük bir can” diye eklendi satır aralarına…
Ben sana ihanet etmedim ey gözyaşım!
Yerlere düşürmekten bile korktum seni…
Bir dokunuşta binlerce damlanı hiç acımadan içime akıtandın…
Güzergahına giren acıların yangınına usulca dokunandın…
Sen bende bitmeyecek bir nehir,ben sende boğulmayı göze alacak bir can’dım…
çölde aşkıyla dolanan Kays oldum kimi zaman…
Kimseler görmedi gök kubbeye gönderdiğim feryadımla süslü dualarımı…
Yitirdiğim aşk olmadı…
Daha çok arttı, daha çok olgunlaştı…
Himayesi kalbimdi nede olsa…
Tezahürünü gösterdiğinde bir Leyla esintisi ilişirdi gözlerime…
O an dolardı gözlerim kanlı yaşlarla…
Bir fidan bulup o çöl yakıcılığında ve o kanlı gözyaşlarımla kırmızı güller yetiştirmek isterdim; her yanı aşk kokan…
Bizim kokumuza bürünen vahalar, bizim kokumuzla kavuşan sevdalılar bulmak isterdim…
Yetmiş bin melek şahid olsundu bu kavuşma anına…
Semada bayram havasında Efendiler Efendisine haberler uçursundu her biri…
“Ey Nebi!Bak bir aşk daha doğdu Sen’in aşkın gibi!Alemi saran bu can alıcı koku Sana hediye oldu!”
Gözyaşım sel, aşkım hicret eder o güzel Sevgiliye…
Dimağımda kalan bu bal tadı sanki ömrümü tutmuş ve bitmeyecektir…
Aşkla yandım Ey Sevgili!
Gözyaşıma and içtim senin yolunda…Ne ihanet ettim sana, ne de düşürdüm seni yerlere…
Akıttım seni gönlümün gümüş kadehlerine ve yaralandıkça gönül ellerimle bastırdım tuzlu yanlarını yaralarımın üzerine…
Bitmeyecek bir yoldu sana uzanan…
öyle bir sonsuzluk ki Yar!
ölüm öldü de bu aşk sonsuzlukta ebedi yaşamak için gönlüme doğdu!
Vasıf kazandım, Yar güldü yüzüme…
Söylesene ey gönlüm!
Ben bu hayatta gözyaşımdan başka ne gördüm?
Ve ben bu aşk’ı büyütmek için Yar’i ömrümce görmez oldum…alıntıdır…
3 Ekim 2011: 12:53 #797776Anonim
Bugün izin verdik rüzgâra… “Selâm söyle benden Dost’a…”
Şimdi kaç satır dizsem yollarına, kaç duâ iliklesem yakana, kaç gülücük düşürsem yüreğine..
Anla, emânet duracak sevgimi(zi)n üstünde, yakışmayacak.. Anla, az gelecek…
Seyreledikce, yeniden ve yeniden cennet oluyor/sun Üveys’im…
Renginin kuşağına alan’ım; şükranlarımız sonsuzdur sana…
Ve sana da, bize de sevgisinin dizine az buçuk dizimizi dayamamıza layık gören’im; şükrüm sonsuzdur Sana…Ömür Nazarı’m…Binler âmin yüreğinden savurduklarına.. Nâsibimiz birlikte ola..
3 Ekim 2011: 12:56 #797777Anonim
Sen bana yetimsin bu gece
Ben sana Öksüz.
Savurduğum saçlarımın kokusunda kalmış Ay ışığı;
Ben ay’a dönmüşken yüzümü ,düşün ardı sıra kopmuş fırtınalar
Sırtımdan vurulmuşa dönmüşüm habersiz uykularda kırmızı şaraplar içmiş yüreğim…
Haram kokuyor tenim
Şehre ışık vurunca ilk ben senden yanayım yar, dağların melteminde;
Sen bana düşsün bu gece
Ben sana gerçek.
Uçurumun kenarında barınağım!
Lal olmuş dilime yansıyan kalbim
Sabahlar sancılar doğuruyor eteğime
Tahammül edemiyorum hüznümün vebaline;
Zekatı yok mu bu kör düğümün yağmur karası gözlerinde!
Sen bana aitsin bu gece
Ben sana inzivaya çekilmiş bir sukut!
