• Bu konu 21 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 23)
  • Yazar
    Yazılar
  • #678662
    Anonim

      Ölüm nedir ve nasıl oluyor?

      [TABLE]
      [TR]
      [TD][/TD]
      [TD=”width: 5%”][/TD]
      [/TR]
      [/TABLE]

      “Ölüm nedir ve nasıl oluyor? Ölüm anında iyi olsun, kötü olsun, tüm ruhlar büyük acı mı çekerler? Sekerâtı anlatır mısınız?”

      İnsan ruhu, bedenle geçirdiği dünya hayatı süresince her yıl eski bedenini terk ediyor, yeni bir bedene giriyor. Fakat bu öyle sanat, hikmet, şefkat ve rahmet içinde oluyor ki, biz farkına bile varmıyoruz. Söz gelişi, bizim her nefes alıp verişimiz bir bakıma buna hizmet ediyor. Yemek yememizin, su içişimizin, terleyişimizin bir hikmeti de budur. Vücudumuzu yenilemek ve tamir etmek. Vücudumuzdaki eşsiz tahribât ve tâmirât, bizim için sıradan denebilecek bir takım davranışlarımızla gerçekleşiyor.

      Ruhumuz her yıl belirli bir süreç içinde değiştirdiği bedenini, ölüm esnasında birden terk ediyor. Ölüm bundan ibarettir. Yani ölüm, ruhun bedeni birden terk etmesi halidir. Rûhun kafesinden çıkması ve artık serbest kalması halidir. Bedenden tamâmen ayrılmak ruhun bekâsına tesir etmez, ruhun varlığına zarar vermez ve ruhun mâhiyetini bozmaz. Çünkü ceset ruh ile ayakta duruyor olsa da; ruh, ceset ile ayakta duruyor değildir. Ruh binefsihî (bizzat, kendisi ile) kâim ve hâkimdir. Ceset istediği kadar dağılıp toplansa da, bundan ruhun istiklâliyeti bozulmaz. Ruh hiçbir şekilde dağılmaz, bozulmaz ve cesedin başına gelen belâlardan dolayı ruh zarar görmez. Bedîüzzaman Hazretlerine göre esâsen ceset ruhun sadece hânesi ve yuvasıdır; elbisesi değildir. Ruhun elbise mâhiyetinde, bir derece sâbit, letâfetçe ruha münâsip latîf bir gılâfı ve misâlî bir bedeni vardır. Ruh ölüm ânında dünyevî yuvasından çıkar; misâlî bedenini giyer.1

      Sekerât, ruhun ölüm esnasında kendinden geçmesi halidir. Başka bir ifâdeyle, ruhun bedenden ayrılma esnasında geçirdiği bir sarsıntı halidir. Fakat bu herkes için aynı ölçüde sarsıntı verici değildir. Allah’tan güzel bir ölüm dilemeye devam etmemiz ve salih amel işlememiz kaydıyla inşallah bu sarsıcı hali en kolay şekilde geçirmeyi Rabbimizden ummamıza hiçbir engel yoktur.

      Aslında sekerâttan daha zor geçitler ve badireler vardır. Meselâ, îmânda elde etmemiz gereken tahkîkî dereceler, bu derecelerde ölüme kadar hiç olmazsa sebat etmek, dünyada uymamız gereken hak-adâlet dengesi (âdil olma yükümlülüğümüz), salih amel yapma yükümlülüğümüz, günahlarımıza karşı sürekli tövbe yükümlülüğümüz, Allah’ın celâl ve izzetinden Allah’a sürekli sığınma ve Allah’ın rahmet ve şefkatini sürekli umma hâli ve bunda sebat etme yükümlülüğümüz… Ve mahşerde, Allah’ın huzurunda, yaşadığımız dünya hayatı ile ilgili vereceğimiz hesap!

      Bu yokuşlar ve bâdireler ölüm sekerâtından çok daha zor bâdirelerdir. Ölüm sekerâtı bunların yanında çok hafif kalır. Nitekim Peygamber Efendimiz (asm) buyuruyor ki: “Kul ile Cennet arasında yedi sarp yokuş vardır. Bunların en kolay geçileni, ölümdür. En zor olanı ise, mazlumun kendi yakasından yapıştığı mahşer gününde zalim olarak hesap vermek için Allah’ın huzurunda dikilmektir.”2

      Kötü ölüm vardır şüphesiz ve biz kötü ölümden Allah’a sığınmalıyız. Ölümü bizim için bir mutlu yolculuk kılan da, bir zor dönemecin başı kılan da aslında kendi amelimizdir. Fakat Peygamber Efendimiz’in (asm) bu konudaki uyarılarına kulak verirsek kötü ölümden korkmamıza inşallah gerek kalmaz.

      Peygamber Efendimiz’den (asm) birkaç hadisi buraya alalım:

      “Günahlarını azalt ki, ölüm sana kolay gelsin. Borcunu azalt ki, hür yaşayasın.”3

      “Müslüman kişinin verdiği sadaka ömrünü uzatır, kötü ölümü önler. Allah onunla övünme ve kibir duygusunu giderir.”4

      “İyilik yapmak kötü ölümlerden korur.”5

      “Yoksula yardım etmek kişiyi kötü ölümden korur.”6

      “Mü’min, kulluk elbisesi günahlarla yıprandığında onu tövbeyle yamayandır. Bahtiyar, tövbesi üzere ölendir.”7

      Sekerât esnasında şeytanın vesvese vermesi de ölüm sekerâtıyla gelen gizli bir tehlikedir ve Bediüzzaman Hazretleri bu tehlikenin iman-ı tahkikiyi elde etmekle ancak kolaylıkla bertaraf edilebileceğini söylüyor. Sekerat anında şeytanın, vesvesesiyle ancak akla şüpheler vererek tereddüte düşürebileciğini söyleyen Bediüzzaman, iman-ı tahkiki elde edildiğinde ise bu imanın aklın dışında kalp, ruh ve sır gibi bir çok duygulara da işleyerek kökleştiğini ve neticede imanın tehlikeden korunduğunu ifade ediyor.8

      Peygamber Efendimiz (asm) bu sekerât anında da Allah’a sığınarak, bize Allah’a sığınma yolunu göstermiştir:

      “Allah’ım! Ölüm anında şeytanın sırtımı yere getirmesinden Sana sığınıyorum.”9

      Dipnotlar:
      1- Sözler, s. 478
      2- Câmiü’s-Sağîr, 2/801
      3- Câmiü’s-Sağîr,1/369
      4- Câmiü’s-Sağîr,3/1121
      5- Câmiü’s-Sağîr, 3/1252
      6- Câmiü’s-Sağîr, 4/1606
      7- Câmiü’s-Sağîr, 4/1610
      8- Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 29
      9- Nesâî, İstiâze, 56

      Süleyman Kösmene

      #809921
      Anonim

        “Ölümü sevmek mi, ölümden korkmak mı iman-ı kâmilin işidir?”

        Ölüm Allah’a kavuşmaktır. Bunu bilen ve iman eden mü’min, ölümü severek karşılar. Çünkü mü’min, Allah’a kavuşmayı arzu eder. Allah da mü’mine kavuşmayı arzu eder. Dolayısıyla mü’min, Allah’tan korkar, fakat ölümden korkmaz. Nitekim Allah korkusu da mü’mine yüksek sevap ve derece kazandırmaktadır. İman-ı kâmilin işi budur.Resulullah Efendimiz (asm), ölmek üzere olan bir genci ziyaret etmişti. Gence buyurdu ki:“Kendini nasıl hissediyorsun?”

        Genç, “Vallahi ya Resulallah, Allah’ın rahmetini umuyorum. Fakat günahlarımdan korkuyorum!” dedi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm), “Bu gibi yerde o ikisi (ümit ile korku) kulun kalbinde bir araya gelirse, Allah muhakkak ona umduğunu verir ve onu korktuğundan emin kılar” buyurdu.1Peygamber Efendimiz (asm) bir diğer hadislerinde buyurdu ki:“Her kim Allah’a kavuşmayı arzu ederse, Allah da ona kavuşmayı arzu eder. Ve her kim Allah’a kavuşmayı arzu etmezse, Allah da ona kavuşmayı istemez.”

        Hazret-i Âişe (ra) dedi ki:“Ya Resulallah! Hepimiz ölümü sevmeyiz!”

        Peygamber Efendimiz (asm), “O manada değil. Fakat mü’min, can verirken Allah’ın rahmeti, rızası ve Cenneti ile müjdelendiği zaman, Allah’a kavuşmayı arzu eder ve Allah da ona kavuşmayı arzu eder. Kâfir ise, Allah’ın azabı ve gazabıyla müjdelenir de, Allah’a kavuşmaktan ve Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz” buyurdu.2İnsanın ölümle nereye gittiğini ve nereye sevk olunduğunu soran Bediüzzaman Said Nursî, sorusuna kendisi cevap verir:İnsan öyle bir Cennet hayatına dâvet olunuyor ki, o Cennet hayatının bir saatlik lezzeti, bin senelik mesut, bahtiyar ve rahat dünya hayatıyla elde edilmiyor.Bundan da ötesi: İnsan öyle bir yüksek huzura dâvet olunuyor ki, o huzurda Allah’ın eşsiz cemâlini görmeye mazhar olmanın bir saati, mutluluk itibarıyla bin senelik Cennet hayatında bulunmuyor.

        Bediüzzaman’a göre, insan hiç durmadan böyle bir yüksek huzura gidiyor, götürülüyor ve sevk olunuyor. Öyle ki, insanın, âşık, tutkun ve düşkün olduğu dünya sevgililerinde gördüğü bütün güzellikler, Allah’ın eşsiz güzelliğinin binler perdelerden geçmiş bir nevî gölgesinden ibarettir.Bütün Cennet, bütün güzellikleriyle Allah’ın rahmetinin bir tek cilvesinden ibarettir. Bütün sevgiler, muhabbetler, aşklar ve cazibeler, Allah’ın bir tek muhabbet pırıltısından ibarettir.İşte, insan böyle bir Mabud-ı Lemyezel’in ve bir Mahbub-u Lâyezâl’in huzuruna gidiyor ve ebedî ziyafetgâhı olan Cennete çağrılıyor.Kur’ân’da birçok âyette beyan olunan, “Ona döndürülüyorsunuz.” ifadesi bu yüksek dönüşü haber veriyor.Öyle ise insan kabir kapısına ağlayarak değil, gülerek gitmelidir.3

        Dipnotlar:
        1- Tirmizî, Cenâze, 10.
        2- Tirmizî, Cenâze, 67; Müslim, Zikir, 15; Buharî, Rikâk, 41; İbn-i Mâce, Zühd, 31; Nesâî, Cenâze, 10.
        3- Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, Yeni Asya Neşr., Germany, 1994, s. 223.

