- Bu konu 17 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
25 Haziran 2011: 20:56 #672390
Anonim
On Birinci Lem’aMirkatü’s-Sünne ve Tiryaku Marazı’l-Bid’a
لَقَدْ جَاۤءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَؤُفٌ رَحِيمٌ
1
Şu âyetin birinci makamı Minhâcü’s-Sünnet, ikinci makamı Mirkatü’s-Sünnettir.
فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللهُ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ
2
قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللهَ فَاتَّبِعُونِى يُحْبِبْكُمُ اللهُ
3
Bu iki âyet-i azîmenin yüzer nüktesinden on bir nüktesi icmâlen beyan edilecek.
BİRİNCİ NÜKTE
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş:
مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتِى عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتِى فَلَهُ اَجْرُ مِائَةِ شَهِيدٍ
4
Yani, “Fesâd-ı ümmetim zamanında kim benim sünnetime temessük etse, yüz şehidin ecrini, sevabını kazanabilir.”
[NOT]
Dipnot-1 “Size kendi içinizden öyle bir peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir. O size çok düşkün, mü’minlere çok şefkatli, çok merhametlidir.” Tevbe Sûresi, 9:128.Dipnot-2 “Eğer senden yüz çevirecek olurlarsa de ki: Allah bana yeter. Ondan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ben Ona tevekkül ettim. Yüce Arşın Rabbi de Odur.” Tevbe Sûresi, 9:129.
Dipnot-3 “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:31.
Dipnot-4
İbni Adiy, el-Kâmil fi’d-Duafâ, 2:739; el-Münzirî, et-Terğîb ve’t-Terhîb, 1:41; Taberânî, el-Mecmeu’l-Kebîr, 1394; Ali bin Hüsâmüddin, Müntehebâtü Kenzi’l-Ummâl, 1:100; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 7:282.
[/NOT]
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun Minhâcü’s-Sünnet: Peygamberimizin sünnetine uyma metodu, sünnetin yolu Mirkatü’s-Sünne: sünnetin merdiveni; sünnetin dereceleri Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) Tiryaku Marazı’l-Bid’a: İslâmiyetin aslında olmayıp sonradan dine sokulan, Kur’ân’a ve Sünnete muhalif manevî hastalıkların ilâcı, panzehiri beyan etme: açıklama ecir: sevap ferman etmek: buyurmak fesâd-ı ümmet: İslâm ümmetinin bozulup iyi özelliklerini kaybetmesi icmâlen: kısaca, özetle makam: bölüm, derece nükte: ince mânâlı söz sünnet: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler temessük etmek: sıkıca sarılmak âyet-i azîme: büyük ve yüce âyet 25 Haziran 2011: 20:59 #793858Anonim
Evet, Sünnet-i Seniyyeye ittibâ, mutlaka gayet kıymettardır. Hususan bid’aların istilâsı zamanında Sünnet-i Seniyyeye ittibâ etmek daha ziyade kıymettardır. Hususan fesâd-ı ümmet zamanında Sünnet-i Seniyyenin küçük bir âdâbına mürâât etmek, ehemmiyetli bir takvâyı ve kuvvetli bir imanı ihsas ediyor. Doğrudan doğruya Sünnete ittibâ etmek, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı hatıra getiriyor. O ihtardan, o hâtıra, bir huzur-u İlâhi hâtırasına inkılâp eder. Hattâ en küçük bir muamelede, hattâ yemek,
1 içmek
2 ve yatmak
3 âdâbında Sünnet-i Seniyyeyi mürâât ettiği dakikada, o âdi muamele ve o fıtrî amel, sevaplı bir ibadet ve şer’î bir hareket oluyor. Çünkü o âdi hareketiyle Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma ittibâını düşünüyor ve şeriatın bir edebi olduğunu tasavvur eder. Ve şeriat sahibi o olduğu hatırına gelir. Ve ondan, Şâri-i Hakikî olan Cenâb-ı Hakka kalbi müteveccih olur. Bir nevi huzur ve ibadet kazanır.
İşte, bu sırra binaen, Sünnet-i Seniyyeye ittibâı kendine âdet eden, âdâtını ibadete çevirir, bütün ömrünü semeredar ve sevabdar yapabilir.
İKİNCİ NÜKTE
İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî (r.a.) demiş ki: “Ben seyr-i ruhanîde kat-ı merâtip ederken, tabakat-ı evliyâ içinde en parlak, en haşmetli, en letâfetli, en emniyetli, Sünnet-i Seniyyeye ittibâı esas-ı tarikat ittihaz edenleri gördüm. Hattâ o tabakanın âmi evliyaları, sair tabakâtın has velîlerinden daha muhteşem görünüyordu.”
4
[NOT]Dipnot-1 bk. Tirmizî, Et’ime: 47; Ebû Dâvud, Eşribe: 15; İbni Mâce, Et’ime: 7; Müsned: 6:143, 207, 265.
Dipnot-2 bk. Buhârî, Eşribe: 26; Müslim; Eşribe: 122-123; Tirmizî, Eşribe: 14.Dipnot-3 bk. Buhârî, Deavât: 8; Tirmizî, Deavât: 29; Ebû Dâvud, Edeb: 177.
Dipnot-4 bk. İmam-ı Rabbânî, el-Mektûbât: 1:240 (260. Mektup)
[/NOT]
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, şeref ve azamet sahibi yüce Allah Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) Sünnet-i Seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler amel: iş, davranış bid’a: sonradan dine aykırı şekilde ortaya çıkan dine zarar verici şey binaen: dayanarak edeb: terbiye, güzel ahlâk ehemmiyetli: önemli emniyetli: güvenli esas-ı tarikat: tarikatın temeli, kökü evliya: Allah dostları fesâd-ı ümmet: İslâm ümmetinin bozulup iyi özelliklerini kaybetmesi fıtrî: Allah’ın yaratılışa ait koyduğu kanunlar has: özel, seçkin haşmetli: büyük, görkemli hususan: özellikle huzur-u İlâhi: kulun kendisini Allah’ın huzurunda hissetmesi ihsas etmek: hissettirmek ihtar: hatırlatma inkılâp etme: değişme, dönüşme istilâ: işgal altına alma ittibâ: uyma ittibâ etme: tâbi olma, bağlanma ittihaz etmek: edinmek, kabullenmek kat-ı merâtip: manevî derece ve mertebelere yükselme kıymettar: değerli letâfetli: güzel, hoş muamele: davranış, uygulama muhteşem: ihtişamlı, görkemli mürâât etmek: uymak, uygulamak müteveccih olmak: yönelmek nevi: çeşit, tür nükte: ince mânâlı söz sair: başka semeredar: meyveli, verimli sevabdar: sevaplı seyr-i ruhanî: manevî ve rûhânî makamlarda seyahat tabakat-ı evliyâ: velilerin sınıfları, derceleri tabakât: dereceler takvâ: Allah’ın emirlerini tutup, günahlardan sakınmak tasavvur etmek: düşünmek, hayal etmek ziyade: çok âdet: alışkanlık âdi: sıradan âdâb: davranış kuralları âdât: âdetler, alışkanlıklar âmi: halktan biri İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî: (bk. bilgiler – İmâm-ı Rabbânî) Şâri-i Hakikî: şeriatın kurucusu ve gerçek sahibi olan Allah (c.c.) şeriat: Allah tarafından bildirilen hükümler, Kur’ân ve sünnet; İlâhî kanun, İslâmiyet şer’î: dinin emri olan 25 Haziran 2011: 21:03 #793859Anonim
Evet, Müceddid-i Elf-i Sâni İmam-ı Rabbânî hak söylüyor. Sünnet-i Seniyyeyi esas tutan, Habibullahın zılli altında makam-ı mahbubiyete mazhardır.
ÜÇÜNCÜ NÜKTE
Bu fakir Said, Eski Said’den çıkmaya çalıştığı bir zamanda, rehbersizlikten ve nefs-i emmârenin gururundan gayet müthiş ve mânevî bir fırtına içinde akıl ve kalbim hakaik içerisinde yuvarlandılar. Kâh Süreyya’dan serâya, kâh serâdan Süreyya’ya kadar bir sukut ve suud içerisinde çalkanıyorlardı.
