• Bu konu 29 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 31)
  • Yazar
    Yazılar
  • #671000
    Anonim
      besmele.jpg


      وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَاۤءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ blank.gif1
      وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغِى لَهُ blank.gif2



      KUR’ÂN-I HAKÎM ile felsefe ulûmunun mahsul-ü hikmetlerini, ders-i ibretlerini, derece-i ilimlerini muvazene etmek istersen, şu gelecek sözlere dikkat et.

      İşte, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân’ın, bütün kâinattaki âdiyat namıyla yad olunan, harikulâde ve birer mucize-i kudret olan mevcudat üstündeki âdet ve ülfet perdesini keskin beyanatıyla yırtıp, o hakaik-ı acibeyi zîşuura açıp, nazar-ı ibretlerini celb edip, ukûle tükenmez bir hazine-i ulûm açar.

      Felsefe hikmeti ise, bütün harikulâde olan mucizat-ı kudreti âdet perdesi içinde saklayıp cahilâne ve lâkaydâne üstünde geçer. Yalnız harikulâdelikten düşen ve intizam-ı hilkatten huruç eden ve kemâl-i fıtrattan sukut eden nadir fertleri nazar-ı dikkate arz eder, onları birer ibretli hikmet diye zîşuura takdim eder. Meselâ, en cami’ bir mucize-i kudret olan insanın hilkatini âdi deyip lâkaytlıkla bakar. Fakat insanın kemâl-i hilkatinden huruç etmiş, üç ayaklı yahut iki başlı bir insanı bir velvele-i istiğrabla nazar-ı ibrete teşhir eder. Meselâ, en lâtif ve

      [NOT]
      Dipnot-1
      “Biz Kur’ân’dan mü’minler için bir şifa ve rahmet olan şeyi indiriyoruz.” İsrâ Sûresi, 17:82.

      Dipnot-2 “Biz Peygambere şiir öğretmedik; bu ona yakışmaz da.” Yâsin Sûresi, 36:69.[/NOT]



      Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n)
      beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n) cahilâne: cahilce, bilgisizce
      cami’: kapsamlı (bk. c-m-a) celb etmek: çekmek
      derece-i ilim: ilim derecesi (bk. a-l-m) ders-i ibret: ibret dersi
      hakaik-ı acibe: şaşırtıcı ve hayrette bırakan gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) harikulâde: olağanüstü, hayranlık verici
      hazine-i ulûm: ilimler hazinesi (bk. a-l-m) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması veya yapılması (bk. ḥ-k-m)
      hilkat: yaratılış (bk. ḫ-l-ḳ) huruç etme: çıkma
      intizam-ı hilkat: yaratılıştaki düzen (bk. n-ẓ-m; ḫ-l-ḳ) kemâl-i fıtrat: yaratılıştaki mükemmellik (bk. k-m-l; f-ṭ-r)
      kemâl-i hilkat: yaratılıştaki mükemmelik, kusursuzluk (bk. k-m-l; ḫ-l-ḳ) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
      lâkaydâne: ilgisizce, duyarsızca lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f)
      mahsul-ü hikmet: hikmet ürünü, neticesi (bk. ḥ-k-m) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
      muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n) mu’cize-i kudret: Allah’ın kudret mu’cizesi (bk. a-c-z; ḳ-d-r)
      nam: ad nazar-ı dikkat: dikkatli bakış (bk. n-ẓ-r)
      nazar-ı ibret: ibretle bakış (bk. n-ẓ-r) sukut eden: düşen
      teşhir etme: sergileme ukûl: akıllar
      ulûm: ilimler (bk. a-l-m) velvele-i istiğrab: garip karşılayarak bağırma, hayret feryadı
      yad olunan: anılan zîşuur: şuur sahibi, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r)
      âdet: alışkanlık âdi: normal, basit, sıradan
      âdiyat: alışılmış olan sıradan şeyler ülfet: alışkanlık, gaflet
      #790563
      Anonim

        umumî bir mucize-i rahmet olan, bütün yavruların hazine-i gaybdan muntazam iâşelerini âdi görüp küfran perdesini üstüne çeker. Fakat intizamdan şüzuz etmiş, kabilesinden cüda olmuş, yalnız olarak gurbete düşmüş, denizin altında olan bir böceğin bir yeşil yaprakla iâşesini görür, ondan tecellî eden lütuf ve keremle bütün hâzır balıkçıları ağlatmak ister.HAŞİYE-1

        İşte, Kur’ân-ı Kerîmin ilim ve hikmet ve marifet-i İlâhiye cihetiyle servet ve gınâsı; ve felsefenin ilim ve ibret ve marifet-i Sâni cihetindeki fakr ve iflâsını gör, ibret al!

        İşte bu sırdandır ki, Kur’ân-ı Hakîm, nihayetsiz parlak, yüksek hakikatleri cami’ olduğundan, şiirin hayalâtından müstağnidir. Evet, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyanın i’caz derecesindeki kemâl-i nizam ve intizamı ve kitab-ı kâinattaki intizâmât-ı san’atı muntazam üslûplarıyla tefsir ettikleri halde, manzum olmadığının diğer bir sebebi de budur ki:

        Âyetlerinin herbir necmi, vezin kaydı altına girmeyip ta ekser âyetlere bir nevi merkez olsun ve kardeşi olsun ve mâbeynlerinde mevcut münasebet-i mâneviyeye rabıta olmak için, o daire-i muhîta içindeki âyetlere birer hatt-ı münasebet teşkil etmesidir. Güya, serbest herbir âyetin ekser âyetlere bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü var. Kur’ân içinde binler Kur’ân bulunur ki, herbir meşrep sahibine birisini verir. Nasıl ki, Yirmi Beşinci Sözde beyan edildiği gibi, Sûre-i İhlâs içinde, otuz altı Sûre-i İhlâs miktarınca, herbiri zi’l-ecniha olan altı cümlenin terkibatından müteşekkil bir hazine-i ilm-i tevhid bulunuyor ve tazammun ediyor.

        Evet, nasıl ki semâda olan intizamsız yıldızların sureten adem-i intizamı cihetiyle

        [NOT]
        Haşiye-1
        Amerika‘da aynen bu vakıa olmuştur.[/NOT]


        Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n)
        adem-i intizam: düzensizlik, düzenin yokluğu (bk. n-ẓ-m) beyan edilmek: açıklanmak (bk. b-y-n)
        cami’: kapsayan, içine alan (bk. c-m-a) cihet: yön
        cüda olmak: ayrı düşmek daire-i muhîta: kuşatıcı, geniş daire
        ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) fakr: fakirlik, ihtiyaç hali (bk. f-ḳ-r)
        gınâ: zenginlik (bk. ğ-n-y) hatt-ı münasebet: bağlantı hattı, ilgi bağı (bk. n-s-b)
        hayalât: hayaller (bk. ḫ-y-l) hazine-i gayb: görünmeyen hazine (bk. ğ-y-b)
        hazine-i ilm-i tevhid: Allah’ın birliğini gösteren ilim hazinesi (bk. a-l-m; v-ḥ-d) haşiye: dipnot, açıklayıcı not
        hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması veya yapılması (bk. ḥ-k-m) iaşe: beslenme, geçim (bk. a-y-ş)
        intizam: düzen (bk. n-ẓ-m) intizamsız: düzensiz (bk. n-ẓ-m)
        intizâmât-ı san’at: san’attaki düzenlilik (bk. n-ẓ-m; ṣ-n-a) i’câz: mu’cize oluş, bir benzerini yapmakta başkalarını aciz bırakma (bk. a-c-z)
        kemâl-i nizam ve intizam: mükemmel bir düzen ve tertip (bk. k-m-l; n-ẓ-m) kerem: ikram, bağış, iyilik (bk. k-r-m)
        kitab-ı kâinat: kâinat kitabı; bir kitap gibi yazılmış bütün evren (bk. k-t-b; k-v-n) küfran: iyilik bilmeme, nankörlük (bk. k-f-r)
        lütuf: iyilik, ihsan, bağış (bk. l-ṭ-f) manzum: şiir gibi vezinli yazılmış eser (bk. n-ẓ-m)
        marifet-i Sâni: herşeyi sanatlı bir şekilde yaratan Allah’ı tanıma ve bilme (bk. a-r-f; ṣ-n-a) marifet-i İlâhiye: Allah’ı tanıma ve bilme (bk. a-r-f; e-l-h)
        mevcut: var olan (bk. v-c-d) meşrep: mânevî haz ve feyiz alınan yol, usül
        muntazam: düzenli, tertipli (bk. n-ẓ-m) mu’cize-i rahmet: Allah’ın rahmet mu’cizesi (bk. a-c-z; r-ḥ-m)
        mâbeyn: ara münasebet-i mâneviye: mânevî ilişki, bağlantı (bk. n-s-b; a-n-y)
        müstağni: ihtiyaç duymayan, muhtaç olmayan (bk. ğ-n-y) müteveccih: yönelmiş
        müteşekkil: meydana gelmiş, oluşmuş necm: kısım, durak; yıldız
        nevi: çeşit, tür nihayetsiz: sonsuz
        rabıta: bağ, ilgi sema: gökyüzü (bk. s-m-v)
        sureten: görünüşte (bk. ṣ-v-r) tazammun: içine alma, içerme
        tecellî: görünme, yansıma (bk. c-l-y) tefsir etme: açıklama, yorumlama (bk. f-s-r)
        terkibat: birleşimler, sentezler teşkil: meydana getirme
        umumî: genel uslûp: ifade tarzı
        vakıa: olay vezin: şiirdeki ahenk ölçüsü
        zi’l-ecniha: çok yönlü (bk. ẕi) âdi: basit, normal, sıradan
        şüzuz etmek: kural dışı kalmak
        #790564
        Anonim

          herbir yıldız, kayıt altına girmeyip herbirisi ekser yıldızlara bir nevi merkez olarak daire-i muhîtasındaki birer birer herbir yıldıza, mevcudat beynindeki nisbet-i hafiyeye işaret olarak, birer hatt-ı münasebet uzatıyor. Güya herbir tek yıldız, necm-i âyet gibi, umum yıldızlara bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü vardır.

