• Bu konu 17 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 19)
  • Yazar
    Yazılar
  • #672538
    Anonim
      On Dördüncü Lem’a

      İki Makamdır. Birinci Makamı, iki sualin cevabıdır.

      بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ blank.gif1 وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ blank.gif2
      اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ blank.gif3


      Aziz, sıddık kardeşim Refet Bey,

      Sevr ve hût’a dair sorduğun sualin bazı risalelerde cevabı vardır. O nevi suallere göre cevap, Yirmi Dördüncü Sözün Üçüncü Dalında “On İki Asıl” namıyla on iki kaide-i mühimme beyan edilmiştir. O kaideler ehâdis-i Nebeviyeye dair muhtelif tevilâta dair birer mihenktirler ve ehâdise gelen evhâmı def edecek mühim esaslardır. Maatteessüf şimdilik sünuhattan başka ilmî mesâille iştigalime mâni bazı haller var. Onun için, sualinize göre cevap veremiyorum. Eğer sünuhat-ı kalbiye olsa, bilmecburiye meşgul oluyorum. Bazan suallere sünuhata tevafuk ettiği için cevap verilir; gücenmeyiniz. Onun için, herbir sualinize lâyıkınca cevap veremiyorum. Haydi, bu defaki sualinize kısa bir cevap vereyim.

      Bu defaki sualinizde diyorsunuz ki: “Hocalar diyorlar: Arz öküz ve balık üstünde duruyor. Halbuki arz, muallâkta bir yıldız gibi gezdiğini coğrafya görüyor. Ne öküz var, ne de balık!”

      Elcevap: İbni Abbas (r.a.) gibi zatlara isnad edilen sahih bir rivayet var ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdan sormuşlar: “Dünya ne üstündedir?” Ferman etmiş:


      [NOT]Dipnot-1 Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.

      Dipnot-2 “Hiçbir şey yoktur ki Allah’ı hamd ile tesbih etmesin.” İsrâ Sûresi, 17:44.

      Dipnot-3 Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
      [/NOT]

      Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâm üzerine olsun Refet Bey: (bk. bilgiler)
      Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) arz: yeryüzü
      aziz: çok değerli, izzetli beyan etmek: açıklamak
      bilmecburiye: zorunlu olarak ehâdis: hadisler, Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış
      ehâdis-i Nebeviye: Hz. Peygamber tarafından söylenen sözler esas: temel
      evhâm: vehimler, kuruntular ferman etmek: buyurmak
      hal: tavır, davranış hût: büyük balık
      ilmî: bilimsel isnad edilen: dayandırılan
      iştigal: meşgul olma kaide: kural
      kaide-i mühimme: önemli kural lem’a: parıltı
      maatteessüf: ne yazık ki makam: derece, bölüm
      mesâil: meseleler mihenk: ölçü
      muallâk: asılı, boşta muhtelif: çeşitli
      mâni: engel mühim: önemli
      namıyla: adıyla nevi: çeşit, tür
      risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi rivayet: Peygamberimizden duyulan sözlerin ve görülen davranışların nakledilmesi
      sahih: doğru, sağlıklı sevr: öküz
      sünuhat: kalbe gelen mânâlar sünuhat-ı kalbiye: Allah’ın yardımıyla kalbe gelen mânâlar
      sıddık: çok doğru, sadık tevafuk: uygunluk
      tevilât: yorumlar zat: kişi
      İbni Abbas: [bk. bilgiler – Abdullah İbni Abbas (r.a.)]

      #794398
      Anonim

        لَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِ blank.gif1
        Bir rivayette, bir defa عَلَى الثَّوْرِ demiş, diğer defada عَلَى الْحُوتِ demiştir.

        Muhaddislerin bir kısmı, İsrailiyattan alınma ve eskiden beri nakledilen hurafevâri hikâyelere bu hadisi tatbik etmişler. Hususan Benî İsrail âlimlerinin Müslüman olanlarından bir kısmı, kütüb-ü sabıkada sevr ve hût hakkında gördükleri hikâyeleri hadise tatbik edip, hadisin mânâsını acip bir tarza çevirmişler. Şimdilik bu sualinize dair gayet mücmel Üç Esas ve Üç Vecih söylenecek.

        BİRİNCİ ESAS: Benî İsrail ulemasının bir kısmı Müslüman olduktan sonra, eski malûmatları dahi onlarla beraber Müslüman olmuş, İslâmiyete mal olmuş. Halbuki o eski malûmatlarda yanlışlar var. O yanlışlar elbette onlara aittir, İslâmiyete ait değildir.

        İKİNCİ ESAS: Teşbih ve temsiller, havastan avâma geçtikçe, yani, ilmin elinden cehlin eline düştükçe, mürur-u zamanla hakikat telâkki edilir. Meselâ, küçüklüğümde kamer tutuldu. Ben valideme dedim:

        “Neden ay böyle oldu?”
        Dedi: “Yılan yutmuş.”
        Dedim: “Daha görünüyor.”
        Dedi: “Yukarıda yılanlar cam gibi olup içlerinde bulunan şeyi gösterirler.”

        Bu çocukluk hatırasını çok zaman tahattur ediyordum. Ve derdim ki: “Bu kadar hakikatsiz bir hurafe, validem gibi ciddî zatların lisanında nasıl geziyor?” diye düşünürdüm. Tâ, felekiyat fennini mütalâa ettiğim vakit gördüm ki, validem gibi öyle diyenler bir teşbihi hakikat telâkki etmişler. Çünkü, derecât-ı şemsiyenin medârı olan “mıntıkatü’l-burûc” tabir ettikleri daire-i azîme, menâzil-i kameriyenin medârı bulunan mâil-i kamer dairesi birbiri üstüne geçmekle, o iki daire, herbiri iki kavis şeklini vermiş. O iki kavise felekiyun uleması, lâtif


        [NOT]Dipnot-1 “Dünya, öküz ve balık üzerindedir.” bk. Hâkim, el-Müstedrek: 4:636; el-Münzirî, et-Terğib ve’t-Terhîb: 4:257; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid: 8:131; İbnü’l-Cevzî, el-Muntazam: 1:172.[/NOT]

        Benî İsrail: İsrailoğulları, Yahudiler acip: hayret verici
        avâm: halktan ilmi az olan kişiler cehil: cahillik, bilgisizlik
        daire-i azîme: büyük daire derecât-ı şemsiye: güneşe ait dereceler
        esas: temel felekiyyun: uzay bilginleri, astronomlar
        felekkiyat: gök bilimi, astronomi gayet: çok
        hadis: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış hakikat: doğru gerçek
        havas: seçkin kişiler, âlimler hurafe: delile dayanmayan saçma inanış
        hurafevâri: delile dayanmayan batıl inanışlar tarzında hususan: özellikle
        hût: büyük balık kamer: ay
        kütüb-ü sabıka: Kur’ân’dan önce gönderilen kutsal kitaplar lisan: dil
        lâtif: güzel, hoş malûmat: bilgiler
        medâr: eksen, yörünge menâzil-i kameriye: Ay’ın menzilleri, durakları
        muhaddis: hadis ilmiyle uğraşan âlim mâil-i kamer: Ay’ın yörüngesi
        mânâ: anlam mücmel: kısa, öz
        mürur-u zaman: zamanın geçmesi mütalâa etme: okuma, inceleme
        mıntıkatü’l-burûc: uzayda on iki burcun bulunduğu alan nakledilen: anlatılan
        rivayet: Peygamberimizden duyulan sözlerin ve görülen davranışların nakledilmesi sevr: öküz
        tahattur etmek: hatırlamak tatbik etmek: uygulamak
        telâkki etmek: algılamak temsil: bir bilinmeyeni bilinen bir şeyle kıyaslayarak açıklama
        teşbih: benzetme ulema: âlimler
        valide: anne vecih: yön
        âlim: bilgin İsrailiyat: İsrailoğullarına ait bilgiler, bir temele dayanmayan gerçek dışı anlatımlar
        #794399
        Anonim

          bir teşbihle, büyük iki yılan namı olan “tinnîneyn” namını vermişler. İşte, o iki dairenin tekatu’ noktasına, “baş” mânâsına “re’s,” diğerine “kuyruk” mânâsına “zeneb” demişler. Kamer re’se ve şems zenebe geldiği vakit, felekiyun ıstılahınca “haylûlet-i arz” vuku bulur. Yani, küre-i arz, tam ikisinin ortasına düşer. O vakit kamer hasf olur. Sabık teşbihle, “Kamer tinnînin ağzına girdi” denilir. İşte bu ulvî ve ilmî teşbih, avâmın lisanına girdikçe, mürur-u zamanla, kameri yutacak koca bir yılan şeklini almış.

