• Bu konu 29 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 31)
  • Yazar
    Yazılar
  • #790577
    Anonim

      Eğer mahpus zulmen mahkûm olmuşsa, farz namazını kılmak şartıyla, herbir saati bir gün ibadet olduğu gibi, o hapis onun hakkında bir çilehane-i uzlet olup, eski zamanda mağaralara girerek ibadet eden münzevî salihlerden sayılabilirler.

      Eğer fakir ve ihtiyar ve hasta ve iman hakikatlerine müştak ise, farzını yapmak ve tevbe etmek şartıyla, herbir saatleri yirmişer saat ibadet olup, hapis ona bir istirahathane ve merhametkârâne ona bakan dostlar için bir muhabbethane, bir terbiyehane, bir dershane hükmüne geçer. O hapiste durmakla, hariçteki müşevveş, her taraftaki günahların hücumuna maruz serbestiyetten daha ziyade hoşlanabilir. Hapisten tam terbiye alır. Çıktığı zaman, bir kàtil, bir müntakim olarak değil, belki tevbekâr, tecrübeli, terbiyeli, millete menfaatli bir adam çıkar. Hattâ Denizli hapsindeki zatların az zamanda Nurlardan fevkalâde hüsn-ü ahlâk dersini alanlarını gören bazı alâkadar zatlar demişler ki: “Terbiye için on beş sene hapse atmaktansa, on beş hafta Risale-i Nur dersini alsalar, daha ziyade onları ıslah eder.“

      Madem ölüm ölmüyor. Ve ecel gizlidir, her vakit gelebilir. Ve madem kabir kapanmıyor; kafile kafile arkasında gelenler oraya girip kayboluyorlar. Ve madem ölüm, ehl-i iman hakkında idam-ı ebedîden terhis tezkeresine çevrildiği, hakikat-i Kur’âniye ile gösterilmiş; ve ehl-i dalâlet ve sefahet hakkında, gözle göründüğü gibi, bir idam-ı ebedîdir, bütün mahbubâtından ve mevcudattan bir firâk-ı lâyezâlîdir. Elbette ve elbette, hiç şüphe kalmaz ki, en bahtiyar odur ki, sabır içinde şükretmek ve hapis müddetinden tam istifade ederek Nurların dersini alarak istikamet dairesinde imanına ve Kur’ân’a hizmete çalışmaktır.

      Ey zevk ve lezzete müptelâ insan! Ben yetmiş beş yaşımda, binler tecrübelerle ve hüccetlerle ve hadiselerle aynelyakîn bildim ki, hakikî zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet yalnız imandadır ve iman hakikatleri dairesinde bulunur. Yoksa, dünyevî bir lezzette çok elemler var. Bir üzüm tanesini yedirir, on tokat vurur gibi, hayatın lezzetini kaçırır.

      Ey hapis musibetine düşen biçareler! Madem dünyanız ağlıyor ve hayatınız acılaştı. Çalışınız, âhiretiniz dahi ağlamasın ve hayat-ı bâkiyeniz gülsün, tatlılaşsın.


      Denizli: (bk. bilgiler) aynelyakin: gözle görerek kesin bilgi edinme (bk. y-ḳ-n)
      bahtiyar: talihli biçare: çaresiz
      ecel: ölüm vakti ehl-i dalâlet ve sefahet: doğru ve hak yoldan sapan, inançsız kimseler ve zevk, eğlence ve yasak şeylere düşkün olanlar (bk. ḍ-l-l)
      ehl-i iman: iman edenler, mü’minler (bk. e-m-n) elem: acı, sıkıntı
      farz: Allah’ın kesin emirleri fevkalâde: olağanüstü
      firâk-ı lâyezâlî: sonu olmayan ayrılık (bk. f-r-ḳ; z-v-l) hakikat-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
      hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hariçteki: dışarıdaki
      hayat-ı bâkiye: devamlı ve kalıcı âhiret hayatı (bk. ḥ-y-y; b-ḳ-y) hüccet: delil
      hüsn-ü ahlâk: güzel ahlâk (bk. ḥ-s-n; ḫ-l-ḳ) idam-ı ebedî: dirilmemek üzere sonsuz yok oluş (bk. e-b-d)
      istikamet: doğruluk istirahathane: rahat edilecek, dinlenilecek yer
      kafile: grup keder: sıkıntı, üzüntü
      kàtil: adam öldüren mahbubât: sevilenler, sevgililer (bk. ḥ-b-b)
      mahpus: hapsedilmiş olan maruz: tesiri altında olma
      menfaat: yarar, fayda merhametkârâne: merhametli bir şekilde (bk. r-ḥ-m)
      mevcudât: varlıklar (bk. v-c-d) muhabbethane: sevgi yeri, muhabbet evi (bk. ḥ-b-b)
      musibet: belâ, felaket müntakim: intikam alan
      münzevî: bir köşeye çekilip ibadetle uğraşan, vaktini ibadetle geçiren müptelâ: düşkün, tutulmuş
      müşevveş: düzensiz, karma karışık müştak: düşkün, istekli
      saadet: mutluluk salih: dinin emir ve yasaklarına uygun hareket eden, Allah’ın sevgili kulu (bk. ṣ-l-ḥ)
      terhis: göreve son verme tevbe etmek: pişmanlık duyup bağışlanma dilemek
      tevbekâr: pişmanlık duyup bağışlanma dileyen tezkere: belge
      ziyade: çok, fazla âhiret: öteki dünya (bk. e-ḫ-r)
      çilehane-i uzlet: yalnız başına ve çile içinde ibadet edilen yer ıslah: iyileştirme, düzeltme
      #790578
      Anonim

        Hapisten istifade ediniz. Nasıl bazan ağır şerâit altında, düşman karşısında bir saat nöbet bir sene ibadet hükmüne geçebilir.blank.gif1 Öyle de, sizin bu ağır şerâit altında herbir saat ibadet zahmeti, çok saatler olup o zahmetleri rahmetlere çevirir.

        endOfSection.gifendOfSection.gif

        بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ blank.gif2 اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ blank.gif3


        Aziz, sıddık kardeşlerim,

        Hapis musibetine düşenlere ve onlara merhametkârâne, sadakatle, hariçten gelen erzaklarına nezaret ve yardım edenlere kuvvetli bir teselliyi Üç Noktada beyan edeceğim.

        Birinci nokta: Hapiste geçen ömür günleri, herbir gün on gün kadar bir ibadet kazandırabilir. Ve fâni saatleri, meyveleri cihetiyle mânen bâki saatlere çevirebilir. Ve beş on sene ceza ile, milyonlar sene haps-i ebedîden kurtulmaya vesile olabilir.

        İşte, ehl-i iman için bu pek büyük ve çok kıymettar kazanç şartı, farz namazını kılmak ve hapse sebebiyet veren günahlardan tevbe etmek ve sabır içinde şükretmektir. Zaten hapis çok günahlara mânidir, meydan vermiyor.

        İkinci nokta: Zevâl-i lezzet elem olduğu gibi, zevâl-i elem dahi lezzettir. Evet, herkes geçmiş lezzetli, safalı günlerini düşünse, teessüf ve tahassür elem-i mânevîsini hissedip “Eyvah” der. Ve geçmiş musibetli, elemli günlerini tahattur etse, zevâlinden bir mânevî lezzet hisseder ki, “Elhamdülillâh, şükür, o belâ sevabını bıraktı, gitti” der, ferahla teneffüs eder. Demek bir saat muvakkat elem, ruhta bir mânevî lezzet bırakır ve lezzetli saat, bilâkis, elem bırakır.

        Madem hakikat budur. Ve madem geçmiş musibet saatleri, elemleriyle beraber mâdum ve yok olmuş; ve gelecek belâ günleri, şimdi mâdum ve yoktur. Ve yoktan elem yok ve mâdumdan elem gelmez. Meselâ, birkaç gün sonra aç ve susuz olmak ihtimalinden, bugün o niyetle mütemadiyen ekmek yese ve su içse, ne derece divaneliktir. Aynen öyle de, geçmiş ve gelecek elemli saatleri—ki hiç

        [NOT]Dipnot-1 bk. Buhârî, Cihâd 5, 73; Müslim, İmâret 112-115, 163; Tirmizî, Fezâilü’l-Cihâd 26.

        Dipnot-2 Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.

