• Bu konu 16 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 18)
  • Yazar
    Yazılar
  • #671104
    Anonim
      besmele.jpg

      الۤرٰ كِتَابٌ اُحْكِمَتْ اٰيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ blank.gif1


      KUR’ÂN-I HAKÎMİN ve Kur’ân’ın müfessir-i hakikîsi olan Hadîsin bir kısım yüksek ve ulvî hakaikına çıkmak için teslim ve inkıyâdı noksan olan kalblere yardım edecek basamaklar hükmünde, o hakikatlerin bir kısım nazirelerine işaret edeceğiz. Ve hâtimesinde bir ders-i ibret ve bir sırr-ı inâyet beyan edilecek. O hakikatlerden haşir ve kıyametin nazireleri Onuncu Sözde, bilhassa Dokuzuncu Hakikatinde zikredildiği için, tekrara lüzum yoktur. Yalnız, sair hakikatlerden nümune olarak Beş Mesele zikrederiz.

      BİRİNCİSİ: Meselâ, blank.gif2 خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ فِى سِتَّةِ اَيَّامٍ “Altı günde gökleri ve yeri yarattık” demek olan; hem, belki binblank.gif3 ve elli binblank.gif4 sene gibi uzun zamandan ibaret olan eyyâm-ı Kur’âniye ile, insan dünyası ve hayvan âlemi altı günde yaşayacağına işaret eden hakikat-i ulviyesine kanaat getirmek için, birer gün hükmünde olan herbir asırda, herbir senede, herbir günde Fâtır-ı Zülcelâlin halk ettiği seyyal âlemleri, seyyar kâinatları, geçici dünyaları nazar-ı şuhuda gösteriyoruz. Evet, güya insanlar gibi dünyalar dahi birer misafirdir. Her mevsimde Zât-ı Zülcelâlin emriyle âlem dolar, boşanır.

      [NOT]Dipnot-1 “Elif lâm râ. Bu öyle bir kitaptır ki, hikmeti herşeyi kuşatan ve herşeyden hakkıyla haberdar olan Allah tarafından, âyetleri sağlam şekilde tanzim edilmiş, sonra da tafsilâtıyla açıklanmıştır.” Hûd Sûresi, 11:1.

      Dipnot-2 A’râf Sûresi, 7:54.

      Dipnot-3 Hac Sûresi, 22:47; Secde Sûresi, 32:5.

      Dipnot-4 Meâric Sûresi, 70:4.[/NOT]



      Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz yücelik ve haşmet sahibi ve benzeri olmayan şeyleri üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-l-l) Hadîs: Peygamberimize ait söz, emir veya davranış (bk. ḥ-d-s̱)
      Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) Zât-ı Zülcelâl: sonsuz yücelik ve haşmet sahibi olan Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l)
      beyan: açıklama (bk. b-y-n) bilhassa: özellikle
      ders-i ibret: ibret dersi eyyâm-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın tarif ettiği ölçülere uyan günler
      güya: sanki hakaik: hakikatler, gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
      hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i ulviye: yüce gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
      halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ) haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
      hâtime: sonuç, son bölüm inkıyâd: boyun eğme, itaat etme
      kanaat getirmek: razı olmak, inanmak kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
      kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m) müfessir-i hakikî: gerçek müfessir; Kur’ân-ı Kerimi tam ve doğru olarak açıklayan hadis (bk. f-s-r; ḥ-ḳ-ḳ)
      nazar-ı şuhud: şahitlerin bakışı (bk. ş-h-d; n-ẓ-r) nazire: örnek, benzer (bk. n-ẓ-r)
      nümune: örnek sair: diğer
      seyyal: akıcı seyyar: gezici
      sırr-ı inayet: inayet sırrı; bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik (bk. a-n-y) ulvî: yüce
      zikretmek: anmak, belirtmek âlem: dünya (bk. a-l-m)
      #790722
      Anonim

        İKİNCİSİ: Meselâ,

        وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍ اِلاَّ فِى كِتَابٍ مُبِينٍ blank.gif1
        وَكُلَّ شَىْءٍ اَحْصَيْنَاهُ فِىۤ اِمَامٍ مُبِينٍ blank.gif2
        لاَ يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِى السَّمٰوَاتِ وَلاَ فِى اْلاَرْضِ وَلاَۤ اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ وَلاَۤ اَكْبَرُ اِلاَّ فِى كِتَابٍ مُبِينٍ blank.gif3


        gibi âyetlerin ifade ettikleri ki, “Bütün eşya, bütün ahvâliyle, vücuda gelmeden ve geldikten sonra ve gittikten sonra yazılıdır ve yazılır ve yazılıyor” demek olan hakikat-i âliyesine kanaat getirmek için, Nakkâş-ı Zülcelâl
        , rû-yi zeminin sahifesinde, her mevsimde, bahusus baharda değiştirdiği nihayetsiz muntazam mahlûkatın fihriste-i vücutlarını, tarihçe-i hayatlarını, desatir-i hareketlerini çekirdeklerinde, tohumlarında, köklerinde, mânevî bir surette derc ve muhafaza ettiğini; ve zevâlden sonra, semerelerinde aynen kalem-i kaderiyle, mânevî bir tarzda, basit tohumcuklarında yazdığını; hattâ her geçici baharda, yaş kuru ne varsa, mahdut zerrecikler ve kemikler hükmünde olan tohumlarda, ölmüş odunlarda kemâl-i intizamla muhafaza ettiğini nazar-ı şuhuda gösteriyoruz. Güya herbir bahar, birtek çiçek gibi, gayet muntazam ve mevzun olarak, zeminin yüzüne bir Cemîl ve Celîlin eliyle takılıp koparılıyor, konup kaldırılıyor.

        Hakikat böyleyken, beşerin en acip bir dalâleti budur ki, kader kaleminin sahifesi olan Levh-i Mahfuzun yalnız bir cilve-i aksi olarak, fihriste-i san’at-ı Rabbâniye olup ehl-i gafletin lisanında “tabiat” denilen bu kitabet-i fıtriyeyi, bu

        [NOT]Dipnot-1 “Yaş ve kuru ne varsa, hepsi ap açık bir kitapta yazılmıştır.” En’âm Sûresi, 6:59.

        Dipnot-2 “Biz herşeyi İmam-ı Mümînde tek tek saydık.” Yâsin Sûresi, 36:12.

        Dipnot-3 “Ne göklerde ve ne de yerde zerre kadar birşey Ondan uzak kalamaz; bundan küçük veya büyük ne varsa hepsi ap açık bir kitapta yazılmıştır.” Sebe’ Sûresi, 34:3.[/NOT]



        Celîl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah (bk. c-l-l) Cemîl: sonsuz ve kusursuz güzellik sahibi Allah (bk. c-m-l)
        Levh-i Mahfuz: herşeyin bütün ayrıntılarıyla yazıldığı mânevî kader levhası (bk. ḥ-f-ẓ) Nakkaş-ı Zülcelâl: herşeyi nakışlı ve süslü bir şekilde yaratan, sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah (bk. n-ḳ-ş; ẕü; c-l-l)
        acip: ilginç, hayret verici ahvâl: haller, vaziyetler
        bahusus: özellikle beşer: insan
        cilve-i akis: yansımanın görüntüsü (bk. c-l-y) dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l)
        derc: yerleştirme desatir-i hareket: hareket düsturları
        ehl-i gaflet: dünyaya daldığından dolayı âhiretin farkında olmayan (bk. ğ-f-l) eşya: varlıklar
        fihriste-i san’at-ı Rabbâniye: herşeyin Rabbi olan Allah’ın sanatlı bir şekilde yarattığı varlıkların fihristesi (bk. ṣ-n-a; r-b-b) fihriste-i vücut: varlık fihristesi (bk. v-c-d)
        hakikat: doğru gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-ı âliye: yüce gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
        kader kalemi: Allah’ın olacak hadiseleri olmadan önce bilip yazması (bk. ḳ-d-r) kalem-i kader: kader kalemi, Allah’ın olacak hadiseleri olmadan önce bilip yazması (bk. ḳ-d-r)
        kanaat getirmek: razı olmak, inanmak kemâl-i intizam: tam ve mükemmel düzenlilik (bk. k-m-l; n-ẓ-m)
        kitabet-i fıtriye: yaratılışa ait yazılar, doğal yazı (bk. k-t-b; f-ṭ-r) mahdut: sınırlı
        mahlûkat: yaratılmışlar (bk. ḫ-l-ḳ) mevzun: ölçülü (bk. v-z-n)
        muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ) muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m)
        nazar-ı şuhud: şahitlerin bakışı; görüş (bk. n-ẓ-r; ş-h-d) nihayetsiz: sonsuz
        rû-yi zemin: yeryüzü semere: meyve
        suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tabiat: doğa, canlı cansız varlıklar; maddî âlem (bk. ṭ-b-a)
        tarihçe-i hayat: hayat hikâyesi, biyografi (bk. ḥ-y-y) vücuda gelmek: var olmak (bk. v-c-d)
        zemin: yer zerrecik: atom, en küçük madde parçası
        zevâl: geçip gitme (bk. z-v-l)
        #790724
        Anonim

          nakş-ı san’atı, bu münfail mistar-ı hikmeti, “tabiat-ı müessire“ diyerek masdar ve fail telâkki etmesidir. Eyne’s-serâ mine’s-süreyyâ? Hakikat nerede, ehl-i gafletin telâkkileri nerede?

