- Bu konu 17 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
11 Temmuz 2011: 21:50 #672538
Anonim
On Dördüncü Lem’a
İki Makamdır. Birinci Makamı, iki sualin cevabıdır.
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
1 وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
2
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
3
Aziz, sıddık kardeşim Refet Bey,
Sevr ve hût’a dair sorduğun sualin bazı risalelerde cevabı vardır. O nevi suallere göre cevap, Yirmi Dördüncü Sözün Üçüncü Dalında “On İki Asıl” namıyla on iki kaide-i mühimme beyan edilmiştir. O kaideler ehâdis-i Nebeviyeye dair muhtelif tevilâta dair birer mihenktirler ve ehâdise gelen evhâmı def edecek mühim esaslardır. Maatteessüf şimdilik sünuhattan başka ilmî mesâille iştigalime mâni bazı haller var. Onun için, sualinize göre cevap veremiyorum. Eğer sünuhat-ı kalbiye olsa, bilmecburiye meşgul oluyorum. Bazan suallere sünuhata tevafuk ettiği için cevap verilir; gücenmeyiniz. Onun için, herbir sualinize lâyıkınca cevap veremiyorum. Haydi, bu defaki sualinize kısa bir cevap vereyim.
Bu defaki sualinizde diyorsunuz ki: “Hocalar diyorlar: Arz öküz ve balık üstünde duruyor. Halbuki arz, muallâkta bir yıldız gibi gezdiğini coğrafya görüyor. Ne öküz var, ne de balık!”
Elcevap: İbni Abbas (r.a.) gibi zatlara isnad edilen sahih bir rivayet var ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdan sormuşlar: “Dünya ne üstündedir?” Ferman etmiş:
[NOT]Dipnot-1 Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.
Dipnot-2 “Hiçbir şey yoktur ki Allah’ı hamd ile tesbih etmesin.” İsrâ Sûresi, 17:44.
Dipnot-3 Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
[/NOT]
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâm üzerine olsun Refet Bey: (bk. bilgiler) Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) arz: yeryüzü aziz: çok değerli, izzetli beyan etmek: açıklamak bilmecburiye: zorunlu olarak ehâdis: hadisler, Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış ehâdis-i Nebeviye: Hz. Peygamber tarafından söylenen sözler esas: temel evhâm: vehimler, kuruntular ferman etmek: buyurmak hal: tavır, davranış hût: büyük balık ilmî: bilimsel isnad edilen: dayandırılan iştigal: meşgul olma kaide: kural kaide-i mühimme: önemli kural lem’a: parıltı maatteessüf: ne yazık ki makam: derece, bölüm mesâil: meseleler mihenk: ölçü muallâk: asılı, boşta muhtelif: çeşitli mâni: engel mühim: önemli namıyla: adıyla nevi: çeşit, tür risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi rivayet: Peygamberimizden duyulan sözlerin ve görülen davranışların nakledilmesi sahih: doğru, sağlıklı sevr: öküz sünuhat: kalbe gelen mânâlar sünuhat-ı kalbiye: Allah’ın yardımıyla kalbe gelen mânâlar sıddık: çok doğru, sadık tevafuk: uygunluk tevilât: yorumlar zat: kişi İbni Abbas: [bk. bilgiler – Abdullah İbni Abbas (r.a.)] 11 Temmuz 2011: 21:54 #794398Anonim
لَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِ
1
Bir rivayette, bir defa عَلَى الثَّوْرِ demiş, diğer defada عَلَى الْحُوتِ demiştir.
Muhaddislerin bir kısmı, İsrailiyattan alınma ve eskiden beri nakledilen hurafevâri hikâyelere bu hadisi tatbik etmişler. Hususan Benî İsrail âlimlerinin Müslüman olanlarından bir kısmı, kütüb-ü sabıkada sevr ve hût hakkında gördükleri hikâyeleri hadise tatbik edip, hadisin mânâsını acip bir tarza çevirmişler. Şimdilik bu sualinize dair gayet mücmel Üç Esas ve Üç Vecih söylenecek.
BİRİNCİ ESAS: Benî İsrail ulemasının bir kısmı Müslüman olduktan sonra, eski malûmatları dahi onlarla beraber Müslüman olmuş, İslâmiyete mal olmuş. Halbuki o eski malûmatlarda yanlışlar var. O yanlışlar elbette onlara aittir, İslâmiyete ait değildir.
İKİNCİ ESAS: Teşbih ve temsiller, havastan avâma geçtikçe, yani, ilmin elinden cehlin eline düştükçe, mürur-u zamanla hakikat telâkki edilir. Meselâ, küçüklüğümde kamer tutuldu. Ben valideme dedim:
“Neden ay böyle oldu?”
Dedi: “Yılan yutmuş.”
Dedim: “Daha görünüyor.”
Dedi: “Yukarıda yılanlar cam gibi olup içlerinde bulunan şeyi gösterirler.”
Bu çocukluk hatırasını çok zaman tahattur ediyordum. Ve derdim ki: “Bu kadar hakikatsiz bir hurafe, validem gibi ciddî zatların lisanında nasıl geziyor?” diye düşünürdüm. Tâ, felekiyat fennini mütalâa ettiğim vakit gördüm ki, validem gibi öyle diyenler bir teşbihi hakikat telâkki etmişler. Çünkü, derecât-ı şemsiyenin medârı olan “mıntıkatü’l-burûc” tabir ettikleri daire-i azîme, menâzil-i kameriyenin medârı bulunan mâil-i kamer dairesi birbiri üstüne geçmekle, o iki daire, herbiri iki kavis şeklini vermiş. O iki kavise felekiyun uleması, lâtif
[NOT]Dipnot-1 “Dünya, öküz ve balık üzerindedir.” bk. Hâkim, el-Müstedrek: 4:636; el-Münzirî, et-Terğib ve’t-Terhîb: 4:257; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid: 8:131; İbnü’l-Cevzî, el-Muntazam: 1:172.[/NOT]
Benî İsrail: İsrailoğulları, Yahudiler acip: hayret verici avâm: halktan ilmi az olan kişiler cehil: cahillik, bilgisizlik daire-i azîme: büyük daire derecât-ı şemsiye: güneşe ait dereceler esas: temel felekiyyun: uzay bilginleri, astronomlar felekkiyat: gök bilimi, astronomi gayet: çok hadis: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış hakikat: doğru gerçek havas: seçkin kişiler, âlimler hurafe: delile dayanmayan saçma inanış hurafevâri: delile dayanmayan batıl inanışlar tarzında hususan: özellikle hût: büyük balık kamer: ay kütüb-ü sabıka: Kur’ân’dan önce gönderilen kutsal kitaplar lisan: dil lâtif: güzel, hoş malûmat: bilgiler medâr: eksen, yörünge menâzil-i kameriye: Ay’ın menzilleri, durakları muhaddis: hadis ilmiyle uğraşan âlim mâil-i kamer: Ay’ın yörüngesi mânâ: anlam mücmel: kısa, öz mürur-u zaman: zamanın geçmesi mütalâa etme: okuma, inceleme mıntıkatü’l-burûc: uzayda on iki burcun bulunduğu alan nakledilen: anlatılan rivayet: Peygamberimizden duyulan sözlerin ve görülen davranışların nakledilmesi sevr: öküz tahattur etmek: hatırlamak tatbik etmek: uygulamak telâkki etmek: algılamak temsil: bir bilinmeyeni bilinen bir şeyle kıyaslayarak açıklama teşbih: benzetme ulema: âlimler valide: anne vecih: yön âlim: bilgin İsrailiyat: İsrailoğullarına ait bilgiler, bir temele dayanmayan gerçek dışı anlatımlar 11 Temmuz 2011: 21:56 #794399Anonim
bir teşbihle, büyük iki yılan namı olan “tinnîneyn” namını vermişler. İşte, o iki dairenin tekatu’ noktasına, “baş” mânâsına “re’s,” diğerine “kuyruk” mânâsına “zeneb” demişler. Kamer re’se ve şems zenebe geldiği vakit, felekiyun ıstılahınca “haylûlet-i arz” vuku bulur. Yani, küre-i arz, tam ikisinin ortasına düşer. O vakit kamer hasf olur. Sabık teşbihle, “Kamer tinnînin ağzına girdi” denilir. İşte bu ulvî ve ilmî teşbih, avâmın lisanına girdikçe, mürur-u zamanla, kameri yutacak koca bir yılan şeklini almış.