        Dipnot-3 Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.[/NOT]



        aziz: çok değerli, izzetli (bk. a-z-z) beyan: açıklama (bk. b-y-n)
        bilâkis: aksine, tersine bâki: ölümsüz, devamlı, kalıcı (bk. b-ḳ-y)
        cihet: yön divanelik: delilik, akılsızlık
        ehl-i iman: iman edenler, mü’minler (bk. e-m-n) elem: acı, keder, sıkıntı
        elem-i mânevî: mânevî elem, acı (bk. a-n-y) elhamdü lillâh: “ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet Allah’a mahsustur” (bk. ḥ-m-d; e-l-h)
        erzak: rızıklar, yiyecek ve içecekler (bk. r-z-ḳ) fâni: ölümlü, gelip geçici (bk. f-n-y)
        hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) haps-i ebedî: sonsuz bir hapis (bk. e-b-d)
        hariçten: dışarıdan istifade etmek: faydalanmak, yararlanmak
        kıymettar: kıymetli, değerli merhametkârâne: merhametli bir şekilde (bk. r-ḥ-m)
        musibet: belâ, felaket, dert muvakkat: geçici
        mâdum: yok mânen: mânevî olarak (bk. a-n-y)
        mütemadiyen: sürekli olarak nezaret: gözetim (bk. n-ẓ-r)
        sadakat: bağlılık, sebat (bk. ṣ-d-ḳ) safa: zevk, keyif
        sıddık: çok doğru (bk. ṣ-d-ḳ) tahassür: özlem, hasret çekme
        tahattur: hatırlama teessüf: eseflenme, üzülme
        teneffüs: nefes alma, nefeslenme zevâl: geçip gitme (bk. z-v-l)
        zevâl-i elem: acı ve kederin sona ermesi (bk. z-v-l) zevâl-i lezzet: lezzetin sona ermesi (bk. z-v-l)
        şerâit: şartlar
        #790547
        Anonim

          ve mâdum ve yok olmuşlar—şimdi düşünüp sabırsızlık göstermek ve kusurlu nefsini bırakıp Allah’tan şekvâ etmek gibi “Of, of” etmek divaneliktir. Eğer sağa sola, yani geçmiş ve geleceklere sabır kuvvetini dağıtmazsa ve hazır saate ve güne karşı tutsa, tam kâfi gelir; sıkıntı ondan bire iner. Hattâ, şekvâ olmasın, ben bu üçüncü medrese-i Yusufiyede, birkaç gün zarfında, hiç ömrümde görmediğim maddî ve mânevî sıkıntılı, hastalıklı musibetimde, hususan Nurun hizmetinden mahrumiyetimden gelen meyusiyet ve kalbî ve ruhî sıkıntılar beni ezdiği sırada, inâyet-i İlâhiye bu mezkûr hakikati gösterdi. Ben de sıkıntılı hastalığımdan ve hapsimden razı oldum. “Çünkü benim gibi kabir kapısında bir biçareye, gafletle geçebilir bir saatini on adet ibadet saatleri yapmak büyük kârdır” diye şükreyledim.

          Üçüncü nokta: Mahpuslara şefkatkârâne hizmetle yardım etmek ve muhtaç oldukları rızıklarını ellerine vermek ve mânevî yaralarına tesellilerle merhem sürmekte az bir amel ile büyük bir kazanç var. Ve dışarıdan gelen yemeklerini onlara vermek, aynı o yemek kadar o gardiyan ve gardiyanla beraber dahilde ve hariçte çalışanların, bir sadaka hükmünde, defter-i hasenatına yazılır. Hususan musibetzede, ihtiyar veya hasta veya fakir veya garip olsa, o sadaka‑i mâneviyenin sevabı çok ziyadeleşir.

          İşte bu kıymetli kazancın şartı, farz namazını kılmaktır. Ta ki, o hizmeti lillâh için olsun. Hem bir şartı da, sadakat ve şefkat ve sevinçle ve minnet etmemek tarzda yardımlarına koşmaktır.

          endOfSection.gifendOfSection.gif

          بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ blank.gif1 وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ blank.gif2
          اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ أَبَدًا دَائِمًا blank.gif3


          Ey hapis arkadaşlarım ve din kardeşlerim,

          Size hem dünya azabından, hem âhiret azabından kurtaracak bir hakikati beyan etmek, kalbime ihtar edildi. O da şudur:

          Meselâ, birisi, birinin kardeşini veya bir akrabasını öldürmüş. Bir dakika intikam

          [NOT]Dipnot-1 Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.

          Dipnot-2 “Hiçbir şey yoktur ki Allah’ı hamd ile tesbih etmesin.” İsrâ Sûresi, 17:44.

          Dipnot-3 Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi; sonsuza kadar sürekli üzerinize olsun.[/NOT]



          beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n) biçare: çaresiz
          dahilde: içeride defter-i hasenat: sevap ve iyiliklerin yazıldığı mânevî defter (bk. ḥ-s-n)
          gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
          hariçte: dışarıda hususan: özellikle
          ihtar: hatırlatma inâyet-i İlâhiye: Allah’ın yardımı (bk. a-n-y; e-l-h)
          kâfi: yeterli lillâh: Allah için
          mahpus: hapsedilmiş olan mahrumiyet: yoksunluk
          medrese-i Yusufiye: Hz. Yusuf’un (a.s.) hapiste kalmasına benzetilerek, iman ve Kur’ân hizmetinden dolayı tutuklananların hapsedildiği yer mânâsında hapishane meyusiyet: ümitsizlik
          mezkûr: sözü geçen minnet: başa kakma
          musibetzede: felâkete uğrayan mâdum: yok, ölü
          nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s) sadaka-i mâneviye: belaları def edecek mânevî sadaka (bk. a-n-y)
          sadakat: bağlılık, sebat (bk. ṣ-d-ḳ) zarfında: içinde
          ziyadeleşmek: fazlalaşmak âhiret: öteki dünya (bk. e-ḫ-r)
          şefkatkârâne: şefkatli bir şekilde (bk. ş-f-ḳ) şekva: şikayet
          #790579
          Anonim

            lezzetiyle bir katl, milyonlar dakika hem kalbî sıkıntı, hem hapis azabını çektirir. Ve maktulün akrabası dahi intikam endişesiyle ve karşısında düşmanını düşünmesiyle, hayatının lezzetini ve ömrünün zevkini kaçırır. Hem korku, hem hiddet azabını çekiyor. Bunun tek bir çaresi var. O da, Kur’ân’ın emrettiği ve hak ve hakikat ve maslahat ve insaniyet ve İslâmiyet iktiza ve teşvik ettikleri olan barışmak ve musalâha etmektir.blank.gif1

            Evet, hakikat ve maslahat sulhtur. Çünkü ecel birdir, değişmez.blank.gif2 O maktul, herhalde ecel geldiğinden daha ziyade kalmayacaktı. O kàtil ise, o kaza-i İlâhiyeye vasıta olmuş.

            Eğer barışmak olmazsa, iki taraf da daima korku ve intikam azabını çekerler. Onun içindir ki, “üç günden fazla bir mü’min diğer bir mü’mine küsmemek”blank.gif3 İslâmiyet emrediyor.

            Eğer o katl bir adavetten ve bir kinli garazdan gelmemişse ve bir münafık o fitneye vesile olmuşsa, çabuk barışmak elzemdir. Yoksa, o cüz’î musibet büyük olur, devam eder.

            Eğer barışsalar ve öldüren tevbe etse ve maktule her vakit dua etse, o halde her iki taraf çok kazanırlar ve kardeş gibi olurlar. Bir gitmiş kardeşe bedel, birkaç dindar kardeşleri kazanır, kaza ve kader-i İlâhîye teslim olup düşmanını affeder. Ve bilhassa madem Risale-i Nur dersini dinlemişler; elbette mabeynlerinde bulunan bütün küsmekleri bırakmaya hem maslahat ve istirahat-i şahsiye ve umumiye, hem Nur dairesindeki uhuvvet iktiza ediyor. Nasıl ki Denizli hapsinde birbirine düşman bütün mahpuslar, Nurlar dersiyle birbirlerine kardeş oldular. Ve bizim beraatimize bir sebep olup, hattâ dinsizlere, serserilere de o mahpuslar hakkında “Maşaallah, bârekâllah” dedirttiler ve o mahpuslar tam teneffüs ettiler.

            Ben burada gördüm ki, birtek adamın yüzünden yüz adam sıkıntı çekip beraber teneffüse çıkmıyorlar. Onlara zulüm olur. Mert ve vicdanlı bir mü’min, küçük ve cüz’î bir hata veya menfaatle yüzer zararı ehl-i imana vermez. Eğer hata etse, verse, çabuk tevbe etmek lâzımdır.

            endOfSection.gifendOfSection.gif

            [NOT]Dipnot-1 bk. Nisâ Sûresi, 4:128; Hucurât Sûresi, 49:9.

            Dipnot-2 bk. Nahl Sûresi, 16:61; Münâfikûn Sûresi, 63:11.

            Dipnot-3 bk. Müslim, Birr: 25.[/NOT]



            Denizli: (bk. bilgiler) adavet: düşmanlık
            bedel: karşılık bilhassa: özellikle
            bârekâllah: Allah hayırlı ve bereketli kılsın (bk. b-r-k) cüz’î: küçük (bk. c-z-e)
            ecel: ölüm vakti ehl-i iman: iman edenler, mü’minler (bk. e-m-n)
            elzem: çok gerekli fitne: bozgunculuk, ara bozma
            garaz: kötü kasıt hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
            iktiza: gerektirme istirahat-i şahsiye ve umumiye: şahsın ve toplumun rahatı
            kader-i İlâhî: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce takdir etmesi, planlaması (bk. ḳ-d-r; e-l-h) katl: öldürme
            kaza-i İlâhiye: Allah’ın emrinin, takdirinin yerine gelmesi (bk. ḳ-ḍ-y; e-l-h) kazâ: olacağı Allah tarafından bilinen ve takdir olunan şeylerin zamanı gelince yaratılması (bk. ḳ-ḍ-y)
            kàtil: öldüren mabeyn: ara
            mahpus: hapsedilmiş olan maktul: öldürülen
            maslahat: fayda, yarar (bk. ṣ-l-ḥ) maşaallah: Allah ne güzel dilemiş ve yapmış
            musalâha etmek: barışmak (bk. ṣ-l-ḥ) münafık: iki yüzlü, olduğundan farklı görünen
            sulh: barış (bk. ṣ-l-ḥ) teneffüs: nefes alma, rahatlama
            tevbe etmek: pişmanlık duyup bağışlanma dilemek uhuvvet: kardeşlik
            ziyade: fazla, çok
            #790580
            Anonim
              بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ blank.gif1اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ blank.gif2


              Aziz yeni kardeşlerim ve eski mahpuslar,

              Benim kat’î kanaatim gelmiş ki, buraya girmemizin inâyet-i İlâhiye cihetinde bir ehemmiyetli sebebi sizsiniz. Yani, Nurlar tesellileriyle ve imanın hakikatleriyle sizi bu hapis musibetinin sıkıntılarından ve dünyevî çok zararlarından ve boşu boşuna gam ve hüzünle giden hayatınızı faidesizlikten, bâd-ı heva zayi olmasından ve dünyanızın ağlaması gibi âhiretinizi ağlamaktan kurtarıp tam bir teselli size vermektir.

