• Bu konu 50 yanıt içerir, 8 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
7 yazı görüntüleniyor - 46 ile 52 arası (toplam 52)
  • Yazar
    Yazılar
  • #714812
    Anonim

      Sakın birbirinize tenkid kapısını açmayınız.
      Tenkid edilecek şeyler kardeşlerinizden hariç dairelerde çok var.
      Ben nasıl sizin meziyetinizle iftihar ediyorum, o meziyetlerden ben mahrum kaldıkça, sizde bulunduğundan memnun oluyorum, kendimindir telâkki ediyorum. Siz de üstadınızın nazariyle birbirinize bakmalısınız. Âdeta, her biriniz ötekinin faziletlerine nâşir olunuz. Kardeşlerimizden İslâm Köylü Hâfız Ali Efendi, kendine rakip olacak diğer bir kardeşimiz hakkında gösterdiği hiss-i uhuvveti çok kıymettar gördüğüm için size beyan ediyorum:

      O zât yanıma geldi, ötekinin hattı, kendisinin hattından iyi olduğunu söyledim. O daha çok hizmet eder, dedim. Baktım ki; Hâfız Ali Kemâl-i samimiyet ve ihlâs ile, onun tefevvuku ile iftihâr etti, telezzüz eyledi. Hem üstadının nazar-ı muhabbetini celbettiği
      için memnun oldu. Onun kalbine dikkat ettim, gösteriş değil… samimî olduğunu hissettim.
      Cenâb-ı Allah’a şükrettim ki, kardeşlerim içinde bu âli hissi taşıyanlar var.
      inşâallah bu his büyük hizmet görecek. Elhamdülillâh, yavaş yavaş o his bu civarımızdaki kardeşlere sirayet ediyor. Küçük bir lâtife:
      Sohbet içinde sizden bahis geçti… Şükre dair mes’eleyi sordum: “Husrev’in yazdığını Re’fet Bey gördü mü?” Bekir Ağa dedi: “Evet gördü ve dedi “Çok güzel, fakat acaba sen kalem karıştırmadın mı?” Hüsrev dedi: “Yok, kendi nüshamda, tam bütün gelmedi. Fakat kendilerine yazdığım tam geldi.” Biraz münakaşa oldu… Bu münasebetle kardeşim Re’fet Bey’e derim ki: Aslında tevâfuk noksan olsaydı, zaten ben tavsiye etmiştim ki; kalem karıştırmasınlar. Asıl vaziyet bozulmasın. Bekir Ağa da gördü ki; asıl müsveddede çıkıntı olduğu halde tevâfuk Hüsrev’in tarzında var. Onun için Hüsrev’in bir mahareti varsa tevâfuku bozmamış. Hattâ Mu’cizat-ı Ahmediye’deki Salâvat tevâfukunda tavsiye etmiştim ki: Kimse maharetini karıştırmasın. Fakat asıl müsveddelerde, en acemi bir müstensihin nüshasında birkaçı müstesna bütün tevâfuktadır. Onun için sekiz ayrı ayrı müstensihin setredemediği bir tevâfuk, elbette kuvvetlidir. Müstensihler bozmasınlar, tevâfuku getiremeyen bozuyor.
      demek en büyük maharet odur ki; tevâfuku bozmasın
      . Çünkü tevâfuk var. Sen de Hüsrev’e yardım et ki, hakikaten mevcut ve matlub tevâfuku denk getirebilsin. Çünki; yoktan var etmiyorsunuz. Hakikî var’ı yok etmeyin.

      Sözler’le alâkadar olanlara selâm ve dua ediyorum…SON SÖZÜ ÜSTADIN ACIKLIYOR DEMİ ABİ SÖZLERLE ALAKADAR OLANLARA SELAM VE DUA EDİYORUM YETMEMİ :d

      #714813
      Anonim
        habib wrote:
        İdam-ı ebedî, daimî haps-i münferid…

        [Metin Karabaşoğlu]

        RİSALE-İ NUR müellifi, Denizli hapsinin bir meyvesi olarak yazdığı Meyve Risalesi’nin “İkinci Mes’ele”sinde, ölüm ve sonrasına dair üçlü bir tarifte bulunur. Dünya ahiretin tarlası olduğuna göre, insan cennetini veya cehennemini bu dünyada inşa eder ve ölümden sonra hangi hal üzere olacağını bu dünyadaki hali belirler. Bu dünyadaki haline göre, insanları ölümden sonra bekleyen, üç ayrı şık vardır: (1) idam-ı ebedî, (2) daimî haps-i münferid, (3) saadet-i ebediye.

        Bu üç şıktan birincisi ve üçüncüsü daha kolay kavranır bir keyfiyette olmakla birlikte, ilgili risaleyi okuyan insanlar arasında ortadaki şıkkın muhatapları hakkında bir ihtilaf ve tereddüt bulunmaktadır.