İşte, Sevr ve Hût namıyla iki büyük melek, bir teşbih-i lâtif-i kudsî ile ve mânidar bir işaretle, Sevr ve Hût namıyla tesmiye edilmişler. Kudsî, ulvî lisan-ı Nübüvvetten umumun lisanına girdikçe, o teşbih hakikate inkılâp etmiş, adeta gayet büyük bir öküz ve dehşetli bir balık suretini almışlar.
ÜÇÜNCÜ ESAS: Nasıl ki Kur’ân’ın müteşabihâtı var; gayet derin meseleleri temsilâtla ve teşbihatla avâma ders veriyor. Öyle de, hadisin müteşabihâtı var; gayet derin hakikatleri me’nûs teşbihatla ifade eder. Meselâ, bir iki risalede beyan ettiğimiz gibi, bir vakit huzur-u Nebevîde gayet derin bir gürültü işitildi. Ferman etti ki: “Yetmiş senedir yuvarlanıp bu dakikada Cehennemin dibine düşen bir taşın gürültüsüdür.” Birkaç dakika sonra birisi geldi, dedi: “Yetmiş yaşındaki meşhur münafık öldü.”
1 Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın gayet beliğ temsilinin hakikatini ilân etti.
Senin sualin cevabına şimdilik Üç Vecih söylenecek.
BİRİNCİSİ: Hamele-i Arş ve Semâvat denilen melâikenin birinin ismi “Nesir” ve diğerinin ismi “Sevr”
2 olarak dört melâikeyi Cenâb-ı Hak Arş ve semâvâta,
[NOT]Dipnot-1 bk. Müslim, Cennet: 12; Müsned: 3:315, 341, 346.
Dipnot-2 Beyhakî, Şu’abu’l-Îmân, 433; Zehebî, Mîzânü’l-İ’tidâl, 4:352; Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, 1:329.
[/NOT]
Arş: Allah’ın büyüklük ve yüceliğinin ve herşeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah Hamele-i Arş ve Semâvat: Arş’ın ve göklerin taşıyıcısı olan melekler Nesir: Allah’ın yeryüzünü taşıyıcı olarak belirlediği meleklerden birinin ismi, kartal Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) Sevr: Allah’ın yeryüzünü taşıyıcı olarak belirlediği meleklerden birinin ismi, öküz avâm: halktan ilmi az olan kişiler beliğ: belagâtli, maksadın noksansız ve güzel sözlerle anlatılması beyan etme: açıklama dehşetli: korkunç, ürkütücü felekiyyun ıstılahı: gök bilimcilerin kullandığı terimler ferman etmek: buyurmak gayet: çok hadis: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış hakikat: gerçek hasf: ay tutulması haylûlet-i arz: Ay tutulması, Dünyanın Güneşle ayın arasına girmesi huzur-u Nebevî: Hz. Peygamberin hazır bulunduğu ortam hût: büyük balık ilmî: bilimsel ilân etmek: duyurmak inkılâp etmek: değişmek, dönüşmek kamer: Ay kudsî: her türlü kusur ve noksandan uzak, kutsal küre-i arz: yeryüzü lisan-ı Nübüvvet: peygamberlik dili, bir peygamberin halka ifade için kullandığı anlatım tarzı melâike: melekler meşhur: çok tanınan me’nûs: alışılagelen, yabancı olmayan mânidar: mânâlı, anlamlı mânâ: anlam münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen mürur-u zaman: zamanın geçmesi müteşabihât: mânâsı açık olmayan âyetler nam: ad, isim risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden herbiri sabık: önceden geçen suret: biçim, şekil tekatu’: kesişme temsil: analoji, bir bilinmeyeni bilinen bir şeyle kıyaslayarak açıklama temsilât: temsiller tesmiye edilmek: isimlendirilmek teşbih: benzetme teşbih-i lâtif-i kudsî: kutsal ve güzel bir benzetme teşbihat: benzetmeler tinnîneyn: iki büyük yılan tınnîn: yılan ulvî: yüce, büyük umum: genel vecih: yön vuku bulmak: meydana gelmek şems: Güneş 11 Temmuz 2011: 22:00 #794400Anonim
saltanat-ı rububiyetine nezaret etmek için tayin ettiği gibi, semâvâtın bir küçük kardeşi ve seyyarelerin bir arkadaşı olan küre-i arza dahi iki melek, nâzır ve hamele olarak tayin etmiştir. O meleklerin birinin ismi “Sevr” ve diğerinin ismi “Hût”tur. Ve o namı vermesinin sırrı şudur ki:
Arz iki kısımdır: biri su, biri toprak. Su kısmını şenlendiren balıktır. Toprak kısmını şenlendiren, insanların medar-ı hayatı olan ziraat, öküz iledir ve öküzün omuzundadır. Küre-i arza müekkel iki melek, hem kumandan, hem nâzır olduklarından, elbette balık taifesine ve öküz nev’ine bir cihet-i münasebetleri bulunmak lâzımdır. Belki, وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللهِ
1, o iki meleğin âlem-i melekût ve âlem-i misalde sevr ve hût suretinde temessülleri var. HAŞİYE-1 İşte bu münasebete ve o nezarete işareten ve küre-i arzın o iki mühim nevi mahlûkatına imâen, lisan-ı mu’cizü’l-beyân-ı Nebevî, اَ ْلاَرْضُ عَلَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِ
2 demiş, gayet derin ve geniş, bir sayfa kadar meseleleri hâvi olan bir hakikati gayet güzel ve kısa birtek cümleyle ifade etmiş.İKİNCİ VECİH: Meselâ, nasıl ki denilse, “Bu devlet ve saltanat hangi şey üzerinde duruyor?” Cevabında “Ale’s-seyfi ve’l-kalem” denilir. Yani, “Asker kılıcının şecaatine, kuvvetine ve memur kaleminin dirayetine ve adaletine istinad
[NOT]Dipnot-1 Gerçek ilim ancak Allah katındadır.
Haşiye-1 Evet, küre-i arz, bahr-i muhit-i havaîde bir sefine-i Rabbâniye ve—nass-ı hadisle—âhiretin bir mezraası, yani, fidanlık tarlası olduğundan, o câmid ve şuursuz büyük gemiyi o denizde emr-i İlâhî ile, intizamla, hikmetle yüzdüren, kaptanlık eden melâikeye “Hût” namı ve o tarlaya izn-i İlâhî ile nezaret eden melâikeye “Sevr” ismi ne kadar yakıştığı zâhirdir.
Dipnot-2 “Dünya, öküz ve balığın üzerindedir.” bk. Hâkim, el-Müstedrek: 4:636; el-Münzirî, et-Terğib ve’t-terhîb: 4:257; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid: 8:131; İbnü’l-Cevzî, el-Muntazam: 1:172.