          İşte, Sevr ve Hût namıyla iki büyük melek, bir teşbih-i lâtif-i kudsî ile ve mânidar bir işaretle, Sevr ve Hût namıyla tesmiye edilmişler. Kudsî, ulvî lisan-ı Nübüvvetten umumun lisanına girdikçe, o teşbih hakikate inkılâp etmiş, adeta gayet büyük bir öküz ve dehşetli bir balık suretini almışlar.

          ÜÇÜNCÜ ESAS: Nasıl ki Kur’ân’ın müteşabihâtı var; gayet derin meseleleri temsilâtla ve teşbihatla avâma ders veriyor. Öyle de, hadisin müteşabihâtı var; gayet derin hakikatleri me’nûs teşbihatla ifade eder. Meselâ, bir iki risalede beyan ettiğimiz gibi, bir vakit huzur-u Nebevîde gayet derin bir gürültü işitildi. Ferman etti ki: “Yetmiş senedir yuvarlanıp bu dakikada Cehennemin dibine düşen bir taşın gürültüsüdür.” Birkaç dakika sonra birisi geldi, dedi: “Yetmiş yaşındaki meşhur münafık öldü.”blank.gif1 Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın gayet beliğ temsilinin hakikatini ilân etti.

          Senin sualin cevabına şimdilik Üç Vecih söylenecek.

          BİRİNCİSİ: Hamele-i Arş ve Semâvat denilen melâikenin birinin ismi “Nesir” ve diğerinin ismi “Sevr”blank.gif2 olarak dört melâikeyi Cenâb-ı Hak Arş ve semâvâta,


          [NOT]Dipnot-1 bk. Müslim, Cennet: 12; Müsned: 3:315, 341, 346.

          Dipnot-2 Beyhakî, Şu’abu’l-Îmân, 433; Zehebî, Mîzânü’l-İ’tidâl, 4:352; Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, 1:329.
          [/NOT]

          Arş: Allah’ın büyüklük ve yüceliğinin ve herşeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
          Hamele-i Arş ve Semâvat: Arş’ın ve göklerin taşıyıcısı olan melekler Nesir: Allah’ın yeryüzünü taşıyıcı olarak belirlediği meleklerden birinin ismi, kartal
          Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) Sevr: Allah’ın yeryüzünü taşıyıcı olarak belirlediği meleklerden birinin ismi, öküz
          avâm: halktan ilmi az olan kişiler beliğ: belagâtli, maksadın noksansız ve güzel sözlerle anlatılması
          beyan etme: açıklama dehşetli: korkunç, ürkütücü
          felekiyyun ıstılahı: gök bilimcilerin kullandığı terimler ferman etmek: buyurmak
          gayet: çok hadis: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış
          hakikat: gerçek hasf: ay tutulması
          haylûlet-i arz: Ay tutulması, Dünyanın Güneşle ayın arasına girmesi huzur-u Nebevî: Hz. Peygamberin hazır bulunduğu ortam
          hût: büyük balık ilmî: bilimsel
          ilân etmek: duyurmak inkılâp etmek: değişmek, dönüşmek
          kamer: Ay kudsî: her türlü kusur ve noksandan uzak, kutsal
          küre-i arz: yeryüzü lisan-ı Nübüvvet: peygamberlik dili, bir peygamberin halka ifade için kullandığı anlatım tarzı
          melâike: melekler meşhur: çok tanınan
          me’nûs: alışılagelen, yabancı olmayan mânidar: mânâlı, anlamlı
          mânâ: anlam münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen
          mürur-u zaman: zamanın geçmesi müteşabihât: mânâsı açık olmayan âyetler
          nam: ad, isim risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden herbiri
          sabık: önceden geçen suret: biçim, şekil
          tekatu’: kesişme temsil: analoji, bir bilinmeyeni bilinen bir şeyle kıyaslayarak açıklama
          temsilât: temsiller tesmiye edilmek: isimlendirilmek
          teşbih: benzetme teşbih-i lâtif-i kudsî: kutsal ve güzel bir benzetme
          teşbihat: benzetmeler tinnîneyn: iki büyük yılan
          tınnîn: yılan ulvî: yüce, büyük
          umum: genel vecih: yön
          vuku bulmak: meydana gelmek şems: Güneş
          #794400
          Anonim

            saltanat-ı rububiyetine nezaret etmek için tayin ettiği gibi, semâvâtın bir küçük kardeşi ve seyyarelerin bir arkadaşı olan küre-i arza dahi iki melek, nâzır ve hamele olarak tayin etmiştir. O meleklerin birinin ismi “Sevr” ve diğerinin ismi “Hût”tur. Ve o namı vermesinin sırrı şudur ki:

            Arz iki kısımdır: biri su, biri toprak. Su kısmını şenlendiren balıktır. Toprak kısmını şenlendiren, insanların medar-ı hayatı olan ziraat, öküz iledir ve öküzün omuzundadır. Küre-i arza müekkel iki melek, hem kumandan, hem nâzır olduklarından, elbette balık taifesine ve öküz nev’ine bir cihet-i münasebetleri bulunmak lâzımdır. Belki, وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللهِ blank.gif1, o iki meleğin âlem-i melekût ve âlem-i misalde sevr ve hût suretinde temessülleri var. HAŞİYE-1 İşte bu münasebete ve o nezarete işareten ve küre-i arzın o iki mühim nevi mahlûkatına imâen, lisan-ı mu’cizü’l-beyân-ı Nebevî, اَ ْلاَرْضُ عَلَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِ blank.gif2 demiş, gayet derin ve geniş, bir sayfa kadar meseleleri hâvi olan bir hakikati gayet güzel ve kısa birtek cümleyle ifade etmiş.

            İKİNCİ VECİH: Meselâ, nasıl ki denilse, “Bu devlet ve saltanat hangi şey üzerinde duruyor?” Cevabında “Ale’s-seyfi ve’l-kalem” denilir. Yani, “Asker kılıcının şecaatine, kuvvetine ve memur kaleminin dirayetine ve adaletine istinad

            [NOT]Dipnot-1 Gerçek ilim ancak Allah katındadır.

            Haşiye-1 Evet, küre-i arz, bahr-i muhit-i havaîde bir sefine-i Rabbâniye ve—nass-ı hadisle—âhiretin bir mezraası, yani, fidanlık tarlası olduğundan, o câmid ve şuursuz büyük gemiyi o denizde emr-i İlâhî ile, intizamla, hikmetle yüzdüren, kaptanlık eden melâikeye “Hût” namı ve o tarlaya izn-i İlâhî ile nezaret eden melâikeye “Sevr” ismi ne kadar yakıştığı zâhirdir.

            Dipnot-2 “Dünya, öküz ve balığın üzerindedir.” bk. Hâkim, el-Müstedrek: 4:636; el-Münzirî, et-Terğib ve’t-terhîb: 4:257; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid: 8:131; İbnü’l-Cevzî, el-Muntazam: 1:172.
            [/NOT]

            Sevr: Allah’ın yeryüzünü taşıyıcı olarak belirlediği meleklerden birinin ismi; öküz adalet: her hak sahibine hakkının tam ve eksiksiz verilmesi
            arz: yeryüzü bahr-i muhit-i havaî: geniş hava denizi; atmosfer
            cihet-i münasebet: bağlantı yönü câmid: cansız
            dirayet: kabiliyet, incelikleri kavrayış emr-i İlâhî: Allah’ın emri
            hakikat: gerçek hamele: taşıyıcılar
            haşiye: dipnot hikmet: bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olma
            hâvi olan: içine alan hût: Allah’ın yeryüzünü taşıyıcı olarak belirlediği meleklerden birinin ismi; büyük balık
            imâen: işaret ederek intizam: düzen
            istinad etmek: dayanmak izn-i İlâhî: Allah’ın izni
            küre-i arz: yeryüzü lisan-ı mu’cizü’l-beyân-ı Nebevî: her şeyi ap açık şekilde açıklayan Peygamberimizin mu’cizeli dili
            mahlûkat: varlıklar medar-ı hayat: hayatın kaynağı
            melâike: melekler mezraa: tarla
            müekkel: görevli, vekil tayin edilmiş münasebet: bağlantı, ilişki
            nam: ad, ünvan nass-ı hadis: kesin hüküm içeren hadis-i şerif
            nev’: tür, çeşit nezaret etmek: gözetmek
            nâzır: bakan, gözeten saltanat: hakimiyet
            saltanat-ı rububiyet: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması sefine-i Rabbâniye: Rabbanî gemi, dünya
            semâvât: gökler seyyare: gezegen
            suret: biçim, görünüş taife: grup, topluluk
            tayin etmek: belirlemek, görevlendirmek temessül: yansıma
            vecih: yön ziraat: tarım
            zâhir: açık, gözle görünür âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat
            âlem-i melekût: İlâhî hükümranlığın tam olarak tecellî ettiği, görünmeyen iç âlem âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem
            şecaat: yiğitlik, cesurluk şuursuz: bilinçsiz, akılsız

            #794401
            Anonim

              eder.” Öyle de, küre-i arz madem zîhayatın meskenidir ve zîhayatın kumandanları da insandır ve insanın ehl-i sevâhil kısmının kısm-ı âzamının medar-ı taayyüşleri balıktır ve ehl-i sevâhil olmayan kısmının medar-ı taayyüşleri, ziraatle, öküzün omuzundadır ve mühim bir medar-ı ticareti de balıktır. Elbette, devlet seyf ve kalem üstünde durduğu gibi, küre-i arz da öküz ve balık üstünde duruyor, denilir. Zira, ne vakit öküz çalışmazsa ve balık milyon yumurtayı birden doğurmazsa, o vakit insan yaşayamaz, hayat sukut eder, Hâlık-ı Hakîm de arzı harap eder.