Genzime sen kaçtı yar
Boğulmaya ramak kala aşktan tarafta
Nikahım değiyor sözüne;
Sen bana helalsin bu gece
Ben sana razı…
3 Ekim 2011: 13:00 #797780Anonim
Kendinden haberi olmayan biri ALLAH’ın huzurunda diyordu ki:
“Allah’ım artık benim için de bir kapı aç.”
Rabia orada oturmuştu dedi ki:
“Ey gafil, bu kapı ne zaman kapandı ki?!”..
3 Ekim 2011: 13:02 #797781Anonim
Ey dünya!.. Sen ‘haydi dışarı!’ deyip beni kovmadan önce ben senin
aşkından vazgeçtim. Şaşaan, şatafatın, oyun, oyuncağınla ne kadar
yaltaklansan da nafile zira ben ahiret kapısını açtım. Seni üç talakla
boşadım; haberin olsun!3 Ekim 2011: 13:03 #797782Anonim
Ben bütün hayatlardan geri kaldım doktor bey.
İlaçlarınız, şoklarınız düzeltmiyor karnemdeki kırıkları.
Ben aşk-ı bekâlardan sınıfta kaldım.
Ve onların yüreğinde ne merhamet, ne aşklar.
Bilmiyorlar onlar kalbi kırık bir çocuğun tarihi nerden başlar.
3 Ekim 2011: 13:10 #797783Anonim
Bir Hak kelamı yazılmış kağıdı yere düşürdüğün vakit,
hemen uzanıp alıyor ve özürdilercesine öpüp başına koyuyorsun..Peki, ya Kendin, ya Sen?
Sen ki insansın. Yaradan’ın isimlerine tecelli mahallisin.
Şu halde ruhunun da, vücudunun da
dünya pislikleri ve pespayelikleri içine düşüp sürünmesine nasıl göz yumuyor,
onu neden elinden tutup kaldırmıyorsun??3 Ekim 2011: 13:16 #797787Anonim
Bir gün Mecnun hasta olup yatağa düşer. Tedavî için bir doktor çağırırlar. Doktor: “Damardan kan almak gerek’” diyerek Mecnun’ un kolunu bağlar. Tam iğneyi batıracağı sırada Mecnun bağırır;
“-Ey doktor, bırak! Ücretini al ve git. Bu hastalıktan öleyim, zararı yok. Vazgeç kan almaktan”
Doktor Mecnun’a:
“-Sen çöllerde kükremiş arslanlardan korkmuyorsun da koluna bir iğne batmasından mı korkuyorsun?” diye sorar.
Mecnun’un cevabı şu olur;
“-Ben neşterden korkmuyorum. Benim vücudum, varlığım Leyla ile doludur. Korkarım ki benim kolumu yararken Leyla’yı incitirsin, işte ben bundan korkuyorum.”
3 Ekim 2011: 13:19 #797789Anonim
Aşıktı delikanlı. Sevgilisinin isminden başka bir şey bilmediğinden mi, konuşmaya mecali olmadığından mı bilinmez, arkadaşı anlatıyordu onun halini:
– Gözleri günlerdir uyku görmedi efendim, diyordu, yemiyor, içmiyor, işi gücü, gecesi gündüzü havası suyu o kız oldu sanki. Ne desem kâr etmiyor, son bir çare diye geldik size. Halbuki “sen bir garip çobansın, o padişahın kızı, davul bile dengi dengine” dedim ya, dinlemiyor efendim, ama herhalde aşkın gözü kördür diye de buna diyorlar, değil mi efendim…
İhtiyar adam bu esnada gözlerini dikmiş, iskeletinin üstüne deriden bir zırh giydirilmişcesine zayıf, çelimsiz, saçı sakalına karışmış, uzaklara dalıp dalıp giden, gözlerinde aşktan gayrısı kalmayan diğer çobanı süzüyordu. Sonra bir ah çekti, yüzünü nefes almadan konuşmasını sürdüren delikanlıya çevirip tebessüm etti.
– Kolay evlat kolay, dedi, çaresizseniz çare sizsiniz. Ve tane tane anlatmaya başladı.