[/NOT]Sevr: Allah’ın yeryüzünü taşıyıcı olarak belirlediği meleklerden birinin ismi; öküz adalet: her hak sahibine hakkının tam ve eksiksiz verilmesi arz: yeryüzü bahr-i muhit-i havaî: geniş hava denizi; atmosfer cihet-i münasebet: bağlantı yönü câmid: cansız dirayet: kabiliyet, incelikleri kavrayış emr-i İlâhî: Allah’ın emri hakikat: gerçek hamele: taşıyıcılar haşiye: dipnot hikmet: bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olma hâvi olan: içine alan hût: Allah’ın yeryüzünü taşıyıcı olarak belirlediği meleklerden birinin ismi; büyük balık imâen: işaret ederek intizam: düzen istinad etmek: dayanmak izn-i İlâhî: Allah’ın izni küre-i arz: yeryüzü lisan-ı mu’cizü’l-beyân-ı Nebevî: her şeyi ap açık şekilde açıklayan Peygamberimizin mu’cizeli dili mahlûkat: varlıklar medar-ı hayat: hayatın kaynağı melâike: melekler mezraa: tarla müekkel: görevli, vekil tayin edilmiş münasebet: bağlantı, ilişki nam: ad, ünvan nass-ı hadis: kesin hüküm içeren hadis-i şerif nev’: tür, çeşit nezaret etmek: gözetmek nâzır: bakan, gözeten saltanat: hakimiyet saltanat-ı rububiyet: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması sefine-i Rabbâniye: Rabbanî gemi, dünya semâvât: gökler seyyare: gezegen suret: biçim, görünüş taife: grup, topluluk tayin etmek: belirlemek, görevlendirmek temessül: yansıma vecih: yön ziraat: tarım zâhir: açık, gözle görünür âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat âlem-i melekût: İlâhî hükümranlığın tam olarak tecellî ettiği, görünmeyen iç âlem âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem şecaat: yiğitlik, cesurluk şuursuz: bilinçsiz, akılsız 11 Temmuz 2011: 22:03 #794401Anonim
eder.” Öyle de, küre-i arz madem zîhayatın meskenidir ve zîhayatın kumandanları da insandır ve insanın ehl-i sevâhil kısmının kısm-ı âzamının medar-ı taayyüşleri balıktır ve ehl-i sevâhil olmayan kısmının medar-ı taayyüşleri, ziraatle, öküzün omuzundadır ve mühim bir medar-ı ticareti de balıktır. Elbette, devlet seyf ve kalem üstünde durduğu gibi, küre-i arz da öküz ve balık üstünde duruyor, denilir. Zira, ne vakit öküz çalışmazsa ve balık milyon yumurtayı birden doğurmazsa, o vakit insan yaşayamaz, hayat sukut eder, Hâlık-ı Hakîm de arzı harap eder.
İşte, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, gayet mucizâne ve gayet ulvî ve gayet hikmetli bir cevapla, اَ ْلاَرْضُ عَلَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِ
1 demiş. Nev-i insanînin hayatı, ne kadar cins-i hayvânînin hayatıyla alâkadar olduğuna dair geniş bir hakikati iki kelimeyle ders vermiş.
ÜÇÜNCÜ VECİH: Eski kozmoğrafya nazarında güneş gezer. Güneşin her otuz derecesini bir burç tabir etmişler. O burçlardaki yıldızların aralarında birbirine raptedecek farazî hatlar çekilse, birtek vaziyet hâsıl olduğu vakit, bazı esed (yani arslan) suretini, bazı terazi mânâsına olarak mizan suretini, bazı öküz mânâsına sevr suretini, bazı balık mânâsına hût suretini göstermişler. O münasebete binaen o burçlara o isimler verilmiş. Şu asrın kozmoğrafyası nazarında ise, güneş gezmiyor. O burçlar boş ve muattal ve işsiz kalmışlar. Güneşin bedeline küre-i arz geziyor. Öyleyse, o boş, işsiz burçlar ve yukarıdaki muattal daireler yerine, yerde arzın medar-ı senevîsinde, küçük mikyasta o daireleri teşkil etmek gerektir. Şu halde, burûc-u semâviye, arzın medar-ı senevîsinden temessül edecek. Ve o halde küre-i arz her ayda burûc-u semâviyenin birinin gölgesinde ve misalindedir. Güya arzın medar-ı senevîsi bir âyine hükmünde olarak, semâvî burçlar onda temessül ediyor.
[NOT]Dipnot-1 “Dünya, öküz ve balığın üzerindedir.” bk. Hâkim, el-Müstedrek: 4:636; el-Münzirî, et-Terğib ve’t-Terhîb: 4:257; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid: 8:131; İbnü’l-Cevzî, el-Muntazam: 1:172.[/NOT]
Hâlık-ı Hakîm: her varlığı sayısız hikmetlerle yaratan Allah Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) alâkadar: alakalı, ilgili arz: yeryüzü, dünya asır: yüzyıl binaen: dayanarak burç: Güneş sisteminde izleri düşen on iki takım yıldızın herbiri burûc-u semâviye: gökteki burçlar cins-i hayvânî: hayvan türü ehl-i sevâhil: deniz kıyılarında yaşayanlar farazî: hayalî, varsayılan hakikat: gerçek harap etmek: yıkmak hikmetli: içinde derin hakikatlerin bulunduğu bir şekilde hâsıl olmak: meydana gelmek hût: büyük balık hükmünde olma: aslıyla aynı hükmü taşıma istinad etmek: dayanmak kozmoğrafya: astronomi, gök bilimi küre-i arz: yerküre kısm-ı âzam: büyük kısım, çoğunluk medar-ı senevî: dünyanın güneş etrafında dönerken bir sene içinde çizdiği yörünge medar-ı taayyüş: geçim kaynağı medar-ı ticaret: ticaret kaynağı mesken: ev, barınak mikyas: ölçü misal: yansıma, görüntü mizan: terazi muattal kalma: kullanılmaz olma mucizâne: mucizeli bir şekilde mânâ: anlam mühim: önemli münasebet: bağlantı, ilişki nazar: bakış açısı nev-i insanî: insan türü, insanlık raptetmek: bağlamak semâvî: göğe ait sevr: öküz seyf: kılıç sukut etmek: ortadan kalkmak suret: biçim, görünüş temessül etmek: görünmek, yansımak teşkil etmek: meydana gelmek, oluşmak ulvî: yüce, büyük vaziyet: durum, hal vecih: yön ziraat: tarım zîhayat: canlı 11 Temmuz 2011: 22:07 #794402Anonim
İşte bu vecihle, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, sabıkan zikrettiğimiz gibi, bir defa ale’s-sevri bir defa ale’l-hût demiş. Evet, mu’cizü’l-beyan olan lisan-ı Nübüvvete yakışır bir tarzda, gayet derin ve çok asır sonra anlaşılacak bir hakikate işareten, bir defa ale’s-sevri demiş. Çünkü küre-i arz, o sualin zamanında Sevr Burcunun misalindeydi. Bir ay sonra yine sorulmuş, ale’l-hût demiş. Çünkü o vakit küre-i arz Hût Burcunun gölgesindeymiş.
İşte, istikbalde anlaşılacak bu ulvî hakikate işareten ve küre-i arzın vazifesindeki hareketine ve seyahatine imâen ve semâvî burçlar, güneş itibarıyla muattal ve misafirsiz olduklarına ve hakikî işleyen burçlar ise küre-i arzın medar-ı senevîsinde bulunduğuna ve o burçlarda vazife gören ve seyahat eden küre-i arz olduğuna remzen, عَلَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِ
1 demiştir. Vallahu a’lemu bi’s-savab.Bazı kütüb-ü İslâmiyede sevr ve hûta dair acip ve haric-i akıl hikâyeler, ya İsrailiyattır veya temsilâttır veya bazı muhaddislerin tevilâtıdır ki, bazı dikkatsizler tarafından hadis zannedilerek Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma isnad edilmiş.
رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَاۤ اِنْ نَسِينَاۤ اَوْ اَخْطَاْنَا
2
3 سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

[NOT]Dipnot-1 “Öküz ve balık üzerindedir.” bk. Hâkim, el-Müstedrek: 4:636; el-Münzirî, et-Terğib ve’t-Terhîb: 4:257; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid: 8:131; İbnü’l-Cevzî, el-Muntazam: 1:172.
Dipnot-2 “Ey Rabbimiz, unutur veya hataya düşer de bir kusur işlersek bizi onunla hesaba çekme.” Bakara Sûresi, 2:286.
Dipnot-3 “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Sensin.” Bakara Sûresi, 2:32.
[/NOT]Aleyhissalâtü vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun Hût Burcu: Balık Burcu Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed Sevr Burcu: Boğa Burcu acip: hayret verici ale’l-hût: balığın üzerinde ale’s-sevr: öküzün üzerinde hadis: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış hakikat: doğru gerçek hakikî: gerçek haric-i akıl: akıl dışı imâen: işaret ederek isnad etmek: dayandırmak istikbal: gelecek itibariyle: açısından küre-i arz: yerküre kütüb-ü İslâmiye: İslâmiyetle ilgili kitaplar lisan-ı Nübüvvet: peygamberlik dili medar-ı senevî: dünyanın güneş etrafında dönerken bir sene içinde çizdiği yörünge misal: yansıma, görünüm muattal: hareketsiz, fonksiyonsuz muhaddisîn: hadis ilmiyle uğraşan âlimler mu’cizü’l-beyan: açıklamaları mucize olan remzen: işareten sabıkan: bundan önce semâvî: gökyüzünde olan temsilât: temsiller; bir bilinmeyeni bilinen bir şeyle kıyaslayarak yapılan benzetmeler tevilât: yorumlar ulvî: yüce, büyük vallahu a’lemu bi’s-savab: doğruyu en iyi bilen Allah’tır vecih: yön zikretme: anma, belirtme İsrailiyat: İsrailoğullarına ait bilgiler 21 Temmuz 2011: 16:10 #794635Anonim
İKİNCİ SUAL: ÂL-İ ABÂ HAKKINDADIR.
