- Bu konu 28 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
10 Mayıs 2011: 14:35 #671259
Anonim
On Yedinci Söz

اِنَّا جَعَلْناَ مَا عَلَى اْلاَرْضِ زِينَةً لَهَا لِنَبْلُوَهُمْ اَيُّهُمْ اَحْسَنُ عَمَلاً وَاِنَّا لَجَاعِلوُنَ مَاعَلَيْهَا صَعِيدًا جُرُزًا
1 وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَاۤ اِلاَّ لَعِبٌ وَلَهْوٌ
2
Bu Söz, iki âli Makam ve bir parlak Zeylden ibarettir.HÂLIK-I RAHÎM ve Rezzâk-ı Kerîm, ve Sâni-i Hakîm şu dünyayı, âlem-i ervah ve ruhaniyat için bir bayram, bir şehrayin suretinde yapıp, bütün esmâsının garaib-i nukuşuyla süslendirip, küçük büyük, ulvî süflî herbir ruha, ona münasip ve o bayramdaki ayrı ayrı hesapsız mehasin ve in’âmattan istifade etmeye muvafık ve havas ile mücehhez bir ceset giydirir, bir vücud-u cismanî verir, bir defa o temâşâgâha gönderir.
Hem zaman ve mekân cihetiyle pek geniş olan o bayramı asırlara, senelere, mevsimlere, hattâ günlere, kıt’alara taksim ederek herbir asrı, herbir seneyi, herbir mevsimi, hattâ bir cihette herbir günü, herbir kıt’ayı, birer taife ruhlu mahlûkatına ve nebatî masnuatına birer resmigeçit tarzında bir ulvî bayram yapmıştır. Ve bilhassa rû-yi zemin, hususan bahar ve yaz zamanında, masnuat-ı sağirenin taifelerine öyle şaşaalı ve birbiri arkasında bayramlardır ki, tabakat-ı âliyede olan ruhaniyatı ve melâikeleri ve sekene-i semâvâtı seyre celb edecek bir cazibedarlık
[NOT]Dipnot-1 “Yeryüzünde ne varsa Biz dünya için bir süs olarak yarattık ki, insanlardan hangisi daha güzel işler yapacak diye imtihan edelim. Onun üzerindeki herşeyi Biz elbette kup kuru bir toprak haline getireceğiz.” Kehf Sûresi, 18:7-8.
Dipnot-2 “Dünya hayatı bir oyun ve oyalanmadan başka birşey değildir.” En’âm Sûresi, 6:32.[/NOT]
Hâlık-ı Rahîm: rahmeti herşeyi kuşatan ve herşeyi yoktan yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ, r-ḥ-m) Rezzâk-ı Kerîm: sonsuz ikram sahibi ve gerçek rızık verici olan Allah (bk. r-z-ḳ; k-r-m) Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ḥ-k-m) bilhassa: özellikle celb etmek: çekmek cihet: yön esmâ: isimler (bk. s-m-v) garaib-i nukuş: nakışlardaki harikâlıklar (bk. n-ḳ-ş) havas: hisler, duyular hususan: özellikle in’âmat: nimetlendirmeler (bk. n-a-m) istifade: faydalanma, yararlanma mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) masnuat: san’at eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a) masnuat-ı sağire: san’at eseri küçük varlıklar (bk. ṣ-n-a) mehasin: güzellikler (bk. ḥ-s-n) melâike: melekler (bk. m-l-k) muvafık: uygun mücehhez: donatılmış nebatî: bitkisel ruhaniyat: ruhanî varlıklar (bk. r-v-h) rû-yi zemin: yeryüzü sekene-i semavat: semada yaşayan varlıklar (bk.s-k-n; s-m-v) süflî: aşağı, alçak tabakat-ı âliye: yüce katlar, makamlar taife: topluluk taksim etmek: bölüştürmek, ayırmak temâşâgâh: seyir yeri ulvî: yüce, yüksek vücud-u cismanî: maddî vücut, beden (bk. v-c-d) zeyl: ilâve, ek âlem-i ervah: ruhlar âlemi (bk. a-l-m; r-v-h) âli: yüce şaşaalı: gösterişli, göz alıcı şehrayin: şenlik 10 Mayıs 2011: 14:36 #791176Anonim
görünüyor. Ve ehl-i tefekkür için öyle şirin bir mütalâagâh oluyor ki, akıl tarifinden âcizdir.