İki genç çobanın, çökmek üzere olan bu kulübesinde dertlerine derman aradıkları ihtiyar adam, aslında padişahın bütün dertlerini paylaştığı, her meselesini danıştığı bir bilge idi. Yıllar önce padişah kendisini tanıyıp sevdiğinde bir tek şey istemişti ondan; burada yaşamaya devam edecekti ve kimsecikler bilmeyecekti kim olduğunu. O günden beri de bu kulübede yaşıyar, gelen geçene ikram edip, gül alıp gül satıyordu. Padişahın kızının aşkıyla eriyip muma dönen genç çoban ve yanındaki kadim dostu nereden bilsindi bu garip ihtiyarın padişahın gönlüne sultan olduğunu.Aşık genç, ihtiyar adamın anlattıklarını dinledikten sonra, her şeyin bittiği anda başlayan son ümide sımsıkı sarılanların o saf ve tertemiz teslimiyetiyle:
– Sahiden bu kadar kolay mı efendim, dedi, yani o mağarada elimde tesbih, kırk gün Allah dersem sevdiğime kavuşabilir miyim, onunla evlenebilir miyim?
– Evet, dedi bilge, kırk gün o mağarada gece gündüz Allah diyeceksin, kırk gün sonra padişahın kızı senindir.
İki dost hemen yola çıktılar, aşık çobanın yüzüne kan, dizlerine derman, yüreğine yeniden can gelmişti. Arkadaşına sarılıp, elinde tesbih, gönlünde aşk, yüzünde ümit çiçeklerinden örülme bir tebessüm, mağaranın yolunu tuttu. Gelir gelmez hiç vakit kaybetmeden diz çöktü, dualar etti, gözlerini kapattı, kalbini padişahın kızına bağladı, eline tesbihi aldı ve dudakları kıpırdamaya başladı: Allah, Allah, Allah…
Günler günleri padişahın kızının hayaliyle tespih taneleri gibi kovalayadursun, mağaranın yakınındaki köyleri bir söylenti çoktan sarmıştı. Herkes birbirine karşı dağdaki mağarada gece gündüz Allah diyen gençten bahsediyordu. Cami çıkışında ihtiyarlar, çeşme başında kadınlar, tarlada işçiler, top oynarken çocuklar, herkes onu konuşuyordu:
– Şu karşı mağarada bir genç varmış, kendini Allah’a adamış, gece gündüz durmadan Allah diyormuş, Allah Allah…”
Aşık dostunun ne halde olduğunu merak eden genç çoban, mağaraya geldiğinde üç hafta geride kalmıştı bile. Bizimkinin gözleri kapalıydı, dudaklarının da kıpırdamadığını görünce, uyuyakaldı herhalde diye düşündü. Tespih tanelerinin parmaklarının arasında dolaşmaya devam ettiğini görünce de, bu nasıl uyku diye sordu kendine. Bu sırada gözlerini açan genç adam, karşısında arkadaşını görünce, günlerdir yalnızlığıyla paylaştıklarını birbiri ardına anlatmaya başladı: Kırk günün yarıdan fazlası geçmişti, o durmadan Allah diyordu, ama ne padişahın kızı vardı, ne bir haber, ne bir ümit kırıntısı… Acaba, diyecek oluyor, yutkunuyor, hayır diyor, tespihine bakıyor, bir kalp gibi atan sağ el işaret parmağını sabitlemeye çalışıyor, avuçlarını sıkıyor, gözleri doluyordu. Vedalaştılar.
Ay ışığında dostunun gözlerine yayılan başkalık dikkatini çekmişti genç çobanın.
Aşık çoban yeniden eline tesbihini aldı, gözlerini kapattı, boynunu neye bağlayacağını bilemediği kalbine doğru büktü, dudakları kıpırdamıyordu artık, sustu gece, mağaranın duvarları sustu, tükendi her şey, hiç tükendi, an bitti, sadece bir söz kaldı: Allah…Kırk günün dolmasına üç-beş gün kala, mağaradaki dervişin namı bütün ülkeyi sarmış, nihayet sarayın koridorlarında konuşulur olmuştu. Meselenin aslını merak eden padişaha, bu insanların bir yerde sürekli kalmadıklarından, bulundukları mekâna bereket getirdiklerinden, ne yapıp edip bu dervişi ülkelerinde yaşamaya ikna etmeleri gerektiğinden uzun uzun bahsetti başveziri.
