• Bu konu 17 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 19)
  • Yazar
    Yazılar
  • #672390
    Anonim
      On Birinci Lem’a
      Mirkatü’s-Sünne ve Tiryaku Marazı’l-Bid’a
      besmele.jpg
      لَقَدْ جَاۤءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَؤُفٌ رَحِيمٌblank.gif1

      Şu âyetin birinci makamı Minhâcü’s-Sünnet, ikinci makamı Mirkatü’s-Sünnettir.

      فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللهُ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِblank.gif2
      قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللهَ فَاتَّبِعُونِى يُحْبِبْكُمُ اللهُblank.gif3

      Bu iki âyet-i azîmenin yüzer nüktesinden on bir nüktesi icmâlen beyan edilecek.

      BİRİNCİ NÜKTE

      Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş:

      مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتِى عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتِى فَلَهُ اَجْرُ مِائَةِ شَهِيدٍ blank.gif4

      Yani, “Fesâd-ı ümmetim zamanında kim benim sünnetime temessük etse, yüz şehidin ecrini, sevabını kazanabilir.”

      [NOT]
      Dipnot-1 “Size kendi içinizden öyle bir peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir. O size çok düşkün, mü’minlere çok şefkatli, çok merhametlidir.” Tevbe Sûresi, 9:128.

      Dipnot-2 “Eğer senden yüz çevirecek olurlarsa de ki: Allah bana yeter. Ondan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ben Ona tevekkül ettim. Yüce Arşın Rabbi de Odur.” Tevbe Sûresi, 9:129.

      Dipnot-3 “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:31.

      Dipnot-4
      İbni Adiy, el-Kâmil fi’d-Duafâ, 2:739; el-Münzirî, et-Terğîb ve’t-Terhîb, 1:41; Taberânî, el-Mecmeu’l-Kebîr, 1394; Ali bin Hüsâmüddin, Müntehebâtü Kenzi’l-Ummâl, 1:100; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 7:282.
      [/NOT]

      Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun Minhâcü’s-Sünnet: Peygamberimizin sünnetine uyma metodu, sünnetin yolu
      Mirkatü’s-Sünne: sünnetin merdiveni; sünnetin dereceleri Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.)
      Tiryaku Marazı’l-Bid’a: İslâmiyetin aslında olmayıp sonradan dine sokulan, Kur’ân’a ve Sünnete muhalif manevî hastalıkların ilâcı, panzehiri beyan etme: açıklama
      ecir: sevap ferman etmek: buyurmak
      fesâd-ı ümmet: İslâm ümmetinin bozulup iyi özelliklerini kaybetmesi icmâlen: kısaca, özetle
      makam: bölüm, derece nükte: ince mânâlı söz
      sünnet: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler temessük etmek: sıkıca sarılmak
      âyet-i azîme: büyük ve yüce âyet
      #793858
      Anonim

        Evet, Sünnet-i Seniyyeye ittibâ, mutlaka gayet kıymettardır. Hususan bid’aların istilâsı zamanında Sünnet-i Seniyyeye ittibâ etmek daha ziyade kıymettardır. Hususan fesâd-ı ümmet zamanında Sünnet-i Seniyyenin küçük bir âdâbına mürâât etmek, ehemmiyetli bir takvâyı ve kuvvetli bir imanı ihsas ediyor. Doğrudan doğruya Sünnete ittibâ etmek, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı hatıra getiriyor. O ihtardan, o hâtıra, bir huzur-u İlâhi hâtırasına inkılâp eder. Hattâ en küçük bir muamelede, hattâ yemek,blank.gif1 içmekblank.gif2 ve yatmakblank.gif3 âdâbında Sünnet-i Seniyyeyi mürâât ettiği dakikada, o âdi muamele ve o fıtrî amel, sevaplı bir ibadet ve şer’î bir hareket oluyor. Çünkü o âdi hareketiyle Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma ittibâını düşünüyor ve şeriatın bir edebi olduğunu tasavvur eder. Ve şeriat sahibi o olduğu hatırına gelir. Ve ondan, Şâri-i Hakikî olan Cenâb-ı Hakka kalbi müteveccih olur. Bir nevi huzur ve ibadet kazanır.

        İşte, bu sırra binaen, Sünnet-i Seniyyeye ittibâı kendine âdet eden, âdâtını ibadete çevirir, bütün ömrünü semeredar ve sevabdar yapabilir.

        İKİNCİ NÜKTE

        İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî (r.a.) demiş ki: “Ben seyr-i ruhanîde kat-ı merâtip ederken, tabakat-ı evliyâ içinde en parlak, en haşmetli, en letâfetli, en emniyetli, Sünnet-i Seniyyeye ittibâı esas-ı tarikat ittihaz edenleri gördüm. Hattâ o tabakanın âmi evliyaları, sair tabakâtın has velîlerinden daha muhteşem görünüyordu.”blank.gif4




        [NOT]Dipnot-1 bk. Tirmizî, Et’ime: 47; Ebû Dâvud, Eşribe: 15; İbni Mâce, Et’ime: 7; Müsned: 6:143, 207, 265.
        Dipnot-2 bk. Buhârî, Eşribe: 26; Müslim; Eşribe: 122-123; Tirmizî, Eşribe: 14.

        Dipnot-3 bk. Buhârî, Deavât: 8; Tirmizî, Deavât: 29; Ebû Dâvud, Edeb: 177.

        Dipnot-4 bk. İmam-ı Rabbânî, el-Mektûbât: 1:240 (260. Mektup)

        [/NOT]

        Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, şeref ve azamet sahibi yüce Allah
        Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) Sünnet-i Seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler
        amel: iş, davranış bid’a: sonradan dine aykırı şekilde ortaya çıkan dine zarar verici şey
        binaen: dayanarak edeb: terbiye, güzel ahlâk
        ehemmiyetli: önemli emniyetli: güvenli
        esas-ı tarikat: tarikatın temeli, kökü evliya: Allah dostları
        fesâd-ı ümmet: İslâm ümmetinin bozulup iyi özelliklerini kaybetmesi fıtrî: Allah’ın yaratılışa ait koyduğu kanunlar
        has: özel, seçkin haşmetli: büyük, görkemli
        hususan: özellikle huzur-u İlâhi: kulun kendisini Allah’ın huzurunda hissetmesi
        ihsas etmek: hissettirmek ihtar: hatırlatma
        inkılâp etme: değişme, dönüşme istilâ: işgal altına alma
        ittibâ: uyma ittibâ etme: tâbi olma, bağlanma
        ittihaz etmek: edinmek, kabullenmek kat-ı merâtip: manevî derece ve mertebelere yükselme
        kıymettar: değerli letâfetli: güzel, hoş
        muamele: davranış, uygulama muhteşem: ihtişamlı, görkemli
        mürâât etmek: uymak, uygulamak müteveccih olmak: yönelmek
        nevi: çeşit, tür nükte: ince mânâlı söz
        sair: başka semeredar: meyveli, verimli
        sevabdar: sevaplı seyr-i ruhanî: manevî ve rûhânî makamlarda seyahat
        tabakat-ı evliyâ: velilerin sınıfları, derceleri tabakât: dereceler
        takvâ: Allah’ın emirlerini tutup, günahlardan sakınmak tasavvur etmek: düşünmek, hayal etmek
        ziyade: çok âdet: alışkanlık
        âdi: sıradan âdâb: davranış kuralları
        âdât: âdetler, alışkanlıklar âmi: halktan biri
        İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî: (bk. bilgiler – İmâm-ı Rabbânî) Şâri-i Hakikî: şeriatın kurucusu ve gerçek sahibi olan Allah (c.c.)
        şeriat: Allah tarafından bildirilen hükümler, Kur’ân ve sünnet; İlâhî kanun, İslâmiyet şer’î: dinin emri olan
        #793859
        Anonim

          Evet, Müceddid-i Elf-i Sâni İmam-ı Rabbânî hak söylüyor. Sünnet-i Seniyyeyi esas tutan, Habibullahın zılli altında makam-ı mahbubiyete mazhardır.

          ÜÇÜNCÜ NÜKTE

          Bu fakir Said, Eski Said’den çıkmaya çalıştığı bir zamanda, rehbersizlikten ve nefs-i emmârenin gururundan gayet müthiş ve mânevî bir fırtına içinde akıl ve kalbim hakaik içerisinde yuvarlandılar. Kâh Süreyya’dan serâya, kâh serâdan Süreyya’ya kadar bir sukut ve suud içerisinde çalkanıyorlardı.