              Madem hakikat budur. Elbette siz dahi, Denizli mahpusları ve Nur talebeleri gibi, birbirinize kardeş olmanız lâzımdır. Görüyorsunuz ki, bir bıçak içinize girmemek ve birbirinize tecavüz etmemek için, dışarıdan gelen bütün eşyanız ve yemek ve ekmeğinizi ve çorbanızı karıştırıyorlar. Size sadakatle hizmet eden gardiyanlar çok zahmet çekiyorlar. Hem siz beraber teneffüse çıkmıyorsunuz. Güya canavar ve vahşî gibi birbirinize saldıracaksınız.

              İşte, şimdi sizin gibi fıtrî kahramanlık damarını taşıyan yeni arkadaşlar, bu zamanda mânevî büyük bir kahramanlıkla heyete deyiniz ki: “Değil elimize bıçak, belki mavzer ve revolver de verilse, hem emir de verilse, biz bu biçare ve bizim gibi musibetzede arkadaşlarımıza dokunmayacağız. Eskiden yüz düşmanlık ve adavetimiz dahi olsa da, onları helâl edip hatırlarını kırmamaya çalışacağımıza, Kur’ân’ın ve imanın ve uhuvvet-i İslâmiyenin ve maslahatımızın emriyle ve irşadıyla karar verdik” diyerek bu hapsi bir mübarek dershaneye çeviriniz.

              endOfSection.gifendOfSection.gif

              Leyle-i Kadîrde ihtar edilen bir mesele-i mühimme
              On Üçüncü Sözün İkinci Makamının Zeyli

              Leyle-i Kadîrde kalbe gelen pek geniş ve uzun bir hakikate, pek kısaca bir işaret edeceğiz. Şöyle ki:
              Nev-i beşer bu son Harb-i Umumînin eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdadıyla ve merhametsiz tahribatıyla ve birtek düşmanın yüzünden yüzer masumu perişan etmesiyle ve mağlûpların dehşetli meyusiyetleriyle ve galiplerin dehşetli telâş

              [NOT]Dipnot-1 Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.

              Dipnot-2 Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.[/NOT]



              Denizli: (bk. bilgiler) Leyle-i Kadir: Kadir gecesi
              adavet: düşmanlık aziz: çok değerli, izzetli (bk. a-z-z)
              biçare: çaresiz, zavallı bâd-ı heva: boşu boşuna, faydasız
              cihet: yön eşedd-i istibdat: baskının en şiddetlisi
              eşedd-i zulüm: zulmün en şiddetlisi (bk. ẓ-l-m) fitrî: yaratılıştan gelen (bk. f-ṭ-r)
              galip: yenen, üstün gelen gam: sıkıntı, üzüntü
              güya: sanki hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
              ihtar: hatırlatma inâyet-i İlâhiye: Allah’ın yardımı, lütfu (bk. a-n-y; e-l-h)
              irşad: doğru yolu gösterme (bk. r-ş-d) kat’î: kesin
              mahpus: hapsedilmiş olan maslahat: fayda, yarar (bk. ṣ-l-ḥ)
              mavzer: bir cins tüfek mağlup: yenilen
              mesele-i mühimme: önemli mesele (bk. m-s̱-l) meyusiyet: ümitsizlik
              musibetzede: felakete uğramış mübarek: bereketli, uğurlu (bk. b-r-k)
              nev-i beşer: insanlık, insan türü revolver: tabanca, küçük silah
              sadakat: bağlılık (bk. ṣ-d-ḳ) son Harb-i Umumî: İkinci Dünya Savaşı
              tahribat: yıkımlar, bozmalar tecavüz: saldırma, sataşma
              uhuvvet-i İslâmiye: İslâm kardeşliği (bk. s-l-m) zayi: kayıp
              zeyl: ilâve, ek âhiret: öteki dünya (bk. e-ḫ-r)
              #790581
              Anonim

                ve hâkimiyetlerini muhafaza ve büyük tahribatlarını tamir edememelerinden gelen dehşetli vicdan azaplarıyla ve dünya hayatının bütün bütün fâni ve muvakkat olması ve medeniyet fantaziyelerinin aldatıcı ve uyutucu olduğu umuma görünmesiyle ve fıtrat-ı beşeriyedeki yüksek istidadatın ve mahiyet-i insaniyesinin umumî bir surette dehşetli yaralanmasıyla ve gaflet ve dalâletin, sert ve sağır olan tabiatın, Kur’ân’ın elmas kılıcı altında parçalanmasıyla ve gaflet ve dalâletin en boğucu, aldatıcı, en geniş perdesi olan siyaset-i rû-yi zeminin pek çirkin, pek gaddârâne hakikî sureti görünmesiyle, elbette ve elbette, hiç şüphe yok ki: Şimalde, garpta, Amerika’da emareleri göründüğüne binaen, nev-i beşerin mâşuk-u mecazîsi olan hayat-ı dünyeviye böyle çirkin ve geçici olmasından, fıtrat-ı beşerin hakikî sevdiği, aradığı hayat-ı bâkiyeyi bütün kuvvetiyle arayacak.
                Ve elbette, hiç şüphe yok ki: Bin üç yüz altmış senede, her asırda üç yüz elli milyon şakirdi bulunan ve her hükmüne ve dâvâsına milyonlar ehl-i hakikat tasdik ile imza basan ve her dakikada milyonlar hafızların kalbinde kudsiyet ile bulunup lisanlarıyla beşere ders veren ve hiçbir kitapta emsali bulunmayan bir tarzda beşer için hayat-ı bâkiyeyi ve saadet-i ebediyeyi müjde veren ve bütün beşerin yaralarını tedavi eden Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyanın şiddetli, kuvvetli ve tekrarlı binler âyâtıyla, belki sarihan ve işareten on binler defa dâvâ edip haber veren ve sarsılmaz, kat’î delillerle, şüphe getirmez hadsiz hüccetleriyle hayat-ı bâkiyeyi kat’iyetle müjde ve saadet-i ebediyeyi ders vermesi; elbette nev-i beşer bütün bütün aklını kaybetmezse, maddî veya mânevî bir kıyamet başlarına kopmazsa, İsveç, Norveç, Finlandiya ve İngiltere’nin Kur’ân’ı kabul etmeye çalışan meşhur hatipleri ve Amerika’nın din-i hakkı arayan ehemmiyetli cemiyeti gibi rû-yi zeminin geniş kıt’aları ve büyük hükûmetleri Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyanı arayacaklar ve hakikatlerini anladıktan sonra bütün ruh u canlarıyla sarılacaklar. Çünkü bu hakikat noktasında, kat’iyen Kur’ân’ın misli yoktur ve olamaz ve hiçbir şey bu mucize-i ekberin yerini tutamaz.



                Amerika: (bk. bilgiler) Finlandiya: (bk. bilgiler)
                Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) Norveç: (bk. bilgiler)
                beşer: insanlar binâen: –dayanarak
                cemiyet: dernek (bk. c-m-a) dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l)
                din-i hak: hak din, İslâmiyet (bk. ḥ-ḳ-ḳ) ehl-i hakikat: hak ve doğru yolda olanlar (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                emare: belirti, işaret emsal: benzerler (bk. m-s̱-l)
                fantaziye: aşırı süs ve lüks, yalandan gösteriş fâni: ölümlü, geçici (bk. f-n-y)
                fıtrat-ı beşeriye: insanın yaratılışı, tabiatı (bk. f-ṭ-r) gaddârâne: acımasızca, zulmederek
                gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l) garp: batı
                hadsiz: sayısız hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hatip: konuşmacı (bk. ḫ-ṭ-b)
                hayat-ı bâkiye: devamlı ve kalıcı hayat (bk. ḥ-y-y; b-ḳ-y) hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y)
                hüccet: delil hükûmet: yönetim, idare (bk. ḥ-k-m)
                istidadat: kabiliyetler, yetenekler (bk. a-d-d) kat’iyen: kesinlikle
                kat’î: kesin kudsiyet: kusur ve noksandan uzak oluş, kutsallık (bk. ḳ-d-s)
                kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m) lisan: dil
                mahiyet-i insaniye: insanın niteliği, iç yüzü misil: benzer (bk. m-s̱-l)
                muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ) muvakkat: geçici
                mu’cize-i ekber: en büyük mu’cize (bk. a-c-z; k-b-r) mâşuk-u mecazî: gerçek sevgiye layık olmadığı halde aşık olunan şeyler (bk. c-v-z)
                nev-i beşer: insanlık, insan türü rû-yi zemin: yeryüzü
                saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d) sarihan: açıkça
                siyaset-i rû-yi zemin: dünya siyaseti suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r)
                tabiat: doğa, canlı cansız bütün varlıklar, maddî âlem (bk. ṭ-b-a) tahribat: yıkımlar, bozmalar
                tasdik: doğrulama, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ) umum: genel, herkes
                âyât: âyetler İngiltere: (bk. bilgiler)
                İsveç: (bk. bilgiler) şakird: talebe, öğrenci
                şimal: kuzey
                #790582
                Anonim