          İşte, intizamsızlık içinde kemâl-i intizamı gör, ibret al. blank.gif1 وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ nın bir sırrını bil.

          Hem âyet-i وَمَا يَنْبَغِى لَهُ blank.gif2 sırrını da bununla anla ki: Şiirin şe’ni, küçük ve sönük hakikatleri, büyük ve parlak hayallerle süslendirip beğendirmek ister. Halbuki Kur’ân’ın hakikatleri o kadar büyük, âli, parlak ve revnaktardır ki, en büyük ve parlak hayal, o hakikatlere nisbet edilse, gayet küçük ve sönük kalır. Meselâ,

          يَوْمَ نَطْوِى السَّمَاۤءَ كَطَىِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ blank.gif3 يُغْشِى الَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثِيثاًblank.gif4 اِنْ كَانَتْ اِلاَّ صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَا هُمْ جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ blank.gif5


          gibi hadsiz hakikatleri buna şahittir.

          Kur’ân’ın herbir âyeti, birer necm-i sâkıp gibi, i’caz ve hidayet nurunu neşirle küfrün zulümatını nasıl dağıttığını görmek, zevk etmek istersen, kendini o asr-ı cahiliyette ve o sahrâ-yı bedeviyette farz et ki, herşey zulmet-i cehil ve gaflet altında, perde-i cümud ve tabiata sarılmış olduğu bir anda, birden Kur’ân’ın lisan‑ı ulvisinden

          يُسَبِّحُ ِللهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى اْلاَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ blank.gif6

          [NOT]Dipnot-1 “Biz Peygambere şiir öğretmedik…” Yâsin Sûresi, 36:69.

          Dipnot-2 “…bu ona yakışmaz da.” Yâsin Sûresi, 36:69.

          Dipnot-3 “O gün semâyı, kitap sahifelerini dürer gibi düreriz.” Enbiyâ Sûresi, 21:104.

          Dipnot-4 “O, gündüzü, peşi sıra kovalayan gece ile örter.” A’râf Sûresi, 7:54.

          Dipnot-5 “Tek bir sesledir ki, onların hepsi birden toplanıp huzurumuza getirilirler.” Yâsin Sûresi, 36:53.

          Dipnot-6 “Göklerde ne var, yerde ne varsa, herşeyin hakikî sahibi olan, her türlü noksandan münezzeh bulunan, kudreti herşeye galip olan ve hikmeti herşeyi kuşatan Allah’ı tesbih eder.” Cum’a Sûresi, 62:1.[/NOT]

          asr-ı cahiliyet: İslâmdan önceki asır, küfür ve cehâlet asrı beyn: ara
          cihet: yön daire-i muhîta: kuşatıcı, geniş daire
          ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) farz etmek: varsaymak
          hadsiz: sayısız hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
          hatt-ı münasebet: bağlantı hattı, ilgi bağı (bk. n-s-b) hidayet: doğru ve hak yol, İslâmiyet (bk. h-d-y)
          ibret: düşündürücü ders intizamsızlık: düzensizlik (bk. n-ẓ-m)
          i’câz: mu’cize oluş, bir benzerini yapmakta başkalarını aciz bırakma (bk. a-c-z) kemâl-i intizam: tam ve mükemmel düzen (bk. k-m-l; n-ẓ-m)
          küfür: inkâr, inançsızlık (bk. k-f-r) lisan-ı ulviye: yüce lisan
          mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) müteveccih: yönelmiş
          necm-i sâkıp: karanlığı delip geçen parlak yıldız necm-i âyet: âyet yıldızı
          nevi: çeşit, tür neşir: yayma
          nisbet edilmek: kıyaslanmak (bk. n-s-b) nisbet-i hafiye: gizli bağ (bk. n-s-b)
          nur: ışık, parlaklık (bk. n-v-r) perde-i cümud: donuk, katı perde
          revnaktar: göz alıcı güzellik sahrâ-yı bedeviyet: bedeviliğin hüküm sürdüğü yer, çöl
          tabiat: doğa, canlı cansız bütün varlıklar, maddî âlem (bk. ṭ-b-a) zulmet-i cehil ve gaflet: cehalet ve duyarsızlık karanlığı (bk. ẓ-l-m; ğ-f-l)
          zulümat: karanlıklar (bk. ẓ-l-m) âli: yüksek, yüce
          şe’n: özellik, belirleyici nitelik (bk. ş-e-n)
          #790565
          Anonim

            gibi âyetleri işit, bak: O ölmüş veya yatmış mevcudat-ı âlem, يُسَبِّحُ sadasıyla, işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, huşyar oluyorlar, kıyam edip zikrediyorlar. Hem o karanlık gökyüzünde birer camid ateşpare olan yıldızlar ve yerdeki perişan mahlûkat blank.gif1 تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ sayhasıyla, işitenlerin nazarında gökyüzü bir ağız, bütün yıldızlar birer kelime-i hikmetnümâ, birer nur-u hakikat-edâ; ve arz bir kafa, ber ve bahr birer lisan ve bütün hayvanat ve nebatat birer kelime-i tesbihfeşan suretinde arz-ı dîdar eder. Yoksa, bu zamandan ta o zamana bakmakla mezkûr zevkin dekaikını göremezsin.

            Evet, o zamandan beri nurunu neşreden ve mürur-u zamanla ulûm-u müteârife hükmüne geçen ve sair neyyirât-ı İslâmiye ile parlayan ve Kur’ân’ın güneşiyle gündüz rengini alan bir vaziyet ile, yahut sathî ve basit bir perde-i ülfet ile baksan, elbette herbir âyetin ne kadar tatlı bir zemzeme-i i’caz içinde ne çeşit zulümatı dağıttığını hakkıyla göremezsin ve birçok envâ-ı i’câzı içinde bu nevi i’câzını zevk edemezsin.

            Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyanın en yüksek bir derece-i i’câzına bakmak istersen, şu temsil dürbünüyle bak. Şöyle ki:

            Gayet yüksek ve garip ve gayetle yayılmış acip bir ağaç farz edelim ki, o ağaç bir perde-i gayb altında, bir tabaka-i mestûriyet içinde saklanmış. Malûmdur ki, bir ağacın, insanın âzâları gibi, onun dalları, meyveleri, yaprakları, çiçekleri gibi bütün uzuvları arasında bir münasebet, bir tenasüp, bir muvazenet lâzımdır. Herbir cüz’ü, o ağacın mahiyetine göre bir şekil alır, bir suret verilir. İşte, hiç görünmeyen—ve halen görünmüyor—o ağaca dair, biri çıksa, bir perde üstünde onun herbir âzâsına mukabil birer resim çekse, birer hudut çizse, daldan meyveye,

            [NOT]Dipnot-1 “Yedi gök ve yer ve onların içindekiler Onu (Allah’ı) tesbih eder.” İsrâ Sûresi, 17:44.[/NOT]



            Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) acip: şaşırtıcı, hayret verici
            arz: dünya arz-ı dîdar etmek: kendini göstermek
            ateşpare: ateş parçası bahr: deniz
            ber: kara, yer camid: cansız, katı
            cüz’: parça (bk. c-z-e) dekaik: incelikler
            derece-i i’câz: mu’cizelik derecesi (bk. a-c-z) envâ-ı i’câz: mu’cizelik türleri (bk. a-c-z)
            farz etmek: varsaymak hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
            hudut: sınır huşyar: uyanık
            i’câz: mu’cize oluş, bir benzerini yapmakta başkalarını aciz bırakma (bk. a-c-z) kelime-i hikmetnümâ: hikmet ifade eden kelime, hikmetli söz (bk. k-l-m; ḥ-k-m)
            kelime-i tesbihfeşan: Allah’ı çok çok tesbih eden kelime (bk. k-l-m; s-b-ḥ) kıyam etme: ayağa kalkma (bk. ḳ-v-m)
            lisan: dil mahiyet: özellik, nitelik, içyüz
            mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) mevcudat-ı âlem: kâinattaki varlıklar (bk. v-c-d; a-l-m)
            mezkûr: sözü geçen mukabil: karşılık
            muvazenet: denge (bk. v-z-n) mâlum: bilinen, belli (bk. a-l-m)
            münasebet: ilişki, bağlantı (bk. n-s-b) mürur-u zaman: zamanın geçmesi
            nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r) nebatat: bitkiler
            nevi: çeşit, tür neyyirât-ı İslâmiye: İslâmın nurlu hakikatleri (bk. n-v-r; s-l-m)
            neşretmek: yaymak nur: ışık, parlaklık (bk. n-v-r)
            nur-u hakikat-edâ: gerçeğin ve doğrunun ortaya çıkmasına vesile olan nur, ışık (bk. n-v-r; ḥ-ḳ-ḳ) perde-i gayb: görünmeyen perde (bk. ğ-y-b)
            perde-i ülfet: alışkanlık perdesi sada: ses
            sair: diğer sathî: sığ, yüzeysel
            sayha: sesleniş suret: şekil, biçim; görüntü, resim (bk. ṣ-v-r)
            tabakat-i mestûriyet: gizlilik tabakası temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
            tenasüp: uygunluk (bk. n-s-b) ulûm-u müteârife: herkesçe bilinen bilgiler (bk. a-l-m; a-r-f)
            uzuv: organ zemzeme-i i’caz: mu’cizelik nağmesi ve ahengi (bk. a-c-z)
            zikretmek: Allah’ı anmak zulümat: karanlıklar (bk. ẓ-l-m)
            âzâ: uzuvlar, organlar
            #790566
            Anonim