          İşte, o zaman müşahede ettim ki, Sünnet-i Seniyyenin meseleleri, hattâ küçük âdâbları, gemilerde hatt-ı hareketi gösteren kıblenâmeli birer pusula gibi, hadsiz zararlı, zulümatlı yollar içinde birer düğme hükmünde görüyordum. Hem o seyahat-i ruhiyede, çok tazyikat altında, gayet ağır yükler yüklenmiş bir vaziyette kendimi gördüğüm zamanda, Sünnet-i Seniyyenin o vaziyete temas eden meselelerine ittibâ ettikçe, benim bütün ağırlıklarımı alıyor gibi bir hiffet buluyordum. Bir teslimiyetle, tereddütlerden ve vesveselerden, yani, “Acaba böyle hareket hak mıdır, maslahat mıdır?” diye endişelerden kurtuluyordum. Ne vakit elimi çektiysem, bakıyordum, tazyikat çok. Nereye gittikleri anlaşılmayan çok yollar var. Yük ağır, ben de gayet âcizim. Nazarım da kısa, yol da zulümatlı. Ne vakit Sünnete yapışsam yol aydınlaşıyor, selâmetli yol görünüyor, yük hafifleşiyor, tazyikat kalkıyor gibi bir hâlet hissediyordum. İşte o zamanlarımda İmam-ı Rabbânînin hükmünü bilmüşahede tasdik ettim.

          DÖRDÜNCÜ NÜKTE
          Bir zaman rabıta-i mevtten ve 1 اَلْمَوْتُ حَقٌّ kaziyesindeki tasdikten ve âlemin zeval ve fenâsından gelen bir hâlet-i ruhiyeden, kendimi acip bir âlemde

          [NOT]Dipnot-1 “Ölüm gerçektir.” bk. Ahmed b. Muhammed, Kitâbü Usûli’d-Dîn 1:213; el-Kınnevcî, Katfü’s-semer fî Beyânî Akîdeti Ehli’l-eser: 1:121.
          [/NOT]

          Habibullah: Allah’ın en sevdiği kul olan Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (a.s.m.) Müceddid-i Elf-i Sâni: aslına uygun şekilde zamanın şartlarına göre dini yeniden yorumlayan hicrî ikinci bin yılının âlimi
          Said/Eski Said: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî) Sünnet-i Seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler
          Süreyya: Ülker yıldızı acip: tuhaf
          bilmüşahede: gözle görerek esas: temel, asıl
          fenâ: yok olma hadsiz: sınırsız
          hak: doğru, gerçek hakaik: hakikatler, gerçekler
          hatt-ı hareket: takip edilecek yol hiffet: hafiflik
          hâlet: durum, hal hâlet-i ruhiye: insanın ruh hâli, psikolojik durumu
          ittibâ etmek: uymak kaziye: hüküm, önerme
          kâh: bazan makam-ı mahbubiyet: Allah’ın sevgisini kazanma makamı
          maslahat: fayda, yarar mazhar olma: erişme, elde etme
          mânevî: mânâya ait, maddî olmayan müşahede etmek: görmek, gözlemlemek
          nazar: bakış açısı nefs-i emmâre: hazır zevke düşkün ve insanı kötülüğe sevk eden duygu
          nükte: ince mânâlı söz rabıta-i mevt: ölümü ve dünyanın fânî olduğunu düşünerek nefsin aldatmacalarından kurtulma yöntemi
          selâmet: esenlik, güven serâ: yer, dünya
          seyahat-i ruhiye: ruhla yapılan manevî yolculuk sukut: düşme
          suud: yükselme tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak
          tazyikat: baskılar, sıkıntılar tereddüt: şüphe
          teslimiyet: bağlılık, kendini Allah’ın iradesine bırakma vesvese: şüphe, asılsız kuruntu
          zeval: kaybolma zulümat: karanlıklar
          zıll: gölge âciz: güçsüz, elinden bir şey gelmeyen
          âdâb: davranış kuralları âlem: dünya, evren
          İmam-ı Rabbânî: (bk. bilgiler)

          #793860
          Anonim

            gördüm. Baktım ki, ben bir cenazeyim, üç mühim büyük cenazenin başında duruyorum.

            Birisi: Benim hayatımla alâkadar ve mazi kabrine giren zîhayat mahlûkatın heyet-i mecmuasının cenaze-i mâneviyesi başında bir mezar taşı hükmündeyim.

            İkincisi: Küre-i arz mezaristanında, nev-i beşerin hayatıyla alâkadar envâ-ı zîhayatın heyet-i mecmuasının mazi mezarına defnedilen azîm cenazenin başında bulunan, mezar taşı olan bu asrın yüzünde çabuk silinecek bir nokta ve çabuk ölecek bir karıncayım.

            Üçüncüsü: Şu kâinatın kıyamet vaktinde ölmesi, muhakkaku’l-vuku olduğu için, nazarımda vâki hükmüne geçti. O azîm cenazenin sekeratından dehşet ve vefatından beht ve hayret içinde kendimi görmekle beraber, istikbalde de muhakkaku’l-vuku olan vefatım o zaman vuku buluyor gibi göründü ve 1 فَاِنْ تَوَلَّوْا blank.gifilh. sırrıyla, bütün mevcudat, bütün mahbubat, benim vefatımla bana arkalarını çevirip beni terk ettiler, yalnız bıraktılar. Hadsiz bir deniz suretini alan ebed tarafındaki istikbale ruhum sevk ediliyordu. O denize ister istemez atılmak lâzım geliyordu.

            İşte, o pek acip ve çok hazin hâlette iken, iman ve Kur’ân’dan gelen bir medetle,

            فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللهُ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ blank.gif2

            âyeti imdadıma yetişti ve gayet emniyetli ve selâmetli bir gemi hükmüne geçti. Ruh, kemâl-i emniyetle ve sürurla o âyetin içine girdi.

            Evet, anladım ki, âyetin mânâ-yı sarihinden başka bir mânâ-yı işarîsi beni teselli etti ki, sükûnet buldum ve sekînet verdi.

            Evet, nasıl ki mânâ-yı sarihi Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma der: “Eğer ehl-i dalâlet arka verip senin şeriat ve sünnetinden i’raz edip Kur’ân’ı


            [NOT]Dipnot-1 “Eğer senden yüz çevirecek olurlarsa.” Tevbe Sûresi, 9:129.
            Dipnot-2 “Eğer senden yüz çevirecek olurlarsa de ki: Allah bana yeter. Ondan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ben Ona tevekkül ettim. Yüce Arşın Rabbi de Odur.” Tevbe Sûresi, 9:129.

            [/NOT]

            Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.)
            acip: tuhaf, şaşkınlık veren alâkadar: ilgili
            azîm: büyük, yüce beht: şaşkınlık
            cenaze-i mâneviye: manevi cenaze defnetmek: gömmek
            ebed: sonsuzluk ehemmiyetli: önemli
            ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler envâ-ı zîhayat: canlı türleri
            hadsiz: sayısız heyet-i mecmua: genel yapı, bütün
            hâlet: durum, hal istikbal: gelecek zaman
            i’raz: yüz çevirme kemâl-i emniyet: tam anlamıyla güven veren
            kâinat: evren küre-i arz: yeryüzü, dünya
            kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması mahbubat: sevilen şeyler
            mahlûkat: varlıklar mazi: geçmiş zaman
            medet: yardım mevcudat: varlıklar
            muhakkaku’l-vuku: gerçekleşmesi kesin olan mânâ-yı işarî: işaretlerle ifade edilen mânâ
            mânâ-yı sarih: açık mânâ nev-i beşer: insanlar, insanlık
            sekerat: can çekişme anı sekînet verme: sakinleştirme
            selâmetli: güvenli sevk edilmek: gönderilmek
            sükûnet bulmak: sakinleşmek sünnet: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler
            sürur: mutluluk, sevinç vuku bulmak: gerçekleşmek, meydana gelmek
            vâki: meydana gelen zîhayat: canlı
            âyet: Kur’ân’da yer alan her bir cümle şeriat: Allah tarafından bildirilen kanun ve hükümler
            #793862
            Anonim

              dinlemeseler, merak etme. Ve de ki: Cenâb-ı Hak bana kâfidir. Ona tevekkül ediyorum. Sizin yerlerinize, ittibâ edecekleri yetiştirir. Taht-ı saltanatı herşeyi muhittir; ne âsiler hududundan kaçabilirler ve ne de istimdat edenler medetsiz kalırlar.”