                  Saniyen: Madem Risale-i Nur, bu mucize-i kübrânın elinde bir elmas kılıç hükmünde hizmetini göstermiş ve muannid düşmanlarını teslime mecbur etmiş. Hem kalbi, hem ruhu, hem hissiyatı tam tenvir edecek ve ilâçlarını verecek bir tarzda hazine-i Kur’âniyenin dellâllığını yapan ve ondan başka me’hazı ve mercii olmayan ve bir mucize-i mâneviyesi bulunan Risale-i Nur o vazifeyi tam yapıyor. Ve aleyhindeki dehşetli propagandalara ve gayet muannid zındıklara tam galebe çalmış. Ve dalâletin en sert, kuvvetli kalesi olan tabiatı, Tabiat Risalesi ile parça parça etmiş. Ve gafletin en kalın ve boğucu ve geniş daire-i âfâkında ve fennin en geniş perdelerinde Asâ-yı Mûsâ’daki Meyvenin Altıncı Meselesi ve Birinci, İkinci, Üçüncü, Sekizinci Hüccetleriyle gayet parlak bir tarzda gafleti dağıtıp nur-u tevhidi göstermiş.

                  endOfSection.gifendOfSection.gif

                  Meyve Risalesi’nden Altıncı Mesele blank.gif1

                  Risale-i Nur’un çok yerlerinde izahı ve kat’î hadsiz
                  hüccetleri bulunan iman-ı billâh rüknünün binler küllî burhanlarından birtek burhana kısaca bir işarettir.

                  Kastamonu’da lise talebelerinden bir kısmı yanıma geldiler. “Bize Hâlıkımızı tanıttır; muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar” dediler.

                  Ben dedim:

                  Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisan-ı mahsusuyla mütemadiyen Allah’tan bahsedip Hâlıkı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil, onları dinleyiniz.

                  Meselâ, nasıl ki mükemmel bir eczahane ki, her kavanozunda harika ve hassas mizanlarla alınmış hayattar macunlar ve tiryaklar var; şüphesiz gayet maharetli ve kimyager ve hakîm bir eczacıyı gösterir.

                  Öyle de, küre-i arz eczahanesinde bulunan dört yüz bin çeşit nebatat ve hayvanat kavanozlarındaki zîhayat macunlar ve tiryaklar cihetiyle bu çarşıdaki eczahaneden ne derece ziyade mükemmel ve büyük olması nisbetinde, okuduğunuz fenn-i tıb mikyasıyla, küre-i arz eczahane-i kübrasının eczacısı olan Hakîm‑i Zülcelâli, hatta kör gözlere de gösterir, tanıttırır.

                  [NOT]
                  Dipnot-1
                  Meyve Risalesi, On Birinci Şuadır.[/NOT]



                  Hakîm-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan ve herşeyi hikmetle yapan Allah (bk. ḥ-k-m; ẕü; c-l-l) Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
                  Kastamonu: (bk. bilgiler) Tabiat Risalesi: Yirmi Üçüncü Lem’a (bk. ṭ-b-a; r-s-l)
                  burhan: delil daire-i âfâk: çok büyük ve geniş daire
                  dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) dellal: davetçi, ilâncı
                  eczahane-i kübra: büyük eczane (bk. k-b-r) fen: bilim dalı
                  fenn-i tıb: tıp bilimi gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l)
                  galebe çalmak: üstün gelmek hakîm: bilgili, hikmetli (bk. ḥ-k-m)
                  hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hazine-i Kur’âniye: Kur’ân hazinesi
                  hissiyat: hisler, duygular hüccet: kanıt, delil
                  iman-ı billâh: Allah’a iman (bk. e-m-n) izah: açıklama
                  kat’î: kesin küllî: çok, kapsamlı (bk. k-l-l)
                  küre-i arz: yerküre, dünya lisan-ı mahsus: özel dil
                  macun: karışım halinde ilaç merci: başvurulacak, sığınılacak yer
                  me’haz: kaynak mikyas: ölçek
                  mizan: ölçü (bk. v-z-n) muallim: öğretmen (bk. a-l-m)
                  muannid: inatçı mu’cize-i kübrâ: en büyük mu’cize (bk. a-c-z; k-b-r)
                  mu’cize-i mâneviye: Kur’ân’ın mu’cizeliği (bk. a-c-z; a-n-y) mütemadiyen: sürekli olarak
                  nebatat: bitkiler nisbet: oran (bk. n-s-b)
                  nur-u tevhid: Allah’ın birliğini gösteren nur (bk. n-v-r; v-ḥ-d) rükn: esas, şart (bk. r-k-n)
                  saniyen: ikinci olarak tabiat: doğa, canlı cansız bütün varlıklar, maddî âlem (bk. ṭ-b-a)
                  tenvir: nurlandırma, aydınlatma (bk. n-v-r) tiryak: ilâç
                  zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) zındık: dinsiz
                  #790583
                  Anonim

                    Hem, meselâ, nasıl bir harika fabrika ki, binler çeşit çeşit kumaşları basit bir maddeden dokuyor; şeksiz, bir fabrikatörü ve maharetli bir makinisti tanıttırır.

                    Öyle de, küre-i arz denilen yüz binler başlı, her başında yüz binler mükemmel fabrika bulunan bu seyyar makine-i Rabbâniye ne derece bu insan fabrikasından büyükse, mükemmelse, o derecede, okuduğunuz fenn-i makine mikyasıyla, küre-i arzın Ustasını ve Sahibini bildirir ve tanıttırır.

                    Hem meselâ, nasıl ki, gayet mükemmel bin bir çeşit erzak etrafından celb edip içinde muntazaman istif ve ihzar edilmiş depo ve iâşe ambarı ve dükkân şeksiz, bir fevkalâde iâşe ve erzak mâlikini ve sahibini ve memurunu bildirir.

                    Öyle de, bir senede yirmi dört bin senelik bir dairede muntazaman seyahat eden ve yüz binler ve ayrı ayrı erzak isteyen taifeleri içine alan ve seyahatiyle mevsimlere uğrayıp, baharı bir büyük vagon gibi, binler ayrı ayrı taamlarla doldurarak, kışta erzakı tükenen biçare zîhayatlara getiren ve küre-i arz denilen bu Rahmânî iâşe ambarı ve bir sefine-i Sübhâniye ve bin bir çeşit cihazatı ve malları ve konserve paketleri taşıyan bu depo ve dükkân-ı Rabbânî, ne derece o fabrikadan büyük ve mükemmel ise, okuduğunuz veya okuyacağınız fenn-i iâşe mikyasıyla, o kat’iyette ve o derecede küre-i arz deposunun Sahibini, Mutasarrıfını, Müdebbirini bildirir, tanıttırır, sevdirir.

                    Hem nasıl ki dört yüz bin millet içinde bulunan ve her milletin istediği erzakı ayrı ve istimal ettiği silâhı ayrı ve giydiği elbisesi ayrı ve talimatı ayrı ve terhisatı ayrı olan bir ordunun mucizekâr bir kumandanı, tek başıyla bütün o ayrı ayrı milletlerin ayrı ayrı erzaklarını ve çeşit çeşit eslihalarını ve elbiselerini ve cihazatlarını, hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak verdiği o acip ordu ve ordugâh, şüphesiz, bedahetle o harika kumandanı gösterir, takdirkârâne sevdirir.

                    Aynen öyle de, zemin yüzünün ordugâhında ve her baharda yeniden silâh altına alınmış bir yeni ordu-yu Sübhânîde nebatat ve hayvanat milletlerinden dört yüz bin nev’in çeşit çeşit elbise, erzak, esliha, talim, terhisleri gayet mükemmel ve muntazam ve hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak, birtek kumandan-ı


                    Mutasarrıf: sonsuz tasarruf hakkı ve yetkisi olan; her işi kendi istek ve kurallarına göre idare eden Allah (bk. ṣ-r-f) Müdebbir: idare eden, yöneten ve ilmiyle herşeyin sonunu görüp, ona göre hikmetle iş yapan Allah (bk. d-b-r)
                    Rahmânî: rahmet ve merhameti sonsuz olan Allah tarafından gönderilen (bk. r-ḥ-m) bedahet: açıklık
                    bîçare: çaresiz celb etmek: çekmek
                    cihazat: cihazlar, donanımlar dükkân-ı Rabbânî: herşeyin Rabbi olan Allah’ın bir dükkân gibi düzenleyerek bütün ihtiyaç maddelerimizi depoladığı yeryüzü (bk. r-b-b)
                    erzak: rızıklar, yiyecek ve içecekler (bk. r-z-ḳ) esliha: silâhlar
                    fenn-i iaşe: gıda bilimi (bk. a-y-ş) fenn-i makine: makine bilimi
                    fevkalâde: olağanüstü hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
                    iaşe: beslenme, gıda (bk. a-y-ş) ihzar etmek: hazırlamak (bk. ḥ-ḍ-r)
                    istif: yığma, biriktirme istimal etmek: kullanmak
                    kat’iyet: kesinlik kumandan-ı âzam: en büyük kumandan (bk. a-ẓ-m)
                    küre-i arz: yerküre, dünya maharetli: becerikli, yetenekli
                    makine-i Rabbâniye: herşeyin Rabbi olan Allah’ın makinesi (bk. r-b-b) mikyas: ölçek
                    muntazaman: düzenli olarak (bk. n-ẓ-m) mu’cizekâr: mu’cizeler yapan (bk. a-c-z)
                    mâlik: sahip (bk. m-l-k) nebatat: bitkiler
                    nev’: çeşit, tür ordu-yu Sübhanî: her türlü kusur ve eksiklikten yüce olan Allah’ın bir ordu gibi yaratıp sevk ettiği varlıklar (bk. s-b-ḥ)
                    sefine-i Sübhaniye: her türlü kusur ve eksiklikten uzak olan Allah’ın bir gemi gibi yaratarak uzayda gezdirdiği dünya (bk. s-b-ḥ) seyyar: gezici
                    taam: yiyecek taife: topluluk
                    takdirkârâne: takdir ederek (bk. ḳ-d-r) talim: eğitim (bk. a-l-m)
                    talimat: eğitimler, emirler (bk. a-l-m) terhis: vazifeye son verme
                    terhisat: terhisler, vazifeye son vermeler zemin: yer
                    zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) şeksiz: kuşkusuz, şüphesiz
                    #790584
                    Anonim