Kardeşim, Âl-i Abâ hakkındaki cevapsız kalan sualinizin çok hikmetlerinden yalnız birtek hikmeti söylenecek. Şöyle ki:
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, giydiği mübarek abâsını, Hazret-i Ali ve Hazret-i Fatıma ve Hazret-i Hasan ve Hüseyin’in üstlerine örtmesi ve onlara bu suretle,لِيُذْهِبَ عَنْكُمُ الرِّجْسَ اَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْهِيرًا
1
âyetiyle dua etmesinin
2 esrarı ve hikmetleri var. Sırlarından bahsetmeyeceğiz. Yalnız, vazife-i risalete taallûk eden bir hikmeti şudur ki:
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, gayb-âşinâ ve istikbal-bîn nazar-ı nübüvvetle, otuz kırk sene sonra Sahabeler ve Tâbiînler içinde mühim fitneler olup kan döküleceğini görmüş. İçinde en mümtaz şahsiyetler, abâsı altında olan o üç şahsiyet olduğunu müşahede etmiş. Hazret-i Ali’yi ümmet nazarında tathir ve tebrie etmek ve Hazret-i Hüseyin’i tâziye ve teselli etmek ve Hazret-i Hasan’ı tebrik etmek ve musalâha ile mühim bir fitneyi kaldırmakla şerefini ve ümmete azîm faydasını ilân etmek ve Hazret-i Fatıma’nın zürriyetinin tâhir ve müşerref olacağını ve Ehl-i Beyt ünvan-ı âlisine lâyık olacaklarını ilân etmek için, o dört şahsa, kendiyle beraber “Hamse-i Âl-i Abâ”
3 ünvanını bahşeden o abâyı örtmüştür.
Evet, çendan Hazret-i Ali halife-i bilhak idi. Fakat dökülen kanlar çok ehemmiyetli olduğundan, ümmet nazarında tebriesi ve beraati vazife-i risalet hasebiyle
[NOT]Dipnot-1 “Tâ ki, ey Peygamber ailesi, Allah günahlarınızı giderip sizi ter temiz yapsın.” Ahzâb Sûresi, 33:33.
Dipnot-2 Muhtelif tariklerle rivayet edilmiştir. bk. Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe: 61; Tirmizî, Menâkıb: 60; Müsned, 1:330, 4:107, 6:292, 296, 298, 304; Hâkim, Müstedrek, 2:416, 3:147; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 9:166, 169; Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, 5:197; Kandehlevî, Hayâtü’s-Sahâbe, 4:105.
Dipnot-3 bk. Ahzâb Sûresi, 33:33. Ayrıca bk. Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 61; İbni Ebî Şeybe, el-Musannef: 6:370.
[/NOT]
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun Ehl-i Beyt: (bk. bilgiler – Âl-i Beyt) Hazret-i Ali: [bk. bilgiler – Ali (r.a.)] Hazret-i Fatıma: [bk. bilgiler – Fatıma (r.anha)] Hazret-i Hasan: [bk. bilgiler – Hasan (r.a.)] Hazret-i Hüseyin: [bk. bilgiler – Hüseyin (r.a.)] Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) Sahabe: Hz. Peygamberi (a.s.m.) hayattayken gören Müslümanlar Tâbiîn: Hz. Peygamberi görenleri, yani Sahabeleri gören ve onlardan ders alan Müslümanlar abâ: yünlü kumaştan yapılmış hırka azîm: büyük, yüce bahşetmek: sunmak beraat: temize çıkma, suçsuz olduğunun anlaşılması ehemmiyetli: önemli esrar: sırlar, gizli gerçekler fitne: toplum düzeninin ve asayişinin bozulması gayb-âşinâ: gaybı bilen, görünmeyenden haberi olan halife-i bilhak: gerçek ve doğru halife hikmet: sebep, gaye, fayda ilân etmek: duyurmak istikbal-bîn: geleceği gören musalâha: barışma mübarek: değerli, bereketli mühim: önemli mümtaz: seçkin, üstün müşahede etmek: gözlemlemek müşerref: şerefli, değerli nazar: bakış, görüş nazar-ı nübüvvet: Peygamberlik bakışı rivayet etmek: bir sözü nakletmek sual: soru suret: biçim, şekil sır: gizli gerçek taallûk etmek: ilgili, alâkalı olmak tarik: hadis veya haberin geliş yolu tathir etmek: temizlemek tebrie etmek: beraat etmek, kusur ve noksanlıktan uzak tutmak teselli etmek: acısını dindirmek tâhir: temiz tâziye etmek: teselli etmek vazife-i risalet: peygamberlik vazifesi zürriyet: soy, nesil Âl-i Abâ/Hamse-i Âl-i Abâ: Hz. Peygamber’in (a.s.m.) aile fertleri. Resulullah (a.s.m.) hırkasını kızı Hz. Fâtıma, damadı Hz. Ali ve torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in üzerine örterek özel dua ettiği için bu isimle anılmıştır. âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi çendan: gerçi ümmet: Hz. Peygambere (a.s.m.) inanıp onun yolundan giden mü’minler ünvan-ı âli: yüksek ünvan şahsiyet: kişilik 21 Temmuz 2011: 16:13 #794636Anonim
ehemmiyetli olduğundan, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o suretle onu tebrie ediyor. Onu tenkit ve tahtie ve tadlil eden Haricîleri ve Emevîlerin mütecaviz taraftarlarını sükûta davet ediyor. Evet, Haricîler ve Emevîlerin müfrit taraftarları Hazret-i Ali hakkındaki tefritleri ve tadlilleri ve Hazret-i Hüseyin’in gayet fecî, ciğer-sûz hadisesiyle Şîaların ifratları ve bid’aları ve Şeyheynden teberrîleri, ehl-i İslâma çok zararlı düşmüştür.
İşte bu abâ ve dua ile, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Ali (r.a.) ve Hazret-i Hüseyin’i mes’uliyetten ve ittihamdan ve ümmetini onlar hakkında sû-i zandan kurtardığı gibi, Hazret-i Hasan’ı, yaptığı musalâha ile ümmete ettiği iyiliğini vazife-i risalet noktasında tebrik ediyor ve Hazret-i Fatıma’nın zürriyetinin nesl-i mübareki, âlem-i İslâmda Ehl-i Beyt ünvanını alarak âli bir şeref kazanacaklarını ve Hazret-i Fatıma
1 وَاِنِّى اُعِيذُهَا بِكَ وَذُرِّيَّتَهَا مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ diyen Hazret-i Meryem’in validesi
2 gibi zürriyetçe çok müşerref olacağını ilân ediyor.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ الطَّيِّبِينَ الطَّاهِرِينَ اْلاَبْرَارِ وَعَلٰى اَصْحَابِهِ الْمُجَاهِدِينَ الْمُكْرَمِينَ اْلاَخْيَارِ
اٰمِينَ
3


[NOT]Dipnot-1 “Onun ve neslinin, kovulmuş şeytanın şerrinden korunması için Sana sığındım.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:36.
Dipnot-2 Hz. Meryem’in vâlidesi, Hanne bintü Fâkûz’dur. bk. el-Hâkim, el-Müstedrek: 2:648, 651; et-Taberî, Câmiu’l-Beyân: 3:235, 237, 241, 244, 294.
Dipnot-3 Allahım! Efendimiz Muhammed’e, onun iyi ve temiz ve iyilik sahibi olan nesline ve mücahid ve ikrama mazhar ve hayırlı zâtlar olan Ashabına salât et. Âmin.