        Süleyman Kösmene

        #809922
        Anonim

          Birinci Mektub’da geçen ölümün nimet olması ile ilgili bahsi açıklar mısınız?”

          Allah’ın önü acı, arkası tatlı nimetleri vardır. Yani önce sabır gerektiren, teslim gerektiren, tevekkül gerektiren, rıza gerektiren; sabrı, teslimi, tevekkülü ve rızayı gösterenler için hemen ardından Allah’ın sonsuz rahmetini, rızasını ve merhametini netice veren yüksek nimetler… Hastalıklar gibi, musibetler gibi, ölüm gibi.

          Ölümün nimetten ibaret olduğunu, “O ki, hanginiz daha güzel işler yapacaksınız diye sizi imtihan etmek için ölümü de, hayatı da yaratmıştır.”1 âyetini tefsir ederken açıklayan Bedîüzzaman Saîd Nursî Hazretlerine göre, hayat dünyaya nasıl bir yaratma ve takdir ile geliyor ise, dünyadan da bir yaratma ve takdir ile ve bir hikmet ve tedbir ile gidiyor.

          Bedîüzzaman bu hakikati en basit bitki hayatından örneklerle ispat eder. Şöyle ki: En basit hayat tabakasına sahip bitkinin ölümü, hayatından daha muntazam bir sanat eseridir. Meyvelerin, çekirdeklerin ve tohumların ölümü görünüşte bozulmak, çürümek ve dağılmaktan ibarettir. Fakat bu görüntü altında gayet muntazam bir kimyevî muâmele çerçevesinde, elementlerin, minerallerin ve gerekli zerrelerin faydalı şekilde bir araya gelmesiyle öyle bir hamur oluşur ve yoğrulur ki, tohumun ölümü, sümbülün hayatını netice verir. Demek çekirdeğin ölümü, sümbülün hayatının başlangıcıdır veya hayatının ta kendisidir. Öyleyse çekirdeğin bu ölümü hayat kadar muntazamdır, hayat kadar yaratılmıştır!

          Hem sonra hayat sahibi meyvelerin veya hayvanların insan midesinde ölümleri, insanî hayata çıkmalarına bir basamaktır. Öyleyse bu ölümün meyveler ve hayvanlar için yeni ve daha muntazam bir yaratılma meselesi olduğunu söylemek zor olmaz.

          İşte en aşağı hayat tabakasına sahip olan bitki hayatının ölümü böyle muntazam bir yaratılışa başlangıç oluyor ve kaynaklık ediyorsa, hayat tabakasının en üstününde yaşayan insan hayatının başına gelen ölüm, elbette daha muntazam ve bâkî bir hayatın basamağı ve başlangıcı olacaktır. Yer altına girmiş bir çekirdeğin hava âleminde bir ağaç olması gibi, yer altına giren bir insan da, berzâh âleminde bâkî hayat sümbülü verecektir.2

          Bedîüzzaman, ölümün dört açıdan nimet olduğunu beyan eder. Sırayla ele alalım:

          1- Ölüm, kimi insanı ağırlaşmış olan hayat vazifesinden ve hayat yükünden kurtarıp yüzde doksan dokuz dostlarına kavuşmasını sağlayan berzah âleminin kapısı hükmünde olduğundan, yaşlılar ile ağır ve çâresi tükenmiş hastalar için en büyük bir nimettir. Ayrıca ölüm ebedî saadetin kapısıdır ve başlangıcıdır. Bizi ölüm ötesi nimetlere ulaştıran bir kapı hükmünde olan ölümün kendisi de, bu açıdan, nimetten başka bir şey değildir.3

          2- Ölüm mü’mini, dar, sıkıntılı, dağdağalı, karmaşık ve fırtınalı dünya karanlığından çıkarır; geniş, sevinçli, ıztırapsız ve bâkî bir hayata mazhar eder. Kişiyi, hakikî sevgili olan Cenâb-ı Allah’ın rahmet dairesine alır. Bilhassa iman ehli için ölüm karanlıklı bir kuyu ağzı değil, nurlu âlemlerin kapısıdır. Dünya ise bütün görkemiyle ve alıcılığıyla, âhirete nispeten bir zindan hükmündedir. Elbette dünya karanlığından Cennetler bahçesine çıkmak, sıkıntılı ve tutsak cismânî hayattan rahat âlemine ve ruhların uçuştuğu âleme geçmek ve Rahman’ın huzuruna gitmek bin can ile arzû edilir bir seyahattir. Hatta bir saadettir.4 Ölüm bu yönüyle de tartışılmaz bir nimettir.

          3-İhtiyarlık gibi hayat şartlarını ağırlaştıran birçok olay vardır ki, ölümü hayatın çok üstünde bir nimet olarak gösterir. Meselâ sana ıztırap veren pek ihtiyar annen ve baban ile birlikte, onların anne ve babaları, dede ve nineleri… vs dayanılmaz, ıztıraplı ve hastalıklı halleriyle senin önünde şimdi bulunsaydı, hayat ne kadar çekilmez bir dert, ölüm ne kadar nimet olurdu; hissederdin.

          Hem meselâ, güzel çiçeklerin âşıkları olan güzel sineklerin, kışın şiddetli soğuğunda hayatları ne kadar zahmetli, kış öncesi ölümleri ne kadar rahmet ve nimet doludur.

          4- Uyku nasıl ki musibete uğrayanlar, yaralılar ve hastalar için bir rahat, bir rahmet ve bir istirahattır. Öyle de uykunun büyük kardeşi olan ölüm de, musibetzedelere, çok ağır dert sahiplerine ve intihara kadar götüren belâlarla müptelâ olanlara tam bir rahmet ve nimettir.

          Fakat şüphesiz ölümün bu rahmet ve nimet ciheti iman ve salih amel sahipleri içindir. Dalâlet ehli için ise ölüm elbette azap içinde azap, acı içinde acıdır.5

          DUÂ

          Ey Hannân-ı Mennân! Hayatımızı iman ile ihyâ et, ferâizle ziynetlendir, günahlardan çekinmekle muhafaza eyle! Bedenimizi ve ruhumuzu rahmetine mazhar kıl! Darülhizmette ihlâsımızı, darülücrette ücretimizi tezyid eyle! Ehl-i iman için hayatı nikmet değil, nimet kıl! Ölümü firkat değil, vuslat kıl! Âmin!

          Dipnotlar:

          1- Mülk Sûresi: 2

          2- Mektûbât, s. 13

          3- İşârâtü’l-İ’câz, s. 229

          4- Sözler, s. 187

          5- Mektûbât, s. 14

          #809965
          Anonim

            “Tartışılan bir konu var: Kabir azabı. Bu konuda âyetler ve hadisler varsa, yorumları nasıldır?”

            Allah Resulü (asm) buyurdu ki:
            “Sizden biriniz vefat ettiğinde (kıyamet gününe kadar) sabah akşam ona kendi makamı gösterilir. O kimse ehl-i Cennetten ise Cennet makamlarından bir makam, ehl-i Cehennemden ise Cehennem hücrelerinden bir karargâh gösterilir. Ve ona, ‘Burası senin ebedî durağındır! Kıyamet günü Allah seni buraya gönderecektir.’ denilir.” 1 Ölen ehl-i mağfiret ise kabri, Cennet bahçelerinden bir bahçe olur.Kabir hayatı da, kabir azabı da vardır ve haktır.
            Kişi, affedilmeyen günahları için kabir azabına uğrar.

            Yani ya af, ya azap!

            Af için çabamız varsa, tövbemiz varsa, pişmanlığımız varsa, gözyaşımız varsa; bu durumda inşallah azap olmaz. Çünkü affolmuşuzdur.Ama af için herhangi bir gayretimiz yoksa arındırma işi azaba ve ateşe kalmış demektir!Bu durumda azap olur.

            Dünyadaki cezalar nasıl amel cinsinden ise, kabir azabı da amel cinsinden geliyor.
            Dünyadaki cezalar nasıl keffaretü’z-zün
            ub iseler, kabir azabı da keffaretü’z-zünub oluyor, yani günahlara kefaret oluyor.Çünkü Cenâb-ı Hak zulmetmez.
            Günahlara karşılık azap Allah’ın adaletinin gereğidir.

            Dünyadaki takdirler ve taksimler, nasipler ve kısmetler, belâlar ve musîbetler nasıl bizi yaptıklarımızla rehin alıyorsa, nasıl bir adâlet-i İlâhiye gereği tecellî ediyorsa, nasıl başımıza ne gelse Allah’ın takdiri olarak hiçbirisinde zulüm ve haksızlık görmüyorsak, kabir hayatında da, berzah hayatında da zulüm ve haksızlık yoktur. Adaletsizlik ve hukuksuzluk söz konusu değildir.Eğer kabirde azap varsa, bu hiç şüphesiz Allah’ın Adl, Hakim ve Hak isimlerinin tecellîsi ile olur ve hiç kimseye zulüm yapılmaz!Kabir azabıyla ilgili bilgilerin kaynağı genelde hadis-i şerifler olmakla beraber, bu meseleyi Kur’ân’ın gündemine almadığını söylemek doğru değildir. İşte âyetler:*“Onları siz değil; ancak Biz biliriz! Kendilerini iki defa azap edeceğiz. Onlar sonra da büyük bir azaba uğratılırlar.” 2Bu âyette geçen “iki azaptan” birisi dünya azabı ise, diğeri İmam-ı Azam’a göre kabir azabıdır.*“O gün ne tuzakları onlara bir fayda verir, ne de bir yardım görürler! O zalimler için şüphesiz bundan başka da azap vardır; fakat onların çoğu bilmezler.” 3
            Bu ayetteki “başka azap” da İmam-ı Azam’a göre kabir azabıdır.4Hazret-i Âişe (ra) Resûlullah Efendimize (asm) kabir azabının olup olmadığından sormuştu. Peygamber Efendimiz (asm):“Evet kabir azabı vardır ve haktır!” buyurdu. Hazret-i Âişe (ra) der ki: “Bu sorumdan sonra Onun, (asm) kabir azabından Allah’a sığınmadan namaz kıldığını görmedim!”5*Abdullah İbn-i Ömer (ra) rivâyet etmiştir. Bedir savaşından sonra müşriklerin yerde serili bulunan cesetlerine karşı Peygamber Efendimiz (asm):“Nasıl? Rabb’inizin vaad ettiği azabı ve cezayı buldunuz mu?” diye hitap buyurdu. Hazret-i Ömer (ra) sordu:“Yâ Resûlallah! Bu duygusuz cifelere mi hitap ediyorsunuz?”