İşte, o zaman müşahede ettim ki, Sünnet-i Seniyyenin meseleleri, hattâ küçük âdâbları, gemilerde hatt-ı hareketi gösteren kıblenâmeli birer pusula gibi, hadsiz zararlı, zulümatlı yollar içinde birer düğme hükmünde görüyordum. Hem o seyahat-i ruhiyede, çok tazyikat altında, gayet ağır yükler yüklenmiş bir vaziyette kendimi gördüğüm zamanda, Sünnet-i Seniyyenin o vaziyete temas eden meselelerine ittibâ ettikçe, benim bütün ağırlıklarımı alıyor gibi bir hiffet buluyordum. Bir teslimiyetle, tereddütlerden ve vesveselerden, yani, “Acaba böyle hareket hak mıdır, maslahat mıdır?” diye endişelerden kurtuluyordum. Ne vakit elimi çektiysem, bakıyordum, tazyikat çok. Nereye gittikleri anlaşılmayan çok yollar var. Yük ağır, ben de gayet âcizim. Nazarım da kısa, yol da zulümatlı. Ne vakit Sünnete yapışsam yol aydınlaşıyor, selâmetli yol görünüyor, yük hafifleşiyor, tazyikat kalkıyor gibi bir hâlet hissediyordum. İşte o zamanlarımda İmam-ı Rabbânînin hükmünü bilmüşahede tasdik ettim.DÖRDÜNCÜ NÜKTE
Bir zaman rabıta-i mevtten ve 1 اَلْمَوْتُ حَقٌّ kaziyesindeki tasdikten ve âlemin zeval ve fenâsından gelen bir hâlet-i ruhiyeden, kendimi acip bir âlemde
[NOT]Dipnot-1 “Ölüm gerçektir.” bk. Ahmed b. Muhammed, Kitâbü Usûli’d-Dîn 1:213; el-Kınnevcî, Katfü’s-semer fî Beyânî Akîdeti Ehli’l-eser: 1:121.
[/NOT]
Habibullah: Allah’ın en sevdiği kul olan Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (a.s.m.) Müceddid-i Elf-i Sâni: aslına uygun şekilde zamanın şartlarına göre dini yeniden yorumlayan hicrî ikinci bin yılının âlimi Said/Eski Said: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî) Sünnet-i Seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler Süreyya: Ülker yıldızı acip: tuhaf bilmüşahede: gözle görerek esas: temel, asıl fenâ: yok olma hadsiz: sınırsız hak: doğru, gerçek hakaik: hakikatler, gerçekler hatt-ı hareket: takip edilecek yol hiffet: hafiflik hâlet: durum, hal hâlet-i ruhiye: insanın ruh hâli, psikolojik durumu ittibâ etmek: uymak kaziye: hüküm, önerme kâh: bazan makam-ı mahbubiyet: Allah’ın sevgisini kazanma makamı maslahat: fayda, yarar mazhar olma: erişme, elde etme mânevî: mânâya ait, maddî olmayan müşahede etmek: görmek, gözlemlemek nazar: bakış açısı nefs-i emmâre: hazır zevke düşkün ve insanı kötülüğe sevk eden duygu nükte: ince mânâlı söz rabıta-i mevt: ölümü ve dünyanın fânî olduğunu düşünerek nefsin aldatmacalarından kurtulma yöntemi selâmet: esenlik, güven serâ: yer, dünya seyahat-i ruhiye: ruhla yapılan manevî yolculuk sukut: düşme suud: yükselme tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak tazyikat: baskılar, sıkıntılar tereddüt: şüphe teslimiyet: bağlılık, kendini Allah’ın iradesine bırakma vesvese: şüphe, asılsız kuruntu zeval: kaybolma zulümat: karanlıklar zıll: gölge âciz: güçsüz, elinden bir şey gelmeyen âdâb: davranış kuralları âlem: dünya, evren İmam-ı Rabbânî: (bk. bilgiler) 25 Haziran 2011: 21:12 #793860Anonim
gördüm. Baktım ki, ben bir cenazeyim, üç mühim büyük cenazenin başında duruyorum.
Birisi: Benim hayatımla alâkadar ve mazi kabrine giren zîhayat mahlûkatın heyet-i mecmuasının cenaze-i mâneviyesi başında bir mezar taşı hükmündeyim.
İkincisi: Küre-i arz mezaristanında, nev-i beşerin hayatıyla alâkadar envâ-ı zîhayatın heyet-i mecmuasının mazi mezarına defnedilen azîm cenazenin başında bulunan, mezar taşı olan bu asrın yüzünde çabuk silinecek bir nokta ve çabuk ölecek bir karıncayım.
Üçüncüsü: Şu kâinatın kıyamet vaktinde ölmesi, muhakkaku’l-vuku olduğu için, nazarımda vâki hükmüne geçti. O azîm cenazenin sekeratından dehşet ve vefatından beht ve hayret içinde kendimi görmekle beraber, istikbalde de muhakkaku’l-vuku olan vefatım o zaman vuku buluyor gibi göründü ve 1 فَاِنْ تَوَلَّوْا
ilh. sırrıyla, bütün mevcudat, bütün mahbubat, benim vefatımla bana arkalarını çevirip beni terk ettiler, yalnız bıraktılar. Hadsiz bir deniz suretini alan ebed tarafındaki istikbale ruhum sevk ediliyordu. O denize ister istemez atılmak lâzım geliyordu.
İşte, o pek acip ve çok hazin hâlette iken, iman ve Kur’ân’dan gelen bir medetle,فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللهُ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ
2
âyeti imdadıma yetişti ve gayet emniyetli ve selâmetli bir gemi hükmüne geçti. Ruh, kemâl-i emniyetle ve sürurla o âyetin içine girdi.
Evet, anladım ki, âyetin mânâ-yı sarihinden başka bir mânâ-yı işarîsi beni teselli etti ki, sükûnet buldum ve sekînet verdi.
Evet, nasıl ki mânâ-yı sarihi Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma der: “Eğer ehl-i dalâlet arka verip senin şeriat ve sünnetinden i’raz edip Kur’ân’ı
[NOT]Dipnot-1 “Eğer senden yüz çevirecek olurlarsa.” Tevbe Sûresi, 9:129.
Dipnot-2 “Eğer senden yüz çevirecek olurlarsa de ki: Allah bana yeter. Ondan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ben Ona tevekkül ettim. Yüce Arşın Rabbi de Odur.” Tevbe Sûresi, 9:129.[/NOT]
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) acip: tuhaf, şaşkınlık veren alâkadar: ilgili azîm: büyük, yüce beht: şaşkınlık cenaze-i mâneviye: manevi cenaze defnetmek: gömmek ebed: sonsuzluk ehemmiyetli: önemli ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler envâ-ı zîhayat: canlı türleri hadsiz: sayısız heyet-i mecmua: genel yapı, bütün hâlet: durum, hal istikbal: gelecek zaman i’raz: yüz çevirme kemâl-i emniyet: tam anlamıyla güven veren kâinat: evren küre-i arz: yeryüzü, dünya kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması mahbubat: sevilen şeyler mahlûkat: varlıklar mazi: geçmiş zaman medet: yardım mevcudat: varlıklar muhakkaku’l-vuku: gerçekleşmesi kesin olan mânâ-yı işarî: işaretlerle ifade edilen mânâ mânâ-yı sarih: açık mânâ nev-i beşer: insanlar, insanlık sekerat: can çekişme anı sekînet verme: sakinleştirme selâmetli: güvenli sevk edilmek: gönderilmek sükûnet bulmak: sakinleşmek sünnet: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler sürur: mutluluk, sevinç vuku bulmak: gerçekleşmek, meydana gelmek vâki: meydana gelen zîhayat: canlı âyet: Kur’ân’da yer alan her bir cümle şeriat: Allah tarafından bildirilen kanun ve hükümler 25 Haziran 2011: 21:15 #793862Anonim
dinlemeseler, merak etme. Ve de ki: Cenâb-ı Hak bana kâfidir. Ona tevekkül ediyorum. Sizin yerlerinize, ittibâ edecekleri yetiştirir. Taht-ı saltanatı herşeyi muhittir; ne âsiler hududundan kaçabilirler ve ne de istimdat edenler medetsiz kalırlar.”
