- Bu konu 37 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
27 Temmuz 2011: 14:51 #671178
Anonim
On Yedinci Lem’aZühre’den gelmiş On Beş Notadan ibarettir.
MukaddimeBU LEM’ANIN telifinden on iki sene evvel,
1 inâyet-i Rabbâniye ile, marifet-i İlâhiyede bir hareket-i fikriye ve bir seyahat-i kalbiye ve bir inkişâfât-ı ruhiyede tezahür eden bazı lemeât-ı tevhidiyeyi, Arabî olarak, notalar suretinde Zühre, Şule, Habbe, Şemme, Zerre, Katre gibi risalelerde kaydetmiştim. Uzun bir hakikatin yalnız bir ucunu göstermek ve parlak bir nurun yalnız bir şuâını irâe etmek tarzında yazıldığından, yalnız kendi kendime birer hatıra ve birer ihtar şeklinde olduğundan, başkalarının istifadesi mahdut kalmıştı. Hususan, en mümtaz ve en has kardeşlerimin kısm-ı âzamı Arabî okumamışlar. Bunların ısrarı ve ilhâhıyla, o notaların, o lem’aların kısmen izahlı ve kısmen kısa bir meâlini Türkçe olarak yazmaya mecbur oldum. Şu notalar ve Arabî risaleler, Yeni Said’in en evvel hakikat ilminden bir derece şuhud suretinde gördüğü için, tağyir edilmeden, mealleri yazıldı. Onun için, bazı cümleler, sair Sözlerde de zikredilmekle beraber burada da zikrediliyor. Ve bir kısmı, gayet mücmel olmakla beraber, izah edilmiyor, tâ letâfet-i asliyesini kaybetmesin.
[NOT]Dipnot-1 “On iki sene evvel” denilen tarih, Hicrî 1340, Milâdî 1921 seneleridir.[/NOT]
Arabî: Arapça Habbe: Mesnevî-i Nuriye adlı eserde yer alan bir bölüm Katre: Mesnevî-i Nuriye adlı eserde yer alan bir bölüm Sözler: Risale-i Nur Külliyatında yer alan bir eser Yeni Said: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî) Zerre: Mesnevî-i Nuriye adlı eserde yer alan bir bölüm Zühre: Mesnevî-i Nuriye adlı eserde yer alan bir bölüm evvel: önce gayet: çok hakikat: gerçek hakikat ilmi: eşyanın gerçek ve doğru yüzünü gösteren ilim; Kur’ân ilmi hareket-i fikriye: fikrî hareket, düşünce alanındaki hareketlilik hususan: özellikle ibaret: meydana gelen, oluşan ihtar: hatırlatma ilhâh: bir şeyin kabulü için ısrarla üzerine düşmek inkişâfât-ı ruhiye: ruh ile manevî alanlarda yapılan açılımlar inâyet-i Rabbâniye: Allah’ın inayeti, yardımı irâe etmek: göstermek izah: açıklama kısm-ı âzam: büyük kısım lemeât-ı tevhidiye: Allah’ın birliğini gösteren parıltılar lem’a: parıltı letâfet-i asliye: bir şeyin aslında ve temelinde bulunan tatlılık, hoşluk mahdut: sınırlı marifet-i İlâhiye: Allah’ı bilme ve tanıma meâl: açıklama, anlam mukaddime: başlangıç, giriş mücmel: kısa, öz mümtaz: seçkin, üstün nota: bildiri risale: küçük çaplı kitap; Risale-i Nur’un bölümleri sair: diğer seyahat-i kalbiye: kalple yapılan manevî yolculuk suret: biçim, şekil tağyir etmek: değiştirmek telif: yazılı eser ortaya koyma tezahür eden: ortaya çıkan, görünen zikredilmek: anılmak, belirtilmek Şemme: Mesnevî-i Nuriye adlı eserde yer alan bir bölüm Şule: Mesnevî-i Nuriye adlı eserde yer alan bir bölüm şuhud: görme, şahid olma şuâ: ışın, güçlü ışık 27 Temmuz 2011: 14:53 #794836Anonim
BİRİNCİ NOTA
Kendi nefsime hitaben demiştim: Ey gafil Said! Bil ki, şu âlemin fenâsından sonra sana refakat etmeyen ve dünyanın harabıyla senden mufarakat eden birşeye kalbini bağlamak sana lâyık değildir. Hususan senin asrının inkırazıyla seni terk edip arka çeviren ve bahusus berzah seferinde arkadaşlık etmeyen ve hususan seni kabir kapısına kadar teşyî etmeyen,
1 hususan bir iki sene zarfında ebedî bir firakla senden ayrılıp günahını senin boynuna takan, hususan senin rağmına olarak husulü ânında seni terk eden fâni şeylerle kalbini bağlamak kâr-ı akıl değildir.
Eğer aklın varsa, uhrevî inkılâbâtında, berzahî etvârında ve dünyevî inkılâbâtının müsâdemâtı altında ezilen, bozulan ve ebedî seferde sana arkadaşlığa muktedir olmayan işleri bırak, ehemmiyet verme, onların zevâlinden kederlenme.
Sen kendi mahiyetine bak ki: Senin lâtifelerin içinde öyle bir lâtife var ki, ebedden ve Ebedî Zattan başkasına razı olamaz. Ondan başkasına teveccüh edemiyor. Mâsivâsına tenezzül etmez. Bütün dünyayı ona versen, o fıtrî ihtiyacı tatmin edemez. O şey ise, senin duygularının ve lâtifelerinin sultanıdır. Fâtır-ı Hakîmin emrine mutî olan o sultanına itaat et, kurtul.
İKİNCİ NOTA
Hakikattar bir rüyada gördüm ki, insanlara diyordum:
“Ey insan! Kur’ân’ın desâtirindendir ki, Cenâb-ı Hakkın mâsivâsından hiçbir şeyi, ona taabbüd edecek bir derecede kendinden büyük zannetme. Hem, sen kendini hiçbir şeyden tekebbür edecek derecede büyük tutma. Çünkü mahlûkat mâbûdiyetten uzaklık noktasında müsâvi oldukları gibi, mahlûkiyet nisbetinde de birdirler.”
[NOT]Dipnot-1 bk. Buhârî, Rikak 42; Müslim, Zühd 5; Tirmizî, Zühd 46; Nesâî, Cenaiz 52; Müsned 3:110.[/NOT]
Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah Ebedî Zat: varlığının sonu olmayan Allah Fâtır-ı Hakîm: her şeyi hikmetle ve benzersiz sanatıyla yaratan Allah asır: yüzyıl bahusus: hususan, özellikle berzah: öldükten sonra ruhların kıyamete kadar kalacakları mânevî âlem berzahî: kabir âlemine ait desâtir: prensipler, kurallar dünyevî: dünya ile ilgili ebed: sonsuzluk ebedî: sonsuz ehemmiyet: değer, önem etvâr: haller, tavırlar fenâ: gelip geçici oluş firak: ayrılık fıtrî: doğal, yaratılıştan gelen gafil: duyarsız, sorumsuz hakikattar: tamamen gerçek olan harab: yok olma, yıkılma hitaben: hitap ederek husul: meydana gelme hususan: özellikle inkılâbât: değişimler, dönüşümler inkıraz: dağılıp yok olma, son bulma kâr-ı akıl: akıl kârı, işi lâtife: ince duygu mahiyet: öz nitelik, özellik mahlûkat: varlıklar mahlûkiyet: yaratılmış olma mufarakat eden: ayrılan muktedir olmayan: gücü yetmeyen mutî: emre uyan, itaat eden mâbûdiyet: ibadet edilmeye lâyık olma mâsivâ: Allah’ın dışındaki varlıklar müsâdemât: vuruşmalar, çarpışmalar müsâvi: eşit, denk nefs: insanın kendisi nisbet: oran, kıyas nota: bildiri rağmına: zıddına, aksine refakat: arkadaşlık taabbüd etmek: kulluk etmek tekebbür etmek: kibirlenmek, büyüklenmek tenezzül etmek: alçalmak, kendi değerini düşürmek teveccüh etmek: yönelmek teşyî: uğurlama; vefat eden kişinin kabre götürülüp defnedilmesi uhrevî: ahirete ait zevâl: geçicilik, yokluk âlem: dünya 27 Temmuz 2011: 14:55 #794837Anonim
ÜÇÜNCÜ NOTA
Ey gafil Said! Bil ki, galat-ı his nev’inden, gayet muvakkat dünyayı lâyemut ve daimî görüyorsun. Etrafına ve dünyaya baktığın zaman bir derece sabit ve müstemir gördüğünden, fâni nefsini de o nazarla sabit telâkki ettiğinden, yalnız kıyametin kopacağından dehşet alıyorsun. Güya kıyametin kopmasına kadar yaşayacaksın gibi, yalnız ondan korkuyorsun.