          ÜÇÜNCÜSÜ: Meselâ, Hamele-i Arş ve yer ve göklerin melâike-i müekkelleri ve sair bir kısım melekler hakkında Muhbir-i Sadıkın tasvir ettiği, meselâ kırk binler başlı, her başında kırk binler lisan ve her lisanda kırk binler tarzda tesbihat ettikleriniblank.gif1 ve intizam ve külliyet ve vüs’at-i ubûdiyetlerini ifade eden hakikate çıkmak için şuna dikkat et ki, Zât-ı Zülcelâl,

          تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ blank.gif2
          اِنَّا سَخَّرْناَ الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ…blank.gif3
          اِنَّا عَرَضْنَا اْلاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَالْجِبَالِ blank.gif4


          gibi âyetlerle tasrih ediyor ki, mevcudatın en büyüğü ve küllîsi dahi, kendi külliyetine göre ve azametine münasip bir tarzda tesbihat ettiğini gösteriyor ve öyle de görünüyor.

          Evet, bir bahr-i müsebbih olan şu semâvâtın kelimat-ı tesbihiyesi güneşler, aylar, yıldızlar olduğu gibi, bir tayr-ı müsebbih ve hâmid olan şu zeminin dahi elfâz-ı tahmidiyesi hayvanlar, nebatlar ve ağaçlardır. Demek herbir ağacın, herbir yıldızın cüz’î birer tesbihatı olduğu gibi, zeminin de ve zeminin herbir kıt’asının da ve herbir dağ ve derenin de ve ber ve bahrinin de ve göklerin herbir feleğinin de ve herbir burcunun da birer tesbih-i küllîsi vardır.


          [NOT]Dipnot-1 bk. Et-Taberî, Câmi’u’l-Beyân 15:156; Ebu’ş-Şeyh, el-Azame 2:547, 740, 742, 747, 3:868; İbni Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ân 3:62; İbni Hacer, Fethu’l-Bârî 8:402; el-Münâvî, Feyzu’l-Kadîr 2:82.

          Dipnot-2 “Yedi gökle yer ve onların içindekiler Onu tesbih eder.” İsrâ Sûresi, 17:44.

          Dipnot-3 “Biz dağları [Davud’un] emrine verdik ki, onunla beraber tesbih ederlerdi.” Sâd Sûresi, 38:18.

          Dipnot-4 “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik.” Ahzâb Sûresi, 33:72.[/NOT]

          Hamele-i Arş ve yer ve gök: Arş’ın, yerin ve göğün taşıyıcısı (bk. a-r-ş) Muhbir-i Sadık: doğru sözlü haber verici, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) (bk. ṣ-d-ḳ)
          Zât-ı Zülcelâl: sonsuz yücelik ve haşmet sahibi olan Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l) azamet: büyüklük, yücelik (bk. a-ẓ-m)
          bahr: deniz bahr-i müsebbih: Allah’ı tesbih eden deniz (bk. s-b-ḥ)
          ber: kara, yer burc: belli bir şekil ve surete benzeyen sabit yıldız kümesi
          cüz’î: az, küçük (bk. c-z-e) ehl-i gaflet: âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız olanlar (bk. ğ-f-l)
          elfâz-ı tahmidiye: Allah’ı öven ve Ona şükürlerini sunan sözler (bk. ḥ-m-d) eyne’s-serâ mine’s-süreyyâ: “yer nerede, Ülker yıldızı nerede”, birbirine zıt ve uzak şeyler için söylenir
          fail: işi yapan, özne (bk. f-a-l) felek: gök katı
          hakikat: gerçek ve doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) intizam ve külliyet ve vüs’at-i ubûdiyet: kulluğun düzenliliği, çokluğu ve genişliği (bk. n-ẓ-m; k-l-l; a-b-d)
          kelimat-ı tesbihiye: Allah’ı tesbih eden kelimeler (bk. k-l-m; s-b-ḥ) külliyet: büyüklük, kapsamlılık (bk. k-l-l)
          küllî: büyük, kapsamlı (bk. k-l-l) lisan: dil
          masdar: kaynak melâike-i müekkel: görevli melekler (bk. m-l-k; v-k-l)
          mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) mistar-ı hikmet: hikmetin gerçekleşmesi için kullanılan vasıta, şablon (bk. ḥ-k-m)
          münasip: uygun (bk. n-s-b) münfail: fiilden etkilenen (bk. f-a-l)
          nakş-ı san’at: san’atlı nakış, işleme (bk. n-ḳ-ş; ṣ-n-a) nebat: bitki
          sair: diğer semavat: gökler (bk. s-m-v)
          tabiat-ı müessire: tesir sahibi, yaratıcı tabiat (bk. ṭ-b-a) tarz: şekil, biçim
          tasrih etme: açıkça ifade etme tasvir: anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r)
          tayr-ı müsebbih ve hâmid: Allah’ı tesbih eden ve şükreden kuş (bk. s-b-ḥ; ḥ-m-d) telâkki: kabul etme
          tesbih-i küllî: büyük ve kapsamlı tesbih (bk. s-b-ḥ; k-l-l) tesbihat: Allah’ın bütün noksan sıfatlardan uzak ve bütün kemâl sıfatlara sahip olduğunu ifade eden sözler (bk. s-b-ḥ)
          zemin: yer
          #790725
          Anonim

            Şu binler başları olan zeminin her başında yüz binler lisanlar bulunan ve her lisanda yüz bin tarzda tesbihat çiçeklerini, tahmidat meyvelerini, âlem-i misalde tercümanlık edip gösterecek ve âlem-i ervahta temsil edip ilân edecek, ona göre elbette bir melek-i müekkeli vardır.

            Evet, müteaddit eşya bir cemaat şekline girse, bir şahs-ı mânevîsi olacaktır. Eğer o cemiyet imtizaç edip ittihad şeklini alsa, onu temsil edecek bir şahs-ı mânevîsi, bir nevi ruh-u mânevîsi ve vazife-i tesbihiyesini görecek bir melek‑i müekkeli olacaktır.

            İşte, bak: Misal olarak, bu Barla ağzının, şu dağ lisanının bir muazzam kelimesi olan, bu odamızın önündeki çınar ağacına bak, gör. Ağacın şu üç başının her başında kaç yüz dal dilleri var. Ve her dilde, bak, kaç yüz mevzun ve muntazam meyve kelimeleri var. Ve her meyvede, dikkat et, kaç yüz kanatlı mevzun tohumcuk harfleri, emr-iكُنْ فَيَكُونُ blank.gif1 ’e mâlik Sâni-i Zülcelâline ne kadar beliğ bir medih ve fasih bir tesbih ettiğini işittiğin, gördüğün gibi, ona müekkel melek dahi, ona göre âlem-i mânâda müteaddit dillerle tesbihatını temsil ediyor ve hikmeten öyle olmak gerektir.
            DÖRDÜNCÜSÜ: Meselâ,

            اِنَّمَاۤ اَمْرُهُ اِذَاۤ اَرَادَ شَيْئاً اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ blank.gif2 وَمَاۤ اَمْرُ السَّاعَةِ اِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ blank.gif3 وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ blank.gif4 تَعْرُجُ الْمَلٰۤئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ فِى يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ اَلْفَ سَنَةٍ blank.gif5

            [NOT]Dipnot-1 “(Cenâb-ı Hak) Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.

            Dipnot-2 “Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.

            Dipnot-3 “Kıyametin gerçekleşmesi göz açıp kapayıncaya kadar, hattâ ondan da yakındır.” Nahl Sûresi, 16:77.

            Dipnot-4 “Biz ona şahdamarından daha yakınız.” Kaf Sûresi, 50:16.

            Dipnot-5 “Melekler ve Cebrâil, elli bin sene uzunluğunda bir gün olan kıyamet gününde, Allah’ın emrini almak üzere Arşa yükselirler.” Meâric Sûresi, 70:4.[/NOT]



            Barla: (bk. bilgiler) Sâni-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan ve herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l)
            beliğ: maksadını noksansız ve güzel sözlerle anlatabilen (bk. b-l-ğ) cemiyet: topluluk (bk. c-m-a)
            fasih: güzel, açık ve düzgün konuşan (bk. f-ṣ-ḥ) hikmeten: hikmet gereği; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması gereği (bk. ḥ-k-m)
            imtizaç: kaynaşıp karışma ittihad: birlik
            lisan: dil medih: övgü
            melek-i müekkel: görevli, vekil melek (bk. m-l-k; v-k-l) mevzun: ölçülü (bk. v-z-n)
            muazzam: çok büyük (bk. a-ẓ-m) muntazam: düzenli, tertipli (bk. n-ẓ-m)
            mâlik: sahip (bk. m-l-k) müekkel: vekil tayin edilmiş, görevli (bk. v-k-l)
            müteaddit: çeşitli, birden fazla nevi: çeşit, tür
            ruh-u mânevî: mânevî ruh (bk. r-v-ḥ; a-n-y) tahmidat: Allah’ı öven ve Ona şükürlerini sunan sözler (bk. ḥ-m-d)
            tesbihat: Cenab-ı Hakkın bütün noksan sıfatlardan uzak ve bütün kemâl sıfatlara sahip olduğunu ifade eden sözler (bk. s-b-ḥ) vazife-i tesbihiye: Allah’ı övme ve şanına layık ifadelerle anma görevi (bk. s-b-ḥ)
            zemin: yer âlem-i ervah: ruhânî varlıkların bulunduğu âlem (bk. a-l-m; r-v-ḥ)
            âlem-i misal: dünyadaki işlerin görüntülendiği ve gözlendiği madde ötesi âlem (bk. a-l-m; m-s̱-l) âlem-i mânâ: mânâ âlemi (bk. a-l-m; a-n-y)
            şahs-ı mânevî: belli bir kişi olmayıp bir topluluktan meydana gelen mânevî kişilik (bk. a-n-y)
            #790726
            Anonim

              gibi âyetlerin ifade ettikleri hakikat-i ulviyesine ki, Kàdir-i Mutlak o derece suhulet ve sür’atle ve muâlecesiz ve mübaşeretsiz eşyayı halk eder ki, yalnız sırf bir emir ile îcad eder gibi görünüyor, fehmediliyor.

