• Bu konu 22 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 24)
  • Yazar
    Yazılar
  • #671252
    Anonim
      besmele.jpg


      وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاۤءَ الدُّنْياَ بِمَصَابِيحَ وَجَعَلْناَهَا رُجوُماً لِلشَّياَطِينِ blank.gif1


      EY KOZMOĞRAFYANIN
      ruhsuz meseleleriyle zihni darlaşan ve aklı gözüne inen ve şu âyetin azametli sırrını o sıkışmış zihninde yerleştiremeyen mektepli efendi! Şu âyetin semâsına yedi basamaklı bir merdivenle çıkılabilir. Gel, beraber çıkacağız.

      BİRİNCİ BASAMAK

      Hakikat ve hikmet ister ki, zemin gibi semâvâtın da kendine münasip sekeneleri bulunsun. Lisan-ı şer’îde, o ecnâs-ı muhtelifeye “melâike ve ruhaniyat” tesmiye edilir.

      Evet, hakikat öyle iktiza eder. Zira, zemin, küçüklüğü ve hakaretiyle beraber, zîhayat ve zîşuur mahlûklardan doldurulması ve ara sıra boşaltılıp yeniden zîşuurlarla şenlendirilmesi işaret eder, belki tasrih eder ki, şu muhteşem burçlar sahibi müzeyyen kasırlar hükmünde olan semâvât dahi zîşuur ve zevi’l-idrak mahlûklarla doludur. Onlar dahi, ins ve cin gibi, şu âlem sarayının seyircileri ve şu kâinat kitabının mütalâacıları ve şu saltanat-ı Rububiyetin dellâllarıdırlar. Çünkü, kâinatı had ve hesaba gelmeyen tezyinat ve mehâsin ve nukuş ile süslendirip tezyin etmesi, bilbedâhe, mütefekkir istihsan edici ve mütehayyir takdir edicilerin enzârını ister.


      [NOT]Dipnot-1 “And olsun ki, dünya semasını Biz kandillerle süsledik ve şeytanlar için o kandilleri birer taş yaptık.” Mülk Sûresi, 67:5.[/NOT]



      Saltanat-ı Rububiyet: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. s-l-ṭ; r-b-b) azametli: büyük, yüce (bk. a-ẓ-m)
      bilbedâhe: ap açık bir şekilde burç: belli bir şekil ve surete benzeyen sabit yıldız kümesi, gök kalesi
      dellâl: duyurucu, ilan edici ecnâs-ı muhtelife: değişik cinsler
      enzâr: bakışlar, dikkatler (bk. n-ẓ-r) had ve hesaba gelmemek: sonsuz ve sınırsız olmak
      hakaret: bayağılık, basitlik hakikat: doğru gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
      hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması veya yaratılması (bk. ḥ-k-m) iktiza: gerektirme
      ins: insanlar istihsan edici: beğenen, güzel bulan (bk. ḥ-s-n)
      kasır: saray, köşk kozmoğrafya: astronomi, gök bilimi
      kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) lisan-ı şer’î: dinî literatür (bk. ş-r-a)
      mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) mehâsin: güzellikler (bk. ḥ-s-n)
      mektep: okul (bk. k-t-b) melâike: melekler (bk. m-l-k)
      muhteşem: ihtişamlı, görkemli münasip: uygun (bk. n-s-b)
      mütalâacı: etraflıca inceleyip düşünen mütefekkir: düşünen (bk. f-k-r)
      mütehayyir: hayrete düşen müzeyyen: süslenmiş (bk. z-y-n)
      nukuş: nakışlar, işlemeler (bk. n-ḳ-ş) ruhaniyat: ruhânî varlıklar (bk. r-v-ḥ)
      sekene: sakinler, ikamet edenler (bk. s-k-n) sema: gök (bk. s-m-v)
      semavat: gökler (bk. s-m-v) tasrih etmek: açıkça ifade etmek
      tesmiye etmek: isimlendirmek (bk. s-m-v) tezyin etmek: süslemek (bk. z-y-n)
      tezyinat: süslemeler (bk. z-y-n) zemin: yer
      zevi’l-idrak: düşünebilen varlıklar, idrak sahipleri zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)
      zîşuur: şuurlu, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r) âlem: kâinat (bk. a-l-m)
      #791051
      Anonim

        Evet, hüsün elbette bir âşık ister. Taam ise aç olana verilir. Halbuki, ins ve cin, şu nihayetsiz vazifeye, şu haşmetli nezarete ve şu vüs’atli ubûdiyete karşı milyondan birisini ancak yapabilir. Demek bu nihayetsiz ve mütenevvi vezaife ve ibâdâta, nihayetsiz melâike envâı ve ruhaniyat ecnâsı lâzımdır.
        Bazı rivâyâtın işârâtıyla ve intizam-ı âlemin hikmetiyle denilebilir ki, bir kısım ecsâm-ı seyyare, seyyarattan tut, ta katarâta kadar, bir kısım melâikenin merâkibidirler.blank.gif1 Onlar bunlara izn-i İlâhî ile binerler, âlem-i şehadeti seyredip gezerler. Hem denilebilir ki, bir kısım ecsâm-ı hayvaniye, hadiste “tuyûrun hudrun“blank.gif2 tesmiye edilen Cennet kuşlarından tut, ta sineklere kadar, bir cins ervâhın tayyareleridirler. Onlar, bunların içine emr-i Hak ile girerler, âlem-i cismâniyâtı seyran edip o cesetlerdeki hasselerin pencereleriyle cismânî mucizât-ı fıtratı temâşâ ederler.

        Elbette, kesafetli topraktan ve küdûretli sudan mütemadiyen letafetli hayatı ve nuraniyetli zevi’l-idraki halk eden Hâlıkın, elbette ruha ve hayata münasip şu nur denizinden ve hattâ zulmet bahrinden bir kısım zîşuur mahlûkları vardır. Hem çok kesretli olarak vardır. Melâike ve ruhaniyatın vücutlarına dair Nokta namında bir risalemde ve Yirmi Dokuzuncu Sözde iki kere iki dört eder derecesinde bir kat’iyetle ispat edilmiştir. Eğer istersen ona müracaat et.

        İKİNCİ BASAMAK

        Zemin ile gökler, bir hükûmetin iki memleketi gibi birbirine alâkadardırlar. Ortalarında ehemmiyetli irtibat ve mühim muameleler vardır. Zemine lâzım olan ziya, hararet ve bereket ve rahmet gibi şeyler semâdan geliyor, yani gönderiliyor.

        [NOT]Dipnot-1 bk. Tirmizî, Zühd 9; İbni Mâce, Zühd 19; Ebu’ş-Şeyh, el-Azame 2:735.

        Dipnot-2 bk. Müslim, İmâra: 121; Ebû Dâvud, Cihad: 25; Tirmizi, Tefsîru Sûreti: 3:19; İbn-i Mâce, Cenâiz: 4, Cihad; 16; Dâremî, Cihad: 18; Müsned, 6:386.[/NOT]



        Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) Nokta Risalesi: Mesnevî-i Nûriye’de yer almaktadır
        alâkadar: ilgili bahr: deniz
        bereket: bolluk (bk. b-r-k) cismânî: maddî vücutla alakalı
        ecnâs: cinsler, türler ecsâm-ı hayvaniye: hayvan cisimleri, bedenleri (bk. ḥ-y-y)
        ecsâm-ı seyyare: gezici cisimler emr-i Hak: Allah’ın emri (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
        envâ: çeşitler, türler ervâh: ruhlar (bk. r-v-ḥ)
        halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ) hararet: ısı, sıcaklık
        hasse: duyu haşmetli: ihtişamlı, görkemli
        hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratılması (bk. ḥ-k-m) hükûmet: idare, yönetim (bk. ḥ-k-m)
        hüsün: güzellik (bk. ḥ-s-n) ibâdât: ibadetler (bk. a-b-d)
        ins: insanlar intizam-ı âlem: kâinatta var olan düzen (bk. n-ẓ-m; a-l-m)
        irtibat: bağ, ilişki izn-i İlâhî: Allah’ın izni (bk. e-l-h)
        işârât: işaretler katarât: damlalar
        kat’iyet: kesinlik kesafetli: yoğun, katı
        kesretli: çok sayıda (bk. k-s̱-r) küdûretli: bulanık
        letafetli: hoş, güzel (bk. l-ṭ-f) mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)
        melâike: melekler (bk. m-l-k) merâkib: binekler
        muamele: iş, işlem, alışveriş mu’cizât-ı fıtrat: yaratılış mu’cizesi (bk. a-c-z; f-ṭ-r)
        münasip: uygun (bk. n-s-b) müracaat etmek: başvurmak
        mütemadiyen: sürekli olarak mütenevvi: çeşitli
        nam: ad nezaret: gözetim (bk. n-ẓ-r)
        nihayetsiz: sonsuz nur: ışık, parlaklık (bk. n-v-r)
        nuraniyetli: aydınlık, parlak (bk. n-v-r) rahmet: yağmur (bk. r-ḥ-m)
        risale: küçük çaplı kitap (bk. r-s-l) rivâyât: rivâyetler, Peygamberimizden duyulan şeylerin nakledilmesi
        ruhaniyat: ruhanî varlıklar (bk. r-v-ḥ) sema: gökyüzü (bk. s-m-v)
        seyran etmek: seyretmek, gezmek seyyarat: gezegenler
        taam: yiyecek tayyare: uçak
        temâşâ etmek: seyretmek, hoşlanarak bakmak tesmiye edilen: isimlendirilen (bk. s-m-v)
        tuyûrun hudrun: yeşil renkli kuşlar ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d)
        vezaif: vazifeler, görevler vücut: varlık (bk. v-c-d)
        vüs’atli: geniş zemin: yer
        zevi’l-idrak: idrak sahipleri, düşünebilen varlıklar ziya: ışık
        zulmet: koyu karanlık (bk. ẓ-l-m) zîşuur: şuur sahibi, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r)
        âlem-i cismâniyât: cismânî varlıkların bulunduğu âlem, varlıklar dünyası (bk. a-l-m) âlem-i şehadet: görünen âlem (bk. a-l-m; ş-h-d)
        #791052
        Anonim

          Vahye istinad eden bütün edyân-ı semâviyenin icmâı ile ve şuhuda istinad eden bütün ehl-i keşfin tevatürüyle, melâike ve ervah semâdan zemine geliyorlar.