Fakat bu ziyafet-i İlâhiye ve bayram-ı Rabbâniyedeki ism-i Rahmân ve Muhyî’nin tecellîlerine mukabil, ism-i Kahhâr ve Mümît, firak ve mevtle karşılarına çıkıyorlar. Şu ise,
1 وَرَحْمَتِى وَسِعَتْ كُلَّ شَىْءٍ rahmetinin vüs’at-i şümulüne zahiren muvafık düşmüyor. Fakat hakikatte birkaç cihet-i muvafakati vardır. Bir ciheti şudur ki:Sâni-i Kerîm, Fâtır-ı Rahîm, herbir taifenin resmigeçit nöbeti bittikten ve o resmigeçitten maksut olan neticeler alındıktan sonra, ekseriyet itibarıyla, dünyadan merhametkârâne bir tarzla tenfir edip usandırıyor, istirahate bir meyil ve başka bir âleme göçmeye bir şevk ihsan ediyor; ve vazife-i hayattan terhis edildikleri zaman, vatan-ı aslîlerine bir meyelân-ı şevk-engiz, ruhlarında uyandırıyor.
Hem o Rahmân’ın nihayetsiz rahmetinden uzak değil ki, nasıl vazife uğrunda, mücahede işinde telef olan bir nefere şehadet rütbesini veriyor ve kurban olarak kesilen bir koyuna, âhirette cismanî bir vücud-u bâki vererek Sırat üstünde, sahibine burâk gibi bir bineklik mertebesini vermekle mükâfatlandırıyor.
2 Öyle de, sair zîruh ve hayvanatın dahi, kendilerine mahsus vazife-i fıtriye-i Rabbâniyelerinde ve evâmir-i Sübhâniyenin itaatlerinde telef olan ve şiddetli meşakkat çeken zîruhların, onlara göre bir çeşit mükâfat-ı ruhaniye ve onların istidatlarına göre bir nevi ücret-i mâneviye, o tükenmez hazine-i rahmetinden baîd değil ki
[NOT]Dipnot-1 “Rahmetim herşeyi kaplamıştır.” A’râf Sûresi, 7:156.
Dipnot-2 bk. Ed-Deylemî, el-Müsned 1:85; el-Gazâlî, el-Vasît 7:31; el-Kurtubî, el-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur’ân 15:111; es-Serahsî, el-Mebsût 12:10; el-Kâsânî, Bedâiu’s-Sanâi’ 5:80.[/NOT]
Fâtır-ı Rahîm: rahmeti herşeyi kuşatan ve benzersiz şeyleri üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; r-ḥ-m) Kahhar: herşeye her zaman mutlak galip gelen ve kahretmeye gücü yeten Allah (bk. ḳ-h-r) Muhyî: bütün canlılara hayat veren Allah (bk. ḥ-y-y) Mümît: ölümü yaratan Allah (bk. m-v-t) Rahmân: rahmetinin eserleri bütün varlık âlemini kuşatan Allah (bk. r-h-m) Sâni-i Kerîm: sonsuz cömertlik ve kerem sahibi ve herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; k-r-m) Sırat: Cehennem üzerine kurulu olan ve Cennete gitmek için geçilmesi gereken köprü bayram-ı Rabbâniye: Rabbânî bayram (bk. r-b-b) baîd: uzak burak: Cennete mahsus bir binek cazibedarlık: çekicilik cihet: yön cihet-i muvafakat: uygunluk yönü cismanî: maddi yapısı olan ehl-i tefekkür: tefekkür edenler, düşünenler (bk. f-k-r) ekseriyet: çoğunluk (bk. k-s̱-r) evâmir-i Sübhâniye: her türlü kusur ve noksandan yüce olan Cenab-ı Allah’ın emirleri (bk. s-b-ḥ) firak: ayrılık (bk. f-r-ḳ) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hazine-i rahmet: rahmet hazinesi (bk. r-ḥ-m) ihsan: bağış, iyilik (bk. ḥ-s-n) istidat: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d) maksut olan: istenilen, hedeflenen (bk. ḳ-ṣ-d) merhametkârâne: merhametli bir şekilde (bk. r-ḥ-m) mevt: ölüm (bk. m-v-t) meyelân-ı şevk-engiz: şevk verici eğilim meyil: eğilim meşakkat: güçlük, sıkıntı mukabil: karşılık muvafık: uygun mücahede: cihad etme, savaş (bk. c-h-d) mükâfat-ı ruhaniye: ruhanî ödül (bk. r-v-ḥ) mütalâagâh: inceleme ve düşünme yeri nefer: asker, er nevi: çeşit, tür nihayetsiz: sonsuz rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) sair: diğer taife: topluluk tecellî: görünüm, yansıma (bk. c-l-y) tenfir: nefret ettirme terhis: göreve son verme vatan-ı aslî: asıl vatan vazife-i fıtriye-i Rabbâniye: Allah’ın herbir varlığa yüklediği yaratılış görevi (bk. f-ṭ-r; r-b-b) vazife-i hayat: hayat görevi (bk. ḥ-y-y) vücud-u bâki: devamlı ve kalıcı vücud (bk. v-c-d; b-ḳ-y) vüs’at-i şümul: kapsamının genişliği zahiren: görünürde (bk. ẓ-h-r) ziyafet-i İlâhiye: İlâhi ziyafet (bk. e-l-h) zîruh: ruh sahibi (bk. ẕî; r-v-ḥ) âciz: güçsüz, zayıf (bk. a-c-z) ücret-i mâneviye: mânevî ücret (bk. a-n-y) şehadet: şehitlik (bk. ş-h-d) şevk: şiddetli arzu ve istek 10 Mayıs 2011: 14:37 #791177Anonim
bulunmasın; dünyadan gitmelerinden pek çok incinmesinler, belki memnun olsunlar. Lâ ya’lemu’l-ğaybe illâllah.