                      âzam tarafından verilen küre-i arzın bahar ordugâhı, ne derece mezkûr insan ordu ve ordugâhından büyük ve mükemmel ise, sizin okuyacağınız fenn-i askerî mikyasıyla dikkatli ve aklı başında olanlara o derece küre-i arzın Hâkimini ve Rabbini ve Müdebbirini ve Kumandan-ı Akdesini hayretler ve takdislerle bildirir ve tahmid ve tesbihle sevdirir.

                      Hem nasılki bir harika şehirde milyonlar elektrik lâmbaları hareket ederek her yeri gezerler. Yanmak maddeleri tükenmiyor bir tarzdaki elektrik lâmbaları ve fabrikası, şeksiz, bedahetle elektriği idare eden ve seyyar lâmbaları yapan ve fabrikayı kuran ve iştial maddelerini getiren bir mucizekâr ustayı ve fevkalâde kudretli bir elektrikçiyi hayretler ve tebriklerle tanıttırır, yaşasınlar ile sevdirir.

                      Aynen öyle de, bu âlem şehrinde, dünya sarayının damındaki yıldız lâmbaları, bir kısmı—kozmoğrafyanın dediğine bakılsa—küre-i arzdan bin defa büyük ve top güllesinden yetmiş defa sür’atli hareket ettikleri halde, intizamını bozmuyor, birbirine çarpmıyor, sönmüyor, yanmak maddeleri tükenmiyor. Okuduğunuz kozmoğrafyanın dediğine göre, küre-i arzdan bir milyon defadan ziyade büyük ve bir milyon seneden ziyade yaşayan ve bir misafirhane-i Rahmâniyede bir lâmba ve soba olan güneşimizin yanmasının devamı için, her gün küre-i arzın denizleri kadar gazyağı ve dağları kadar kömür veya bin arz kadar odun yığınları lâzımdır ki sönmesin. Ve onu ve onun gibi ulvî yıldızları gazyağsız, odunsuz, kömürsüz yandıran ve söndürmeyen ve beraber, çabuk gezdiren ve birbirine çarptırmayan bir nihayetsiz kudreti ve saltanatı, ışık parmaklarıyla gösteren bu kâinat şehr-i muhteşemindeki dünya sarayının elektrik lâmbaları ve idareleri ne derece o misâlden daha büyük, daha mükemmeldir; o derecede, sizin okuduğunuz veya okuyacağınız, fenn-i elektrik mikyasıyla, bu meşher-i âzam-ı kâinatın Sultanını, Münevvirini, Müdebbirini, Sâniini, o nuranî yıldızları şahit göstererek tanıttırır, tesbihatla, takdisatla sevdirir, perestiş ettirir.

                      Hem meselâ, nasıl ki bir kitap bulunsa ki, bir satırında bir kitap ince yazılmış ve herbir kelimesinde ince kalemle bir sûre-i Kur’âniye yazılmış. Gayet mânidar


                      Hâkim: herşeyi hükmü altında tutup idare eden ve yargılayan ve herşeye galip olan Allah (bk. ḥ-k-m) Kumandan-ı Akdes: bütün varlıkları emri altında tutan ve her türlü eksiklikten ve âcizlikten yüce olan Allah (bk. ḳ-d-s)
                      Müdebbir: idare eden, yöneten ve ilmiyle herşeyin sonunu görüp, ona göre hikmetle iş yapan Allah (bk. d-b-r) Münevvir: herşeyi nurlandıran, aydınlatan, ışıklandıran Allah (bk. n-v-r)
                      Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye eden ve idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b) Sâni: herşeyi sanatlı ve mükemmel bir şekilde yaratan Allah (bk. s-n-a)
                      arz: dünya bedahetle: ap açık bir şekilde
                      fenn-i askerî: askerlik ilmi fenn-i elektrik: elektrik bilimi
                      intizam: düzen (bk. n-ẓ-m) iştial: yanma, tutuşma
                      kozmoğrafya: gökbilimi, astronomi kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r)
                      kudretli: güçlü, kuvvetli (bk. ḳ-d-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
                      küre-i arz: yerküre, dünya mezkûr: zikredilen, adı geçen
                      meşher-i âzam-ı kâinat: büyük kâinat sergisi (bk. a-ẓ-m; k-v-n) mikyas: ölçek
                      misafirhane-i Rahmâniye: Allah’ın sonsuz rahmetiyle kulları için bir konak gibi hazırladığı dünya (bk. r-ḥ-m) mu’cizekâr: mu’cize sahibi (bk. a-c-z)
                      mânidar: anlamlı (bk. a-n-y) nihayetsiz: sonsuz
                      nuranî: nurlu, parlak (bk. n-v-r) perestiş: kulluk, ibadet
                      saltanat: egemenlik, hükümranlık (bk. s-l-ṭ) sûre-i Kur’âniye: Kur’ân’ın sûresi
                      tahmid: Allah’ı övme ve Ona şükürlerini sunma (bk. ḥ-m-d) takdis: kutsama, Allah’ı her türlü kusur ve noksandan pak ve yüce olduğunu dile getirmek (bk. ḳ-d-s)
                      tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) tesbihat: Allah’ın her türlü eksiklikten, âcizlikten, ortaktan yüce olduğunu ilân etme (bk. s-b-ḥ)
                      ulvî: yüce ziyade: fazla
                      şehr-i muhteşem: görkemli, ihtişamlı şehir şeksiz: kuşkusuz, şüphesiz
                      #790585
                      Anonim

                        ve bütün meseleleri birbirini teyid eder ve kâtibini ve müellifini fevkalâde maharetli ve iktidarlı gösteren bir acîp mecmua, şeksiz, gündüz gibi kâtip ve musannifini kemâlâtıyla, hünerleriyle bildirir, tanıttırır. Mâşâallah, bârekâllah cümleleriyle takdir ettirir.

                        Aynen öyle de, bu kâinat kitab-ı kebîri ki, birtek sahifesi olan zemin yüzünde ve birtek forması olan baharda, üçyüz bin ayrı ayrı kitaplar hükmündeki üç yüz bin nebatî ve hayvanî taifeleri beraber, birbiri içinde, yanlışsız, hatasız, karıştırmayarak, şaşırmayarak, mükemmel, muntazam ve bazan ağaç gibi bir kelimede bir kasideyi ve çekirdek gibi bir noktada bir kitabın tamam fihristesini yazan bir kalem işlediğini gözümüzle gördüğümüz bu nihayetsiz mânidar ve her kelimesinde çok hikmetler bulunan şu mecmua-i kâinat ve bu mücessem Kur’ân-ı ekber-i âlem, mezkûr misaldeki kitaptan ne derece büyük ve mükemmel ve mânidar ise, o derecede—sizin okuduğunuz fenn-i hikmetü’l-eşya ve mektepte bilfiil mübaşeret ettiğiniz fenn-i kıraat ve fenn-i kitabet geniş mikyaslarıyla ve dürbün gözleriyle—bu kitab-ı kâinatın Nakkâşını, Kâtibini hadsiz kemâlâtıyla tanıttırır, Allahu Ekber cümlesiyle bildirir, Sübhânallah takdisiyle tarif eder, Elhamdülillâh senâlarıyla sevdirir.

                        İşte bu fenlere kıyasen, yüzer fünûndan her bir fen, geniş mikyasıyla ve hususi âyinesiyle ve dürbünlü gözüyle ve ibretli nazarıyla bu kâinatın Hâlık-ı Zülcelâlini esmâsıyla bildirir, sıfâtını, kemâlâtını tanıttırır.

                        İşte bu muhteşem ve parlak bir burhan-ı vahdâniyet olan mezkûr hücceti ders vermek içindir ki, Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan çok tekrarla, en ziyade

                        blank.gif1 خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ ve blank.gif2 رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ



                        [NOT]Dipnot-1 “Gökleri ve yeri yarattı.” En’âm Sûresi, 6:1; Secde Sûresi, 32:4; Yâsin Sûresi, 36:81.