          Bundan, hisse karib bir hads-i kat’î ile bilinir ki, sekene-i arz için, semâya çıkmak için bir yol vardır. Evet, nasıl herkesin akıl ve hayal ve nazarı her vakit semâya gider. Öyle de, ağırlıklarını bırakan ervâh-ı enbiya ve evliya veya cesetlerini çıkaran ervâh-ı emvat, izn-i İlâhî ile oraya giderler. Madem hiffet ve letafet bulanlar oraya giderler. Elbette cesed-i misalî giyen ve ervah gibi hafif ve lâtif bir kısım sekene-i arz ve hava, semâya gidebilirler.

          ÜÇÜNCÜ BASAMAK

          Semânın sükût ve sükûneti ve intizam ve ıttıradı ve vüs’at ve nuraniyeti gösterir ki, sekenesi, zeminin sekenesi gibi değiller; belki, bütün ahalisi muti’dirler. Ne emrolunsa onu işlerler. Müzahame ve münakaşayı icap edecek bir sebep yoktur. Zira memleket geniş, fıtratları safi, kendileri masum, makamları sabittir.

          Evet, zeminde ezdad içtima etmiş, eşrar ahyara karışmış, içlerinde münakaşat başlamış. O sebepten ihtilâfat ve ıztırabat düşmüş. Ve ondan imtihanat ve müsabakat teklif edilmiş. Ve ondan terakkiyat ve tedenniyat çıkmış. Şu hakikatin hikmeti şudur ki:

          Beşer, şecere-i hilkatin en son cüz’ü olan meyvesidir. Malûmdur ki, bir şeyin semeresi en uzak, en cemiyetli, en nazik, en ehemmiyetli cüz’üdür. İşte bunun için, semere-i âlem olan insan en cami’, en bedi’, en âciz, en zayıf ve en lâtif bir mucize-i kudret olduğundan, beşiği ve meskeni olan zemin, âsumana nisbeten



          ahali: halk ahyar: hayırlılar, iyiler
          bedî: eşsiz derecede güzel, benzersiz (bk. b-d-a) beşer: insan
          cami’: kapsayıcı (bk. c-m-a) cemiyetli: kapsamlı (bk. c-m-a)
          cesed-i misalî: maddi yapısı olmayan vücut, misalî beden (bk. m-s̱-l) cüz’ü: kısım, parça (bk. c-z-e)
          edyân-ı semaviye: vahiyle gelen semavî dinler (bk. s-m-v) ehl-i keşif: maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözleme yeteneğine sahip insanlar, veliler (bk. k-ş-f)
          ervah: ruhlar (bk. r-v-ḥ) ervâh-ı emvat: ölülerin ruhları (bk. r-v-ḥ; m-v-t)
          ervâh-ı enbiya ve evliya: peygamberlerin ve velilerin ruhları (bk. r-v-ḥ; n-b-e; v-l-y) ezdad: zıtlar
          eşrar: şerliler, kötüler fıtrat: yaratılış, mizaç (bk. f-ṭ-r)
          hads-i kat’î: doğru ve kesin sezgi (bk. ḥ-d-s̱) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
          hiffet: hafiflik hikmet: sebep, gaye, fayda (bk. ḥ-k-m)
          icap etmek: gerektirmek icmâ: görüş birliği (bk. c-m-a)
          ihtilâfat: ihtilaflar, farklılıklar imtihanat: imtihanlar
          intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m) istinad eden: dayanan (bk. s-n-d)
          izn-i İlâhî: Allah’ın izni (bk. e-l-h) içtima: toplanma, bir araya gelme (bk. c-m-a)
          karib: yakın letafet: maddî ağırlık ve sınırlamalarla kısıtlı olmama (bk. l-ṭ-f)
          lâtif: cismanî olmayan, ruhla ilgili (bk. l-ṭ-f) melâike: melekler (bk. m-l-k)
          mesken: ev, yer (bk. s-k-n) muti’: itaat eden, emre uyan
          mu’cize-i kudret: Allah’ın kudret mu’cizesi (bk. a-c-z; ḳ-d-r) mâlum: bilinen, belli (bk. a-l-m)
          münakaşa: tartışma münakaşat: münakaşalar, tartışmalar
          müsabakat: müsabakalar, yarışmalar müzahame: zahmet verme, itişip kakışma
          nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r) nisbeten: kıyasla, oranla (bk. n-s-b)
          nuraniyet: parlaklık, aydınlık (bk. n-v-r) safi: temiz, katıksız (bk. ṣ-f-y)
          sekene: sakinler, oturanlar (bk. s-k-n) sekene-i arz: dünyalılar, yer sakinleri (bk. s-k-n)
          sema: gök (bk. s-m-v) semere: meyve, netice
          semere-i âlem: kâinatın meyvesi (bk. a-l-m) sükûnet: sakinlik, durgunluk (bk. s-k-n)
          sükût: sessizlik tedenniyat: alçalmalar, gerilemeler
          teklif: görev yükleme terakkiyat: terakkiler, ilerlemeler
          tevatür: çeşitli kanallardan gelen ve doğruluğu kesin olarak kanıtlanan haber vahiy: Allah tarafından gelen emir ve yasaklar (bk. v-ḥ-y)
          vüs’at: genişlik zemin: yer
          âciz: güçsüz (bk. a-c-z) âsuman: gökyüzü, gökkubbe
          ıttırad: düzgünlük, aynı şekilde devamlılık ıztırabat: ıztıraplar, sıkıntılar
          şerece-i hilkat: yaratılış ağacı (bk. ḫ-l-ḳ) şuhud: kalp gözüyle görme (bk. ş-h-d)
          #791053
          Anonim

            maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber, mânen ve san’aten bütün kâinatın kalbi, merkezi, bütün mucizât-ı san’atın meşheri, sergisi ve bütün tecelliyât-ı esmâsının mazharı, nokta-i mihrakiyesi ve nihayetsiz faaliyet-i Rabbâniyenin mahşeri ve mâkesi ve hadsiz hallâkıyet-i İlâhiyenin, hususan nebatat ve hayvanatın kesretli envâ-ı sağîresinde cevâdâne icadın medarı ve çarşısı ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuatın küçük mikyasta nümunegâhı ve mensucat-ı ebediyenin sür’atle işleyen destgâhı ve menâzır-ı sermediyenin sür’atle değişen taklitgâhı ve besâtîn-i daimenin tohumcuklarına sür’atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur.

            İşte, arzınHAŞİYE-1 bu azamet-i mâneviyesinden ve ehemmiyet-i san’aviyesindendir ki, Kur’ân-ı Hakîm, semâvâta nisbeten büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan arzı, bütün semâvâta denk tutuyor. Onu bir kefede, bütün semâvâtı bir kefede koyuyor; mükerreren blank.gif1 رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ der.

            [NOT]Haşiye-1 Evet, küre-i arz, küçüklüğüyle beraber semâvâta karşı gelebilir. Çünkü, nasıl ki daimî bir çeşme, varidatsız büyük bir gölden daha büyük denilebilir. Hem bir ölçekle birşey ölçerek başka yere nakledilen ve onun elinden geçmiş ve ona girmiş çıkmış bir mahsulâtla, zahiren binler defa ölçekten büyük ve dağ gibi bir cisimle o ölçek muvazeneye çıkabilir. Aynen öyle de, küre-i arz, Cenâb-ı Hak onu san’atına bir meşher ve icadına bir mahşer ve hikmetine medar ve kudretine mazhar ve rahmetine mezher ve Cennetine mezraa ve hadsiz kâinata ve mahlûkat âlemlerine ölçek ve mazi denizlerine ve gayb âlemine akacak bir çeşme hükmünde icad etmiş. Her sene kat kat ve katmerli, yüz bin tarzda masnuattan dokunmuş gömleklerini değiştirdiği ve çok defa dolup maziye boşaltarak gayb âlemine döktüğü bütün o müteceddid âlemleri ve arzın müteaddit gömleklerini nazara al. Yani bütün mazisini hazır farz et, sonra yeknesak ve bir derece basit semâvâta karşı muvazene et. Göreceksin ki, arz, ziyade gelmezse, noksan da kalmaz. İşte, رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ sırrını anla.