1
Aklını başına al. Sen ve hususî dünyan, daimî zeval ve fenâ darbesine mâruzsunuz. Senin bu galat-ı hissin ve mağlâtan şu misale benzer ki: Bir adam, elinde olan âyinesini bir hane veya bir şehre veya bir bahçeye karşı tutsa, misalî bir hane, bir şehir, bir bahçe, o âyinede görünür. Ednâ bir hareket ve küçük bir tagayyür âyinenin başına gelse, o misalî hane ve şehir ve bahçede hercümerc ve karışıklık düşer. Hariçteki hakikî hane, şehir ve bahçenin devam ve bekàsı sana fayda vermez. Çünkü, senin elindeki âyinedeki hane ve sana ait şehir ve bahçe, yalnız âyinenin sana verdiği mikyas ve mizanladır.
Senin hayatın ve ömrün âyinedir. Senin dünyanın direği ve âyinesi ve merkezi, senin ömrün ve hayatındır. Her dakikada o hane ve şehir ve bahçenin ölmesi mümkün ve harap olması muhtemel olduğundan, her dakika senin başına yıkılacak ve senin kıyametin kopacak bir vaziyettedir. Madem öyledir, sen bu hayatına ve dünyana, çekemedikleri ve kaldıramadıkları yükleri yükletme.
DÖRDÜNCÜ NOTA
Bil ki, ekseriyetle Fâtır-ı Hakîmin âdetidir: Ehemmiyetli ve kıymettar şeyleri aynıyla iade ediyor. Yani, ekser eşyanın misliyle tazelenmesi, mevsimlerin tebeddülünde, asırların değişmesinde o kıymettar, ehemmiyetli şeyleri aynıyla iade ediyor. Yevmî ve senevî ve asrî haşirlerin umumunda, şu kaide-i âdetullah ekseriyetle muttarid görünüyor.
İşte bu sabit kaideye binaen deriz: Madem, fünunun ittifakıyla ve ulûmun şehadetiyle, hilkat şeceresinin en mükemmel meyvesi insandır. Ve mahlûkat içinde
[NOT]Dipnot-1 bk. Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn 4:64; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ 2:368.[/NOT]
Fâtır-ı Hakîm: her şeyi hikmetle ve benzersiz şekilde yaratan Allah asrî: yüzyıllık bekà: devamlılık, kalıcılık binaen: dayanarak daimî: devamlı, sürekli ednâ: en aşağı ehemmiyetli: değerli, önemli ekser: çoğunluk ekseriyetle: çoğunlukla eşya: şeyler, varlıklar fenâ: fânilik, gelip geçicilik fâni: geçici olan, ölümlü fünun: ilimler gafil: duyarsız, umursamaz galat-ı his: his yanılması hakikî: asıl, gerçek hane: ev harap olmak: yıkılıp yok olmak haşir: yeniden diriltmek hercümerc: karma karışık hilkat şeceresi: yaratılış ağacı hususî: özel ittifak: anlaşma, birlik kaide: kural, prensip kaide-i âdetullah: Allah’ın adeti olan konum, kural kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması kıymettar: kıymetli, değerli lâyemut: ölümsüz mahlûkat: varlıklar mağlâta: aldatmaca mikyas: ölçek misalî: görüntüden ibaret misil: benzer mizan: ölçü, denge muhtemel: ihtimal dahilinde muttarid: düzenli, kesintisiz muvakkat: geçici mâruz olma: uğrama, yüzyüze gelme müstemir: devamlı, kararlı nazar: bakış nefs: kişinin kendisi nev’i: tür, cins nota: bildiri senevî: yıllık tagayyür: başkalaşım, değişme tebeddül: değişim telâkki etmek: kabul etmek, algılamak ulûm: ilimler umum: genel vaziyet: durum, hal yevmî: günlük zevâl: gelip geçici olma âdet: kanun, genel uygulama şehadet: şahitlik 27 Temmuz 2011: 14:57 #794838Anonim
en ehemmiyetli insandır. Ve mevcudat içinde en kıymettar insandır. Ve insanın bir ferdi, sair hayvânâtın bir nev’i hükmündedir. Elbette, kat’î bir hads ile hükmedilir ki, haşir ve neşr-i ekberde, beşerin herbir ferdi aynıyla, cismiyle, ismiyle, resmiyle iade edilecektir.
BEŞİNCİ NOTA
Şu notada, Avrupa fünunu ve medeniyeti, Eski Said’in fikrinde bir derece yerleştiği için, Yeni Said harekât-ı fikriyede seyrettiği zaman, Avrupa’nın fünun ve medeniyeti o seyahat-i kalbiyede emrâz-ı kalbiyeye inkılâp ederek ziyade müşkilâta medar olduğundan, bilmecburiye, Yeni Said zihnini silkeleyip, muzahraf felsefeyi ve sefih medeniyeti atmak isterken, kendi ruhunda Avrupa’nın lehinde şehadet eden hissiyât-ı nefsaniyeyi susturmak için, Avrupa’nın şahs-ı mânevîsi ile bir cihette gayet kısa, bir cihette uzun, gelecek muhavereye mecbur olmuştur.
Yanlış anlaşılmasın, Avrupa ikidir. Birisi, İsevîlik din-i hakikîsinden aldığı feyizle hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye nâfi san’atları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden bu birinci Avrupa’ya hitap etmiyorum. Belki, felsefe-i tabiiyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiâtını mehâsin zannederek beşeri sefâhete ve dalâlete sevk eden bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki:
O zaman, o seyahat-i ruhiyede, mehâsin-i medeniyet ve fünun-u nâfiadan başka olan mâlâyâni ve muzır felsefeyi ve muzır ve sefih medeniyeti elinde tutan Avrupa’nın şahs-ı mânevîsine karşı demiştim:
Bil, ey ikinci Avrupa! Sen sağ elinle sakîm ve dalâletli bir felsefeyi ve sol elinle sefih ve muzır bir medeniyeti tutup dâvâ edersin ki, “Beşerin saadeti bu ikisiyledir.” Senin bu iki elin kırılsın ve şu iki pis hediyen senin başını yesin ve yiyecek!
Avrupa: (bk. bilgiler) Avrupa fünunu ve medeniyeti: Avrupa fenleri ve medeniyeti Eski Said/Yeni Said: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî) adalet: her hak sahibine hakkının tam ve eksiksiz verilmesi beşer: insan bilmecburiye: zorunlu olarak cihet: yön, taraf cisim: beden dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık din-i hakikî: gerçek din ehemmiyetli: değerli, önemli emrâz-ı kalbiye: kalp hastalıkları, mânevî hastalıklar felsefe-i tabiiye: her şeyi tabiata dayandıran felsefe feyiz: mânevî gıda, bereket fünun: ilimler fünun-u nâfia: faydalı ilimler hads: güçlü sezgi, seziş hakkaniyet: doğruluk, haklı olmak harekât-ı fikriye: fikir hareketleri, düşünce alanındaki hareketler hayat-ı içtimaiye-i beşeriye: insanların sosyal hayatı hayvânât: hayvanlar haşir ve neşr-i ekber: öldükten sonra yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma ve tekrar dağılıp yayılma hissiyât-ı nefsaniye: nefse ait duygular hitap: konuşma inkılâp etmek: dönüşmek kat’î: kesin kıymettar: kıymetli, değerli medar: sebep, kaynak mehâsin: güzellikler mehâsin-i medeniyet: modern medeniyetin insanlığa sunduğu güzellikleri mevcudat: varlıklar muhavere: karşılıklı konuşma muzahraf: sahte, kof muzır: zararlı mâlâyâni: anlamsız, faydasız müşkilât: zorluklar nev’i: çeşit nota: bildiri nâfi: faydalı saadet: mutluluk sair: diğer sakîm: hastalıklı, bozuk sefih: yasak zevk ve eğlencelere aşırı düşkün olan sefâhet: yasak zevk ve eğlencelere düşkünlük; beyinsizce davranış sevk eden: yönlendiren seyahat-i kalbiye: kalple yapılan mânevî yolculuk seyahat-i ruhiye: ruhla yapılan mânevî yolculuk seyyiât: günahlar, kötülükler ziyade: çok, fazla zulmet: karanlık İsevîlik: (bk. bilgiler – Hıristiyanlık) şahs-ı mânevî: belli bir kişi olmayıp, bir topluluktan meydana gelen mânevî kişilik şehadet eden: şahitlik eden 27 Temmuz 2011: 14:58 #794839Anonim
Ey küfür ve küfrânı dağıtıp neşreden bedbaht ruh! Acaba, hem ruhunda, hem vicdanında, hem aklında, hem kalbinde dehşetli musibetlerle musibetzede olmuş ve azaba düşmüş bir adamın, cismiyle zâhirî bir surette, aldatıcı bir ziynet ve servet içinde bulunmasıyla saadeti mümkün olabilir mi? Ona mesut denilebilir mi?