Ne yapması gerektiğini artık bilen padişah, nasıl yapması gerektiğini bilemediği bütün zamanlarda yaptığı gibi, dağ kulübesinin yolunu tuttu. Hürmetle diz çöktü bilge ihtiyarın önünde. Derdini anlattı, derman diledi. Sarayının yanına bir saray yaptırmaktan, o dervişi veziri yapmaya, sancak-tuğ vermeye kadar saydığı her şey, bilgenin:
– Hünkârım, gönül erleri mala-mülke, makama-mansıba itibar etmezler, demesiyle son buldu.
Kaderdi bu, padişahlarla köleleri aynı eteğin önünde diz çöktürür, birinin derdini diğerine derman eyler, ikisini de aynı tebessümle bahtiyar ederdi. Güldü ihtiyar:– Neden kerimenizin nikâhını teklif etmiyorsunuz sultanım, dedi. Şaşırma sırası padişaha gelmişti.
– Nasıl yani, diyebildi, bu şerefi bize lütfederler mi, kabul ederler mi?
Kırkıncı günün güneşi batmak üzereydi genç aşığın mağarasının üstünden… Padişah ve ihtiyar bilge en önde, arkalarında vezirler, onların arkasında halktan meraklı bir kalabalık ve en arkada da olup bitenlere bir mana vermeye çalışan aşık çobanın arkadaşı, mağaraya doğru yürümeye başladılar.Bu arada bizim aşık kendinden öylesine geçmiş, tesbihiyle öylesine bir olmuştu ki, gelenler içeri girseler ve bir tesbihten başka bir şey bulamasalar şaşırmazlardı.
Padişah edepte kusur etmemeye çalışarak içeri girdi, ellerini birbirine bağladı, duyulması güç bir sesle;– Efendim, dedi, sizi ziyarete geldik.
Yavaşça başını çevirdi aşık, sonra bütün vücuduyla döndü, gözlerinde en ufak bir şaşkınlık emaresi yoktu, sapsarı bir heykel gibiydi. Herkes heyecan içinde. Vezirler, halk, genç çoban, mağara, tespih, sessizlik, duvar… Hatta güneş bile batmaktan vazgeçmiş, kafasını mağaranın içine doğru uzatarak olan biteni görme telaşındaydı.
Padişah meramını anlattı, türlü tekliflerde bulundu. Ne saray, ne vezirlik, ne tuğ ne de sancak, hiç birinde gözü yoktu dervişin.– Efendim, diyebildi en son, sessizce, benim bir kızım var efendim, zat-ı âlinize layık değil belki, ama lütfeder nikâhınıza alırsanız bizi bahtiyar edersiniz…
Kırk günlük çile nihayet bitmiş, olmaz denilen olmuştu. İşte aşık maşukuna kavuşacak, murad hasıl olacaktı. Bizimkinin arkadaşı sevinçten ağlıyordu. Soru ve cevap sanki bu soru sorulsun, cevabı verilsin diye yaratılmıştı. Sessizlik ilk defa bağırmak, haykırmak istiyordu ve bütün gözler genç adamdaydı.
Usulca doğruldu oturduğu yerden, etrafını şöyle bir süzdükten sonra, gözlerini padişahın gözlerine dikti, sarhoş gibiydi. Kendinden emin bir ifadeyle:
Hayır, dedi, kızınızı istemiyorum.
Birden ortalığı bir sessizlik kaplayıverdi. Padişah mahzundu, halk hayret içindeydi, vezirler şaşkınlıkla birbirine bakıyor, bilge tebessüm ediyordu. Aşık çobanın genç arkadaşı yaşlı gözlerini silip, birden ileri atılarak bozdu sessizliği. Dostunun yanına geldi, kulağına eğilip:– Sen ne yapıyorsun, dedi, kırk gündür bu çileyi ne diye çektin sen, neyi reddettiğinin farkında mısın?
Güldü aşık çoban gözleriyle ihtiyar bilgeyi arayarak:
– A dostum, dedi, ben kırk gün padişahın kızı için Allah dedim, Allah padişahla vezirlerini ayağıma getirdi. Ya bir de Allah için Allah deseydim.
5 Ekim 2011: 17:15 #797842Anonim
Ne gerek vardı sana… Sensiz de yalnız kalırdım ben…!!! [HR][/HR][TABLE=”class: cms_table_ncode_imageresizer_warning”]
[TR]
[TD=”class: cms_table_td1, width: 20″]
[/TD]
[TD=”class: cms_table_td2″]Orjinal Boyutunda Açmak İçin ( 707×528 ve 136KB ) Buraya Tıklayın[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
Öznesiz cümleler kurmaya alışmıştım ben oysa…
Yalnızlığıma, ıssızlığıma sahip çıkmıştım onca kalabalığın arasında..