Lâkin, zîruhların en eşrefi ve şu bayramlarda kemiyet ve keyfiyet cihetiyle en ziyade istifade eden insan, dünyaya pek çok meftun ve müptelâ olduğu halde, dünyadan nefret ve âlem-i bekàya geçmek için, eser-i rahmet olarak, iştiyak-engiz bir halet verir. Kendi insaniyeti dalâlette boğulmayan insan o haletten istifade eder, rahat-ı kalble gider. Şimdi, o haleti intaç eden vecihlerden, nümune olarak beşini beyan edeceğiz.
Birincisi: İhtiyarlık mevsimiyle, dünyevî, güzel ve cazibedar şeyler üstünde fena ve zevâlin damgasını ve acı mânâsını göstererek o insanı dünyadan ürkütüp, o fâniye bedel, bir bâki matlubu arattırıyor.
1İkincisi: İnsanın alâka peyda ettiği bütün ahbaplardan yüzde doksan dokuzu dünyadan gidip diğer bir âleme yerleştikleri için, o ciddî muhabbet saikasıyla, o ahbabın gittiği yere bir iştiyak ihsan edip, mevt ve eceli mesrurâne karşılattırıyor.
2Üçüncüsü: İnsandaki nihayetsiz zayıflık ve âcizliği bazı şeylerle ihsas ettirip, hayat yükü ve yaşamak tekâlifi ne kadar ağır olduğunu anlattırıp, istirahate ciddî bir arzu ve bir diyar-ı âhara gitmeye samimî bir şevk veriyor.
Dördüncüsü: İnsan-ı mü’mine nur-u imanla gösterir ki, mevt, idam değil, tebdil-i mekândır. Kabir ise, zulümatlı bir kuyu ağzı değil, nuraniyetli âlemlerin kapısıdır. Dünya ise, bütün şaşaasıyla, âhirete nisbeten bir zindan hükmündedir. Elbette zindan-ı dünyadan bostan-ı cinâna çıkmak ve müz’iç dağdağa-i hayat-ı cismaniyeden âlem-i rahata ve meydan-ı tayeran-ı ervâha geçmek ve mahlûkatın sıkıntılı gürültüsünden sıyrılıp huzur-u Rahmân’a gitmek, bin can ile arzu edilir bir seyahattir, belki bir saadettir.
3
[NOT]Dipnot-1 bk. Âl-i İmran Sûresi, 3:185; Nisâ Sûresi, 4:77; En’âm Sûresi, 6:70, 130; A’râf Sûresi, 7:51.
Dipnot-2 bk. Âl-i İmran Sûresi, 3:157, 169; Tevbe Sûresi, 9:111; Yûnus Sûresi, 10:7; Tâhâ Sûresi, 20:72; Hac Sûresi, 22:58; Kaf Sûresi, 50:43; Hadîd Sûresi, 57:21.