Âyâ, görmüyor musun ki, bir adamın cüz’î bir emirden meyus olması ve vehmî bir emelden ümidi kesilmesi ve ehemmiyetsiz bir işten inkisar-ı hayale uğraması sebebiyle, tatlı hayaller ona acılaşıyor, şirin vaziyetler onu tazip ediyor, dünya ona dar geliyor, zindan oluyor. Halbuki, senin şeâmetinle kalbinin en derin köşelerinde ve ruhunun tâ esasında dalâlet darbesini yiyen ve o dalâlet cihetiyle bütün emelleri inkıtaa uğrayan ve bütün elemleri ondan neş’et eden bir biçare insana hangi saadeti temin ediyorsun? Acaba, zâil, yalancı bir cennette cismi bulunan ve kalbi, ruhu cehennemde azap çeken bir insana mesut denilebilir mi? İşte, sen biçare beşeri böyle baştan çıkardın; yalancı bir cennet içinde cehennemî bir azap çektiriyorsun.
Ey beşerin nefs-i emmâresi! Bu temsile bak, beşeri nereye sevk ettiğini bil. Meselâ bizim önümüzde iki yol var. Birisinden gidiyoruz. Görüyoruz ki, her adım başında biçare, âciz bir adam bulunur. Zalimler hücum edip malını, eşyasını gasp ederek kulübeciğini harap ediyorlar. Bazen da yaralıyorlar. Öyle bir tarzda ki, acınacak haline semâ ağlıyor. Nereye bakılsa, hal bu minval üzere gidiyor. O yolda işitilen sesler zalimlerin gürültüleri, mazlumların ağlayışları olduğundan, umumî bir matem o yolu kaplıyor. İnsan, insaniyet cihetiyle gayrın elemiyle müteellim olduğundan, hadsiz bir eleme giriftar oluyor. Halbuki vicdan bu derece teellüme tahammül edemediğinden, o yolda giden iki şeyden birisine mecbur olur: Ya insaniyetten tecerrüt edip ve nihayetsiz vahşeti iltizam ederek öyle bir kalbi taşıyacak ki, kendi selâmetiyle beraber umumun helâketi onu müteessir etmesin; veyahut kalb ve aklın muktezasını iptal etsin.
Ey sefahet ve dalâletle bozulmuş ve İsevî dininden uzaklaşmış Avrupa! Deccal
Avrupa: (bk. bilgiler) bedbaht: kötü bahtlı, tahlihsiz beşer: insanlık bîçare: çaresiz, zavallı cihet: şekil, yön cüz’î: ferdî, az, küçük dalâlet: inançsızlık, hak yoldan sapkınlık ehemmiyetsiz: önemsiz, değersiz elem: acı, keder emel: umut, istek eşya: şeyler, varlıklar gasp etmek: zorla almak gayr: başkası giriftar olmak: tutulmak hadsiz: sınırsız harap etme: yıkma, yok etme helâket: mahvolma, yok oluş iltizam etme: gerekli görme inkisar-ı hayal: hayal kırıklığı inkıtaa uğrama: kesintiye uğrama küfran: nankörlük küfür: inkâr ve inançsızlık mazlum: zulme uğramış mes’ut: mutlu meyus: ümitsiz minval: yol; tarz, biçim mukteza: gerek musibet: belâ, dert musibetzede: belâya, sıkıntıya düşmüş olan kimse müteellim: elemli, acı duyan müteessir etmek: etkilemek, üzmek nefs-i emmâre: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere teşvik eden güç neşreden: yayan neş’et eden: doğan, meydana gelen nihayetsiz: sonsuz saadet: mutluluk sefahet: gayrı meşru zevk ve eğlence selâmet: esenlik, güvenlik semâ: gök sevk etmek: yöneltmek suret: biçim, şekil tahammül: dayanma, katlanma tazip etme: azaplandırma, eziyet verme tecerrüd etme: sıyrılma, arınma teellüm: elem duyma, üzülme, tasalanma temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme umum: genel, bütün umumî: genele ait vehmî: olmadığı halde varmış gibi görünen ziynet: süs zâhirî: açık zâil: geçici, yok olucu âciz: güçsüz âyâ: acaba İsevî dini: (bk. bilgiler – Hıristiyanlık) şeâmet: kötülük, uğursuzluk 27 Temmuz 2011: 15:00 #794840Anonim
.
gibi birtek gözü taşıyan
1 kör dehân ile ruh-u beşere bu cehennemî hâleti hediye ettin. Sonra anladın ki, bu öyle ilâçsız bir illettir ki, insanı âlâ-yı illiyyînden esfel-i sâfilîne atar, hayvânâtın en bedbaht derecesine indirir. Bu illete karşı bulduğun ilâç, muvakkaten iptal-i his hizmeti gören cazibedar oyuncakların ve uyutucu hevesat ve fantaziyelerindir. Senin bu ilâcın, senin başını yesin ve yiyecek!
İkinci yol ki, Kur’ân-ı Hakîm hidayetiyle beşere hediye etmiştir, şöyledir:
Görüyoruz ki, o yolun her menzilinde, her mekânında, her şehrinde bir sultan‑ı âdilin müstakim askerleri her tarafta bulunuyorlar, geziyorlar. Ara sıra o sultanın emriyle o askerlerin bir kısmını terhis ediyorlar. Silâhlarını, atlarını ve mîrî levazımatlarını alıyorlar, onlara izin tezkeresini veriyorlar. O terhis olunan neferler, çendan ünsiyet ettikleri at ve silâhların teslim alınmasından zâhiren mahzun oluyorlar; fakat hakikat noktasında, terhisle müferrah olup, sultanın ziyaretine ve padişahın pâyitahtına dönmesi ve padişahı ziyaret etmesi cihetinde gayet memnun oluyorlar.
Bazan terhis memurları acemî bir nefere rast geliyorlar. Nefer onları tanımıyor. “Silâhını teslim et” diyorlar. Nefer diyor: “Ben padişahın askeriyim, onun hizmetindeyim. Sonra onun yanına gideceğim. Siz neci oluyorsunuz? Eğer onun izin ve rızasıyla gelmişseniz, göz ve baş üstüne geldiniz. Emrini gösteriniz. Yoksa çekiliniz, benden uzak olunuz. Ben tek başımla kalsam, sizler binler dahi olsanız, yine sizinle dövüşeceğim. Kendi nefsim için değil, çünkü nefsim benim değil, benim sultanımındır. Belki bendeki nefsim ve silâhım, mâlikimin emanetidir. Emaneti muhafaza ve sultanımın haysiyetini himaye ve izzetini vikaye için size baş eğmeyeceğim!”
İşte, o ikinci yoldaki medar-ı sürur ve saadet olan binler ahvalden bu hal bir nümunedir. Sair ahvâli sen kıyas et. Bütün o ikinci yolun seferinde, tevellüdat namında, sevinç ve şenlikle bir tahşidat ve sevkiyat-ı askeriye vardır ve vefiyat
[NOT]Dipnot-1 bk. Buhârî, Enbiyâ 48, Libâs 68, Ta’bîr 11,13, Fiten 26; Müslim, Îmân 273-276.