Korkularımdan korkmamayı öğreniyordum yavaş yavaş…
Hayallere düşlere sığınıp onlarla avunuyor…Küçücük mutluluklara, hayata dair geçici heveslere sarılıp gülümseyebiliyordum…
Geride bırakmıştım bütün hüzünleri, ertelenmişleri, yaşanmışları, yarım kalmışları…
Yürüyordum ardıma bakmadan kendi yolumda…
Geçmişin izleri bazen takılıyordu ayaklarıma bir yerlerde…
Ama ben aldırmadan yürüyordum işte…
Sevdaya dair hikayelerin noktasını koymuştu hayat yıllar öncesinde…
Ben de çaresizce boyun eğmiştim ona…
Bence mutluydum ben kendi kendimle…
Hiç beklemediğim bir zamanda, ansızın çıktın yollarıma…Yalan mıydın sen…!
Yalan bunca ısıtabilir miydi ruhumu…!Bunca işler miydi sevdanı yüreğime…!
Geçmişin izlerini silip, doldurabilir miydi yüreğimi böylesine…!
Bilseydim dinler miydim seni…!
Geçmişimden koparıp, beni alıp gitmene izin verir miydim…!
Görseydim, eğer sonunu görseydim…
Başlamadan daha, orada dur derdim…!
Bilseydim, eğer sonunu bilseydim…
“Sevme bırak” derdim…!
“Sevme, uzak dur”…!Geldiğin gibi de gittin ansızın bir gün…
Sensizliğe alışmak daha zordu yalnızlığa alışmaktan…
Şimdi öznesi sensin cümlelerimin, yüklemleri yok…Sensiz günüm zordu zaten, bir de sen geldin üstüne…
Yokluklarım yetmezmiş gibi, sen de eklendin üstüne…Ben zaten bunları sen olmadan da yaşardım…
Ne gerek vardı sana, sensiz de yalnız kalırdım…
Ben zaten sen olmadan da ağlardım isteseydim eğer…
Ne gerek vardı sana…!Ne gerek vardı yokluğuna…!


6 Ekim 2011: 08:20 #797857Anonim
Kalp midir insana sev diyen yoksa yalnızlık mıdır körükleyen?
Sahi nedir sevmek;
Bir muma ateş olmak mı,yoksa yanan ateşe dokunmak mı?”Şems-i Tebrizi”
6 Ekim 2011: 08:23 #797858Anonim
Senin için herşeyden vaz geçmişken… Şimdi senden vaz geçiyorum herşey için.
6 Ekim 2011: 08:24 #797859Anonim
[TABLE=”class: ncode_imageresizer_warning”]
[TR]
[TD=”class: td1, width: 20″]
[/TD]
[TD=”class: td2″]Orjinal Boyutunda Açmak İçin ( 800×732 ve 141KB ) Buraya Tıklayın[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
Dost iyi gün içindir…
Kötü günde bir tek Allah vardır…!
.
.
.6 Ekim 2011: 08:26 #797860Anonim
[IMG]http://www.tumblr.com/photo/1280/9559384878/1/tumblr_lqplxozlO41qdw38h[/IMG]
Gecesi güzel olan şehirlerde yürüsek mesela,
bilmediğimiz şehirlerde güzel gecelerde yürüsek.
Soğuk demir parmaklıklara yaslanıp yansımaların ne kadar hoş gözüktüğüne baksak,
ikimizin de aklında “acaba biz de birbirimizin yansıması mıyız?” sorusu.
“Bu kadar güzel gözükür müyüz bakılınca?”Yol ayrımına geldiğimizde durup merakla bir sağa bir sola baksak,
“hadi bu sefer sen karar ver” desen, sola dönsek bilmediğimiz başka bir sokağa.
Son trenin ne zaman olduğunu bilmesek mesela,
hani şansa bıraksak riskli de olsa.
Bilmediğimiz bir şehirde bilmediğimiz bir motelde kalmaya güvensek sırf beraberiz diye.Sırf beraberiz diye mutlu olabilsek mesela,
gerçek olsak mesela.
Mesela… -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.