              Öyle de, mânâ-yı işarîsiyle der ki: “Ey insan ve ey insanın reisi ve mürşidi! Eğer bütün mevcudat seni bırakıp fenâ yolunda ademe giderse, eğer zîhayatlar senden mufarakat edip ölüm yolunda koşarsa, eğer insanlar seni terk edip mezaristana girerse, eğer ehl-i gaflet ve dalâlet seni dinlemeyip zulümata düşerse, merak etme. De ki: Cenâb-ı Hak bana kâfidir. Madem O var, herşey var. Ve o halde, o gidenler ademe gitmediler. Onun başka memleketine gidiyorlar. Ve onların bedeline o Arş-ı Azîm Sahibi, nihayetsiz cünud ve askerinden, başkalarını gönderir. Ve mezaristana girenler mahvolmadılar; başka âleme gidiyorlar. Onların bedeline başka vazifedarları gönderir. Ve dalâlete düşenlere bedel, tarik-i hakkı takip edecek muti kullarını gönderebilir. Madem öyledir; O herşeye bedeldir, bütün eşya birtek teveccühüne bedel olamaz” der.

              İşte, şu mânâ-yı işarî vasıtasıyla, bana dehşet veren üç müthiş cenaze, başka şekil aldılar. Yani, hem Hakîm, hem Rahîm, hem Âdil, hem Kadîr bir Zât-ı Zülcelâlin taht-ı tedbir ve rububiyetinde ve hikmet ve rahmeti içinde hikmetnümâ bir seyeran, ibretnümâ bir cevelân, vazifedârâne bir seyahat suretinde bir seyrüseferdir, bir terhis ve tavziftir ki, böylece kâinat çalkalanıyor, gidiyor, geliyor.

              BEŞİNCİ NÜKTE

              قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللهَ فَاتَّبِعُونِى يُحْبِبْكُمُ اللهُ blank.gif1 âyet-i azîmesi, ittibâ-ı sünnet


              [NOT]Dipnot-1
              “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:31.

              [/NOT]

              Arş-ı Azîm: Allah’ın büyüklük ve yüceliğinin ve herşeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer Hakîm: her işini hikmetle ve belli bir sebeple yapan Allah
              Kadîr: herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah Rahîm: her bir varlığa ayrı ayrı rahmet ve şefkatini gösteren Allah
              Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve büyüklük sahibi ve şanı yüce Allah adem: hiçlik, yokluk
              bedel: karşılık cevelân: dolaşma
              cünud: askerler dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık
              ehl-i gaflet: âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız olanlar fenâ: geçip gitme, yok olma
              hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratılması hikmetnümâ: hikmetli, anlamlı
              hudud: sınır ibretnümâ: ibret ve ders verici
              istimdat: yardım dileme ittibâ etmek: uymak, tabi olmak
              ittibâ-ı sünnet: Peygamberimizin sünnetine tabi olma kâinat: evren, bütün yaratılmışlar
              medet: yardım mevcudat: varlıklar
              mufarakat: ayrılık muhit: herşeyi içine alan, kuşatan
              muti: itaat eden mânâ-yı işarî: asıl anlamın dışında, işaret edilen diğer anlam
              mürşid: doğru yol gösteren nihayetsiz: sınırsız
              nükte: ince anlamlı söz rahmet: İlâhî şefkat, merhamet
              rububiyet: Allah’ın her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması seyeran: seyahat, gezi
              seyrüsefer: gezip dolaşma taht-ı saltanat: saltanat ve hakimiyet altında tutulan yerler
              taht-ı tedbir: yönetim ve idaresi altında tutulan alan tarik-i hak: hak ve hakikat yolu
              tavzif: görevlendirme terhis: göreve son verme
              teveccüh: ilgi, yönelme tevekkül etmek: Allah’a dayanmak ve güvenmek
              vazifedar: görevli vazifedârâne: vazifeli bir şekilde
              zulümat: karanlıklar zîhayat: canlı
              Âdil: adaletle iş gören, sonsuz adalet sahibi Allah âlem: dünya
              âsi: isyan eden âyet-i azîme: büyük ve yüce âyet

              #793863
              Anonim

                ne kadar mühim ve lâzım olduğunu pek kat’î bir surette ilân ediyor. Evet, şu âyet-i kerime, kıyâsât-ı mantıkıye içinde, kıyas-ı istisnâî kısmının en kuvvetli ve kat’î bir kıyasıdır. Şöyle ki:

                Nasıl mantıkça kıyas-ı istisnâî misali olarak deniliyor: “Eğer güneş çıksa gündüz olacak.” Müsbet netice için denilir: “Güneş çıktı. Öyleyse netice veriyor ki, şimdi gündüzdür.” Menfi netice için deniliyor: “Gündüz yok. Öyleyse netice veriyor ki, güneş çıkmamış.” Mantıkça, bu müsbet ve menfi iki netice kat’îdirler.

                Aynen böyle de, şu âyet-i kerime der ki: Eğer Allah’a muhabbetiniz varsa, Habibullaha ittibâ edilecek. İttibâ edilmezse, netice veriyor ki, Allah’a muhabbetiniz yoktur. Muhabbetullah varsa, netice verir ki, Habibullahın Sünnet-i Seniyyesine ittibâı intaç eder.

                Evet, Cenâb-ı Hakka iman eden, elbette Ona itaat edecek. Ve itaat yolları içinde en makbulü ve en müstakimi ve en kısası, bilâşüphe, Habibullahın gösterdiği ve takip ettiği yoldur.

                Evet, bu kâinatı bu derece in’âmât ile dolduran Zât-ı Kerîm-i Zülcemâl, zîşuurlardan o nimetlere karşı şükür istemesi, zarurî ve bedihîdir. Hem bu kâinatı bu kadar mucizât-ı san’atla tezyin eden o Zât-ı Hakîm-i Zülcelâl, elbette, bilbedâhe, zîşuurlar içinde en mümtaz birisini Kendine muhatap ve tercüman ve ibâdına mübelliğ ve imam yapacaktır. Hem bu kâinatı had ve hesaba gelmez tecelliyât-ı cemal ve kemâlâtına mazhar eden o Zât-ı Cemîl-i Zülkemal, elbette, bilbedâhe, sevdiği ve izharını istediği cemal ve kemal ve esmâ ve san’atının en câmi ve en mükemmel mikyas ve medarı olan bir zâta, herhalde en ekmel bir vaziyet‑i ubudiyeti verecek ve onun vaziyetini sairlerine nümune-i imtisal edip herkesi onun ittibâına sevk edecek. Tâ ki o güzel vaziyeti başkalarında da görünsün.


                Cenâb-ı Hak: hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah Habibullah: Allah’ın en sevdiği kul olan Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.m.)
                Sünnet-i Seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler Zât-ı Cemîl-i Zülkemal: sonsuz mükemmellik ve güzellik sahibi Allah
                Zât-ı Hakîm-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve büyüklük sahibi olan ve her şeyi hikmetle yaratan Allah Zât-ı Kerîm-i Zülcemâl: sonsuz güzellik ve cömertlik sahibi Allah
                bedihî: açık, aşikâr bilbedâhe: açık bir şekilde
                bilâşüphe: hiç şüphesiz, kuşkusuz cemâl: güzellik
                câmi: kapsamlı ekmel: en mükemmel
                esmâ: Allah’ın isimleri had ve hesaba gelmemek: sonsuz ve sınırsız olmak
                ibâd: kullar intaç etmek: sonuç vermek
                in’âmât: nimetler itaat etme: emre uyma
                ittibâ etmek: uymak, tabi olmak izhar eden: gösteren
                kat’î: kesin olarak kemâl: mükemmellik
                kâinat: evren kıyas: karşılaştırma yöntemi
                kıyas-ı istisnâî: neticesi veya tersi bizzat kendi içerisinde zikredilen kıyas şekli kıyâsât-ı mantıkıye: mantık ilminde kullanılan kıyas yöntemleri
                makbul: kabul edilen mazhar eden: kavuşturan
                medar: eksen, kaynak menfi: olumsuz, negatif
                mikyas: ölçü mucizât-ı san’at: sanat mucizeleri
                muhabbet: sevgi muhabbetullah: Cenâb-ı Hakka duyulan sevgi
                muhatap: hitap edilen mübelliğ: tebliğ eden, bildiren
                mümtaz: seçkin, üstün müsbet: olumlu, pozitif
                müstakim: dosdoğru olan nümune-i imtisal: örnek alınacak model
                sair: diğer sevk etme: gönderme
                tecelliyât-ı cemal ve kemâlât: İlâhî mükemmelliklerin ve güzelliklerin yansımaları tezyin eden: süsleyen
                vaziyet: durum, hal vaziyet-i ubudiyet: kulluk vaziyeti
                zarurî: zorunlu, gerekli zât: kişi
                zîşuur: şuur sahibi, bilinçli âyet-i kerime: şerefli âyet, Kur’ân’ın herbir cümlesi
                #793864
                Anonim

                  Elhasıl: Muhabbetullah, Sünnet-i Seniyyenin ittibâını istilzam edip intaç ediyor. Ne mutlu o kimseye ki, Sünnet-i Seniyyeye ittibâından hissesi ziyade ola. Veyl o kimseye ki, Sünnet-i Seniyyeyi takdir etmeyip bid’alara giriyor.