[/NOT]
Deccal: kıyamet kopmadan önce gelen, İslâmı kaldırmaya kalkan yalancı ve aldatıcı kimse (bk bilgiler) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân ahval: haller, durumlar bedbaht: kötü bahtlı, talihsiz beşer: insanlık cazibedar: cazibeli, çekici cihet: yön, taraf dehâ: felsefeyle eğitilmiş olağanüstü zekâ ve akıl esfel-i sâfilîn: aşağıların en aşağısı fantaziye: aşırı süs ve lüks hakikat: gerçek, bir şeyin gerçek yönü haysiyet: itibar, şeref hayvânât: hayvanlar hevesât: hevesler, arzu ve istekler hidayet: doğru ve hak olan yol, İslâmiyet himaye: koruma hâlet: durum, hal illet: hastalık iptal-i his: hisleri uyuşturma, duyguları vazifelerini yapamaz hale getirme izzet: değer, itibar, yücelik kıyas etmek: karşılaştırmak levazımat: ihtiyaç duyulan araç ve gereçler mahzun olmak: hüzünlenmek medar-ı sürur ve saadet: sevinç ve neşe kaynağı mekân: yer menzil: konaklama yeri muhafaza: koruma, saklama muvakkaten: geçici olarak mâlik: sahip mîrî: devlete ait müferrah olmak: ferahlamak, rahatlamak müstakim: dosdoğru olan nam: ad nefer: asker, er nefs: kişinin kendisi nümune: örnek pâyitaht: başkent ruh-u beşer: insan ruhu sair: diğer sefer: yolculuk sevkiyat-ı askeriye: askerlerin belli hedeflere doğru yönlendirilmesi sultan-ı âdil: adaletle hükmeden sultan tahşidat: yığınak yapma işlemleri terhis etmek: göreve son vermek, serbest bırakmak tevellüdat: doğumlar tezkere: belge vefiyat: vefatlar, ölümler vikaye: koruma zâhiren: dış görünüş itibariyle âlâ-yı illiyyîn: en yüksek mertebe çendan: gerçi ünsiyet: cana yakın olma, alışma 27 Temmuz 2011: 15:01 #794841Anonim
namında sürur ve mızıka ile terhisat-ı askeriye görünüyorlar. İşte, Kur’ân-ı Hakîm beşere bu yolu hediye etmiştir. Bu hediyeyi kim tam kabul etse, böyle iki cihanın saadetine giden bu ikinci yoldan gider. Ne geçmiş şeyden mahzun ve ne de gelecek şeyden havf eder.
Ey ikinci, bozuk Avrupa! Senin çürük ve esassız esaslarının bir kısmı şunlardır ki: “En büyük melekten en küçük semeğe kadar herbir zîhayat kendi nefsine mâliktir ve kendi zâtı için çalışır ve kendi lezzeti için çabalar. Onun bir hakk-ı hayatı var. Gaye-i himmeti ve hedef-i maksadı yaşamak ve bekàsını temin etmektir” diyorsun. Ve Hâlık-ı Kerîmin kerem düsturlarından ve erkân-ı kâinatta kemâl-i itaatle imtisal edilen düstur-u teavünle, nebâtat hayvânâtın imdadına ve hayvânat insanların yardımına koşmasından tezahür eden o umumî kanunun rahîmâne, kerîmâne cilvelerini cidal zannedip, “Hayat bir cidaldir” diye, ahmakane hükmetmişsin.
Acaba, o düstur-u teavünün cilvesinden olan, zerrât-ı taâmiyenin kemâl-i şevkle beden hücrelerinin gıdalandırılması için koşmaları nasıl cidaldir? Nasıl bir çarpışmaktır? Belki o imdat ve o koşmak, Kerîm bir Rabbin emriyle bir teavündür.
Hem çürük bir esasın, “Herşey kendi nefsine mâliktir” diyorsun. Hiçbir şey kendi nefsine mâlik olmadığına kat’î bir delil şudur ki:
Esbabın içinde en eşrefi ve ihtiyar noktasında en geniş iradelisi, insandır. Halbuki bu insanın düşünmek, söylemek ve yemek gibi en zâhir ef’âl-i ihtiyariyesinden yüz cüz’ünden onun dest-i ihtiyarına verilen ve daire-i iktidarına giren, yalnız meşkûk tek bir cüzdür. Böyle en zâhir fiilin yüz cüz’ünden bir cüz’üne mâlik olmayan, nasıl kendine mâliktir denilir?
Böyle en eşref ve ihtiyarı en geniş, bu derece hakikî tasarruftan ve temellükten
Avrupa: (bk. bilgiler) Hâlık-ı Kerîm: ikramı bol ve her şeyi yaratan Allah Kerîm: sonsuz cömertlik ve ikram sahibi olan Allah Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah ahmakane: ahmakça bekà: devamlılık, kalıcılık beşer: insanlık cidal: mücadele cihan: dünya, âlem cilve: görüntü, yansıma cüz’: kısım, parça daire-i iktidar: gücü kullanabilme dairesi dest-i ihtiyar: irade ve dileme eli düstur: kural düstur-u teavün: yardımlaşma kanunu ef’âl-i ihtiyariye: iradeyle yapılan davranışlar, fiiller erkân-ı kâinat: kâinatı oluşturan temel unsurlar esas: temel esbab: sebepler eşref: en şerefli gaye-i himmet: gayret ve çabanın dayandığı gaye hakikî: gerçek hakk-ı hayat: yaşama hakkı havf etmek: korkmak hayvânât: hayvanlar hedef-i maksad: varılmak istenen maksat ihtiyar: dileme, istek, irade imtisal edilen: uyulan, boyun eğilen irade: dileme, tercih etme ve seçme gücü kanun: tabiat olaylarının bağlı olduğu değişmez kural kemâl-i itaat: tam ve eksiksiz itaat kemâl-i şevk: tam ve kusursuz bir istek kerem: cömertlik, ikram kerîmâne: çok cömert bir şekilde mahzun: hüzünlü melek: nurdan yaratılmış varlık meşkûk: şüpheli mâlik: sahip nebâtat: bitkiler nefs: kendisi rahîmâne: çok şefkatli bir şekilde semek: balık sürur: mutluluk, sevinç tasarruf: dilediği gibi kullanma ve yönetme teavün: yardımlaşma temellük: sahiplenme terhisat-ı askeriye: askerlikten terhis etmeler tezahür eden: ortaya çıkan, görünen zerrât-ı taâmiye: yiyecekleri oluşturan atomlar zâhir: açık, gözle görünür zât: kendisi zîhayat: canlı 27 Temmuz 2011: 15:03 #794842Anonim
eli bağlanmış bulunsa, “Sair hayvânat ve cemâdat kendi kendine mâliktir” diyen, hayvandan daha ziyade hayvan ve cemâdattan daha ziyade câmid ve şuursuz olduğunu ispat eder.
Seni bu hataya atıp bu vartaya düşüren, bir gözlü dehândır. Yani, harika, menhus zekândır. O kör dehân ile, herşeyin hâlıkı olan Rabbini unuttun, mevhum bir tabiata isnad ettin, âsârını esbaba verdin, o Hâlıkın malını bâtıl mâbud olan tâğutlara taksim ettin. Şu noktada ve o dehân nazarında, her zîhayat, herbir insan, tek başıyla hadsiz a’dâya karşı mukavemet etmek ve nihayetsiz hâcâtın tahsiline çabalamak lâzım geliyor. Ve zerre gibi bir iktidar, ince tel gibi bir ihtiyar, zâil lem’a gibi bir şuur, çabuk söner şule gibi bir hayat, çabuk geçer dakika gibi bir ömürle, o hadsiz a’dâya ve hâcâta karşı dayanmaya mecbur oluyor. Halbuki, o biçare zîhayatın sermayesi, binler matluplarından birisine kâfi gelmiyor. Musibete giriftar olduğu zaman, sağır, kör esbabdan başka derdine derman beklemiyor.
1 وَمَا دُعَاۤءُ الْكَافِرِينَ اِلاَّ فِى ضَلاَلٍ sırrına mazhar oluyor.
Senin karanlıklı dehân, nev-i beşerin gündüzünü geceye kalb etmiş. Yalnız o sıkıntılı, zulümlü ve zulmetli geceye ısındırmak için, yalancı, muvakkat lâmbalarla tenvir ettin. O lâmbalar sürurla beşerin yüzüne tebessüm etmiyorlar. Belki beşerin ağlanacak acı hallerindeki eblehâne gülmesine, o ışıklar müstehziyâne gülüp eğleniyor.
Herbir zîhayat, senin şakirtlerin nazarında, zalimlerin hücumuna mâruz, miskin birer musibetzededirler. Dünya bir matemhane-i umumiyedir. Dünyadaki sadâlar ölümlerden, elemlerden gelen vâveylâlardır. Senden tam ders alan şakirdin, bir firavun olur. Fakat en hasis şeye ibadet eden ve menfaat gördüğü herşeyi kendine rab telâkki eden bir firavun-u zelildir.