[/NOT]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun Ehl-i Beyt: (bk. bilgiler – Âl-i Beyt) Emevî: (bk. bilgiler – Emevîler) Haricîler: (bk. bilgiler) Hazret-i Ali: [bk. bilgiler – Ali (r.a.)] Hazret-i Fatıma: [bk. bilgiler – Fatıma (r.anha)] Hazret-i Hasan: [bk. bilgiler – Hasan (r.a.)] Hazret-i Hüseyin: [bk. bilgiler – Hüseyin (r.a.)] Hazret-i Meryem: (bk. bilgiler – Meryem) Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) bid’a: sonradan uydurulan ve dine zarar veren yenilik ciğer-sûz: ciğer yakan, acı veren ehl-i İslâm: Müslümanlar fecî: kötü gayet: çok hadise: olay ifrat: bir şeyde aşırıya gitme ilân etmek: duyurmak ittiham: suçlama mes’uliyet: sorumluluk musalâha: barışma, uzlaşma müfrit: bir meselede aşırıya giden mütecaviz: saldırgan, haddi aşan müşerref: şerefli, değerli nesl-i mübarek: mübârek nesil suret: biçim, şekil sû-i zan: kötü zan, şüphe sükût: sessiz kalma tadlil etmek: bir kişinin dalâlette olduğunu iddia etmek tahtie: bir kimseyi veya bir şeyi hatalı görmek teberrî: uzaklaşma, kaçınma tebrie etmek: beraat etmek, kusur ve noksanlıktan uzak tutmak tefrit: bir şeye aşırı seviyede ilgisiz kalma tenkit: eleştiri valide: anne zürriyet: soy âbâ: yünlü kumaştan yapılmış hırka âlem-i İslâm: İslâm dünyası âli: yüce Şeyheyn: iki şeyh; Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer Şîa: (bk. bilgiler) 21 Temmuz 2011: 16:23 #794637Anonim
İkinci Makam
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
1 ’in binler esrarından altı sırrına dairdir.
İHTAR: Besmelenin rahmet noktasında parlak bir nuru, sönük aklıma uzaktan göründü. Onu, kendi nefsim için, nota suretinde kaydetmek istedim. Ve yirmi otuz kadar sırlar ile, o nurun etrafında bir daire çevirmekle avlamak ve zaptetmek arzu ettim. Fakat, maatteessüf, şimdilik o arzuma tam muvaffak olamadım. Yirmi otuzdan beş altıya indi.“Ey insan!” dediğim vakit nefsimi murad ediyorum. Bu ders kendi nefsime has iken, ruhen benimle münasebettar ve nefsi nefsimden daha huşyar zatlara, belki medar-ı istifade olur niyetiyle, On Dördüncü Lem’anın İkinci Makamı olarak, müdakkik kardeşlerimin tasviplerine havale ediyorum. Bu ders akıldan ziyade kalbe bakar; delilden ziyade zevke nâzırdır.

قَالَتْ يَاۤ اَيُّهَا الْمَلَؤُا اِنِّىۤ اُلْقِىَ اِلَىَّ كِتَابٌ كَرِيمٌ اِنَّهُ مِنْ سُلَيْمٰنَ وَاِنَّهُ بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
2
ŞU MAKAMDA birkaç sır zikredilecektir.
BİRİNCİ SIR
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ’in bir cilvesini şöyle gördüm ki:
Kâinat simasında, arz simasında ve insan simasında, birbiri içinde birbirinin nümunesini gösteren üç sikke-i rububiyet var.
Biri, kâinatın heyet-i mecmuasındaki teavün, tesanüd, teânuk, tecavübden tezahür eden sikke-i kübrâ-yı Ulûhiyettir ki, Bismillâh ona bakıyor.
[NOT]Dipnot-1 Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
Dipnot-2 “Belkıs, ‘Ey kavmimin ileri gelenleri,’ dedi. ‘Bana mühim bir mektup bırakıldı. Bu mektup Süleyman’dan geliyor ve Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla başlıyor.” Neml Sûresi, 27:29-30.
[/NOT]
Besmele: Bismillahirrahmanirrahim’in kısaltılmış ifadesi arz: yeryüzü cilve: yansıma dair: ilgili, ait esrar: sırlar, gizli gerçekler havale etmek: bir konuyu başka bir kaynağa yönlendirme heyet-i mecmua: genel yapı, bir şeyin tamamı huşyar: uyanık ihtar: hatırlatma maatteessüf: ne yazık ki makam: derece, yer medar-ı istifade: faydalanma vesilesi murad etmek: kastetmek muvaffak olmak: başarmak müdakkik: bir meseleyi inceden inceye araştıran münasebettar: ilgili, bağlantılı nefs: kişinin kendisi nâzır: bakan, gözeten nümune: örnek rahmet: İlâhî şefkat, merhamet sikke-i kübrâ-yı Ulûhiyet: Allah’ın ilâhlığının en büyük mührü sikke-i rububiyet: Allah’ın herbir varlığı terbiye ve idare etmesini gösteren işaret sima: yüz, çehre suret: biçim, şekil tasvip: uygun bulma teavün: yardımlaşma tecavüb: birbirinin ihtiyacına cevap verme tesanüd: dayanışma tezahür etmek: ortaya çıkmak, görünmek teânuk: omuz omuza verme zaptetmek: ele geçirmek, kaydetmek zikretmek: anmak ziyade: çok, fazla 21 Temmuz 2011: 16:26 #794638Anonim
İkincisi, küre-i arz simasında, nebâtat ve hayvanâtın tedbir ve terbiye ve idaresindeki teşabüh, tenasüp, intizam, insicam, lûtuf ve merhametten tezahür eden sikke-i kübrâ-yı Rahmâniyettir ki, Bismillâhirrahmân ona bakıyor.
Sonra, insanın mahiyet-i câmiasının simasındaki letâif-i refet ve dekaik-i şefkat ve şuâât-ı merhamet-i İlâhiyeden tezahür eden sikke-i ulyâ-yı Rahîmiyettir ki, Bismillâhirrahmânirrahîm’deki er-Rahîm ona bakıyor.
Demek, Bismillâhirrahmânirrahîm, sahife-i âlemde bir satır-ı nuranî teşkil eden üç sikke-i ehadiyetin kudsî ünvanıdır ve kuvvetli bir haytıdır ve parlak bir hattıdır. Yani, Bismillâhirrahmânirrahîm, yukarıdan nüzul ile, semere-i kâinat ve âlemin nüsha-i musaggarası olan insana ucu dayanıyor. Ferşi Arşa bağlar, insanî arşa çıkmaya bir yol olur.