              meyveden yaprağa, bir tenasüple bir suret tersim etse ve birbirinden nihayetsiz uzak mebde’ ve müntehâsının ortasında uzuvlarının aynı şekil ve suretini gösterecek muvafık tersimatla doldursa, elbette şüphe kalmaz ki, o ressam o gaybî ağacı gayb-âşinâ nazarıyla görür, ihata eder, sonra tasvir eder.

              Aynen onun gibi, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyanın dahi, hakikat-i mümkinata dair—ki o hakikat, dünyanın iptidasından tut, ta âhiretin en nihayetine kadar uzanmış ve ferşten Arşa ve zerreden şemse kadar yayılmış olan şecere-i hilkatin hakikatine dair—beyanat-ı Furkaniyesi, o kadar tenasübü muhafaza etmiş ve herbir uzva ve meyveye lâyık birer suret vermiştir ki, bütün muhakkikler, nihayet-i tahkikinde, Kur’ân’ın tasvirine “Maşaallah, bârekâllah” deyip, “Tılsım-ı kâinatı ve muammâ-yı hilkati keşif ve fetheden yalnız sensin, ey Kur’ân-ı Hakîm!” demişler.

              blank.gif1وَ ِللهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلٰى temsilde kusur yok, esmâ ve sıfât-ı İlâhiye ve şuûn ve ef’âl-i Rabbâniyeyi, bir şecere-i tûbâ-i nur hükmünde temsil edelim ki, o şecere‑i nuraniyenin daire-i azameti, ezelden ebede uzanıp gidiyor. Hudud‑u kibriyâsı, gayr-ı mütenahi fezâ-yı ıtlakta yayılıp ihata ediyor. Hudud-u icraatı,

              يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ blank.gif2 فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوٰى blank.gif3
              هُوَ الَّذِى يُصَوِّرُكُمْ فِى اْلاَرْحَامِ كَيْفَ يَشَاۤءُ blank.gif4


              [NOT]Dipnot-1 “En yüce sıfatlar Allah’ındır.” Nahl Sûresi, 16:60.

              Dipnot-2 “Allah, kişi ile onun kalbi arasına girer.” Enfâl Sûresi, 8:24.

              Dipnot-3 “Daneleri ve çekirdekleri çatlatan Allah.” En’âm Sûresi, 6:95.

              Dipnot-4 “Annelerinizin rahimlerinde size kendi dilediği gibi bir şekil veren de Odur.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:6.[/NOT]



              Arş: göğün en yüksek katı; Allah’ın büyüklüğünün ve yüceliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
              Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) beyanat-ı Furkaniye: hak ile batılı birbirinden ayıran Kur’ân’ın açıklamaları, izahları (bk. b-y-n; f-r-ḳ)
              bârekâllah: Allah ne mübarek yaratmış (bk. b-r-k) daire-i azamet: büyüklük dairesi (bk. a-ẓ-m)
              ebed: sonu olmayan, sonsuzluk (bk. e-b-d) esmâ ve sıfât-ı İlâhiye: Cenab-ı Allah’ın isim ve sıfatları (bk. s-m-v; v-ṣ-f; e-l-h)
              ezel: başlangıcı olmayan, sonsuzluk (bk. e-z-l) ferş: yer
              fethetme: açma fezâ-yı ıtlak: uçsuz bucaksız gökyüzü, uzay (bk. ṭ-l-ḳ)
              gayb-âşinâ: gaybı bilen, görünmeyenden haberi olan (bk. ğ-y-b) gaybî: görünmeyen (bk. ğ-y-b)
              gayr-ı mütenahi: sonsuz hakikat-i mümkinat: varlıkların gerçek yüzü, mahiyeti (bk. ḥ-ḳ-ḳ; m-k-n)
              hudud-u icraat: icraatın sınırı, ucu hudud-u kibriyâ: büyüklüğün sınırı, ucu (bk. k-b-r)
              ihata: kuşatma, içine alma iptida: başlangıç
              keşif: gizli bir şeyi açığa çıkarma (bk. k-ş-f) mebde’: başlangıç
              muammâ-yı hilkat: yaratılıştaki sır ve gizlilikler (bk. ḫ-l-ḳ) muhafaza etmek: korumak (bk. ḥ-f-ẓ)
              muhakkik: gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen âlimler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) muvafık: uygun, yerinde
              mâşâallah: “Allah dilemiş ve ne güzel yaratmış” müntehâ: son
              nazar: bakış (bk. n-ẓ-r) nihayet: son
              nihayet-i tahkik: araştırmanın sonucu (bk. ḥ-ḳ-ḳ) nihayetsiz: sonsuz
              suret: şekil, resim, görüntü (bk. ṣ-v-r) tasvir: anlatım, ifade etme (bk. ṣ-v-r)
              tasvir etmek: görüntüsünü çizmek, resmini yapmak (bk. ṣ-v-r) temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
              tenasüp: uygunluk (bk. n-s-b) tersim etme: resimleme
              tersimat: resimlemeler tılsım-ı kâinat: evrenin ve yaratılan tüm varlıkların ifade ettiği sır, gizem (bk. k-v-n)
              uzuv: organ zerre: atom, en küçük madde parçası
              âhiret: öteki dünya (bk. e-ḫ-r) şecere-i hilkat: yaratılış ağacı (bk. ḫ-l-ḳ)
              şecere-i nuraniye: nurlu ağaç (bk. n-v-r) şecere-i tûbâ-i nur: Cennetteki nurlu Tuba ağacı (bk. n-v-r)
              şems: güneş şuûn ve ef’âl-i Rabbâniye: herşeyin Rabbi olan Allah’ın işleri, icraat ve fiilleri (bk. ş-e-n; f-a-l; r-b-b)
              #790567
              Anonim

                hududundan tut, ta

                وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِblank.gif1 خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ فِى سِتَّةِ اَيَّامٍ blank.gif2
                وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ blank.gif3


                hududuna kadar uzanmış o hakikat-i nuraniyeyi, bütün dal ve budaklarıyla, gayat ve meyveleriyle, o kadar tenasüple ve birbirine uygun, birbirine lâyık, birbirini kırmayacak, birbirinin hükmünü bozmayacak, birbirinden tevahhuş etmeyecek bir surette o hakaik-ı esmâ ve sıfâtı ve şuûn ve ef’âli beyan etmiştir ki, bütün ehl-i keşif ve hakikat ve daire-i melekûtta cevelân eden bütün ashab-ı irfan ve hikmet, o beyanat-ı Furkaniyeye karşı “Sübhanallah” deyip, “Ne kadar doğru, ne kadar mutabık, ne kadar güzel, ne kadar lâyık!” diyerek tasdik ediyorlar.

                Meselâ, bütün daire-i imkân ve daire-i vücuba bakan hem o iki şecere-i azîmenin birtek dalı hükmünde olan imanın erkân-ı sittesi ve o erkânın bütün dal ve budakları, ta en ince meyve ve çiçekler aralarında o kadar bir tenasüp gözetilerek tasvir eder ve o derece bir muvazenet suretinde tarif eder ve o mertebe bir tenasüp tarzında izhar eder ki, akl-ı beşer idrakinden âciz ve hüsnüne hayran kalır.

                Ve o iman dalının bir budağı hükmünde olan İslâmiyetin erkân-ı hamsesi aralarında ve o erkânın ta en ince teferruatı ve en küçük âdâbı ve en uzak gayâtı ve en derin hikemiyâtı ve en cüz’î semerâtına varıncaya kadar, aralarında hüsn-ü tenasüp ve kemâl-i münasebet ve tam bir muvazenet muhafaza edildiğine delil: O Kur’ân-ı cami’in nusus ve vücuhundan ve işarat ve rümuzundan çıkan Şeriat-ı

                [NOT]Dipnot-1 “Gökler Onun kudret elinde dürülmüştür.” Zümer Sûresi, 39:67.

                Dipnot-2 “Gökleri ve yeri altı günde yaratan Odur.” Hûd Sûresi, 11:7.