Öyle de, mânâ-yı işarîsiyle der ki: “Ey insan ve ey insanın reisi ve mürşidi! Eğer bütün mevcudat seni bırakıp fenâ yolunda ademe giderse, eğer zîhayatlar senden mufarakat edip ölüm yolunda koşarsa, eğer insanlar seni terk edip mezaristana girerse, eğer ehl-i gaflet ve dalâlet seni dinlemeyip zulümata düşerse, merak etme. De ki: Cenâb-ı Hak bana kâfidir. Madem O var, herşey var. Ve o halde, o gidenler ademe gitmediler. Onun başka memleketine gidiyorlar. Ve onların bedeline o Arş-ı Azîm Sahibi, nihayetsiz cünud ve askerinden, başkalarını gönderir. Ve mezaristana girenler mahvolmadılar; başka âleme gidiyorlar. Onların bedeline başka vazifedarları gönderir. Ve dalâlete düşenlere bedel, tarik-i hakkı takip edecek muti kullarını gönderebilir. Madem öyledir; O herşeye bedeldir, bütün eşya birtek teveccühüne bedel olamaz” der.
İşte, şu mânâ-yı işarî vasıtasıyla, bana dehşet veren üç müthiş cenaze, başka şekil aldılar. Yani, hem Hakîm, hem Rahîm, hem Âdil, hem Kadîr bir Zât-ı Zülcelâlin taht-ı tedbir ve rububiyetinde ve hikmet ve rahmeti içinde hikmetnümâ bir seyeran, ibretnümâ bir cevelân, vazifedârâne bir seyahat suretinde bir seyrüseferdir, bir terhis ve tavziftir ki, böylece kâinat çalkalanıyor, gidiyor, geliyor.
BEŞİNCİ NÜKTE
قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللهَ فَاتَّبِعُونِى يُحْبِبْكُمُ اللهُ
1 âyet-i azîmesi, ittibâ-ı sünnet
[NOT]Dipnot-1
“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:31.
[/NOT]
Arş-ı Azîm: Allah’ın büyüklük ve yüceliğinin ve herşeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer Hakîm: her işini hikmetle ve belli bir sebeple yapan Allah Kadîr: herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah Rahîm: her bir varlığa ayrı ayrı rahmet ve şefkatini gösteren Allah Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve büyüklük sahibi ve şanı yüce Allah adem: hiçlik, yokluk bedel: karşılık cevelân: dolaşma cünud: askerler dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık ehl-i gaflet: âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız olanlar fenâ: geçip gitme, yok olma hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratılması hikmetnümâ: hikmetli, anlamlı hudud: sınır ibretnümâ: ibret ve ders verici istimdat: yardım dileme ittibâ etmek: uymak, tabi olmak ittibâ-ı sünnet: Peygamberimizin sünnetine tabi olma kâinat: evren, bütün yaratılmışlar medet: yardım mevcudat: varlıklar mufarakat: ayrılık muhit: herşeyi içine alan, kuşatan muti: itaat eden mânâ-yı işarî: asıl anlamın dışında, işaret edilen diğer anlam mürşid: doğru yol gösteren nihayetsiz: sınırsız nükte: ince anlamlı söz rahmet: İlâhî şefkat, merhamet rububiyet: Allah’ın her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması seyeran: seyahat, gezi seyrüsefer: gezip dolaşma taht-ı saltanat: saltanat ve hakimiyet altında tutulan yerler taht-ı tedbir: yönetim ve idaresi altında tutulan alan tarik-i hak: hak ve hakikat yolu tavzif: görevlendirme terhis: göreve son verme teveccüh: ilgi, yönelme tevekkül etmek: Allah’a dayanmak ve güvenmek vazifedar: görevli vazifedârâne: vazifeli bir şekilde zulümat: karanlıklar zîhayat: canlı Âdil: adaletle iş gören, sonsuz adalet sahibi Allah âlem: dünya âsi: isyan eden âyet-i azîme: büyük ve yüce âyet 25 Haziran 2011: 21:17 #793863Anonim
ne kadar mühim ve lâzım olduğunu pek kat’î bir surette ilân ediyor. Evet, şu âyet-i kerime, kıyâsât-ı mantıkıye içinde, kıyas-ı istisnâî kısmının en kuvvetli ve kat’î bir kıyasıdır. Şöyle ki:
Nasıl mantıkça kıyas-ı istisnâî misali olarak deniliyor: “Eğer güneş çıksa gündüz olacak.” Müsbet netice için denilir: “Güneş çıktı. Öyleyse netice veriyor ki, şimdi gündüzdür.” Menfi netice için deniliyor: “Gündüz yok. Öyleyse netice veriyor ki, güneş çıkmamış.” Mantıkça, bu müsbet ve menfi iki netice kat’îdirler.
Aynen böyle de, şu âyet-i kerime der ki: Eğer Allah’a muhabbetiniz varsa, Habibullaha ittibâ edilecek. İttibâ edilmezse, netice veriyor ki, Allah’a muhabbetiniz yoktur. Muhabbetullah varsa, netice verir ki, Habibullahın Sünnet-i Seniyyesine ittibâı intaç eder.
Evet, Cenâb-ı Hakka iman eden, elbette Ona itaat edecek. Ve itaat yolları içinde en makbulü ve en müstakimi ve en kısası, bilâşüphe, Habibullahın gösterdiği ve takip ettiği yoldur.
Evet, bu kâinatı bu derece in’âmât ile dolduran Zât-ı Kerîm-i Zülcemâl, zîşuurlardan o nimetlere karşı şükür istemesi, zarurî ve bedihîdir. Hem bu kâinatı bu kadar mucizât-ı san’atla tezyin eden o Zât-ı Hakîm-i Zülcelâl, elbette, bilbedâhe, zîşuurlar içinde en mümtaz birisini Kendine muhatap ve tercüman ve ibâdına mübelliğ ve imam yapacaktır. Hem bu kâinatı had ve hesaba gelmez tecelliyât-ı cemal ve kemâlâtına mazhar eden o Zât-ı Cemîl-i Zülkemal, elbette, bilbedâhe, sevdiği ve izharını istediği cemal ve kemal ve esmâ ve san’atının en câmi ve en mükemmel mikyas ve medarı olan bir zâta, herhalde en ekmel bir vaziyet‑i ubudiyeti verecek ve onun vaziyetini sairlerine nümune-i imtisal edip herkesi onun ittibâına sevk edecek. Tâ ki o güzel vaziyeti başkalarında da görünsün.
Cenâb-ı Hak: hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah Habibullah: Allah’ın en sevdiği kul olan Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.m.) Sünnet-i Seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler Zât-ı Cemîl-i Zülkemal: sonsuz mükemmellik ve güzellik sahibi Allah Zât-ı Hakîm-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve büyüklük sahibi olan ve her şeyi hikmetle yaratan Allah Zât-ı Kerîm-i Zülcemâl: sonsuz güzellik ve cömertlik sahibi Allah bedihî: açık, aşikâr bilbedâhe: açık bir şekilde bilâşüphe: hiç şüphesiz, kuşkusuz cemâl: güzellik câmi: kapsamlı ekmel: en mükemmel esmâ: Allah’ın isimleri had ve hesaba gelmemek: sonsuz ve sınırsız olmak ibâd: kullar intaç etmek: sonuç vermek in’âmât: nimetler itaat etme: emre uyma ittibâ etmek: uymak, tabi olmak izhar eden: gösteren kat’î: kesin olarak kemâl: mükemmellik kâinat: evren kıyas: karşılaştırma yöntemi kıyas-ı istisnâî: neticesi veya tersi bizzat kendi içerisinde zikredilen kıyas şekli kıyâsât-ı mantıkıye: mantık ilminde kullanılan kıyas yöntemleri makbul: kabul edilen mazhar eden: kavuşturan medar: eksen, kaynak menfi: olumsuz, negatif mikyas: ölçü mucizât-ı san’at: sanat mucizeleri muhabbet: sevgi muhabbetullah: Cenâb-ı Hakka duyulan sevgi muhatap: hitap edilen mübelliğ: tebliğ eden, bildiren mümtaz: seçkin, üstün müsbet: olumlu, pozitif müstakim: dosdoğru olan nümune-i imtisal: örnek alınacak model sair: diğer sevk etme: gönderme tecelliyât-ı cemal ve kemâlât: İlâhî mükemmelliklerin ve güzelliklerin yansımaları tezyin eden: süsleyen vaziyet: durum, hal vaziyet-i ubudiyet: kulluk vaziyeti zarurî: zorunlu, gerekli zât: kişi zîşuur: şuur sahibi, bilinçli âyet-i kerime: şerefli âyet, Kur’ân’ın herbir cümlesi 25 Haziran 2011: 21:20 #793864Anonim
Elhasıl: Muhabbetullah, Sünnet-i Seniyyenin ittibâını istilzam edip intaç ediyor. Ne mutlu o kimseye ki, Sünnet-i Seniyyeye ittibâından hissesi ziyade ola. Veyl o kimseye ki, Sünnet-i Seniyyeyi takdir etmeyip bid’alara giriyor.