              Hem o Sâni-i Kadîr nihayet derecede masnuata karîb olduğu halde, masnuat nihayet derecede Ondan baîddir.

              Hem nihayetsiz kibriyâsıyla beraber, gayet cüz’î ve hakir umuru dahi ehemmiyetle tanzim ve hüsn-ü san’attan hariç bırakmıyor.

              İşte bu hakikat-i Kur’âniyenin vücuduna, mevcudatta meşhud suhulet-i mutlaka içinde intizam-ı ekmel şehadet ettiği gibi, gelecek temsil dahi onun sırr-ı hikmetini gösterir. Meselâ,blank.gif1 وَ ِللهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلٰى Sâni-i Zülcelâlin Esmâ-i Hüsnâsından Nur isminin bir kesif âyinesi hükmünde olan güneşin emr-i Rabbânî ve teshir-i İlâhî ile mazhar olduğu vazifeler, şu hakikati fehme takrib eder. Şöyle ki:

              Güneş, ulviyetiyle beraber, bütün şeffaf ve parlak şeylere nihayet derecede yakın, belki onların zatlarından onlara daha yakın olduğu, cilvesiyle ve timsaliyle ve tasarrufa benzer çok cihetlerle onları müteessir ettiği halde, o şeffaf şeyler ise binler sene ondan uzaktırlar. Onu hiçbir vech ile müteessir edemezler, kurbiyet dâvâ edemezler.

              Hem o güneş, her şeffaf zerreye, hattâ ziyası nereye girmişse orada hazır ve nazır gibi olduğu, o zerrenin kabiliyet ve rengine göre güneşin aksi ve bir nevi timsali görünmesiyle anlaşılır.

              Hem güneşin azamet-i nuraniyeti derecesinde ihatası, nüfuzu ziyadeleşir. Nuraniyet azametindendir ki, en küçük, ufak şeyler ondan gizlenip kaçamazlar.

              [NOT]Dipnot-1 “En yüce sıfatlar Allah’a mahsustur.” Nahl Sûresi, 16:60.[/NOT]



              Esmâ-i Hüsnâ: Cenab-ı Hakkın en güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n) Kâdir-i Mutlak: herşeye gücü yeten, sınırsız güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ)
              Nur: bütün varlığı aydınlatan, bütün nurlar kendi nurunun zayıf bir gölgesi olan ve her çeşit nuru yaratan Allah (bk. n-v-r) Sâni-i Kadîr: sonsuz güç ve kudret sahibi ve herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ḳ-d-r)
              Sâni-i Zülcelâl: sonsuz yücelik ve haşmet sahibi olan ve herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l) akis: yansıma
              azamet: büyüklük (bk. a-ẓ-m) azamet-i nuraniyet: ışığın, parlaklığın büyüklüğü (bk. a-ẓ-m; n-v-r)
              baîd: uzak cihet: yön
              cilve: görünüm, yansıma (bk. c-l-y) cüz’î: küçük (bk. c-z-e)
              emr-i Rabbânî: bütün varlıkları yaratılış gayelerine göre terbiye edip idaresi ve egemenliği altında tutan Allah’ın emri (bk. r-b-b) eşya: varlıklar
              fehm: anlayış fehmedilmek: anlaşılmak
              hakikat-i Kur’âniye: Kur’ân’ın hakikati (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i ulviye: yüce gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
              hakir: hor ve değersiz halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ)
              hüsn-ü san’at: sanatın güzelliği (bk. ḥ-s-n; ṣ-n-a) ihata: kuşatma, içine alma
              intizam-ı ekmel: en mükemmel düzenlilik (bk. n-ẓ-m; ḳ-m-l) karîb: yakın
              kesif: yoğun, katı, saydam olmayan kibriyâ: büyüklük, azamet (bk. k-b-r)
              kurbiyet: yakınlık masnuat: sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a)
              mazhar olmak: sahip olmak, erişmek (bk. ẓ-h-r) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
              meşhud: görünen (bk. ş-h-d) muâlecesiz: doğrudan doğruya
              mübaşeretsiz: temas etmeden müteessir: etkileme, tesiri altında bırakma
              nevi: çeşit nihayet: son
              nuraniyet: nurluluk, parlaklık (bk. n-v-r) nâzır: bakan, gözlemci (bk. n-ẓ-r)
              nüfuz: etki suhulet: kolaylık
              suhulet-i mutlak: tam kolaylık (bk. ṭ-l-ḳ) sırr-ı hikmet: hikmet sırrı (bk. ḥ-k-m)
              takrib etme: yaklaştırma tanzim: düzenleme, düzene koyma (bk. n-ẓ-m)
              tasarruf: kullanma (bk. ṣ-r-f) temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
              teshir-i İlâhî: Allah’ın boyun eğdirmesi, itaat ettirmesi (bk. e-l-h) timsal: suret, görüntü (bk. m-s̱-l)
              ulviyet: yükseklik umur: işler
              vecih: yön, şekil vücud: varlık (bk. v-c-d)
              zerre: atom ziya: ışık
              ziyadeleşmek: artmak, fazlalaşmak zât: kendisi
              âyine: ayna şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d)
              #790727
              Anonim

                Demek azamet-i kibriyâsı, cüz’î ve ufak şeyleri, nuraniyet sırrıyla harice atmak değil, bilâkis daire-i ihatasına alıyor.

                Hem güneşi, mazhar olduğu cilvelerde ve vazifelerde, farz-ı muhal olarak, fail-i muhtar farz etsek, o derece suhulet ve sür’at ve vüs’at içinde, zerreden, katreden, deniz yüzünden seyyarata kadar izn-i İlâhî ile öyle işliyor ki, şu tasarrufat-ı azimeyi yalnız bir mahz-ı emirle yapar tahayyül edilebilir. Zerre ile seyyare, emrine karşı müsavidirler. Deniz yüzüne verdiği feyzi, zerreye de kabiliyetine göre kemâl-i intizamla verir.

                İşte, semâ denizinin yüzünde ziyadar bir kabarcık ve Kadîr-i Mutlakın Nur isminin cilvesine kesif bir âyinecik olan şu güneşin, bilmüşahede şu hakikatin üç esasının nümunelerine mazhar olduğunu görüyoruz. Elbette, güneşin nur ve harareti, ilim ve kudretine nisbeten toprak gibi kesif hükmünde, Nuru’n-Nur, Münevviru’n-Nur, Mukaddiru’n-Nur olan Zât-ı Zülcelâl, herşeye, ilim ve kudretiyle nihayetsiz yakın ve hazır ve nazır; ve eşya Ondan gayet uzak olduğuna; hem o derece külfetsiz, muâlecesiz, suhuletle işleri yapar ki, yalnız mahz-ı emrin sür’at ve suhuletiyle icad eder gibi anlaşıldığına; hem hiçbir şey, cüz’î küllî, küçük büyük, daire-i kudretinden harice çıkmadığına ve kibriyâsı ihata ettiğine, şuhud derecesinde bir yakîn-i imanî ile iman ederiz ve iman etmek gerektir.

                BEŞİNCİSİ:

                وَمَا قَدَرُوا اللهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَاْلاَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ blank.gif1 den tut,

                [NOT]Dipnot-1 “Onlar Allah’ın kudret ve azametini hakkıyla bilemediler. Halbuki kıyamet gününde yeryüzü bütünüyle Onun tasarrufundadır; gökler de Onun kudretiyle dürülmüştür.” Zümer Sûresi, 39:67.[/NOT]