                  ALTINCI NÜKTE

                  Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş:

                  كُلُّ بِدْعَةٍ ضَلاَلَةٌ وَكُلُّ ضَلاَلَةٍ فِى النَّارِ blank.gif1

                  Yani, blank.gif2 اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ sırrıyla, kavaid-i Şeriat-ı Garrâ ve desâtir-i Sünnet-i Seniyye tamam ve kemâlini bulduktan sonra, yeni icadlarla o düsturları beğenmemek veyahut—hâşâ ve kellâ—nâkıs görmek hissini veren bid’aları icad etmek dalâlettir, ateştir.

                  Sünnet-i Seniyyenin merâtibi var.blank.gif3 Bir kısmı vâciptir, terk edilmez. O kısım, Şeriat-ı Garrâda tafsilâtıyla beyan edilmiş. Onlar muhkemattır, hiçbir cihette tebeddül etmez. Bir kısmı da nevâfil nev’indendir. Nevâfil kısmı da iki kısımdır:

                  Bir kısmı, ibadete tâbi Sünnet-i Seniyye kısımlarıdır. Onlar dahi şeriat kitaplarında beyan edilmiş; onların tağyiri bid’attır. Diğer kısmı, “âdâb” tabir ediliyor ki, Siyer-i Seniyye kitaplarında zikredilmiş. Onlara muhalefete bid’a denilmez; fakat âdâb-ı Nebevîye bir nevi muhalefettir ve onların nurundan ve o hakikî edepten istifade etmemektir. Bu kısım ise, örf ve âdât, muamelât-ı fıtriyede Resul-i



                  [NOT]Dipnot-1 “Her bid’at dalâlettir ve her dalâlet Cehennem ateşindedir.” Müslim, Cum’a: 43; Ebû Dâvud, Sünnet: 5; Nesâî, Î’deyn: 22; İbn-i Mâce, Mukaddime: 6, 7; Dârimî, Mukaddime: 16, 23; Müsned, 3:310, 371, 4:126, 127.
                  Dipnot-2 “Bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim.” Mâide Sûresi, 5:3.

                  Dipnot-3 bk. Dârimî, Mukaddime: 49; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat: 4:215; ed-Deylemî, el-Müsned: 2:345.

                  [/NOT]

                  Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun Muhabbetullah: Cenâb-ı Hakka duyulan sevgi
                  Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) Siyer-i Seniyye: Hz. Peygamber’in (a.s.m.) yüksek ahlâk ve vasıflarına dair yazılan kitap
                  Sünnet-i Seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler beyan: açıklama
                  bid’a/bid’at: dinde olmayıp sonradan dine zarar verecek şekilde ortaya çıkan şey cihet: şekil, yön
                  dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık desâtir-i Sünnet-i Seniyye: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) sünnetiyle ilgili prensipler
                  düstur: kural, prensip edep: terbiye, güzel ahlâk
                  elhasıl: sonuç olarak ferman etmek: buyurmak
                  hakikî: asıl, gerçek hâşâ ve kellâ: asla, kesinlikle öyle değil
                  icad: var etme, ortaya çıkarma intaç etme: sonuç verme
                  istifade etmek: faydalanmak, yararlanmak istilzam etme: gerekli görme
                  ittibâ: uyma, tabi olma kavaid-i Şeriat-ı Garrâ: parlak ve nurlu olan İslam şeriatının kuralları
                  kemâl: kusursuzluk, mükemmellik merâtib: mertebeler, dereceler
                  muamelât-ı fıtriye: doğuştan gelen, fıtrî olan davranışlar, işler muhalefet etmek: aykırı davranmak
                  muhkemat: kesin hükümler içeren emir ve yasaklar nev: çeşit, tür
                  nevâfil: nafileler, farz ve vacip ibadetlerin dışında kalan ibadetler nâkıs: eksik, noksan
                  nükte: ince anlamlı söz tabir edilme: adlandırılma
                  tafsilât: ayrıntılar takdir etmek: bir şeye gerekli değeri göstermek
                  tağyir: değiştirme tebeddül etmek: değişmek
                  tâbi: bağlı vaziyet: durum, hal
                  veyl: yazık vâcip: dinî bakımdan yapılması şart ve kesin olan emir
                  ziyade: çok âdâb: edep ve görgü kuralları
                  âdâb-ı Nebevîye: Hz. Peygamberin (a.s.m.) göstermiş olduğu hal, davranış ve ahlâk kâideleri âdât: âdetler, gelenekler
                  Şeriat-ı Garrâ: parlak ve nurlu İslâm şeriatı şeriat: Allah tarafından bildirilen hükümler, Kur’ân ve sünnet
                  #793865
                  Anonim

                    Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın tevatürle malûm olan harekâtına ittibâ etmektir. Meselâ, söylemek âdâbını gösteren ve yemek ve içmek ve yatmak gibi hâlâtın âdâbının düsturlarını beyan eden ve muaşerete taallûk eden çok sünnet-i seniyyeler var. Bu nevi sünnetlere “âdâb” tabir edilir. Fakat o âdâba ittibâ eden, âdâtını ibadete çevirir. O âdâbdan mühim bir feyiz alır. En küçük bir âdâbın mürââtı, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı tahattur ettiriyor, kalbe bir nur veriyor.

                    Sünnet-i Seniyyenin içinde en mühimi, İslâmiyet alâmetleri olan ve şeâire de taallûk eden sünnetlerdir. Şeâir, adeta hukuk-u umumiye nev’inden, cemiyete ait bir ubudiyettir. Birisinin yapmasıyla o cemiyet umumen istifade ettiği gibi, onun terkiyle de umum cemaat mes’ul olur. Bu nevi şeâire riyâ giremez ve ilân edilir. Nafile nev’inden de olsa, şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir.

                    YEDİNCİ NÜKTE

                    Sünnet-i Seniyye edeptir. Hiçbir meselesi yoktur ki, altında bir nur, bir edep bulunmasın. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş:
                    blank.gif1 اَدَّبَنِى رَبِّى فَاَحْسَنَ تَاْدِيبِى Yani, “Rabbim bana edebi güzel bir surette ihsan etmiş, edeplendirmiş.”

                    Evet, siyer-i Nebeviyeye dikkat eden ve Sünnet-i Seniyyeyi bilen, kat’iyen anlar ki, edebin envâını, Cenâb-ı Hak, Habibinde cem etmiştir.blank.gif2 Onun Sünnet-i Seniyyesini terk eden, edebi terk eder. blank.gif3 بِى اَدَبْ مَحْرُومْ بَاشَدْ اَزْ لُطْفِ رَبْ kaidesine mâsadak olur, hasâretli bir edepsizliğe düşer.

                    Sual: Herşeyi bilen ve gören ve hiçbir şey Ondan gizlenemeyen Allâmü’l-Guyûbablank.gif4


                    [NOT]Dipnot-1 el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 1:224; İbni Teymiye, Mecmûu Fetâvâ, 18:375; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1:70.

                    Dipnot-2 bk. Kalem Sûresi, 68:4.

                    Dipnot-3 Edepsiz kişi Allah’ın lütfundan mahrum olur.

                    Dipnot-4 bk. Mâide Sûresi, 5:109, 106; Tevbe Sûresi, 9:78; Sebe Sûresi, 34:48.

                    [/NOT]

                    Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun Habib: Allah’ın en sevgili kulu olan Hz. Peygamber (a.s.m.)
                    Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.)
                    Sünnet-i Seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler alâmet: belirti, işaret
                    beyan etmek: açıklamak cem etmek: toplum
                    cemaat: topluluk cemiyet: toplum, topluluk
                    düstur: kural, prensip edep: terbiye, güzel ahlâk
                    ehemmiyetli: önemli envâ: neviler, türler
                    ferman etmek: buyurmak feyiz: mânevî gıda, bereket
                    harekât: hareketler hasâret: zarar
                    hukuk-u umumiye: kamu hukuku hâlât: durumlar, haller
                    ihsan etmek: bağışlamak istifade etmek: faydalanmak
                    ittibâ etmek: uymak, tabi olmak kaide: düstur, prensip
                    kat’i: kesin malûm: bilinen
                    mes’ul: sorumlu muaşeret: birlikte yaşayıp iyi geçinmek
                    mâsadak: bir söz veya hükmü doğrulayan husus, doğrulayıcı mürâât: gözetme, koruma
                    nafile: farz ve vacip ibadetinin dışında kalan ibadetler nevi: çeşit, tür
                    nükte: ince anlamlı söz riyâ: gösteriş
                    siyer-i Nebeviye: Hz. Peygamberin (a.s.m.) yüksek ahlâk ve vasıflarına dair yazılan kitap suret: şekil, biçim
                    taallûk etmek: ilgilendirmek, ait olmak tabir etme: açıklama, yorumlama
                    tahattur etmek: hatırlatmak tevatür: yalan söylemeleri imkansız olan kişilerce nakledilen haber
                    ubudiyet: kulluk umum: bütün, genel
                    umumen: bütünüyle âdâb: edep ve görgü kuralları
                    şeâir: işaretler, İslâma sembol olmuş iş ve ibadetler
                    #793866
                    Anonim

                      karşı edep nasıl olur? Sebeb-i hacâlet olan hâletler Ondan gizlenemez. Edebin bir nev’i tesettürdür, mucib-i istikrah hâlâtı setretmektir. Allâmü’l-Guyûba karşı tesettür olamaz.