[NOT]Dipnot-1 “Kâfirlerin duası ancak boşa gider.” Ra’d Sûresi, 13:14.[/NOT]
Hâlık: her şeyi yaratan Allah Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah a’dâ: düşmanlar beşer: insanlık biçare: çaresiz bâtıl: hak olmayan cemâdat: cansız varlıklar câmid: cansız dehâ: felsefeyle eğitilmiş olağanüstü zekâ ve akıl eblehâne: ahmakçasına elem: acı, keder esbab: sebepler firavun: (bk. bilgiler) firavun-u zelil: alçak bir firavun giriftar olmak: tutulmak hadsiz: sınırsız, sayısız hasis: âdi, değersiz hayvânât: hayvanlar hâcât: ihtiyaçlar hâlık: yaratıcı ihtiyar: dileme, istek, irade iktidar: güç, kuvvet isnad etmek: dayandırmak kalb etmek: dönüştürmek kâfi: yeterli lem’a: parıltı matemhane-i umumiye: genel yas evi matlup: istenen şey mazhar olmak: erişmek menhus: uğursuz mevhum: gerçekte olmadığı halde var sayılan miskin: zavallı mukavemet etmek: dayanmak, karşı koymak musibet: belâ, büyük sıkıntı musibetzede: musibete uğrayan muvakkat: geçici mâbud: ibadet edilen mâlik: sahip mâruz: hedef olma, yüz yüze gelme müstehziyâne: alay edercesine nazar: bakış, düşünce nev-i beşer: insanlar nihayetsiz: sınırsız rab: yaratıcı, ilâh sadâ: ses sair: diğer sürur: mutluluk, sevinç sır: gizli gerçek tahsil: elde etme, kazanma taksim etmek: bölüştürmek, paylaştırmak telâkki eden: kabul eden tenvir etmek: aydınlatmak tâğut: ibadet edilen bâtıl şey, put varta: tehlike vâveylâ: çığlık, feryad zalim: haksızlık eden zerre: atom, çok küçük parça ziyade: çok, fazla zulmetli: karanlık zulüm: haksızlık zâil: geçip gidici, yok olucu zîhayat: canlı âsâr: eserler şakirt: talebe, öğrenci şule: alev şuur: bilinç, anlayış şuursuz: bilinçsiz 27 Temmuz 2011: 15:06 #794843Anonim
Hem senin şakirdin mütemerriddir. Fakat bir lezzeti için nihayet zilleti kabul eden miskin bir mütemerriddir. Hasis bir menfaat için şeytanın ayağını öper derecede alçaklık gösterir.
Hem cebbardır. Fakat kalbinde bir nokta-i istinad bulamadığı için, zâtında gayet âciz bir cebbâr-ı hodfuruştur.
O şakirdin gaye-i himmeti hevesât-ı nefsâniyeyi tatmin ve hamiyet ve fedakârlık perdesi altında kendi menfaat-i nefsini arayan ve hırs ve gururunu teskin etmeye çalışan bir dessastır. Nefsinden başka ciddî olarak hiçbir şeyi sevmiyor, herşeyi nefsine feda ediyor.
Amma Kur’ân’ın hâlis ve tam şakirdi ise, bir abddir. Fakat âzam-ı mahlûkata karşı da ubudiyete tenezzül etmez ve Cennet gibi en büyük ve âzam bir menfaati gaye-i ubudiyet yapmaz bir abd-i azizdir.
Hem halim selimdir. Fakat Fâtır-ı Zülcelâlinden başkasına, izni ve emri olmadan tezellüle tenezzül etmez bir halîm-i âlihimmettir.
Hem fakirdir. Fakat onun Mâlik-i Kerîmi ona ileride iddihar ettiği mükâfatla bir fakir-i müstağnîdir.
Hem zayıftır. Fakat kudreti nihayetsiz olan Seyyidinin kuvvetine istinad eden bir zaif-i kavîdir ki, Kur’ân hakikî bir şakirdine Cennet-i ebediyeyi dahi gaye-i maksat yaptırmadığı halde,
1 bu zâil, fâni dünyayı ona gaye-i maksat hiç yapar mı?
İşte iki şakirdin himmetlerinin ne derece birbirinden farklı olduğunu anla.
Hem felsefe-i sakîmenin şakirtleriyle Kur’ân-ı Hakîmin tilmizlerinin hamiyetkârlık ve fedakârlıklarını bununla muvazene edebilirsin. Şöyle ki:
[NOT]Dipnot-1 bk. Tevbe Sûresi, 9:72.[/NOT]
Cennet-i ebediye: sonsuz Cennet hayatı Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz büyüklük sahibi olan ve her şeyi yoktan yaratan Allah Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân Mâlik-i Kerîm: sonsuz cömertlik sahibi ve her şeyin gerçek sahibi olan Allah Seyyid: her şeyi emrinde tutan ve herşeyin efendisi olan Allah abd: kul abd-i aziz: izzetli kul, Allah’tan başkasına müracaat etmeyen ve minnet duymayan kul cebbar: zorba, zalim cebbâr-ı hodfuruş: kendini beğenen, satmaya çalışan zorba dessas: hilebaz, aldatıcı fakir-i müstağnî: fakir olmakla birlikte Allah’tan başkasına muhtaç olmayan kişi felsefe-i sakîme: insanları yanlış yöne götüren, hastalıklı felsefe fâni: geçici olan, ölümlü gaye-i himmet: gayret ve çaba harcanarak ulaşmak istenilen hedef, gaye gaye-i maksat: asıl hedef, ulaşılmak istenen maksat gaye-i ubudiyet: kulluğun gayesi hakikî: gerçek halim selim: yumuşak huylu ve sağlam karakterli kişi halîm-i âlihimmet: yumuşak huylu olmasının yanı sıra kutsal değerler uğruna gayret gösteren hamiyet: din ve vatan gibi mukaddes değerleri ve kendi aile ve yakınlarını koruma duygusu ve gayreti hasis: âdi, değersiz hevesât-ı nefsâniye: nefsin gelip geçici olan arzu ve istekleri himmet: ciddî gayret hâlis: içten, karşılıksız iddihar etmek: biriktirmek, depolamak istinad eden: dayanan kudret: güç, kuvvet menfaat-i nefs: kişisel çıkar miskin: zayıf muvazene etmek: karşılaştırmak mükâfat: ödül mütemerrid: inatçı, dik kafalı nefs: kişinin kendisi nihayet: sınırsız nihayetsiz: sınırsız nokta-i istinad: dayanak noktası tenezzül etme: inme, alçalma teskin etmek: sakinleştirmek, rahatlatmak tezellül: alçalma, kendisini küçük düşürme tilmiz: öğrenci ubudiyet: kulluk zaif-i kavî: zayıflığında kuvvet bulunan zillet: hor ve hakir duruma düşme, aşağılanma zâil: geçip gidici, yok olucu zâtında: kendi şahsında âciz: güçsüz, elinden bir şey gelmeyen âzam: en büyük âzam-ı mahlûkat: varlıkların en büyükleri şakirt: talebe, öğrenci 27 Temmuz 2011: 15:08 #794844Anonim
Felsefenin şakirdi, kendi nefsi için kardeşinden kaçar, onun aleyhinde dâvâ açar. Kur’ân’ın şakirdi ise, semâvat ve arzdaki umum salih ibâdı kendine kardeş telâkki ederek, gayet samimî bir surette onlara dua eder.
1 Ve saadetleriyle mes’ut oluyor. Ve ruhunda şedit bir alâkayı onlara karşı hisseder ki, duasında
2 اَللّٰهُمَّ اغْفِرْ لِلْمُؤْمِنيِنَ وَالْمُؤْمِنَاتِ der. Hem en büyük şey olan Arş ve şemsi musahhar birer memur ve kendi gibi bir abd, bir mahlûk telâkki eder.
Hem iki şakirdin ulviyet ve inbisat-ı ruhlarını bundan kıyas et ki: Kur’ân, kendi şakirtlerinin ruhuna öyle bir inbisat ve ulviyet verir ki, doksan dokuz taneli tesbihe bedel, doksan dokuz esmâ-i İlâhiyenin cilvelerini gösteren doksan dokuz âlemlerin zerrâtını, birer tesbih taneleri olarak şakirtlerinin ellerine verir, “Evradlarınızı bununla okuyunuz” der. İşte, Kur’ân’ın tilmizlerinden Şah-ı Geylânî, Rufâî, Şâzelî (r.a.) gibi şakirtleri, virdlerini okudukları vakit dinle, bak! Ellerinde silsile-i zerrâtı, katarat adetlerini, mahlûkatın aded-i enfâsını tutmuşlar, onunla evradlarını okuyorlar, Cenâb-ı Hakkı zikir ve tesbih ediyorlar.
İşte, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın mucizâne terbiyesine bak ki, nasıl ednâ bir kederle ve küçük bir gamla başı dönüp sersemleşen ve küçük bir mikroba mağlûp olan bu küçük insan, terbiye-i Kur’ân ile ne kadar teâli ediyor. Ve ne derece letâifi inbisat eder ki, koca dünya mevcudatını, virdine tesbih olmakta kısa görüyor. Ve Cenneti zikir ve virdine gaye olmakta az gördüğü halde, kendi nefsini Cenâb-ı Hakkın ednâ bir mahlûkunun üstünde büyük tutmuyor.
3 Nihayet izzet
[NOT]Dipnot-1 bk. Bakara Sûresi, 2:286; Âl-i İmran Sûresi, 3:16, 147, 193; Neml Sûresi, 27:19; Nûh Sûresi, 71:28; İbrahim Sûresi, 14:41.