Dipnot-3 bk. Bakara Sûresi, 2:1554; Âl-i İmran Sûresi, 3:14; Nisâ Sûresi, 4:74, 94; Tevbe Sûresi, 9:38; Nahl Sûresi, 16:30, 122; Furkan Sûresi, 25;15; Ankebût Sûresi, 29:64; A’lâ Sûresi, 87:16.[/NOT]
ahbap: sevilenler, dostlar (bk. ḥ-b-b) alâka peyda etmek: ilgi duymak beyan: açıklama (bk. b-y-n) bostan-ı cinân: Cennet bahçeleri bâki: sürekli olan, sonsuz (bk. b-ḳ-y) cazibedar: cazibeli, çekici dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) dağdağa-i hayat-ı cismaniye: maddî hayatın sıkıntıları (bk. ḥ-y-y) diyar-ı âhar: başka memleket (bk. e-ḫ-r) dünyevî: dünyaya ait eser-i rahmet: rahmet eseri (bk. r-ḥ-m) eşref: en şerefli fena: gelip geçicilik (bk. f-n-y) huzur-u Rahmân: Rahmân olan Allah’ın huzuru (bk. ḥ-ḍ-r; r-ḥ-m) hâlet: hal, durum idam: yok etme ihsan: bağış, iyilik (bk. ḥ-s-n) ihsas: hissettirme insan-ı mü’min: imanlı insan (bk. e-m-n) intaç eden: netice veren iştiyak: şiddetli arzu ve istek iştiyak-engiz: çok arzulu ve istekli kemiyet: çokluk, nicelik keyfiyet: kalite, nitelik lâ ya’lemu’l-ğaybe illallah: gaybı Allah’tan başkası bilemez (bk. a-l-m; ğ-y-b) mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) matlup: istek, istenilen (bk. ṭ-l-b) meftun: düşkün mesrurâne: sevinçli bir şekilde mevt: ölüm (bk. m-v-t) meydan-ı tayeran-ı ervâh: ruhların uçuştuğu meydan (bk. r-v-ḥ) muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) müptelâ: bağımlı müz’iç: rahatsız edici nihayetsiz: sonsuz nisbeten: kıyasla (bk. n-s-b) nur-u iman: iman nuru (bk. n-v-r; e-m-n) nuraniyetli: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r) rahat-ı kalb: kalp rahatlığı saadet: mutluluk saikasıyla: sebebiyle tebdil-i mekân: yer değiştirme (bk. m-k-n) tekâlif: yükümlülükler vecih: yön zevâl: yokluk, sona erme (bk. z-v-l) zindan-ı dünya: dünya zindanı ziyade: çok, fazla zulümatlı: karanlık (bk. ẓ-l-m) zîruh: ruh sahibi (bk. ẕî; r-v-ḥ) âcizlik: güçsüzlük (bk. a-c-z) âlem-i bekà: devamlı ve kalıcı olan âlem (bk. a-l-m; b-ḳ-y) âlem-i rahat: rahat âlemi (bk. a-l-m) şaşaa: gösteriş, parlaklık 10 Mayıs 2011: 14:38 #791178Anonim
Beşincisi: Kur’ân’ı dinleyen insana, Kur’ân’daki ilm-i hakikati ve nur-u hakikatle dünyanın mahiyetini bildirmekliğiyle, dünyaya aşk ve alâka pek mânâsız olduğunu anlatmaktır.
1 Yani, insana der ve ispat eder ki:“Dünya bir kitab-ı Samedânîdir. Huruf ve kelimâtı nefislerine değil, belki başkasının Zât ve sıfât ve esmâsına delâlet ediyorlar. Öyle ise mânâsını bil, al; nukuşunu bırak, git.
“Hem bir mezraadır.
2 Ek ve mahsulünü al, muhafaza et; muzahrafatını at, ehemmiyet verme.“Hem birbiri arkasında daim gelen, geçen âyineler mecmuasıdır. Öyle ise onlarda tecellî edeni bil, envârını gör ve onlarda tezahür eden esmânın tecelliyâtını anla ve Müsemmâlarını sev; ve zevâle ve kırılmaya mahkûm olan o cam parçalarından alâkanı kes.
“Hem seyyar bir ticaretgâhtır. Öyle ise alışverişini yap, gel; ve senden kaçan ve sana iltifat etmeyen kafilelerin arkalarından beyhude koşma, yorulma.
“Hem muvakkat bir seyrangâhtır. Öyle ise nazar-ı ibretle bak ve zahirî, çirkin yüzüne değil, belki Cemîl-i Bâkîye bakan gizli, güzel yüzüne dikkat et, hoş ve faideli bir tenezzüh yap, dön; ve o güzel manzaraları irâe eden ve güzelleri gösteren perdelerin kapanmasıyla, akılsız çocuk gibi ağlama, merak etme.
“Hem bir misafirhanedir. Öyle ise, onu yapan Mihmandar-ı Kerîmin izni dairesinde ye, iç, şükret. Kanunu dairesinde işle, hareket et. Sonra arkana bakma, çık, git. Herzekârâne, fuzulî bir surette karışma. Senden ayrılan ve sana ait olmayan şeylerle mânâsız uğraşma ve geçici işlerine bağlanıp boğulma” gibi zahir hakikatlerle, dünyanın iç yüzündeki esrarı gösterip dünyadan mufarakati gayet hafifleştirir, belki hüşyar olanlara sevdirir ve rahmetinin herşeyde ve her şe’ninde bir izi bulunduğunu gösterir.
İşte Kur’ân şu beş veche işaret ettiği gibi, başka hususî vecihlere dahi âyât-ı Kur’âniye işaret ediyor. Veyl o kimseye ki, şu beş vecihten bir hissesi olmaya.

[NOT]Dipnot-1 bk. Nisâ Sûresi, 4:94, 134; Yûnus Sûresi, 10:24; Kehf Sûresi, 18:45-46; Tâhâ Sûresi, 20:131.