ALTINCI NÜKTE
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş:كُلُّ بِدْعَةٍ ضَلاَلَةٌ وَكُلُّ ضَلاَلَةٍ فِى النَّارِ
1
Yani,
2 اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ sırrıyla, kavaid-i Şeriat-ı Garrâ ve desâtir-i Sünnet-i Seniyye tamam ve kemâlini bulduktan sonra, yeni icadlarla o düsturları beğenmemek veyahut—hâşâ ve kellâ—nâkıs görmek hissini veren bid’aları icad etmek dalâlettir, ateştir.
Sünnet-i Seniyyenin merâtibi var.
3 Bir kısmı vâciptir, terk edilmez. O kısım, Şeriat-ı Garrâda tafsilâtıyla beyan edilmiş. Onlar muhkemattır, hiçbir cihette tebeddül etmez. Bir kısmı da nevâfil nev’indendir. Nevâfil kısmı da iki kısımdır:
Bir kısmı, ibadete tâbi Sünnet-i Seniyye kısımlarıdır. Onlar dahi şeriat kitaplarında beyan edilmiş; onların tağyiri bid’attır. Diğer kısmı, “âdâb” tabir ediliyor ki, Siyer-i Seniyye kitaplarında zikredilmiş. Onlara muhalefete bid’a denilmez; fakat âdâb-ı Nebevîye bir nevi muhalefettir ve onların nurundan ve o hakikî edepten istifade etmemektir. Bu kısım ise, örf ve âdât, muamelât-ı fıtriyede Resul-i
[NOT]Dipnot-1 “Her bid’at dalâlettir ve her dalâlet Cehennem ateşindedir.” Müslim, Cum’a: 43; Ebû Dâvud, Sünnet: 5; Nesâî, Î’deyn: 22; İbn-i Mâce, Mukaddime: 6, 7; Dârimî, Mukaddime: 16, 23; Müsned, 3:310, 371, 4:126, 127.
Dipnot-2 “Bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim.” Mâide Sûresi, 5:3.Dipnot-3 bk. Dârimî, Mukaddime: 49; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat: 4:215; ed-Deylemî, el-Müsned: 2:345.
[/NOT]
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun Muhabbetullah: Cenâb-ı Hakka duyulan sevgi Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) Siyer-i Seniyye: Hz. Peygamber’in (a.s.m.) yüksek ahlâk ve vasıflarına dair yazılan kitap Sünnet-i Seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler beyan: açıklama bid’a/bid’at: dinde olmayıp sonradan dine zarar verecek şekilde ortaya çıkan şey cihet: şekil, yön dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık desâtir-i Sünnet-i Seniyye: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) sünnetiyle ilgili prensipler düstur: kural, prensip edep: terbiye, güzel ahlâk elhasıl: sonuç olarak ferman etmek: buyurmak hakikî: asıl, gerçek hâşâ ve kellâ: asla, kesinlikle öyle değil icad: var etme, ortaya çıkarma intaç etme: sonuç verme istifade etmek: faydalanmak, yararlanmak istilzam etme: gerekli görme ittibâ: uyma, tabi olma kavaid-i Şeriat-ı Garrâ: parlak ve nurlu olan İslam şeriatının kuralları kemâl: kusursuzluk, mükemmellik merâtib: mertebeler, dereceler muamelât-ı fıtriye: doğuştan gelen, fıtrî olan davranışlar, işler muhalefet etmek: aykırı davranmak muhkemat: kesin hükümler içeren emir ve yasaklar nev: çeşit, tür nevâfil: nafileler, farz ve vacip ibadetlerin dışında kalan ibadetler nâkıs: eksik, noksan nükte: ince anlamlı söz tabir edilme: adlandırılma tafsilât: ayrıntılar takdir etmek: bir şeye gerekli değeri göstermek tağyir: değiştirme tebeddül etmek: değişmek tâbi: bağlı vaziyet: durum, hal veyl: yazık vâcip: dinî bakımdan yapılması şart ve kesin olan emir ziyade: çok âdâb: edep ve görgü kuralları âdâb-ı Nebevîye: Hz. Peygamberin (a.s.m.) göstermiş olduğu hal, davranış ve ahlâk kâideleri âdât: âdetler, gelenekler Şeriat-ı Garrâ: parlak ve nurlu İslâm şeriatı şeriat: Allah tarafından bildirilen hükümler, Kur’ân ve sünnet 25 Haziran 2011: 21:23 #793865Anonim
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın tevatürle malûm olan harekâtına ittibâ etmektir. Meselâ, söylemek âdâbını gösteren ve yemek ve içmek ve yatmak gibi hâlâtın âdâbının düsturlarını beyan eden ve muaşerete taallûk eden çok sünnet-i seniyyeler var. Bu nevi sünnetlere “âdâb” tabir edilir. Fakat o âdâba ittibâ eden, âdâtını ibadete çevirir. O âdâbdan mühim bir feyiz alır. En küçük bir âdâbın mürââtı, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı tahattur ettiriyor, kalbe bir nur veriyor.
Sünnet-i Seniyyenin içinde en mühimi, İslâmiyet alâmetleri olan ve şeâire de taallûk eden sünnetlerdir. Şeâir, adeta hukuk-u umumiye nev’inden, cemiyete ait bir ubudiyettir. Birisinin yapmasıyla o cemiyet umumen istifade ettiği gibi, onun terkiyle de umum cemaat mes’ul olur. Bu nevi şeâire riyâ giremez ve ilân edilir. Nafile nev’inden de olsa, şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir.
YEDİNCİ NÜKTE
Sünnet-i Seniyye edeptir. Hiçbir meselesi yoktur ki, altında bir nur, bir edep bulunmasın. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş:
1 اَدَّبَنِى رَبِّى فَاَحْسَنَ تَاْدِيبِى Yani, “Rabbim bana edebi güzel bir surette ihsan etmiş, edeplendirmiş.”
Evet, siyer-i Nebeviyeye dikkat eden ve Sünnet-i Seniyyeyi bilen, kat’iyen anlar ki, edebin envâını, Cenâb-ı Hak, Habibinde cem etmiştir.
2 Onun Sünnet-i Seniyyesini terk eden, edebi terk eder.
3 بِى اَدَبْ مَحْرُومْ بَاشَدْ اَزْ لُطْفِ رَبْ kaidesine mâsadak olur, hasâretli bir edepsizliğe düşer.
Sual: Herşeyi bilen ve gören ve hiçbir şey Ondan gizlenemeyen Allâmü’l-Guyûba
4
[NOT]Dipnot-1 el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 1:224; İbni Teymiye, Mecmûu Fetâvâ, 18:375; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1:70.Dipnot-2 bk. Kalem Sûresi, 68:4.
Dipnot-3 Edepsiz kişi Allah’ın lütfundan mahrum olur.
Dipnot-4 bk. Mâide Sûresi, 5:109, 106; Tevbe Sûresi, 9:78; Sebe Sûresi, 34:48.
[/NOT]
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun Habib: Allah’ın en sevgili kulu olan Hz. Peygamber (a.s.m.) Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) Sünnet-i Seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler alâmet: belirti, işaret beyan etmek: açıklamak cem etmek: toplum cemaat: topluluk cemiyet: toplum, topluluk düstur: kural, prensip edep: terbiye, güzel ahlâk ehemmiyetli: önemli envâ: neviler, türler ferman etmek: buyurmak feyiz: mânevî gıda, bereket harekât: hareketler hasâret: zarar hukuk-u umumiye: kamu hukuku hâlât: durumlar, haller ihsan etmek: bağışlamak istifade etmek: faydalanmak ittibâ etmek: uymak, tabi olmak kaide: düstur, prensip kat’i: kesin malûm: bilinen mes’ul: sorumlu muaşeret: birlikte yaşayıp iyi geçinmek mâsadak: bir söz veya hükmü doğrulayan husus, doğrulayıcı mürâât: gözetme, koruma nafile: farz ve vacip ibadetinin dışında kalan ibadetler nevi: çeşit, tür nükte: ince anlamlı söz riyâ: gösteriş siyer-i Nebeviye: Hz. Peygamberin (a.s.m.) yüksek ahlâk ve vasıflarına dair yazılan kitap suret: şekil, biçim taallûk etmek: ilgilendirmek, ait olmak tabir etme: açıklama, yorumlama tahattur etmek: hatırlatmak tevatür: yalan söylemeleri imkansız olan kişilerce nakledilen haber ubudiyet: kulluk umum: bütün, genel umumen: bütünüyle âdâb: edep ve görgü kuralları şeâir: işaretler, İslâma sembol olmuş iş ve ibadetler 25 Haziran 2011: 21:25 #793866Anonim
karşı edep nasıl olur? Sebeb-i hacâlet olan hâletler Ondan gizlenemez. Edebin bir nev’i tesettürdür, mucib-i istikrah hâlâtı setretmektir. Allâmü’l-Guyûba karşı tesettür olamaz.