              İşte, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, gayet mucizâne ve gayet ulvî ve gayet hikmetli bir cevapla, اَ ْلاَرْضُ عَلَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِ blank.gif1 demiş. Nev-i insanînin hayatı, ne kadar cins-i hayvânînin hayatıyla alâkadar olduğuna dair geniş bir hakikati iki kelimeyle ders vermiş.

              ÜÇÜNCÜ VECİH: Eski kozmoğrafya nazarında güneş gezer. Güneşin her otuz derecesini bir burç tabir etmişler. O burçlardaki yıldızların aralarında birbirine raptedecek farazî hatlar çekilse, birtek vaziyet hâsıl olduğu vakit, bazı esed (yani arslan) suretini, bazı terazi mânâsına olarak mizan suretini, bazı öküz mânâsına sevr suretini, bazı balık mânâsına hût suretini göstermişler. O münasebete binaen o burçlara o isimler verilmiş. Şu asrın kozmoğrafyası nazarında ise, güneş gezmiyor. O burçlar boş ve muattal ve işsiz kalmışlar. Güneşin bedeline küre-i arz geziyor. Öyleyse, o boş, işsiz burçlar ve yukarıdaki muattal daireler yerine, yerde arzın medar-ı senevîsinde, küçük mikyasta o daireleri teşkil etmek gerektir. Şu halde, burûc-u semâviye, arzın medar-ı senevîsinden temessül edecek. Ve o halde küre-i arz her ayda burûc-u semâviyenin birinin gölgesinde ve misalindedir. Güya arzın medar-ı senevîsi bir âyine hükmünde olarak, semâvî burçlar onda temessül ediyor.


              [NOT]Dipnot-1 “Dünya, öküz ve balığın üzerindedir.” bk. Hâkim, el-Müstedrek: 4:636; el-Münzirî, et-Terğib ve’t-Terhîb: 4:257; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid: 8:131; İbnü’l-Cevzî, el-Muntazam: 1:172.[/NOT]

              Hâlık-ı Hakîm: her varlığı sayısız hikmetlerle yaratan Allah Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.)
              alâkadar: alakalı, ilgili arz: yeryüzü, dünya
              asır: yüzyıl binaen: dayanarak
              burç: Güneş sisteminde izleri düşen on iki takım yıldızın herbiri burûc-u semâviye: gökteki burçlar
              cins-i hayvânî: hayvan türü ehl-i sevâhil: deniz kıyılarında yaşayanlar
              farazî: hayalî, varsayılan hakikat: gerçek
              harap etmek: yıkmak hikmetli: içinde derin hakikatlerin bulunduğu bir şekilde
              hâsıl olmak: meydana gelmek hût: büyük balık
              hükmünde olma: aslıyla aynı hükmü taşıma istinad etmek: dayanmak
              kozmoğrafya: astronomi, gök bilimi küre-i arz: yerküre
              kısm-ı âzam: büyük kısım, çoğunluk medar-ı senevî: dünyanın güneş etrafında dönerken bir sene içinde çizdiği yörünge
              medar-ı taayyüş: geçim kaynağı medar-ı ticaret: ticaret kaynağı
              mesken: ev, barınak mikyas: ölçü
              misal: yansıma, görüntü mizan: terazi
              muattal kalma: kullanılmaz olma mucizâne: mucizeli bir şekilde
              mânâ: anlam mühim: önemli
              münasebet: bağlantı, ilişki nazar: bakış açısı
              nev-i insanî: insan türü, insanlık raptetmek: bağlamak
              semâvî: göğe ait sevr: öküz
              seyf: kılıç sukut etmek: ortadan kalkmak
              suret: biçim, görünüş temessül etmek: görünmek, yansımak
              teşkil etmek: meydana gelmek, oluşmak ulvî: yüce, büyük
              vaziyet: durum, hal vecih: yön
              ziraat: tarım zîhayat: canlı
              #794402
              Anonim

                İşte bu vecihle, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, sabıkan zikrettiğimiz gibi, bir defa ale’s-sevri bir defa ale’l-hût demiş. Evet, mu’cizü’l-beyan olan lisan-ı Nübüvvete yakışır bir tarzda, gayet derin ve çok asır sonra anlaşılacak bir hakikate işareten, bir defa ale’s-sevri demiş. Çünkü küre-i arz, o sualin zamanında Sevr Burcunun misalindeydi. Bir ay sonra yine sorulmuş, ale’l-hût demiş. Çünkü o vakit küre-i arz Hût Burcunun gölgesindeymiş.

                İşte, istikbalde anlaşılacak bu ulvî hakikate işareten ve küre-i arzın vazifesindeki hareketine ve seyahatine imâen ve semâvî burçlar, güneş itibarıyla muattal ve misafirsiz olduklarına ve hakikî işleyen burçlar ise küre-i arzın medar-ı senevîsinde bulunduğuna ve o burçlarda vazife gören ve seyahat eden küre-i arz olduğuna remzen, عَلَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِ blank.gif1 demiştir. Vallahu a’lemu bi’s-savab.

                Bazı kütüb-ü İslâmiyede sevr ve hûta dair acip ve haric-i akıl hikâyeler, ya İsrailiyattır veya temsilâttır veya bazı muhaddislerin tevilâtıdır ki, bazı dikkatsizler tarafından hadis zannedilerek Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma isnad edilmiş.

                رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَاۤ اِنْ نَسِينَاۤ اَوْ اَخْطَاْنَا blank.gif2
                blank.gif3 سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
                endOfSection.gifendOfSection.gif

                [NOT]Dipnot-1 “Öküz ve balık üzerindedir.” bk. Hâkim, el-Müstedrek: 4:636; el-Münzirî, et-Terğib ve’t-Terhîb: 4:257; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid: 8:131; İbnü’l-Cevzî, el-Muntazam: 1:172.

                Dipnot-2 “Ey Rabbimiz, unutur veya hataya düşer de bir kusur işlersek bizi onunla hesaba çekme.” Bakara Sûresi, 2:286.

                Dipnot-3 “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Sensin.” Bakara Sûresi, 2:32.
                [/NOT]

                Aleyhissalâtü vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun Hût Burcu: Balık Burcu
                Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed Sevr Burcu: Boğa Burcu
                acip: hayret verici ale’l-hût: balığın üzerinde
                ale’s-sevr: öküzün üzerinde hadis: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış
                hakikat: doğru gerçek hakikî: gerçek
                haric-i akıl: akıl dışı imâen: işaret ederek
                isnad etmek: dayandırmak istikbal: gelecek
                itibariyle: açısından küre-i arz: yerküre
                kütüb-ü İslâmiye: İslâmiyetle ilgili kitaplar lisan-ı Nübüvvet: peygamberlik dili
                medar-ı senevî: dünyanın güneş etrafında dönerken bir sene içinde çizdiği yörünge misal: yansıma, görünüm
                muattal: hareketsiz, fonksiyonsuz muhaddisîn: hadis ilmiyle uğraşan âlimler
                mu’cizü’l-beyan: açıklamaları mucize olan remzen: işareten
                sabıkan: bundan önce semâvî: gökyüzünde olan
                temsilât: temsiller; bir bilinmeyeni bilinen bir şeyle kıyaslayarak yapılan benzetmeler tevilât: yorumlar
                ulvî: yüce, büyük vallahu a’lemu bi’s-savab: doğruyu en iyi bilen Allah’tır
                vecih: yön zikretme: anma, belirtme
                İsrailiyat: İsrailoğullarına ait bilgiler
                #794635
                Anonim

                  İKİNCİ SUAL: ÂL-İ ABÂ HAKKINDADIR.