                Dipnot-3 “Güneşi ve ayı da emrine boyun eğdirdi.” Ra’d Sûresi, 13:2.[/NOT]



                Kur’ân-ı cami’: herşeyi içinde bulunduran Kur’ân-ı Kerim (bk. c-m-a) Sübhanallah: “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir” (bk. s-b-ḥ)
                akl-ı beşer: insan aklı ashab-ı irfan ve hikmet: ilim ve hikmet sahibi kimseler (bk. a-r-f; ḥ-k-m)
                beyan: açıklama (bk. b-y-n) beyanat-ı Furkaniye: hak ile batılı birbirinden ayıran Kur’ân’ın açıklamaları, izahları (bk. b-y-n; f-r-ḳ)
                cevelân eden: dolaşan, gezen cüz’î: küçük (bk. c-z-e)
                daire-i imkân: bir şeyin var veya yok olabilme ihtimallerini içine alan daire, kâinat (bk. m-k-n) daire-i melekût: varlıkların iç yüzüyle alakalı görünmeyen daire (bk. m-l-k)
                daire-i vücub: hiç değişikliğe uğramayan, varlığı zorunlu ve vasıflarının zıddı düşünülemeyen ilâhlık dairesi (bk. v-c-b) ehl-i keşif ve hakikat: gayb âlemine ait bilinmeyen hakikatleri Cenâb-ı Allah’ın lütfu ve ihsanıyla bilen kimseler (bk. k-ş-f; ḥ-ḳ-ḳ)
                erkân: esaslar, şartlar (bk. r-k-n) erkân-ı hamse: beş esas, şart (bk. r-k-n)
                erkân-ı sitte: altı esas, şart (bk. r-k-n) gayat: gayeler, amaçlar
                hakaik-ı esmâ ve sıfât ve şuûn ve ef’âl: Cenâb-ı Allah’ın isim, sıfat, iş ve fiillerinin hakikatleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ; s-m-v; v-ṣ-f; ş-e-n; f-a-l) hakikat-i nuraniye: nurlu, parlak gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ; n-v-r)
                hikemiyât: hikmetli söz ve düşünceler (bk. ḥ-k-m) hudut: sınır, uç
                hüsn: güzellik (bk. ḥ-s-n) hüsn-ü tenasüp: güzel bir uygunluk (bk. ḥ-s-n; n-s-b)
                idrak: anlayış, kavrayış izhar etmek: göstermek (bk. ẓ-h-r)
                işarat: işaretler, deliller kemâl-i münasebet: mükemmel bir uygunluk (bk. k-m-l; n-s-b)
                mutabık: uygun muvazenet: denge, denklik (bk. v-z-n)
                nusus: nasslar, açık hükümler rümuz: remizler, işaretler
                semerât: meyveler, neticeler suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
                tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak (bk. ṣ-d-ḳ) tasvir: anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r)
                teferruat: ayrıntılar tenasüp: uygunluk (bk. n-s-b)
                tevahhuş: korkmak, ürkmek vücuh: vecihler, yönler
                âciz: güçsüz (bk. a-c-z) âdâb: davranış kuralları
                Şeriat-ı Kübrâ-yı İslâmiye: İslâmın büyük ve yüce kanunları (bk. ş-r-a; k-b-r; s-l-m)
                #790568
                Anonim

                  Kübrâ-yı İslâmiyenin kemâl-i intizamı ve muvazeneti ve hüsn‑ü tenasübü ve resaneti, cerh edilmez bir şahid-i âdil, şüphe getirmez bir burhan-ı kàtı’dır.

                  Demek oluyor ki, beyanat-ı Kur’âniye, beşerin ilm-i cüz’îsine, bâhusus bir ümmînin ilmine müstenid olamaz. Belki bir ilm-i muhîte istinad ediyor; ve cemî eşyayı birden görebilir, ezel-ebed ortasında bütün hakaikı bir anda müşahede eder bir Zâtın kelâmıdır.

                  اَلْحَمْدُ ِللهِ الَّذِۤى اَنْزَلَ عَلٰى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا blank.gif1

                  bu hakikate işaret eder.

                  اَللّٰهُمَّ يَا مُنَزِّلَ الْقُرْاٰنِ بِحَقِّ الْقُرْاٰنِ وَبِحَقِّ مَنْ اُنْزِلَ عَلَيْهِ الْقُرْاٰنُ نَوِّرْ قُلُوبَنَا وَقُبوُرَنَا بِنُورِ اْلاِيمَانِ وَالْقُرْاٰنِ اٰمِينَ يَا مُسْتَعَانُ blank.gif2

                  endOfSection.gifendOfSection.gif

                  [NOT]Dipnot-1 “Hamd o Allah’a mahsustur ki, kuluna kitabı indirmiş ve o kitapta hiçbir tezat ve eğriliğe yer vermemiştir.” Kehf Sûresi, 18:1.

                  Dipnot-2 Ey Kur’ân’ı indiren Allahım! Kur’ân’ın ve kendisine Kur’ân indirilen zâtın hakkı için, kalblerimizi ve kabirlerimizi iman ve Kur’ân nuruyla nurlandır. Âmin, ey kendisinden istimdad edilen Müsteân![/NOT]



                  beyanat-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın açıklamaları (bk. b-y-n) beşer: insan
                  burhan-ı kàtı’: kesin delil bâhusus: özellikle
                  cemî: bütün (bk. c-m-a) cerh edilmez: çürütülmez
                  ebed: sonu olmayan, sonsuzluk (bk. e-b-d) ezel: başlangıcı olmayan, sonsuzluk (bk. e-z-l)
                  eşya: şeyler, varlıklar hakaik: hakikatler, gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                  hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hüsn-ü tenasüp: güzel bir uygunluk (bk. ḥ-s-n; n-s-b)
                  ilm-i cüz’î: az ve sınırlı ilim (bk. a-l-m; c-z-e) ilm-i muhît: herşeyi ihata edici, kuşatıcı ilim (bk. a-l-m)
                  istinad: dayanma (bk. s-n-d) kelâm: söz, konuşma (bk. k-l-m)
                  kemâl-i intizam ve muvazenet: mükemmel düzen ve denge (bk. k-m-l; n-ẓ-m; v-z-n) müstenid: dayanan (bk. s-n-d)
                  müşahede etme: görme (bk. ş-h-d) resanet: sağlamlık
                  ümmî: okuma yazma bilmeyen şahid-i âdil: adaletli ve doğruları söyleyen şahit (bk. ş-h-d; a-d-l)
                  #790569
                  Anonim

                    besmele.jpg

                    Cazibedar bir fitne içinde bulunan ve daha aklını
                    kaybetmeyen bazı gençlerle bir muhaveredir.

                    BİR KISIM GENÇLER tarafından, şimdiki aldatıcı ve cazibedar lehviyat ve hevesatın hücumları karşısında, “Âhiretimizi ne suretle kurtaracağız?” diye, Risale-i Nur’dan medet istediler. Ben de Risale-i Nur’un şahs-ı mânevîsi namına onlara dedim ki:

                    Kabir var; hiç kimse inkâr edemez. Herkes, ister istemez oraya girecek. Ve oraya girmek için de üç tarzda, üç yoldan başka yol yok.

                    Birinci yol: O kabir, ehl-i iman için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısıdır.blank.gif1

                    İkinci yol: Âhireti tasdik eden, fakat sefahet ve dalâlette gidenlere, bir haps‑i ebedî ve bütün dostlarından bir tecrit içinde bir haps-i münferit, yalnız başına bir hapis kapısıdır.blank.gif2 Öyle gördüğü ve itikad ettiği; ve inandığı gibi hareket etmediği için, öyle muamele görecek.

                    Üçüncü yol: Âhirete inanmayan ehl-i inkâr ve dalâlet için, bir idam-ı ebedî kapısı, yani hem kendisini, hem bütün sevdiklerini idam edecek bir darağacıdır. Öyle bildiği için, cezası olarak aynını görecek.
                    Bu iki şık bedihîdir; delil istemiyor, gözle görünür. Madem ecel gizlidir; her vakit ölüm, başını kesmek için gelebiliyor ve genç, ihtiyar farkı yoktur. Elbette, daima gözü önünde öyle büyük, dehşetli bir mesele karşısında biçare insan, o idam-ı ebedî, o dipsiz, nihayetsiz haps-i münferitten kurtulmak çaresini aramak

                    [NOT]Dipnot-1 bk. Buhârî, Cenâiz 68, 87; Müslim, Cennet 70; Tirmizî, Cenâiz 70, Kıyâmet 26; Nesâî, Cenâiz 110; Müsned 3:3; 4:287.