Elcevap: Evvelâ, Sâni-i Zülcelâl nasıl ki kemâl-i ehemmiyetle san’atını güzel göstermek istiyor ve müstekreh şeyleri perdeler altına alıyor ve nimetlerine, o nimetleri süslendirmek cihetiyle nazar-ı dikkati celb ediyor. Öyle de, mahlûkatını ve ibâdını sair zîşuurlara güzel göstermek istiyor. Çirkin vaziyetlerde görünmeleri, Cemîl ve Müzeyyin ve Lâtîf ve Hakîm gibi isimlerine karşı bir nevi isyan ve hilâf-ı edep oluyor. İşte, Sünnet-i Seniyyedeki edep, o Sâni-i Zülcelâlin esmâlarının hudutları içinde bir mahz-ı edep vaziyetini takınmaktır.
Saniyen: Nasıl ki bir tabip, doktorluk noktasında, bir nâmahremin en nâmahrem uzvuna bakar ve zaruret olduğu vakit ona gösterilir, hilâf-ı edep denilmez. Belki, edeb-i tıp öyle iktiza eder denilir. Fakat o tabip, recüliyet ünvanıyla yahut vâiz ismiyle yahut hoca sıfatıyla o nâmahremlere bakamaz, ona gösterilmesini edep fetvâ veremez. Ve o cihette ona göstermek hayâsızlıktır. Öyle de, Sâni-i Zülcelâlin çok esmâsı var; herbir ismin ayrı bir cilvesi var. Meselâ, Gaffâr ismi günahların vücudunu ve Settâr ismi kusûrâtın bulunmasını iktiza ettikleri gibi, Cemîl ismi de çirkinliği görmek istemez. Lâtîf, Kerîm, Hakîm, Rahîm gibi esmâ-i cemâliye ve kemâliye, mevcudatın güzel bir surette ve mümkün vaziyetlerin en iyisinde bulunmalarını iktiza ederler. Ve o esmâ-i cemâliye ve kemâliye ise, melâike ve ruhanî ve cin ve insin nazarında güzelliklerini, mevcudatın güzel vaziyetleriyle ve hüsn-ü edepleriyle göstermek isterler. İşte, Sünnet-i Seniyyedeki âdâb, bu ulvî âdâbın işaretidir ve düsturlarıdır ve nümuneleridir.
Allâmü’l-Guyûb: gizli olan herşeyi bilen ve ilminden hiçbir şey gizli kalmayan Allah Cemîl: bütün güzelliklerin kaynağı ve sonsuz güzellik sahibi Allah Gaffâr: kulların günahlarını çok affeden, bağışlayan, bağışlaması bol olan Allah Hakîm: her işini hikmetle ve belli bir sebeple yapan Allah Kerîm: sonsuz cömertlik ve ikram sahibi Allah Lâtîf: yarattığı varlıklara çok lütuf ve ihsanda bulunan, herşeyi şirin inceliklerle süsleyen ve bütün sırları, incelikleri bilen Allah Müzeyyin: herşeyi eşsiz sanatıyla süsleyen, güzelleştiren Allah Rahîm: rahmeti herşeyi kuşatan, sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Allah Settâr: kullarının bütün kusurlarını örten, ayıplarını en çok gizleyen Allah Sâni-i Zülcelâl: büyüklük ve haşmet sahibi olan ve her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah Sünnet-i Seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler celb etme: çekme cihet: şekil, yön cilve: görünme, yansıma düstur: kural edeb-i tıp: tıp ahlâkı edep: terbiye, güzel ahlâk esmâ: isimler; Allah’ın isimleri esmâ-i cemâliye ve kemâliye: güzellik ve mükemmelliği ifade eden isimler evvelâ: öncelikle fetvâ: dinî hüküm, karar hayâsızlık: utanmazlık hilâf-ı edep: edebe aykırı hudut: sınır hâlet: durum, hal hâlât: durumlar, haller hüsn-ü edep: güzel ahlâk ibâd: kullar iktiza etmek: gerektirmek ins: insanlar kemâl-i ehemmiyet: tam ve mükemmel bir özen kusûrât: kusurlar mahlûkat: varlıklar mahz-ı edep: saf edep ve ahlâk melâike: melekler mevcudat: varlıklar mucib-i istikrah: tiksintiyi gerektiren müstekreh: tiksinti uyandıran nazar: bakış nazar-ı dikkat: dikkatli bakış nev’: çeşit, tür nâmahrem: yabancı, nikahlanmanın haram olmadığı kişi recüliyet: erkek olma ruhanî: maddî yapısı olmayan manevî varlık sair: diğer saniyen: ikinci olarak sebeb-i hacâlet: utanmaya sebep olan şey setretmek: örtmek tabip: doktor tesettür: örtünme, gizlenme ulvî: yüce, büyük uzuv: organ vâiz: nasihat veren vücud: varlık zîşuur: şuur sahibi, bilinçli âdâb: edepler, davranış kuralları 25 Haziran 2011: 21:31 #793867Anonim
SEKİZİNCİ NÜKTE
1 فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللهُdan evvelki olan
2لَقَدْ جَاۤءَكُمْ رَسُولٌ ilh. âyeti, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın ümmetine karşı kemâl-i şefkat ve nihayet re’fetini gösterdikten sonra, şu فَاِنْ تَوَلَّوْا 3 âyetiyle der ki:“Ey insanlar, ey Müslümanlar! Böyle hadsiz bir şefkatiyle sizi irşad eden ve sizin menfaatiniz için bütün kuvvetini sarf eden ve mânevî yaralarınız için, kemâl-i şefkatle, getirdiği ahkâm ve Sünnet-i Seniyyesiyle tedavi edip merhem vuran şefkatperver bir zâtın bedihî şefkatini inkâr etmek ve gözle görünen re’fetini ittiham etmek derecesinde onun sünnetinden ve tebliğ ettiği ahkâmdan yüzlerinizi çevirmek ne kadar vicdansızlık, ne kadar akılsızlık olduğunu biliniz.
“Ve ey şefkatli Resul ve ey re’fetli Nebî! Eğer senin bu azîm şefkatini ve büyük re’fetini tanımayıp akılsızlıklarından sana arka verip dinlemeseler, merak etme. Semâvat ve arzın cünudu taht-ı emrinde olan,
4 Arş-ı Azîm-i Muhitin tahtında saltanat-ı rububiyeti hükmeden Zât-ı Zülcelâl sana kâfidir. Hakikî muti taifeleri senin etrafına toplattırır, seni onlara dinlettirir, senin ahkâmını onlara kabul ettirir.”Evet, Şeriat-ı Muhammediye ve Sünnet-i Ahmediyede hiçbir mesele yoktur ki, müteaddit hikmetleri bulunmasın. Bu fakir, bütün kusur ve aczimle beraber bunu iddia ediyorum ve bu dâvânın ispatına da hazırım. Hem şimdiye kadar yazılan yetmiş seksen Risale-i Nuriye, Sünnet-i Ahmediyenin ve Şeriat-ı Muhammediyenin (a.s.m.) meseleleri ne kadar hikmetli ve hakikatli olduğuna yetmiş
[NOT]Dipnot-1 “Eğer senden yüz çevirecek olurlarsa de ki: Allah bana yeter.” Tevbe Sûresi, 9:129.
Dipnot-2 “Size kendi içinizden öyle bir peygamber geldi ki…” Tevbe Sûresi, 9:128.Dipnot-3 “Eğer senden yüz çevirecek olurlarsa.” Tevbe Sûresi, 9:129.