            Dipnot-1 “Göklerin ve yerin Rabbi.” Ra’d Sûresi, 13:16; İsrâ Sûresi, 17:102, Kehf Sûresi, 18:14.[/NOT]



            Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
            arz: yer, dünya azamet-i mâneviye: mânevî büyüklük (bk. a-ẓ-m; a-n-y)
            besâtin-i daime: daimi ve sürekli bahçeler cevâdâne: cömertçe (bk. c-v-d)
            destgâh: tezgâh, işyeri envâ-ı sağîre: küçük çeşitler
            faaliyet-i Rabbâniye: herşeyi terbiye ve idare edip egemenliği altında bulunduran Allah’ın faaliyet ve icraatı (bk. f-a-l; r-b-b) farz etmek: varsaymak
            gayb âlemi: görünmeyen, fakat varlığı kesin olan ve mahiyeti Allah tarafından bilinen başka dünyalar (bk. ğ-y-b; a-l-m) hadsiz: sınırsız
            hakaret: küçüklük, değersizlik hallâkıyet-i İlâhiye: Allah’ın yaratıcılığı, yoktan var ediciliği (bk. ḫ-l-ḳ; e-l-h)
            hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) haşiye: dipnot, açıklayıcı not
            hemmiyet-i san’aviye: san’at tarafının önemi (bk. ṣ-n-a) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
            hususan: özellikle icad: yaratma, var etme (bk. v-c-d)
            kesretli: çok (bk. k-s̱-r) kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r)
            kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) küre-i arz: yerküre, dünya
            mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) mahsulât: ürünler
            mahşer: toplanma yeri (bk. ḥ-ş-r) masnuat: sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a)
            mazhar: görünme ve yansıma yeri (bk. ẓ-h-r) mazi: geçmiş zaman
            medar: eksen, dayanak, vesile mensucat-ı ebediye: sonsuz hayata ait dokumalar (bk. e-b-d)
            menâzır-ı sermediye: devamlı, sürekli manzaralar (bk. n-ẓ-r) mezher: çiçeklik
            mezraa: tarla meşher: sergi
            mikyas: ölçü muvakkat: geçici
            muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n) mu’cizât-ı san’at: san’at mu’cizeleri (bk. a-c-z; ṣ-n-a)
            mâkes: yansıma yeri, ayna mükerreren: tekrarla, defalarca
            müteaddit: çeşitli, birden fazla müteceddid: yenilenen, tazelenen
            nazar: dikkat (bk.n-ẓ-r) nebatat: bitkiler
            nihayetsiz: sonsuz nisbeten: kıyasla (bk. n-s-b)
            noksan: eksik nokta-i mihrakiye: odak noktası
            nümunegâh: nümunelerin bulunduğu yer rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m)
            semavat: gökler (bk. s-m-v) sür’at: hız
            taklitgâh: taklit yeri tecelliyât-ı esmâ: Allah’ın isimlerinin tecellileri, yansımaları (bk. c-l-y; s-m-v)
            terbiyegâh: terbiye yeri (bk. r-b-b) varidatsız: gelirsiz
            yeknesak: monoton, değişmeyen zahiren: görünürde (bk. ẓ-h-r)
            ziyade: fazla âhiret âlemi: öteki dünya (bk. e-ḫ-r; a-l-m)
            âlem: dünya (bk. a-l-m)
            #791054
            Anonim

              Hem arzın şu mezkûr hikmetlerden neş’et eden sür’atli tahavvülü ve devamlı tagayyürü iktiza eder ki, sekenesi de ona göre mazhar-ı tahavvülât olsun.

              Hem şu mahdut arz, hadsiz mucizât-ı kudrete mazhar olduğundandır ki, en mühim sekeneleri olan ins ve cinnin kuvâlarına, sair zîhayatlar gibi fıtrî bir had ve hulkî bir kayıt konulmadığı için, nihayetsiz terakki ve nihayetsiz tedennîye mazhar olmuşlar. Enbiyadan, evliyadan tut, ta nemrudlara, ta şeytanlara kadar, uzun bir meydan-ı imtihanları peyda olmuştur. Madem öyledir; elbette firavunlaşmış şeytanlar, hadsiz şeraretiyle semâya ve ehline taş atacaklar.

              DÖRDÜNCÜ BASAMAK

              Bütün âlemlerin Rabbi ve Müdebbiri ve Hâlıkı olan Zât-ı Zülcelâlin, ahkâmları ayrı ayrı pek çok namları ve ünvanları ve Esmâ-i Hüsnâsı vardır. Meselâ, ashab-ı Nebî safında küffara karşı muharebe etmek için melâikeleri göndermesini iktiza eden hangi isim ve ünvan ise, o isim ve ünvan iktiza eder ki, melâike ile şeyâtin ortasında muharebe bulunsun ve ahyâr-ı semâviyyîn ve eşrâr-ı arzîn mabeynlerinde mübareze olsun. Evet, küffarın nüfus ve enfasları kabza-i kudretinde olan Kadîr-i Zülcelâl, bir emirle, bir sayha ile onları mahvetmiyor. Rububiyet-i âmme ünvanıyla, Hakîm ve Müdebbir ismiyle bir meydan-ı imtihan ve mübareze açıyor.

              Temsilde hata olmasın, görüyoruz ki, nasıl ki bir padişahın daire-i hükûmeti itibarıyla ayrı ayrı pek çok ünvanları, isimleri bulunur. Meselâ daire-i adliye onu Hâkim-i Âdil ismiyle yad eder. Daire-i askeriye onu Kumandan-ı Âzam namıyla


              Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n) Hakîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (bk. ḥ-k-m)
              Hâkim-i Âdil: adaletle iş gören hükmedici, adaletli hükümdar (bk. ḥ-k-m; a-d-l) Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
              Kadîr-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeye gücü yeten, sonsuz kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l) Kumandan-ı Âzam: her yere ve herşeye hükmeden en büyük kumandan (bk. a-ẓ-m)
              Müdebbir: idare eden, ilmiyle herşeyin sonunu görüp, ona göre hikmetle iş yapan Allah (bk. d-b-r) Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b)
              Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l) ahkâm: hükümler (bk. ḥ-k-m)
              ahyâr-ı semâviyyîn: göktekilerin hayırlıları, iyileri (bk. s-m-v) arz: yer, dünya
              ashab-ı Nebî: Peygamberimizin ashabı, arkadaşları (bk. n-b-e) daire-i adliye: adliye dairesi (bk. a-d-l)
              daire-i askeriye: askerlik dairesi daire-i hükûmet: yönetim dairesi (bk. ḥ-k-m)
              enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) enfas: nefesler, hayatlar, canlar (bk. n-f-s)
              evliyalar: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) eşrâr-ı arzîn: yeryüzünün şerlileri, kötüleri
              firavunlaşmak: kendisini Firavun gibi ilâh seviyesine çıkaracak derecede büyük görme (bk. bilgiler) fıtrî: yaratılıştan (bk. f-ṭ-r)
              hadsiz: sınırsız hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
              hulkî: yaratılıştan (bk. ḫ-l-ḳ) iktiza: gerektirme
              ins: insanlar kabza-i kudret: kudret eli (bk. ḳ-d-r)
              kayıt: sınır kuvâ: duygular, hisler
              küffar: kâfirler, inkârcılar (bk. k-f-r) mabeyn: ara
              mahdut: sınırlı mahvetmek: yok etmek
              mazhar: sahip olma, erişme (bk. ẓ-h-r) mazhar-ı tahavvülât: değişikliğe uğramış (bk. ẓ-h-r)
              melâike: melekler (bk. m-l-k) meydan-ı imtihan: imtihan meydanı
              mezkur: sözü geçen, anılan muharebe: savaş
              mu’cizât-ı kudret: Allah’ın kudret mu’cizeleri (bk. a-c-z; ḳ-d-r) mübareze: mücadele, çatışma
              mühim: önemli nam: ad, isim, ünvan
              nemrud: (bk. bilgiler) neş’et eden: doğan, meydana çıkan
              nüfus: nefisler (bk. n-f-s) peyda olmak: var olmak
              rububiyet-i âmme: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b) sair: diğer, başka
              sayha: sesleniş sekene: sakinler, ikamet edenler (bk. s-k-n)
              sema: gök (bk. s-m-v) sür’at: hız
              tagayyür: başkalaşma tahavvül: değişim
              tedennî: alçalma, gerileme temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
              terakki: yükselme, ilerleme yad edilmek: anılmak
              zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) âlem: dünya, evren (bk. a-l-m)
              şeraret: şerlilik, kötülük şeyâtin: şeytanlar
              #791055
              Anonim

                bilir. Daire-i meşihat onu Halife ismiyle zikreder. Daire-i mülkiye onu Sultan namiyle tanır. Mutî ahali ona Merhametkâr Padişah derler. Âsi insanlar ona Kahhar Hâkim derler. Daha bunlara kıyas et. İşte, bazı vakit oluyor ki, bütün ahali onun elinde olan o padişah-ı âli âciz, zelil bir âsiyi bir emirle idam etmiyor. Belki Hâkim-i Âdil ismiyle onu mahkemeye gönderir. Hem muktedir, hem sadık bir memurunu taltife liyakatini biliyor. Fakat hususî ilmiyle, hususî telefonuyla onu taltif etmiyor. Belki, haşmet-i saltanat ve tedbir-i hükûmet ünvanıyla mükâfata istihkakını teşhir etmek için bir meydan-ı müsabaka açar, vezirine emreder, ahaliyi temâşâya davet eder. Bir istikbal-i siyasî yaptırır, muhteşem bir imtihan-ı ulvî neticesinde bir mecma-ı âlide onu taltif eder, liyakatini ilân eder. Daha başka cihetleri bunlara kıyas et.

                İşte, blank.gif1 وَ ِللهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلٰى Ezel, Ebed Sultanının pek çok Esmâ-i Hüsnâsı vardır. Tecelliyat-ı celâliye ve tezahürat-ı cemâliye ile pek çok şuûnâtı ve unvanları vardır. Nur ve zulmet, yaz ve kış, Cennet ve Cehennemin vücudunu iktiza eden isim ve ünvan ve şe’ni ise, kanun-u tenasül, kanun-u müsabaka, kanun‑u teâvün gibi pek çok umumî kanunlar misillü, kanun-u mübarezenin dahi bir derece tâmimini isterler. Kalb etrafındaki ilhamat ve vesveselerin mübarezelerinden tut, ta semâ âfâkında melâike ve şeytanların mübarezesineblank.gif2 kadar, o kanunun şümulünü iktiza eder.

                BEŞİNCİ BASAMAK

                Madem arzdan semâya gidip gelmek var. Semâdan arza inip çıkmak oluyor; ehemmiyetli levazımat-ı arziye oradan gönderiliyor. Ve madem ervâh-ı tayyibeler

                [NOT]Dipnot-1 “En yüce sıfatlar Allah’a mahsustur.” Nahl Sûresi, 16:60.