                Kadîr-i Mutlak: hiçbir kayıt ve şarta bağlı olmaksızın herşeye gücü yeten sonsuz kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ) Mukaddiru’n-Nur: bütün nurların miktarlarını takdir eden Nurların Mukaddiri, Allah (bk. ḳ-d-r; n-v-r)
                Münevviru’n-Nur: bütün nurlar ve nurlu varlıklar Kendisinden feyiz alan Nurların Nurlandırıcısı, Allah (bk. n-v-r) Nur: bütün varlığı aydınlatan, her çeşit nuru yaratan Allah (bk. n-v-r)
                Nuru’n-Nur: bütün nurlar Kendi nurunun zayıf bir gölgesi olan Nurların Nuru, Allah (bk. n-v-r) Zât-ı Zülcelâl: sonsuz yücelik ve haşmet sahibi olan Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l)
                azamet-i kibriyâ: büyüklüğün varlıkları kuşatması (bk. a-ẓ-m; k-b-r) bilmüşahede: görüldüğü gibi (bk. ş-h-d)
                bilâkis: aksine, tersine cilve: görünüm, yansıma (bk. c-l-y)
                cüz’î: küçük, az (bk. c-z-e) daire-i ihata: kuşatıcı daire, kapsama alanı
                daire-i kudret: Allah’ın sonsuz güç ve iktidarının hâkim olduğu daire (bk. ḳ-d-r) fail-i muhtar: dilediğini yapmakta serbest olan fâil (bk. f-a-l)
                farz etmek: varsaymak farz-ı muhal: olmayacak birşeyi olacakmış gibi düşünme, varsayım
                feyz: bolluk, bereket (bk. f-y-ḍ) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                hararet: sıcaklık, ısı hariç: dışarı
                icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d) ihata: kuşatma, içine alma
                izn-i İlâhî: Allah’ın izni (bk. e-l-h) katre: damla
                kemâl-i intizam: tam ve mükemmel bir düzen (bk. k-m-l; n-ẓ-m) kesif: yoğun, katı, şeffaf olmayan
                kibriyâ: Cenab-ı Allah’ın her cihetle büyüklüğü (bk. k-b-r) kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r)
                külfetsiz: zahmetsiz, zorlanmadan küllî: büyük, çok (bk. k-l-l)
                mahz-ı emir: sadece ve yalnız emir mazhar: sahip olma, erişme (bk. ẓ-h-r)
                muâlecesiz: doğrudan doğruya müsavi: eşit
                nihayetsiz: sonsuz nisbeten: kıyasla, oranla (bk. n-s-b)
                nâzır: bakan, gözlemci (bk. n-ẓ-r) nümune: örnek
                sema: gök (bk. s-m-v) seyyarat: gezegenler
                seyyare: gezegen suhulet: kolaylık
                sür’at: hız tahayyül: hayal etme (bk. ḫ-y-l)
                tasarrufat-ı azime: büyük tasarruflar, kullanımlar (bk. ṣ-r-f; a-ẓ-m) vüs’at: genişlik
                yakin-i imanî: kesin ve şüphesiz iman (bk. y-ḳ-n; e-m-n) zerre: atom
                ziyadar: ışıklı âyinecik: küçük ayna
                şuhud: gözle görme (bk. ş-h-d
                #790731
                Anonim

                  ta blank.gif1 وَاعْلَمُوۤا اَنَّ اللهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ ye kadar,
                  hem blank.gif2 اَللهُ خَالِقُ كُلِّ شَىْءٍ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ وَكِيلٌ den tut,
                  ta blank.gif3 يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ e kadar, hem blank.gif4 خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ dan tut, ta blank.gif5 خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلوُنَ e kadar, hem blank.gif6 مَا شَاۤءَ اللهُ لاَ قُوَّةَ اِلاَّ بِاللهِ den tut,

                  ta blank.gif7 وَمَا تَشَاۤؤُنَ اِلاَّ اَنْ يَشَاۤءَ اللهُ ya kadar hudud-u azamet-i Rububiyeti ve kibriyâ-i Ulûhiyeti tutmuş olan Ezel, Ebed Sultanı, şu âciz ve nihayetsiz zayıf ve nihayetsiz fakir ve nihayetsiz muhtaç ve yalnız cüz’î bir ihtiyarla, icada kabiliyeti olmayan zayıf bir kisble mücehhez benî Âdeme karşı şedid şikâyât‑ı Kur’âniyesi ve azîm tehdidatı ve müthiş vaidleri ne hikmete binaendir ve ne vech ile tevfik edilir, ne suretle münasip düşer, demek olan derin ve yüksek hakikate kanaat getirmek için, şu gelecek iki temsile bak.

                  Birinci temsil: Meselâ, şahane bir bağ var ki, nihayetsiz meyvedar ve çiçektar masnular, içinde bulunuyorlar. Ona nezaret etmek için pek çok hademeler tayin edilmiş. Bir hizmetkârın vazifesi dahi, yalnız o bağa yayılacak ve içilecek suyun mecrâsındaki deliğin kapağını açmaktır. Ve şu hizmetkâr ise tenbellik etti, deliğin kapağını açmadı. O bağın tekemmülüne halel geldi veyahut kurudu. O vakit, Hâlıkın san’at-ı Rabbâniyesinden ve sultanın nezaret-i şahanesinden ve ziya ve hava ve toprağın hizmet-i bendegânesinden başka, bütün hademelerin o sersemden şekvâya hakları vardır. Zira hizmetlerini akim bıraktı veya zarar verdi.


                  [NOT]Dipnot-1 “Bilin ki, Allah, kişinin kalbine ondan daha yakındır.” Enfâl Sûresi, 8:24.

                  Dipnot-2 “Allah herşeyin yaratıcısıdır. O herşey üzerinde hakkıyla görüp gözeticidir.” Zümer Sûresi, 39:62.

                  Dipnot-3 “Allah onların gizlediklerini de bilir, açığa vurduklarını da.” Bakara Sûresi, 2:77.

                  Dipnot-4 “Gökleri ve yeri O yarattı.” A’râf Sûresi, 7:54.

                  Dipnot-5 “Sizi de, sizin yaptıklarınızı da yaratan Allah’tır.” Sâffât Sûresi, 37:96.

                  Dipnot-6 “Maşaallah, Allah dilemiş de yaratmış! Kuvvet ve kudret ancak Allah’ındır.” Kehf Sûresi, 18:39.

                  Dipnot-7 “Allah dilemedikçe siz hiçbir şeyi isteyemezsiniz.” İnsan Sûresi, 76:30.[/NOT]



                  Ezel Ebed Sultanı: varlığının başlangıcı ve sonu olmayan kudret ve hakimiyet sahibi Sultan, Allah (bk. e-z-l; e-b-d; s-l-ṭ) Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
                  akim: sonuçsuz, verimsiz azîm: büyük (bk. a-ẓ-m)
                  benî Âdem: Âdemoğulları, insanlar binâen: –dayanarak, dolayı
                  cüz’î: küçük (bk. c-z-e) hademe: hizmetçi
                  hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) halel: eksiklik, zarar
                  hikmet: sebep, gaye (bk. ḥ-k-m) hizmet-i bendegâne: kölecesine hizmet etmek
                  hizmetkâr: hizmetçi hudud-u azamet-i Rububiyet: Allah’ın varlıklar üzerindeki terbiye ve idare ediciliğinin ve egemenliğinin geniş sınırları (bk. a-ẓ-m; r-b-b)
                  ihtiyar: irade, tercih, seçme gücü (bk. ḥ-y-r) kanaat: inanma, razı olma
                  kibriyâ-i Ulûhiyet: Allah’ın ortak kabul etmeyen ilâhlığının büyüklüğü (bk. k-b-r; e-l-h) kisb: çalışma
                  masnu: sanat eseri varlık (bk. ṣ-n-a) mecrâ: kaynak
                  meyvedar: meyveli mücehhez: cihazlanmış, donanmış
                  münasip: uygun (bk. n-s-b) nezaret: gözetim (bk. n-ẓ-r)
                  nezaret-i şahane: son derece güzel bakım ve gözetim (bk. n-ẓ-r) nihayetsiz: sonsuz
                  san’at-ı Rabbâniye: herşeyi yaratılış gayelerine göre terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın sanatı (bk. ṣ-n-a; r-b-b) suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
                  tayin edilmek: görevlendirilmek tehdidat: tehditler
                  tekemmül: olgunlaşma (bk. k-m-l) temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
                  tevfik edilmek: bağdaştırılmak vaid: korkutma (bk. v-a-d)
                  vecih: yön ziya: ışık
                  âciz: güçsüz (bk. a-c-z) çiçektar: çiçekli
                  şedid: şiddetli şekvâ: şikayet
                  şikâyât-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın şikâyetleri
                  #790732
                  Anonim

                    İkinci temsil: Meselâ, cesîm bir sefine-i sultaniyede, âdi bir adam cüz’î vazifesini terk etmesiyle, bütün gemideki vazifedarların netâic-i hidematına halel getirdiğinden ve bazı da mahvettiğinden, bütün o vazifedarlar namına gemi sahibi ondan şedit şikâyet eder. Kusur sahibi ise diyemez ki, “Ben bir âdi adamım; ehemmiyetsiz ihmalimden şu şiddete müstehak değilim.” Çünkü, tek bir adem, hadsiz ademleri intaç eder. Fakat vücut kendine göre semere verir. Çünkü birşeyin vücudu bütün şerâit ve esbabın vücuduna mütevakkıf olduğu halde, o şeyin ademi ve intifâsı, tek bir şartın intıfâsıyla ve tek bir cüz’ün ademiyle, netice itibarıyla mün’adim olur. Bundandır ki, “tahrip, tamirden pek çok defa eshel olduğu” bir düstur-u müteârife hükmüne geçmiştir.

                    Madem küfür ve dalâlet, tuğyan ve mâsiyet, esasları inkârdır ve reddir, terktir ve adem-i kabuldür. Suret-i zahiriyede ne kadar müsbet ve vücutlu görünse de, hakikatte intıfâdır, ademdir. Öyle ise cinayet-i sâriyedir. Sair mevcudatın netâic‑i amellerine halel verdiği gibi, esmâ-i İlâhiyenin cilve-i cemâllerine perde çeker.