                        Dipnot-2 “Göklerin ve yerin Rabbi.” Ra’d Sûresi, 13:16; İsrâ Sûresi, 17:102.[/NOT]



                        Allahu Ekber: “Allah en büyüktür” (bk. k-b-r) Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, herşeyi yoktan yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l)
                        Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: ifade ve açıklamalarıyla mu’cize olan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) Kur’ân-ı ekber-i âlem: âlemin en büyük kitabı, Kur’ân-ı Kerim (bk. k-b-r; a-l-m)
                        Kâtib: bütün varlıkları bir kitap yazar gibi, mükemmel bir şekilde yaratan Allah (bk. k-t-b) Nakkaş: herşeyi san’atlı bir şekilde nakış nakış işleyen Allah (bk. n-ḳ-ş)
                        Sübhanallah: “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir” (bk. s-b-ḥ) acîp: şaşırtıcı
                        bilfiil: fiilen, uygulamada (bk. f-a-l) burhan-ı vahdâniyet: Allah’ın birliğine ait delil (bk. v-ḥ-d)
                        bârekâllah: Allah hayırlı ve bereketli kılsın (bk. b-r-k) elhamdülillah: “her türlü övgü ve şükür Allah’a aittir” (bk. ḥ-m-d)
                        esmâ: isimler (bk. s-m-v) fen: bilim dalı
                        fenn-i hikmetü’l-eşya: varlıkların gayelerini inceleyen ilim ve felsefe (bk. ḥ-k-m) fenn-i kıraat ve fenn-i kitabet: okuma ve yazma ilmi (bk. k-t-b)
                        fevkalâde: olağanüstü fihriste: indeks, içindekiler
                        fünûn: bilim dalları hikmet: gaye, fayda, yarar (bk. ḥ-k-m)
                        hüccet: delil, kanıt kaside: şiir
                        kemâlât: üstünlükler, mükemmellikler (bk. k-m-l) kitab-ı kâinat: kâinat kitabı (bk. k-t-b; k-v-n)
                        kâinat kitab-ı kebîri: büyük bir kitap gibi varlıklarla yazılmış kâinat (bk. k-v-n; k-t-b; k-b-r) kâtip: yazar (bk. k-t-b)
                        maharetli: becerikli, yetenekli maşaallah: Allah ne güzel dilemiş ve yapmış
                        mecmua: kitap (bk. c-m-a) mecmua-i kâinat: kâinat kitabı (bk. c-m-a; k-v-n)
                        mezkûr: sözü geçen mikyas: ölçek
                        muhteşem: ihtişamlı, görkemli muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m)
                        musannif: sınıflandıran, düzenleyen, yazar mânidar: anlamlı (bk. a-n-y)
                        mübaşeret: temas etme, meşgul olma mücessem: cisimleşmiş
                        müellif: yazar nazar: bakış (bk. n-ẓ-r)
                        nebatî: bitkisel senâ: övme
                        sıfât: vasıflar, özellikler (bk. v-ṣ-f) taife: topluluk
                        takdir: beğendiğini dile getirme (bk. ḳ-d-r) takdis: Allah’ın her türlü eksiklik ve çirkinlikten yüce olduğunu ilân etme (bk. ḳ-d-s)
                        tarif: tanıtma, bildirme (bk. a-r-f) teyid etmek: doğrulamak
                        zemin: yer âyine: ayna
                        şeksiz: kuşkusuz, şüphesiz
                        #790586
                        Anonim

                          âyetleriyle Hàlıkımızı bize tanıttırıyor, diye o mektepli gençlere dedim. Onlar dahi tamamıyla kabul edip tasdik ederek “Hadsiz şükür olsun Rabbimize ki, tam kudsî ve ayn-ı hakikat bir ders aldık. Allah senden razı olsun” dediler.

                          Ben de dedim:

                          İnsan binler çeşit elemlerle müteellim ve binler nev’î lezzetlerle mütelezziz olacak bir zîhayat makine ve gayet derece acziyle beraber hadsiz maddî-mânevî düşmanları ve nihayetsiz fakrıyla beraber hadsiz zâhirî ve bâtınî ihtiyaçları bulunan ve mütemadiyen zevâl ve firak tokatlarını yiyen bir biçare mahlûk iken, birden iman ve ubûdiyetle böyle bir Padişah-ı Zülcelâle intisap edip bütün düşmanlarına karşı bir nokta-i istinat ve bütün hâcâtına medar bir nokta-i istimdat bularak, herkes mensup olduğu efendisinin şerefiyle, makamıyla iftihar ettiği gibi, o da böyle nihayetsiz Kadîr ve Rahîm bir Padişaha iman ile intisap etse ve ubûdiyetle hizmetine girse ve ecelin idam ilânını kendi hakkında terhis tezkeresine çevirse ne kadar memnun ve minnettar ve ne kadar müteşekkirâne iftihar edebilir, kıyas ediniz.

                          O mektepli gençlere dediğim gibi, musibetzede mahpuslara da tekrar ile derim:

                          Onu tanıyan ve itaat eden, zindanda dahi olsa bahtiyardır. Onu unutan, saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır. Hattâ bir bahtiyar mazlum, idam olunurken bedbaht zâlimlere demiş: “Ben idam olmuyorum, belki terhis ile saadete gidiyorum. Fakat, ben de sizi idam-ı ebedî ile mahkûm gördüğümden sizden tam intikamımı alıyorum.blank.gif1لاَۤاِلٰهَ اِلاَّاللهُ diyerek sürur ile teslim-i ruh eder.

                          سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ blank.gif2

                          endOfSection.gifendOfSection.gif

                          [NOT]Dipnot-1 “Allah’tan başka ilâh yoktur.” Sâffât Sûresi, 37:35; Muhammed Sûresi, 47:19.

                          Dipnot-2 “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz, Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın.” Bakara Sûresi, 2:32.[/NOT]



                          Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) Kadîr: herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r)
                          Lâ ilâhe illâllah: Allah’tan başka ilah yoktur (bk. e-l-h) Padişah-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Padişah, Allah (bk. ẕü; c-l-l)
                          Rahîm: rahmeti herşeyi kuşatan, şefkat ve merhamet sahibi Allah (bk. r-ḥ-m) acz: güçsüzlük (bk. a-c-z)
                          ayn-ı hakikat: hakikatin ta kendisi (bk. ḥ-ḳ-ḳ) bahtiyar: talihli, mutlu
                          bedbaht: talihsiz bâtınî: içe dönük
                          bîçare: çaresiz ecel: ölüm vakti
                          elem: acı, üzüntü fakr: fakirlik, ihtiyaç hali (bk. f-ḳ-r)
                          firak: ayrılık (bk. f-r-ḳ) hadsiz: sınırsız
                          hâcât: ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c) idam-ı ebedî: sonsuz yok oluş (bk. e-b-d)
                          iftihar etmek: övünmek intisap: bağlanma (bk. n-s-b)
                          kudsî: kutsal, her türlü kusur ve eksiklikten yüce (bk. ḳ-d-s) mahkûm: hüküm giymiş (bk. ḥ-k-m)
                          mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) mahpus: hapsedilmiş
                          mazlum: zulme uğramış (bk. ẓ-l-m) medar: dayanak noktası, eksen
                          mektep: okul (bk. k-t-b) mensup: bağlı (bk. n-s-b)
                          musibetzede: felâkete uğramış müteellim: elem çeken, acı duyan
                          mütelezziz: lezzet alan mütemadiyen: sürekli olarak
                          müteşekkirâne: teşekkür ederek nev’î: çeşit, tür
                          nihayetsiz: sonsuz nokta-i istimdat: yardım alınacak yer
                          nokta-i istinat: dayanak noktası (bk. s-n-d) saadet: mutluluk
                          sürur: sevinç tasdik: doğrulama, onay (bk. ṣ-d-ḳ)
                          terhis: vazifeye son verme terhis tezkeresi: vazifenin sona erdiğini gösteren belge
                          teslim-i ruh: ruhunu teslim etme (bk. r-v-ḥ) ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d)
                          zahirî: dışa dönük (bk. ẓ-h-r) zevâl: sona erme (bk. z-v-l)
                          zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)
                          #790587
                          Anonim
                            Hüve Nüktesi بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ blank.gif1
                            اَسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا blank.gif2


                            Çok aziz ve sıddık kardeşlerim,

                            Kardeşlerim, blank.gif3 لاَۤ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ ve blank.gif4 قُلْ هُوَ اللهُ deki (هُو) “Hû” lâfzında, yalnız maddî cihette bir seyahat-i hayaliye-i fikriyede, hava sahifesinin mütalâasıyla âni bir surette görünen bir zarif nükte-i tevhidde, meslek-i imaniyenin hadsiz derece kolay ve vücub derecesinde suhuletli bulunmasını ve şirk ve dalâletin mesleğinde hadsiz derecede müşkilâtlı, mümteni binler muhal bulunduğunu müşahede ettim. Gayet kısa bir işaretle o geniş ve uzun nükteyi beyan edeceğim.

                            Evet, nasıl ki bir avuç toprak, yüzer çiçeklere nöbetle saksılık eden kabında, eğer tabiata, esbaba havale edilse, lâzım gelir ki, ya o kapta küçük mikyasta yüzer, belki çiçekler adedince mânevî makineler, fabrikalar bulunsun; veyahut o parçacık topraktaki herbir zerre, bütün o ayrı ayrı çiçekleri, muhtelif hasiyetleriyle ve hayattar cihazatıyla yapmalarını bilsin, adeta bir ilâh gibi hadsiz ilmi ve nihayetsiz iktidarı bulunsun. Aynen öyle de, emir ve iradenin bir arşı olan havanın, rüzgârın herbir parçası ve bir nefes ve tırnak kadar olan (هُو) “Hû” lâfzındaki havada, küçücük mikyasta, bütün dünyada mevcut telefonların, telgrafların, radyoların ve hadsiz ve muhtelif konuşmaların merkezleri, santralları, âhize ve nâkileleri bulunsun ve o hadsiz işleri beraber ve bir anda yapabilsin; veyahut o (هُو) “Hû”daki havanın, belki unsur-u havanın herbir parçasının herbir zerresi, bütün telefoncular ve ayrı ayrı umum telgrafçılar ve radyo ile konuşanlar kadar

                            [NOT]Dipnot-1 Onun adıyla. O her kusurdan münezzehtir. “Hiçbir şey yoktur ki Onu hamd ile tesbih etmesin.” İsrâ Sûresi, 17:44.