İKİNCİ SIR
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, hadsiz kesret-i mahlûkatta tezahür eden vâhidiyet içinde ukulü boğmamak için, daima o vâhidiyet içinde ehadiyet cilvesini gösteriyor. Yani, meselâ, nasıl ki güneş ziyasıyla hadsiz eşyayı ihata ediyor. Mecmu‑u ziyasındaki güneşin zâtını mülâhaza etmek için gayet geniş bir tasavvur ve ihatalı bir nazar lâzım olduğundan, güneşin zâtını unutturmamak için, herbir parlak şeyde güneşin zâtını, aksi vasıtasıyla gösteriyor. Ve her parlak şey kendi kabiliyetince güneşin cilve-i zâtîsiyle beraber, ziyası, harareti gibi hassalarını gösteriyor. Ve her parlak şey, güneşi bütün sıfâtıyla, kabiliyetine göre gösterdiği gibi, güneşin ziya ve hararet ve ziyadaki elvân-ı seb’a gibi keyfiyatlarının herbirisi
Arş: en yüksek gök tabakası Bismillâhirrahmân: Rahmân olan Allah’ın adıyla Bismillâhirrahmânirrahîm: Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla mu’cize olan Kur’ân akis: yansıma cilve: görünme, yansıma cilve-i zâtî: bir şeyin bizzat kendisine ait görüntüsü dekaik-i şefkat: şefkatin incelikleri ehadiyet: Allah’ın birliğinin herbir varlıkta ayrı ayrı tecellî etmesi elvân-ı seb’a: yedi renk er-Rahîm: şefkati ve merhameti herşeyi kuşatan Allah ferş: yer gayet: çok hadsiz: sayısız hararet: ısı, sıcaklık hassa: temel özellik hayt: bağ, ip hayvanât: hayvanlar ihata: içine alma, kuşatma ihata etmek: içine almak, kuşatmak insanî arş: insanların ulaşabileceği en yüksek derece insicam: düzgünlük, uyumluluk intizam: düzen kesret-i mahlûkat: varlıkların çokluğu keyfiyat: özellikler, nitelikler kudsî: her türlü kusur ve noksandan uzak küre-i arz: yeryüzü letâif-i refet: şefkat ve merhametin güzellikleri lûtuf: iyilik, ihsan, bağış mahiyet-i câmia: pek çok özelliği üzerinde bulunduran yapı mecmu-u ziya: ışığın tamamı mülâhaza etmek: değerlendirme yapmak, birşey üzerinde düşünmek nazar: bakış, görüş nebâtat: bitkiler nüsha-i musaggara: küçültülmüş nüsha nüzul: inme sahife-i âlem: kâinat sayfası satır-ı nuranî: parlak ve nurlu satır semere-i kâinat: kâinatın meyvesi sikke-i ehadiyet: Allah’ın herbir varlık üzerinde birliğini gösteren mühür sikke-i kübrâ-yı Rahmâniyet: Allah’ın sonsuz şefkatinin en büyük damgası sikke-i ulyâ-yı Rahîmiyet: rahmeti herşeyi kuşatan Allah’ı gösteren yüce damga sima: yüz, çehre sıfât: nitelik, özellik tasavvur etmek: düşünmek, zihinde şekillendirmek tedbir: çekip çevirme, ihtiyacını karşılama tenasüp: uygunluk terbiye: belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, olgunlaştırma tezahür eden: ortaya çıkan, görünen teşabüh: birbirine benzeme teşkil eden: oluşturan ukul: akıllar vasıta: araç vâhidiyet: Allah’ın birliği ziya: ışık zât: kendisi âlem: dünya, evren şuât-ı merhamet-i İlâhiye: Cenab-ı Allah’ın merhametinin ince ve hoş parıltıları 21 Temmuz 2011: 16:28 #794639Anonim
dahi umum mukabilindeki şeyleri ihata ediyor. Öyle de, وَ ِللهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلٰى
1 temsilde hata olmasın, ehadiyet ve samediyet-i İlâhiye, herbir şeyde, hususan zîhayatta, hususan insanın mahiyet âyinesinde bütün esmâsıyla bir cilvesi olduğu gibi, vahdet ve vâhidiyet cihetiyle dahi, mevcudatla alâkadar herbir ismi, bütün mevcudatı ihata ediyor.
İşte, vâhidiyet içinde ukulü boğmamak ve kalbler Zât-ı Akdesi unutmamak için, daima vâhidiyetteki sikke-i ehadiyeti nazara veriyor ki, o sikkenin üç mühim ukdesini irâe eden, Bismillâhirrahmânirrahîm’dir.
ÜÇÜNCÜ SIR
Şu hadsiz kâinatı şenlendiren, bilmüşahede, rahmettir. Ve bu karanlıklı mevcudatı ışıklandıran, bilbedâhe, yine rahmettir. Ve bu hadsiz ihtiyacat içinde yuvarlanan mahlûkatı terbiye eden, bilbedâhe, yine rahmettir. Ve, bir ağacın bütün heyetiyle meyvesine müteveccih olduğu gibi, bütün kâinatı insana müteveccih eden ve her tarafta ona baktıran ve muavenetine koşturan, bilbedâhe, rahmettir. Ve bu hadsiz fezayı ve boş ve hâli âlemi dolduran, nurlandıran ve şenlendiren, bilmüşahede, rahmettir. Ve bu fâni insanı ebede namzet eden ve ezelî ve ebedî bir Zâta muhatap ve dost yapan, bilbedâhe, rahmettir.
Ey insan! Madem rahmet böyle kuvvetli ve cazibedar ve sevimli ve medetkâr bir hakikat-i mahbubedir. Bismillâhirrahmânirrahîm de, o hakikate yapış ve vahşet-i mutlakadan ve hadsiz ihtiyâcâtın elemlerinden kurtul. Ve o Sultan-ı Ezel ve Ebedin tahtına yanaş ve o rahmetin şefkatiyle ve şefaatiyle ve şuââtıyla o Sultana muhatap ve halil ve dost ol.
[NOT]Dipnot-1 “En yüce sıfatlar Allah’ındır.” Nahl Sûresi, 16:60.[/NOT]
Bismillâhirrahmânirrahîm: Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla Sultan: her şeyin hâkimi olan ve egemenliği herşeyi altında tutan Allah Sultan-ı Ezel ve Ebed: başlangıç ve sonu olmaksızın, hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan, Allah Zât: Allah Zât-ı Akdes: bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksiklikten, benzer ve ortak edinmekten sonsuz derecede yüce olan Allah alâkadar: alâkalı, ilgili bilbedâhe: açık bir şekilde bilmüşahede: gözle görerek cazibedar: cazibeli, çekici cihet: yön, şekil cilve: görünme, yansıma ebed: sonsuzluk ebedî: sonu olmayan sonsuz ehadiyet: Allah’ın birliğinin herbir varlıkta ayrı ayrı tecellî etmesi elem: acı, keder esmâ: isimler ezelî: başlangıcı olmayan sonsuz feza: uzay fâni: gelip geçici, ölümlü hadsiz: sayısız, sınırsız hakikat: gerçek hakikat-i mahbube: sevilen hakikat, gerçek halil: dost heyet: genel yapı hususan: özellikle hâli: boş ihata etme: içine alma, kuşatma ihtiyâcât: ihtiyaçlar irâe eden: gösteren mahiyet: nitelik, özellik mahlûkat: varlıklar medetkâr: yardım eden mevcudat: varlıklar muavenet: yardım muhatap: hitap edilen mukabil: karşılık müteveccih: yönelen namzet: aday nazar: bakış, görüş nurlandıran: aydınlatan rahmet: İlâhî şefkat, merhamet samediyet-i İlâhiye: Allah’ın hiçbir şeye muhtaç olmayıp herşeyin Ona muhtaç olması sikke: mühür, işaret sikke-i ehadiyet: Allah’ın herbir varlık üzerinde birliğini gösteren mühür temsil: analoji; bir bilinmeyeni bilinen bir şeyle kıyaslayarak açıklama terbiye eden: belli bir amaca erişecek şekilde geliştiren, olgunlaştıran ukde: düğüm, çözümü zor iş ukul: akıllar umum: genel vahdet: Allah’ın tek oluşu vahşet-i mutlaka: tam bir yalnızlık ve ürküntü hali vâhidiyet: Allah’ın birliği zîhayat: canlı âlem: dünya, evren şefkat: içten ve karşılık beklemeden duyulan merhamet, sevgi şuâât: ışınlar, parıltılar 21 Temmuz 2011: 16:29 #794640Anonim
Evet, kâinatın envâını hikmet dairesinde insanın etrafında toplayıp, bütün hâcâtına kemâl-i intizam ve inâyetle koşturmak, bilbedâhe, iki hâletten birisidir:
Ya kâinatın herbir nev’i, kendi kendine insanı tanıyor, ona itaat ediyor, muavenetine koşuyor—bu ise yüz derece akıldan uzak olduğu gibi, çok muhâlâtı intaç ediyor; insan gibi bir âciz-i mutlakta en kuvvetli bir sultan-ı mutlakın kudreti bulunmak lâzım geliyor. Veyahut bu kâinatın perdesi arkasında bir Kadîr-i Mutlakın ilmiyle bu muavenet oluyor. Demek, kâinatın envâı insanı tanıyor değil; belki insanı bilen ve tanıyan, merhamet eden bir Zâtın tanımasının ve bilmesinin delilleridir.
Ey insan! Aklını başına al. Hiç mümkün müdür ki, bütün envâ-ı mahlûkatı sana müteveccihen muavenet ellerini uzattıran ve senin hâcetlerine lebbeyk dedirten Zât-ı Zülcelâl seni bilmesin, tanımasın, görmesin?
Madem seni biliyor, rahmetiyle bildiğini bildiriyor. Sen de Onu bil, hürmetle bildiğini bildir. Ve kat’iyen anla ki, senin gibi zaif-i mutlak, âciz-i mutlak, fakir‑i mutlak, fâni, küçük bir mahlûka bu koca kâinatı musahhar etmek ve onun imdadına göndermek, elbette hikmet ve inâyet ve ilim ve kudreti tazammun eden hakikat-i rahmettir.