        Birinci şıkka kimlerin gireceği açıktır. Bu şık, ‘kâfir’leri, ‘münkir’leri, yani fıtratları onlara hakkı gösterdiği ve üstelik hakkın mübelliği olarak vahiyden de haberdar oldukları halde hakikatın üstünü örtenleri kapsar. Allah’ın kevnî ve kelamî âyetlerini red ve inkâr edenlerdir ‘idam-ı ebedî’ üzere olacakları belirtilen. Yani, sürekli bir yokoluş tedirginliği içinde bir varoluş ki, ‘beka’ insanın en birinci arzusu olduğu ve aşk-ı beka aşkların en şedidi olduğuna göre, azaplar içinde en birinci azap işte böylesi bir ruh hali olsa gerektir. Gelin görün ki, kâfir, bu dünyadaki yaşayışıyla buna hak kesbetmiştir; çünkü bu dünyada o her dakika önünde duran, karşısına gelen, gördüğü, hissettiği veya tattığı bunca ilâhî işareti yok saymış, onları görmezden gelerek veya üstlerini örterek, her defasında ‘hiçlik’ ve ‘yokluk’ denizine itelemek istemiştir. Bu dünyada Allah’ın kevnî ve kelamî âyetlerini yok sayanların cezası, öte dünyada daimî bir yokoluş endişesi içinde varolmaktır.

        Üçüncü şıkka kimlerin gireceği de açıktır. Bu şık, ‘mü’min’leri, yani fıtratlarının gösterdiği ve vahyin de haber verdiği hakkı kabul ve tasdik edip, ellerinden geldiği kadar bu hakikat mucibince yaşamaya çalışan, başaramadıkları yerde ise istiğfar ve tevbe ile Rablerinden bağışlanma dileyenleri kapsar. Bu dünyayı O’nun adına yaşama gayretlerinin mükâfatı olarak, Allah mülkünün dairelerini ebediyen onlara açacak; ve en önemlisi, kalb ve ruhlarına daimî bir sürur ve saadet ihsan edecektir.

        Peki, ortadaki bu grubu kimler teşkil eder? Bütün sınıflamalar biraraya toplana toplana en sonunda elimizde sadece mü’minler ve kâfirler kümesi kaldığına göre, bu ortadaki şıkkın muhatapları kimlerdir? Kâfirler desek, kâfirlerin cezası zaten bellidir: idam-ı ebedi. Mü’minlerin günahkârları desek, günahı sevabından fazla bir mü’min bir azaba duçar olsa bile, âyetlerin ve hadislerin bildiği üzere bu azap geçicidir. Oysa Bediüzzaman ilgili tasnifinde, ‘daimî haps-i münferid’ demektedir!

        Kendi namıma, hatırı sayılır bir sıklıkla muhatap olduğum bu müşkile, Bediüzzaman’ın ilgili tarifin ardından parantez içinde kullandığı ‘beka-i ruha inanan ve sefahette gidenler’ tarifinden de cesaret alarak, şu şekilde cevap veriyorum:

        Saadet-i ebediyeden mahrum olduğu gibi, ‘idam-ı ebedî’ye de duçar olmayacak bu üçüncü grup, kat’iyetle ‘günahı sevabından ziyade’ mü’minleri tarif etmiyor. Çünkü, son tahlilde imanın âlemlerin Rabbi katında ne kadar da değerli olduğunu, hakikî bir imanın haşir mizanında bunca kusur ve günaha rağmen nasıl bir mağfiret vesilesi olabileceğini bildiren hadisler biliyoruz. Keza, Allah’ın iman edenlere, günahlarından dolayı geçici olarak cehennemde cezalandırılmayı hak ettikleri durumda bile, ‘kalıcı olarak’ cehennemi haram ettiğini de…

        Peki o halde, kim bu üçüncü grubu oluşturan ‘daimî haps-i münferid’ cezalıları?

        Bu üçüncü grubu, imanın hakikatini akılları kabul edip kalbleri derkettiği halde, bunu ilan ve ikrar etmeyenler teşkil ediyor. Bu kişilere kelimenin tam anlamıyla ‘kâfir’ diyemiyoruz; çünkü Allah’ın birliğini, ahiretin varlığını, peygamberleri… biliyorlar ve iç dünyalarında bunun hakikat olduğunun da idraki içindeler. Ama yaşadıkları bir hayat var; bu hayatın içinde nefislerinin nemalandığı haller ve keyfiyetler var. İçlerinde kabul ve derk ettikleri bu iman hakikatlerini dilleriyle de ilan ve ikrar ettiklerinde, hem bu hallerden uzak düşeceklerini, hem de imanları dolayısıyla mihnet ve meşakkate duçar olabileceklerini düşünüyorlar. Kimisi nefsinin hazcılığına, kimi edindiği şöhrete, kimi ulaşacağı makama uzak kalacağı düşüncesinde; kimi bırakmak zorunda kalacağı ‘haram’ kazanç yollarını terke yanaşmıyor, kimisi muktedirlerin hışmına uğramaktan çekiniyor… Her hâlükârda, ortada doğru olduğu bilinen bir iman hakikati sözkonusu; ama şu dünyaya ilişkin hesaplar aklın kabul ve kalbin idrak ettiği bu hakikati ‘ilan ve ikrar’dan kişiyi alıkoyuyor. Dolayısıyla, ‘ilan ve ikrar’dan alıkoymanın paralelinde, buna göre yaşama çabasından da…