            Allah Resûlü (asm):
            “Evet! Siz bunlardan fazla işitir değilsiniz! Fakat bunlar cevap veremezler!” buyurdu.6

            Âyet ve hadislerde yer bulan kabir azabı, hiç şüphesiz âyet ve hadislerin muasır bir aynası ve tefsiri olan Risâle-i Nûr’da da vardır.Bedîüzzaman Hazretleri, kabrin ehl-i dalâlet ve tuğyan için vahşet ve unutulmuşluk içinde zindan gibi sıkıntılı ve bir ejderha karnı gibi dar bir mezara açılan bir kapı olduğunu kaydediyor.7Keza Üstad Bedîüzzaman, genelde gençlikte yaşanan gayr-i meşrû hayatın kabir azabı ile neticelendiğini bildiriyor.8

            Dipnotlar:
            1- Buharî, Cenaze, 678.
            2- Tevbe Sûresi, 9/101.
            3- Tûr Sûresi, 52/47.
            4- Fıkhu’l-Ebsat, s. 55.
            5- Nesâî, Sehiv, 64.
            6- Buhârî, 4/673.
            7- Sözler, s. 42.
            8- Asâ-yı Mûsâ, s. 17; Kastamonu Lâhikası, s. 119.

            #809995
            Anonim

              “Hadislerde geçen ölüm fitnesi ne demektir?”

              Peygamber Efendimiz’in (asm) teşehhüdden sonra okuduğu ve ölüm fitnesi de dâhil bazı fitnelerden Allah’a sığındığı duâsı şöyledir:“Allahümme innî eûzu bike min azâbi cehennem ve eûzu bike min azâbi’l-kabri ve eûzu bike min fitneti’d-deccâl ve eûzu bike min fitneti’l-mahyâ ve’l-memât.

              Manası: “Allahım, ben cehennem azabından Sana sığınırım. Kabir azabından Sana sığınırım. Deccal fitnesinden Sana sığınırım, hayat fitnesinden ve ölüm fitnesinden Sana sığınırım.” 1

              Keza Peygamber Efendimiz (asm) bir başka duâsında başka fitnelerle birlikte yine ölüm fitnesinden Allah’a sığınıyor. Buyuruyor ki: “Allah’ım! Aczden, tembellikten, korkaklıktan, düşkünlük derecesine varan ihtiyarlıktan, cimrilikten sana sığınırım. Kabir azabından sana sığınırım. Hayat ve ölüm fitnesinden sana sığınırım.” 2

              Öncelikle şunu ifade edelim ki, Peygamber Efendimiz (asm) bu fitnelerin hepsinden korunmuştur. Fakat o (asm) böyle duâlarla ümmetine örnek olmuştur.

              Çünkü ümmeti fitnelerle imtihandadır.

              Onun bu ve buna benzer duâları ümmetine racidir, ümmeti namınadır, ümmetine hüsn-ü misal olması içindir.Ümmetinin yapmasını istediği duâlardır.

              Çünkü ümmetinin başı fitnelerle dardadır, derttedir.

              Bundandır ki Bediüzzaman, namaz tesbihatının ve münacatının önemli bir bölümünü fitnelerden Allah’a sığınmaya tahsis etmiştir:

              “Nefis ve şeytanın şerrinden ve kabir azabından ve Cehennem ateşinden muhafaza eyle ve Cennetü’l-Firdevs’te mes’ud kıl! Âmîn, Âmîn.”Çünkü ahir zaman, geçmiş bütün asırların fitneler toplamının tamamını ümmete kusan bir felâket ve helâket asrıdır.Bu sebeple, ümmetin fitnelerden korunması ahir zamanda daha da müşkülleşmiştir.Fitnenin ne demek olduğuna gelince…

              Fitne imtihandır, belâdır, musîbettir, azaptır, sıkıntıdır, kargaşadır, anarşidir, şerdir, dalâlete ve bedbaht olmaya doğru çeken ve hidayetten uzaklaştıran diken çengelleridir.Ölüm hayatı acılaştırır. Hayatın başındaki ilk felâkettir, ilk musîbettir, ilk belâdır, ilk azaptır, ilk sıkıntıdır.Ölümün kendisi zaten başlı başına bir fitnedir.

              Çünkü o yüzünüze cıvıl cıvıl gülümseyen, içinizi ısıtan, vücudunuza varlık neşesi katan, varlığınıza can kaynağı olan hayatınız elden gidiyor!

              Bu yüzden Peygamber Efendimiz (asm) “Ölmeden önce ölünüz!” buyurmakla, “Lezzetleri acılaştıran ölümü çok zikrediniz” emretmekle ölüme hazırlanmanın bu dünya hayatında en mühim iş olduğunu zihinlere perçinliyor!

              Bu yüzden Bediüzzaman Hazretleri, ölümün getirdiği çok ciddî sorumluluğu şöyle hatırlatıyor:

              “Bu Cihan Harbinden daha büyük bir hadise ve bu zemin yüzündeki hâkimiyet-i âmme dâvâsından daha ehemmiyetli bir dâvâ, herkesin ve bilhassa Müslümanların başına öyle bir hadise ve öyle bir dâvâ açılmış ki, her adam, eğer Alman ve İngiliz kadar kuvveti ve serveti olsa ve aklı da varsa, o tek dâvâyı kazanmak için bilâtereddüt sarf edecek. İşte, o dâvâ ise, yüz bin meşâhir-i insaniyenin ve hadsiz nev-i beşerin yıldızları ve mürşidlerinin müttefikan, Kâinat Sahibinin ve Mutasarrıfının binler vaad ve ahdlerine istinaden haber verdikleri ve bir kısmı gözleriyle gördükleri şu ki: Herkesin, İmân mukabilinde, bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlarla müzeyyen ve bâki ve daimî bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek dâvâsı başına açılmış. Eğer İman vesikasını sağlam elde etmezse kaybedecek.

              Ve Bediüzzaman kaybedenlere soruyor:

              “Acaba bu kaybettiği dâvânın yerini, bütün dünya saltanatı o adama verilse doldurabilir mi?” 3

              Başta ölüm korkusundan, ölüm isyanından, ölüm getiren kazalardan ve düşmanlıklardan tutun da, ölüm sekeratına, sekerat esnasında şeytan iğfaline kadar… Ölüm sonrası bedenin bozulmasından, ruhun Münker ve Nekir’in suallerine muhatap olmasına ve kabir azabına maruz kalmasına, ardından kabirde toprağın sıkmasından, kabrin cehennem çukurlarından bir çukur olmasına kadar olan belâ ve musîbetler, sıkıntı ve darlıkların hepsi ölüm fitnesine girmektedir.

              İşte insan iman vesikasını sağlam elde etmediği takdirde, ölümün getirdiği böyle fitnelere maruz kalmaktadır.

              Dipnotlar:
              1- Ebû Dâvud, Salât, 184, (984).
              2- Buhâri, Da’avât 38, 40, 42, Cihâd 25; Müslim, Zikr 52, (2706); Tirmizî, Da’avât 71, (3480, 3481); Ebû Dâvud, Salât 367, (1540, 1541); Hurûf 1, (3972); Nesâî, İstiâze 6, (8, 257, 258).
              3- Asa-yı Musa, s. 20, 21.

              Süleyman Kösmene

              #809998
              Anonim

                “1- Yeni vefat etmiş kişinin ruhu yaşadığımız bu âleme gelebilir mi? 2- Ölen baba, kabirde çocuklarının üzüntüsünden müteessir (veya haberdar) olur mu? 3- Genç yaşta kocası veya hanımı vefat eden kişi için mükâfat var mıdır?”

                1- Vefat etmiş olan salih kimseler kabirde mahkûm olmazlar, serbest kalırlar. Günahı sevabından ağır olmayan, orada ruh cihetiyle hafiflik bulur ve dilediği gibi uçar. Cesedin kabirde kalışı ruha zarar vermez. Salih ruhlar hareketlidirler ve gezicidirler. Bediüzzaman bu açıdan o âleme, “meydan-ı tayeran-ı ervah” yani “ruhların uçtuğu meydan” 1 diyor.

                Bediüzzaman Hazretleri, gaflet nazarıyla bakıldığında ömür ağacının meyvesinin sadece cenaze olarak gözüktüğü halde, imanla bakıldığında, ebedî bir hayata mazhar ve ebedî bir saadete hazırlanan ruhun, eskimiş yuvasından çıkarak yıldızlarda gezdiğini herkesin görebileceğini kaydediyor2

                Salih (iyi) ruhların ölünce kabirlerinde kalmayıp, gökleri ve yerleri diledikleri gibi gezdikleri gerçeği önceki hak dinlerce de bilinen ve Peygamber Efendimiz’in de (asm) haber verdiği bir gerçektir. Bu gerçeği Bediüzzaman Hazretleri şöyle yorumlamıştır: Salih ruhların bir kısmı Cennete mahsus yeşil kuşların içinde, bir kısmı şehâdet âlemi de denen bu yaşadığımız âlemdeki kuşçukların ve sineklerin içlerinde gezerler ve o kuşçukların duygularıyla dünyayı temâşâ ederler, izlerler, tefekkür ederler. Bir kısım Cennet ehli kimseler, berzâh âleminde iken “Tuyurun hudrun” denilen yeşil kuşların içinde Cennette gezerler.3

                Anlaşılıyor ki, sâlih ruhlar serbesttirler; kabirlerinde mahpus olmuyorlar, yıldızlarda, dünyada ve değişik yerlerde Allah’ın izniyle diledikleri gibi geziyorlar.4

                Demek, yeni veya eski, vefat etmiş olan salih bir mü’min kabirde kalmaz, dilediği gibi gezebilir. Bu âleme de gelir, yıldızlara da gider.

                2- Üzüntü ile isyanı, feryadı ve figanı birbirinden ayıracağız. Üzüntü ayrı, feryad koparmak ve adeta Allah’ı ölümden sorumlu tutup isyan edercesine ortalığı birbirine katmak çok ayrı şeylerdir. İnsanın bir yakını öldüğünde-–bilhassa bunlar, babası, annesi, evlâdı gibi kendisinden bir parça veya kendisi ondan bir parça olan şahıslardan ise–üzülür. Çünkü üzülmek kalbin bir amelidir, merhamet duygusundan gelir. Herkeste kalp vardır, herkeste merhamet duygusu vardır. Merhamet duygusu Allah’tandır. Bu açıdan isyanlı olmamak şartıyla üzülmekte ve sessizce gözyaşı dökmekte bir günah yoktur.