                Dipnot-2 bk. Tirmizî, Tefsîru Sûre (2) 36; en-Nesâî, es-Sünenü’l-Kübrâ 6:305; İbni Hibbân, es-Sahîh 3:278.[/NOT]



                Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n) Ezel ve Ebed Sultanı: varlığının başlangıcı ve sonu olmayan kudret ve hâkimiyet sahibi Allah (bk. e-z-l; e-b-d; s-l-ṭ)
                Halife: Müslümanların dini reisi (bk. ḫ-l-f) Hâkim-i Âdil: adaletle iş gören hükmedici, adaletli hükümdar (bk. ḥ-k-m; a-d-l)
                Kahhar Hâkim: kahreden ve herşeye hükmeden güç ve kuvvet sahibi (bk. ḳ-h-r; ḥ-k-m) Merhametkâr: merhametli, şefkatli (bk. r-ḥ-m)
                ahali: halk arz: yer, dünya
                cihet: yön, taraf daire-i meşihat: din işleri dairesi
                daire-i mülkiye: devlet idaresiyle meşguliyet dairesi (bk. m-l-k) ervâh-ı tayyibe: temiz ve iyi ruhlar (bk. r-v-ḥ)
                haşmet-i saltanat: sultanlığın haşmeti, ihtişamı (bk. s-l-ṭ) hususî: özel
                iktiza: gerektirme ilhamat: ilhamlar
                imtihan-ı ulvî: yüce imtihan istihkak: hak etme (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                istikbal-i siyasî: siyasî karşılama kanun-u mübareze: mücadele, çatışma kanunu (bk. ḳ-n-n)
                kanun-u müsabaka: yarışma kanunu (bk. ḳ-n-n) kanun-u teavün: yardımlaşma kanunu (bk. ḳ-n-n)
                kanun-u tenasül: üreme ve çoğalma kanunu (bk. ḳ-n-n) levazımat-ı arziye: dünyanın ihtiyaçları, dünyevî ihtiyaçlar
                liyakat: layık olma mecma-ı âli: yüce meclis (bk. c-m-a)
                melâike: melekler (bk. m-l-k) meydan-ı müsabaka: yarış meydanı
                misillü: gibi (bk. m-s̱-l) muhteşem: ihtişamlı, görkemli
                muktedir: iktidar sahibi (bk. ḳ-d-r) mutî: itaatkâr, emre uyan
                mübareze: mücadele, çatışma nam: ad, ünvan
                nur: ışık, aydınlık (bk. n-v-r) padişah-ı âli: yüce hükümdar
                sadık: doğru (bk. ṣ-d-ḳ) sema: gök (bk. s-m-v)
                taltif: lütuf ve iyilikte bulunma (bk. l-ṭ-f) tecelliyat-ı celâliye: Allah’ın haşmet ve ihtişamının varlıklar üzerinde görünümü (bk. c-l-y; c-l-l)
                tedbir-i hükûmet: hükûmetin tedbiri, işleri önceden planlayarak idare etmesi (bk. d-b-r; ḥ-k-m) temâşâ: seyretme
                tezahürat-ı cemâliye: Allah’ın güzelliğinin, lütuf ve iyiliklerinin varlıklar üzerinde görünüşleri (bk. ẓ-h-r; c-m-l) teşhir etmek: sergilemek
                tâmim: genelleştirme, yayma umumî: genel
                vesvese: şüphe, kuruntu vücud: varlık (bk. v-c-d)
                zelil: alçak, aşağılık zikretmek: anmak
                zulmet: karanlık (bk. ẓ-l-m) âciz: güçsüz (bk. a-c-z)
                âfâk: ufuklar âsi: isyan eden, başkaldıran
                şe’n: iş, fiil, özellik (bk. ş-e-n) şuûnat: işler, fiiller ve icraatlar (bk. ş-e-n)
                şümul: kapsam
                #791056
                Anonim

                  semâya gidiyorlar. Elbette, ervâh-ı habîse dahi, ahyârı takliden semâvât memleketine gitmeye teşebbüs edecekler. Çünkü vücutça letafet ve hiffetleri var. Hem şüphesiz tard ve red edilecekler. Çünkü mahiyetçe şeraret ve nuhusetleri vardır.

                  Hem, bilâşek velâ şüphe, şu muamele-i mühimmenin, şu mübareze-i mâneviyenin, âlem-i şehadette bir alâmeti, bir işareti bulunacaktır. Çünkü, saltanat-ı Rububiyetin hikmeti iktiza eder ki, zîşuur için, bahusus en mühim vazifesi müşahede ve şehadet ve dellâllık ve nezaret olan insan için tasarrufat-ı gaybiyenin mühimlerine bir işaret koysun, birer alâmet bıraksın. (Nasıl ki, nihayetsiz bahar mucizatına yağmuru işaret koymuş ve havârık-ı san’atına esbab-ı zahiriyeyi alâmet etmiş.) Ta âlem-i şehadet ehlini işhad etsin. Belki o acip temâşâya, umum ehl-i semâvât ve sekene-i arzın enzâr-ı dikkatlerini celb etsin. Yani, o koca semâvâtı, etrafında nöbettarlar dizilmiş, burçları tezyin edilmiş bir kale hükmünde, bir şehir suretinde gösterip haşmet-i Rububiyetini tefekkür ettirsin.

                  Madem şu mübareze-i ulviyenin ilânı, hikmeten lâzımdır. Elbette ona bir işaret vardır. Halbuki, hadisat-ı cevviye ve semâviye içinde, şu ilâna münasip hiçbir hadise görünmüyor. Bundan daha ensebi yoktur. Zira, yüksek kalelerin muhkem burçlarından atılan mancınıklar ve işaret fişeklerine benzeyen şu hadise-i necmiye, bu recm-i şeytana ne kadar ensep düştüğü bedâheten anlaşılır. Halbuki, şu hadisenin, bu hikmetten ve şu gayeden başka, ona münasip bir hikmeti bilinmiyor. Sair hadisat öyle değil. Hem şu hikmet, zaman-ı Âdemden beri meşhurdur ve ehl-i hakikat için meşhuddur.

                  ALTINCI BASAMAK

                  Beşer ve cin, nihayetsiz şerre ve cühuda müstaid olduklarından, nihayetsiz bir temerrüd ve bir tuğyan yaparlar. İşte, bunun için, Kur’ân-ı Hakîm öyle i’cazkâr


                  ahyâr: hayırlı kimseler (bk. ḫ-y-r) bahusus: özellikle
                  bedâheten: ap açık bir şekilde beşer: insan
                  bilâşek velâ şüphe: şeksiz ve şüphesiz (bk. lâ) celb etmek: çekmek
                  cühud: bilerek inkâr etme dellal: davetçi, ilan edici
                  ehl-i hakikat: doğru ve hak yolda olanlar (bk. ḥ-ḳ-ḳ) ehl-i semavat: semavat ehli, melekler ve ruhanîler (bk. s-m-v)
                  enseb: daha uygun (bk. n-s-b) enzâr-ı dikkat: dikkatli bakışlar (bk. n-ẓ-r)
                  ervâh-ı habîse: kötü ruhlar (bk. r-v-ḥ) esbab-ı zahiriye: görünen sebepler (bk. s-b-b; ẓ-h-r)
                  hadisat-ı cevviye ve semaviye: hava ve gök olayları (bk. s-m-v) hadisat-ı necmiye: yıldız olayları (bk. ḥ-d-s̱)
                  havârık-ı san’at: sanat harikaları (bk. ṣ-n-a) haşmet-i Rububiyet: Cenab-ı Hakkın bütün varlıkları merhamet ve şefkatle beslemesi, terbiye edip idaresi ve egemenliği altında tutmasının ihtişamı (bk. r-b-b)
                  hiffet: hafiflik hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
                  hikmeten: hikmet gereği (bk. ḥ-k-m) iktiza: gerektirme
                  işhad: şahit gösterme (bk. ş-h-d) i’cazkâr: mu’cizeli (bk. a-c-z)
                  letafet: maddî ağırlık ve sınırlamalarla kısıtlı olmama (bk. l-ṭ-f) mahiyet: esas, nitelik, içyapı
                  mancınık: eskiden kale kuşatmalarında ağır taşlar fırlatmak için kullanılan savaş âleti meşhud: görünen, bilinen (bk. ş-h-d)
                  muamele-i mühimme: önemli davranış muhkem: sağlam (bk. ḥ-k-m)
                  mu’cizat: mu’cizeler (bk. a-c-z) mübareze-i mâneviye: mânevî mücadele ve çatışma (bk. a-n-y)
                  mübareze-i ulviye: yüce mücadele münasip: uygun (bk. n-s-b)
                  müstaid: istidatlı, kabiliyetli (bk. a-d-d) müşahede: gözlemleme (bk. ş-h-d)
                  nezaret: gözetim (bk. n-ẓ-r) nuhuset: uğursuzluk
                  nöbettar: nöbetçi recm-i şeytan: şeytan taşlama
                  sair: diğer saltanat-ı Rububiyet: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. s-l-ṭ; r-b-b)
                  sekene-i arz: dünyalılar (bk. s-k-n) semavat: gökler (bk. s-m-v)
                  semâ: gök (bk. s-m-v) suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r)
                  tard: kovma, uzaklaştırma tasarrufat-ı gaybiye: görünmeyen âlemlerden gelen tasarruflar (bk. ğ-y-b; ṣ-r-f)
                  tefekkür etmek: düşünmek (bk. f-k-r) temerrüd: inat etme, direnme
                  temâşâ: seyir tezyin edilmek: süslenmek (bk. z-y-n)
                  tuğyan: azgınlık, taşkınlık, zulüm ve küfürde çok ileri gitme (bk. ṭ-ğ-y) zaman-ı Âdem: Âdem peygamberin zamanı
                  zîşuur: şuurlu, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r) âlem-i şehadet: görünen âlem, dünya (bk. a-l-m; ş-h-d)
                  şer: kötülük şeraret: şerlilik, kötülük
                  #791057
                  Anonim

                    bir belâğatle ve öyle âli ve bâhir üslûplarla ve öyle gàli ve zahir temsiller ve mesellerle ins ve cinni isyandan ve tuğyandan zecreder ki, kâinatı titretir. Meselâ, “Ey ins ve cin! Emirlerime itaat etmezseniz, haydi, hudud-u mülkümden, elinizden gelirse çıkınız” meseline işaret eden