Dipnot-2 “Allah’ım, mü’min erkekleri ve mü’min kadınları bağışla.”
Dipnot-3 Tirmizî, Zühd 9; İbni Mâce, Zühd 19.
[/NOT]
Arş: Allah’ın büyüklük ve yüceliğinin ve herşeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân Rufâî: (bk. bilgiler – Seyyid Ahmed Rufâî) abd: kul aded-i enfâs: canlıların hayatları boyunca aldıkları nefeslerin sayısı alâka: ilgi arz: yeryüzü cilve: görünme, yansıma ednâ: en basit, en küçük esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri evrad: okunması adet olan dualar gam: sıkıntı, üzüntü ibâd: kullar inbisat: genişleme, yayılma inbisat etme: genişleme inbisat-ı ruh: ruh genişlemesi izzet: değer, itibar, yücelik katarat: damlalar keder: sıkıntı, üzüntü kıyas etme: karşılaştırma letâif: insanın ruhundaki ince duygular mahlûk: yaratılmış, varlık mahlûkat: varlıklar mağlûp olan: yenilen mes’ut: mutlu mevcudat: varlıklar mucizâne: mucizeli şekilde musahhar: boyun eğmiş nefs: kişinin kendisi nihayet: sınırsız saadet: mutluluk salih: iyi işler yapan, dinin emirlerine uyan kimse samimî: içten semâvât: gökler silsile-i zerrât: zerreler, atomlar zinciri suret: biçim, şekil telâkki etmek: kabul etmek, algılamak terbiye-i Kur’ân: Kur’ân’ın terbiyesi tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma teâli etmek: yüceltmek tilmiz: öğrenci ulviyet: yücelik umum: bütün vird: devamlı yapılan zikir zerrât: zerreler, atomlar zikir: Allah’ı anma âlem: dünya, evren Şah-ı Geylânî: [bk. bilgiler – Abdülkadir-i Geylânî (k.s.)] Şâzelî: (bk. bilgiler – Seyyid Ebü’l-Hasen-i Şâzelî) şakirt: talebe, öğrenci şedit: şiddetli şems: güneş 27 Temmuz 2011: 15:10 #794845Anonim
içinde nihayet tevazuu cem ediyor. Felsefe şakirtlerinin buna nisbeten ne derece pest ve aşağı olduğunu kıyas edebilirsin.
İşte, felsefe-i sakîme-i Avrupaiyeden yek-çeşm olan dehâsının yanlış gördüğü hakikatleri, iki cihana bakan, gayb-âşinâ parlak iki gözüyle iki âleme nazar eden, beşer için iki saadete iki eliyle işaret eden hüdâ-yı Kur’ânî der ki:
Ey insan! Senin elinde bulunan nefis ve malın senin mülkün değil, belki sana emanettir. O emanetin mâliki herşeye kadîr, herşeyi bilir bir Rahîm-i Kerîmdir. O senin yanındaki mülkünü senden satın almak istiyor—tâ senin için muhafaza etsin, zayi olmasın. İleride mühim bir fiyat sana verecek. Sen muvazzaf ve memur bir askersin. Onun namıyla çalış ve hesabıyla amel et. Odur ki, muhtaç olduğun şeyleri sana rızık olarak gönderiyor ve senin takatin yetmediği şeylerden seni muhafaza eder. Senin şu hayatının gayesi, neticesi, o Mâlikin esmâsına ve şuûnâtına bir mazhariyettir. Sana bir musibet geldiği vakit, de:
1 اِنَّا ِللهِ وَاِنَّاۤ اِلَيْهِ رَاجِعُونَ Yani, “Ben Mâlikimin hizmetindeyim. Ey musibet! Eğer Onun izin ve rızasıyla geldinse, merhaba, safâ geldin. Çünkü, elbette bir vakit Ona döneceğiz ve Onun huzuruna gideceğiz ve Ona müştâkız. Madem herhalde bir zaman bizi hayatın tekâlifinden âzâd edecektir. Haydi, ey musibet, o terhis ve o âzâd etmek senin elinle olsun, razıyım. Eğer benim emanet muhafazasında ve vazifeperverliğimi tecrübe suretinde sana emir ve irade etmiş, fakat sana teslim olmaklığıma izin ve rızası olmazsa, benim takatim yettikçe, emin olmayana, Mâlikimin emanetini teslim etmem” der.
İşte, binden bir nümune olarak, dehâ-yı felsefînin ve hüdâ-yı Kur’ânînin verdikleri derslerin derecelerine bak. Evet, iki tarafın hakikat-i hali, sabıkan beyan edilen tarzla gidiyor. Fakat hidayet ve dalâlette insanların dereceleri mütefavittir,
[NOT]Dipnot-1 “Biz Allah’ın kullarıyız; dönüşümüz de ancak Onadır.” Bakara Sûresi, 2:156.[/NOT]
Rahîm-i Kerîm: sonsuz şefkat ve merhamet sahibi olan ve sınırsız bir cömertliği olan amel etmek: hareket etmek beyan edilen: açıklanan beşer: insan cem etmek: toplamak cihan: dünya, âlem dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık dehâ: felsefeyle eğitilmiş olağanüstü zekâ ve akıl dehâ-yı felsefî: felsefeden güç alan yüksek akıl esmâ: isimler felsefe-i sakîme-i Avrupaiye: Avrupa’nın hastalıklı ve karanlık felsefesi gayb-âşinâ: gaybı bilen, görünmeyenden haberi olan hakikat: gerçek hakikat-i hâl: bir durumun ardında gizlenen gerçek hidayet: Allah’ın gösterdiği doğru ve hak yol, İslâmiyet hüdâ-yı Kur’ânî: Kur’ân’ın gösterdiği hak ve hidayet yolu irade etmek: istemek, dilemek kadîr: gücü yeten iktidar sahibi kıyas etmek: karşılaştırmak mazhariyet: elde etme, edinme muhafaza etmek: korumak musibet: belâ, büyük sıkıntı muvazzaf: görevli mâlik: her şeyin hakiki sahibi olan Allah mühim: önemli mülk: sahip olunan şey mütefavit: çeşitli, farklı müştâk: düşkün, aşık namıyla: adıyla nazar: bakış nefis: kişinin kendisi nihayet: sınırsız nisbeten: oranla, kıyasla nümune: örnek pest: aşağı rıza: memnuniyet, hoşnutluk saadet: mutluluk sabıkan: bundan önce safâ geldin: hoş geldin suret: biçim, şekil takat: güç, kuvvet tekâlif: yükümlülükler, ağır görevler terhis: göreve son verme, serbest bırakma tevazu: alçakgönüllülük vazifeperver: vazifesini seven, işine düşkün yek-çeşm: tek gözlü zayi: kayıp âlem: dünya, evren âzâd etmek: serbest bırakmak, hürriyetine kavuşturmak şuûnât: fiiller, işler 27 Temmuz 2011: 15:25 #794848Anonim
gafletin mertebeleri de muhteliftir. Herkes her mertebede bu hakikati tamamıyla hissedemez. Çünkü gaflet, hissi iptal ediyor. Ve bu zamanda öyle bir derecede iptal-i his etmiş ki, bu elîm elemin acısını ehl-i medeniyet hissetmiyorlar. Fakat hassasiyet-i ilmiyenin tezayüdüyle ve her günde otuz bin cenazeyi gösteren mevtin ikazatıyla o gaflet perdesi parçalanıyor. Ecnebîlerin tâğutlarıyla ve fünun-u tabiiyeleriyle dalâlete gidenlere ve onları körü körüne taklit edip ittibâ edenlere binler nefrin ve teessüfler!
1
Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız. Âyâ, Avrupa’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adâvetten sonra, hangi akılla onların sefahet ve bâtıl efkârlarına ittibâ edip emniyet ediyorsunuz? Yok, yok! Sefihâne taklit edenler, ittibâ değil, belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşlerinizi idam ediyorsunuz. Âgâh olunuz ki, siz ahlâksızcasına ittibâ ettikçe, hamiyet dâvâsında yalancılık ediyorsunuz. Çünkü şu surette ittibâınız, milliyetinize karşı bir istihfaftır ve millete bir istihzâdır.