                Fakat üzüntünün içinde isyan olmamalıdır. İsyan olmasa bile, feryadı figanı kopararak, saçını başını yolarak, başkalarını da ağlamaya ve feryad etmeye tahrik edercesine, insanları rencide ederek, yüksek sesle ağlamak, kaderi sorgularcasına, kadere itiraz edercesine bağırıp çağırmak günahtır. Eğer baba veya ölen kişi kendisinin ardından böyle feryadı figana karıştırarak ağlanıp sızlanmasını istemişse, böyle ağlayışlardan kabrinde sıkıntı duyar, rahatsız olur, müteessir olur. Fakat kendisi istememişse, geride kalanların feryad etmelerinin günahını üstlenmez. Bununla beraber, evdekilerin kadere itiraz eder bir tavırla feryadı figanı koparıp durmadan ağlaştıklarından haberdar olabilir; bu durumda da şüphesiz, “oh, öldüm de ne iyi ettim” demez, mahzun olur, müteessir olur.

                3- Genç yaşta hanımı veya kocası vefat eden birisi bu ölümü, bu İlâhî takdiri sabırla ve Allah’a teslimiyetle karşılar, Allah’ın takdirine teslim olur, Allah’tan sabır ister, ölene daima duâ eder, kendisi evlense bile ölenin varsa çocuklarını yetim bırakmaz, garip bırakmaz, dışlanmasına müsaade etmez ve çok iyi bakarsa, elbette bu salih amellerinin karşılığı Cennettir. Nitekim Peygamber Efendimiz (asm) bildiriyor ki, Cenâb-ı Allah bir hadis-i kutsîde şöyle buyuruyor: “Ben mü’min kulumun dünyada çok sevdiği bir dostunu aldığım zaman, kulum buna karşılık sabreder, Allah’tan hayır bekler ve hayırlı davranışlarda bulunursa, kulumun bu güzel amelinin karşılığı ancak Cennettir.” 5

                Dipnotlar:
                1- Sözler, s. 187.
                2- Lem’alar, YAN, 2005, 515.
                3- Müslim, 3/1502.
                4- Sözler, s. 466.
                5- Rıyazu’s-Salihin, Sabır, 59.

                Süleyman Kösmene

                #810045
                Anonim

                  Ölüm nasıl geliyor? Bunda tesadüf yok mudur? Ölümü hatırlamanın ve korkmanın dinimizdeki yeri nedir?”

                  Ölüm haktır.

                  1 Yani Allah’ın emri, takdiri ve yaratması iledir. Kur’ân, hayat gibi ölümün de yaratılmış olduğunu bildiriyor.

                  2 Demek ölüm tesadüfen başımıza gelen bir olay değildir, kendi kendine gelmez, sıradan bir olayın, meselâ bir kazanın marifetiyle gelmez.Ölüm bizim için ve bize özel şekilde tasarlanmış olarak, bizzat Allah’ın takdiri ve dilemesiyle gelir. Allah’ın emri geldiğinde hiçbir kul, ölümü bir saniye bile geri almak ve ölmemek kudretine sahip değildir. Herkes, ölüm emriyle Allah’a teslim olmak mecburiyetindedir.Kur’ân-ı Kerim, birçok âyetiyle ölümü bizim gündemimize getiriyor.

                  İşte bazı âyetler:

                  “Her nefis, ölümü tadıcıdır.”
                  3

                  “Nerede olursanız olun, ölüm size yetişir. İsterseniz tahkim edilmiş kalelere veya gökteki yıldızlara sığınmış olun.” 4
                  “Sizi çamurdan yaratan, sonra da size bir ecel takdir eden Odur.” 5

                  “Her milletin bir eceli vardır. Ecelleri geldiğinde onu ne bir an geri bırakabilir, ne de öne alabilirler!” 6
                  “Bu kitap size gönderildi ki, Rabbinizden af dileyin, sonra günahlarınızdan vazgeçmiş olarak O’na dönün ve O da sizi, takdir edilmiş olan ecelinize kadar güzel bir şekilde yaşatsın.” 7
                  “Eğer Allah insanları zulümleri yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde tek bir canlı bırakmazdı! Fakat Allah onların cezasını, takdir edilmiş olan ecellerine kadar tehir eder. Ecelleri geldiğinde de, onu ne bir an geri bırakabilir, ne de öne alabilirler!” 8
                  “Senden önce hiçbir beşere ölümsüzlük vermedik. Şimdi sen ölürsen onlar bâkî mi kalacaklar? Her nefis ölümü tadıcıdır. Sizi denemek için hayırla da, şerle de imtihan ederiz. Sonunda ise Bize döndürüleceksiniz.” 9
                  “Sonra siz, bunun ardından muhakkak öleceksiniz!” 10

                  “Muhakkak ki sen de öleceksin, onlar da ölecekler!” 11

                  “Derken, ölüm sarhoşluğu gerçekten geliverir. İşte senin kaçıp durduğun şey budur!” 12

                  “De ki: Kaçtığınız ölüm mutlaka gelip sizi bulacaktır.” 13

                  “Eceli geldiğinde hiç kimsenin ölümünü Allah geri bırakacak değildir.” 14

                  “Hanginiz daha güzel işler yapacaksınız diye sizi imtihan etmek için ölümü de, hayatı da O yarattı.” 15

                  “Allah’ın takdir ettiği ecel geldiğinde geri bırakılmaz. Keşke bunu bilseydiniz!” 16
                  Bediüzzaman’a göre insan ruhu, bedenle yaşadığı dünya hayatı süresince her yıl eski bedenini terk ediyor, yeni bir bedene giriyor. Fakat bu öyle san’at, hikmet, şefkat ve rahmet içinde oluyor ki, biz farkına bile varmıyoruz. Söz gelişi, bizim her nefes alıp verişimiz aslında bir bakıma bu sürece hizmet ediyor. Yemek yememizin, su içişimizin, terleyişimizin bir hikmeti de budur. Yani vücudumuzdaki eşsiz tahribat ve tamirat, bizim için sıradan denebilecek birtakım davranışlarımızla gerçekleşiyor.
                  Ruhumuz her yıl tedricî olarak değiştirdiği bedenini, ölüm esnasında birden terk ediyor. Bedenden tamamen ayrılmak ruhun bekasına tesir etmez ve mahiyetini bozmaz. Çünkü ceset, ruh ile vardır. Fakat ruh, cesetle var değildir. Ruhun bizzat kendisi kendi başına—cesetsiz olarak—vardır. Ceset istediği kadar dağılıp toplansa da, ruhun bağımsızlığını bozmaz. Bediüzzaman’a göre, esasen ceset ruhun sadece hanesi ve yuvasıdır; elbisesi değildir. Ruhun elbisesi olarak, bir derece sabit, letafetçe ruha münasip lâtif bir kılıfı ve misalî bir bedeni vardır. Ölüm ânında ruh dünyevî yuvasından çıkar, misalî bedenini giyer.17
                  Ölümü sıkça hatırlamak sünnettir. Peygamber Efendimiz (asm), “Lezzetleri kaçıran ölümü çok hatırlayın.” 18 buyurmuştur. Ölümü hatırlayan insan tövbe eder, Allah’a sığınır, Allah korkusuyla kötülüklerini önler ve iyiliklerini arttırır.
                  Ölüm herkese yakındır. Herkesin her an ölme ihtimali vardır. Fakat hiç kimse ne zaman öleceğini bilmez. Dolayısıyla yaşlı-genç demeden insan her an ölümü beklemeli, dünyada dünya için değil, ölüm ötesi hayat için çalışmalıdır.

                  Dipnotlar:
                  1- Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevî-i Nuriye, s. 45; Şuâlar, s. 178.
                  2- Mülk Sûresi: 2.
                  3- Âl-i İmrân Sûresi: 185.
                  4- Nisâ Sûresi: 78.
                  5- En’âm Sûresi: 2.
                  6- A’râf Sûresi: 34; Yûnus Sûresi: 49.
                  7- Hûd Sûresi: 3.
                  8- Nahl Sûresi: 61.
                  9- Enbiyâ Sûresi: 34-35; Ankebût Sûresi: 57.
                  10- Mü’minûn Sûresi: 15.
                  11- Zümer Sûresi: 30.
                  12- Kaf Sûresi: 19.
                  13- Cum’a Sûresi: 8.
                  14- Münâfikûn Sûresi: 11.
                  15- Mülk Sûresi: 2.
                  16- Nuh Sûresi: 4.
                  17- Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, s. 478.
                  18- Nesâî, Cenâze, 3; İbn-i Hibban, 2559.

                  #810047
                  Anonim

                    Kabir ziyaretinin hükmü nedir? Nasıl ve ne amaçla yapılır? Kabirde yatan kişiye faydası olur mu?”

                    Kabir ziyareti yaparak bizden önce gidenleri duâmızla hatırlamak sünnettir.
                    Resul-i Ekrem Efendimiz (asm) önceleri hurafelere zemin oluşturmasın diye kabir ziyaretini yasaklamışsa da, daha sonra, ölülere duâ edilmesi ve ölümden ibret alınması hikmetlerine binaen bu yasağı kaldırmış ve kabir ziyaretini teşvik etmiştir. Bizzat kendisi de kabir ziyaretlerinde bulunmuştur. Muhterem annesinin kabrini ziyaret ettiği, duâ ettiği ve hislenerek gözyaşları döktüğü çok vaki olmuştur.

                    İbni Ebî Melike diyor: “Hz. Aişe’yi (ra) kabristandan dönerken gördüm.

                    “Nereden geliyorsun?” diye sorduğumda Hz. Aişe (ra):
                    “Kardeşim Abdurrahman’ın kabrini ziyaretten dönüyorum” dedi.
                    “Resulullah (asm) mezar ziyaretini menetmedi mi?” diye sorduğumda ise Mü’minlerin annesi (ra):“Evet!” dedi, “Fakat sonradan bu yasağı kaldırdı.”