Dipnot-2 bk. el-Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn 4:19; es-Sehâvî, el-Makâsıdü’l-Hasene s. 497.[/NOT]
Cemîl-i Bâkî: sınırsız güzellik sahibi ve varlığı devamlı ve sonsuz olan Allah (bk. c-m-l; b-ḳ-y) Mihmandar-ı Kerîm: ikramı bol ve çok cömert olan misafir sahibi, Allah (bk. k-r-m) Müsemmâ: en güzel isimlerin sahibi olan Allah (bk. s-m-v) beyhude: boşuna delâlet: işaret envâr: nurlar (bk. n-v-r) esmâ: isimler (bk. s-m-v) esrar: sırlar, gizli gerçekler fuzulî: lüzumsuz hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) herzekârâne: saçmalayarak huruf: harfler hüşyar: uyanık ilm-i hakikat: hakikat ilmi (bk. a-l-m; ḥ-ḳ-ḳ) irâe eden: gösteren kafile: topluluk kelimât: kelimeler (bk. k-l-m) kitab-ı Samedâniye: herşey Kendisine muhtaç olduğu halde Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ın kitabı (bk. k-t-b; ṣ-m-d) mahiyet: nitelik, özellik, iç yüz mahsul: ürün mecmua: topluluk (bk. c-m-a) mezraa: tarla mufarakat: ayrılık (bk. f-r-ḳ) muvakkat: geçici muzahrafat: atıklar nazar-ı ibret: ibretle bakış (bk. n-ẓ-r) nefis: kendisi (bk. n-f-s) nukuş: nakışlar (bk. n-ḳ-ş) nur-u hakikat: hakikat nuru (bk. n-v-r; ḥ-ḳ-ḳ) rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) seyrangâh: gezinti yeri seyyar: hareketli, gezici sıfât: vasıf, özellik (bk. v-ṣ-f) tecelliyât: yansımalar (bk. c-l-y) tecellî: yansıma, görünüm (bk. c-l-y) tenezzüh: gezinti (bk. n-z-h) tezahür: görünme, belirme (bk. ẓ-h-r) ticaretgâh: alışveriş yeri vecih: yön veyl: yazık zahir: görünen (bk. ẓ-h-r) zahirî: görünürdeki (bk. ẓ-h-r) zevâl: sona erme (bk. z-v-l) âyine: ayna âyât-ı Kur’âniye: Kur’ân-ı Kerimin âyetleri şe’n: durum, hal (bk. ş-e-n) 10 Mayıs 2011: 14:41 #791180Anonim
On Yedinci Sözün İkinci Makamı HAŞİYE-1Bırak biçare feryadı, belâdan gel, tevekkül kıl.
Zira feryat belâ-ender, hatâ-ender belâdır, bil.
Belâ vereni buldunsa, atâ-ender, safâ-ender belâdır, bil.
Bırak feryadı, şükür kıl manend-i belâbil, demâ keyfinden güler hep gül mül.
Ger bulmazsan, bütün dünya cefâ-ender, fenâ-ender hebâdır, bil.
Cihan dolusu belâ başında varken, ne bağırırsın küçük bir belâdan? Gel, tevekkül kıl.
Tevekkülle belâ yüzünde gül, ta o da gülsün.
O güldükçe küçülür, eder tebeddül.
Bil, ey hodgâm! Bu dünyada saadet, terk-i dünyada.
Hüdâbin isen, O kâfidir, bıraksan da bütün eşya lehinde.
Ger hodbin isen helâkettir, ne yaparsan bütün eşya aleyhinde.
Demek terki gerektir her iki halde bu dünyada.
Terki demek: Hüdâ mülkü, Onun izni, Onun namıyla bakmakta.
Ticaret istiyorsan ger, şu fâni ömrünü bâkiye tebdilde.
Eğer nefsine talipsen, çürüktür, hem temelsiz de.
Eğer âfâkı istersen, fenâ damgası üstünde.
Demek değmez ki alınsa, çürük maldır hep bu çarşıda.
Öyle ise geç, iyi mallar dizilmiş arkasında.