هَدٰينَا اللهُ وَاِيَّاكُمْ اِلَى الصِّرَاطِ الْمُسْتَقِيمِ
2
ALTINCI NOTA
Ey kâfirlerin çokluklarından ve onların bazı hakaik-i imaniyenin inkârındaki ittifaklarından telâşa düşen ve itikadını bozan biçare insan! Bil ki, kıymet ve ehemmiyet, kemiyette ve adet çokluğunda değil. Çünkü, insan eğer insan olmazsa, şeytan bir hayvana inkılâp eder. İnsan, bazı frenkler ve frenkmeşrepler gibi ihtirâsât-ı hayvâniyede terakki ettikçe, daha şiddetli bir hayvâniyet mertebesini alır. Sen görüyorsun ki, hayvânâtın kemiyet ve adet itibarıyla hadsiz bir çokluğu varken, ona nisbeten insan gayet az iken, umum envâ-ı hayvânat üstünde sultan ve halife ve hâkim olmuştur.
[NOT]Dipnot-1 bk. Âl-i İmran Sûresi, 3:100.
Dipnot-2 Allah bizi de, sizi de sırat-ı müstakime eriştirsin.
[/NOT]Avrupa: (bk. bilgiler) Frenk: Avrupalı adâvet: düşmanlık biçare: çaresiz bâtıl: hak olmayan dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık ecnebî: yabancı efkâr: fikirler, düşünceler ehl-i medeniyet: dünyaya yalnız maddî zevk ve menfaatleri için bakanlar elem: acı, keder elîm: acı ve sıkıntı veren emniyet etme: güvenme envâ-ı hayvânat: hayvan türleri frenkmeşrep: Avrupalıları taklit edenler fünun-u tabiiye: tabiatın dış görünüşüyle ilgilenen ilim dalları gaflet: Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli hadsiz: sınırsız, sayısız hakaik-i imaniye: iman hakikatleri halife: yeryüzünde Allah namına hareket eden insan hamiyet: din ve vatan gibi mukaddes değerleri koruma gayreti hassasiyet-i ilmiye: ilmî duyarlılık hayvâniyet: hayvanlık hayvânât: hayvanlar hâkim: hükmeden, idaresi altında tutan ihtirâsât-ı hayvâniye: hayvanî istek ve arzularda aşırılıklar ikazat: uyarılar iltihak etmek: katılmak inkılâp etmek: dönüşmek iptal-i his: duyguyu etkisizleştirme, uyuşturma istihfaf: hafife alma istihzâ: alay etme itikad: inanç ittibâ etmek: tabi olmak, uymak ittifak: anlaşma, birlik kemiyet: sayı çokluğu kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin olan bir şeyi inkâr eden kimse mevt: ölüm nefrin: beddua nisbeten: kıyasla, oranla nota: bildiri sefahet: zevk ve eğlenceye düşkünlük sefihâne: zevk ve yasak şeylere düşkün olarak suret: biçim, şekil teessüf etme: üzülme, esef duyma terakki etmek: ilerlemek, gelişmek tezayüd: ziyadeleşme, artma tâğut: ibadet edilen bâtıl şey, put umum: bütün zulüm: haksızlık âgâh: uyanık, aklı başında âyâ: acaba 27 Temmuz 2011: 15:27 #794849Anonim
İşte, muzır kâfirler ve kâfirlerin yolunda giden sefihler, Cenâb-ı Hakkın hayvânâtından bir nevi habislerdir ki, Fâtır-ı Hakîm onları dünyanın imâreti için halk etmiştir. Mü’min ibâdına ettiği nimetlerin derecelerini bildirmek için, onları bir vâhid-i kıyasî yapıp, âkıbetinde, müstehak oldukları Cehenneme teslim eder.
İşte, küffârın ve ehl-i dalâletin bir hakikat-i imaniyeyi inkâr ve nefyetmelerinde kuvvet yoktur. Çünkü, nefiy sırrıyla, ittifakları kuvvetsizdir. Bin nefyediciler, bir tek hükmündedir. Meselâ, bütün İstanbul ahalisi, Ramazan’ın başında ayı görmediğinden nefyetse, iki şahidin ispatıyla o cemm-i gafîrin nefiy ve ittifakı sukut eder.
1 Madem küfrün ve dalâletin mahiyeti nefiydir ve inkârdır, cehildir ve ademdir; küffârın kesretle ittifakı ehemmiyetsizdir.
2 Ehl-i hakkın, hak ve sabit ve sübutu ispat olunan mesâil-i imaniyede, şuhuda istinad eden iki mü’minin hükmü, hadsiz o ehl-i dalâletin ittifakına râcih olur, galebe eder.
Bu hakikatin sırrı şudur ki: Nefyedenlerin dâvâları sureten bir iken, müteaddittir; birbiriyle ittihad edemez ki kuvvetlensin. İspat edicilerin dâvâları ittihad ediyor, birbirinden kuvvet alır. Çünkü gökteki hilâl-i Ramazan’ı görmeyen der ki: “Benim nazarımda ay yoktur; benim yanımda görünmüyor.” Başkası da “Nazarımda yoktur’ der. Daha başkası da öyle der. Herbiri kendi nazarında yoktur der. Herbirinin nazarları ayrı ayrı ve nazara perde olan esbab dahi ayrı ayrı olabildiği için, dâvâları da ayrı ayrı olur, birbirine kuvvet veremez.
Fakat ispat edenler demiyor ki, “Benim nazarımda ve gözümde hilâl var.” Belki “Nefsü’l-emirde, göğün yüzünde hilâl vardır, görünür” der. Görenler bütün aynı dâvâyı ve “Nefsü’l-emirde vardır” der. Demek bütün dâvâlar birdir. Nefyedenlerin nazarları ayrı ayrı olduğundan, dâvâları da ayrı ayrı olur. Nefsü’l-emre hükmedemiyorlar. Çünkü nefsü’l-emirde nefiy ispat edilmez. Çünkü ihata lâzımdır.
[NOT]Dipnot-1 bk. Ebû Dâvûd, Savm 14; es-Serahsî, el-Mebsût 3:139-140; el-Kâsânî, Bedâiu’s-Sanâi’ 2:81-82; el-Merğinânî, el-Hidâye 1:121.
Dipnot-2 bk. Haşir Sûresi, 59:14.
[/NOT]
Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah Fâtır-ı Hakîm: her şeyi sınırsız bir hikmetle ve benzersiz olarak yaratan Allah adem: yokluk, hiçlik ahali: halk cehil: cahillik, bilgisizlik cemm-i gafîr: kalabalık insan topluluğu dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık ehemmiyetsiz: önemsiz ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler ehl-i hak: doğru ve hak yolda olan kimseler esbab: sebepler galebe etme: üstün gelme habis: kötü, pis hadsiz: sınırsız hakikat: gerçek hakikat-i imaniye: iman esaslarıyla bağlantılı olan gerçek halk etmek: yaratmak hayvânât: hayvanlar hilâl: ay; yay şeklinde görülen yeni ay hilâl-i Ramazan: Ramazan ayının başladığını gösteren hilâl; yeni ay hükmetme: hakimiyeti altına alma ibâd: ibadet edenler ihata: içine alma, kapsama imâret: imar etme, kurma istinad eden: dayanan ittifak: anlaşma, birlik ittihad etme: birleşme kesretle: çoklukla kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin olan bir şeyi inkâr eden kimse küffâr: kâfirler, inkârcılar küfür: inkâr, inançsızlık (k-f-r) mahiyet: nitelik, özellik mesâil-i imaniye: imanla ilgili meseleler muzır: zararlı müstehak: hak etmiş, layık müteaddit: bir çok, çeşitli mü’min: Allah’a inanan nazar: bakış nefiy: inkâr nefsü’l-emir: işin hakikati, aslı nevi: çeşit râcih: üstün gelen sefih: yasak zevk ve eğlencelere aşırı düşkün olan sukut etmek: düşmek, hükümsüz olmak suret: biçim, şekil sübut: bir şeyin var olması vâhid-i kıyasî: ölçü birimi âkıbet: netice, son şuhud: görme, şahid olma 27 Temmuz 2011: 15:29 #794850Anonim
1 اَلْعَدَمُ الْمُطْلَقُ لاَ يُثْبَتُ اِلاَّ بِمُشْكِلاَتٍ عَظِيمَةٍ bir kaide-i usuldür. Evet, birşeyi dünyada var desen, yalnız o şeyi göstermek kâfi gelir. Eğer yok deyip nefyetsen, bütün dünyayı eleyip göstermek lâzım gelir ki, tâ o nefiy ispat edilsin.
İşte bu sırra binaen, ehl-i küfrün bir hakikati nefyetmesi ise, bir meseleyi halletmek veyahut dar bir delikten geçmek veyahut bir hendekten atlamak misalindedir ki, bin de, bir de, birdir. Çünkü birbirine yardımcı olamaz. Fakat ispat edenler nefsü’l-emirde hakikat-i hale baktıkları için, müddeâları ittihad ediyor. Kuvvetleri birbirine yardım eder. Büyük bir taşın kaldırmasına benzer ki, ne kadar eller yapışsa daha ziyade kaldırması kolay olur ve birbirinden kuvvet alır.