                    Kabir ziyaretinin belli başlı bir zamanı yoktur. Kabirler her zaman ziyaret edilebilir ve oradaki ölmüş ehl-i îmana duâlar gönderilebilir. Ancak Cuma ve Arefe günleri daha faziletli olduğuna dair rivayetler vardır.
                    Resulullah’ın (asm) beyanına göre, kabir ziyaretinde mühim maksatlar vardır. Ebû Zerr’in (ra) rivayetinde Resul-i Ekrem Efendimiz (asm) şöyle buyurmuştur: “Mezarları ziyaret et ki, âhireti hatırlayasın! Ölüleri yıka! Çünkü düşmüş bedenle uğraşmak insana öğüttür. Cenaze namazını kıl ki, kalbine hüzün getirsin. Hüzünlü insanlar Allah’ın himayesindedir.” 1
                    Kur’ân’da “geçmiş insanlar” için duâ yapmak ve istiğfarda bulunmak mü’minlerin bir sıfatı olarak zikredilir: “Onlardan sonra gelenler: ‘Rabbimiz! Bizi ve bizden önce îmanla geçmiş olan kardeşlerimizi bağışla!…’ derler.” 2
                    Yine bir hadis-i şerifte Resulullah (asm), “İnsanoğlu öldüğünde ameli kesilir. Ancak üç şey müstesna: Sadaka-i cariye (akan, kesilmeyen sadaka), kendisinden faydalanılan ilim ve kendisine duâ eden sâlih bir evlât (geride bırakırsa amel defteri kapanmaz; bu hayır ve duânın sevabı gelmeye devam eder.)” 3 buyurmuştur.
                    Demek duâlarımız, ölenlerimize ulaşmaktadır. Üstad Bedîüzzaman (ra) bunu şöyle îzah eder: Ağzımızdan çıkan kelimelerin her biri, nasıl ki havanın her bir zerresince teksir edilir ve zerreden zerreye hızlı bir intikal ile muhatabımızın kulağına anında ulaştırılır. Meselâ, radyo vasıtasıyla bir ezan okunsa bütün dünya aynı sesi, aynı ses tonuyla işitir.
                    Ve elinizdeki lambanın mukabiline binlerce ayna tutsanız, her bir aynaya tam bir ışık, tam bir nur eksiksiz, bölünmeksizin, küçülmeksizin girer. Dolayısıyla Cenâb-ı Hakk’ın, dünyamızda insanlar arası ilişkilerde “maddî havaya” verdiği aynı vazifeyi, ölenlerimiz ile aramızdaki irtibatı sağlamak üzere manevî âlemde “manevî havaya” da vermiş olması hiç de akla aykırı değildir. Demek duâlarımızı ölenlerimizin tamamına bağışladığımızda, hepsine eksiksiz ve bölünmeden götürülüp takdim olunması, aklen kabul edilebilir bir gerçektir.4
                    Öyleyse kabirlerde yakınlarımıza duâ ederken, diğer ehl-i îmanı da duâlarımızın kapsamına almalı; hiçbir ehl-i îmanı duâlarımızdan nasipsiz bırakmamalıyız. Bunun için; “İsimleri unutulmuş, nesilleri kesilmiş, bir fâtiha okuyacak kimseleri kalmamış kâffe-i ehl-i iman ve ehl-i İslâm ruhları için…” cümlesi yeterli bir duâ ifâdesidir.Yakınlarımızın ölümü durumunda onlara duâ etmek, onlara gönderebileceğimiz en makbûle geçen hediyedir. Onlar duâlarımızdan hissedar oluyorlar ve istifade ediyorlar.

                    ***
                    Murat Bey: “Cenazede yemek verilir mi?”

                    Evinden cenaze çıkan ailenin yemek hazırlaması ve ikramda bulunması zamansız bir külfet olacağından mekruh; böyle acılı aileye yemek götürmek ise sünnettir. Hazret-i Cafer (ra) şehid olduğunda Resul-i Kibriyâ Efendimiz (asm): “Cafer’in ailesine yemek yapınız. Çünkü onların başına-–yemek ve içmeye bakamayacakları—büyük bir iş geldi.” buyurmuştur.5
                    Ölü adına ziyafet verilecekse, fakir fukara gözetilmek şartıyla, zaman ve imkân olarak müsait olunduğu zamanlar verilmelidir.

                    Dipnotlar:
                    1- İbni Ebi’d-Dünyâ.
                    2- Haşir Sûresi/Ayet: 10.
                    3- Müslim, Vasıyyet 14, (1631); Ebu Dâvud, Vesâyâ 10, (2880); Tirmizî, Ahkâm 36, (1376); Nesâî, Vesâya 8, (6, 251).
                    4- Şuâlar, Yeni Asya Neş., s. 589.
                    5- Ebû Dâvud, Maa Avni’l-Mabud, 3/164.

                    #810048
                    Anonim

                      Trafik kazasında ölen ile yatağında ölenin Allah katında farkı var mıdır? Yani şöyle trafik kazasında ölen kötü, yatağında hastalanarak, vs. şekilde ölen iyi bir kul mudur? Ölüm şekilleri kişilerin hayatında yaptıklarıyla alâkalı mıdır?”

                      Peygamber Efendimiz (asm), “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz” buyuruyor. Ölüm şekillerinin hangisinin güzel, hangisinin zor olduğunu dışarıdan anlayamayız. Trafik kazasında ölmek mi zordur, istirahat döşeğinde ölmek mi zordur; bunu dışarıdan kestirmemiz mümkün olmaz. Bu, kişinin ameliyle de ilgili bir olay değildir. Yani nice güzel amel sahibi kimseler vardır ki, en korkunç kazalarda ölmüşlerdir. Nice kötü amel sahibi kimseler vardır ki, yatakta can vermişlerdir. Ve bilemeyiz ki, beriki yatakta can verirken belki çok acı çekebilir, öteki korkunç görüntülü bir kazada çok rahat can vermiş olabilir.

                      İmam-ı Azamın talebelerinden büyük âlim ve fakih İmam Muhammed ölünce kendisini rüyada görmüşler ve “Nasıl vefat ettin?” diye sormuşlar. İmam demiş ki: “İlimle meşguldüm. Nasıl can verdiğimin farkında olmadım. Bir de baktım ki kabirdeyim!”
                      Bediüzzaman gönüllü milis güçleriyle Bitlis’i Ruslara karşı savunurken, şiddetli çatışma sırasında yeğeni ve talebesi Ubeyd (ra) şehit düşüyor. Daha sonra kendisi Ubeyd’i rüya-yı sadıkada görüyor ki, Ubeyd kendisinin ölmüş olduğunun farkında değil. Üstadı olan Bediüzzaman’ı ölmüş biliyor ve onun için çok ağlıyor. Kendisini ise hayatta biliyor, fakat Rusun istilâsından çekindiği için yeraltında kendisine güzel bir menzil yapıp içine girdiğini sanıyor. 1 Oysa Ubeyd Rusun kurşunlarına hedef olarak can vermiştir.
                      Anlatılır ki, yatakta sekerata giren dinden diyanetten uzak bir müteahhit, yanındakiler “eşhedü en la ilahe illallah” dedikçe, “Kum getir… Çakıl getir… Kireç getir… Demir getir…” demeye başlamış, başka bir şeye dili dönmemiş, nihayet can vermiştir.
                      Evet; güzel ölüm vardır şüphesiz. Zor ölüm de vardır. Fakat ölümün dış şekli bize güzel mi, zor mu olduğu konusunda pek fazla fikir vermez. Biz, güzel amel işleyelim, güzel amelde niyetimiz Allah’ın rızasını kazanmak olsun ve Allah’tan güzel ölüm isteyelim. İnşallah güzel ölümle Allah’ın huzuruna gidenlerden oluruz.

                      Dipnot:
                      1- Mektubat, s. 17.

                      #810058
                      Anonim

                        Bir kişi imanla kabre giriyor. Kabirde o kişiye gideceği yer gösteriliyor. Ama hesap gününde o kişi tekrar hesaba çekiliyor. Kişi amel defterinin sağ tarafından verileceğini biliyor ve sırattan geçeceğini de biliyor. Ama tabiri caizse bunlara ne gerek var? Zaten kabirde bu kişi cennetten bir pencere gördüğü için bütün bu sınavlardan geçeceğini biliyor. Neden tekrar hesaba çekiliyor?”

                        1- Kul, kendi akıbetini dünyada ümitle, berzahta ise gerçeğe yakın şekilde görür. Gideceği yer konusunda kendisine bilgi verilebilir. Fakat gideceği yeri görmek veya bilmek ayrı; hak sahibine hakkının verilmesi için, kişinin hak ettiği yeri hak ederek bulması için, adaletin, merhametin, affın ve mağfiretin gerçek mânâda tecellisi için duruşmalara katılmak ayrıdır.

                        2- Âhirette hiçbir şey bu dünyadaki gibi cereyan etmez. Dünya teklif yurdu, âhiret ücret yurdudur. Orada zaman farklıdır. Orası ezeliyet, ebediyet ve sonsuzluk ülkesidir. Sonsuzluk, Üstad Bedîüzzaman Hazretlerinin ifadesine göre, maziyi, hâli ve istikbali iç içe ve birden tutar.

                        1 Orası kesret dairesi değil, çokluklar ülkesi değil, vahdet dairesidir.

                        2 Orada hakikatlere bakışımız farklıdır. Burada iman konusu olan âhiretle ilgili hemen her haber, orada müşahedemiz altında olacaktır. Kabir suâli, kabir azabı, mahşer, sırat, Cennet, Cehennem… vs. uhrevî hâdiseler buradaki gibi haberden ve îmân konusu olmaktan çıkacak, birer yaşanılan gerçek olarak bizi içine alacaktır.

                        3- İmtihan yoktur artık. İmtihan dünyada kalmıştır. Her şey dünyada attığımız tohumların meyvesi ve fidanı olarak karşımıza çıkacaktır.

                        4- Hâkimin şefkati ve merhameti ayrı; mağfireti, affı ve bağışlaması ayrı; kahrı, gazabı, celâli ve galibiyeti ayrı; hikmeti, hükmü, kararı ve adaleti ayrıdır. Hâkim, suçluyu idamla yargılar, sonra döner şefkatinden ve merhametinden kalemini kırar. Kânunlar gereği suçlusunun bazı davranışlarını affa konu yapar.