                    يَامَعْشَرَ الْجِنِّ وَاْلاِنْسِ اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ فَانْفُذُوا لاَ تَنْفُذُونَ اِلاَّ بِسُلْطاَنٍ فَبِاَىِّ اٰلاَۤءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّباَنِ يُرْسَلُ عَلَيْكُماَ شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ وَنُحَاسٌ فَلاَ تَنْتَصِرَانِ blank.gif1


                    âyetindeki azametli inzara ve dehşetli tehdide ve şiddetli zecre dikkat et. Nasıl ins ve cinnin gayet mağrurâne temerrüdlerini, gayet mucizâne bir belâğatle kırar. Aczlerini ilân eder. Saltanat-ı Rububiyetin genişliği ve azameti nisbetinde ne kadar âciz ve biçare olduklarını gösterir. Güya şu âyetle, hem

                    وَجَعَلْناَهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ blank.gif2 âyetiyle böyle diyor ki:

                    “Ey hakareti içinde mağrur ve mütemerrid, ey zaaf ve fakrı içinde serkeş ve muannid olan cin ve ins! Nasıl cesaret edersiniz ki, isyanınızla öyle bir Sultan-ı Zîşânın evamirine karşı geliyorsunuz ki, yıldızlar, aylar, güneşler emirber neferleri gibi emirlerine itaat ederler.

                    “Hem tuğyanınızla öyle bir Hâkim-i Zülcelâle karşı mübareze ediyorsunuz ki, öyle azametli mutî askerleri var; faraza şeytanlarınız dayanabilseler, onları dağ gibi güllelerle recmedebilirler.

                    “Hem küfranınızla öyle bir Mâlik-i Zülcelâlin memleketinde isyan ediyorsunuz ki, ibâdından ve cünudundan öyleleri var ki, değil sizin gibi küçücük âciz mahlûkları, belki farz-ı muhal olarak dağ ve arz büyüklüğünde birer adüvv-ü

                    [NOT]Dipnot-1 “Ey cinler ve insanlar topluluğu! Eğer göklerin ve yerin sınırlarından çıkıp gitmeye gücünüz yeterse, haydi, çıkın. Fakat Allah’ın vereceği bir kuvvet olmadan çıkamazsınız. Artık Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edersiniz? Üzerinize saf ateşten bir alevle bakır gibi kızıl bir duman Salınır da, birbirinize hiçbir yardımınız da dokunmaz.” Rahmân Sûresi, 55:33-35.

                    Dipnot-2 “…Onları (yıldızları) şeytanlara atılan mermiler yaptık.” Mülk Sûresi, 67:5.[/NOT]



                    Hâkim-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan ve herşeye hükmeden Allah (bk. ḥ-k-m; ẕü; c-l-l) Mâlik-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan, herşeyin sahibi Allah (bk. m-l-k; ẕü; c-l-l)
                    Sultan-ı Zîşân: şan ve şeref sahibi Sultan, Allah (bk. s-l-ṭ; ẕi) acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z)
                    adüvv-ü kâfir: inkârcı, inanmayan düşman (bk. k-f-r) arz: yer, dünya
                    azamet: büyüklük (bk. a-ẓ-m) belâğat: maksada ve hale uygun düzgün ve güzel söz söyleme (bk. b-l-ğ)
                    biçare: çaresiz bâhir: açık, berrak
                    cünud: askerler emirber nefer: emre hazır asker
                    evamir: emirler fakr: fakirlik (bk. f-ḳ-r)
                    faraza: varsayalım ki farz-ı muhal: olmayacak birşeyi olacakmış gibi düşünme, varsayım ki
                    gàli: kıymetli hakaret: küçüklük, değersizlik
                    hudud-u mülk: mülkün sınırı (bk. m-l-k) ibâd: kullar (bk. a-b-d)
                    inzar: sakındırma, uyarma kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
                    küfran: nankörlük, inkâr (bk. k-f-r) mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)
                    mağrur: gururlu mağrurâne: gururlu bir şekilde
                    muannid: inatçı mutî: itaat eden, emre uyan
                    mu’cizâne: mu’cizeli bir şekilde (bk. a-c-z) mübareze: mücadele, çatışma
                    mütemerrid: inatçı, dik kafalı nisbet: oran, ölçü (bk. n-s-b)
                    recmetme: taşlama saltanat-ı Rububiyet: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. s-l-ṭ; r-b-b)
                    serkeş: isyan eden, başıbozuk temerrüd: inat etme, ayak direme
                    temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) tuğyan: azgınlık, taşkınlık, zulüm ve küfürde çok ileri gitme (bk. ṭ-ğ-y)
                    zahir: açık, gözle görünür (bk. ẓ-h-r) zecretme: sakındırma, vazgeçirme
                    âli: yüce, yüksek
                    #791059
                    Anonim

                      kâfir olsaydınız, arz ve dağ büyüklüğünde yıldızları, ateşli demirleri, şuvazlı nuhasları size atabilirler, sizi dağıtırlar.

                      “Hem öyle bir kanunu kırıyorsunuz ki, o kanunla öyleler bağlıdır; eğer lüzum olsa arzınızı yüzünüze çarpar, gülleler gibi küreniz misillü yıldızları üstünüze yağdırabilirler.”

                      Evet, Kur’ân’da bazı mühim tahşidat vardır ki, düşmanların kuvvetli olduğundan ileri gelmiyor. Belki haşmetin izharı ve düşman şenaatinin teşhiri gibi sebeplerden ileri geliyor.

                      Hem bazan kemâl-i intizamı ve nihayet adli ve gayet ilmi ve kuvvet-i hikmeti göstermek için, en büyük ve kuvvetli esbabı, en küçük ve zayıf birşeye karşı tahşid eder ve üstünde tutar; düşürtmez, tecavüz ettirmez. Meselâ şu âyete bak:

                      وَاِنْ تَظَاهَرَا عَلَيْهِ فَاِنَّ اللهَ هُوَ مَوْلٰيهُ وَجِبْريِلُ وَصَالِحُ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمَلٰئِكَةُ بَعْدَ ذٰلِكَ ظَهِيرٌ blank.gif1


                      Ne kadar Nebî hakkına hürmet ve ne kadar ezvâcın hukukuna merhamet var. Şu mühim tahşidat, yalnız hürmet-i Nebînin azametini ve iki zaifenin şekvâlarının ehemmiyetini ve haklarının riayetini rahîmâne ifade etmek içindir.

                      YEDİNCİ BASAMAK

                      Melekler ve semekler gibi, yıldızların dahi gayet muhtelif efradları vardır. Bir kısmı nihayet küçük,blank.gif2 bir kısmı gayet büyüktür.blank.gif3 Hattâ gökyüzünde her parlayana yıldız denilir. İşte bu yıldız cinsinden bir nev’i de, nazenin semâ yüzünün murassa ziynetleri ve o ağacın münevver meyveleri ve o denizin müsebbih balıkları hükmünde, Fâtır-ı Zülcelâl, Sâni-i Zülcemâl onları yaratmış ve meleklerine mesireler, binekler, menziller yapmıştır. Ve yıldızların küçük bir nev’ini de şeyâtînin recmine alet etmiş.

                      [NOT]Dipnot-1 “Eğer (siz iki hanım) Peygambere karşı birbirinize arka çıkarsanız, şüphesiz ki onun dostu Allah’tır, Cebrâil’dir ve salih mü’minlerdir. Üstelik melekler de onun yardımcısıdır.” Tahrim Sûresi, 66:4.

                      Dipnot-2 bk. Ed-Deylemî, el-Müsned 2:190; Ebu’ş-Şeyh, el-Azame 2:734.

                      Dipnot-3 bk. Müslim, Selâm 124; Tirmizî, Tefsîru Sûre (34) 3; Ebû Dâvûd, Sünnet 18; Müsned 1:218; Ebû Ya’lâ, el-Müsned 4:476, 13:137; İbni Hibbân, es-Sahîh 13:499[/NOT]



                      Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi olan ve herşeyi benzersiz üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-l-l) Nebî: Peygamber (bk. n-b-e)
                      Sâni-i Zülcemâl: sonsuz güzellik sahibi olan ve herşeyi san’atlı şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-m-l) arz: yer, dünya
                      azamet: büyüklük (bk. a-ẓ-m) efrad: fertler (bk. f-r-d)
                      esbap: sebepler (bk. s-b-b) ezvâc: hanımlar, eşler
                      haşmet: heybet, görkem hürmet: saygı (bk. ḥ-r-m)
                      hürmet-i Nebî: Peygamber Efendimize saygı (bk. ḥ-r-m; n-b-e) izhar: gösterme, ortaya çıkarma (bk. ẓ-h-r)
                      kemâl-i intizam: tam ve mükemmel bir düzen (bk. k-m-l; n-ẓ-m) kuvvet-i hikmet: hikmetin kuvveti (bk. ḥ-k-m)
                      menzil: mekan, yer (bk. n-z-l) mesire: seyredilecek, gezilecek yer
                      misillü: gibi (bk. m-s̱-l) muhtelif: çeşitli
                      murassa: süslenmiş münevver: aydınlık, nurlanmış (bk. n-v-r)
                      müsebbih: tesbih eden, Allah’ı anan (bk. s-b-ḥ) nazenin: ince, nâzik, duyarlı
                      nev’: çeşit nihayet: son
                      nuhas: erimiş bakır rahîmâne: şefkat ve merhametle (bk. r-ḥ-m)
                      recm: taşlama riayet: gözetme, kollama
                      sema: gök (bk. s-m-v) semek: balık
                      tahşid: kuvvetlendirme, destekleme tahşidat: öneminden dolayı bir şeyin üzerinde fazla durma
                      teşhir: sergileme zaife: zayıf, dayanıksız
                      ziynet: süs (bk. z-y-n) şekva: şikayet
                      şenaat: kötülük, alçaklık şeyâtin: şeytanlar
                      şuvazlı: kızgın, ateşli
                      #791060
                      Anonim

                        İşte bu recm-i şeyâtîn için atılan şahapların üç mânâsı olabilir.