        Tabir yerindeyse, aklı ve kalbi içten içe “Lâ ilâhe illallah” diyen, ama dilinden “Eşhedü en lâ ilâhe illallah” tasdiki ve şehadeti çıkmayan insanlar var işte bu şıkta karşımızda. Bilen ama iman etmeyen; doğruluğunu kabul eden ama bunu ikrar etmeyen; nefsü’l-emirde gördüğüne, yani ‘objektif gerçeklik’e “Eşhedü” diyerek katılmayan bir zümre…

        Ortadaki ‘daimî haps-i münferid,’ idrakimce, işte bu durumdaki kişilere bakıyor.

        Üstelik, vicdanımdaki hiss-i adaletin de tastamam kabul ve tasdik ettiği bir denkleştirme bu.

        Onlar doğru olduğunu bildikleri şeyi şu veya bu hesapla bu dünyada akıllarında ve kalblerinde saklamayı tercih ettiler, “Eşhedü” deyip dilleriyle ikrar ve yaşayışlarıyla ilan etmediler. Allah da, bu dünyada akıl ve kalblerinde sakladıkları bu doğru hatırına onları ‘idam-ı ebedî’yi hakedenlerle bir tutmadı, ama bu dünyadaki duruşlarıyla haketmedikleri cennetle de mükâfatlandırmadı.

        Hak ettiklerini buldular.

        Gerçeği bu dünyada hep ‘içeride’ hapsettiler, karşılığı olarak öte dünyada ‘daimî bir haps-i münferid’e mahkum edildiler…

        28.08.2007

        © 2007 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu

        Konu bu ama tartışılan şeylerin bunla alakası yok.

        #714814
        Anonim

          iyide üstad kasem ederim ki nur talebeleri imanla kabre girecekler diyor zate ama nur talebesi olarsa öle iki risale okudum tememdir deil hakiki talebe olursa hani zübeyir abinin hatıralarını okumussunuzdur afyon hapsinde iken abiler kapıda yatmıs benide alın ben onlardan ayrı duramam diye veya bekirberk abinin her mahkemeye koşması bayram abinin ihlası…gibi sadece abilere bakarsak ne demek istediğini anlarız demi 😀nasıl renkli felan yazıyorum aferin bana 😀

          #714831
          Anonim

            Kardeşler 🙂 konu başka yerlere doğru gitmiş. Ve her tartışma menfi değildir. Bazen müsbet manada da tartışma olur ki ihtilafu ümmeti rahmeti bu münazarayı anlatır.
            Burda fitne ateşleri değil uhuvvet hakim merak etmeyiniz. 🙂

            #714889
            Anonim

              bu hamur çok su götürür sanırsam mübarek nur okuyucuları..dua ile

              #714987
              Anonim

                Hel hele bu imtiha n
                Zamanı Ademde n kıyamete kadar nevi beni ademin daha dehşetli bir hadise si yoktur



                Bir zaman, ben bir kısım ehl-i dalâlete mühim bir vakitt e kahr ile dua ettim. Beddua ma karşı, müthiş bir kuvvet-i mâneviye çıktı. Hem duamı geri çeviriyordu, hem beni men etti.



                Ben şimdi diyicem abi üstad neye beddua etmiş,ve o imtihan nedir?Tabi siz yine cevap vermiyeceksiniz 🙁
                Ama bende birgün abi olcam ve sizin gibi zulmetmiycem şakirtlere 🙂

                #715109
                Anonim

                  Bu soruya cevap vermemek olmaz. Ancak Üstadımız 5.Şua ve Şapka ve sırrı inna a’tayna gibi Risaleleri umumi olarak izah edilmesinitasvip etmemişlerdir.
                  Bu konuyu başka vakte bırakalım inş.
                  El katretu tedulle alel bahr. diyelim. gerisi firasetinize havale_________________________________________________

                  hulusi wrote:
                  Bir ilave daha
                  Sungur abi dilind en “Sarıklı genç Risale-i Nur’un şahsı manevi sidir kardeşlerim”
                  hım..ozaman risale-i nur eline alıp ona ihlas ile sıkıca sarılan bundan nasıbını alırmı..

                  sıdk sadakat ihlas samimiyet hasbilik hatta elden gelirse uhuvvet ve hatta ittisal peyda etmek ve bu dairei Nuraniye dahil olmak inş. o şahsı manevinin bir azası olmak.
                  Amenna

                7 yazı görüntüleniyor - 46 ile 52 arası (toplam 52)
                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.