                  Kardeşim, Âl-i Abâ hakkındaki cevapsız kalan sualinizin çok hikmetlerinden yalnız birtek hikmeti söylenecek. Şöyle ki:

                  Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, giydiği mübarek abâsını, Hazret-i Ali ve Hazret-i Fatıma ve Hazret-i Hasan ve Hüseyin’in üstlerine örtmesi ve onlara bu suretle,

                  لِيُذْهِبَ عَنْكُمُ الرِّجْسَ اَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْهِيرًا blank.gif1

                  âyetiyle dua etmesinin blank.gif2 esrarı ve hikmetleri var. Sırlarından bahsetmeyeceğiz. Yalnız, vazife-i risalete taallûk eden bir hikmeti şudur ki:

                  Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, gayb-âşinâ ve istikbal-bîn nazar-ı nübüvvetle, otuz kırk sene sonra Sahabeler ve Tâbiînler içinde mühim fitneler olup kan döküleceğini görmüş. İçinde en mümtaz şahsiyetler, abâsı altında olan o üç şahsiyet olduğunu müşahede etmiş. Hazret-i Ali’yi ümmet nazarında tathir ve tebrie etmek ve Hazret-i Hüseyin’i tâziye ve teselli etmek ve Hazret-i Hasan’ı tebrik etmek ve musalâha ile mühim bir fitneyi kaldırmakla şerefini ve ümmete azîm faydasını ilân etmek ve Hazret-i Fatıma’nın zürriyetinin tâhir ve müşerref olacağını ve Ehl-i Beyt ünvan-ı âlisine lâyık olacaklarını ilân etmek için, o dört şahsa, kendiyle beraber “Hamse-i Âl-i Abâ”blank.gif3 ünvanını bahşeden o abâyı örtmüştür.

                  Evet, çendan Hazret-i Ali halife-i bilhak idi. Fakat dökülen kanlar çok ehemmiyetli olduğundan, ümmet nazarında tebriesi ve beraati vazife-i risalet hasebiyle


                  [NOT]Dipnot-1 “Tâ ki, ey Peygamber ailesi, Allah günahlarınızı giderip sizi ter temiz yapsın.” Ahzâb Sûresi, 33:33.

                  Dipnot-2 Muhtelif tariklerle rivayet edilmiştir. bk. Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe: 61; Tirmizî, Menâkıb: 60; Müsned, 1:330, 4:107, 6:292, 296, 298, 304; Hâkim, Müstedrek, 2:416, 3:147; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 9:166, 169; Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, 5:197; Kandehlevî, Hayâtü’s-Sahâbe, 4:105.

                  Dipnot-3 bk. Ahzâb Sûresi, 33:33. Ayrıca bk. Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 61; İbni Ebî Şeybe, el-Musannef: 6:370.
                  [/NOT]

                  Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun Ehl-i Beyt: (bk. bilgiler – Âl-i Beyt)
                  Hazret-i Ali: [bk. bilgiler – Ali (r.a.)] Hazret-i Fatıma: [bk. bilgiler – Fatıma (r.anha)]
                  Hazret-i Hasan: [bk. bilgiler – Hasan (r.a.)] Hazret-i Hüseyin: [bk. bilgiler – Hüseyin (r.a.)]
                  Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) Sahabe: Hz. Peygamberi (a.s.m.) hayattayken gören Müslümanlar
                  Tâbiîn: Hz. Peygamberi görenleri, yani Sahabeleri gören ve onlardan ders alan Müslümanlar abâ: yünlü kumaştan yapılmış hırka
                  azîm: büyük, yüce bahşetmek: sunmak
                  beraat: temize çıkma, suçsuz olduğunun anlaşılması ehemmiyetli: önemli
                  esrar: sırlar, gizli gerçekler fitne: toplum düzeninin ve asayişinin bozulması
                  gayb-âşinâ: gaybı bilen, görünmeyenden haberi olan halife-i bilhak: gerçek ve doğru halife
                  hikmet: sebep, gaye, fayda ilân etmek: duyurmak
                  istikbal-bîn: geleceği gören musalâha: barışma
                  mübarek: değerli, bereketli mühim: önemli
                  mümtaz: seçkin, üstün müşahede etmek: gözlemlemek
                  müşerref: şerefli, değerli nazar: bakış, görüş
                  nazar-ı nübüvvet: Peygamberlik bakışı rivayet etmek: bir sözü nakletmek
                  sual: soru suret: biçim, şekil
                  sır: gizli gerçek taallûk etmek: ilgili, alâkalı olmak
                  tarik: hadis veya haberin geliş yolu tathir etmek: temizlemek
                  tebrie etmek: beraat etmek, kusur ve noksanlıktan uzak tutmak teselli etmek: acısını dindirmek
                  tâhir: temiz tâziye etmek: teselli etmek
                  vazife-i risalet: peygamberlik vazifesi zürriyet: soy, nesil
                  Âl-i Abâ/Hamse-i Âl-i Abâ: Hz. Peygamber’in (a.s.m.) aile fertleri. Resulullah (a.s.m.) hırkasını kızı Hz. Fâtıma, damadı Hz. Ali ve torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in üzerine örterek özel dua ettiği için bu isimle anılmıştır. âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi
                  çendan: gerçi ümmet: Hz. Peygambere (a.s.m.) inanıp onun yolundan giden mü’minler
                  ünvan-ı âli: yüksek ünvan şahsiyet: kişilik
                  #794636
                  Anonim

                    ehemmiyetli olduğundan, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o suretle onu tebrie ediyor. Onu tenkit ve tahtie ve tadlil eden Haricîleri ve Emevîlerin mütecaviz taraftarlarını sükûta davet ediyor. Evet, Haricîler ve Emevîlerin müfrit taraftarları Hazret-i Ali hakkındaki tefritleri ve tadlilleri ve Hazret-i Hüseyin’in gayet fecî, ciğer-sûz hadisesiyle Şîaların ifratları ve bid’aları ve Şeyheynden teberrîleri, ehl-i İslâma çok zararlı düşmüştür.

                    İşte bu abâ ve dua ile, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Ali (r.a.) ve Hazret-i Hüseyin’i mes’uliyetten ve ittihamdan ve ümmetini onlar hakkında sû-i zandan kurtardığı gibi, Hazret-i Hasan’ı, yaptığı musalâha ile ümmete ettiği iyiliğini vazife-i risalet noktasında tebrik ediyor ve Hazret-i Fatıma’nın zürriyetinin nesl-i mübareki, âlem-i İslâmda Ehl-i Beyt ünvanını alarak âli bir şeref kazanacaklarını ve Hazret-i Fatıma
                    blank.gif1 وَاِنِّى اُعِيذُهَا بِكَ وَذُرِّيَّتَهَا مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ diyen Hazret-i Meryem’in validesiblank.gif2 gibi zürriyetçe çok müşerref olacağını ilân ediyor.

                    اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ الطَّيِّبِينَ الطَّاهِرِينَ اْلاَبْرَارِ وَعَلٰى اَصْحَابِهِ الْمُجَاهِدِينَ الْمُكْرَمِينَ اْلاَخْيَارِ
                    اٰمِينَ blank.gif3





                    endOfSection.gifendOfSection.gif




                    [NOT]Dipnot-1 “Onun ve neslinin, kovulmuş şeytanın şerrinden korunması için Sana sığındım.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:36.
                    Dipnot-2 Hz. Meryem’in vâlidesi, Hanne bintü Fâkûz’dur. bk. el-Hâkim, el-Müstedrek: 2:648, 651; et-Taberî, Câmiu’l-Beyân: 3:235, 237, 241, 244, 294.