                        Hâkim-i Ezelî olan Cenâb-ı Hakkın, ölümle yüksek huzuruna aldığı kuluna, kulluk vasfını kaybetmemiş kuluna, dünyada Kendi Zât-ı Ulûhiyetine sığınmayı ihmal etmemiş kuluna, her ne kadar günahkâr da olsa, her ne kadar hesabı görülecek işleri de olsa, Cennetinden ve rahmetinden bir esinti hissettirerek istirahatını temin etmesi şefkatinden ve merhametindendir. Hesap ve yargılama ayrı, şefkat ve merhamet ayrı tecellilerdir. Zaten Peygamber Efendimizin (asm) ihbarıyla Cennet de, Cehennem de bize uzak yerlerde değildir; bize ayakkabımızın bağından daha yakındır.3

                        5- Peygamber Efendimiz (asm) buyurmuştur ki: “Müslüman, kabrinde Rabb’inden ve Peygamberinden sorulduğunda Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığına ve Muhammed’in (asm) Allah’ın elçisi olduğuna şahadet eder. Bu şahadet, Allah’ın, ‘Allah iman edenlere dünya hayatında da, âhiret hayatında da sabit sözlerinde daima sebat ihsan eder.’ 4 meâlindeki yüksek âyetinin gerçekleşmesidir.” 5

                        Bu hadiste dünyada iman üzere sebat eden bir kulun kabir suâli sırasında da iman üzere bulunacağı müjdelenmiştir. Cenâb-ı Hak dilerse bu kuluna Cennetini gösterir.

                        6- Nitekim Peygamber Efendimiz (asm) bildiriyor ki: “Kul kabre konulduğunda, dostları dönüp gittiği ve onların ayak sesleri henüz işitildiği sırada iki melek gelir. Onu oturturlar ve Hazret-i Muhammed’i (asm) kast ederek, ‘Bu zat hakkında ne düşünüyorsun?’ diye sorarlar. O kişi mü’min ise şöyle der:

                        ‘O’nun Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna şahitlik ederim.’

                        Bunun üzerine kendisine:

                        ‘Cehennemdeki yerine bak! Allah orayı Cennet ile değiştirdi.’ denir.

                        O kişi her iki yerini de görür. Kabri yetmiş arşın genişletilir. Kıyâmet Günü insanlar diriltilinceye kadar kabri hoş kokularla doldurulur.” 6

                        Burada bir hesap görme ve yargılama yoktur. Burada vazifeli melekler kulun imanda sebat üzere olduğunu tesbit ediyorlar ve kendilerine verilen yetki çerçevesinde kulu imandaki sebatı dolayısıyla Cennet ile müjdeliyorlar. Bu kul mahşer yargılamasından, yani Mahkeme-i Kübrâ’dan, yani büyük duruşmadan kurtulmuş değildir. Nitekim “Cehennemdeki yerin”den maksat bu duruşmanın sonucu olsa gerektir. Fakat bu kulun affedilmeye ve bağışlanmaya liyakati vardır. Cenâb-ı Allah’ın bu liyakat üzerine kulunu bağışlaması umulmaktadır. Muhtemelen mahşerde o da olacaktır. Çünkü O, kulu ile kulunun zannı çerçevesinde muamele yapıyor. 7 Yani bağışlandığını düşünen ve bunu Allah’tan uman kulunu bağışlıyor. Bunu melekler biliyorlar.

                        7- Esas olan Allah’ın haksızlık yapmayacağını ve zulmetmeyeceğini bilmek ve buna iman etmektir. Dünyada verilen haberlerle yetinmek, âhireti müşahede etmeyi âhirete bırakmaktır. Dünyada gayba imanı en yüksek kemal saymak; gaybın ayrıntısını görmeyi âhirete bırakmaktır.

                        8- Nihayet berzah âlemi de, mahşer ve sırat da âlem-i gaybtan olduğundan; berzahta gideceğin yerin gösterilmesi mahşerdeki büyük muhakeme ile çelişmez.

                        DUÂ

                        Ey Bâkî-i Rahîm! Kabrimizi dar eyleme! Mahşerimizi zor eyleme! Hesabımızı bâr eyleme! Affını ve mağfiretini ehl-i imana ağyar eyleme! Resûlullah aleyhissalatü vesselâmı bütün ümmete şefaatkâr eyle! Rahmetini bütün mü’minine yâr eyle! Cennetini ehl-i imana diyar eyle! Bekamızı Cennet kıl! Cennetimizi bâkî kıl! Âmin!

                        Dipnotlar:

                        1- Sözler, s. 430.,2- Mektûbât, s. 223.,3- Riyâzu’s-Sâlihîn, 444.,4- İbrâhîm Sûresi: 27.,5- Riyâzu’s-Sâlihîn, 426.,6- Câmiü’s-Sağîr, 1/558.,7- Buhârî, Tevhid, 15; Tirmizî, Tevbe, 1; Bu hadisin yorumu için bakınız: Sözler, s. 39.

                        Süleyman Kösmene

                        #810073
                        Anonim

                          1- Kabirde makamlar gösterilir deniyor. Öyleyse ruh mahşere makamını bilerek mi çıkıyor? Bu durumda mahkemenin bir değeri kalır mı? 2- Mahşerden beraat alarak geçen kişi, Sırat üzerinde Cehennem korkusu yaşar mı?”

                          1- Âhirette hiçbir şey bu dünyadaki gibi cereyan etmez. Dünya teklif yurdu, âhiret ücret yurdudur. Dünya hikmet yurdu, âhiret kudret yurdudur. Orada zaman farklıdır. Orası ezeliyet, ebediyet ve sonsuzluk ülkesidir. Sonsuzluk, Üstad Bedîüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle, maziyi, hâli ve istikbali iç içe ve birden tutar.1 Orası kesret dairesi değil, çokluklar ülkesi değil, vahdet dairesidir.2 Orada hakikatlere bakışımız farklıdır. Burada iman konusu olan âhiretle ilgili hemen her haber, orada müşahedemiz altında olacaktır. Kabir suali, kabir azabı, mahşer, sırat, Cennet, Cehennem… vs. uhrevî hâdiseler buradaki gibi haberden ve iman konusu olmaktan çıkacak, birer yaşanılan gerçek olarak bizi saracaktır. İmtihan yoktur artık. İmtihan dünyada kalmıştır. Her şey dünyada attığımız tohumların meyvesi ve fidanı olarak karşımıza çıkacaktır.

                          2- Hâkimin şefkati ve merhameti ayrı… Mağfireti, affı ve bağışlaması ayrı… Kahrı, gazabı, celâli ve galibiyeti ayrı… Hikmeti, hükmü, kararı ve adaleti ayrıdır. Hâkim, suçluyu idamla yargılar, fakat sonra döner şefkatinden ve merhametinden kalemini kırar. Suçlusunun bazı davranışlarını affa konu yapar, cezasını hafifletir.

                          Hâkim-i Ezelî olan Cenâb-ı Hakk’ın, ölümle yüksek huzuruna aldığı kuluna, dünyada Kendi Zat-ı Ulûhiyetine sığınmayı ihmal etmemiş kuluna, her ne kadar günahkâr da olsa, her ne kadar hesabı görülecek işleri de olsa, Cennetinden ve rahmetinden bir esinti hissettirerek istirahatını temin etmesi şefkatinden ve merhametindendir. Hesap ve yargılama ayrı, şefkat ve merhamet ayrı tecellilerdir. Zaten Peygamber Efendimizin (asm) ihbarıyla Cennet de, Cehennem de bize uzak yerlerde değildir; bize ayakkabımızın bağından daha yakındırlar.3

                          3- Peygamber Efendimiz (asm) buyurmuştur ki: “Müslüman, kabrinde Rabb’inden ve Peygamberinden sorulduğunda Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığına ve Muhammed’in (asm) Allah’ın elçisi olduğuna şahadet eder. Bu şahadet, Allah’ın, ‘Allah iman edenlere dünya hayatında da, âhiret hayatında da sabit sözlerinde daima sebat ihsan eder.’ 4 meâlindeki yüksek ayetinin gerçekleşmesidir.” 5

                          Bu hadiste dünyada iman üzere sebat eden bir kulun kabir suâli sırasında da iman üzere bulunacağı müjdelenmiştir. Cenâb-ı Hak dilerse bu kuluna Cennetini gösterir.

                          4- Nitekim Peygamber Efendimiz (asm) bildiriyor ki: “Kul kabre konulduğunda, dostları dönüp gittiği ve onların ayak sesleri henüz işitildiği sırada iki melek gelir. Onu oturturlar ve Hazret-i Muhammed’i (asm) kast ederek, ‘Bu zat hakkında ne düşünüyorsun?’ diye sorarlar. O kişi mü’min ise şöyle der:

                          “O’nun Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna şahitlik ederim.”

                          Bunun üzerine kendisine:

                          “Cehennemdeki yerine bak! Allah orayı Cennet ile değiştirdi” denir.

                          O kişi her iki yerini de görür. Kabri yetmiş arşın genişletilir. Kıyamet Günü insanlar diriltilinceye kadar kabri hoş kokularla doldurulur.” 6

                          Burada bir hesap görme ve yargılama yoktur. Burada vazifeli melekler kulun îmânda sebat üzere olduğunu tesbit ediyorlar ve kendilerine verilen yetki çerçevesinde kulu îmândaki sebatı dolayısıyla Cennet ile müjdeliyorlar. Bu kul mahşer yargılamasından, yani Mahkeme-i Kübrâ’dan, yani büyük duruşmadan kurtulmuş değildir. Nitekim “Cehennemdeki yerin”den maksat bu duruşmanın sonucu olsa gerektir. Fakat bu kulun affedilmeye ve bağışlanmaya liyakati vardır. Cenâb-ı Allah’ın bu liyakat üzerine kulunu bağışlaması umulmaktadır. Muhtemelen mahşerde o da olacaktır. Çünkü O, kulu ile kulunun zannı çerçevesinde muamele yapıyor. 7 Yani bağışlandığını düşünen ve bunu Allah’tan uman kulunu bağışlıyor. Bunu melekler biliyorlar.

                          5- Esas olan, Allah’ın haksızlık yapmayacağını ve zulmetmeyeceğini bilmek ve buna iman etmektir. Dünyada verilen haberlerle yetinmek, âhireti müşahede etmeyi âhirete bırakmaktır. Dünyada gayba imanı en yüksek kemal saymak; gaybın ayrıntısını görmeyi âhirete bırakmaktır.

                          6- Nihayet berzah âlemi de, mahşer ve sırat da âlem-i gaybdan olduğundan; berzahta gideceğin yerin gösterilmesi mahşerdeki büyük muhakeme ile çelişmez.

                          7- Mahşerde beratını alan bir kul artık Sırat üzerinden korkusuzca Cennete gider. Cehenneme düşme korkusu çekmez. Çünkü beratını almıştır.