Elbette böyle bir rahmet, senden küllî ve hâlis bir şükür ve ciddî ve sâfî bir hürmet ister. İşte, o hâlis şükrün ve o sâfî hürmetin tercümanı ve ünvanı olan Bismillâhirrahmânirrahîm’i de, o rahmetin vusulüne vesile ve o Rahmân’ın dergâhında şefaatçi yap.
Evet, rahmetin vücudu ve tahakkuku, güneş kadar zâhirdir. Çünkü, nasıl merkezî bir nakış, her taraftan gelen atkı ve iplerin intizamından ve vaziyetlerinden hâsıl oluyor; öyle de, bu kâinatın daire-i kübrâsında bin bir ism-i İlâhînin cilvesinden
Bismillâhirrahmânirrahîm: Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla Kadîr-i Mutlak: herşeye gücü yeten, sınırsız güç ve kuvvet sahibi olan Allah Rahmân: çok merhamet sahibi olan ve şefkatle bütün yaratıkların rızkını veren Allah Zât: Allah Zât-ı Zülcelâl: büyüklük ve haşmet sahibi Allah bilbedâhe: açık bir şekilde cilve: görünme, yansıma daire-i kübrâ: en büyük daire dergâh: Allah’ın yüce katı envâ: türler, çeşit envâ-ı mahlûkat: bütün yaratılmış varlık türleri fakir-i mutlak: sonsuz ihtiyaç sahibi fâni: gelip geçici, ölümlü hakikat-i rahmet: rahmet ve şefkat içinde gizli olan gerçek hikmet: bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olma hâcet: ihtiyaç hâcât: ihtiyaçlar hâlet: durum, hal hâlis: içten, samimi hâsıl olmak: meydana gelmek imdad: yardım isteme intaç etmek: sonuç vermek intizam: düzen, tertip inâyet: Allah’tan gelen yardım, ihsan, iyilik ism-i İlâhî: Allah’ın ismi itaat etmek: emre uymak kat’iyen: kesinlikle kemâl-i intizam: mükemmel bir düzen kudret: güç, iktidar kâinat: evren küllî: geniş ve kapsamlı lebbeyk: “buyurun, emredin efendim” mânâsını taşıyan bir ifade mahlûk: yaratılmış merkezî: merkezde bulunan muavenet: yardım muhâlât: imkansız, akla uzak şeyler musahhar etmek: boyun eğdirmek müteveccihen: yönelmiş olarak nakış: işleme, süsleme nev’i: çeşit rahmet: İlâhî şefkat, merhamet sultan-ı mutlak: herşeye hükmeden, sınırsız egemenlik sahibi sultan sâfî: duru, katıksız, temiz tahakkuk: gerçekleşme tazammun eden: içeren vaziyet: durum, hâl vusul: kavuşma, erişme vücud: varlık zaif-i mutlak: son derece zayıf zâhir: açık, gözle görünür âciz-i mutlak: son derece güçsüz şükür: Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme 21 Temmuz 2011: 16:31 #794641Anonim
uzanan nuranî atkılar, kâinat simasında öyle bir sikke-i rahmet içinde bir hâtem-i Rahîmiyeti ve bir nakş-ı şefkati dokuyor ve öyle bir hâtem-i inâyeti nesc ediyor ki, güneşten daha parlak kendini akıllara gösteriyor.
Evet, şems ve kameri, anâsır ve maâdini, nebâtat ve hayvânâtı, bir nakş-ı âzamın atkı ipleri gibi o bin bir isimlerin şuâlarıyla tanzim eden ve hayata hâdim eden ve nebâtî ve hayvânî olan umum validelerin gayet şirin ve fedakârâne şefkatleriyle şefkatini gösteren ve zevilhayatı hayat-ı insaniyeye musahhar eden ve ondan rububiyet-i İlâhiyenin gayet güzel ve şirin bir nakş-ı âzamını ve insanın ehemmiyetini gösteren ve en parlak rahmetini izhar eden o Rahmân-ı Zülcemâl, elbette kendi istiğnâ-yı mutlakına karşı, rahmetini ihtiyac-ı mutlak içindeki zîhayata ve insana makbul bir şefaatçi yapmış. Ey insan! Eğer insan isen, Bismillâhirrahmânirrahîm de, o şefaatçiyi bul.
Evet, rû-yi zeminde dört yüz bin muhtelif ayrı ayrı nebâtâtın ve hayvânâtın taifelerini, hiçbirini unutmayarak, şaşırmayarak, vakti vaktine, kemâl-i intizamla, hikmet ve inâyetle terbiye ve idare eden ve küre-i arzın simasında hâtem-i ehadiyeti vaz’ eden, bilbedâhe, belki bilmüşahede, rahmettir. Ve o rahmetin vücudu, bu küre-i arzın simasındaki mevcudatın vücutları kadar kat’î olduğu gibi, o mevcudat adedince tahakkukunun delilleri var.
Evet, zeminin yüzünde öyle bir hâtem-i rahmet ve sikke-i ehadiyet bulunduğu gibi, insanın mahiyet-i mâneviyesinin simasında dahi öyle bir sikke-i rahmet vardır ki, küre-i arz simasındaki sikke-i merhamet ve kâinat simasındaki sikke-i
Bismillâhirrahmânirrahîm: Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla Rahmân-ı Zülcemâl: sonsuz güzellik ve merhamet sahibi olan Allah anâsır: unsurlar, elementler bilbedâhe: açık bir şekilde bilmüşahede: gözle görerek ehemmiyet: değer, önem fedakârâne: fedakârca gayet: çok hayat-ı insaniye: insan hayatı hayvânât: hayvanlar hayvânî: hayvanlardan olan hikmet: bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olma hâdim: hizmetçi hâtem-i Rahîmiyet: Allah’ın her bir varlığa şefkatini gösteren mühür hâtem-i ehadiyet: Allah’ın herbir varlıkta birliğini gösteren mühür hâtem-i inâyet: yardım mührü hâtem-i rahmet: rahmet mührü ihtiyac-ı mutlak: sınırsız ihtiyaç inâyet: Allah’tan gelen yardım, ihsan, iyilik istiğnâ-yı mutlak: sınırsız zenginlik izhar eden: gösteren kamer: ay kat’î: kesin kemâl-i intizam: mükemmel bir düzen kâinat: evren küre-i arz: yeryüzü mahiyet-i mâneviye: mânevî nitelik, özellik makbul: kabul edilen maâdin: madenler mevcudat: varlıklar muhtelif: çeşitli musahhar eden: boyun eğdiren nakş-ı âzam: büyük nakış nakş-ı şefkat: şefkatin nakşı nebâtat: bitkiler nebâtî: bitkilerden olan nesc etmek: dokumak, örmek nuranî: nurlanmış rahmet: İlâhî şefkat, merhamet rububiyet-i İlâhiye: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan mâlikiyeti, yaratıcılığı ve terbiyesi rû-yi zemin: yeryüzü sikke-i ehadiyet: Allah’ın herbir varlık üzerinde birliğini gösteren mühür sikke-i merhamet: merhamet mührü sikke-i rahmet: rahmet mührü sima: yüz, çehre, görünüş tahakkuk: gerçekleşme taife: grup, topluluk tanzim eden: düzenleyen terbiye: belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, olgunlaştırma umum: bütün valide: anne vaz’ eden: koyan, yerleştiren vücut: varlık zemin: yeryüzü zevilhayat: canlılar zîhayat: canlı şefaatçi: af için aracılık eden şefkat: içten ve karşılık beklemeden duyulan merhamet, sevgi şems: güneş şuâ: ışın, güçlü ışık 21 Temmuz 2011: 16:33 #794643Anonim
uzmâ-yı rahmetten daha aşağı değil. Âdeta bin bir ismin cilvesinin bir nokta-i mihrakiyesi hükmünde bir câmiiyeti var.
Ey insan! Hiç mümkün müdür ki, sana bu simayı veren ve o simada böyle bir sikke-i rahmeti ve bir hâtem-i ehadiyeti vaz’ eden Zat, seni başıboş bıraksın; sana ehemmiyet vermesin; senin harekâtına dikkat etmesin; sana müteveccih olan bütün kâinatı abes yapsın; hilkat şeceresini, meyvesi çürük, bozuk, ehemmiyetsiz bir ağaç yapsın? Hem hiçbir cihetle şüphe kabul etmeyen ve hiçbir vecihle noksaniyeti olmayan, güneş gibi zâhir olan rahmetini ve ziya gibi görünen hikmetini inkâr ettirsin? Hâşâ!