                    Dipnot-2 bk. Dârimî, Rikak 94; Müsned 3:38; İbni Ebû Şeybe, el-Musannef 7:58; Abd b. Humeyd, el-Müsned s. 290; Ebû Ya’lâ, el-Müsned 2:491, 11:522; İbni Hibbân, es-Sahîh 7:391, 392.[/NOT]



                    bedihî: ap açık, âşikar biçare: çaresiz
                    cazibedar: cazibeli, çekici dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l)
                    darağacı: idam sehpası dehşetli: korkunç
                    ecel: ölüm vakti ehl-i iman: iman edenler, inananlar (bk. e-m-n)
                    ehl-i inkâr ve dalâlet: hak yoldan sapmış, inançsız kimseler (bk. n-k-r; ḍ-l-l) fitne: ahlâkta ve toplum düzeninde azgınlık ve bozgunculuk; baştan çıkarma
                    haps-i ebedî: sonsuz bir hapis, Cehennem (bk. e-b-d) haps-i münferit: tek başına hapis, hücre hapsi (bk. f-r-d)
                    hevesat: nefsin hoşuna giden yasak istek ve arzular idam-ı ebedî: dirilmemek üzere sonsuz yok oluş (bk. e-b-d)
                    inkâr etmek: kabul etmemek, reddetmek (bk. n-k-r) itikad etme: inanma
                    lehviyat: haram eğlenceler, oyunlar medet: yardım
                    muamele: davranış; karşılık muhavere: karşılıklı konuşma
                    nihayetsiz: sonsuz sefahet: zevk, eğlence ve yasak şeylere düşkünlük; beyinsizlik
                    suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tarz: şekil
                    tasdik etmek: kabul etmek, doğrulamak (bk. ṣ-d-ḳ) tecrit: yalnız başına bırakma
                    âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) âlem: dünya (bk. a-l-m)
                    âlem-i bâkî: devamlı ve kalıcı olan âhiret âlemi (bk. a-l-m; b-ḳ-y) şahs-ı mânevî: mânevî kişilik (bk. a-n-y)
                    #790570
                    Anonim

                      ve kabir kapısını bir âlem-i bâkîye, bir saadet-i ebediyeye ve âlem-i nura açılan bir kapıya kendi hakkında çevirmek hadisesi, o insanın dünya kadar büyük bir meselesidir.

                      Bu kat’î hakikat, bu üç yol ile bulunduğunda ve bu üç yolun da mezkûr üç hakikat ile olacağını ihbar eden yüz yirmi dört bin muhbir-i sadık,blank.gif1 ellerinde nişane-i tasdik olan mu’cizeler bulunan enbiyalar; ve o enbiyaların haber verdikleri aynı haberleri keşif ve zevk ve şuhud ile tasdik eden ve imza basan yüz yirmi dört milyon evliyanın aynı hakikate şehadetleri; ve hadd ü hesaba gelmeyen muhakkiklerin, kat’î delilleriyle, o enbiya ve evliyanın verdikleri aynı haberleri aklen, ilmelyakîn derecesindeHAŞİYE-1 ispat ettikleri ve yüzde doksan dokuz ihtimal-i kat’î ile, “İdam ve zindan-ı ebedîden kurtulmak ve o yolu saadet-i ebediyeye çevirmek, yalnız iman ve itaat iledir” diye, ittifakan haber veriyorlar.

                      Acaba yüzde bir ihtimal-i helâket bulunan bir tehlike yolunda gitmemek için birtek muhbirin sözü nazara alınsa ve onun sözünü dinlemeyip o yolda giden adamın, endişe-i helâketten gelen elem-i mânevî onun yemek iştihasını kaçırdığı halde; böyle yüz binler sadık ve musaddak muhbirlerin, yüzde yüz ihtimalle, dalâlet ve sefahet, göz önündeki kabir darağacına ve ebedî haps-i münferidine kat’î sebep olduğunu ve “İman, ubûdiyet, yüzde yüz ihtimalle o darağacını kaldırıp, o haps-i münferidi kapatıp, şu göz önündeki kabri bir hazine-i ebediyeye, bir saray-ı saadete açılan bir kapıya çeviriyor” diye ihbar eden ve emarelerini ve âsarlarını gösterdikleri halde, bu acip ve garip ve dehşetli ve azametli mesele karşısında bulunan biçare insan ve bahusus Müslüman, eğer iman ve ubûdiyeti

                      [NOT]Dipnot-1 Yüz yirmi dört bin nebî, üç yüz on beş (veya üç yüz on üç) resûl olduğuna dair bk. Müsned 5:265; İbni Hibbân, es-Sahîh 2:77; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr 8:217; el-Hâkim, el-Müstedrek 2:652: İbni Sa’d, et-Tabakatü’l-Kübrâ 1:32, 54.

                      Haşiye-1 Onlardan birisi Risale-i Nur’dur. Meydandadır.[/NOT]

                      acip: hayret verici, şaşırtıcı azametli: büyük (bk. a-ẓ-m)
                      bahusus: özellikle biçare: çaresiz
                      dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) darağacı: idam sehpası
                      ebedî: sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d) elem-i mânevî: mânevî acı, vicdan azabı (bk. a-n-y)
                      emare: işaret, belirti enbiya: peygamberler (bk. n-b-e)
                      endişe-i helâket: yok olma endişesi evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y)
                      hadd ü hesaba gelmemek: sonsuz ve sınırsız olmak hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                      haps-i münferit: tek başına hapis, hücre hapsi (bk. f-r-d) hazine-i ebediye: sonu olmayan hazine (bk. e-b-d)
                      haşiye: dipnot, açıklayıcı not ihbar eden: haber veren
                      ihtimal-i helâket: yok olma ihtimali ihtimal-i kat’î: kesin ihtimal, olabilirlik
                      ilmelyakin: kesin bilgiye dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak biçimde öğrenme (bk. a-l-m; y-ḳ-n) itaat: Allah’ın emirlerine uyma, yasaklarından sakınma
                      ittifakan: birlik halinde, birleşerek kat’î: kesin
                      keşif: Allah tarafından ilham olunmasıyla gizli bir şeyin meydana çıkarılması (bk. k-ş-f) mezkûr: sözü geçen
                      muhakkik: gerçekleri araştıran, hakikatleri delilleriyle bilen âlimler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) muhbir: haber veren
                      muhbir-i sadık: doğru sözlü haber verici, peygamber (bk. ṣ-d-ḳ) musaddak: doğrulanan, onaylanan (bk. ṣ-d-ḳ)
                      mu’cize: peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan ve imana gelmelerine sebep olan olağanüstü hal ve hareketler (bk. a-c-z) nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r)
                      nişane-i tasdik: doğrulayıcı nişan, alamet (bk. ṣ-d-ḳ) saadet-i ebediye: sonu olmayan, sonsuz mutluluk (bk. e-b-d)
                      sadık: doğru (bk. ṣ-d-ḳ) saray-ı saadet: mutluluk sarayı
                      sefahet: zevk, eğlence ve yasak şeylere düşkünlük; beyinsizce davranış, budalalık ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d)
                      zevk: mânevî âlemlerde iman hakikatlerinin hazzına erişme zindan-ı ebedî: sonsuz hapis (bk. e-b-d)
                      âlem-i bâkî: devamlı ve kalıcı olan âhiret âlemi (bk. a-l-m; b-ḳ-y) âlem-i nur: nur âlemi (bk. a-l-m; n-v-r)
                      âsar: eserler şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d)
                      şuhud: kalp gözüyle görme (bk. ş-h-d)
                      #790571
                      Anonim

                        olmazsa, bütün dünya saltanatı ve lezzeti birtek insana verilse, acaba o göz önündeki her vakit oraya çağırılmasına nöbetini bekleyen bir insana verdiği o endişeden gelen elîm elemi kaldırabilir mi? Sizden soruyorum.

                        Madem ihtiyarlık, hastalık, musibet ve her tarafta vefiyatlar o dehşetli elemi deşiyorlar ve ihtar ediyorlar. Elbette o ehl-i dalâlet ve sefahet, yüz bin lezzeti ve zevki alsa da, yine o mânevî bir cehennem kalbinde yaşar ve yakar. Fakat pek kalın gaflet sersemliği muvakkaten hissettirmez.

                        Madem ehl-i iman ve taat, göz önünde gördüğü kabri bir hazine-i ebediyeye, bir saadet-i lâyezâlîye kendisi hakkında bir kapı olduğunu ve o ezelî mukadderat piyangosundan milyarlar altın ve elmasları kazandıracak bir bilet dahi iman vesikasıyla ona çıkmış; her vakit “Gel, biletini al” diye beklemesinden, derin, esaslı, hakikî lezzet ve zevk-i mânevî öyle bir lezzettir ki, eğer tecessüm etse ve o çekirdek bir ağaç olsa, o adama hususî bir cennet hükmüne geçtiği halde, o zevk ve lezzet-i azîmeyi terk edip, gençlik saikasıyla, o hadsiz elemlerle âlûde zehirli bir bala benzeyen sefihâne ve heveskârâne, muvakkat bir lezzet-i gayr-ı meşruayı ihtiyar eden, hayvandan yüz derece aşağı düşer. Ecnebî dinsizleri gibi de olamaz. Çünkü onlar Peygamberi inkâr etseler, diğerlerini tanıyabilirler. Peygamberleri bilmeseler de Allah’ı tanıyabilirler. Allah’ı bilmeseler de, kemâlâta medar olacak bazı güzel hasletler bulunabilir.