                    Dipnot-3 Allahım! Efendimiz Muhammed’e, onun iyi ve temiz ve iyilik sahibi olan nesline ve mücahid ve ikrama mazhar ve hayırlı zâtlar olan Ashabına salât et. Âmin.
                    [/NOT]

                    Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun Ehl-i Beyt: (bk. bilgiler – Âl-i Beyt)
                    Emevî: (bk. bilgiler – Emevîler) Haricîler: (bk. bilgiler)
                    Hazret-i Ali: [bk. bilgiler – Ali (r.a.)] Hazret-i Fatıma: [bk. bilgiler – Fatıma (r.anha)]
                    Hazret-i Hasan: [bk. bilgiler – Hasan (r.a.)] Hazret-i Hüseyin: [bk. bilgiler – Hüseyin (r.a.)]
                    Hazret-i Meryem: (bk. bilgiler – Meryem) Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.)
                    bid’a: sonradan uydurulan ve dine zarar veren yenilik ciğer-sûz: ciğer yakan, acı veren
                    ehl-i İslâm: Müslümanlar fecî: kötü
                    gayet: çok hadise: olay
                    ifrat: bir şeyde aşırıya gitme ilân etmek: duyurmak
                    ittiham: suçlama mes’uliyet: sorumluluk
                    musalâha: barışma, uzlaşma müfrit: bir meselede aşırıya giden
                    mütecaviz: saldırgan, haddi aşan müşerref: şerefli, değerli
                    nesl-i mübarek: mübârek nesil suret: biçim, şekil
                    sû-i zan: kötü zan, şüphe sükût: sessiz kalma
                    tadlil etmek: bir kişinin dalâlette olduğunu iddia etmek tahtie: bir kimseyi veya bir şeyi hatalı görmek
                    teberrî: uzaklaşma, kaçınma tebrie etmek: beraat etmek, kusur ve noksanlıktan uzak tutmak
                    tefrit: bir şeye aşırı seviyede ilgisiz kalma tenkit: eleştiri
                    valide: anne zürriyet: soy
                    âbâ: yünlü kumaştan yapılmış hırka âlem-i İslâm: İslâm dünyası
                    âli: yüce Şeyheyn: iki şeyh; Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer
                    Şîa: (bk. bilgiler)

                    #794637
                    Anonim
                      İkinci Makam

                      بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ blank.gif1 ’in binler esrarından altı sırrına dairdir.
                      İHTAR: Besmelenin rahmet noktasında parlak bir nuru, sönük aklıma uzaktan göründü. Onu, kendi nefsim için, nota suretinde kaydetmek istedim. Ve yirmi otuz kadar sırlar ile, o nurun etrafında bir daire çevirmekle avlamak ve zaptetmek arzu ettim. Fakat, maatteessüf, şimdilik o arzuma tam muvaffak olamadım. Yirmi otuzdan beş altıya indi.

                      “Ey insan!” dediğim vakit nefsimi murad ediyorum. Bu ders kendi nefsime has iken, ruhen benimle münasebettar ve nefsi nefsimden daha huşyar zatlara, belki medar-ı istifade olur niyetiyle, On Dördüncü Lem’anın İkinci Makamı olarak, müdakkik kardeşlerimin tasviplerine havale ediyorum. Bu ders akıldan ziyade kalbe bakar; delilden ziyade zevke nâzırdır.

                      besmele.jpg

                      قَالَتْ يَاۤ اَيُّهَا الْمَلَؤُا اِنِّىۤ اُلْقِىَ اِلَىَّ كِتَابٌ كَرِيمٌ اِنَّهُ مِنْ سُلَيْمٰنَ وَاِنَّهُ بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ blank.gif2


                      ŞU MAKAMDA birkaç sır zikredilecektir.

                      BİRİNCİ SIR

                      بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ’in bir cilvesini şöyle gördüm ki:

                      Kâinat simasında, arz simasında ve insan simasında, birbiri içinde birbirinin nümunesini gösteren üç sikke-i rububiyet var.

                      Biri, kâinatın heyet-i mecmuasındaki teavün, tesanüd, teânuk, tecavübden tezahür eden sikke-i kübrâ-yı Ulûhiyettir ki, Bismillâh ona bakıyor.


                      [NOT]Dipnot-1 Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

                      Dipnot-2 “Belkıs, ‘Ey kavmimin ileri gelenleri,’ dedi. ‘Bana mühim bir mektup bırakıldı. Bu mektup Süleyman’dan geliyor ve Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla başlıyor.” Neml Sûresi, 27:29-30.
                      [/NOT]

                      Besmele: Bismillahirrahmanirrahim’in kısaltılmış ifadesi arz: yeryüzü
                      cilve: yansıma dair: ilgili, ait
                      esrar: sırlar, gizli gerçekler havale etmek: bir konuyu başka bir kaynağa yönlendirme
                      heyet-i mecmua: genel yapı, bir şeyin tamamı huşyar: uyanık
                      ihtar: hatırlatma maatteessüf: ne yazık ki
                      makam: derece, yer medar-ı istifade: faydalanma vesilesi
                      murad etmek: kastetmek muvaffak olmak: başarmak
                      müdakkik: bir meseleyi inceden inceye araştıran münasebettar: ilgili, bağlantılı
                      nefs: kişinin kendisi nâzır: bakan, gözeten
                      nümune: örnek rahmet: İlâhî şefkat, merhamet
                      sikke-i kübrâ-yı Ulûhiyet: Allah’ın ilâhlığının en büyük mührü sikke-i rububiyet: Allah’ın herbir varlığı terbiye ve idare etmesini gösteren işaret
                      sima: yüz, çehre suret: biçim, şekil
                      tasvip: uygun bulma teavün: yardımlaşma
                      tecavüb: birbirinin ihtiyacına cevap verme tesanüd: dayanışma
                      tezahür etmek: ortaya çıkmak, görünmek teânuk: omuz omuza verme
                      zaptetmek: ele geçirmek, kaydetmek zikretmek: anmak
                      ziyade: çok, fazla

                      #794638
                      Anonim

                        İkincisi, küre-i arz simasında, nebâtat ve hayvanâtın tedbir ve terbiye ve idaresindeki teşabüh, tenasüp, intizam, insicam, lûtuf ve merhametten tezahür eden sikke-i kübrâ-yı Rahmâniyettir ki, Bismillâhirrahmân ona bakıyor.

                        Sonra, insanın mahiyet-i câmiasının simasındaki letâif-i refet ve dekaik-i şefkat ve şuâât-ı merhamet-i İlâhiyeden tezahür eden sikke-i ulyâ-yı Rahîmiyettir ki, Bismillâhirrahmânirrahîm’deki er-Rahîm ona bakıyor.

                        Demek, Bismillâhirrahmânirrahîm, sahife-i âlemde bir satır-ı nuranî teşkil eden üç sikke-i ehadiyetin kudsî ünvanıdır ve kuvvetli bir haytıdır ve parlak bir hattıdır. Yani, Bismillâhirrahmânirrahîm, yukarıdan nüzul ile, semere-i kâinat ve âlemin nüsha-i musaggarası olan insana ucu dayanıyor. Ferşi Arşa bağlar, insanî arşa çıkmaya bir yol olur.

                        İKİNCİ SIR

                        Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, hadsiz kesret-i mahlûkatta tezahür eden vâhidiyet içinde ukulü boğmamak için, daima o vâhidiyet içinde ehadiyet cilvesini gösteriyor. Yani, meselâ, nasıl ki güneş ziyasıyla hadsiz eşyayı ihata ediyor. Mecmu‑u ziyasındaki güneşin zâtını mülâhaza etmek için gayet geniş bir tasavvur ve ihatalı bir nazar lâzım olduğundan, güneşin zâtını unutturmamak için, herbir parlak şeyde güneşin zâtını, aksi vasıtasıyla gösteriyor. Ve her parlak şey kendi kabiliyetince güneşin cilve-i zâtîsiyle beraber, ziyası, harareti gibi hassalarını gösteriyor. Ve her parlak şey, güneşi bütün sıfâtıyla, kabiliyetine göre gösterdiği gibi, güneşin ziya ve hararet ve ziyadaki elvân-ı seb’a gibi keyfiyatlarının herbirisi