Dipnot-4 bk. Fetih Sûresi, 48:4.
[/NOT]
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun Arş-ı Azîm-i Muhit: Cenab-ı Allah’ın her şeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer Nebî: peygamber, haberci Resul: peygamber, elçi Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) Sünnet-i Ahmediye: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) sünneti; hâl, söz, tavır ve tasdikleri Sünnet-i Seniyye/sünnet: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler Zât-ı Zülcelâl: sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi olan Zât, Allah acz: güçsüzlük ahkâm: hükümler, esaslar arz: yeryüzü azîm: büyük, yüce bedihî: açık, aşikâr cünud: askerler dâvâ: iddia evvelki: önceki hadsiz: sınırsız hakikatli: gerçek hikmet: fayda, anlam, ince sır inkâr etmek: inanmamak, yok saymak irşad etmek: doğru yolu göstermek ittiham etmek: suçlamak kemâl-i şefkat: tam ve mükemmel şefkat kâfi: yeterli muti: itaat eden, emre uyan mânevî: maddî olmayan müteaddit: çok sayıda nihayet: sonsuz nükte: ince mânâlı söz re’fet: merhamet, şefkat saltanat-ı rububiyet: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması sarf etmek: harcamak semâvât: gökler taht-ı emrinde: emri altında taife: grup, topluluk tebliğ etmek: bildirmek zât: kişi âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi ümmet: Hz. Peygambere inanıp onun yolundan giden mü’minler Şeriat-ı Muhammediye: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) tarif ettiği, getirdiği ve bildirdiği şeriat; İslam dini şefkatperver: şefkat etmeyi seven 29 Haziran 2011: 20:03 #793986Anonim
seksen şahid-i sadık hükmüne geçmiştir. Eğer bu mevzua dair iktidar olsa, yazılsa, yetmiş değil, belki yedi bin risale, o hikmetleri bitiremeyecek.
Hem ben şahsımda bilmüşahede ve zevken, belki bin tecrübâtım var ki, mesâil-i şeriatla Sünnet-i Seniyye düsturları, emrâz-ı ruhaniyede ve akliyede ve kalbiyede, hususan emrâz-ı içtimaiyede gayet nâfi birer devâdır bildiğimi ve onların yerini başka felsefî ve hikmetli meseleler tutamadığını, bilmüşahede kendim hissettiğimi ve başkalarına da bir derece risalelerde ihsas ettiğimi ilân ediyorum. Bu dâvâmda tereddüt edenler, Risale-i Nur eczalarına müracaat edip baksınlar.
İşte böyle bir zâtın Sünnet-i Seniyyesine elden geldiği kadar ittibâa çalışmak ne kadar kârlı ve hayat-ı ebediye için ne kadar saadetli ve hayat-ı dünyeviye için ne kadar menfaatli olduğu kıyas edilsin.
DOKUZUNCU NÜKTE
Sünnet-i Seniyyenin herbir nev’ine tamamen bilfiil ittibâ etmek, ehass-ı havassa dahi ancak müyesser olur. Ona bilfiil olmasa da, binniyet, bilkast, taraftarâne ve iltizamkârâne talip olmak, herkesin elinden gelir. Farz ve vâcip kısımlara zaten ittibâa mecburiyet var. Ve ubudiyetteki müstehap olan Sünnet-i Seniyyenin terkinde, günah olmasa dahi, büyük sevabın zayiatı var. Tağyirinde ise büyük hata vardır. Âdât ve muamelâttaki Sünnet-i Seniyye ise, ittibâ ettikçe, o âdât, ibadet olur. Etmese itab yok; fakat Habibullahın âdâb-ı hayatiyesinin nurundan istifadesi azalır.
Ahkâm-ı ubudiyette yeni icadlar bid’attır. Bid’atlar ise,
اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ
1 sırrına münafi olduğu için, merduttur.
2 Fakat, tarikatte
[NOT]Dipnot-1 “Bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim.” Mâide Sûresi, 5:3.
Dipnot-2 bk. Buhârî, İ’tisam: 5, Büyû’: 60, Sulh: 5; Müslim, Akdiye: 18; Ebû Dâvud, Sünnet: 6.[/NOT]
Habibullah: Allah’ın en sevdiği kul olan Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (a.s.m.) Sünnet-i Seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler ahkâm-ı ubudiyet: kulluk esasları, kulluğun hükümleri bid’at: dinde olmayıp sonradan dine aykırı şekilde ortaya çıkan şey bilfiil: fiilen, uygulamaya koyarak bilkast: bilerek, kasıtlı olarak bilmüşahede: gözle görerek binniyet: niyet ederek devâ: ilâç, çare dâvâ: iddia düstur: kural ecza: kısımlar, bölümler ehass-ı havas: en seçkin şahsiyetler emrâz-ı içtimaiye: sosyal hastalıklar emrâz-ı ruhaniye ve akliye ve kalbiye: ruhta, akılda ve kalpte meydana gelen hastalıklar farz: Allah’ın kesinlikle yapılmasını emrettiği şey felsefî: felsefeyle bağlantılı hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı hayat-ı ebediye: sonsuz hayat, âhiret hayatı hikmet: fayda, anlam, ince sır; felsefeye ait hususan: özellikle icad: yeni bir şey ortaya çıkarma ihsas etmek: hissettirmek iktidar: güç, kuvvet iltizamkârâne: gerekli görerek itab: cezâlandırma ittibâ etmek: uymak, tabi olmak kıyas etmek: karşılaştırmak menfaat: fayda, yarar merdud: red olunmuş, yasaklanmış mesâil-i şeriat: şeriatla ilgili konular mevzu: bahis, konu muamelât: davranışlar, işler münafi: aykırı, ters müstehap: farz ve vacip dışında kalan sevaplı işler müyesser olma: kolaylıkla elde etme nevi: çeşit, tür nâfi: faydalı nükte: ince mânâlı söz risale: kitap saadetli: mutluluk veren talip olmak: istemek taraftarâne: taraf tutarak tağyir: değiştirme tecrübât: tecrübeler tereddüt: şüphe ubudiyet: kulluk vâcip: dinî bakımdan yapılması şart ve kesin olan emir zayiat: kayıplar zât: kişi âdâb-ı hayatiye: Hz. Peygamberin (a.s.m) hayatında yaşadığı ahlâk kuralları âdât: âdetler, alışkanlıklar şahid-i sadık: doğru sözlü şahit 29 Haziran 2011: 20:07 #793987Anonim
evrad ve ezkâr ve meşrepler nev’inden olsa ve asılları Kitap ve Sünnetten ahzedilmek şartıyla, ayrı ayrı tarzda, ayrı ayrı surette olmakla beraber, mukarrer olan usul ve esasatı, Sünnet-i Seniyyeye muhalefet ve tağyir etmemek şartıyla, bid’a değillerdir. Lâkin bir kısım ehl-i ilim, bunlardan bir kısmını bid’aya dahil edip, fakat “bid’a-i hasene” namını vermiş.
1 İmam-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sâni diyor ki:
“Ben seyr-i sülûk-i ruhanîde görüyordum ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdan mervî olan kelimat nurludur, Sünnet-i Seniye şuâı ile parlıyor. Ondan mervî olmayan parlak ve kuvvetli virdleri ve halleri gördüğüm vakit, üstünde o nur yoktu. Bu kısmın en parlağı, evvelkinin en azına mukabil gelmiyordu. Bundan anladım ki, Sünnet-i Seniyyenin şuâı bir iksirdir. Hem o Sünnet, nur isteyenlere kâfidir; hariçte nur aramaya ihtiyaç yoktur.”
İşte, böyle hakikat ve şeriatın bir kahramanı olan bir zâtın bu hükmü gösteriyor ki, Sünnet-i Seniyye, saadet-i dâreynin temel taşıdır ve kemâlâtın madeni ve menbaıdır.
2 اَللّٰهُمَّ ارْزُقْنَا اتِّباَعَ السُّنَّةِ السَّنِيَّةِ
3 رَبَّنَاۤ اٰمَنَّا بِمَاۤ اَنْزَلْتَ وَاتَّبَعْنَا الرَّسُولَ فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ
ONUNCU NÜKTE
قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللهَ فَاتَّبِعُونِى يُحْبِبْكُمُ الله
4 âyetinde i’câzlı bir îcâz vardır. Çünkü çok cümleler bu üç cümlenin içinde derc edilmiştir. Şöyle ki:
[NOT]Dipnot-1 bk. el-Îcî, Kitâbü’l-Mevâkıf: 1:159; el-Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn 2:256; İbni Receb, Câmiu’l-Ulûm ve’l-hikem: 1:267; İbni Âbidin, Hâşiye: 1:390.