                      Elcevap: Evvelâ, Sâni-i Zülcelâl nasıl ki kemâl-i ehemmiyetle san’atını güzel göstermek istiyor ve müstekreh şeyleri perdeler altına alıyor ve nimetlerine, o nimetleri süslendirmek cihetiyle nazar-ı dikkati celb ediyor. Öyle de, mahlûkatını ve ibâdını sair zîşuurlara güzel göstermek istiyor. Çirkin vaziyetlerde görünmeleri, Cemîl ve Müzeyyin ve Lâtîf ve Hakîm gibi isimlerine karşı bir nevi isyan ve hilâf-ı edep oluyor. İşte, Sünnet-i Seniyyedeki edep, o Sâni-i Zülcelâlin esmâlarının hudutları içinde bir mahz-ı edep vaziyetini takınmaktır.

                      Saniyen: Nasıl ki bir tabip, doktorluk noktasında, bir nâmahremin en nâmahrem uzvuna bakar ve zaruret olduğu vakit ona gösterilir, hilâf-ı edep denilmez. Belki, edeb-i tıp öyle iktiza eder denilir. Fakat o tabip, recüliyet ünvanıyla yahut vâiz ismiyle yahut hoca sıfatıyla o nâmahremlere bakamaz, ona gösterilmesini edep fetvâ veremez. Ve o cihette ona göstermek hayâsızlıktır. Öyle de, Sâni-i Zülcelâlin çok esmâsı var; herbir ismin ayrı bir cilvesi var. Meselâ, Gaffâr ismi günahların vücudunu ve Settâr ismi kusûrâtın bulunmasını iktiza ettikleri gibi, Cemîl ismi de çirkinliği görmek istemez. Lâtîf, Kerîm, Hakîm, Rahîm gibi esmâ-i cemâliye ve kemâliye, mevcudatın güzel bir surette ve mümkün vaziyetlerin en iyisinde bulunmalarını iktiza ederler. Ve o esmâ-i cemâliye ve kemâliye ise, melâike ve ruhanî ve cin ve insin nazarında güzelliklerini, mevcudatın güzel vaziyetleriyle ve hüsn-ü edepleriyle göstermek isterler. İşte, Sünnet-i Seniyyedeki âdâb, bu ulvî âdâbın işaretidir ve düsturlarıdır ve nümuneleridir.




                      Allâmü’l-Guyûb: gizli olan herşeyi bilen ve ilminden hiçbir şey gizli kalmayan Allah Cemîl: bütün güzelliklerin kaynağı ve sonsuz güzellik sahibi Allah
                      Gaffâr: kulların günahlarını çok affeden, bağışlayan, bağışlaması bol olan Allah Hakîm: her işini hikmetle ve belli bir sebeple yapan Allah
                      Kerîm: sonsuz cömertlik ve ikram sahibi Allah Lâtîf: yarattığı varlıklara çok lütuf ve ihsanda bulunan, herşeyi şirin inceliklerle süsleyen ve bütün sırları, incelikleri bilen Allah
                      Müzeyyin: herşeyi eşsiz sanatıyla süsleyen, güzelleştiren Allah Rahîm: rahmeti herşeyi kuşatan, sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Allah
                      Settâr: kullarının bütün kusurlarını örten, ayıplarını en çok gizleyen Allah Sâni-i Zülcelâl: büyüklük ve haşmet sahibi olan ve her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah
                      Sünnet-i Seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler celb etme: çekme
                      cihet: şekil, yön cilve: görünme, yansıma
                      düstur: kural edeb-i tıp: tıp ahlâkı
                      edep: terbiye, güzel ahlâk esmâ: isimler; Allah’ın isimleri
                      esmâ-i cemâliye ve kemâliye: güzellik ve mükemmelliği ifade eden isimler evvelâ: öncelikle
                      fetvâ: dinî hüküm, karar hayâsızlık: utanmazlık
                      hilâf-ı edep: edebe aykırı hudut: sınır
                      hâlet: durum, hal hâlât: durumlar, haller
                      hüsn-ü edep: güzel ahlâk ibâd: kullar
                      iktiza etmek: gerektirmek ins: insanlar
                      kemâl-i ehemmiyet: tam ve mükemmel bir özen kusûrât: kusurlar
                      mahlûkat: varlıklar mahz-ı edep: saf edep ve ahlâk
                      melâike: melekler mevcudat: varlıklar
                      mucib-i istikrah: tiksintiyi gerektiren müstekreh: tiksinti uyandıran
                      nazar: bakış nazar-ı dikkat: dikkatli bakış
                      nev’: çeşit, tür nâmahrem: yabancı, nikahlanmanın haram olmadığı kişi
                      recüliyet: erkek olma ruhanî: maddî yapısı olmayan manevî varlık
                      sair: diğer saniyen: ikinci olarak
                      sebeb-i hacâlet: utanmaya sebep olan şey setretmek: örtmek
                      tabip: doktor tesettür: örtünme, gizlenme
                      ulvî: yüce, büyük uzuv: organ
                      vâiz: nasihat veren vücud: varlık
                      zîşuur: şuur sahibi, bilinçli âdâb: edepler, davranış kuralları

                      #793867
                      Anonim

                        SEKİZİNCİ NÜKTE
                        blank.gif1 فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللهُdan evvelki olan blank.gif2لَقَدْ جَاۤءَكُمْ رَسُولٌ ilh. âyeti, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın ümmetine karşı kemâl-i şefkat ve nihayet re’fetini gösterdikten sonra, şu فَاِنْ تَوَلَّوْا 3 âyetiyle der ki:

                        “Ey insanlar, ey Müslümanlar! Böyle hadsiz bir şefkatiyle sizi irşad eden ve sizin menfaatiniz için bütün kuvvetini sarf eden ve mânevî yaralarınız için, kemâl-i şefkatle, getirdiği ahkâm ve Sünnet-i Seniyyesiyle tedavi edip merhem vuran şefkatperver bir zâtın bedihî şefkatini inkâr etmek ve gözle görünen re’fetini ittiham etmek derecesinde onun sünnetinden ve tebliğ ettiği ahkâmdan yüzlerinizi çevirmek ne kadar vicdansızlık, ne kadar akılsızlık olduğunu biliniz.

                        “Ve ey şefkatli Resul ve ey re’fetli Nebî! Eğer senin bu azîm şefkatini ve büyük re’fetini tanımayıp akılsızlıklarından sana arka verip dinlemeseler, merak etme. Semâvat ve arzın cünudu taht-ı emrinde olan,blank.gif4 Arş-ı Azîm-i Muhitin tahtında saltanat-ı rububiyeti hükmeden Zât-ı Zülcelâl sana kâfidir. Hakikî muti taifeleri senin etrafına toplattırır, seni onlara dinlettirir, senin ahkâmını onlara kabul ettirir.”

                        Evet, Şeriat-ı Muhammediye ve Sünnet-i Ahmediyede hiçbir mesele yoktur ki, müteaddit hikmetleri bulunmasın. Bu fakir, bütün kusur ve aczimle beraber bunu iddia ediyorum ve bu dâvânın ispatına da hazırım. Hem şimdiye kadar yazılan yetmiş seksen Risale-i Nuriye, Sünnet-i Ahmediyenin ve Şeriat-ı Muhammediyenin (a.s.m.) meseleleri ne kadar hikmetli ve hakikatli olduğuna yetmiş

                        [NOT]Dipnot-1 “Eğer senden yüz çevirecek olurlarsa de ki: Allah bana yeter.” Tevbe Sûresi, 9:129.
                        Dipnot-2 “Size kendi içinizden öyle bir peygamber geldi ki…” Tevbe Sûresi, 9:128.

                        Dipnot-3 “Eğer senden yüz çevirecek olurlarsa.” Tevbe Sûresi, 9:129.