                        Birincisi: Kanun-u mübareze en geniş dairede dahi cereyan ettiğine remiz ve alâmettir.

                        İkincisi: Semâvâtta huşyar nöbettarlar, mutî sekeneler var. Arzlı şerirlerin ihtilâtından ve istimâlarından hoşlanmayan cünudullah bulunduğuna ilân ve işarettir.

                        Üçüncüsü: Muzahrafat-ı arziyenin mümessilât-ı habiseleri olan casus şeytanları, temiz ve temizlerin meskeni olan semâyı telvis etmemek ve nüfus-u habise hesabına tecessüs ettirmemek için, edepsiz casusları korkutmak için atılan mancınıklar ve işaret fişekleri misillü, o şeytanları ebvâb-ı semâdan o şahaplarla red ve tarddır.blank.gif1

                        İşte, yıldız böceği hükmünde olan kafa fenerine itimad eden ve Kur’ân güneşinden gözünü yuman kozmoğrafyacı efendi! Şu Yedi Basamaklarda işaret edilen hakikatlere birden bak. Gözünü aç, kafa fenerini bırak, gündüz gibi i’caz ışığı içinde şu âyetin mânâsını gör. O âyetin semâsından bir hakikat yıldızı al, senin başındaki şeytana at, kendi şeytanını recmet. Biz dahi etmeliyiz ve

                        blank.gif2 رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ beraber demeliyiz.

                        فَلِلّٰهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ وَالْحِكْمَةُ الْقَاطِعَةُ blank.gif3
                        سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ blank.gif4

                        endOfSection.gifendOfSection.gif

                        [NOT]Dipnot-1 bk. Hicr Sûresi, 15:16-18; Sâffât Sûresi, 37:6-10; Buhârî, Bed’ü’l-Halk 6, 11, Tefsîru Sûre (15) 1, (34) 1; Tevhid 32; Müslim, Selâm 122, 123, 124; Tirmizî, Tefsîru Sûre (34) 3; İbni Mâce, Mukaddime 122, 123; Müsned 6:87.

                        Dipnot-2 “Ey Rabbim, şeytanların yanımda bulunmasından, Sana sığınırım.” Mü’minûn Sûresi, 23:98.

                        Dipnot-3 “Tam ve kesin delil ve herşeyde açık ve kat’î şekilde eserleri görünen hikmet Allah’ındır.” (bk. En’âm Sûresi, 6:149.)

                        Dipnot-4 “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin.” Bakara Sûresi, 2:32.[/NOT]



                        arzlı: dünyalı cünudullah: Allah’ın askerleri
                        ebvâb-ı sema: gök kapıları (bk. s-m-v) hakikat: doğru gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                        huşyar: uyanık ihtilât: karışma
                        istimâ: dinleme itimad eden: güvenen
                        i’câz: mu’cize oluş, muhatapları acze düşürecek derecede mükemmel olma (bk. a-c-z) kanun-u mübareze: mücadele, çatışma kanunu (bk. ḳ-n-n)
                        kozmoğrafya: astronomi, gök bilimi mancınık: eskiden kale kuşatmalarında ağır taşlar fırlatmak için kullanılan savaş âleti
                        mesken: ev, mekan (bk. s-k-n) misillü: gibi (bk. m-s̱-l)
                        mutî: itaat eden, emre uyan muzahrafat-ı arziye: dünyanın süprüntüleri, pislikleri
                        mümessilât-ı habise: pis ve kötü temsilciler (bk. m-s̱-l) nöbettar: nöbetçi
                        nüfus-u habise: pis ve kötü nefisler (bk. n-f-s) recm-i şeyâtin: şeytanların taşlanması
                        recmetmek: taşlamak remiz: işaret
                        sekene: sakinler, ikamet edenler (bk. s-k-n) sema: gök, yücelik (bk. s-m-v)
                        semavat: gökler (bk. s-m-v) tard: kovma
                        tecessüs etmek: casusluk yapmak, gizlice araştırmak telvis etmek: kirletmek, pisletmek
                        şahap: göktaşı, meteor şerir: şerliler, kötüler
                        #791062
                        Anonim
                          On Beşinci Sözün Zeyli
                          (Yirmi Altıncı Mektup’un Birinci Mebhası)

                          بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ blank.gif1

                          besmele.jpg

                          وَاِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللهِ اِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُblank.gif2


                          Hüccetü’l-Kur’ân ale’ş-Şeytan ve Hizbihî

                          İBLİS’İ İLZAM, şeytanı ifham, ehl-i tuğyanı iskât eden Birinci Mebhas, bîtarafâne muhakeme içinde Şeytanın müdhiş bir desisesini, kat’î bir surette reddeden bir vakıadır. O vakıanın mücmel bir kısmını on sene evvel Lemeâtta yazmıştım. Şöyle ki:

                          Bu risalenin telifinden on bir sene evvel, Ramazan-ı Şerifte, İstanbul’da, Bayezid Cami-i Şerifinde hafızları dinliyordum. Birden, şahsını görmedim, fakat mânevî bir ses işittim gibi bana geldi, zihnimi kendine çevirdi. Hayalen dinledim. Baktım ki, bana der:

                          “Sen Kur’ân’ı pek âli, çok parlak görüyorsun. Bîtarafâne muhakeme et, öyle bak. Yani, bir beşer kelâmı farz et, bak. Acaba o meziyetleri, o ziynetleri görecek misin?”

                          Hakikaten ben de ona aldandım, beşer kelâmı farz edip öyle baktım. Gördüm ki, nasıl Bayezid’in elektrik düğmesi çevrilip söndürülünce ortalık karanlığa düşer; öyle de, o farz ile, Kur’ân’ın parlak ışıkları gizlenmeye başladı.

                          O vakit anladım ki, benimle konuşan şeytandır; beni vartaya yuvarlandırıyor. Kur’ân’dan istimdad ettim. Birden, bir nur kalbime geldi, müdafaaya kat’î bir kuvvet verdi. O vakit, şöylece Şeytana karşı münazara başladı.

                          Dedim: Ey Şeytan! Bîtarafâne muhakeme, iki taraf ortasında bir vaziyettir. Halbuki

                          [NOT]Dipnot-1 Onun adıyla. O her kusurdan münezzehtir. “Hiçbir şey yoktur ki Onu hamd ile tesbih etmesin.” İsrâ Sûresi, 17:44.

                          Dipnot-2 “Şeytandan sana bir vesvese geldiğinde Allah’a sığın. Şüphesiz ki O herşeyi hakkıyla işiten, herşeyi hakkıyla bilendir.” Fussilet Sûresi, 41:36.[/NOT]



                          Hüccetü’l-Kur’ân ale’ş-Şeytan ve Hizbihî: Şeytan ve onun taraftarlarına karşı Kur’ân’ın delili beşer kelâmı: insan sözü (bk. k-l-m)
                          bîtarafâne: tarafsız olarak desise: hile, aldatma
                          ehl-i tuğyan: azgınlık ve taşkınlık yapanlar, zulüm ve küfürde çok ileri gidenler (bk. ṭ-ğ-y) farz etmek: varsaymak
                          hafız: Kur’ân-ı Kerimi ezberleyen kişi (bk. ḥ-f-ẓ) hakikaten: gerçekten (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                          ifham: delil göstererek susturma ilzam: susturma, cevap veremez hale getirme
                          iskât: susturma istimdad etmek: yardım istemek
                          kat’î: kesin mebhas: bölüm, konu
                          meziyet: üstün özellikler muhakeme: değerlendirme, yargılama (bk. ḥ-k-m)
                          mücmel: özetlenmiş (bk. c-m-l) müdhiş: korkunç
                          münazara: tartışma (bk. n-ẓ-r) nur: ışık, aydınlık (bk. n-v-r)
                          suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) telif: yazılış
                          vakıa: olay varta: tehlike
                          zeyl: ilâve, ek ziynet: süs (bk. z-y-n)
                          âli: yüce, yüksek İblis: Şeytan
                          İstanbul: (bk. bilgiler)
                          #791065
                          Anonim

                            hem senin, hem insandaki senin şakirtlerin, dediğiniz bîtarafâne muhakeme ise, taraf-ı muhalifi iltizamdır. Bîtaraflık değildir, muvakkaten bir dinsizliktir. Çünkü Kur’ân’a kelâm-ı beşer diye bakmak ve öyle muhakeme etmek, şıkk-ı muhalifi esas tutmaktır. Bâtılı iltizamdır, bîtarafâne değildir. Belki bâtıla tarafgirliktir.

                            Şeytan dedi ki: “Öyle ise ne Allah’ın kelâmı, ne de beşer kelâmı deme. Ortada farz et, bak.”
                            Ben dedim: O da olamaz. Çünkü, münâzaun fîh bir mal bulunsa, eğer iki müddeî birbirine yakınsa ve kurbiyet-i mekân varsa, o vakit, o mal ikisinden başka birinin elinde veya ikisinin elleri yetişecek bir surette bir yere bırakılacak. Hangisi ispat etse, o alır. Eğer o iki müddeî birbirinden gayet uzak, biri maşrıkta, biri mağripte ise, o vakit, kaideten, sahibülyed kim ise onun elinde bırakılacaktır. Çünkü ortada bırakmak kabil değildir.blank.gif1

                            İşte, Kur’ân kıymettar bir maldır. Beşer kelâmı Cenâb-ı Hakkın kelâmından ne kadar uzaksa, o iki taraf o kadar, belki hadsiz birbirinden uzaktır. İşte, serâdan Süreyya’ya kadar birbirinden uzak o iki taraf ortasında bırakmak mümkün değildir. Hem ortası yoktur. Çünkü, vücut ve adem gibi ve nâkızeyn gibi iki zıttırlar; ortası olamaz. Öyle ise, Kur’ân için sahibülyed, taraf-ı İlâhîdir. Öyle ise, Onun elinde kabul edilip, öylece delâil-i ispata bakılacak. Eğer öteki taraf, Onun kelâmullah olduğuna dair bütün burhanları birer birer çürütse, elini ona uzatabilir; yoksa uzatamaz.