                          DUÂ

                          Ey Kâbıd-ı Hafîz! Hayatımı güzel bir tecelli ile verdiğin gibi, güzel bir ölüm ile al! Ruhumu rızanı kazanmış olarak kabzet! Canımı ve bedenimi ehl-i necat kıldıklarınla haşret! Dünyada merhametini refîk eylediğin gibi, ahirette de rahmetini refik eyle! Dünyada ve ahirette üzerimden şefkatini eksik etme! Benim, annemin ve babamın ve bütün ehl-i imanın zorluklarımızı kolaylıklara kalbet! Âmin!

                          Dipnotlar:

                          1- Sözler, s. 430,2- Mektûbât, s. 223,3- Riyâzu’s-Sâlihîn, 444,4- İbrâhîm Sûresi: 27,5- Riyâzu’s-Sâlihîn, 426,6- Câmiü’s-Sağîr, 1/558,7- Buhârî, Tevhid, 15; Tirmizî, Tevbe, 1; Bu hadisin yorumu için bakınız: Sözler, s. 39.

                          Süleyman Kösmene

                          #810083
                          Anonim

                            “Mü’min ölüm karşısında dirayetli olmalı ve ağlamamalı diyorlar. Oysa bu kolay değil. Ölüm acı veriyor ve ağlatıyor. Nasıl dirayetli olup ağlamamalı?”

                            Ölüm evet, acı veriyor, incitiyor ve ağlatıyor. Çünkü insanın ruhu incedir, kalbi rikkat sahibidir, duyguları şefkat yüklüdür. En yakınındaki birisinin üzerine şefkatiyle toz konduramazken, birdenbire ölmesi karşısında dayanamayacak derecede incinebiliyor.

                            Ancak ölüm perdesi arkasındaki İlâhî şefkat ve büyük rahmet bilinirse, işte o zaman insan teselli bulabiliyor ve ölüme karşı dirayet kazanabiliyor. Ölüm hükmüne teslim olabiliyor.

                            Ölüm Allah’ın emridir. Ölümle mü’min Allah’ın rahmetine ve şefkatine teslim olur. Allah’a kavuşur. Bunu birçok âyet-i kerime ilân ediyor. Bunu bilen ve iman eden mü’min ölümü severek karşılıyor. Çünkü mü’min Allah’a kavuşmayı arzu eder. Allah da mü’mine kavuşmayı ister. Dolayısıyla mü’min Allah’tan korkar, fakat ölümden korkmaz. Nitekim Allah korkusu da mü’mine yüksek sevap ve derece kazandırmaktadır.

                            Resûlullah Efendimiz (asm) ölmek üzere olan bir genci ziyaret etmişti. Gence buyurdu ki:

                            “Kendini nasıl hissediyorsun?”

                            Genç:

                            “Vallahi yâ Resûlallah, Allah’ın rahmetini umuyorum. Fakat günahlarımdan korkuyorum” dedi.

                            Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz (asm):

                            “İşte o ikisi (ümit ile korku) kulun kalbinde bir araya gelirse, Allah muhakkak ona umduğunu verir ve onu korktuğundan emin kılar” buyurdu.1

                            Peygamber Efendimiz (asm) bir diğer hadislerinde buyurdu ki:

                            “Her kim Allah’a kavuşmayı arzu ederse, Allah da ona kavuşmayı arzu eder. Ve her kim Allah’a kavuşmayı arzu etmezse, Allah da ona kavuşmayı istemez.”

                            Hazret-i Âişe (ra) dedi ki:

                            “Yâ Resûlallah! Hepimiz ölümü sevemeyiz!”

                            Peygamber Efendimiz (asm):

                            “O mânâda değil. Fakat mü’min, can verirken Allah’ın rahmeti, rızası ve Cenneti ile müjdelendiği zaman, Allah’a kavuşmayı arzu eder. Ve Allah da ona kavuşmayı arzu eder. Kâfir ise, Allah’ın azabı ve gazabı ile müjdelenir de, Allah’a kavuşmaktan ve Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz” buyurdu.2

                            İnsanın ölümle nereye gittiğini ve nereye sevk olunduğunu soran Bedîüzzaman Saîd Nursî Hazretleri, sorusuna kendisi cevap verir: İnsan öyle bir Cennet hayatına dâvet olunuyor ki, o Cennet hayatının bir saatlik lezzeti, bin senelik mesut, bahtiyar ve rahat dünya hayatı ile elde edilemiyor. Bundan da ötesi: İnsan öyle bir yüksek huzura dâvet olunuyor ki, o huzurda Allah’ın eşsiz cemalini ve sonsuz güzelliğini görmeye mazhar olmanın bir saati, mutluluk itibariyle bin senelik Cennet hayatında bulunmuyor. Ehl-i Cennete cenneti unutturan güzellikler bunlar.

                            Bedîüzzaman’a göre, insan hiç durmadan böyle bir yüksek huzura gidiyor, götürülüyor ve sevk olunuyor. Öyle ki, insanın, âşık, tutkun ve düşkün olduğu dünya sevgililerinde gördüğü bütün güzellikler, Allah’ın eşsiz güzelliğinin binler perdelerden geçmiş bir nev’î gölgesinden ibarettir. Bütün Cennet bütün güzellikleriyle Allah’ın rahmetinin bir tek cilvesinden ibarettir. Bütün sevgiler, muhabbetler, aşklar ve cazibeler, Allah’ın bir tek muhabbet pırıltısından ibarettir. İşte insan böyle bir Mâbud-ı Lemyezel’in ve bir Mahbub-u Lâyezâl’in huzuruna gidiyor ve ebedî ziyâfetgâhı olan Cennete çağrılıyor. Kur’ân’da birçok âyette beyan olunan, “O’na döndürülüyorsunuz” ifadesi bu yüksek dönüşü haber veriyor. Öyle ise insan kabir kapısına ağlayarak değil; gülerek gitmelidir.3 Sevdiklerini de ağlayarak değil; en azından Allah’a teslim etmiş olmanın verdiği iç huzuruyla ve güven duygusuyla yolcu etmeli, göndermelidir.

                            Dipnotlar:

                            1- Tirmizî, Cenâze, 10.

                            2- Tirmizî, Cenâze, 67; Müslim, Zikir, 15; Buhârî, Rikâk, 41; İbn-i Mâce, Zühd, 31; Nesâî, Cenâze, 10.

                            3- Mektûbât, s. 223.

                            Süleyman Kösmene

                            #810090
                            Anonim

                              Yanarak veya boğularak ölen çocuklar anne-babasına ahirette şefaatçi olamaz diyorlar. Benim kardeşim iki yaşında iken kuyuya düşerek vefat etti. Durumu nedir? Anne babasına şefaatçi olmayacak mı?”

                              Kardeşinize Allah’tan rahmetler diliyor ve size taziyetlerimi sunuyorum.

                              İslâm kaynaklarında bu böyle geçmez. İslam kaynaklarında ölen çocuklar zaten sorgusuz sualsiz cennettedirler ve bu çocuklar için, anne ve babalarına şefaatçi olabilme müjdesi verilmiştir. Peygamber Efendimiz (asm) buyuruyor ki: “Ergenliğe ulaşmadan ölen çocuklar, Cennette çok canlıdırlar, hareketli balık gibidirler. Onlar anne ve babasını karşılar, elbisesinden tutar, Allah kendisiyle birlikte anne ve babasını da Cennete koyuncaya kadar bırakmaz.”4

                              Bediüzzaman hazretlerinin ifadesiyle, ahirette çocukların böylesine sevimli ve şefaat eder bir halde anne ve babalarını karşılamalarının temelinde, elbette, onları Allah’ın bir meyvesi bilmek, Allah onları aldığı zaman arkalarından isyana düşmemek ve Allah’ın hükmüne teslim olmak, sabır içinde şükretmek, verenin de, alanın da Allah olduğunu bilmek, onları bir hediye ve emanet olarak kabul etmek ve Allah alırken de, yani onları mezara koyarken de onları mezara değil, Allah’ın rahmetine teslim ettiğini bilmek inançları vardır. Bu inanç ve anlayışlar tevhid inancının gerekleridir. Aynı zamanda en acılı bir olayda kişiye dayanma gücü veren şey de, Allah’a dayanmak ve Allah’a iman etmiş olmaktır.

                              Anlaşılıyor ki, çocukları ölen anne ve babalar bu tevhid inancını gösterdikleri ve isyan etmeyerek Allah’ın emrine ve takdirine teslim oldukları takdirde âhirette inşâallah çocukları onlar için bir kurtuluş vesilesi olacak ve çocuklarına Cennette de ebediyen kavuşacaklardır.

                              Süleyman Kösmene

                              #810091
                              Anonim

                                .

                                Bir Müslüman ölünce, onu toprağa koyuncaya kadar onun için Kur’ân ve sünnete uygun olarak ne yapılmalıdır?”

                                Topraktan yaratılan insanın, ölünce yeniden toprağa tevdî edilmesi mükerrem oluşu ve kerâmeti sebebiyledir. Nitekim insan topraktan yaratılmıştır.

                                Ölen bir Müslüman’ı yıkamak, cenaze namazını kılmak, onu kabre kadar sükûnetle ve tefekkürle taşımak ve onu yeniden dirileceği güne kadar, kendisinden yaratıldığı toprağa iâde etmek; yani toprağa defnetmek farz-ı kifayedir.

                                Cenazeyi kabre kıbleye dönük olarak koymak vaciptir. Sağ yanı üzerine koymak ise sünnet-i seniyyedir. Cenazeyi kabre indirenler, “Bismillâhi ve alâ milleti resûlillâhi Sallallahü Aleyhi Vesellem” demelidir; bu müstehaptır. Cenaze kabre başka bir yönde yatırılmış ve üzerine toprak atılarak kabir kapatılmış ise artık bir daha kabir açılmaz; ama eğer henüz toprak atılmadan hatâ yapıldığı anlaşılmış ise düzeltilir. Ancak Hanbelî ve Şafiî mezheplerine göre; cenazenin başı kıble tarafından başka bir yönde konulmuş ise, kabir kapatılmış bile olsa açmak ve başını kıbleye çevirmek vaciptir. Kabir içinde ölünün baş ve ayaklarını, toprak ve taş gibi şeylere dayamak müstehaptır. Yer nemli ve yumuşak ise sanduka içinde konulabilir; aksi halde sanduka içinde koymak, beraberinde yastık ve örtü gibi şeyleri bulundurmak dört mezhebe göre mekruhtur.