[NOT]Haşiye-1 Bu İkinci Makamdaki parçalar şiire benzer, fakat şiir değiller. Kasdî nazmedilmemişler; belki hakikatlerin kemâl-i intizamı cihetinde bir derece manzum suretini almışlar.[/NOT]
Hüdâ: Allah (bk. h-d-y) atâ-ender: lütuf ve bağış içinde belâ-ender: belâ içinde biçare: çaresiz bâki: sonsuz, devamlı (bk. b-ḳ-y) cefâ-ender: cefa ve sıkıntı içinde cihan: dünya demâ: her zaman eşya: şeyler, varlıklar fenâ: gelip geçicilik (bk. f-n-y) fenâ-ender: fena içinde fâni: gelip geçici, ölümlü (bk. f-n-y) ger: eğer hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hatâ-ender: hatâ içinde haşiye: dipnot, açıklayıcı not hebâ: boş, faydasız helâket: yok oluş hodbin: kendini beğenen, kibirli hodgâm: kendini düşünen hüdâbin: Cenab-ı Hakkı tanıyan kasdî: isteyerek (bk. ḳ-s-d) kemâl-i intizam: tam ve mükemmel düzenlilik (bk. k-m-l; n-ẓ-m) manend-i belâbil: bülbüller gibi manzum: şiir şeklinde, vezinli (bk. n-ẓ-m) nam: ad nazmedilmek: şiir şeklinde yazılmak (bk. n-ẓ-m) nefis: can, hayat; kişinin kendisi (bk. n-f-s) saadet: mutluluk sefâ-ender: gönül hoşluğu içinde tebdil: değiştirme tebeddül: başkalaşma, değişme terk-i dünya: dünyayı terketme tevekkül: Allah’a dayanma ve güvenme (bk. v-k-l) âfâk: kişiyi ilgilendirmeyen dışarıdaki şeyler 10 Mayıs 2011: 14:42 #791181Anonim
Siyah Dutun Bir Meyvesi O mübarek dut başında Eski Said, Yeni Said lisanıyla söylemiştir.Muhatabım Ziya Paşa değil, Avrupa meftunlarıdır.
Mütekellim nefsim değil, tilmiz-i Kur’ân namına kalbimdir.
Geçen Sözler hakikattir, sakın şaşma, hududundan hazer aşma.
Ecânip fikrine sapma, dalâlettir kulak asma, eder elbet seni nâdim.
Görürsün en ziyâdârın, zekâvette alemdârın,
O hayretten der daim: “Eyvah, kimden kime şekvâ edeyim, ben dahi şaştım!”
Kur’ân dedirtir, ben de derim, hiç de çekinmem.
Ondan Ona şekvâ ederim, sen gibi şaşmam.
Haktan Hakka feryad ederim, sen gibi aşmam.
Yerden göğe dâvâ ederim, sen gibi kaçmam.
Ki, Kur’ân’da hep dâvâ nurdan nuradır, sen gibi caymam.
Kur’ân’dadır hak hikmet, ispat ederim, muhalif felsefeyi beş para saymam.
Furkandadır elmas hakikat, dercan ederim, sen gibi satmam.
Halktan Hakka seyran ederim, sen gibi sapmam.
Dikenli yolda tayran ederim, sen gibi basmam.
Ferşten Arşa şükran ederim, sen gibi asmam.
Mevte, ecele dost bakarım, sen gibi korkmam.
Kabre gülerekten girerim, sen gibi ürkmem.
Ejder ağzı, vahşet yatağı, hiçlik boğazı—sen gibi görmem.
Ahbaba kavuşturur beni, kabirden darılmam, sen gibi kızmam.
Arş: Cenab-ı Allah’ın sınırsız egemenliğinin ve yüceliğinin tecellî ettiği yer (bk. a-r-ş) Avrupa: (bk. bilgiler) Eski Said: (bk. bilgiler) Furkan: doğru ile yanlışı birbirinden ayıran Kur’ân (bk. f-r-ḳ) Hak: varlığı hak olan ve her hakkın sahibi olan yüce Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Yeni Said: (bk. bilgiler) Ziya Paşa: (bk. bilgiler) ahbap: sevilenler, dostlar (bk. ḥ-b-b) alemdâr: bayraktar, önde giden dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) dercan etmek: hayatını ona vermek, canını ortaya koymak ecânip: yabancılar, Avrupalılar ferş: yer hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hazer: sakın hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) lisan: dil meftun: tutkun, düşkün mevt: ölüm (bk. m-v-t) mübarek: bereketli, hayırlı (bk. b-r-k) mütekellim: konuşan (bk. k-l-m) nam: ad nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s) nur: ışık, aydınlık (bk. n-v-r) nâdim: pişman tayran etmek: uçmak tilmiz-i Kur’ân: Kur’ân’ın talebesi zekâvet: zekilik ziyâdâr: ışıklı, nurlu şekvâ: şikayet 10 Mayıs 2011: 14:43 #791183Anonim
Rahmet kapısı, nur kapısı, Hak kapısı, ondan sıkılmam, geri çekilmem.
Bismillâh diyerek çalıyorum,HAŞİYE-1 arkama bakmam, dehşet de almam.
Elhamdülillâh diyerek rahat bulup yatacağım, zahmeti çekmem, vahşette kalmam.
Allahu ekber diyerek ezan-ı Haşri işitip kalkacağım,HAŞİYE-2 Mahşer-i Ekberden çekinmem, Mescid-i Âzamdan çekilmem.Lütf-u Yezdan, nur-u Kur’ân, feyz-i iman sayesinde hiç üzülmem.