                        Fakat bir Müslüman, hem enbiyayı, hem Rabbini, hem bütün kemâlâtı Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm vasıtasıyla biliyor. Onun terbiyesini bırakan ve zincirinden çıkan, daha hiçbir peygamberi tanımaz ve Allah’ı da tanımaz ve ruhunda kemâlâtı muhafaza edecek hiçbir esasatı bilemez. Çünkü, peygamberlerin en âhiri ve en büyükleri ve dini ve daveti umum nev‑i beşere baktığı için ve mucizatça ve dince umuma faik ve bütün nev-i beşere bütün hakaikte üstadlık edip on dört asırda parlak bir surette ispat eden ve nev-i beşerin

                        Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) Muhammed-i Arabî: Arapların içinden çıkan peygamberimiz Muhammed (a.s.m.) (bk. ḥ-m-d)
                        Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b) ecnebî: yabancı
                        ehl-i dalâlet ve sefahet: doğru ve hak yoldan sapmış ve yasak zevk ve eğlenceye düşkün kimseler (bk. ḍ-l-l) ehl-i iman ve taat: iman eden ve dinin emirlerine uyanlar (bk. e-m-n)
                        elem: acı, sıkıntı elîm: elemli, acı verici
                        enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) esasat: esaslar, prensipler
                        ezelî: başlangıcı olmayan, sonsuzluk (bk. e-z-l) faik: üstün
                        gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l) hadsiz: sınırsız
                        hakaik: hakikatler, gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                        haslet: huy, özellik hazine-i ebediye: sonu olmayan hazine (bk. e-b-d)
                        heveskârâne: hevesine, gelip geçici istek ve arzularına düşkün bir şekilde ihtar: hatırlatma
                        ihtiyar: seçme, tercih etme, irade (bk. ḫ-y-r) inkâr: inanmama, reddetme (bk. n-k-r)
                        kemâlât: faziletler, iyilikler, ahlâk ve huy güzellikleri (bk. k-m-l) lezzet ve zevk-i mânevî: mânevî lezzet ve zevk (bk. a-n-y)
                        lezzet-i gayr-ı meşrua: dinen helâl olmayan, yasaklanmış lezzet (bk. ş-r-a) medar: sebep, vesile
                        muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ) mukadderat: Allah tarafından takdir olunmuş işler, başa gelecek olaylar, kader (bk. ḳ-d-r)
                        musibet: belâ, felaket muvakkat: geçici
                        muvakkaten: geçici olarak mu’cizatça: mu’cizeler açısından (bk. a-c-z)
                        nev-i beşer: insanlık, insan türü saadet-i lâyezâlî: hiç bitmeyen mutluluk, tükenmez saadet
                        saika: sevk etme saltanat: egemenlik, hükümranlık (bk. s-l-ṭ)
                        sefihâne: yasak zevk ve eğlencelere düşkün bir şekilde; beyinsizce suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
                        tecessüm: cisimleşme, cisim halinde belirme umum: bütün, genel
                        vefiyat: vefatlar, ölümler vesika: belge
                        zevk ve lezzet-i azîme: büyük zevk ve lezzet (bk. a-ẓ-m) âhiri: sonuncusu (bk. e-ḫ-r)
                        âlûde: bulaşmış, karışmış üstad: hoca, öğretmen
                        #790572
                        Anonim

                          medar-ı iftiharı bir zatın terbiye-i esasiyelerini ve usul-ü dinini terk eden, elbette hiçbir cihette bir nur, bir kemâl bulamaz. Sukut-u mutlaka mahkûmdur.

                          İşte, ey hayat-ı dünyeviyenin zevkine müptelâ ve endişe-i istikbal ile istikbalini ve hayatını temin için çabalayan biçareler! Dünyanın lezzetini, zevkini, saadetini, rahatını isterseniz, meşru dairedeki keyfe iktifa ediniz. O keyfinize kâfidir. Haricinde ve gayr-ı meşru dairedeki bir lezzetin içinde bin elem olduğunu, sabık beyanatta elbette anladınız. Eğer mazi, yani geçmiş zamanın hadisatını sinema ile halihazırda gösterdikleri gibi, istikbaldeki ahval dahi, meselâ elli sene sonraki halleri bir sinema ile gösterilseydi, ehl-i sefahet şimdiki güldüklerine yüz binlerce nefrin ve nefret edip ağlayacaktılar.
                          Dünya ve âhirette ebedî ve daimî süruru isteyen, iman dairesindeki terbiye-i Muhammediyeyi (a.s.m.) kendine rehber etmek gerektir.

                          endOfSection.gifendOfSection.gif

                          Birkaç biçare gençlere verilen bir tenbih,
                          bir ders, bir ihtardır

                          Birgün yanıma parlak birkaç genç geldiler. Hayat ve gençlik ve hevesat cihetinden gelen tehlikelerden sakınmak için tesirli bir ihtar almak isteyen bu gençlere, ben de, eskiden Risale-i Nur’dan medet isteyen gençlere dediğim gibi, dedim ki:

                          Sizdeki gençlik kat’iyen gidecek. Eğer siz daire-i meşruada kalmazsanız, o gençlik zayi olup, başınıza hem dünyada, hem kabirde, hem âhirette, kendi lezzetinden çok ziyade belâlar ve elemler getirecek. Eğer terbiye-i İslâmiye ile o gençlik nimetine karşı bir şükür olarak iffet ve namusluluk ve taatte sarf etseniz, o gençlik mânen bâki kalacak ve ebedî bir gençlik kazanmasına sebep olacak.

                          Hayat ise, eğer iman olmazsa veyahut isyan ile o iman tesir etmezse, hayat, zahirî ve kısacık bir zevk ve lezzetle beraber, binler derece o zevk ve lezzetten

                          ahval: haller, vaziyetler beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n)
                          biçare: çaresiz, zavallı bâki: kalıcı ve devamlı (bk. b-ḳ-y)
                          cihet: yön daire-i meşrua: dinin uygun gördüğü helâl daire (bk. ş-r-a)
                          ebedî: sonsuz (bk. e-b-d) ehl-i sefahet: zevk, eğlence ve yasak şeylere düşkün olan kimseler
                          elem: acı, keder, üzüntü endişe-i istikbal: gelecek endişesi
                          gayr-i meşru: helâl olmayan, dine aykırı (bk. ş-r-a) hadisat: hadiseler, olaylar
                          halihazırda: şimdi, şu anda haricinde: dışında
                          hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y) hevesat: nefsin hoşuna giden gelip geçici istek ve arzular
                          iffet: namus ihtar: hatırlatma
                          iktifa: yetinme istikbal: gelecek
                          kat’iyen: kesinlikle kemâl: mükemmellik, fazilet, erdem (bk. k-m-l)
                          kâfi: yeterli mazi: geçmiş
                          medar-ı iftihar: övünme vesilesi, övünç kaynağı medet: yardım
                          meşru: helâl, dine uygun (bk. ş-r-a) müptelâ: düşkün, tutulmuş
                          nefrin/nefret etmek: tiksinmek nur: ışık, aydınlık (bk. n-v-r)
                          saadet: mutluluk sabık: geçen
                          sarf etmek: harcamak, kullanmak sukut-u mutlak: kesin bir şekilde düşüş, alçalış (bk. ṭ-l-ḳ)
                          sürur: sevinç, mutluluk taat: itaat, Allah’ın emirlerine uyup yasaklarından kaçınma
                          tenbih: ikaz, uyarı terbiye-i Muhammediye: Hz. Muhammed’in insanlığa getirdiği terbiye (bk. r-b-b; ḥ-m-d)
                          terbiye-i esasiye: esas terbiye, temel eğitim (bk. r-b-b) terbiye-i İslâmiye: İslâm terbiyesi (bk. r-b-b; s-l-m)
                          usul-ü din: dinin usulü, temel prensipleri zahirî: görünürde (bk. ẓ-h-r)
                          zayi: kaybolup gitme ziyade: çok, fazla
                          âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. eḫ-r)
                          #790573
                          Anonim

                            ziyade elemler, hüzünler, kederler verir. Çünkü, insanda akıl ve fikir olduğu için, hayvanın aksine olarak, hazır zamanla beraber geçmiş ve gelecek zamanlarla da fıtraten alâkadardır. O zamanlardan dahi hem elem, hem lezzet alabilir. Hayvan ise, fikri olmadığı için, hazır lezzetini, geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen korkular, endişeler bozmuyor. İnsan ise, eğer dalâlet ve gaflete düşmüşse, hazır lezzetine, geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen endişeler, o cüz’î lezzeti cidden acılaştırıyor, bozuyor. Hususan gayr-ı meşru ise, bütün bütün zehirli bir bal hükmündedir.

                            Demek hayvandan yüz derece lezzet-i hayat noktasında aşağı düşer. Belki ehl‑i dalâletin ve gafletin hayatı, belki vücudu, belki kâinatı, bulunduğu gündür. Bütün geçmiş zaman ve kâinatlar, onun dalâleti noktasında mâdumdur, ölmüştür; akıl alâkadarlığıyla ona zulmetler, karanlıklar veriyor. Gelecek zamanlar ise, itikadsızlığı cihetiyle yine mâdumdur. Ve ademle hasıl olan ebedî firaklar, mütemadiyen onun fikir yoluyla hayatına zulmetler veriyorlar. Eğer iman hayata hayat olsa, o vakit hem geçmiş, hem gelecek zamanlar imanın nuruyla ışıklanır ve vücut bulur; zaman-ı hazır gibi, ruh ve kalbine iman noktasında ulvî ve mânevî ezvâkı ve envâr-ı vücudiyeyi veriyor. Bu hakikatin, İhtiyar Risalesinde, Yedinci Ricada izahı var; ona bakmalısınız.