                    İşte bu hadsiz şikâyete hakları olan mevcudat namına, o mevcudatın Sultanı, şu âsi beşerden azîm şikâyet eder. Ve etmesi ayn-ı hikmettir. Ve o âsi, şiddetli tehdidata elbette müstehaktır ve dehşetli vaidlere, bilâşüphe sezâdır.

                    endOfSection.gifendOfSection.gif

                    adem: yokluk adem-i kabul: kabul etmeme
                    ayn-ı hikmet: hikmetin kendisi (bk. ḥ-k-m) azîm: büyük (bk. a-ẓ-m)
                    beşer: insan bilâşüphe: şüphesiz
                    cesîm: büyük cilve-i cemâl: güzelliğin görüntüsü (bk. c-l-y; c-m-l)
                    cinayet-i sâriye: bulaşıcı, salgın cinayet cüz’î: küçük (bk. c-z-e)
                    dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) düstur-u müteârife: bilinen bir kural (bk. a-r-f)
                    ehemmiyetsiz: önemsiz esbab: sebepler (bk. s-b-b)
                    eshel: daha kolay esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h)
                    hadsiz: sayısız hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                    halel: eksiklik, zarar icad: var etme, yoktan yaratma (bk. v-c-d)
                    intaç: netice verme intifâ: yok olma, bitme
                    mahvetmek: yok etmek mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
                    mâsiyet: günah, isyan mün’adim: yok olma
                    müsbet: olumlu, pozitif müstehak: layık, hak etmiş (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                    mütevakkıf: bağlı netâic-i amel: yapılan işin neticeleri
                    netâic-i hidemat: hizmetlerin neticesi sair: diğer
                    sefine-i sultaniye: hükümdarlık gemisi (bk. s-l-ṭ) semere: meyve, netice
                    sezâ: layık suret-i zahiriye: dış görünüş (bk. ṣ-v-r; ẓ-h-r)
                    tahrip: yıkma, yok etme tehdidat: tehditler
                    temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) tuğyan: azgınlık, isyan ve inançsızlıkta çok ileri gitme (bk. ṭ-ğ-y)
                    vaid: korkutma, tehdit etme (bk. v-a-d) vazifedar: görevli
                    vücut: varlık (bk. v-c-d) âdi: basit, sıradan
                    âsi: isyan eden şerâit: şartlar
                    #790733
                    Anonim
                      Hâtime
                      Gafil kafaya bir tokmak ve bir ders-i ibrettir.

                      besmele.jpg

                      وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَاۤ اِلاَّ مَتَاعُ الْغُرُورِ
                      blank.gif1


                      EY GAFLETE DALIP ve bu hayatı tatlı görüp ve âhireti unutup, dünyaya talip bedbaht nefsim! Bilir misin, neye benzersin? Devekuşuna! Avcıyı görür, uçamıyor; başını kuma sokuyor, ta avcı onu görmesin. Koca gövdesi dışarıda; avcı görür. Yalnız o, gözünü kum içinde kapamış, görmez.

                      Ey nefis! Şu temsile bak, gör, nasıl dünyaya hasr-ı nazar, aziz bir lezzeti elîm bir eleme kalb eder. Meselâ, şu karyede, yani Barla’da, iki adam bulunur. Birisinin yüzde doksan dokuz ahbabı İstanbul’a gitmişler, güzelce yaşıyorlar. Yalnız birtek burada kalmış. O dahi oraya gidecek. Bunun için şu adam İstanbul’a müştaktır. Orayı düşünür, ahbaba kavuşmak ister. Ne vakit ona denilse, “Oraya git”; sevinip gülerek gider. İkinci adam ise, yüzde doksan dokuz dostları buradan gitmişler. Bir kısmı mahvolmuşlar. Bir kısmı ne görür, ne de görünür yerlere sokulmuşlar. Perişan olup gitmişler zanneder. Şu biçare adam ise, bütün onlara bedel, yalnız bir misafire ünsiyet edip teselli bulmak ister. Onunla o elîm âlâm-ı firakı kapamak ister.

                      Ey nefis! Başta Habibullah, bütün ahbabın, kabrin öbür tarafındadırlar. Burada kalan bir iki tane ise, onlar da gidiyorlar. Ölümden ürküp, kabirden korkup başını çevirme. Merdâne kabre bak, dinle, ne talep eder? Erkekçesine ölümün yüzüne gül, bak, ne ister. Sakın gafil olup ikinci adama benzeme.
                      Ey nefsim! Deme, “Zaman değişmiş, asır başkalaşmış. Herkes dünyaya dalmış, hayata perestiş eder, derd-i maişetle sarhoştur.” Çünkü ölüm değişmiyor. Firak, bekàya kalb olup başkalaşmıyor. Acz-i beşerî, fakr-ı insanî değişmiyor, ziyadeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sür’at peydâ ediyor.

                      [NOT]Dipnot-1 “Dünya hayatı, aldatıcı bir menfaatten başka birşey değildir.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:185.[/NOT]



                      Barla: (bk. bilgiler) Habibullah: Allah’ın en sevdiği kul olan Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. ḥ-b-b)
                      acz-i beşerî: insanın acizliği (bk. a-c-z) ahbap: dostlar, sevilenler (bk. ḥ-b-b)
                      aziz: izzetli, yüce, değerli (bk. a-z-z) bedbaht: talihsiz
                      bedel: karşılık bekà: devamlılık, kalıcılık (bk. b-ḳ-y)
                      beşer: insan biçare: çaresiz
                      derd-i maişet: geçim derdi (bk. a-y-ş) ders-i ibret: ibret dersi
                      elem: acı, keder, üzüntü elîm: üzücü, acı veren
                      fakr-ı insanî: insanın fakirliği (bk. f-ḳ-r) firak: ayrılık (bk. f-r-ḳ)
                      gafil: duyarsız, sorumsuz, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranan (bk. ğ-f-l) gaflet: duyarsızlık, sorumsuzluk, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l)
                      hasr-ı nazar: sadece bir şeye yönelme (bk. n-ẓ-r) hâtime: sonuç, son bölüm
                      kalb etmek: dönüştürmek karye: köy
                      mahvolmak: yok olmak merdâne: mertçe
                      müştak: arzulu, çok istekli, aşık nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s)
                      perestiş: taparcasına bağlanmak sür’at peyda etmek: hız kazanmak
                      talep etmek: istemek (bk. ṭ-l-b) temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
                      ziyadeleşmek: artmak, fazlalaşmak âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
                      âlâm-ı firak: ayrılık elemleri, acıları (bk. f-r-ḳ) ünsiyet: dostluk, yakınlık
                      İstanbul: (bk. bilgiler)
                      #790737
                      Anonim

                        Hem deme, “Ben de herkes gibiyim.” Çünkü herkes sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder. Herkesle musibette beraber olmak demek olan teselli ise, kabrin öbür tarafında pek esassızdır.
                        Hem kendini başıboş zannetme. Zira şu misafirhane-i dünyada, nazar-ı hikmetle baksan, hiçbir şeyi nizamsız, gayesiz göremezsin. Nasıl sen nizamsız, gayesiz kalabilirsin? Zelzele gibi vakıalar olan şu hadisat-ı kevniye, tesadüf oyuncağı değiller. Meselâ, zemine nebatat ve hayvanat envâından giydirilen, birbiri üstünde, birbiri içinde gayet muntazam ve gayet münakkaş gömlekler, baştan aşağıya kadar gayelerle, hikmetlerle müzeyyen, mücehhez olduklarını gördüğün ve gayet âli gayeler içinde kemâl-i intizamla meczup mevlevî gibi devredip döndürmesini bildiğin halde, nasıl oluyor ki, küre-i arzın, benî Âdemden, bahusus ehl-i imandan beğenmediği bir kısım etvâr-ı gafletin sıklet-i mâneviyesinden omuz silkmeye benzeyen zelzele gibiHAŞİYE-1 mevtâlûd hadisat-ı hayatiyesini, bir mülhidin neşrettiği gibi gayesiz, tesadüfî zannederek, bütün musibetzedelerin elîm zayiatını bedelsiz, hebâen mensur gösterip müthiş bir ye’se atarlar. Hem büyük bir hata, hem büyük bir zulüm ederler. Belki öyle hadiseler, bir Hakîm-i Rahîmin emriyle, ehl-i imanın fâni malını sadaka hükmüne çevirip ibkà etmektir ve küfran-ı nimetten gelen günahlara kefarettir.

                        Nasıl ki bir gün gelecek, şu musahhar zemin, yüzünün ziyneti olan âsâr-ı beşeriyeyi şirk-âlûd, şükürsüz görüp çirkin bulur. Hâlıkın emriyle, büyük bir zelzele ile bütün yüzünü siler, temizler. Allah’ın emriyle ehl-i şirki Cehenneme döker; ehl-i şükre “Haydi, Cennete buyurun” der.