                                Cenaze kabre konulduktan sonra orada hazır bulunanların her birisinin, iki avucuyla üçer def’a toprak atmaları; toprak atarken birinci atışta, “Minhâ halaknâküm” (Sizi topraktan yarattık); ikinci atışta, “Ve fîhâ nu’îdüküm” (Ve sizi oraya iâde edeceğiz); üçüncü atışta ise, “Ve minhâ nuhricüküm târaten uhrâ” (Ve sizi bir kez daha topraktan çıkaracağız) 1 âyetini okumaları müstehaptır. Bu durumda üç atışta Tâ-hâ Sûresinin 55. Âyet-i kerîmesini okumuş olmaktadırlar. Bundan sonra, kabir tamamen kapatılıncaya kadar kürekle veya mümkün olan araç-gereçlerle toprak atılır. Cenazenin gündüz defnedilmesi müstehaptır. Gece defnedilmesi ise, câizdir. Kabrin üzerine toprak atılırken tefekkür edilmesi için susulabileceği gibi, bu esnada Kur’ân-ı Kerîm’den âyetler veya sûreler de okunabilir.

                                Resûlullah Efendimiz (asm) definden sonra kabrin başında bir müddet durur; etrafında bulunanlara, “Kardeşiniz için Allah’tan mağfiret isteyin; sorguyu şaşırmadan cevaplandırmasını dileyin; o şu anda hesaba çekilmektedir” 2 buyururdu. Cenazeyi defnettikten sonra hemen oradan ayrılmayıp, bir müddet duâ ve istiğfar ile meşgul olmak sünnet-i seniyyedir.

                                Telkin mes’elesine gelince; Resûlullah Efendimiz’in (asm); “Ölülerinize lâ ilâhe illallah’la telkin ediniz” 3 hadis-i şerifi bazı âlimler tarafından “ölmek üzere olanlar için telkin yapılacağı, yani yanında yumuşak ve tatlı bir sesle lâ ilâhe illallah söylenerek ona hatırlatılacağı” şeklinde yorumlanmış; bazı Hanefî âlimlerince de defnedildikten sonra telkin vermenin yasaklanmadığı dikkate alınarak, telkin vermek meşru’ görülmüştür.

                                Ölen kimsenin yakınlarının, imkânları nispetinde, sevabını ölene bağışlamak üzere fakirlere sadaka vermeleri sünnettir. Yemek vereceklerse, yemeği fakirlere tahsis etmeli ve sevabını ölüye bağışlamalıdırlar. Sadaka veya yemek vermeye güçleri yetmezse, kendilerini zorlamamalıdırlar. Sevabını bağışlamak üzere nafile namaz kılınabileceği gibi, ölü için duâ, tövbe ve istiğfar da edilebilir.

                                Ölen kişiyi iyilikleriyle anmak ve ona duâ etmek, kötülükleriyle anmamak ve ona bedduâ etmemek sünnet bulunmaktadır.

                                Peygamber Efendimiz (asm) buyurdu ki: “Ölülerinizin iyiliklerini anın, kötülüklerini anmayın.” 4

                                Enes bin Malik (ra) bildirmiştir: “Bir cenaze geçirildi ve hayırla anıldı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (asm): ‘Vâcip oldu. Vacip oldu. Vacip oldu’ buyurdu. Bir cenaze daha geçirilmişti. Bu da şerle anıldı. Bunun için de Peygamber Efendimiz (asm) tekrar: ‘Vacip oldu. Vacip oldu. Vacip oldu’ buyurdu. Hazret-i Ömer (ra):

                                “Anam babam sana feda olsun yâ Resûlallah! Bir cenaze geçirildi ve hayırla anıldı. Siz üç defa ‘vacip oldu’ buyurdunuz. Bir cenaze daha geçirildi. Bu da şerle anıldı ve siz tekrar üç defa ‘vacip oldu’ buyurdunuz. Bunun sebebi nedir?” diye sordu. Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm):

                                “Hayırla andığınız kimseye Cennet vacip oldu. Şer ile andığınız kimseye de Cehennem vacip oldu. Çünkü sizler yeryüzünde Allah’ın şahitlerisiniz. Sizler yeryüzünde Allah’ın şahitlerisiniz. Sizler yeryüzünde Allah’ın şahitlerisiniz” buyurdu.5

                                Cenâb-ı Hak, ölenlerimize rahmetiyle muâmele buyursun; âmin.

                                Dipnotlar:

                                1- Tâ-hâ Sûresi, 20/55.
                                2- Ebû Davud, c. 3, s. 209.
                                3- Müslim, Cenâiz, 1.
                                4- Tirmizî, Cenâze, 33; Nesâî, Cenâze, 51.
                                5- Müslim, Cenâiz, 20; Nesâî, Cenâze, 50.

                                Süleyman Kösmene

                                #810247
                                Anonim

                                  Kaderle ölüm arasında nasıl bir bağlantı vardır? Ölümde irademizin sorumluluğu nedir? Ölümden kaçarken ölmek nasıl bir tecellidir?”

                                  Ölümde kaderin hissesi ayrıdır ve bu hisse yaratmayla ilgilidir. Nitekim hayat nasıl yüzde yüz Allah’a ait bir tasarrufsa, ölüm de yüzde yüz Allah’a ait bir tasarruftur. “O ki, hayatı da, ölümü de yarattı…” 1 âyeti bu hakikati ifade eder. Zaten hayatı veren Cenâb-ı Hakk’ın, hayatı almayı kişinin kendisine veya başkasına bırakması eşyanın tabiatına da zıttır. Bedîüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle, bir yaratma ve takdir ile gelen hayatın içinden ölümü çıkarıp alarak Allah’tan başkasına vermenin imkânı da, gereği da, anlamı da yoktur.2

                                  Fakat diğer İlâhî tasarruflar gibi, ölümde de ön plânda sebepler gözükür. Bunlar, başta sadece emri uygulayan Azrail (as); sonra Azrail (as) ile aramıza konulan musîbetler, hastalıklar, belâlar, ihmallikler, düşmanlıklar… vs. şeklinde tecelli ediyor.

                                  Ölümde Azrail’in (as) suçu ve sorumluluğu söz konusu olmaz. Çünkü Azrail (as) doğrudan Allah’ın tasarrufu kapsamında Allah’ın emrini yerine getirmektedir. Azrail (as) isyansız hilâfsız emir kuludur.

                                  Fakat Azrail’den (as) beride bulunan ve ölüm getiren sair sebeplerin suçları, kusurları ve hataları söz konusu edilir; sorulur, soruşturulur, araştırılır, mes’ûl tutulur ve bu mes’ûliyetle gerek dünyada, gerekse âhirette gerçek biçimde yargılanır. Ve yargılama sonucunda adalet gereği verilen ceza ile de zulüm edilmiş olmaz. Çünkü ortada bir ölüm varsa, bir de ölümün sorumlusu varsa hesap sorulur.

                                  Fakat bazen kader hükmünü icra edeceğinde, bir kaza ile ağını örer. Kaza sırasında basiretler düğümlenir, bütün tedbirler geçersiz kalır. Ve ölüm geliverir. Ölümün sorumlusunu da bulamazsınız. “İnnâ lillah ve innâ ileyhi raciun” demekten başka çaremiz kalmaz.

                                  Meselâ bir ormanda ağaç kesen birisinin, kesilen ağaç kendi üzerine doğru yıkılma riski taşıdığında, altında kalmamak için kaçarken ağaca hedef olması ve ağacın altında can vermesi gibi bir tecelliyi düşünelim. Görürüz ki, ölümden kaçarken ölüm gelip bize çatar. O an ölüme, yani Allah’ın takdirine teslim olmaktan başka çaremiz olmaz. Çünkü kader var ve kader bizim her türlü tedbirimizi geçersiz kılar ve hükümsüz kılar. Böyle ölümlerde bizde kusur olsa bile, ölüme bilerek atlamak gibi bir kasıt olmadıkça, artık kusura bakılmaz. Yani ölümdür, takdirdir, Allah’ın emridir, hüküm Allah’ındır; gelip bulacaktır, bulur; alıp götürecektir, götürür; ölüm bir sebep tahtında gelecektir, bir sebep derhal yaratılır. Düşünülmeyen, hesapta olmayan sebepler yaratılır. Sıradan… Hiç böyle ölüm olur mu dedirtecek cinsten… Ama olur ve ölüm gelir.

                                  Unutmayalım: Doğum herkes için tektir; ama ölüm kişiye özeldir. Ölümün şartı da, şekli de, tecellî biçimi de kişiden kişiye değişir. Aynı feci kazada ölenler de vardır, burnu kanamadan kurtulanlar da. Ne ölenlere şanssız, ne kurtulanlara şanslı deme durumumuz vardır! Esasen ölüme ve hayata dair bir şey söylemeye yetkimiz yoktur! Ölümde eşitlik olmaz, aranmaz; ölümde takdir, meşîet ve irade esastır. Ölüm, en sığ görünümüyle, hayatı verenin hayatı geri almasından ibarettir. Hayatı veren Yaratıcı, hayatı dilediği anda, dilediği sebeple geri almaya elbette yetkilidir.

                                  Ölümden kaçarken kaderi gereği ölüme yakalanan veya hiç hesapta olmadığı bir anda ölüme teslim olan birisi için söylenecek tek söz, “İnnâ lillah ve innâ ileyhi raciun” (Biz Allah için yaşarız ve Allah’a döneriz!) olmalıdır. Mü’min bir kişiye ölüm, bir kazanın eliyle gelmişse, Peygamber Efendimiz’in (asm) müjdesiyle o kişinin mânen şehit hükmünde olduğuna inanırız. Ve onu Allah’ın rahmetine ve mağfiretine ısmarlarız.

                                  Burada artık sebepleri sorgulamamızın pek bir anlamı kalmaz. Boşuna vakit kaybetmiş oluruz. Yapmamız gereken tek şey: Sağ kalanlara sabır ve sıhhat temenni etmek, ölen için de rahmet, af ve mağfiret için duâ etmek olur.

                                  Bu vesileyle; örnek hadis çalışmalarıyla Kur’ân’ın vahiy kaynaklı tek müfessirinin hadisler olduğunu fiilî olarak ortaya koyan ve kütüb-ü sitte hadislerini Kur’ân’dan süzülen Risâle-i Nur penceresiyle yorumlayan ve müessif bir kaza ile Rahmet-i Rahman’a ve nur-u cinâna kavuşan değerli hocamız İbrahim Canan’a Cenâb-ı Erhamürrâhimînden rahmet; geride kalanlarına sabr-ı cemil niyaz ederim.

                                  Dipnotlar:

                                  1- Mülk Sûresi, 67/2.
                                  2- Mektûbât, s. 13.

                                  Süleyman Kösmene

                                15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 23)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.