Durmayıp koşacağım, Arş-ı Rahmân zılline uçacağım, sen gibi şaşmam inşaallah.
[NOT]Haşiye-1 Eyvah diyerek kaçmıyorum.
Haşiye-2 İsrâfil‘in ezanını fecr-i Haşirde işitip Allahu ekber diyerek kalkacağım. Salât-ı Kübrâdan çekilmem, Mecma-ı Ekberden çekinmem.[/NOT]
Allahu ekber: Allah en büyüktür (bk. k-b-r) Arş-ı Rahmân: bütün yaratılmışları şefkat ve merhametle besleyip büyüten Rahmân isminin tasarruf dairesi, makamı (bk. a-r-ş; r-ḥ-m) Bismillâh: Allah’ın adıyla (bk. s-m-v) Elhamdülillah: “her türlü övgü ve şükür Allah’a aittir” (bk. ḥ-m-d) Hak: varlığı hak olan ve her hakkın sahibi olan yüce Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Mahşer-i Ekber: en büyük toplanma yeri; haşir meydanı (bk. ḥ-ş-r; k-b-r) Mecma-ı Ekber: en büyük toplanma yeri (bk. c-m-a; k-b-r) Mescid-i Âzam: en büyük mescid (bk. a-z-m) Salât-ı Kübrâ: en büyük namaz (bk. ṣ-l-v; k-b-r) ezan-ı Haşir: Haşir ezanı, İsrafil’in sura üflemesi (bk. ḥ-ş-r) fecr-i Haşir: Haşir sabahı; öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma sabahı (bk. ḥ-ş-r) feyz-i iman: imanın bereketi (bk. f-y-ḍ; e-m-n) haşiye: dipnot, açıklayıcı not inşaallah: Allah’ın izniyle lütf-u Yezdan: Cenab-ı Allah’ın lütfu, ihsanı (bk. l-ṭ-f) nur: ışık, aydınlık (bk. n-v-r) nur-u Kur’ân: Kur’ân’ın nuru (bk. n-v-r) rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) zıll: gölge İsrafil: (bk. bilgiler) 10 Mayıs 2011: 15:00 #791147Anonim
Kalbe Farisî olarak tahattur eden bir münacat هٰذِهِ اْلمُنَاجَاةُ تَخَطَّرَتْ فِى الْقَلْبِ هٰكَذَا بِالْبَيَانِ الْفَارِسِى
Yani, bu münacat, kalbe Farisî olarak tahattur ettiğinden, Farisî yazılmıştır. Evvelce matbu olan Hubab Risalesinde derc edilmişti.يَا رَبْ! بَه شَشْ جِهَتْ نَظَرْ مِى كَرْدَمْ، دَرْدِ خُودْرَا دَرْمَانْ نَمِى دِيدَمْ
Yâ Rab! Tevekkülsüz, gafletle, iktidar ve ihtiyarıma dayanıp derdime derman aramak için cihât-ı sitte denilen altı cihette nazar gezdirdim. Maatteessüf derdime derman bulamadım. Mânen bana denildi ki: “Yetmez mi dert, derman sana.”دَرْ رَاسْت مِى دِيدَمْ كِه: دِى رُوزْ مَزَارِ پَدَرِ مَنْست
Evet, gafletle sağımdaki geçmiş zamandan teselli almak için baktım. Fakat gördüm ki, dünkü gün, pederimin kabri; ve geçmiş zaman, ecdadımın bir mezar‑ı ekberi suretinde göründü. Teselli yerine vahşet verdi.HAŞİYE 1
HAŞİYE 1 İman, o vahşetli mezar-ı ekberi, ünsiyetli bir meclis-i münevver ve bir mecma-ı ahbap gösterir.وَدَرْ چَپْ دِيدَمْ كِه: فَرْدَا قَبْرِ مَنْست
Sonra soldaki istikbale baktım, derman bulamadım. Belki yarınki gün, benim kabrim; ve istikbal ise, emsalimin ve nesl-i âtinin bir kabr-i ekberi suretinde görünüp, ünsiyet değil, belki vahşet verdi.HAŞİYE 2HAŞİYE 2 İman ve huzur-u iman, o dehşetli kabr-i ekberi, sevimli saadet saraylarında bir davet-i Rahmâniye gösterir.