                            Heyhat! Binler berâhin-i kat’iyenin mıhlarıyla Arş-ı Âzama çakılan bu muazzam pırlantayı, hangi el bütün o mıhları söküp, o direkleri kesip, onu düşürebilir?

                            İşte, ey Şeytan, senin rağmına, ehl-i hak ve insaf bu suretteki hakikatli muhakeme ile muhakeme ederler. Hattâ, en küçük bir delilde dahi Kur’ân’a karşı imanlarını ziyadeleştirirler. Senin ve şakirtlerinin gösterdiği yol ise:

                            Bir kere beşer kelâmı farz edilse, yani Arşa bağlanan o muazzam pırlanta yere

                            [NOT]Dipnot-1 bk. Es-Serahsî, el-Mebsût 11:8; el-Kâsânî, Bedâiu’s-Sanâi’ 6:202; el-Merğînânî, el-Hidâye 2:177.[/NOT]


                            Arş-ı Âzam: Allah’ın büyüklük ve yüceliğinin ve herşeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş; a-ẓ-m) Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                            adem: yokluk berâhin-i kat’iyet: kesin burhanlar, deliller
                            beşer kelâmı: insan sözü (bk. k-l-m) burhan: delil
                            bâtıl: gerçek ve doğru olmayan, geçersiz bîtaraflık: tarafsızlık
                            bîtarafâne: tarafsız delâil-i ispat: ispatın delilleri
                            ehl-i hak ve insaf: hak ve doğru yolda olan insaf sahibi kimseler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) farz etmek: varsaymak
                            hadsiz: sınırsız hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                            heyhat: yazık, çok yazık iltizam: taraf tutma
                            kabil: mümkün kaideten: kural gereği
                            kelâm: söz, konuşma (bk. k-l-m) kelâm-ı beşer: insan sözü (bk. k-l-m)
                            kelâmullah: Allah’ın kelâmı (bk. k-l-m) kurbiyet-i mekân: yer yakınlığı (bk. m-k-n)
                            kıymettar: kıymetli, değerli mağrip: batı
                            maşrık: doğu muazzam: çok büyük (bk. a-ẓ-m)
                            muhakeme: değerlendirme, yargılama (bk. ḥ-k-m) muvakkaten: geçici olarak
                            müddeî: iddia sahibi, davacı münazâun fîh: hakkında tartışılan
                            mıh: çivi nâkızeyn: birbirine zıt iki şey
                            rağmına: zıddına, inadına sahibülyed: mal sahibi
                            serâdan Süreyya’ya kadar: yerden Ülker yıldızına kadar (Birbirine zıt ve uzak şeyler için söylenir) suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
                            taraf-ı muhalif: muhalif taraf, karşıt taraf-ı İlâhî: Allah’ın tarafı (bk. e-l-h)
                            tarafgirlik: taraftarlık vücut: varlık (bk. v-c-d)
                            ziyadeleştirmek: artırmak şakirt: talebe, öğrenci
                            şıkk-ı muhalif: karşı taraf, karşıt görüş
                            #791064
                            Anonim

                              atılsa, bütün mıhların kuvvetinde ve çok burhanların metanetinde birtek burhan lâzım ki onu yerden kaldırıp Arş-ı Mânevîye çaksın—tâ küfrün zulümatından kurtulup imanın envârına erişsin. Halbuki buna muvaffak olmak pek güçtür. Onun için, senin desisenle, şu zamanda, bîtarafâne muhakeme sureti altında çokları imanlarını kaybediyorlar.

                              Şeytan döndü ve dedi: “Kur’ân beşer kelâmına benziyor; onların muhaveresi tarzındadır. Demek beşer kelâmıdır. Eğer Allah’ın kelâmı olsa, Ona yakışacak, her cihetçe harikulâde bir tarzı olacaktı. Onun san’atı nasıl beşer san’atına benzemiyor; kelâmı da benzememeli.”

                              Cevaben dedim: Nasıl ki Peygamberimiz (a.s.m.), mucizâtından ve hasâisinden başka, ef’al ve ahval ve etvârında beşeriyette kalıp, beşer gibi âdet-i İlâhiyeye ve evâmir-i tekvîniyesine münkad ve mutî olmuş. O da soğuk çeker, elem çeker, ve hâkezâ… Herbir ahval ve etvârında harikulâde bir vaziyet verilmemiş—tâ ki ümmetine ef’âliyle imam olsun, etvârıyla rehber olsun, umum harekâtıyla ders versin. Eğer her etvârında harikulâde olsaydı, bizzat her cihetçe imam olamazdı, herkese mürşid-i mutlak olamazdı, bütün ahvâliyle rahmeten li’l-âlemîn olamazdı.blank.gif1

                              Aynen öyle de, Kur’ân-ı Hakîm, ehl-i şuura imamdır, cin ve inse mürşiddir, ehl-i kemâle rehberdir, ehl-i hakikate muallimdir. Öyle ise, beşerin muhaverâtı ve üslûbu tarzında olmak, zarurî ve kat’îdir. Çünkü, cin ve ins münâcâtını ondan alıyor, duasını ondan öğreniyor, mesâilini onun lisanıyla zikrediyor, edeb-i muaşeretini ondan taallüm ediyor, ve hâkezâ, herkes onu merci yapıyor. Öyle ise, eğer Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâmın Tûr-i Sina’da işittiği kelâmullah tarzında olsaydı, beşer bunu dinlemekte ve işitmekte tahammül edemezdi ve merci edemezdi.

                              [NOT]Dipnot-1 bk. Enbiyâ Sûresi, 21:107.[/NOT]

                              Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun (bk. s-l-m) Hazret-i Mûsâ: (bk. bilgiler)
                              Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) Tûr-i Sina: Sina Dağı; Mûsâ (a.s.) peygamberin Allah’ın kelâmına nâil olduğu dağ
                              ahval: haller, davranışlar beşer: insan
                              beşer kelâmı: insan sözü (bk. k-l-m) beşeriyet: insanlık
                              burhan: delil bîtarafâne: tarafsız
                              cihet: yön, taraf cin ve ins: cinler ve insanlar
                              desise: hile, aldatma dua: yalvarma, yakarma (bk. d-a-v)
                              edeb-i muaşeret: görgü ve ahlâk kuralları ef’al: fiiller, işler (bk. f-a-l)
                              ehl-i hakikat: doğru ve hak yolda olanlar (bk. ḥ-ḳ-ḳ) ehl-i kemâl: kemâl sahipleri, olgun kimseler (bk. k-m-l)
                              ehl-i şuur: şuur ehli, bilinç sahibi olanlar (bk. ş-a-r) envâr: nurlar, ışıklar (bk. n-v-r)
                              etvâr: tavırlar, hal ve hareketler evâmir-i tekvîniye: yaratılışa ait emirler (bk. k-v-n)
                              harekât: hareketler harikulâde: olağanüstü
                              hasâis: vasıflar, özellikler hâkezâ: böylece, bunun gibi
                              kat’î: kesin kelâm: söz (bk. k-l-m)
                              kelâmullah: Allah’ın kelâmı (bk. k-l-m) küfür: inkâr, inançsızlık (bk. k-f-r)
                              lisan: dil merci: kaynak, başvurulacak yer
                              mesâil: meseleler (bk. m-s̱-l) metanet: sağlamlık
                              muallim: öğretmen (bk. a-l-m) muhakeme: değerlendirme, yargılama (bk. ḥ-k-m)
                              muhavere: karşılıklı konuşma muhaverât: karşılıklı konuşmalar
                              mutî: itaat eden, emre uyan muvaffak: başarılı
                              mu’cizât: mu’cizeler, bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şeyler (bk. a-c-z) münkad: boyun eğen, bağlılık gösteren
                              münâcât: dua, yakarış (bk. n-c-v) mürşid: irşad edici, doğru yolu gösteren (bk. r-ş-d)
                              mürşid-i mutlak: mutlak irşad edici, doğru yolu gösteren (bk. r-ş-d; ṭ-l-ḳ) mıh: çivi
                              rahmeten li’l-âlemîn: âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz (bk. r-ḥ-m; a-l-m) suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
                              taallüm: öğrenme (bk. a-l-m) tahammül: dayanma, katlanma
                              umum: bütün zarurî: zorunlu, gerekli
                              zikretmek: anmak zulümat: karanlıklar (bk. ẓ-l-m)
                              âdet-i İlâhiye: Allah’ın âdeti, kanunu (bk. e-l-h) ümmet: Peygambere inanıp onun yolundan gidenler
                              üslûb: ifade tarzı
                              #791066
                              Anonim

                                Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâm gibi bir ulül’azm, ancak birkaç kelâmı işitmeye tahammül etmiştir. Mûsâ Aleyhisselâm demiş:

                                اَهٰكَذَا كَلاَمُكَ؟ قَالَ اللهُ: لِى قُوَّةُ جَمِيعِ اْلاَلْسِنَةِ blank.gif1


                                Şeytan döndü yine, dedi ki: “Kur’ân’ın meseleleri gibi, çok zatlar o çeşit meseleleri din namına söylüyorlar. Onun için, bir beşer, din namına böyle birşey yapmak mümkün değil mi?”