                        Dipnot-4 bk. Fetih Sûresi, 48:4.
                        [/NOT]

                        Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun Arş-ı Azîm-i Muhit: Cenab-ı Allah’ın her şeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer
                        Nebî: peygamber, haberci Resul: peygamber, elçi
                        Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) Sünnet-i Ahmediye: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) sünneti; hâl, söz, tavır ve tasdikleri
                        Sünnet-i Seniyye/sünnet: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler Zât-ı Zülcelâl: sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi olan Zât, Allah
                        acz: güçsüzlük ahkâm: hükümler, esaslar
                        arz: yeryüzü azîm: büyük, yüce
                        bedihî: açık, aşikâr cünud: askerler
                        dâvâ: iddia evvelki: önceki
                        hadsiz: sınırsız hakikatli: gerçek
                        hikmet: fayda, anlam, ince sır inkâr etmek: inanmamak, yok saymak
                        irşad etmek: doğru yolu göstermek ittiham etmek: suçlamak
                        kemâl-i şefkat: tam ve mükemmel şefkat kâfi: yeterli
                        muti: itaat eden, emre uyan mânevî: maddî olmayan
                        müteaddit: çok sayıda nihayet: sonsuz
                        nükte: ince mânâlı söz re’fet: merhamet, şefkat
                        saltanat-ı rububiyet: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması sarf etmek: harcamak
                        semâvât: gökler taht-ı emrinde: emri altında
                        taife: grup, topluluk tebliğ etmek: bildirmek
                        zât: kişi âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi
                        ümmet: Hz. Peygambere inanıp onun yolundan giden mü’minler Şeriat-ı Muhammediye: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) tarif ettiği, getirdiği ve bildirdiği şeriat; İslam dini
                        şefkatperver: şefkat etmeyi seven

                        #793986
                        Anonim

                          seksen şahid-i sadık hükmüne geçmiştir. Eğer bu mevzua dair iktidar olsa, yazılsa, yetmiş değil, belki yedi bin risale, o hikmetleri bitiremeyecek.

                          Hem ben şahsımda bilmüşahede ve zevken, belki bin tecrübâtım var ki, mesâil-i şeriatla Sünnet-i Seniyye düsturları, emrâz-ı ruhaniyede ve akliyede ve kalbiyede, hususan emrâz-ı içtimaiyede gayet nâfi birer devâdır bildiğimi ve onların yerini başka felsefî ve hikmetli meseleler tutamadığını, bilmüşahede kendim hissettiğimi ve başkalarına da bir derece risalelerde ihsas ettiğimi ilân ediyorum. Bu dâvâmda tereddüt edenler, Risale-i Nur eczalarına müracaat edip baksınlar.

                          İşte böyle bir zâtın Sünnet-i Seniyyesine elden geldiği kadar ittibâa çalışmak ne kadar kârlı ve hayat-ı ebediye için ne kadar saadetli ve hayat-ı dünyeviye için ne kadar menfaatli olduğu kıyas edilsin.

                          DOKUZUNCU NÜKTE

                          Sünnet-i Seniyyenin herbir nev’ine tamamen bilfiil ittibâ etmek, ehass-ı havassa dahi ancak müyesser olur. Ona bilfiil olmasa da, binniyet, bilkast, taraftarâne ve iltizamkârâne talip olmak, herkesin elinden gelir. Farz ve vâcip kısımlara zaten ittibâa mecburiyet var. Ve ubudiyetteki müstehap olan Sünnet-i Seniyyenin terkinde, günah olmasa dahi, büyük sevabın zayiatı var. Tağyirinde ise büyük hata vardır. Âdât ve muamelâttaki Sünnet-i Seniyye ise, ittibâ ettikçe, o âdât, ibadet olur. Etmese itab yok; fakat Habibullahın âdâb-ı hayatiyesinin nurundan istifadesi azalır.

                          Ahkâm-ı ubudiyette yeni icadlar bid’attır. Bid’atlar ise,
                          اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ blank.gif1 sırrına münafi olduğu için, merduttur.blank.gif2 Fakat, tarikatte


                          [NOT]Dipnot-1 “Bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim.” Mâide Sûresi, 5:3.
                          Dipnot-2 bk. Buhârî, İ’tisam: 5, Büyû’: 60, Sulh: 5; Müslim, Akdiye: 18; Ebû Dâvud, Sünnet: 6.

                          [/NOT]

                          Habibullah: Allah’ın en sevdiği kul olan Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (a.s.m.) Sünnet-i Seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler
                          ahkâm-ı ubudiyet: kulluk esasları, kulluğun hükümleri bid’at: dinde olmayıp sonradan dine aykırı şekilde ortaya çıkan şey
                          bilfiil: fiilen, uygulamaya koyarak bilkast: bilerek, kasıtlı olarak
                          bilmüşahede: gözle görerek binniyet: niyet ederek
                          devâ: ilâç, çare dâvâ: iddia
                          düstur: kural ecza: kısımlar, bölümler
                          ehass-ı havas: en seçkin şahsiyetler emrâz-ı içtimaiye: sosyal hastalıklar
                          emrâz-ı ruhaniye ve akliye ve kalbiye: ruhta, akılda ve kalpte meydana gelen hastalıklar farz: Allah’ın kesinlikle yapılmasını emrettiği şey
                          felsefî: felsefeyle bağlantılı hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı
                          hayat-ı ebediye: sonsuz hayat, âhiret hayatı hikmet: fayda, anlam, ince sır; felsefeye ait
                          hususan: özellikle icad: yeni bir şey ortaya çıkarma
                          ihsas etmek: hissettirmek iktidar: güç, kuvvet
                          iltizamkârâne: gerekli görerek itab: cezâlandırma
                          ittibâ etmek: uymak, tabi olmak kıyas etmek: karşılaştırmak
                          menfaat: fayda, yarar merdud: red olunmuş, yasaklanmış
                          mesâil-i şeriat: şeriatla ilgili konular mevzu: bahis, konu
                          muamelât: davranışlar, işler münafi: aykırı, ters
                          müstehap: farz ve vacip dışında kalan sevaplı işler müyesser olma: kolaylıkla elde etme
                          nevi: çeşit, tür nâfi: faydalı
                          nükte: ince mânâlı söz risale: kitap
                          saadetli: mutluluk veren talip olmak: istemek
                          taraftarâne: taraf tutarak tağyir: değiştirme
                          tecrübât: tecrübeler tereddüt: şüphe
                          ubudiyet: kulluk vâcip: dinî bakımdan yapılması şart ve kesin olan emir
                          zayiat: kayıplar zât: kişi
                          âdâb-ı hayatiye: Hz. Peygamberin (a.s.m) hayatında yaşadığı ahlâk kuralları âdât: âdetler, alışkanlıklar
                          şahid-i sadık: doğru sözlü şahit
                          #793987
                          Anonim

                            evrad ve ezkâr ve meşrepler nev’inden olsa ve asılları Kitap ve Sünnetten ahzedilmek şartıyla, ayrı ayrı tarzda, ayrı ayrı surette olmakla beraber, mukarrer olan usul ve esasatı, Sünnet-i Seniyyeye muhalefet ve tağyir etmemek şartıyla, bid’a değillerdir. Lâkin bir kısım ehl-i ilim, bunlardan bir kısmını bid’aya dahil edip, fakat “bid’a-i hasene” namını vermiş.blank.gif1 İmam-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sâni diyor ki:

                            “Ben seyr-i sülûk-i ruhanîde görüyordum ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdan mervî olan kelimat nurludur, Sünnet-i Seniye şuâı ile parlıyor. Ondan mervî olmayan parlak ve kuvvetli virdleri ve halleri gördüğüm vakit, üstünde o nur yoktu. Bu kısmın en parlağı, evvelkinin en azına mukabil gelmiyordu. Bundan anladım ki, Sünnet-i Seniyyenin şuâı bir iksirdir. Hem o Sünnet, nur isteyenlere kâfidir; hariçte nur aramaya ihtiyaç yoktur.”

                            İşte, böyle hakikat ve şeriatın bir kahramanı olan bir zâtın bu hükmü gösteriyor ki, Sünnet-i Seniyye, saadet-i dâreynin temel taşıdır ve kemâlâtın madeni ve menbaıdır.

                            blank.gif2 اَللّٰهُمَّ ارْزُقْنَا اتِّباَعَ السُّنَّةِ السَّنِيَّةِ
                            blank.gif3 رَبَّنَاۤ اٰمَنَّا بِمَاۤ اَنْزَلْتَ وَاتَّبَعْنَا الرَّسُولَ فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ


                            ONUNCU NÜKTE

                            قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللهَ فَاتَّبِعُونِى يُحْبِبْكُمُ الله blank.gif4 âyetinde i’câzlı bir îcâz vardır. Çünkü çok cümleler bu üç cümlenin içinde derc edilmiştir. Şöyle ki:



                            [NOT]Dipnot-1 bk. el-Îcî, Kitâbü’l-Mevâkıf: 1:159; el-Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn 2:256; İbni Receb, Câmiu’l-Ulûm ve’l-hikem: 1:267; İbni Âbidin, Hâşiye: 1:390.
                            Dipnot-2 “Allahım bize Sünnet-i Seniyyeye ittiba etmeyi nasip et.”