Dipnot-2 “Allahım bize Sünnet-i Seniyyeye ittiba etmeyi nasip et.”Dipnot-3 “Ey Rabbimiz! Biz indirdiğin kitaba inandık ve peygambere uyduk. Sen de bizi, Senin birliğine ve peygamberinin doğruluğuna şahitlik edenlerle beraber yaz.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:53.
Dipnot-4 “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:31.
[/NOT]
Kitap: Kur’ân-ı Kerim Müceddid-i Elf-i Sâni: hicrî ikinci bin yılın müceddidi anlamına gelen ve İmam-ı Rabbanî (r.a.) için kullanılan bir ifade Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve en değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) Sünnet/Sünnet-i Seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler ahzedilmek: alınmak bid’a: dinde olmayıp sonradan dine zarar verecek şekilde ortaya çıkan şey bid’a-i hasene: Hz. Muhammed’den (a.s.m.) sonra ortaya çıkan, fakat Kur’ân ve Sünnete aykırı olmayan şey dahil etmek: içine almak derc edilmek: içine yerleştirilmek ehl-i ilim: ilimle uğraşan kişiler, âlimler esasat: esaslar, temel prensipler evrad: okunması âdet olan dualar ezkâr: zikirler hakikat: gerçek, asıl ve esas hariç: dış, başka yer iksir: etkili ilaç i’câz: mu’cize oluş, bir benzerini yapmakta başkalarını aciz bırakma kelimat: kelimeler, sözler kemâlât: mükemellikler, kusursuz özellikler kâfi: yeterli menba: kaynak mervî: rivayet edilen, nakledilen meşrep: hareket tarzı, metod muhalefet etmek: karşıt olmak mukabil: karşılık mukarrer: kesinlik kazanmış, belirlenmiş nev’: çeşit, tür nükte: ince mânâlı söz saadet-i dâreyn: dünya ve ahiret mutluluğu seyr-i sülûk-i ruhanî: manevî makamlarda ruh ile yapılan seyir ve seyahat suret: şekil, biçim tarikat: mânevî ilerlemeye götüren yol tağyir etmek: değiştirmek usul: metod, yol vird: devamlı yapılan zikir zât: kişi âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi îcâz: veciz söz söyleme, az sözle çok mânâlar anlatma İmam-ı Rabbânî: (bk. bilgiler) şeriat: Allah tarafından bildirilen hükümler, Kur’ân ve Sünnet şuâ: ışın, güçlü ışık huzmesi 29 Haziran 2011: 20:09 #793988Anonim
Şu âyet diyor ki: “Allah’a (celle celâluhu) imanınız varsa, elbette Allah’ı seveceksiniz. Madem Allah’ı seversiniz; Allah’ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise: Allah’ın sevdiği zâta benzemelisiniz. Ona benzemek ise, ona ittibâ etmektir. Ne vakit ona ittibâ etseniz, Allah da sizi sevecek. Zaten siz Allah’ı seversiniz, tâ ki Allah da sizi sevsin.”
İşte bütün bu cümleler, şu âyetin yalnız mücmel ve kısa bir meâlidir. Demek oluyor ki, insan için en mühim, âli maksat, Cenâb-ı Hakkın muhabbetine mazhar olmasıdır. Bu âyetin nassıyla gösteriyor ki, o matlab-ı âlânın yolu Habibullaha ittibâdır ve Sünnet-i Seniyyesine iktidâdır. Bu makamda üç nokta ispat edilse, mezkûr hakikat tamamıyla tezahür eder.
BİRİNCİ NOKTA: Beşer, fıtraten, şu kâinatın Hâlıkına karşı hadsiz bir muhabbet üzerine yaratılmıştır. Çünkü fıtrat-ı beşeriyede cemâle karşı bir muhabbet ve kemâle karşı perestiş etmek ve ihsana karşı sevmek vardır. Cemal ve kemal ve ihsan derecâtına göre o muhabbet tezayüd eder, aşkın en müntehâ derecesine kadar gider.
Hem bu küçük insanın küçücük kalbinde kâinat kadar bir aşk yerleşir. Evet, kalbin mercimek kadar bir sandukçası olan kuvve-i hafıza, bir kütüphane hükmünde binler kitap kadar yazı, içinde yazılması gösteriyor ki, kalb-i insan, kâinatı içine alabilir ve o kadar muhabbet taşıyabilir.
Madem fıtrat-ı beşeriyede ihsan ve cemal ve kemâle karşı böyle hadsiz bir istidad-ı muhabbet vardır. Ve madem bu kâinatın Hâlıkı, kâinatta tezahür eden âsârıyla bilbedâhe tahakkuku sabit olan hadsiz cemâl-i mukaddesi, bu mevcudatta tezahür eden nukuş-u san’atıyla bizzarure sübutu tahakkuk eden hadsiz kemâl-i kudsîsi ve bütün zîhayatlarda tezahür eden hadsiz envâ-ı ihsan ve in’âmâtıyla bilyakin ve belki bilmüşahede vücudu tahakkuk eden hadsiz ihsânâtı vardır.
Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan, şeref ve yücelik sahibi Allah Habibullah: Allah’ın en sevdiği kul olan Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (a.s.m.) Hâlık: yaratıcı olan Allah Sünnet-i Seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler beşer: insan bilbedâhe: açık bir şekilde bilmüşahede: gözle görerek bilyakin: kesin kanaat ile bizzarure: zorunlu olarak celle celâluhu: Allah’ın şânı çok yücedir cemâl: güzellik cemâl-i mukaddes: kutsal ve kusursuz güzellik derecât: dereceler envâ-ı ihsan: bağışların türleri fıtrat-ı beşeriye: insanın yaratılışı, tabiatı fıtraten: yaratılışça, mizaç olarak hadsiz: sınırsız hakikat: doğru gerçek ihsan: bağış, iyilik, lütuf ihsânât: bağışlar, iyilikler, lütuflar iktidâ etmek: uymak in’âmât: nimetler istidad-ı muhabbet: sevme kabiliyeti ittibâ etmek: uymak, tabi olmak kalb-i insan: insan kalbi; insana has mânevî bir duygu kemâl: mükemmellik, kusursuzluk kemâl-i kudsî: kusursuz mükemmellik kuvve-i hafıza: hafıza gücü, bellek kâinat: evren, bütün yaratılmışlar makam: derece, yer maksat: amaç, gaye matlab-ı âlâ: en yüksek hedef, en çok istenen şey mazhar olmak: nail olmak, erişmek mevcudat: varlıklar mezkûr: adı geçen meâl: açıklama muhabbet: sevgi mücmel: kısa, öz mühim: önemli müntehâ: en son nokta nass: Kur’ân’ın açık ve kesin hükmü nukuş-u san’at: sanat nakışları, işlemeleri perestiş etmek: bir şeye aşırı düşkün olmak sandukça: küçük sandık sübut: sabit bir şekilde hep var olma tahakkuk: gerçekleşme tezahür: görünme, ortaya çıkma tezayüd etmek: artmak vücud: varlık zât: kişi, şahıs zîhayat: canlı âli: yüce âsâr: eserler, neticeler âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi 29 Haziran 2011: 20:12 #793989Anonim
Elbette, zîşuurların en câmii ve en muhtacı ve en mütefekkiri ve en müştâkı olan beşerden, hadsiz bir muhabbeti iktiza ediyor.