                        Arş: en yüksek gök tabakası Bismillâhirrahmân: Rahmân olan Allah’ın adıyla
                        Bismillâhirrahmânirrahîm: Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla mu’cize olan Kur’ân
                        akis: yansıma cilve: görünme, yansıma
                        cilve-i zâtî: bir şeyin bizzat kendisine ait görüntüsü dekaik-i şefkat: şefkatin incelikleri
                        ehadiyet: Allah’ın birliğinin herbir varlıkta ayrı ayrı tecellî etmesi elvân-ı seb’a: yedi renk
                        er-Rahîm: şefkati ve merhameti herşeyi kuşatan Allah ferş: yer
                        gayet: çok hadsiz: sayısız
                        hararet: ısı, sıcaklık hassa: temel özellik
                        hayt: bağ, ip hayvanât: hayvanlar
                        ihata: içine alma, kuşatma ihata etmek: içine almak, kuşatmak
                        insanî arş: insanların ulaşabileceği en yüksek derece insicam: düzgünlük, uyumluluk
                        intizam: düzen kesret-i mahlûkat: varlıkların çokluğu
                        keyfiyat: özellikler, nitelikler kudsî: her türlü kusur ve noksandan uzak
                        küre-i arz: yeryüzü letâif-i refet: şefkat ve merhametin güzellikleri
                        lûtuf: iyilik, ihsan, bağış mahiyet-i câmia: pek çok özelliği üzerinde bulunduran yapı
                        mecmu-u ziya: ışığın tamamı mülâhaza etmek: değerlendirme yapmak, birşey üzerinde düşünmek
                        nazar: bakış, görüş nebâtat: bitkiler
                        nüsha-i musaggara: küçültülmüş nüsha nüzul: inme
                        sahife-i âlem: kâinat sayfası satır-ı nuranî: parlak ve nurlu satır
                        semere-i kâinat: kâinatın meyvesi sikke-i ehadiyet: Allah’ın herbir varlık üzerinde birliğini gösteren mühür
                        sikke-i kübrâ-yı Rahmâniyet: Allah’ın sonsuz şefkatinin en büyük damgası sikke-i ulyâ-yı Rahîmiyet: rahmeti herşeyi kuşatan Allah’ı gösteren yüce damga
                        sima: yüz, çehre sıfât: nitelik, özellik
                        tasavvur etmek: düşünmek, zihinde şekillendirmek tedbir: çekip çevirme, ihtiyacını karşılama
                        tenasüp: uygunluk terbiye: belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, olgunlaştırma
                        tezahür eden: ortaya çıkan, görünen teşabüh: birbirine benzeme
                        teşkil eden: oluşturan ukul: akıllar
                        vasıta: araç vâhidiyet: Allah’ın birliği
                        ziya: ışık zât: kendisi
                        âlem: dünya, evren şuât-ı merhamet-i İlâhiye: Cenab-ı Allah’ın merhametinin ince ve hoş parıltıları

                        #794639
                        Anonim

                          dahi umum mukabilindeki şeyleri ihata ediyor. Öyle de, وَ ِللهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلٰى blank.gif1 temsilde hata olmasın, ehadiyet ve samediyet-i İlâhiye, herbir şeyde, hususan zîhayatta, hususan insanın mahiyet âyinesinde bütün esmâsıyla bir cilvesi olduğu gibi, vahdet ve vâhidiyet cihetiyle dahi, mevcudatla alâkadar herbir ismi, bütün mevcudatı ihata ediyor.

                          İşte, vâhidiyet içinde ukulü boğmamak ve kalbler Zât-ı Akdesi unutmamak için, daima vâhidiyetteki sikke-i ehadiyeti nazara veriyor ki, o sikkenin üç mühim ukdesini irâe eden, Bismillâhirrahmânirrahîm’dir.

                          ÜÇÜNCÜ SIR

                          Şu hadsiz kâinatı şenlendiren, bilmüşahede, rahmettir. Ve bu karanlıklı mevcudatı ışıklandıran, bilbedâhe, yine rahmettir. Ve bu hadsiz ihtiyacat içinde yuvarlanan mahlûkatı terbiye eden, bilbedâhe, yine rahmettir. Ve, bir ağacın bütün heyetiyle meyvesine müteveccih olduğu gibi, bütün kâinatı insana müteveccih eden ve her tarafta ona baktıran ve muavenetine koşturan, bilbedâhe, rahmettir. Ve bu hadsiz fezayı ve boş ve hâli âlemi dolduran, nurlandıran ve şenlendiren, bilmüşahede, rahmettir. Ve bu fâni insanı ebede namzet eden ve ezelî ve ebedî bir Zâta muhatap ve dost yapan, bilbedâhe, rahmettir.

                          Ey insan! Madem rahmet böyle kuvvetli ve cazibedar ve sevimli ve medetkâr bir hakikat-i mahbubedir. Bismillâhirrahmânirrahîm de, o hakikate yapış ve vahşet-i mutlakadan ve hadsiz ihtiyâcâtın elemlerinden kurtul. Ve o Sultan-ı Ezel ve Ebedin tahtına yanaş ve o rahmetin şefkatiyle ve şefaatiyle ve şuââtıyla o Sultana muhatap ve halil ve dost ol.


                          [NOT]Dipnot-1 “En yüce sıfatlar Allah’ındır.” Nahl Sûresi, 16:60.[/NOT]

                          Bismillâhirrahmânirrahîm: Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla Sultan: her şeyin hâkimi olan ve egemenliği herşeyi altında tutan Allah
                          Sultan-ı Ezel ve Ebed: başlangıç ve sonu olmaksızın, hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan, Allah Zât: Allah
                          Zât-ı Akdes: bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksiklikten, benzer ve ortak edinmekten sonsuz derecede yüce olan Allah alâkadar: alâkalı, ilgili
                          bilbedâhe: açık bir şekilde bilmüşahede: gözle görerek
                          cazibedar: cazibeli, çekici cihet: yön, şekil
                          cilve: görünme, yansıma ebed: sonsuzluk
                          ebedî: sonu olmayan sonsuz ehadiyet: Allah’ın birliğinin herbir varlıkta ayrı ayrı tecellî etmesi
                          elem: acı, keder esmâ: isimler
                          ezelî: başlangıcı olmayan sonsuz feza: uzay
                          fâni: gelip geçici, ölümlü hadsiz: sayısız, sınırsız
                          hakikat: gerçek hakikat-i mahbube: sevilen hakikat, gerçek
                          halil: dost heyet: genel yapı
                          hususan: özellikle hâli: boş
                          ihata etme: içine alma, kuşatma ihtiyâcât: ihtiyaçlar
                          irâe eden: gösteren mahiyet: nitelik, özellik
                          mahlûkat: varlıklar medetkâr: yardım eden
                          mevcudat: varlıklar muavenet: yardım
                          muhatap: hitap edilen mukabil: karşılık
                          müteveccih: yönelen namzet: aday
                          nazar: bakış, görüş nurlandıran: aydınlatan
                          rahmet: İlâhî şefkat, merhamet samediyet-i İlâhiye: Allah’ın hiçbir şeye muhtaç olmayıp herşeyin Ona muhtaç olması
                          sikke: mühür, işaret sikke-i ehadiyet: Allah’ın herbir varlık üzerinde birliğini gösteren mühür
                          temsil: analoji; bir bilinmeyeni bilinen bir şeyle kıyaslayarak açıklama terbiye eden: belli bir amaca erişecek şekilde geliştiren, olgunlaştıran
                          ukde: düğüm, çözümü zor iş ukul: akıllar
                          umum: genel vahdet: Allah’ın tek oluşu
                          vahşet-i mutlaka: tam bir yalnızlık ve ürküntü hali vâhidiyet: Allah’ın birliği
                          zîhayat: canlı âlem: dünya, evren
                          şefkat: içten ve karşılık beklemeden duyulan merhamet, sevgi şuâât: ışınlar, parıltılar
                          #794640
                          Anonim


                            Evet, kâinatın envâını hikmet dairesinde insanın etrafında toplayıp, bütün hâcâtına kemâl-i intizam ve inâyetle koşturmak, bilbedâhe, iki hâletten birisidir:

                            Ya kâinatın herbir nev’i, kendi kendine insanı tanıyor, ona itaat ediyor, muavenetine koşuyor—bu ise yüz derece akıldan uzak olduğu gibi, çok muhâlâtı intaç ediyor; insan gibi bir âciz-i mutlakta en kuvvetli bir sultan-ı mutlakın kudreti bulunmak lâzım geliyor. Veyahut bu kâinatın perdesi arkasında bir Kadîr-i Mutlakın ilmiyle bu muavenet oluyor. Demek, kâinatın envâı insanı tanıyor değil; belki insanı bilen ve tanıyan, merhamet eden bir Zâtın tanımasının ve bilmesinin delilleridir.

                            Ey insan! Aklını başına al. Hiç mümkün müdür ki, bütün envâ-ı mahlûkatı sana müteveccihen muavenet ellerini uzattıran ve senin hâcetlerine lebbeyk dedirten Zât-ı Zülcelâl seni bilmesin, tanımasın, görmesin?

                            Madem seni biliyor, rahmetiyle bildiğini bildiriyor. Sen de Onu bil, hürmetle bildiğini bildir. Ve kat’iyen anla ki, senin gibi zaif-i mutlak, âciz-i mutlak, fakir‑i mutlak, fâni, küçük bir mahlûka bu koca kâinatı musahhar etmek ve onun imdadına göndermek, elbette hikmet ve inâyet ve ilim ve kudreti tazammun eden hakikat-i rahmettir.

                            Elbette böyle bir rahmet, senden küllî ve hâlis bir şükür ve ciddî ve sâfî bir hürmet ister. İşte, o hâlis şükrün ve o sâfî hürmetin tercümanı ve ünvanı olan Bismillâhirrahmânirrahîm’i de, o rahmetin vusulüne vesile ve o Rahmân’ın dergâhında şefaatçi yap.