                            İşte hayat böyledir. Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı iman ile hayatlandırınız ve ferâizle zinetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz. Hergün ve her yerde ve her vakit vefiyatların gösterdikleri dehşetli hakikat-i mevt ise, size-başka gençlere söylediğim gibi-bir temsil ile beyan ediyorum.

                            Meselâ, burada, gözünüz önünde bir darağacı dikilmiş. Onun yanında bir piyango—fakat pek büyük bir ikramiye biletleri veren—dairesi var. Biz, buradaki on kişi, alâküllihal, ister istemez, hiç başka çare yok, oraya davet edileceğiz, bizi çağıracaklar. Ve çağırma zamanı gizli olmasından, her dakika ya “Gel, idam biletini al, darağacına çık” veyahut “Gel, milyonlar altın kazandıran bir ikramiye bileti sana çıkmış. Gel, al” demelerini beklerken, birden kapıya iki adam geldi. Biri yarı çıplak, güzel ve aldatıcı bir kadın, elinde zahiren gayet tatlı, fakat zehirli bir helva getirip yedirmek istiyor. Diğer biri de, aldatmaz ve aldanmaz, ciddî bir adam, o kadının arkasından girdi. Dedi ki: “Size bir tılsım, bir ders getirdim.

                            adem: yokluk, hiçlik alâkadarlık: ilgili olma
                            alâküllihal: ister istemez, her durumda (bk. k-l-l) beyan: açıklama (bk. b-y-n)
                            cihet: yön cüz’î: az, küçük (bk. c-z-e)
                            dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) darağacı: idam sehpası
                            ebedî: sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d) ehl-i dalâlet ve gaflet: doğru ve hak yoldan sapmış, inançsız ve âhiretten habersiz, mânevî sorumluluklarına karşı duyarsız kimseler (bk. ḍ-l-l; ğ-f-l)
                            elem: acı, sıkıntı envâr-ı vücudiye: varlığa ait olan nurlar (bk. n-v-r; v-c-d)
                            ezvâk: zevkler, lezzetler ferâiz: farzlar, Allah’ın kesin emirleri
                            firak: ayrılık (bk. f-r-ḳ) fıtraten: yaratılış gereği (bk. f-ṭ-r)
                            gaflet: vurdumduymazlık, Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma hali (bk. ğ-f-l) gayr-ı meşru: helâl olmayan, dine aykırı (bk. ş-r-a)
                            hakikat-ı mevt: ölüm gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ; m-v-t) hasıl olan: ortaya çıkan
                            hazır zaman: içinde bulunulan şimdiki zaman hususan: özellikle
                            itikad: inanç izah: açıklama
                            kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) lezzet-i hayat: hayatın zevk ve lezzeti (bk. ḥ-y-y)
                            muhafaza etmek: korumak (bk. ḥ-f-ẓ) mâdum: yok
                            mütemadiyen: sürekli olarak temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
                            tılsım: sır, gizem ulvî: yüksek, yüce
                            vefiyat: vefatlar, ölümler vücud: varlık (bk. v-c-d)
                            zahiren: görünüşte (bk. ẓ-h-r) zaman-ı hazır: şimdiki zaman
                            zinetlendirmek: süslemek (bk. z-y-n) ziyade: çok, fazla
                            zulmet: karanlık (bk. ẓ-l-m)
                            #790574
                            Anonim

                              Bunu okusanız, o helvayı yemezseniz, o darağacından kurtulursunuz. Bu tılsımla o emsalsiz ikramiye biletini alırsınız. İşte, bu darağacında, zaten gözünüzle görüyorsunuz ki, bal yiyenler oraya giriyorlar ve oraya girinceye kadar o helvanın zehirinden dehşetli karın sancısı çekiyorlar. Ve o büyük ikramiye biletini alanlar çendan görünmüyorlar ve zahiren onlar da o darağacına çıktıkları görünüyor. Fakat onlar asılmadıklarını, belki oradan kolayca ikramiye dairesine girmek için basamak yaptıklarını, milyonlar şahitler var, haber veriyorlar. İşte, pencerelerden bakınız. En büyük memurlar ve bu işle alâkadar büyük zatlar yüksek sesle ilân ediyorlar ve haber veriyorlar ki, o darağacına gidenleri aynelyakîn gözünüzle gördüğünüz gibi, bu ikramiye biletini tılsımcılar aldıklarını hiç şek ve şüphesiz, gündüz gibi kat’î biliniz” dedi.

                              İşte, bu temsil gibi, zehirli bir bal hükmünde olan gayr-ı meşru dairedeki gençliğin sefahetkârâne zevkleri, hazine-i ebediyenin ve saadet-i sermediyenin bileti ve vesikası olan imanı kaybettiği için, darağacı hükmünde olan ölüm ve ebedî zulümat kapısı olan kabrin musibetine, aynen zahiren göründüğü gibi düşer. Ve ecel gizli olduğu için, genç ihtiyar fark etmeyerek, her vakit ecel cellâdı başını kesmek için gelebilir.

                              Eğer o zehirli bal hükmünde olan hevesat-ı gayr-ı meşruayı terk edip, tılsım-ı Kur’ânî olan iman ve ferâizi elde etmekle ve fevkalâde mukadderat-ı beşer piyangosundan çıkan saadet-i ebediye hazinesi biletini alacağına, yüz yirmi dört bin enbiyablank.gif1 aleyhimüsselâm ile beraber had ve hesaba gelmeyen ehl-i velâyet ve ehl-i hakikat müttefikan haber veriyorlar ve âsârını gösteriyorlar.

                              Elhasıl: Gençlik gidecek. Sefahette gitmişse, hem dünyada, hem âhirette binler belâ ve elemler netice verdiğini ve öyle gençler ekseriyetle suiistimal ile, israfat ile gelen evhamlı hastalıkla hastahanelere ve taşkınlıklarıyla hapishanelere veya sefalethanelere ve mânevî elemlerden gelen sıkıntılarla meyhanelere düşeceklerini anlamak isterseniz, hastahanelerden ve hapishanelerden ve kabristanlardan sorunuz. Elbette hastahanelerin ekseriyetle lisan-ı hâlinden, gençlik saikasıyla israfat ve suiistimalden gelen hastalıktan eninler, eyvahlar işittiğiniz gibi, hapishanelerden dahi,

                              [NOT]Dipnot-1 Yüz yirmi dört bin nebî, üç yüz on beş (veya üç yüz on üç) resûl olduğuna dair bk. Müsned 5:265; İbni Hibbân, es-Sahîh 2:77; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr 8:217; el-Hâkim, el-Müstedrek 2:652.[/NOT]



                              aynelyakin: gözle görerek kesin bilgi edinme (bk. y-ḳ-n) darağacı: idam sehpası
                              ebedî: sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d) ehl-i hakikat: doğru ve hak yolda olanlar (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                              ehl-i velâyet: veli kullar, Allah dostları (bk. v-l-y) ekseriyetle: çoğunlukla (bk. k-s̱-r)
                              elem: acı, keder, üzüntü elhasıl: özetle, sonuç olarak
                              emsalsiz: benzersiz (bk. m-s̱-l) enbiya: peygamberler (bk. n-b-e)
                              enin: inilti evhamlı: kuşkulu, vehimli, kuruntulu
                              ferâiz: farzlar, Allah’ın kesin emirleri fevkalâde: olağanüstü
                              gayr-ı meşru: helâl olmayan, dine aykırı (bk. ş-r-a) had ve hesaba gelmemek: sonsuz ve sınırsız olmak
                              hazine-i ebediye: sonu olmayan hazine (bk. e-b-d) hevesat-ı gayr-ı meşrua: dinin izin vermediği arzu ve istekler (bk. ş-r-a)
                              israfat: israflar, savurganlıklar kat’î: kesin
                              lisan-ı hâl: hal ve beden dili mukadderat-ı beşer: insanın kaderi; Allah tarafından takdir olunmuş işler, başa gelecek olaylar (bk. ḳ-d-r)
                              müttefikan: ittifakla, birleşerek saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d)
                              saadet-i sermediye: sürekli mutluluk saika: sebep, sevk etme
                              sefahet: zevk, eğlence ve yasak şeylere düşkünlük, beyinsizce davranış, budalalık sefalethane: aşağılık ve çirkin işlerin yapıldığı yer
                              suiistimal: kötüye kullanma tılsım-ı Kur’ânî: Kur’ân’ın gayet tesirli, derin hakikatleri
                              zahiren: görünüş itibariyle (bk. ẓ-h-r) zulümat: karanlıklar (bk. ẓ-l-m)
                              âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) âsâr: eserler
                              çendan: gerçi, her ne kadar şek: tereddüt, şüphe
                              #790575
                              Anonim

                                ekseriyetle gençliğin taşkınlık saikasıyla gayr-ı meşru dairedeki harekâtın tokatlarını yiyen bedbaht gençlerin teessüflerini işiteceksiniz. Ve kabristanda ve mütemadiyen oraya girenler için kapıları açılıp kapanan o âlem-i berzahta, ehl-i keşfü’l-kuburun müşahedâtıyla ve bütün ehl-i hakikatin tasdikiyle ve şehadetiyle, ekser azaplar, gençlik suiistimalâtının neticesi olduğunu bileceksiniz.