                                Cevaben, Kur’ân’ın nuruyla dedim ki:

                                Evvelâ: Dindar bir adam, din muhabbeti için, “Hak böyledir, hakikat budur, Allah’ın emri böyledir” der. Yoksa, Allah’ı kendi keyfine konuşturmaz. Hadsiz derece haddinden tecavüz edip, Allah’ın taklidini yapıp, Onun yerinde konuşmaz.

                                blank.gif2 فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَبَ عَلَى اللهِ düsturundan titrer.

                                Ve saniyen: Bir beşer kendi başına böyle yapması ve muvaffak olması hiçbir cihetle mümkün değildir, belki yüz derece muhaldir. Çünkü birbirine yakın zatlar birbirini taklit edebilirler. Bir cinsten olanlar birbirinin suretine girebilirler. Mertebece birbirine yakın olanlar birbirinin makamlarını taklit edebilirler, muvakkaten insanları iğfal ederler; fakat daimi iğfal edemezler. Çünkü, ehl-i dikkat nazarında, alâ külli hal, etvar ve ahvâli içindeki tasannuatlar ve tekellüfatlar sahtekârlığını gösterecek, hilesi devam etmeyecek.

                                Eğer sahtekârlıkla taklide çalışan, ötekinden gayet uzaksa, meselâ âdi bir adam İbn-i Sina gibi bir dâhiyi ilimde taklit etmek istese ve bir çoban bir padişahın vaziyetini takınsa, elbette hiç kimseyi aldatamayacak, belki kendi maskara olacak. Herbir hali bağıracak ki, “Bu sahtekârdır!”

                                İşte—hâşâ, yüz bin defa hâşâ—Kur’ân beşer kelâmı farz edildiği vakit, nasıl bir yıldız böceği bin sene tekellüfsüz, hakikî bir yıldız olarak rasat ehline görünsün?

                                [NOT]Dipnot-1 “Senin kelâmın böyle midir?’ Allah buyurdu: ‘Ben bütün lisanların kuvvetine mâlikim.” Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, 3:536.

                                Dipnot-2 “Allah adına yalan söyleyenden daha zalim kim vardır?” Zümer Sûresi, 39:32.[/NOT]



                                Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun (bk. s-l-m) Hazret-i Mûsâ: (bk. bilgiler)
                                ahvâl: haller, davranışlar alâ külli hal: ister istemez, her durumda (bk. k-l-l)
                                beşer: insan beşer kelâmı: insan sözü (bk. k-l-m)
                                cihet: yön cins: tür, çeşit
                                dâhi: son derece zeki; dehâ ve hikmet sahibi düstur: prensip, kural
                                ehl-i dikkat: dikkat sahibi kimseler etvâr: tavırlar, hal ve hareketler
                                evvelâ: ilk olarak farz etmek: varsaymak
                                haddinden tecavüz etmek: çizgiyi aşmak, çok ileri gitmek hadsiz: sınırsız
                                hak: doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                                hâşâ: asla, kesinlikle öyle değil iğfal: gaflete düşürerek kandırma, aldatma (bk. ğ-f-l)
                                kelâm: söz (bk. k-l-m) maskara: gülünç
                                muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) muhal: imkansız
                                muvaffak: başarılı muvakkaten: geçici olarak
                                nam: ad nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r)
                                nur: ışık (bk. n-v-r) rasat ehli: gözlemci, gözetleyen
                                saniyen: ikinci olarak suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r)
                                tahammül: dayanma, katlanma tasannuat: yapmacık hareketler (bk. ṣ-n-a)
                                tekellüfat: zoraki davranışlar tekellüfsüz: zahmetsiz
                                ulü’l-azm: azamet, ciddiyet, sabır ve sebat sahibi büyük peygamberler; Hz. Âdem, Hz. Mûsâ, Hz. İsa, Hz. Nuh, Hz. İbrahim ve peygamberimiz Hz. Muhammed’e verilen sıfat âdi: basit, sıradan
                                İbn-i Sina: (bk. bilgiler)
                                #791068
                                Anonim

                                  Hem bir sinek, bir sene tamamen tavus suretini tasannusuz temâşâ ehline göstersin? Hem sahtekâr, âmi bir nefer, namdar, âli bir müşirin tavrını takınsın, makamında otursun, çok zaman öyle kalsın, hilesini ihsas etmesin? Hem müfteri, yalancı, itikadsız bir adam, müddet-i ömründe daima en sadık, en emin, en mutekid bir zâtın keyfiyetini ve vaziyetini en müdakkik nazarlara karşı telâşsız göstersin, dâhilerin nazarında tasannuu saklansın? Bu ise yüz derece muhaldir; ona hiçbir zîakıl mümkün diyemez. Ve öyle de farz etmek, bedihî bir muhali vaki farz etmek gibi bir hezeyandır.

                                  Aynen öyle de, Kur’ân’ı kelâm-ı beşer farz etmek, lâzım gelir ki, âlem-i İslâmın semâsında bilmüşahede pek parlak ve daima envâr-ı hakaiki neşreden bir yıldız-ı hakikat, belki bir şems-i kemâlât telâkki edilen Kitab-ı Mübînin—hâşâ—mahiyeti bir yıldız böceği hükmünde tasannucu bir beşerin hurafatlı bir düzmesi olsun. Ve en yakınında olanlar ve dikkatle ona bakanlar farkında bulunmasın. Ve onu daima âli ve menba-ı hakaik bir yıldız bilsin. Bu ise yüz derece muhal olmakla beraber, sen ey Şeytan, yüz derece şeytanette ileri gitsen, buna imkân verdiremezsin, bozulmamış hiçbir aklı kandıramazsın. Yalnız mânen pek uzaktan baktırmakla aldatıyorsun; yıldızı, yıldız böceği gibi küçük gösteriyorsun.

                                  Salisen: Hem, Kur’ân’ı beşer kelâmı farz etmek, lâzım gelir ki, âsârıyla, tesirâtıyla, netâiciyle âlem-i insaniyetin bilmüşahede en ruhlu ve hayatfeşan, en hakikatli ve saadetresan, en cemiyetli ve mucizbeyan, âli meziyetleriyle yaldızlı bir Furkanın gizli hakikati—hâşâ—muavenetsiz, ilimsiz birtek insanın sahtekâr, âdi fikrinin tasniâtı olsun ve yakından onu temâşâ eden ve merakla dikkat eden büyük zekâlar, ulvî dehâlar onda hiçbir zaman, hiçbir cihette sahtekârlık ve tasannu eserini görmesin; daima ciddiyeti, samimiyeti, ihlâsı bulsun.

                                  Furkan: doğru ile yanlışı birbirinden ayıran Kur’ân (bk. f-r-ḳ) Kitâb-ı Mübîn: herşeyi açıkça beyan eden kitap, Kur’ân-ı Kerim (bk. k-t-b; b-y-n)
                                  bedihî: ap açık beşer: insan
                                  beşer kelâmı: insan sözü (bk. k-l-m) bilmüşahede: gözle görüldüğü gibi (bk. ş-h-d)
                                  cemiyetli: geniş kapsamlı (bk. c-m-a) cihet: yön, taraf
                                  dehâ: olağanüstü zeka ve akıl sahibi kimse dâhi: son derece zeki; dehâ ve hikmet sahibi
                                  emin: güvenilir (bk. e-m-n) envâr-ı hakaik: hakikat nurları (bk. n-v-r; ḥ-ḳ-ḳ)
                                  farz etmek: varsaymak hakikatli: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                                  hayatfeşan: hayat saçan (bk. ḥ-y-y) hezeyan: saçmalama
                                  hurafat: batıl inanışlar; mânâsız sözler hâşâ: asla, kesinlikle öyle değil
                                  ihlâs: içtenlik, samimiyet; ibadet ve davranışlarda sadece Allah’ın rızasını gözetme (bk. ḫ-l-ṣ) ihsas: hissettirme
                                  itikadsız: inançsız kelâm-ı beşer: insan sözü (bk. k-l-m)
                                  keyfiyet: özellik, nitelik mahiyet: özellik, nitelik, esas
                                  menba-ı hakaik: hakikatlerin kaynağı (bk. ḥ-ḳ-ḳ) muavenetsiz: yardımsız
                                  muhal: olması imkansız şey mutekid: inanmış, dindar
                                  mu’cizbeyan: açıklama ve anlatış tarzı mu’cize olan (bk. a-c-z; b-y-n) mânen: mânevî olarak (bk. a-n-y)
                                  müdakkik: dikkatli, inceden inceye araştıran müddet-i ömür: ömür süresi
                                  müfteri: iftiracı müşir: mareşal
                                  namdar: şan ve şöhret sahibi nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r)
                                  nefer: asker, er netâic: neticeler, sonuçlar
                                  neşretmek: yaymak saadetresan: mutluluğa ulaştıran
                                  sadık: doğru, dürüst (bk. ṣ-d-ḳ) salisen: üçüncü olarak
                                  suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r) tasannu: yapmacık hareket, zorla birşeyi daha iyi göstermeye çalışma (bk. ṣ-n-a)
                                  tasniât: uydurmalar telâkki etmek: kabul etmek
                                  temâşâ eden: hayranlıkla seyreden temâşâ ehli: gözlemci, gözetleyen
                                  tesirât: tesirler, etkiler ulvî: yüksek
                                  vaki: olmuş yıldız-ı hakikat: hakikat yıldızı (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                                  zîakıl: akıl sahibi (bk. ẕî) âlem-i insaniyet: insanlık âlemi (bk. a-l-m)
                                  âlem-i İslâm: İslâm dünyası (bk. a-l-m; s-l-m) âli: yüce, yüksek
                                  âmi: basit, sıradan âsâr: eserler
                                  şems-i kemâlât: kemâlât güneşi, her türlü mükemmelliğin kaynağı (bk. k-m-l)
                                15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 24)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.