                            Evet, rahmetin vücudu ve tahakkuku, güneş kadar zâhirdir. Çünkü, nasıl merkezî bir nakış, her taraftan gelen atkı ve iplerin intizamından ve vaziyetlerinden hâsıl oluyor; öyle de, bu kâinatın daire-i kübrâsında bin bir ism-i İlâhînin cilvesinden

                            Bismillâhirrahmânirrahîm: Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla Kadîr-i Mutlak: herşeye gücü yeten, sınırsız güç ve kuvvet sahibi olan Allah
                            Rahmân: çok merhamet sahibi olan ve şefkatle bütün yaratıkların rızkını veren Allah Zât: Allah
                            Zât-ı Zülcelâl: büyüklük ve haşmet sahibi Allah bilbedâhe: açık bir şekilde
                            cilve: görünme, yansıma daire-i kübrâ: en büyük daire
                            dergâh: Allah’ın yüce katı envâ: türler, çeşit
                            envâ-ı mahlûkat: bütün yaratılmış varlık türleri fakir-i mutlak: sonsuz ihtiyaç sahibi
                            fâni: gelip geçici, ölümlü hakikat-i rahmet: rahmet ve şefkat içinde gizli olan gerçek
                            hikmet: bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olma hâcet: ihtiyaç
                            hâcât: ihtiyaçlar hâlet: durum, hal
                            hâlis: içten, samimi hâsıl olmak: meydana gelmek
                            imdad: yardım isteme intaç etmek: sonuç vermek
                            intizam: düzen, tertip inâyet: Allah’tan gelen yardım, ihsan, iyilik
                            ism-i İlâhî: Allah’ın ismi itaat etmek: emre uymak
                            kat’iyen: kesinlikle kemâl-i intizam: mükemmel bir düzen
                            kudret: güç, iktidar kâinat: evren
                            küllî: geniş ve kapsamlı lebbeyk: “buyurun, emredin efendim” mânâsını taşıyan bir ifade
                            mahlûk: yaratılmış merkezî: merkezde bulunan
                            muavenet: yardım muhâlât: imkansız, akla uzak şeyler
                            musahhar etmek: boyun eğdirmek müteveccihen: yönelmiş olarak
                            nakış: işleme, süsleme nev’i: çeşit
                            rahmet: İlâhî şefkat, merhamet sultan-ı mutlak: herşeye hükmeden, sınırsız egemenlik sahibi sultan
                            sâfî: duru, katıksız, temiz tahakkuk: gerçekleşme
                            tazammun eden: içeren vaziyet: durum, hâl
                            vusul: kavuşma, erişme vücud: varlık
                            zaif-i mutlak: son derece zayıf zâhir: açık, gözle görünür
                            âciz-i mutlak: son derece güçsüz şükür: Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme
                            #794641
                            Anonim

                              uzanan nuranî atkılar, kâinat simasında öyle bir sikke-i rahmet içinde bir hâtem-i Rahîmiyeti ve bir nakş-ı şefkati dokuyor ve öyle bir hâtem-i inâyeti nesc ediyor ki, güneşten daha parlak kendini akıllara gösteriyor.

                              Evet, şems ve kameri, anâsır ve maâdini, nebâtat ve hayvânâtı, bir nakş-ı âzamın atkı ipleri gibi o bin bir isimlerin şuâlarıyla tanzim eden ve hayata hâdim eden ve nebâtî ve hayvânî olan umum validelerin gayet şirin ve fedakârâne şefkatleriyle şefkatini gösteren ve zevilhayatı hayat-ı insaniyeye musahhar eden ve ondan rububiyet-i İlâhiyenin gayet güzel ve şirin bir nakş-ı âzamını ve insanın ehemmiyetini gösteren ve en parlak rahmetini izhar eden o Rahmân-ı Zülcemâl, elbette kendi istiğnâ-yı mutlakına karşı, rahmetini ihtiyac-ı mutlak içindeki zîhayata ve insana makbul bir şefaatçi yapmış. Ey insan! Eğer insan isen, Bismillâhirrahmânirrahîm de, o şefaatçiyi bul.

                              Evet, rû-yi zeminde dört yüz bin muhtelif ayrı ayrı nebâtâtın ve hayvânâtın taifelerini, hiçbirini unutmayarak, şaşırmayarak, vakti vaktine, kemâl-i intizamla, hikmet ve inâyetle terbiye ve idare eden ve küre-i arzın simasında hâtem-i ehadiyeti vaz’ eden, bilbedâhe, belki bilmüşahede, rahmettir. Ve o rahmetin vücudu, bu küre-i arzın simasındaki mevcudatın vücutları kadar kat’î olduğu gibi, o mevcudat adedince tahakkukunun delilleri var.

                              Evet, zeminin yüzünde öyle bir hâtem-i rahmet ve sikke-i ehadiyet bulunduğu gibi, insanın mahiyet-i mâneviyesinin simasında dahi öyle bir sikke-i rahmet vardır ki, küre-i arz simasındaki sikke-i merhamet ve kâinat simasındaki sikke-i



                              Bismillâhirrahmânirrahîm: Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla Rahmân-ı Zülcemâl: sonsuz güzellik ve merhamet sahibi olan Allah
                              anâsır: unsurlar, elementler bilbedâhe: açık bir şekilde
                              bilmüşahede: gözle görerek ehemmiyet: değer, önem
                              fedakârâne: fedakârca gayet: çok
                              hayat-ı insaniye: insan hayatı hayvânât: hayvanlar
                              hayvânî: hayvanlardan olan hikmet: bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olma
                              hâdim: hizmetçi hâtem-i Rahîmiyet: Allah’ın her bir varlığa şefkatini gösteren mühür
                              hâtem-i ehadiyet: Allah’ın herbir varlıkta birliğini gösteren mühür hâtem-i inâyet: yardım mührü
                              hâtem-i rahmet: rahmet mührü ihtiyac-ı mutlak: sınırsız ihtiyaç
                              inâyet: Allah’tan gelen yardım, ihsan, iyilik istiğnâ-yı mutlak: sınırsız zenginlik
                              izhar eden: gösteren kamer: ay
                              kat’î: kesin kemâl-i intizam: mükemmel bir düzen
                              kâinat: evren küre-i arz: yeryüzü
                              mahiyet-i mâneviye: mânevî nitelik, özellik makbul: kabul edilen
                              maâdin: madenler mevcudat: varlıklar
                              muhtelif: çeşitli musahhar eden: boyun eğdiren
                              nakş-ı âzam: büyük nakış nakş-ı şefkat: şefkatin nakşı
                              nebâtat: bitkiler nebâtî: bitkilerden olan
                              nesc etmek: dokumak, örmek nuranî: nurlanmış
                              rahmet: İlâhî şefkat, merhamet rububiyet-i İlâhiye: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan mâlikiyeti, yaratıcılığı ve terbiyesi
                              rû-yi zemin: yeryüzü sikke-i ehadiyet: Allah’ın herbir varlık üzerinde birliğini gösteren mühür
                              sikke-i merhamet: merhamet mührü sikke-i rahmet: rahmet mührü
                              sima: yüz, çehre, görünüş tahakkuk: gerçekleşme
                              taife: grup, topluluk tanzim eden: düzenleyen
                              terbiye: belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, olgunlaştırma umum: bütün
                              valide: anne vaz’ eden: koyan, yerleştiren
                              vücut: varlık zemin: yeryüzü
                              zevilhayat: canlılar zîhayat: canlı
                              şefaatçi: af için aracılık eden şefkat: içten ve karşılık beklemeden duyulan merhamet, sevgi
                              şems: güneş şuâ: ışın, güçlü ışık

                              #794643
                              Anonim

                                uzmâ-yı rahmetten daha aşağı değil. Âdeta bin bir ismin cilvesinin bir nokta-i mihrakiyesi hükmünde bir câmiiyeti var.

                                Ey insan! Hiç mümkün müdür ki, sana bu simayı veren ve o simada böyle bir sikke-i rahmeti ve bir hâtem-i ehadiyeti vaz’ eden Zat, seni başıboş bıraksın; sana ehemmiyet vermesin; senin harekâtına dikkat etmesin; sana müteveccih olan bütün kâinatı abes yapsın; hilkat şeceresini, meyvesi çürük, bozuk, ehemmiyetsiz bir ağaç yapsın? Hem hiçbir cihetle şüphe kabul etmeyen ve hiçbir vecihle noksaniyeti olmayan, güneş gibi zâhir olan rahmetini ve ziya gibi görünen hikmetini inkâr ettirsin? Hâşâ!