Ey insan! Bil ki, o rahmetin arşına yetişmek için bir miraç var. O miraç ise, Bismillâhirrahmânirrahîm’dir. Ve bu miraç ne kadar ehemmiyetli olduğunu anlamak istersen, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın yüz on dört sûrelerinin başlarına ve hem bütün mübarek kitapların iptidâlarına ve umum mübarek işlerin mebde’lerine bak. Ve Besmelenin azamet-i kadrine en kat’î bir hüccet şudur ki, İmam-ı Şâfiî gibi çok büyük müçtehidler demişler: “Besmele tek bir âyet olduğu halde, Kur’ân’da yüz on dört defa nâzil olmuştur.”
1
DÖRDÜNCÜ SIR
Hadsiz kesret içinde vâhidiyet tecellîsi, hitab-ı
2 اِيَّاكَ نَعْبُدُ demekle herkese kâfi gelmiyor. Fikir dağılıyor. Mecmuundaki vahdet arkasında Zât-ı Ehadiyeti mülâhaza edip
3 اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ demeye, küre-i arz vüs’atinde bir kalb
[NOT]Dipnot-1 bk. eş-Şâfiî, el-Ümm: 1:208; el-Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân: 1:8; el-Gazâlî, el-Müstafâ: 1:82; İbnü’l-Cevzî, et-Tahkîk fî Ehâdîsi’l-hilâf: 1:345-347; ez-Zeylaî, Nasbu’r-râye: 1:327.
Dipnot-2 “Ancak Sana kulluk ederiz.” Fâtiha Sûresi, 1:5.
Dipnot-3 “Ancak Sana kulluk eder ve ancak Senden yardım dileriz.” Fâtiha Sûresi, 1:5.
[/NOT]
Besmele: Bismillahirrahmanirrahim cümlesinin kısaltılmış ifadesi Bismillâhirrahmânirrahîm: Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân Zat: Allah Zât-ı Ehadiyet: herbir varlıkta birliği görünen Zât, Allah abes: boş ve faydasız arş: en yüce makam azamet-i kadir: itibarın ve değerin büyüklüğü cihet: yön, taraf cilve: görünme, yansıma câmiiyet: geniş kapsamlı oluş ehemmiyet: önem hadsiz: sayısız harekât: hareketler hikmet: bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olma hilkat şeceresi: yaratılış ağacı hitab: konuşma hâtem-i ehadiyet: Allah’ın herbir varlıkta birliğini gösteren mührü hâşâ: asla hüccet: güçlü ve sarsılmaz delil iptidâ: başlangıç kat’î: kesin kesret: çokluk kâfi: yeterli kâinat: evren küre-i arz: yeryüzü mebde: başlangıç mecmuu: bir şeyin tamamı miraç: yükseliş mübarek: bereketli, değerli mülâhaza etmek: düşünmek müteveccih: yönelik müçtehid: âyet ve hadisler başta olmak üzere, diğer dinî delillerden hüküm çıkarma bilgi ve kabiliyetine sahip olan noksaniyet: noksanlık, eksiklik nokta-i mihrakiye: odak noktası, hareket noktası nâzil olan: inen rahmet: İlâhî şefkat, merhamet sikke-i rahmet: rahmet mührü sikke-i uzmâ-yı rahmet: rahmetin en büyük mührü sima: yüz, çehre, görünüş sûre: Kur’ân-ı Kerim’de yer alan bölümlerden her biri tecellî: görünüm, yansıma umum: bütün vahdet: birlik vaz’ eden: koyan, yerleştiren vecih: yön vâhidiyet: Allah’ın birliği vüs’at: genişlik ziya: ışık zâhir: açık, gözle görünür âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi İmam-ı Şâfiî: (bk. bilgiler) 21 Temmuz 2011: 16:37 #794644Anonim
bulunmak lâzım geliyor. Ve bu sırra binaen, cüz’iyatta zâhir bir surette sikke-i ehadiyeti gösterdiği gibi, herbir nevide sikke-i ehadiyeti göstermek ve Zât-ı Ehadi mülâhaza ettirmek için, hâtem-i Rahmâniyet içinde bir sikke-i ehadiyeti gösteriyor. Tâ, külfetsiz, herkes her mertebede اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ
نَسْتَعِينُ
1 deyip, doğrudan doğruya Zât-ı Akdese hitap ederek müteveccih olsun.
İşte, Kur’ân-ı Hakîm, bu sırr-ı azîmi ifade içindir ki, kâinatın daire-i âzamında, meselâ semâvat ve arzın hilkatinden bahsettiği vakit, birden, en küçük bir daireden ve en dakik bir cüz’îden bahseder, tâ ki zâhir bir surette hâtem-i ehadiyeti göstersin. Meselâ, hilkat-i semâvat ve arzdan bahsi içinde, hilkat-i insandan ve insanın sesinden ve simasındaki dekaik-i nimet ve hikmetten bahis açar. Tâ ki fikir dağılmasın, kalb boğulmasın, ruh Mâbûdunu doğrudan doğruya bulsun. Meselâ,وَمِنْ اٰيَاتِهِ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ
2
âyeti, mezkûr hakikati mucizâne bir surette gösteriyor.
Evet, hadsiz mahlûkatta ve nihayetsiz bir kesrette vahdet sikkeleri, mütedahil daireler gibi, en büyüğünden en küçük sikkeye kadar envâı ve mertebeleri vardır. Fakat o vahdet, ne kadar olsa, yine kesret içinde bir vahdettir; hakikî hitabı tam temin edemiyor. Onun için, vahdet arkasında ehadiyet sikkesi bulunmak lâzımdır—tâ ki kesreti hatıra getirmesin, doğrudan doğruya Zât-ı Akdese karşı kalbe yol açsın.
Hem, sikke-i ehadiyete nazarları çevirmek ve kalbleri celb etmek için, o sikke-i ehadiyet üstünde gayet cazibedar bir nakış ve gayet parlak bir nur ve gayet
[NOT]Dipnot-1 “Ancak Sana kulluk eder ve ancak Senden yardım dileriz.” Fâtiha Sûresi, 1:5.
Dipnot-2 “Göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da Onun âyetlerindendir.” Rum Sûresi, 30:22.
[/NOT]
Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet bulunan Kur’ân Mâbûd: ibadete layık olan Allah Zât-ı Akdes: bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksiklikten, benzer ve ortak edinmekten sonsuz derecede yüce olan Allah Zât-ı Ehad: herbir varlıkta birliği tecelli eden Zât, Allah arz: yeryüzü bahis: konu binaen: dayanarak cazibedar: cazibeli, çekici celb etmek: çekmek cüz’iyat: küçük parçalar, bütünün parçaları cüz’î: fert, küllîye ait birey daire-i âzam: en büyük daire dakik: ince dekaik-i nimet ve hikmet: nimet ve hikmet incelikleri ehadiyet: Allah’ın birliğinin her bir varlıkta ayrı ayrı tecellî etmesi envâ: türler, çeşit gayet: çok hadsiz: sayısız hakikat: gerçek hakikî: asıl, gerçek hilkat: yaratılış, yaratma hilkat-i insan: insanın yaratılışı hilkat-i semâvat ve arz: göklerin ve yerin yaratılışı hitab: konuşma hitap etmek: konuşmak hâtem-i Rahmâniyet: Allah’ın bütün varlıklar üzerinde rahmet ve merhametini gösteren mührü hâtem-i ehadiyet: Allah’ın her bir varlıkta birliğini gösteren mührü kesret: çokluk kâinat: evren külfetsiz: zahmetsiz mahlûkat: varlıklar mezkûr: adı geçen mucizâne: mucizeli şekilde mülâhaza etmek: düşünmek, akla getirmek mütedahil: birbiri içinde müteveccih: yönelen nakış: süsleme nazar: bakış nevi: çeşit, tür nihayetsiz: sınırsız semâvât: gökler sikke: mühür, işaret sikke-i ehadiyet: Allah’ın her bir varlık üzerinde birliğini gösteren mührü sima: yüz, çehre suret: biçim, görünüş sırr-ı azîm: büyük sır vahdet: birlik zâhir: açık, gözle görünür âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.