                            Dipnot-2 Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi; sonsuza kadar sürekli üzerinize olsun.

                            Dipnot-3 “Ondan başka hiçbir ilâh yoktur.” Bakara Sûresi, 2:163; Âl-i İmran Sûresi, 3:2.

                            Dipnot-4 “De ki: O Allah’tır.” İhlâs Sûresi, 112:1.[/NOT]



                            Hüve: O, Allah arş: taht; emir ve egemenliğin icra yeri (bk. a-r-ş)
                            aziz: çok değerli, izzetli (bk. a-z-z) beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n)
                            cihazat: organlar, donanım dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l)
                            emir ve irade: Allah’ın yaratılışa dair emir ve dilemeleri (bk. r-v-d) esbab: sebepler (bk. s-b-b)
                            hadsiz: sınırsız hasiyet: özellik
                            hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y) iktidar: güç, kuvvet (bk. ḳ-d-r)
                            lâfz: ifade, kelime maddî cihet: maddeye bakan yön
                            meslek-i imaniye: iman yolu (bk. e-m-n) mevcut: var olan (bk. v-c-d)
                            mikyas: ölçek muhal: imkansız
                            muhtelif: çeşitli mümteni: imkansız
                            mütalâa: inceleme müşahede: gözlem (bk. ş-h-d)
                            müşkilât: zorluk nihayetsiz: sonsuz
                            nâkile: iletici nükte: ince ve derin mânâ
                            nükte-i tevhid: Allah’ın birliğine dair ince bir mânâ (bk. v-ḥ-d) seyahat-i hayaliye-i fikriye: hayalde ve düşüncede yapılan yolculuk (bk. f-k-r; ḫ-y-l)
                            suhulet: kolaylık suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
                            sıddık: çok doğru ve bağlı (bk. ṣ-d-ḳ) tabiat: doğa, maddî âlem (bk. ṭ-b-a)
                            umum: bütün unsur-u hava: hava maddesi
                            vücub: kesinlik, zorunluluk (bk. v-c-b) zarif: güzel, ince
                            zerre: atom âhize: alıcı
                            âni: birden bire şirk: Allah’a ortak koşma
                            #790588
                            Anonim

                              mânevî şahsiyetleri ve kabiliyetleri bulunsun ve onların umum dillerini bilsin ve aynı zamanda başka zerrelere de bildirsin, neşretsin. Çünkü, bilfiil o vaziyet kısmen görünüyor ve havanın bütün eczasında o kabiliyet var. İşte, ehl-i küfrün ve tabiiyyun ve maddiyyunların mesleklerinde, değil bir muhal, belki zerreler adedince muhaller ve imtinâlar ve müşkilâtlar âşikâre görünüyor.

                              Eğer Sâni-i Zülcelâle verilse, hava bütün zerratıyla O’nun emirber neferi olur. Birtek zerrenin muntazam birtek vazifesi kadar kolayca, hadsiz küllî vazifelerini Hâlıkının izniyle ve kuvvetiyle ve Hâlıka intisap ve istinad ile ve Sâniinin cilve‑i kudretiyle ve bir anda, şimşek sür’atinde ve (هُو) “Hû” telâffuzu ve havanın temevvücü suhuletinde yapar. Yani, kalem-i kudretin hadsiz ve harika ve muntazam yazılarına bir sahife olur. Ve zerreleri, o kalemin uçları; ve zerrelerin vazifeleri dahi, kalem-i kaderin noktaları bulunur. Birtek zerrenin hareketi derecesinde kolay çalışır.

                              İşte, ben blank.gif1 لاَۤ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ ve blank.gif2 قُلْ هُوَ اللهُ deki hareket-i fikriye ile seyahatimde hava âlemini temâşâ ve o unsurun sahifesini mütalâa ederken, bu mücmel hakikati tam vazıh ve mufassal, aynelyakîn müşahede ettim. Ve (هُو) “Hû”nun lâfzında, havasında böyle parlak bir burhan ve bir lem’a-i Vâhidiyet bulunduğu gibi, mânâsında ve işaretinde gayet nuranî bir cilve-i Ehadiyet ve çok kuvvetli bir hüccet-i tevhid ve “(هُو) ‘Hû’ zamirinin mutlak ve müphem işareti hangi Zâta bakıyor?” işaretine bir karine-i taayyün o hüccette bulunması içindir ki, hem

                              [NOT]Dipnot-1 “Ondan başka hiçbir ilâh yoktur.” Bakara Sûresi, 2:163; Âl-i İmran Sûresi, 3:2; Haşir Sûresi, 59:22.

                              Dipnot-2 “De ki: O Allah’tır.” İhlâs Sûresi, 112:1.[/NOT]



                              Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) Hüve: O, Allah
                              Sâni-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyi sanatla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l) Sânii: herşeyi sanatlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a)
                              aynelyakin: gözle görerek kesin bilgi edinme (bk. y-ḳ-n) bilfiil: fiilen, gerçekte (bk. f-a-l)
                              burhan: delil cilve-i Ehadiyet: Allah’ın birliğinin herbir şeyde görünmesi (bk. c-l-y; v-ḥ-d)
                              cilve-i kudret: Allah’ın kudretinin yansıması (bk. c-l-y; ḳ-d-r) ecza: cüzler, parçalar (bk. c-z-e)
                              ehl-i küfür: inkârcılar, inançsızlar, kâfirler (bk. k-f-r) emirber nefer: emre hazır asker
                              hadsiz: sayısız hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                              hareket-i fikriye: fikrî hareket, akıl yürütme (bk. f-k-r) hüccet: delil
                              hüccet-i tevhid: Allah’ın birliğinin delili (bk. v-ḥ-d) imtinâ: imkansızlık
                              intisap: bağlanma (bk. n-s-b) istinad: dayanma (bk. s-n-d)
                              kalem-i kader: kader kalemi (bk. ḳ-d-r) kalem-i kudret: varlıkların ve olayların düzenli olarak vücuda gelişinde bir kalem gibi eserini gösteren İlâhî güç (bk. ḳ-d-r)
                              karine-i taayyün: belirtme işareti, “O” zamirinin Allah’a işaret etmesi küllî: kapsamlı, büyük (bk. k-l-l)
                              lem’a-i Vâhidiyet: Allah’ın birliğini gösteren parıltı (bk. v-ḥ-d) lâfz: ifade, kelime
                              maddiyyun: materyalistler, herşeyi madde ile açıklamaya çalışanlar meslek: gidilen yol, usül
                              mufassal: ayrıntılı muhal: imkansızlık
                              muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m) mutlak: serbest bırakılmış, sınırı belirtilmemiş (bk. ṭ-l-ḳ)
                              mücmel: özetlenmiş (bk. c-m-l) müphem: belirsiz
                              mütalâa: etraflıca düşünme müşahede: gözlem (bk. ş-h-d)
                              müşkilât: zorluklar neşretmek: yaymak
                              nuranî: nurlu, ışıklı (bk. n-v-r) suhulet: kolaylık
                              sür’at: hız tabiiyyun: tabiatçılar, herşeyin tabiatın tesiriyle meydana geldiğini iddia edenler (bk. ṭ-b-a)
                              telâffuz: söyleyiş, ifade etme temevvüc: dalgalanma
                              temâşâ: seyretme umum: bütün
                              vazıh: açık, âşikar zerrat: zerreler, atomlar
                              zerre: atom, maddenin en küçük parçası âlem: kâinat, evren (bk. a-l-m)
                              âşikâre: açıkça
                              #790589
                              Anonim

                                Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, hem ehl-i zikir, makam-ı tevhidde bu kudsî kelimeyi çok tekrar ederler diye, ilmelyakîn ile bildim.

                                Evet, meselâ bir nokta beyaz kâğıtta iki üç nokta konulsa karıştığı; ve bir adam, muhtelif çok vazifeleri beraber yapmasıyla şaşıracağı; ve bir küçük zîhayata çok yükler yüklenmesiyle altında ezildiği; ve bir lisan ve bir kulak, aynı anda müteaddit kelimelerin beraber çıkması ve girmesi, intizamını bozup karışacağı halde, aynelyakîn gördüm ki, (هُوَ) “Hüve”nin anahtarıyla ve pusulasıyla fikren seyahat ettiğim hava unsurunda, herbir parçası, hattâ herbir zerresi içine muhtelif binler noktalar, harfler, kelimeler konulduğu veya konulabileceği halde karışmadığını ve intizamını bozmadığını; hem ayrı ayrı pek çok vazifeler yaptığı halde hiç şaşırmadan yapıldığını; ve o parçaya ve zerreye pek çok ağır yükler yüklendiği halde hiç zaaf göstermeyerek, geri kalmayarak intizamla taşıdığını; hem binler ayrı ayrı kelime, ayrı ayrı tarzda, mânâda o küçücük kulak ve lisanlara kemâl-i intizamla gelip, çıkıp, hiç karışmayarak, bozulmayarak o küçücük kulaklara girip o gayet incecik lisanlardan çıktığı; ve o her zerre ve her parçacık, bu acip vazifeleri görmekle beraber, kemâl-i serbestiyetle, cezbedârâne, hal diliyle ve mezkûr hakikatin şehadeti ve lisanıylablank.gif1 لاَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ ve blank.gif2 قُلْ هُوَ اللهُ اَحَدٌ deyip gezer ve fırtınaların ve şimşek ve berk ve gök gürültüsü gibi havayı çarpıştırıcı dalgalar içerisinde intizamını ve vazifelerini hiç bozmuyor ve şaşırmıyor ve bir iş diğer bir işe mâni olmuyor; ben aynelyakîn müşahede ettim.