                        endOfSection.gifendOfSection.gif

                        [NOT]Haşiye-1 İzmir‘in zelzelesi münasebetiyle yazılmıştır.[/NOT]



                        Hakîm-i Rahîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan ve çok şefkatli ve merhametli olan Allah (bk. ḥ-k-m; r-ḥ-m) Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
                        bahusus: özellikle benî Âdem: Âdemoğulları, insanlar
                        ehl-i iman: iman edenler, mü’minler (bk. e-m-n) ehl-i şirk: Allah’a ortak koşanlar
                        ehl-i şükür: şükür ehli, Allah’a şükredenler (bk. ş-k-r) elîm: acıklı, üzücü
                        envâ: çeşitler, türler etvâr-ı gaflet: gaflet davranışları (bk. ğ-f-l)
                        fâni: gelip geçici, yok olucu (bk. f-n-y) hadisat-ı hayatiye: hayata ait olaylar (bk. ḥ-y-y)
                        hadisat-ı kevniye: kâinat ve yaratılışla ilgili olaylar (bk. k-v-n) hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
                        haşiye: dipnot, açıklayıcı not hebâen mensur: boşu boşuna
                        hikmet: gaye, fayda (bk. ḥ-k-m) ibkà etmek: devamlı ve kalıcı hale getirmek (bk. b-ḳ-y)
                        kemâl-i intizam: tam bir düzenlilik (bk. k-m-l; n-ẓ-m) küfran-ı nimet: nimete karşı nankörlük (bk. k-f-r; n-a-m)
                        küre-i arz: yerküre, dünya meczup: cezbeye kapılmış, kendinden geçmiş
                        mevlevî: Mevlevîlik tarikatına mensup kimse mevtâlûd: ölümcül (bk. m-v-t)
                        misafirhane-i dünya: dünya misafirhanesi muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m)
                        musahhar: boyun eğen, itaat eden musibetzede: felâkete uğrayan
                        mücehhez: cihazlanmış, donanmış mülhid: dinsiz
                        münakkaş: nakışlı (bk. n-ḳ-ş) münasebet: bağlantı, ilişki (bk. n-s-b)
                        müzeyyen: süslenmiş (bk. ẓ-y-n) nazar-ı hikmet: hikmet bakışı (bk. n-ẓ-r; ḥ-k-m)
                        nebatat: bitkiler neşretmek: yaymak
                        nizam: düzen (bk. n-ẓ-m) sıklet-i mâneviye: mânevî ağırlık (bk. a-n-y)
                        tesadüf: rastlantı tesadüfî: rastlantı
                        vakıa: olay ye’s: ümitsizlik
                        zayiat: kayıplar zelzele: deprem, sarsıntı
                        zemin: yer ziynet: süs (bk. z-y-n)
                        âli: yüce âsâr-ı beşeriye: insanların eserleri
                        şirk-âlûd: şirk karışmış
                        #790740
                        Anonim
                          On Dördüncü Sözün Zeyli


                          besmele.jpg

                          اِذَا زُلْزِلَتِ اْلاَرْضُ زِلْزَالَهَا وَاَخْرَجَتِ اْلاَرْضُ اَثْقَالَهَا وَقَالَ اْلاِنْسَانُ مَالَهَا يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْباَرَهَا بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحٰى لَهَا .. الخ blank.gif1


                          ŞU SÛRE kat’iyen ifade ediyor ki, küre-i arz, hareket ve zelzelesinde vahiy ve ilhama mazhar olarak emir tahtında depreniyor. Bazan da titriyor.

                          Mânevî ve ehemmiyetli bir canipten, şimdiki zelzele münasebetiyle, altı yedi cüz’î suale karşı, yine mânevî ihtar yardımıyla cevapları kalbe geldi. Tafsilen yazmak kaç defa niyet ettimse de izin verilmedi. Yalnız icmalen kısacık yazılacak.

                          Birinci sual: Bu büyük zelzelenin maddî musibetinden daha elîm, mânevî bir musibeti olarak, şu zelzelenin devamından gelen korku ve meyusiyet, ekser halkın ekser memlekette gece istirahatini selb ederek dehşetli bir azap vermesi nedendir?

                          Yine mânevî cevap: Şöyle denildi ki, Ramazan-ı Şerifin teravih vaktinde kemâl-i neş’e ve sürurla, sarhoşçasına, gayet heveskârâne şarkıları ve bazan kızların sesleriyle, radyo ağzıyla bu mübarek merkez-i İslâmiyetin her köşesinde cazibedârâne işittirilmesi, bu korku azabını netice verdi.

                          İkinci sual: Niçin gâvurların memleketlerinde bu semâvî tokat başlarına gelmiyor, bu biçare Müslümanlara iniyor?

                          Elcevap: Büyük hatalar ve cinayetler tehirle büyük merkezlerde ve küçücük cinayetler tâcille küçük merkezlerde verildiği gibi, mühim bir hikmete binaen,

                          [NOT]Dipnot-1 “Ne zaman ki yer müthiş bir sarsıntıyla sarsılır. Ve yeryüzü bütün ağırlıklarını dışarı çıkarır. Ve insan ‘Ne oluyor buna?’ der. O gün yeryüzü, üzerinde herkesin ne iş yaptığını haber verir. Çünkü Rabbin ona konuşmasını emretmiştir.” Zilzal Sûresi, 99:1-5.[/NOT]



                          binaen: –dayanarak biçare: çaresiz
                          canip: yön, taraf cazibedârâne: çekici, baştan çıkarıcı bir şekilde
                          cüz’î: küçük (bk. c-z-e) ekser: pekçok (bk. k-s̱-r)
                          elîm: acı veren, üzücü emir tahtında: emir altında
                          heveskârâne: hevesli bir şekilde, nefsin arzu ve isteklerine uyarak hikmet: sebep, gaye, fayda (bk. ḥ-k-m)
                          icmalen: kısaca, özetle (bk. c-m-l) ihtar: hatırlatma
                          kat’iyen: kesinlikle kemâl-i neş’e ve sürur: tam bir neşe ve sevinç (bk. k-m-l)
                          küre-i arz: yerküre, dünya mazhar: yansıma ve görünme yeri (bk. ẓ-h-r)
                          merkez-i İslâmiyet: İslâm merkezi (bk. s-l-m) meyusiyet: ümitsizlik
                          musibet: felaket, belâ mübarek: bereketli, uğurlu (bk. b-r-k)
                          mühim: önemli selb etme: ortadan kaldırma
                          semavî: vahiyle gelen (bk. s-m-v) tafsilen: ayrıntılı olarak
                          tehir: erteleme, sonraya bırakma tâcil: çabuklaştırma
                          vahiy/ilham: Allah tarafından varlıklara verilmiş duygu; yaratılışa ait kalbe doğuş (bk. v-ḥ-y) zelzele: deprem, sarsıntı
                          zeyl: ilâve, ek
                          #790742
                          Anonim

                            ehl-i küfrün cinayetlerinin kısm-ı âzamı Mahkeme-i Kübrâ-yı Haşre tehir edilerek, ehl-i imanın hataları kısmen bu dünyada cezası verilir.HAŞİYE-1

                            Üçüncü sual: Bazı eşhâsın hatasından gelen bu musibet bir derece memlekette umumî şekle girmesinin sebebi nedir?

                            Elcevap: Umumî musibet, ekseriyetin hatasından ileri gelmesi cihetiyle, ekser nâsın o zalim eşhâsın harekâtına fiilen veya iltizamen veya iltihaken taraftar olmasıyla mânen iştirak eder, musibet-i âmmeye sebebiyet verir.

                            Dördüncü sual: Madem bu zelzele musibeti hataların neticesi ve keffâretü’z-zünubdur. Masumların ve hatasızların o musibet içinde yanması nedendir? Âdaletullah nasıl müsaade eder?
                            Yine mânevî canipten elcevap: Bu mesele sırr-ı kadere taallûk ettiği için, Risale-i Kadere havale edip, yalnız burada bu kadar denildi:

                            وَاتَّقوُا فِتْنَةً لاَ تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَاصَّةً blank.gif1


                            Yani, “Bir belâ, bir musibetten çekininiz ki, geldiği vakit yalnız zalimlere mahsus kalmayıp masumları da yakar.”

                            Şu âyetin sırrı şudur ki: Bu dünya bir meydan-ı tecrübe ve imtihandır ve dar-ı teklif ve mücahededir. İmtihan ve teklif, iktiza ederler ki, hakikatler perdeli kalıp, ta müsabaka ve mücahede ile Ebu Bekir’ler âlâ-yı illiyyîne çıksınlar ve Ebu Cehil’ler esfel-i sâfilîne girsinler. Eğer masumlar böyle musibetlerde sağlam kalsaydılar, Ebu Cehil’ler, aynen Ebu Bekir’ler gibi teslim olup, mücahede ile mânevî terakki kapısı kapanacaktı ve sırr-ı teklif bozulacaktı.

                            Madem mazlum zalim ile beraber musibete düşmek hikmet-i İlâhiyece lâzım geliyor. Acaba o biçare mazlumların rahmet ve adaletten hisseleri nedir?

                            [NOT]Haşiye-1 Hem Rus gibi olanlar (Bu tâbir SSCB dönemi Rusya’sına aittir), mensuh ve tahrif edilmiş bir dini terk etmekle, hak ve ebedî ve kabil-i nesh olmayan bir dine ihanet etmek derecesinde gayretullaha dokunmadığından, zemin şimdilik onları bırakıp bunlara hiddet ediyor.