Evet, herbir insan o Hâlık-ı Zülcelâle karşı hadsiz bir muhabbete müstaid olduğu gibi, o Hâlık dahi herkesten ziyade cemal ve kemal ve ihsanına karşı hadsiz bir mahbubiyete müstehaktır. Hattâ insan-ı mü’minde, hayatına ve bekàsına ve vücuduna ve dünyasına
1 ve nefsine ve mevcudata karşı türlü türlü muhabbetleri ve şedit alâkaları, o istidad-ı muhabbet-i İlâhiyenin tereşşuhâtıdır. Hattâ insanın mütenevvi hissiyât-ı şedidesi, o istidad-ı muhabbetin istihaleleridir ve başka şekillere girmiş reşhalarıdır.Malûmdur ki, insan kendi saadetiyle mütelezziz olduğu gibi, alâkadar olduğu zatların saadetleriyle dahi mütelezziz oluyor. Ve kendini belâdan kurtaranı sevdiği gibi, sevdiklerini de kurtaranı öyle sever. İşte, bu hâlet-i ruhiyeye binaen, insan, eğer her insana ait envâ-ı ihsânât-ı İlâhiyeden yalnız bunu düşünse ki:
“Benim Hâlıkım beni zulümat-ı ebediye olan ademden kurtarıp bu dünyada bir güzel bir dünyayı bana verdiği gibi, ecelim geldiği zaman beni idam-ı ebedî olan ademden ve mahvdan yine kurtarıp bâki bir âlemde ebedî ve çok şâşaalı bir âlemi bana ihsan ve o âlemin umum envâ-ı lezâiz ve mehâsininden istifade edecek ve cevelân edip tenezzüh edecek zâhirî ve bâtınî hasseleri, duyguları bana in’âm ettiği gibi, çok sevdiğim ve çok alâkadar olduğum bütün akarib ve ahbap ve ebnâ-yı cinsimi dahi öyle hadsiz ihsanlara mazhar ediyor ve o ihsanlar bir cihette bana ait oluyor. Zira onların saadetleriyle mes’ut ve mütelezziz oluyorum.[NOT]Dipnot-1 bk. Lokman Sûresi, 31:20.
[/NOT]
Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi yaratıcı, Allah adem: yokluk, hiçlik ahbap: dostlar, sevgililer akarib: akrabalar, yakınlar alâka: ilgi alâkadar: ilgili bekà: devamlılık ve kalıcılık, sonsuzluk belâ: büyük sıkıntı beşer: insan binaen: dayanarak bâki: devamlı olan, sonsuz bâtınî: iç âleme ait cemâl: güzellik cevelân eden: dolaşan, gezen cihet: taraf, yön câmi: kapsamlı, içine alan ebedî: sonsuz ebnâ-yı cins: aynı türden olan ecel: ölüm vakti envâ-ı ihsânât-ı İlâhiye: İlâhî ihsan çeşitleri envâ-ı lezâiz: lezzet çeşitleri hadsiz: sayısız hasse: duygu hissiyât-ı şedide: kuvvetli duygular hâlet-i ruhiye: ruh hali idam-ı ebedî: dirilmemek üzere sonsuz yok oluş ihsan: bağış, iyilik, lütuf iktiza etmek: gerektirmek insan-ı mü’min: Allah’a inanan insan in’âm etme: nimet verme, nimetlendirme istidad-ı muhabbet: insandaki sevgi yeteneği istidad-ı muhabbet-i İlâhiye: Allah’ı sevme kabiliyeti istifade etmek: faydalanmak istihale: bir halden başka hale geçme kemâl: kusursuzluk, mükemmellik mahbubiyet: sevgili olma mahv: yok olma malûm: bilinen mazhar etme: eriştirme mehâsin: güzellikler, iyilikler mes’ut: mutlu mevcudat: varlıklar muhabbet: sevgi müstaid: kabiliyet sahibi müstehak: hak etmiş, layık mütefekkir: tefekkür eden, düşünen mütelezziz olma: lezzet alma mütenevvi: çeşit çeşit müştâk: düşkün, tutkun nefis: kişinin kendisi reşha: sızıntı saadet: mutluluk tenezzüh etmek: gezinti yapmak tereşşuhât: sızıntılar, izler umum: bütün, genel zira: çünkü ziyade: çok, fazla zulümat-ı ebediye: sonsuz karanlıklar zâhirî: dış görünüşe ait zîşuur: şuur sahibi âlem: dünya, evren şedit: şiddetli şâşaalı: gösterişli, göz alıcı bir şekilde 1 Temmuz 2011: 20:46 #794016Anonim
Madem
1 اَ ْلاِنْسَانُ عَبِيدُ اْلاِحْسَانِ sırrıyla, herkeste ihsana karşı perestiş var. Elbette, böyle hadsiz ebedî ihsânâta karşı, kâinat kadar bir kalbim olsa, o ihsana karşı muhabbetle dolmak iktiza eder ve doldurmak isterim. Ben bilfiil o muhabbeti etmezsem de, bil’istidat, bil’iman, binniyet, bilkabul, bittakdir, bil’iştiyak, bil’iltizam, bil’irade suretinde ediyorum” diyecek. Ve hâkezâ, cemal ve kemâle karşı insanın göstereceği muhabbet ise, icmâlen işaret ettiğimiz ihsana karşı muhabbete kıyas edilsin.
Kâfir ise, küfür cihetiyle, hadsiz bir adâvet eder. Hattâ kâinata ve mevcudata karşı zâlimâne ve tahkirkârâne bir adâvet taşıyor.
İKİNCİ NOKTA: Muhabbetullah, ittibâ-ı Sünnet-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâmı istilzam eder. Çünkü Allah’ı sevmek, Onun marziyâtını yapmaktır. Marziyâtı ise, en mükemmel bir surette zât-ı Muhammediyede (a.s.m.) tezahür ediyor. Zât-ı Ahmediyeye (a.s.m.) harekât ve ef’alde benzemek iki cihetledir.
Birisi: Cenâb-ı Hakkı sevmek cihetinde emrine itaat ve marziyâtı dairesinde hareket etmek, o ittibâı iktiza ediyor. Çünkü bu işte en mükemmel imam, zât-ı Muhammediyedir (a.s.m.)
2
İkincisi: Madem zât-ı Ahmediye (a.s.m.) insanlara olan hadsiz ihsânât-ı İlâhiyenin en mühim bir vesilesidir;
3 elbette Cenâb-ı Hak hesabına hadsiz bir muhabbete lâyıktır. İnsan, sevdiği zâta eğer benzemek kabilse, fıtraten benzemek ister. İşte, Habibullahı sevenlerin, Sünnet-i Seniyyesine ittibâ ile ona benzemeye çalışmaları kat’iyen iktiza eder.
4
[NOT]Dipnot-1 “İnsan iyilik ve ihsanın kölesidir.” Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ: 4:121; el-Beyhakî, Şuabü’l-îman: 1:381; Hatîb el-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd 4:276, 7:346; el-Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru’l-Usûl 1:149.
Dipnot-2 bk. Ahzap Sûresi, 33:21.Dipnot-3 bk. Enbiyâ Sûresi, 21:107.
Dipnot-4 bk. Ahzap Sûresi, 33:6.
[/NOT]
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah Habibullah: Allah’ın en sevdiği kul olan Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (a.s.m.) Sünnet-i Seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler Zât-ı Ahmediye: Peygamber Efendimizin velayet sahibi kişiliği adâvet: düşmanlık bilfiil: fiilen, uygulamalı olarak bilkabul: kabul ederek bil’iltizam: sıkıca sarılarak bil’iman: iman ile, inanarak bil’irade: irade ile, isteyerek bil’istidat: kabiliyet ile bil’iştiyak: aşk derecesinde severek binniyet: niyet ederek bittakdir: takdir ederek cemâl: güzellik cihet: taraf, yön ebedî: sonsuz ef’al: fiiller, davranışlar fıtraten: yaratılış itibariyle hadsiz: sınırsız harekât: hareketler hâkezâ: bunun gibi icmâlen: kısaca ihsan: bağış, iyilik, lütuf ihsânât: bağışlar, iyilikler, lütuflar ihsânât-ı İlâhiye: Allah’ın sunduğu güzel nimetler iktiza etmek: gerektirmek imam: öncü, lider istilzam etmek: gerekli görmek itaat: uyma, boyun eğme ittibâ etmek: tâbi olmak ittibâ-ı Sünnet-i Muhammediye: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) sünnetine bağlanma kabil: mümkün, olabilir kat’iyen: kesin olarak kemâl: kusursuzluk, mükemmellik kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin şeylerden birini inkâr eden kimse kâinat: evren küfür: inkâr, inançsızlık kıyas: karşılaştırma marziyât: Allah’ın razı olduğu davranışlar mevcudat: varlıklar muhabbet: sevgi muhabbetullah: Allah sevgisi perestiş etmek: bir şeye aşırı düşkün olmak suret: biçim, görünüş tahkirkârâne: hakaret eder şekilde tezahür etmek: görünmek, ortaya çıkmak zâlimâne: zalimce zât: kişi zât-ı Muhammediye: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) peygamber olan şahsiyeti -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.