                                Demek, ya herbir zerre ve herbir parça havada nihayetsiz bir hikmet ve nihayetsiz bir ilmi, iradesi ve nihayetsiz bir kuvveti, kudreti ve bütün zerrâta hâkim-i mutlak bir hassaları bulunmak lâzımdır ki, bu işlere medar olabilsin. Bu ise zerreler adedince muhal ve bâtıldır. Hiçbir şeytan dahi bunu hatıra getiremez. Öyle ise, bu sahife-i hava, hakkalyakin, aynelyakîn, ilmelyakîn derecesinde bedahetle, Zât-ı Zülcelâlin hadsiz, gayr-ı mütenâhi ilmi ve hikmetle çalıştırdığı kalem-i

                                [NOT]Dipnot-1 “Ondan başka hiçbir ilâh yoktur.” Bakara Sûresi, 2:163; Âl-i İmran Sûresi, 3:2.

                                Dipnot-2 “De ki: O Allah birdir.” İhlâs Sûresi, 112:1.[/NOT]



                                Hüve: O, Allah Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân: açıklaması mu’cize olan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n)
                                Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l) aynelyakin: gözle görerek kesin bilgi edinme (bk. y-ḳ-n)
                                bedahet: açıklık berk: şimşek
                                bâtıl: doğru olmayan, yalan, yanlış cezbedârâne: kendinden geçerek
                                ehl-i zikir: Allah’ı sürekli olarak zikredenler, ananlar gayr-ı mütenâhi: sonsuz
                                hadsiz: sınırsız hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                                hakkalyakin: bizzat yaşayarak kesin bilgi edinme (bk. ḥ-ḳ-ḳ; y-ḳ-n) hassa: özellik
                                hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hâkim-i mutlak: herşey üzerinde sınırsız egemenlik sahibi olan (bk. ḥ-k-m; ṭ-l-ḳ)
                                ilmelyakin: ilmî bilgiye dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak biçimde öğrenme (bk. a-l-m; y-ḳ-n) intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m)
                                irade: isteme, dileme, tercih (bk. r-v-d) kemâl-i intizam: tam ve mükemmel düzenlilik (bk. k-m-l; n-ẓ-m)
                                kemâl-i serbestiyet: tam serbestlik (bk. k-m-l) kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r)
                                kudsî: kutsal, kusur ve eksiklikten yüce (bk. ḳ-d-s) lisan: dil
                                makam-ı tevhid: tevhid makamı, kalben Allah’ın birliğinin hissedildiği hal (bk. v-ḥ-d) medar: eksen, dayanak
                                mezkûr: sözü geçen muhal: imkansız
                                muhtelif: çeşitli müteaddit: çeşitli, birden fazla
                                müşahede: gözlem (bk. ş-h-d) sahife-i hava: hava sayfası
                                zerre: atom, en küçük madde parçası zerrât: zerreler, atomlar
                                zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d)
                                #790590
                                Anonim

                                  kudret ve kaderin mütebeddil sahifesi ve bir Levh-i Mahfuzun âlem-i tagayyürde ve mütebeddil şuûnâtında bir Levh-i Mahv, İsbat namında yazar bozar tahtası hükmündedir.

                                  İşte, hava unsuru yalnız nakl-i asvat vazifesinde mezkûr cilve-i vahdâniyeti ve mezkûr acaibi gösterdiği ve dalâletin hadsiz muhaliyetini izhar ettiği gibi; unsur‑u havanın sair ehemmiyetli vazifelerinden biri de elektrik, câzibe, dâfia, ziya gibi sair letâifin naklinde şaşırmadan, muntazaman, asvat naklindeki vazifeyi gördüğü aynı zamanda bu vazifeleri dahi gördüğü aynı zamanında, bütün nebatat ve hayvanata teneffüs ve telkih gibi hayata lüzumu bulunan levazımatı kemâl-i intizamla yetiştiriyor. Emir ve irade-i İlâhiyenin bir arşı olduğunu kat’î bir surette ispat ediyor. Ve serseri tesadüf ve kör kuvvet ve sağır tabiat ve karışık, hedefsiz esbab ve âciz, câmid, cahil maddeler bu sahife-i havaiyenin kitabetine ve vazifelerine karışması hiçbir cihetle ihtimal ve imkânı bulunmadığını aynelyakin derecesinde ispat ettiğini kat’î kanaat getirdim. Ve herbir zerre ve herbir parça lisan-ı hâl ileblank.gif1 لاَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ veblank.gif2 قُلْ هُوَ اللهُ اَحَدٌdediklerini bildim. Ve bu (هُوَ) “Hüve” anahtarıyla havanın maddî cihetindeki bu acaibi gördüğüm gibi, hava unsuru da bir (هُو) “Hû” olarak âlem-i misal ve âlem-i mânâya bir anahtar oldu.

                                  Gördüm ki, âlem-i misal, nihayetsiz fotoğraflar ve herbir fotoğraf, hadsiz hâdisât-ı dünyeviyeyi aynı zamanda hiç karıştırmayarak alıyor. Binler dünya kadar büyük ve geniş bir sinema-i uhreviye ve fâniyâtın fâni ve zâil hallerini ve vaziyetlerini ve geçici hayatlarının meyvelerini sermedî temâşâgâhlarda ve Cennette

                                  [NOT]
                                  Dipnot-1
                                  “Ondan başka hiçbir ilâh yoktur.” Bakara Sûresi, 2:163; Âl-i İmran Sûresi, 3:2; Haşir Sûresi, 59:22.

                                  Dipnot-2 “De ki: O Allah birdir.” İhlâs Sûresi, 112:1.[/NOT]



                                  Hüve: O, Allah Levh-i Mahfuz: herşeyin bütün ayrıntılarıyla yazıldığı mânevî kader levhası (bk. ḥ-f-ẓ)
                                  Levh-i Mahv, İsbat: bir şeyin yıkılıp tekrar kuruluşunu gösteren mânevî levha, yaz boz tahtası acaip: şaşırtıcı ve hayret verici şey
                                  asvat: sesler aynelyakin: gözle görerek kesin bilgi edinme (bk. y-ḳ-n)
                                  cihet: yön, taraf cilve-i vahdâniyet: Cenab-ı Allah’ın birlik görüntüsü (bk. c-l-y; v-ḥ-d)
                                  câmid: cansız câzibe: çekim gücü
                                  dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) dâfia: itme gücü
                                  ehemmiyetli: önemli emir ve irade-i İlâhiyenin arşı: Allah’ın emir ve iradesinin tahtı (bk. r-v-d; e-l-h; a-r-ş)
                                  esbab: sebepler (bk. s-b-b) fâni: gelip geçici, ölümlü (bk. f-n-y)
                                  fâniyat: fâni, geçici şeyler (bk. f-n-y) hadsiz: sınırsız
                                  hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hâdisât-ı dünyeviye: dünyaya ait olaylar
                                  izhar etmek: göstermek (bk. ẓ-h-r) kalem-i kudret ve kader: varlıkların ve olayların düzenli olarak meydana gelişinde bir kalem gibi eserini gösteren İlâhî güç (bk. ḳ-d-r)
                                  kat’î: kesin kemâl-i intizam: tam ve mükemmel düzen (bk. k-m-l; n-ẓ-m)
                                  kitabet: yazım (bk. k-t-b) letâif: maddi olmayan, çok ince şeyler (bk. l-ṭ-f)
                                  levazımat: gerekli şeyler lisan-ı hâl: hal ve beden dili
                                  mezkûr: sözü geçen muhaliyet: imkansızlık
                                  muntazaman: düzenli olarak (bk. n-ẓ-m) mütebeddil: değişken
                                  nakl-i asvat: seslerin nakli, iletimi nebatat: bitkiler
                                  nihayetsiz: sınırsız, sonsuz sahife-i havaiye: hava sahifesi
                                  sair: diğer sermedî: sürekli, kalıcı
                                  sinema-i uhreviye: âhirete ait sinema (bk. e-ḫ-r) suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
                                  tabiat: doğa, canlı cansız varlıklar, maddî âlem (bk. ṭ-b-a) telkih: aşılama
                                  temâşâgâh: seyir yeri teneffüs: soluklanma, nefes alma
                                  unsur-u hava: hava maddesi zerre: atom, en küçük madde parçası
                                  ziya: ışık zâil: yok olup gidici, geçici (bk. z-v-l)
                                  âciz: güçsüz, zayıf (bk. a-c-z) âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem (bk. a-l-m; m-s̱-l)
                                  âlem-i mânâ: mânâ âlemi, mânen anlaşılan ve bilinen âlem (bk. a-l-m; a-n-y) âlem-i tagayyür: değişken âlem (bk. a-l-m)
                                  şuûnat: işler, fiiller ve tasarruflar (bk. ş-e-n)
                                15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 31)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.