                            Dipnot-1 Enfâl Sûresi, 8:25.[/NOT]



                            Ebu Bekir: (bk. bilgiler) Ebu Cehil: (bk. bilgiler)
                            Mahkeme-i Kübrâ-yı Haşr: öldükten sonra âhirette Allah’ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkeme (bk. ḥ-k-m; k-b-r; ḥ-ş-r) Risale-i Kader: Kader Risalesi (Yirmi Altıncı Söz) (bk. r-s-l; ḳ-d-r)
                            adaletullah: Allah’ın adaleti (bk. a-d-l) biçare: çaresiz
                            canip: taraf, yön cihet: yön, taraf
                            dar-ı teklif ve mücahede: sorumluluk ve mücadele yeri (bk. c-h-d) ebedî: sonsuz (bk. e-b-d)
                            ehl-i iman: iman edenler, mü’minler (bk. e-m-n) ehl-i küfür: küfür ehli, inanmayanlar (bk. k-f-r)
                            ekseriyet: çoğunluk (bk. k-s̱-r) esfel-i sâfilin: aşağıların en aşağısı
                            eşhâs: şahıslar, kişiler fiilen: davranışla (bk. f-a-l)
                            gayretullah: Allah’ın hak dinini koruma sıfatı (bk. ğ-y-r) hak: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                            hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) harekât: hareketler, davranışlar
                            haşiye: dipnot, açıklayıcı not hikmet-i İlâhî: Allah’ın herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratması (bk. ḥ-k-m; e-l-h)
                            iktiza: gerektirme iltihaken: katılarak
                            iltizamen: taraftar olarak iştirak: ortak olma, katılma
                            kabil-i nesh olmayan: hükmü kaldırılamayan keffâretü’z-zünub: günahlara keffaret, günahların bağışlanmasına vesile
                            kısm-ı âzam: büyük kısım (bk. a-ẓ-m) mazlum: zulme uğrayan (bk. ẓ-l-m)
                            mensuh: hükmü yürürlükten kalkmış olan meydan-ı tecrübe ve imtihan: deneme ve imtihan meydanı
                            musibet-i âmme: büyük ve genel musibet mücahede: nefisle mücadele, cihad (bk. c-h-d)
                            müsabaka: yarışma nâs: insanlar
                            rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) sır: gizli gerçek, gizem
                            sırr-ı kader: kader sırrı (bk. ḳ-d-r) sırr-ı teklif: kulluk sırrı, insanların Allah tarafından görevlendirilerek dünyaya gönderilmesinin anlamı
                            taallûk etmek: ilgili olmak tahrif edilmek: değiştirilmek, bozulmak
                            tehir: erteleme, sonraya bırakma teklif: görev yükleme, sorumluluk
                            terakki: ilerleme zelzele: deprem, sarsıntı
                            âlâ-yı illiyyîn: yücelerin en yücesi
                            #790743
                            Anonim

                              Bu suale karşı, cevaben denildi ki: O musibetteki gazap ve hiddet içinde, onlara bir rahmet cilvesi var. Çünkü o masumların fâni malları, onların hakkında sadaka olup bâki bir mal hükmüne geçtiği gibi, fâni hayatları dahi bir bâki hayatı kazandıracak derecede bir nevi şehadet hükmünde olarak, nisbeten az ve muvakkat bir meşakkat ve azaptan büyük ve daimî bir kazancı kazandıran bu zelzele, onlar hakkında ayn-ı gazap içinde bir rahmettir.

                              Beşinci sual: Âdil ve Rahîm, Kadîr ve Hakîm, neden hususî hatalara hususî ceza vermeyip koca bir unsuru musallat eder? Bu hal cemâl-i rahmetine ve şümul-u kudretine nasıl muvafık düşer?

                              Elcevap: Kadîr-i Zülcelâl herbir unsura çok vazifeler vermiş ve herbir vazifede çok neticeler verdiriyor. Bir unsurun birtek vazifesinde bir tek neticesi çirkin ve şer ve musibet olsa da, sair güzel neticeler, bu neticeyi de güzel hükmüne getirir. Eğer bu tek çirkin netice vücuda gelmemek için, insana karşı hiddete gelmiş o unsur o vazifeden men edilse, o vakit o güzel neticeler adedince hayırlar terk edilir; ve lüzumlu bir hayrı yapmamak şer olması haysiyetiyle, o hayırlar adedince şerler yapılır—ta birtek şer gelmesin gibi, gayet çirkin ve hilâf-ı hikmet ve hilâf-ı hakikat bir kusurdur. Kudret ve hikmet ve hakikat, kusurdan münezzehtirler. Madem bir kısım hatalar, unsurları ve arzı hiddete getirecek derecede bir şümullü isyandır ve çok mahlûkatın hukukuna bir tahkirli tecavüzdür. Elbette, o cinayetin fevkalâde çirkinliğini göstermek için, koca bir unsura, küllî vazifesi içinde, “Onları terbiye et” diye emir verilmesi ayn-ı hikmettir ve adalettir ve mazlumlara ayn-ı rahmettir.

                              Altıncı sual: Zelzele, küre-i arzın içinde inkılâbât-ı madeniyenin neticesi olduğunu ehl-i gaflet işâa edip, adeta tesadüfî ve tabiî ve maksatsız bir hadise nazarıyla bakarlar. Bu hadisenin mânevî esbabını ve neticelerini görmüyorlar, ta ki intibaha gelsinler. Bunların istinad ettiği maddenin bir hakikati var mıdır?



                              Hakîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (bk. ḥ-k-m) Kadîr: herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r)
                              Kadîr-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeye gücü yeten Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l) Rahîm: sonsuz merhamet ve şefkat sahibi olan Allah (bk. r-ḥ-m)
                              arz: yer, dünya ayn-ı gazap: hiddetin, öfkenin kendisi
                              ayn-ı hikmet ve adalet: hikmet ve adaletin tâ kendisi (bk. ḥ-k-m; a-d-l) ayn-ı rahmet: rahmetin tâ kendisi (bk. r-ḥ-m)
                              bâki: devamlı, kalıcı (bk. b-ḳ-y) cemâl-i rahmet: rahmetin güzelliği (bk. c-m-l; r-ḥ-m)
                              cilve: yansıma, görüntü (bk. c-l-y) ehl-i gaflet: âhiretten habersiz, mânevî sorumluluklarına karşı duyarsız kimseler (bk. ğ-f-l)
                              esbab: sebepler (bk. s-b-b) fevkalâde: olağanüstü
                              fâni: geçici, yok olucu (bk. f-n-y) gazap: öfke, kızgınlık
                              hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) haysiyet: itibar
                              hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hilâf-ı hakikat: gerçeğe aykırı (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                              hilâf-ı hikmet: yaratılıştaki hikmete, İlâhî gayeye zıt (bk. ḥ-k-m) inkılâbât-ı madeniye: madenlerin alt üst olması, değişmesi
                              intibah: uyanış istinad: dayanma (bk. s-n-d)
                              işâa etme: yayma, duyurma kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r)
                              küllî: büyük, çok (bk. k-l-l) küre-i arz: yerküre, dünya
                              mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) maksat: gaye (bk. ḳ-ṣ-d)
                              mazlum: zulme uğramış (bk. ẓ-l-m) men edilme: yasaklanma
                              meşakkat: zahmet, sıkıntı musallat: sataşma
                              muvafık: uygun muvakkat: geçici
                              münezzeh: kusur ve eksiklikten uzak, temiz (bk. n-z-h) nazarıyla: gözüyle, bakışıyla
                              nevi: çeşit, tür nisbeten: oranla, kıyasla (bk. n-s-b)
                              rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) sadaka: Allah rızası için ihtiyaç sahibi kişilere yapılan yardım
                              sair: diğer tabiî: tabiat gereği, kendiliğinden (bk. ṭ-b-a)
                              tahkir: hakaret, aşağılama tecavüz: haddi aşma, ileri gitme
                              tesadüfî: rastgele, tesadüfen vücud: varlık (bk. v-c-d)
                              zelzele: deprem, sarsıntı Âdil: adaletle iş gören, sonsuz adalet sahibi Allah (bk. a-d-l)
                              şer: kötülük şümul: kapsam
                              şümul-u kudret: kudretin herşeyi kaplaması (bk. ḳ-d-r)
                              #790744
                              Anonim

                                Elcevap: Dalâletten başka hiçbir hakikati yoktur. Çünkü, her sene elli milyondan ziyade münakkaş, muntazam gömlekleri giyen ve değiştiren küre-i arzın üstünde binler envâın birtek nev’i olan, meselâ sinek taifesinden hadsiz efradından birtek ferdin yüzer âzâsından birtek uzvu olan kanadının kast ve irade ve meşiet ve hikmet cilvesine mazhariyeti ve ona lâkayt kalmaması ve başıboş bırakmaması gösteriyor ki, değil hadsiz zîşuurun beşiği ve anası ve mercii ve hâmisi olan koca küre-i arzın ehemmiyetli ef’al ve ahvali, belki hiçbir şeyi—cüz’î olsun küllî olsun—irade ve ihtiyar ve kasd-ı İlâhî haricinde olmaz. Fakat Kadîr-i Mutlak, hikmetinin muktezasıyla, zahir esbabı tasarrufatına perde ediyor. Zelzeleyi irade ettiği vakit, bazan da bir madeni harekete emredip ateşlendiriyor.

                                Haydi, madenî inkılâbat dahi olsa, yine emir ve hikmet-i İlâhî ile olur, başka olamaz. Meselâ bir adam bir tüfekle birisini vurdu. Vuran adama hiç bakılmasa, yalnız fişekteki barutun ateş alması noktasına hasr-ı nazar edip biçare maktulün büs bütün hukukunu zayi etmek ne derece belâhet ve divaneliktir. Aynen öyle de, Kadîr-i Zülcelâlin musahhar bir memuru, belki bir gemisi, bir tayyaresi olan küre-i arzın içinde bulunan ve hikmet ve irade ile iddihar edilen bir bombayı, “Ehl-i gaflet ve tuğyanı uyandırmak için ateşlendir” diye olan emr-i Rabbânîyi unutmak ve tabiata sapmak, hamâkatin en eşneidir.