YEDİNCİ NOTA
Ey Müslümanları dünyaya şiddetle teşvik eden ve san’at ve terakkiyât-ı ecnebiyeye cebirle sevk eden bedbaht hamiyetfuruş! Dikkat et, bu milletin bazılarının din ile bağlandıkları rabıtaları kopmasın. Eğer böyle ahmakane, körü körüne topuzların altında bazıların dinden rabıtaları kopsa, o vakit hayat-ı içtimaiyede bir semm-i kàtil hükmünde o dinsizler zarar verecekler. Çünkü mürtedin vicdanı tamam bozulduğundan, hayat-ı içtimaiyeye zehir olur.
2 Ondandır ki, ilm-i usulde “Mürtedin hakk-ı hayatı yoktur. Kâfir eğer zimmî olsa veya musalâha etse hakk-ı hayatı var” diye usul-i şeriatın bir düsturudur.
3 Hem mezheb-i Hanefiyede, ehl-i zimmeden olan bir kâfirin şehadeti makbuldür;
4 fakat fâsık merdûdü’ş-şehadettir. Çünkü haindir.
5
[NOT]Dipnot-1 “Mutlak yokluk, ancak pek büyük güçlüklerle ispat edilebilir.” İbni Kayyim el-Cevzî, es-Savâiku’l-Mürsele 4:1310; İbni Kayyim el-Cevzî, er-Rûh fi’l-Kelâm 1:198.
Dipnot-2 bk. Bakara Sûresî, 2:217.
Dipnot-3 Buhârî, Cihad 149, Tirmizî, Hudûd 25; İbni Mâce, Hudûd 2; Müsned 1:217, 282, 322, 5:231.
Dipnot-4 el-Kâsânî, Bedâiu’s-Sanâi’ 2:254-255, 6:266.
Dipnot-5 bk. Tirmizî, Şehâdât 2; Ebû Dâvûd, Akdiyye 16; İbni Mâce, Ahkâm 30; Müsned 2:181, 204, 208.
[/NOT]
ahmakane: ahmakça bedbaht: talihsiz, bahtsız binaen: dayanarak cebir: zorlama düstur: kural ehl-i küfür: inkârcılar, inançsızlar, kâfirler ehl-i zimme: İslâm ülkesinde yaşayan Müslüman olmayan halk fâsık: günahkâr hakikat: doğru, gerçek hakikat-i hal: içinde bulunan şartların perde arkasındaki gerçek hakk-ı hayat: yaşama hakkı hamiyetfuruş: hamiyetlilik taslayan hayat-ı içtimaiye: toplumsal hayat ilm-i usul: bir işin nasıl yapılacağını gösteren ilim, metodoloji ittihad etmek: birleşmek kaide-i usul: usûl kuralı, metodolojide kullanılan bir kural kâfi: yeterli kâfir: Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin olan bir şeyi inkâr eden kimse makbul: kabul edilen merdûdü’ş-şehadet: şahitliği kabul edilmeyen mezheb-i Hanefi: Hanefi mezhebi misal: örnek musalâha: barışma müddeâ: iddia edilen mürted: İslâmdan çıkan nefiy: inkâr nefsü’l-emir: işin aslı, hakikati nefyetme: inkâr etme nota: bildiri rabıta: bağlantı semm-i kàtil: öldürücü zehir sevk eden: yönlendiren terakkiyât-ı ecnebiye: yabancıların sağladığı gelişmeler, ilerlemeler teşvik eden: şevklendiren, isteklendiren usul-i şeriat: İslâm şeriatının temel usulü, kuralı zimmî: anlaşma ile İslâm diyarında yaşaması kabul edilmiş Müslüman olmayan kişi ziyade: çok, fazla şehadet: şahitlik 27 Temmuz 2011: 15:31 #794851Anonim
Ey bedbaht, fâsık adam! Fâsıkların kesretine bakıp aldanma ve “Ekseriyetin efkârı benimle beraberdir” deme. Çünkü fâsık adam, fıskı isteyerek ve bizzat talep edip girmemiş; belki içine düşmüş, çıkamıyor. Hiçbir fâsık yoktur ki, salih olmasını temenni etmesin ve âmirini ve reisini mütedeyyin görmek istemesin. İllâ ki—el-iyâzü billâh!—irtidat ile vicdanı tefessüh edip, yılan gibi zehirlemekten lezzet alsın!
Ey divane baş ve bozuk kalb! Zanneder misin ki Müslümanlar dünyayı sevmiyorlar veyahut düşünmüyorlar ki fakr-ı hale düşmüşler; ve ikaza muhtaçtırlar, tâ ki dünyadan hissesini unutmasınlar?
Zannın yanlıştır, tahminin hatadır. Belki hırs şiddetlenmiş; onun için fakr-ı hale düşüyorlar. Çünkü mü’minde hırs sebeb-i hasârettir ve sefalettir.
1 اَلْحَرِيصُ خَائِبٌ خَاسِرٌ durub-u emsal hükmüne geçmiştir.
Evet, insanı dünyaya çağıran ve sevk eden esbab çoktur. Başta nefis ve hevâsı ve ihtiyaç ve havassı ve duyguları ve şeytanı ve dünyanın surî tatlılığı ve senin gibi kötü arkadaşları gibi çok dâileri var. Halbuki bâki olan âhirete ve uzun hayat-ı ebediyeye davet eden azdır. Eğer sende zerre miktar bu biçare millete karşı hamiyet varsa ve ulüvv-ü himmetten dem vurduğun yalan olmazsa, hayat-ı bâkiyeye yardım eden azlara imdat etmek lâzım gelir. Yoksa, o az dâileri susturup çoklara yardım etsen, şeytana arkadaş olursun.
Âyâ, zanneder misin, bu milletin fakr-ı hali dinden gelen bir zühd ve terk-i dünyadan gelen bir tembellikten neş’et ediyor? Bu zanda hata ediyorsun. Acaba görmüyor musun ki, Çin ve Hintteki Mecusî ve Berâhime ve Afrika’daki zenciler gibi, Avrupa’nın tasallutu altına giren milletler bizden daha fakirdirler? Hem görmüyor musun ki, zarurî kuttan ziyade Müslümanların elinde bırakılmıyor?
[NOT]Dipnot-1 “Hırs, hasaret ve muvaffakiyetsizliğin sebebidir.” bk. İbni Kays, Kura’d-Dayf 4:301; el-Meydânî, Mecmeu’l-Emsâl 1:24.[/NOT]
Afrika: (bk. bilgiler) Avrupa: (bk. bilgiler) Berâhime: (bk. bilgiler) Hint: (bk. bilgiler – Hindistan) Mecusî: (bk. bilgiler – Mecûsîlik) bedbaht: talihsiz, bahtsız bizzat: doğrudan biçare: çaresiz bâki: devamlı, kalıcı, sonsuz dem vurmak: söz etmek divane: akılsız durub-u emsal: ata sözleri dâi: davet eden, çağıran efkâr: fikirler, düşünceler ekseriyet: çoğunluk el-iyâzü billâh: Allah korusun esbab: sebepler fakr-ı hal: fakir bir halde olma, fakirlik fâsık: günahkâr, dinî kurallara aykırı yaşayan fısk: günah hamiyet: din ve vatan gibi mukaddes değerleri ve kendi aile ve yakınlarını koruma duygusu ve gayreti havas: hisler, duygular hayat-ı bâkiye: devamlı ve kalıcı âhiret hayatı hayat-ı ebediye: sonsuz hayat, âhiret hayatı hevâ: gelip geçici arzu ve istekler ikaz: uyarı imdat etmek: yardım etmek irtidat: dinden çıkmak kesret: çokluk kut: rızık, gıda maddesi mütedeyyin: dinin emirlerini eksiksiz yerine getiren, dindar mü’min: Allah’a inanan nefis: insanı kötüye yönelten duygu neş’et etmek: kaynaklanmak reis: başkan salih: dinin emir ve yasaklarına uygun hareket eden kişi sebeb-i hasâret: hüsrana uğrama sebebi sefalet: perişanlık, yoksulluk sevk eden: yönlendiren surî: görünüşte tasallut: musallat olma, sataşma tefessüh etme: bozulma, kokuşma terk-i dünya: dünyayı terk etme ulüvv-ü himmet: yüksek himmet ve gayret sahibi zarurî: zorunlu zerre miktar: çok az miktar ziyade: çok, fazla zühd: Allah korkusuyla günahlardan kaçınıp kendini ibadete verme Çin: (bk. bilgiler) âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat âmir: idareci âyâ: acaba -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.