                                Ey insan! Bil ki, o rahmetin arşına yetişmek için bir miraç var. O miraç ise, Bismillâhirrahmânirrahîm’dir. Ve bu miraç ne kadar ehemmiyetli olduğunu anlamak istersen, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın yüz on dört sûrelerinin başlarına ve hem bütün mübarek kitapların iptidâlarına ve umum mübarek işlerin mebde’lerine bak. Ve Besmelenin azamet-i kadrine en kat’î bir hüccet şudur ki, İmam-ı Şâfiî gibi çok büyük müçtehidler demişler: “Besmele tek bir âyet olduğu halde, Kur’ân’da yüz on dört defa nâzil olmuştur.”blank.gif1

                                DÖRDÜNCÜ SIR

                                Hadsiz kesret içinde vâhidiyet tecellîsi, hitab-ı blank.gif2 اِيَّاكَ نَعْبُدُ demekle herkese kâfi gelmiyor. Fikir dağılıyor. Mecmuundaki vahdet arkasında Zât-ı Ehadiyeti mülâhaza edip blank.gif3 اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ demeye, küre-i arz vüs’atinde bir kalb


                                [NOT]Dipnot-1 bk. eş-Şâfiî, el-Ümm: 1:208; el-Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân: 1:8; el-Gazâlî, el-Müstafâ: 1:82; İbnü’l-Cevzî, et-Tahkîk fî Ehâdîsi’l-hilâf: 1:345-347; ez-Zeylaî, Nasbu’r-râye: 1:327.

                                Dipnot-2 “Ancak Sana kulluk ederiz.” Fâtiha Sûresi, 1:5.

                                Dipnot-3 “Ancak Sana kulluk eder ve ancak Senden yardım dileriz.” Fâtiha Sûresi, 1:5.
                                [/NOT]

                                Besmele: Bismillahirrahmanirrahim cümlesinin kısaltılmış ifadesi Bismillâhirrahmânirrahîm: Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla
                                Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân Zat: Allah
                                Zât-ı Ehadiyet: herbir varlıkta birliği görünen Zât, Allah abes: boş ve faydasız
                                arş: en yüce makam azamet-i kadir: itibarın ve değerin büyüklüğü
                                cihet: yön, taraf cilve: görünme, yansıma
                                câmiiyet: geniş kapsamlı oluş ehemmiyet: önem
                                hadsiz: sayısız harekât: hareketler
                                hikmet: bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olma hilkat şeceresi: yaratılış ağacı
                                hitab: konuşma hâtem-i ehadiyet: Allah’ın herbir varlıkta birliğini gösteren mührü
                                hâşâ: asla hüccet: güçlü ve sarsılmaz delil
                                iptidâ: başlangıç kat’î: kesin
                                kesret: çokluk kâfi: yeterli
                                kâinat: evren küre-i arz: yeryüzü
                                mebde: başlangıç mecmuu: bir şeyin tamamı
                                miraç: yükseliş mübarek: bereketli, değerli
                                mülâhaza etmek: düşünmek müteveccih: yönelik
                                müçtehid: âyet ve hadisler başta olmak üzere, diğer dinî delillerden hüküm çıkarma bilgi ve kabiliyetine sahip olan noksaniyet: noksanlık, eksiklik
                                nokta-i mihrakiye: odak noktası, hareket noktası nâzil olan: inen
                                rahmet: İlâhî şefkat, merhamet sikke-i rahmet: rahmet mührü
                                sikke-i uzmâ-yı rahmet: rahmetin en büyük mührü sima: yüz, çehre, görünüş
                                sûre: Kur’ân-ı Kerim’de yer alan bölümlerden her biri tecellî: görünüm, yansıma
                                umum: bütün vahdet: birlik
                                vaz’ eden: koyan, yerleştiren vecih: yön
                                vâhidiyet: Allah’ın birliği vüs’at: genişlik
                                ziya: ışık zâhir: açık, gözle görünür
                                âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi İmam-ı Şâfiî: (bk. bilgiler)
                                #794644
                                Anonim

                                  bulunmak lâzım geliyor. Ve bu sırra binaen, cüz’iyatta zâhir bir surette sikke-i ehadiyeti gösterdiği gibi, herbir nevide sikke-i ehadiyeti göstermek ve Zât-ı Ehadi mülâhaza ettirmek için, hâtem-i Rahmâniyet içinde bir sikke-i ehadiyeti gösteriyor. Tâ, külfetsiz, herkes her mertebede اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ
                                  نَسْتَعِينُ blank.gif1 deyip, doğrudan doğruya Zât-ı Akdese hitap ederek müteveccih olsun.

                                  İşte, Kur’ân-ı Hakîm, bu sırr-ı azîmi ifade içindir ki, kâinatın daire-i âzamında, meselâ semâvat ve arzın hilkatinden bahsettiği vakit, birden, en küçük bir daireden ve en dakik bir cüz’îden bahseder, tâ ki zâhir bir surette hâtem-i ehadiyeti göstersin. Meselâ, hilkat-i semâvat ve arzdan bahsi içinde, hilkat-i insandan ve insanın sesinden ve simasındaki dekaik-i nimet ve hikmetten bahis açar. Tâ ki fikir dağılmasın, kalb boğulmasın, ruh Mâbûdunu doğrudan doğruya bulsun. Meselâ,

                                  وَمِنْ اٰيَاتِهِ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ blank.gif2

                                  âyeti, mezkûr hakikati mucizâne bir surette gösteriyor.

                                  Evet, hadsiz mahlûkatta ve nihayetsiz bir kesrette vahdet sikkeleri, mütedahil daireler gibi, en büyüğünden en küçük sikkeye kadar envâı ve mertebeleri vardır. Fakat o vahdet, ne kadar olsa, yine kesret içinde bir vahdettir; hakikî hitabı tam temin edemiyor. Onun için, vahdet arkasında ehadiyet sikkesi bulunmak lâzımdır—tâ ki kesreti hatıra getirmesin, doğrudan doğruya Zât-ı Akdese karşı kalbe yol açsın.

                                  Hem, sikke-i ehadiyete nazarları çevirmek ve kalbleri celb etmek için, o sikke-i ehadiyet üstünde gayet cazibedar bir nakış ve gayet parlak bir nur ve gayet


                                  [NOT]Dipnot-1 “Ancak Sana kulluk eder ve ancak Senden yardım dileriz.” Fâtiha Sûresi, 1:5.

                                  Dipnot-2 “Göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da Onun âyetlerindendir.” Rum Sûresi, 30:22.
                                  [/NOT]

                                  Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet bulunan Kur’ân Mâbûd: ibadete layık olan Allah
                                  Zât-ı Akdes: bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksiklikten, benzer ve ortak edinmekten sonsuz derecede yüce olan Allah Zât-ı Ehad: herbir varlıkta birliği tecelli eden Zât, Allah
                                  arz: yeryüzü bahis: konu
                                  binaen: dayanarak cazibedar: cazibeli, çekici
                                  celb etmek: çekmek cüz’iyat: küçük parçalar, bütünün parçaları
                                  cüz’î: fert, küllîye ait birey daire-i âzam: en büyük daire
                                  dakik: ince dekaik-i nimet ve hikmet: nimet ve hikmet incelikleri
                                  ehadiyet: Allah’ın birliğinin her bir varlıkta ayrı ayrı tecellî etmesi envâ: türler, çeşit
                                  gayet: çok hadsiz: sayısız
                                  hakikat: gerçek hakikî: asıl, gerçek
                                  hilkat: yaratılış, yaratma hilkat-i insan: insanın yaratılışı
                                  hilkat-i semâvat ve arz: göklerin ve yerin yaratılışı hitab: konuşma
                                  hitap etmek: konuşmak hâtem-i Rahmâniyet: Allah’ın bütün varlıklar üzerinde rahmet ve merhametini gösteren mührü
                                  hâtem-i ehadiyet: Allah’ın her bir varlıkta birliğini gösteren mührü kesret: çokluk
                                  kâinat: evren külfetsiz: zahmetsiz
                                  mahlûkat: varlıklar mezkûr: adı geçen
                                  mucizâne: mucizeli şekilde mülâhaza etmek: düşünmek, akla getirmek
                                  mütedahil: birbiri içinde müteveccih: yönelen
                                  nakış: süsleme nazar: bakış
                                  nevi: çeşit, tür nihayetsiz: sınırsız
                                  semâvât: gökler sikke: mühür, işaret
                                  sikke-i ehadiyet: Allah’ın her bir varlık üzerinde birliğini gösteren mührü sima: yüz, çehre
                                  suret: biçim, görünüş sırr-ı azîm: büyük sır
                                  vahdet: birlik zâhir: açık, gözle görünür
                                  âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi

                                15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 19)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.