                                Hem nev-i insanın ekseriyetini teşkil eden ihtiyarlardan ve hastalardan sorunuz. Elbette, ekseriyet-i mutlaka ile esefler, hasretlerle “Eyvah, gençliğimizi bâd-ı hava, belki zararlı zayi ettik. Sakın bizim gibi yapmayınız” diyecekler. Çünkü beş on senelik gençliğin gayr-ı meşru zevki için, dünyada çok seneler gam ve keder ve berzahta azap ve zarar ve âhirette Cehennem ve sakarblank.gif1 belâsını çeken adam, en acınacak bir halde olduğu halde, blank.gif2 اَلرَّاضِى بِالضَّرَرِ لاَ يُنْظَرُ لَهُ sırrıyla, hiç acınmaya müstehak olamaz. Çünkü zarara rızasıyla girene merhamet edilmez ve lâyık değildir. Cenâb-ı Hak bizi ve sizi bu zamanın cazibedar fitnesinden kurtarsın ve muhafaza eylesin. Âmin.

                                endOfSection.gifendOfSection.gif

                                Risale-i Nur mizanlarından On Üçüncü Sözün

                                İkinci Makamının haşiyesidir

                                بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ blank.gif3


                                Risale-i Nur’daki hakikî teselliye mahpuslar çok muhtaçtırlar. Hususan gençlik darbesini yiyip taze ve şirin ömrünü hapiste geçirenlerin, Nurlara ekmek kadar ihtiyaçları var.

                                Evet, gençlik damarı, akıldan ziyade hissiyatı dinler. His ve heves ise kördür, âkıbeti görmez. Bir dirhem hazır lezzeti, ileride bir batman lezzete tercih eder. Bir dakika intikam lezzeti ile katleder, seksen bin saat hapis elemlerini çeker.

                                [NOT]Dipnot-1 bk. Kamer Sûresi, 54:48; Müddessir Sûresi, 74:26, 27, 42.

                                Dipnot-2 Şer’î bir kaidedir. “Zarara kendi rızasıyla girene merhamet edilmez.”

                                Dipnot-3 Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.[/NOT]



                                batman: yaklaşık sekiz kg. ağırlığında bir ağırlık ölçüsü bedbaht: talihsiz
                                berzah: kabir âlemi bâd-ı heva: boşu boşuna, faydasız
                                cazibedar: cazibeli, çekici dirhem: yaklaşık üç grama denk olan bir ağırlık ölçüsü
                                ehl-i hakikat: hak ve doğru yolda olan kimseler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) ehl-i keşfü’l-kubur: mânen kabirdeki ölülerin hallerini anlayanlar (bk. k-ş-f)
                                ekser: daha çok (bk. k-s̱-r) ekseriyet-i mutlaka: kesin çoğunluk (bk. k-s̱-r; ṭ-l-ḳ)
                                ekseriyetle: çoğunlukla (bk. k-s̱-r) elem: acı, keder, sıkıntı
                                esef: üzüntü, acı fitne: ahlâkta ve toplum düzeninde azgınlık ve bozgunculuk; baştan çıkarma
                                gam: üzüntü gayr-ı meşru: helâl olmayan, dine aykırı (bk. ş-r-a)
                                hakiki: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) harekât: hareketler, davranışlar
                                haşiye: dipnot, açıklayıcı not hissiyat: hisler, duygular
                                hususan: özellikle katletmek: öldürmek
                                keder: sıkıntı mahpus: hapsedilmiş olan
                                mizan: ölçü (bk. v-z-n) muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ)
                                müstehak: layık (bk. ḥ-ḳ-ḳ) mütemadiyen: sürekli
                                müşahedât: gözlemler (bk. ş-h-d) nev-i insan: insanlık, insan türü
                                saika: sevk sakar: yedi Cehennemden birinin ismi
                                suiistimalât: kötü kullanımlar tasdik: onay, doğrulama (bk. ṣ-d-ḳ)
                                teessüf: üzüntü, acı, hayıflanma teşkil eden: oluşturan
                                ziyade: çok, fazla âhiret: öteki dünya (bk. e-ḫ-r)
                                âkıbet: netice, son âlem-i berzah: kabir âlemi, dünya ile âhiret arası âlem (bk. a-l-m)
                                âmin: “Allahım kabul eyle” (bk. e-m-n) şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d)
                                #790576
                                Anonim

                                  Ve bir saat sefahet keyfiyle, bir namus meselesinde binler gün, hem hapsin, hem düşmanın endişesinden sıkıntılarla ömrünün saadeti mahvolur.

                                  Bunlara kıyasen, biçare gençlerin çok vartaları var ki, en tatlı hayatını en acı ve acınacak bir hayata çeviriyorlar. Ve bilhassa şimalde koca bir devlet, gençlik hevesatını elde ederek, bu asrı fırtınalarıyla sarsıyor. Çünkü akıbeti görmeyen kör hissiyatla hareket eden gençlere, ehl-i namusun güzel kızlarını ve karılarını ibâha eder. Belki hamamlarında erkek kadın beraber çıplak olarak girmelerine izin vermeleri cihetinde bu fuhşiyatı teşvik eder. Hem serseri ve fakir olanlara zenginlerin mallarını helâl eder ki, bütün beşer bu musibete karşı titriyor.

                                  İşte bu asırda İslâm ve Türk gençleri kahramanâne davranıp, iki cihetten hücum eden bu tehlikeye karşı, Risale-i Nur’un Meyve ve Gençlik Rehberi gibi keskin kılıçlarıyla mukabele etmeleri elzemdir. Yoksa, o biçare genç, hem dünya istikbalini, hem mes’ut hayatını, hem âhiretteki saadetini ve hayat-ı bâkiyesini azaplara, elemlere çevirip mahveder ve suiistimal ve sefahetle hastahanelere ve hissiyatın taşkınlıklarıyla hapishanelere düşer. Eyvahlar, eseflerle ihtiyarlığında çok ağlayacak. Eğer terbiye-i Kur’âniye ve Nurun hakikatleriyle kendini muhafaza eylese, tam bir kahraman genç ve mükemmel bir insan ve mes’ut bir Müslüman ve sair zîhayatlara, hayvanlara bir nevi sultan olur.

                                  Evet, bir genç, hapiste yirmi dört saat her günkü ömründen tek bir saatini beş farz namazına sarf etse ve, ekser günahlardan hapis mâni olduğu gibi, o musibete sebebiyet veren hatadan dahi tevbe edip sair zararlı, elemli günahlardan çekilse, hem hayatına, hem istikbaline, hem vatanına, hem milletine, hem akrabasına büyük bir faidesi olması gibi, o on, on beş senelik fâni gençlikle ebedî parlak bir gençliği kazanacağını, başta Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, bütün kütüb ve suhuf-u semaviye kat’î haber verip müjde ediyorlar.

                                  Evet, o şirin, güzel gençlik nimetine istikametle, taatle şükretse, hem ziyadeleşir, hem bâkileşir, hem lezzetlenir. Yoksa hem belâlı olur, hem elemli, gamlı, kâbuslu olur, gider. Hem akrabasına, hem vatanına, hem milletine muzır bir serseri hükmüne geçirmeye sebebiyet verir.



                                  Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) beşer: insanlık
                                  biçare: çaresiz bâkileşmek: devamlı ve kalıcı hale gelmek (bk. b-ḳ-y)
                                  cihet: yön ebedî: sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d)
                                  ehl-i namus: namus sahibi ekser: pekçok (bk. k-s̱-r)
                                  elem: acı, sıkıntı elzem: çok gerekli
                                  esef: üzüntü, acı fuhşiyat: çok çirkin, aşağılık, helâl olmayan işler
                                  fâni: gelip geçici, yok olucu (bk. f-n-y) gam: üzüntü
                                  hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hayat-ı bâkiye: kalıcı ve devamlı âhiret hayatı (bk. ḥ-y-y; b-ḳ-y)
                                  hevesat: hevesler, arzu ve istekler hissiyat: hisler, duygular
                                  ibâha: serbest bırakma, helâl gösterme istikamet: doğruluk
                                  istikbal: gelecek kahramanâne: kahramanca
                                  kat’î: kesin kütüb ve suhuf-u semaviye: Allah tarafından bazı peygamberlere gönderilen kitaplar ve sahifeler (bk. k-t-b; s-m-v)
                                  mahvetmek: yok etmek mes’ut: mutlu
                                  muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ) mukabele etmek: karşılık vermek
                                  musibet: belâ, felaket, sıkıntı muzır: zararlı
                                  mâni: engel nevi: çeşit, tür
                                  saadet: mutluluk sair: diğer
                                  sarf etmek: harcamak sefahet: zevk, eğlence ve yasak şeylere düşkünlük; beyinsizlik
                                  suiistimal: kötü kullanım taat: Allah’ın emirlerine uyma, yasaklarından kaçınma
                                  terbiye-i Kur’âniye: Kur’ân’ın terbiyesi (bk. r-b-b) varta: tehlike
                                  ziyadeleşmek: fazlalaşmak zîhayat: canlı, hayat sahibi (bk. ḥ-y-y)
                                  âhiret: öteki dünya (bk. e-ḫ-r) şimal: kuzey
                                15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 31)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.