                            Dipnot-3 “Ey Rabbimiz! Biz indirdiğin kitaba inandık ve peygambere uyduk. Sen de bizi, Senin birliğine ve peygamberinin doğruluğuna şahitlik edenlerle beraber yaz.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:53.

                            Dipnot-4 “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:31.

                            [/NOT]

                            Kitap: Kur’ân-ı Kerim Müceddid-i Elf-i Sâni: hicrî ikinci bin yılın müceddidi anlamına gelen ve İmam-ı Rabbanî (r.a.) için kullanılan bir ifade
                            Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve en değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) Sünnet/Sünnet-i Seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler
                            ahzedilmek: alınmak bid’a: dinde olmayıp sonradan dine zarar verecek şekilde ortaya çıkan şey
                            bid’a-i hasene: Hz. Muhammed’den (a.s.m.) sonra ortaya çıkan, fakat Kur’ân ve Sünnete aykırı olmayan şey dahil etmek: içine almak
                            derc edilmek: içine yerleştirilmek ehl-i ilim: ilimle uğraşan kişiler, âlimler
                            esasat: esaslar, temel prensipler evrad: okunması âdet olan dualar
                            ezkâr: zikirler hakikat: gerçek, asıl ve esas
                            hariç: dış, başka yer iksir: etkili ilaç
                            i’câz: mu’cize oluş, bir benzerini yapmakta başkalarını aciz bırakma kelimat: kelimeler, sözler
                            kemâlât: mükemellikler, kusursuz özellikler kâfi: yeterli
                            menba: kaynak mervî: rivayet edilen, nakledilen
                            meşrep: hareket tarzı, metod muhalefet etmek: karşıt olmak
                            mukabil: karşılık mukarrer: kesinlik kazanmış, belirlenmiş
                            nev’: çeşit, tür nükte: ince mânâlı söz
                            saadet-i dâreyn: dünya ve ahiret mutluluğu seyr-i sülûk-i ruhanî: manevî makamlarda ruh ile yapılan seyir ve seyahat
                            suret: şekil, biçim tarikat: mânevî ilerlemeye götüren yol
                            tağyir etmek: değiştirmek usul: metod, yol
                            vird: devamlı yapılan zikir zât: kişi
                            âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi îcâz: veciz söz söyleme, az sözle çok mânâlar anlatma
                            İmam-ı Rabbânî: (bk. bilgiler) şeriat: Allah tarafından bildirilen hükümler, Kur’ân ve Sünnet
                            şuâ: ışın, güçlü ışık huzmesi
                            #793988
                            Anonim

                              Şu âyet diyor ki: “Allah’a (celle celâluhu) imanınız varsa, elbette Allah’ı seveceksiniz. Madem Allah’ı seversiniz; Allah’ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise: Allah’ın sevdiği zâta benzemelisiniz. Ona benzemek ise, ona ittibâ etmektir. Ne vakit ona ittibâ etseniz, Allah da sizi sevecek. Zaten siz Allah’ı seversiniz, tâ ki Allah da sizi sevsin.”

                              İşte bütün bu cümleler, şu âyetin yalnız mücmel ve kısa bir meâlidir. Demek oluyor ki, insan için en mühim, âli maksat, Cenâb-ı Hakkın muhabbetine mazhar olmasıdır. Bu âyetin nassıyla gösteriyor ki, o matlab-ı âlânın yolu Habibullaha ittibâdır ve Sünnet-i Seniyyesine iktidâdır. Bu makamda üç nokta ispat edilse, mezkûr hakikat tamamıyla tezahür eder.

                              BİRİNCİ NOKTA: Beşer, fıtraten, şu kâinatın Hâlıkına karşı hadsiz bir muhabbet üzerine yaratılmıştır. Çünkü fıtrat-ı beşeriyede cemâle karşı bir muhabbet ve kemâle karşı perestiş etmek ve ihsana karşı sevmek vardır. Cemal ve kemal ve ihsan derecâtına göre o muhabbet tezayüd eder, aşkın en müntehâ derecesine kadar gider.

                              Hem bu küçük insanın küçücük kalbinde kâinat kadar bir aşk yerleşir. Evet, kalbin mercimek kadar bir sandukçası olan kuvve-i hafıza, bir kütüphane hükmünde binler kitap kadar yazı, içinde yazılması gösteriyor ki, kalb-i insan, kâinatı içine alabilir ve o kadar muhabbet taşıyabilir.

                              Madem fıtrat-ı beşeriyede ihsan ve cemal ve kemâle karşı böyle hadsiz bir istidad-ı muhabbet vardır. Ve madem bu kâinatın Hâlıkı, kâinatta tezahür eden âsârıyla bilbedâhe tahakkuku sabit olan hadsiz cemâl-i mukaddesi, bu mevcudatta tezahür eden nukuş-u san’atıyla bizzarure sübutu tahakkuk eden hadsiz kemâl-i kudsîsi ve bütün zîhayatlarda tezahür eden hadsiz envâ-ı ihsan ve in’âmâtıyla bilyakin ve belki bilmüşahede vücudu tahakkuk eden hadsiz ihsânâtı vardır.

                              Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan, şeref ve yücelik sahibi Allah Habibullah: Allah’ın en sevdiği kul olan Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (a.s.m.)
                              Hâlık: yaratıcı olan Allah Sünnet-i Seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler
                              beşer: insan bilbedâhe: açık bir şekilde
                              bilmüşahede: gözle görerek bilyakin: kesin kanaat ile
                              bizzarure: zorunlu olarak celle celâluhu: Allah’ın şânı çok yücedir
                              cemâl: güzellik cemâl-i mukaddes: kutsal ve kusursuz güzellik
                              derecât: dereceler envâ-ı ihsan: bağışların türleri
                              fıtrat-ı beşeriye: insanın yaratılışı, tabiatı fıtraten: yaratılışça, mizaç olarak
                              hadsiz: sınırsız hakikat: doğru gerçek
                              ihsan: bağış, iyilik, lütuf ihsânât: bağışlar, iyilikler, lütuflar
                              iktidâ etmek: uymak in’âmât: nimetler
                              istidad-ı muhabbet: sevme kabiliyeti ittibâ etmek: uymak, tabi olmak
                              kalb-i insan: insan kalbi; insana has mânevî bir duygu kemâl: mükemmellik, kusursuzluk
                              kemâl-i kudsî: kusursuz mükemmellik kuvve-i hafıza: hafıza gücü, bellek
                              kâinat: evren, bütün yaratılmışlar makam: derece, yer
                              maksat: amaç, gaye matlab-ı âlâ: en yüksek hedef, en çok istenen şey
                              mazhar olmak: nail olmak, erişmek mevcudat: varlıklar
                              mezkûr: adı geçen meâl: açıklama
                              muhabbet: sevgi mücmel: kısa, öz
                              mühim: önemli müntehâ: en son nokta
                              nass: Kur’ân’ın açık ve kesin hükmü nukuş-u san’at: sanat nakışları, işlemeleri
                              perestiş etmek: bir şeye aşırı düşkün olmak sandukça: küçük sandık
                              sübut: sabit bir şekilde hep var olma tahakkuk: gerçekleşme
                              tezahür: görünme, ortaya çıkma tezayüd etmek: artmak
                              vücud: varlık zât: kişi, şahıs
                              zîhayat: canlı âli: yüce
                              âsâr: eserler, neticeler âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi
                              #793989
                              Anonim

                                Elbette, zîşuurların en câmii ve en muhtacı ve en mütefekkiri ve en müştâkı olan beşerden, hadsiz bir muhabbeti iktiza ediyor.

                                Evet, herbir insan o Hâlık-ı Zülcelâle karşı hadsiz bir muhabbete müstaid olduğu gibi, o Hâlık dahi herkesten ziyade cemal ve kemal ve ihsanına karşı hadsiz bir mahbubiyete müstehaktır. Hattâ insan-ı mü’minde, hayatına ve bekàsına ve vücuduna ve dünyasınablank.gif1 ve nefsine ve mevcudata karşı türlü türlü muhabbetleri ve şedit alâkaları, o istidad-ı muhabbet-i İlâhiyenin tereşşuhâtıdır. Hattâ insanın mütenevvi hissiyât-ı şedidesi, o istidad-ı muhabbetin istihaleleridir ve başka şekillere girmiş reşhalarıdır.