                                Altıncı sualin tetimmesi ve haşiyesi: Ehl-i dalâlet ve ilhad, mesleklerini muhafaza ve ehl-i imanın intibahlarına mukabele ve mümanaat etmek için, o derece garip bir temerrüd ve acip bir hamâkat gösteriyorlar ki, insanı insaniyetten pişman eder. Meselâ, bu âhirde beşerin bir derece umumiyet şeklini alan zulümlü, zulümatlı isyanından, kâinat ve anâsır-ı külliye kızdıklarından; ve Hâlık-ı Arz

                                Hâlık-ı Arz ve Semavat: gökleri ve yeri yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; s-m-v) Kadîr-i Mutlak: sınırsız güç ve kudret sahibi, herşeye gücü yeten Allah (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ)
                                Kadîr-i Zülcelâl: sonsuz yücelik ve haşmet sahibi ve herşeye gücü yeten, sonsuz kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l) ahval: haller, vaziyetler
                                anâsır-ı külliye: büyük unsurlar; toprak, hava, su, ateş (bk. k-l-l) belâhet: aptallık
                                beşer: insan biçare: çaresiz
                                cilve: görünüm, yansıma (bk. c-l-y) cüz’î: az, küçük (bk. c-z-e)
                                dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) divanelik: delilik, akılsızlık
                                efrad: fertler, bireyler (bk. f-r-d) ef’al: fiiller, işler (bk. f-a-l)
                                ehl-i dalâlet ve ilhad: sapıklık ve inkâr ehli, dinsizler (bk. ḍ-l-l) ehl-i gaflet ve tuğyan: gaflete dalanlar ve zulüm ve taşkınlıkta çok ileri gidenler (bk. ğ-f-l; ṭ-ğ-y)
                                ehl-i iman: iman edenler, mü’minler (bk. e-m-n) emr-i Rabbânî: herşeyi terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın emri (bk. r-b-b)
                                envâ: çeşitler, türler esbab: sebepler (bk. s-b-b)
                                eşne: en çirkin ve fena, iğrenç hadsiz: sayısız
                                hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hamâkat: ahmaklık
                                hariç: dış hasr-ı nazar etmek: bakışı tek bir yere yöneltmek (bk. n-ẓ-r)
                                hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hikmet-i İlâhî: Allah’ın herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratması (bk. ḥ-k-m; e-l-h)
                                hâmi: koruyucu hâşiye: dipnot, açıklayıcı not
                                iddihar edilmek: biriktirilmek, depolanmak ihtiyar: irade, istek, tercih (bk. ḫ-y-r)
                                inkılâbat: inkılaplar, büyük değişimler intibah: uyanış
                                irade: istek, tercih, dileme (bk. r-v-d) kasd-ı İlâhî: Allah’ın kasdı, isteği, hedefi (bk. ḳ-ṣ-d; e-l-h)
                                kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) küllî: çok, büyük (bk. k-l-l)
                                küre-i arz: yerküre, dünya lâkayt: duyarsız, ilgisiz
                                maktul: öldürülen mazhariyet: sahip olma, üzerinde gösterme (bk. ẓ-h-r)
                                merci: başvurulacak, sığınılacak yer meslek: gidilen yol, usul
                                meşiet: dileme, irade, istek mukabele: karşılık
                                mukteza: gerektirme muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m)
                                musahhar: emir altına girmiş, boyun eğmiş mümanaat etmek: engel olmak
                                münakkaş: nakışlı (bk. n-ḳ-ş) nev’: çeşit, tür
                                taife: topluluk, grup tasarrufat: faaliyetler, uygulamalar (bk. ṣ-r-f)
                                temerrüd: inat etme tetimme: ek, tamamlayıcı not
                                umumiyet: genellik uzuv: organ
                                zahir: görünen (bk. ẓ-h-r) zayi: ziyan, kayıp
                                zelzele: deprem, sarsıntı ziyade: fazla, çok
                                zulümatlı: karanlıklı (bk. ẓ-l-m) zîşuur: şuur sahibi, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r)
                                âhir: son (bk. e-ḫ-r) âzâ: organlar
                                #790745
                                Anonim

                                  ve Semâvât dahi, değil hususî bir Rububiyet, belki bütün kâinatın, bütün âlemlerin Rabbi ve Hâkimi haysiyetiyle, küllî ve geniş bir tecellî ile, kâinatın heyet-i mecmuasında ve Rububiyetin daire-i külliyesinde nev-i insanı uyandırmak ve dehşetli tuğyanından vazgeçirmek ve tanımak istemedikleri Kâinat Sultanını tanıttırmak için, emsalsiz, kesilmeyen bir su, hava ve elektrikten, zelzeleyi, fırtınayı ve harb-i umumî gibi umumî ve dehşetli âfâtı nev-i insanın yüzüne çarparak onunla hikmetini, kudretini, adaletini, kayyumiyetini, iradesini ve hâkimiyetini pek zahir bir surette gösterdiği halde; insan suretinde bir kısım ahmak şeytanlar ise, o küllî işârât-ı Rabbâniyeye ve terbiye-i İlâhiyeye karşı eblehâne bir temerrüdle mukabele edip diyorlar ki, “Tabiattır, bir madenin patlamasıdır, tesadüfîdir. Güneşin harareti elektrikle çarpmasıdır ki, Amerika’da beş saat bütün makineleri durdurmuş ve Kastamonu vilâyeti cevvinde ve havasında semâyı kızartmış, yangın suretini vermiş” diye, mânâsız hezeyanlar ediyorlar.

                                  Dalâletten gelen hadsiz bir cehalet ve zındıkadan neş’et eden çirkin bir temerrüd sebebiyle, bilmiyorlar ki, esbab yalnız birer bahanedirler, birer perdedirler. Dağ gibi bir çam ağacının cihazatını dokumak ve yetiştirmek için bir köy kadar yüz fabrika ve destgâh yerine küçücük çekirdeği gösterir; “İşte bu ağaç bundan çıkmış” diye, Sâniinin o çamdaki gösterdiği bin mucizâtı inkâr eder misillü, bazı zahirî sebepleri irâe eder. Hâlıkın ihtiyar ve hikmetle işlenen pek büyük bir fiil-i rububiyetini hiçe indirir. Bazan gayet derin ve bilinmez ve çok ehemmiyetli, bin cihette de hikmeti olan bir hakikate fennî bir nam takar. Güya o nam ile mahiyeti anlaşıldı, âdileşti, hikmetsiz, mânâsız kaldı!



                                  Amerika: (bk. bilgiler) Hâkim: herşeyi hükmü altında tutan, herşeye galip olan Allah (bk. ḥ-k-m)
                                  Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) Kastamonu: (bk. bilgiler)
                                  Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b) Rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b)
                                  Sâni: herşeyi sanatla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) cehalet: cahillik
                                  cevv: hava, gökyüzü cihazat: organlar, donanım
                                  cihet: yön, taraf daire-i külliye: geniş, kapsamlı, herşeyi içine alan daire (bk. k-l-l)
                                  dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) destgâh: tezgâh, işyeri
                                  eblehâne: ahmakçasına emsalsiz: benzersiz (bk. m-s̱-l)
                                  esbab: sebepler (bk. s-b-b) fennî: bilimsel
                                  fiil-i rububiyet: Cenab-ı Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan terbiye ve idare edicilik fiili (bk. f-a-l; r-b-b) hadsiz: sınırsız
                                  hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hararet: sıcaklık, ısı
                                  harb-i umumî: dünya savaşı haysiyetiyle: özelliğiyle
                                  heyet-i mecmua: genel yapı, bütün (bk. c-m-a) hezeyan: saçmalama
                                  hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hâkimiyet: egemenlik (bk. ḥ-k-m)
                                  ihtiyar: irade, dileme, tercih (bk. ḫ-y-r) inkâr: kabul etmeme, reddetme (bk. n-k-r)
                                  irade: dileme, tercih ve seçim yapma gücü (bk. r-v-d) irâe etmek: göstermek
                                  işârât-ı Rabbâniye: herşeyi terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın işaretleri (bk. r-b-b) kayyumiyet: Allah’ın daimî mevcudiyeti ve herşeyi her an ayakta tutması (bk. ḳ-v-m)
                                  kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
                                  küllî: genel, kapsamlı (bk. k-l-l) mahiyet: esas, nitelik, özellik
                                  misillü: gibi (bk. m-s̱-l) mukabele: karşılık
                                  mu’cizât: mu’cizeler (bk. a-c-z) mânâ: anlam (bk. a-n-y)
                                  nam: ad nev-i insan: insanlık
                                  neş’et eden: doğan, meydana gelen sema: gök (bk. s-m-v)
                                  suret: şekil, biçim, görüntü (bk. ṣ-v-r) tecelli: yansıma, görünme (bk. c-l-y)
                                  temerrüd: inat etme terbiye-i İlâhiye: Cenab-ı Allah’ın terbiyesi (bk. r-b-b; e-l-h)
                                  tuğyan: azgınlık, taşkınlık, zulüm ve küfürde çok ileri gitme (bk. ṭ-ğ-y) umumî: genel
                                  zahir: açık, görünür (bk. ẓ-h-r) zahirî: görünürdeki (bk. ẓ-h-r)
                                  zındıka: dinsizlik âdileşmek: basitleşmek, sıradanlaşmak
                                  âfât: afetler, musibetler âlem: kâinat, evren (bk. a-l-m)
                                15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 18)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.