                                Malûmdur ki, insan kendi saadetiyle mütelezziz olduğu gibi, alâkadar olduğu zatların saadetleriyle dahi mütelezziz oluyor. Ve kendini belâdan kurtaranı sevdiği gibi, sevdiklerini de kurtaranı öyle sever. İşte, bu hâlet-i ruhiyeye binaen, insan, eğer her insana ait envâ-ı ihsânât-ı İlâhiyeden yalnız bunu düşünse ki:
                                “Benim Hâlıkım beni zulümat-ı ebediye olan ademden kurtarıp bu dünyada bir güzel bir dünyayı bana verdiği gibi, ecelim geldiği zaman beni idam-ı ebedî olan ademden ve mahvdan yine kurtarıp bâki bir âlemde ebedî ve çok şâşaalı bir âlemi bana ihsan ve o âlemin umum envâ-ı lezâiz ve mehâsininden istifade edecek ve cevelân edip tenezzüh edecek zâhirî ve bâtınî hasseleri, duyguları bana in’âm ettiği gibi, çok sevdiğim ve çok alâkadar olduğum bütün akarib ve ahbap ve ebnâ-yı cinsimi dahi öyle hadsiz ihsanlara mazhar ediyor ve o ihsanlar bir cihette bana ait oluyor. Zira onların saadetleriyle mes’ut ve mütelezziz oluyorum.

                                [NOT]Dipnot-1 bk. Lokman Sûresi, 31:20.
                                [/NOT]

                                Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi yaratıcı, Allah
                                adem: yokluk, hiçlik ahbap: dostlar, sevgililer
                                akarib: akrabalar, yakınlar alâka: ilgi
                                alâkadar: ilgili bekà: devamlılık ve kalıcılık, sonsuzluk
                                belâ: büyük sıkıntı beşer: insan
                                binaen: dayanarak bâki: devamlı olan, sonsuz
                                bâtınî: iç âleme ait cemâl: güzellik
                                cevelân eden: dolaşan, gezen cihet: taraf, yön
                                câmi: kapsamlı, içine alan ebedî: sonsuz
                                ebnâ-yı cins: aynı türden olan ecel: ölüm vakti
                                envâ-ı ihsânât-ı İlâhiye: İlâhî ihsan çeşitleri envâ-ı lezâiz: lezzet çeşitleri
                                hadsiz: sayısız hasse: duygu
                                hissiyât-ı şedide: kuvvetli duygular hâlet-i ruhiye: ruh hali
                                idam-ı ebedî: dirilmemek üzere sonsuz yok oluş ihsan: bağış, iyilik, lütuf
                                iktiza etmek: gerektirmek insan-ı mü’min: Allah’a inanan insan
                                in’âm etme: nimet verme, nimetlendirme istidad-ı muhabbet: insandaki sevgi yeteneği
                                istidad-ı muhabbet-i İlâhiye: Allah’ı sevme kabiliyeti istifade etmek: faydalanmak
                                istihale: bir halden başka hale geçme kemâl: kusursuzluk, mükemmellik
                                mahbubiyet: sevgili olma mahv: yok olma
                                malûm: bilinen mazhar etme: eriştirme
                                mehâsin: güzellikler, iyilikler mes’ut: mutlu
                                mevcudat: varlıklar muhabbet: sevgi
                                müstaid: kabiliyet sahibi müstehak: hak etmiş, layık
                                mütefekkir: tefekkür eden, düşünen mütelezziz olma: lezzet alma
                                mütenevvi: çeşit çeşit müştâk: düşkün, tutkun
                                nefis: kişinin kendisi reşha: sızıntı
                                saadet: mutluluk tenezzüh etmek: gezinti yapmak
                                tereşşuhât: sızıntılar, izler umum: bütün, genel
                                zira: çünkü ziyade: çok, fazla
                                zulümat-ı ebediye: sonsuz karanlıklar zâhirî: dış görünüşe ait
                                zîşuur: şuur sahibi âlem: dünya, evren
                                şedit: şiddetli şâşaalı: gösterişli, göz alıcı bir şekilde

                                #794016
                                Anonim

                                  Madem blank.gif1 اَ ْلاِنْسَانُ عَبِيدُ اْلاِحْسَانِ sırrıyla, herkeste ihsana karşı perestiş var. Elbette, böyle hadsiz ebedî ihsânâta karşı, kâinat kadar bir kalbim olsa, o ihsana karşı muhabbetle dolmak iktiza eder ve doldurmak isterim. Ben bilfiil o muhabbeti etmezsem de, bil’istidat, bil’iman, binniyet, bilkabul, bittakdir, bil’iştiyak, bil’iltizam, bil’irade suretinde ediyorum” diyecek. Ve hâkezâ, cemal ve kemâle karşı insanın göstereceği muhabbet ise, icmâlen işaret ettiğimiz ihsana karşı muhabbete kıyas edilsin.

                                  Kâfir ise, küfür cihetiyle, hadsiz bir adâvet eder. Hattâ kâinata ve mevcudata karşı zâlimâne ve tahkirkârâne bir adâvet taşıyor.

                                  İKİNCİ NOKTA: Muhabbetullah, ittibâ-ı Sünnet-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâmı istilzam eder. Çünkü Allah’ı sevmek, Onun marziyâtını yapmaktır. Marziyâtı ise, en mükemmel bir surette zât-ı Muhammediyede (a.s.m.) tezahür ediyor. Zât-ı Ahmediyeye (a.s.m.) harekât ve ef’alde benzemek iki cihetledir.

                                  Birisi: Cenâb-ı Hakkı sevmek cihetinde emrine itaat ve marziyâtı dairesinde hareket etmek, o ittibâı iktiza ediyor. Çünkü bu işte en mükemmel imam, zât-ı Muhammediyedir (a.s.m.)blank.gif2

                                  İkincisi: Madem zât-ı Ahmediye (a.s.m.) insanlara olan hadsiz ihsânât-ı İlâhiyenin en mühim bir vesilesidir;blank.gif3 elbette Cenâb-ı Hak hesabına hadsiz bir muhabbete lâyıktır. İnsan, sevdiği zâta eğer benzemek kabilse, fıtraten benzemek ister. İşte, Habibullahı sevenlerin, Sünnet-i Seniyyesine ittibâ ile ona benzemeye çalışmaları kat’iyen iktiza eder.blank.gif4



                                  [NOT]Dipnot-1 “İnsan iyilik ve ihsanın kölesidir.” Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ: 4:121; el-Beyhakî, Şuabü’l-îman: 1:381; Hatîb el-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd 4:276, 7:346; el-Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru’l-Usûl 1:149.
                                  Dipnot-2 bk. Ahzap Sûresi, 33:21.

                                  Dipnot-3 bk. Enbiyâ Sûresi, 21:107.

                                  Dipnot-4 bk. Ahzap Sûresi, 33:6.

                                  [/NOT]

                                  Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
                                  Habibullah: Allah’ın en sevdiği kul olan Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (a.s.m.) Sünnet-i Seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler
                                  Zât-ı Ahmediye: Peygamber Efendimizin velayet sahibi kişiliği adâvet: düşmanlık
                                  bilfiil: fiilen, uygulamalı olarak bilkabul: kabul ederek
                                  bil’iltizam: sıkıca sarılarak bil’iman: iman ile, inanarak
                                  bil’irade: irade ile, isteyerek bil’istidat: kabiliyet ile
                                  bil’iştiyak: aşk derecesinde severek binniyet: niyet ederek
                                  bittakdir: takdir ederek cemâl: güzellik
                                  cihet: taraf, yön ebedî: sonsuz
                                  ef’al: fiiller, davranışlar fıtraten: yaratılış itibariyle
                                  hadsiz: sınırsız harekât: hareketler
                                  hâkezâ: bunun gibi icmâlen: kısaca
                                  ihsan: bağış, iyilik, lütuf ihsânât: bağışlar, iyilikler, lütuflar
                                  ihsânât-ı İlâhiye: Allah’ın sunduğu güzel nimetler iktiza etmek: gerektirmek
                                  imam: öncü, lider istilzam etmek: gerekli görmek
                                  itaat: uyma, boyun eğme ittibâ etmek: tâbi olmak
                                  ittibâ-ı Sünnet-i Muhammediye: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) sünnetine bağlanma kabil: mümkün, olabilir
                                  kat’iyen: kesin olarak kemâl: kusursuzluk, mükemmellik
                                  kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin şeylerden birini inkâr eden kimse kâinat: evren
                                  küfür: inkâr, inançsızlık kıyas: karşılaştırma
                                  marziyât: Allah’ın razı olduğu davranışlar mevcudat: varlıklar
                                  muhabbet: sevgi muhabbetullah: Allah sevgisi
                                  perestiş etmek: bir şeye aşırı düşkün olmak suret: biçim, görünüş
                                  tahkirkârâne: hakaret eder şekilde tezahür etmek: görünmek, ortaya çıkmak
                                  zâlimâne: zalimce zât: kişi
                                  zât-ı Muhammediye: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) peygamber olan şahsiyeti
                                15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 19)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.