وَإ ِيمْرُوزْ: تَابُوتِ جِسْمِ پُرْ اِضْطِرَابِ مَنْست
Farisî: Farsça Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b) cihet: yön cihât-ı sitte: altı yön davet-i Rahmâniye: Rahmânî davet (bk. r-ḥ-m) derc edilmek: yerleştirilmek ecdad: atalar, dedeler emsal: benzerler (bk. m-s̱-l) evvelce: daha önce gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l) haşiye: dipnot, açıklayıcı not huzur-u iman: imanın verdiği huzur (bk. ḥ-ḍ-r; e-m-n) ihtiyar: irade, dileme, tercih (bk. ḫ-y-r) istikbal: gelecek zaman kabr-i ekber: en büyük kabir (bk. k-b-r) maatteessüf: üzülerek, ne yazık ki matbu olan: basılan meclis-i münevver: nurlu meclis (bk. n-v-r) mecma-ı ahbap: dostların toplandığı yer (bk. c-m-a; ḥ-b-b) mezar-ı ekber: en büyük mezar (bk. k-b-r) mânen: mânevî olarak (bk. a-n-y) münacat: dua, Allah’a yakarış (bk. n-c-v) nazar: bakış (bk. n-ẓ-r) nesl-i âti: gelecek nesil saadet: mutluluk suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tahattur: hatıra gelme tevekkül: Allah’a dayanma ve güvenme (bk. v-k-l) vahşet: ürküntü, korku ünsiyet: dostluk, canayakınlık 10 Mayıs 2011: 15:02 #791185Anonim
Soldan dahi hayır görünmediği için, hazır güne baktım. Gördüm ki, şu gün, güya bir tabuttur. Hareket-i mezbuhânede olan cismimin cenazesini taşıyor.HAŞİYE 1
HAŞİYE 1 İman, o tabutu, bir ticaretgâh ve şaşaalı bir misafirhane gösterir.بَرْ سَرِ عُمُرْ جَنَازَءِ مَنْ اِيسْتَادَه اَسْت
İşbu cihetten dahi devâ bulamadım. Sonra başımı kaldırıp şecere-i ömrümün başına baktım. Gördüm ki, o ağacın tek meyvesi benim cenazemdir ki, o ağacın üstünde duruyor, bana bakıyor.HAŞİYE 2
HAŞİYE 2 İman, o ağacın meyvesini cenaze değil, belki ebedî hayata mazhar ve ebedî saadete namzet olan ruhumun eskimiş yuvasından yıldızlarda gezmek için çıktığını gösterir.دَرْ قَدَمْ: آبِ خَاكِ خِلْقَتِ مَنْ وَخَاكِسْتَرِ عِظَامِ مَنْ اَستْ
O cihetten dahi meyus olup başımı aşağıya eğdim. Baktım ki, aşağıda, ayak altında, kemiklerimin toprağı ile mebde-i hilkatimin toprağı birbirine karışmış gördüm. Derman değil, derdime dert kattı.HAŞİYE 3HAŞİYE 3 İman, o toprağı, rahmet kapısı ve Cennet salonunun perdesi olduğunu gösterir.
چُونْ دَرْ پَسْ مِينِكَرَمْ، بِينَمْ: اِيْن دُنْيَاءِ بِى بُنْيَادْ هِيچْ دَرْ هِيچَسْت
Ondan dahi nazarı çevirip arkama baktım. Gördüm ki, esassız, fâni bir dünya, hiçlik derelerinde ve adem zulümatında yuvarlanıp gidiyor. Derdime merhem değil, belki vahşet ve dehşet zehrini ilâve etti.HAŞİYE 4HAŞİYE 4 İman, o zulümatta yuvarlanan dünyayı, vazifesi bitmiş, mânâsını ifade etmiş, neticelerini kendine bedel vücutta bırakmış mektubât-ı Samedâniye ve sahâif-i nukuş-u Sübhâniye olduğunu gösterir.
وَدَرْ پِيشْ: اَنْدَازَءِ نَظَرْ مِيكُنَمْ، دَرِ قَبِرْ كُشَادَه اَسْت
وَرَاهِ اَبَدْ بَدُورِدِرَازْ بَدِيدَارسْت
Onda dahi hayır görmediğim için ön tarafıma, ileriye nazarımı gönderdim. Gördüm ki, kabir kapısı yolumun başında açık görünüp, onun arkasında ebede giden cadde, uzaktan uzağa nazara çarpıyor.HAŞİYE 5HAŞİYE 5 İman, o kabir kapısını âlem-i nur kapısı ve o yol dahi saadet-i ebediye yolu olduğunu gösterdiğinden, dertlerime hem derman, hem merhem olur.
adem: yokluk, hiçlik cihet: yön ebed: sonu olmayan, sonsuzluk (bk. e-b-d) ebedî: sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d) fâni: gelip geçici (bk. f-n-y) hareket-i mezbuhâne: can çekişme hali hayır: iyilik (bk. ḫ-y-r) haşiye: dipnot, açıklayıcı not mazhar: nail olma, kazanma (bk. ẓ-h-r) mebde-i hilkat: yaratılışın başlangıcı (bk. ḫ-l-ḳ) mektubat-ı Samedâniye: Samed olan Allah’a ait herbiri birer mektup gibi mânâlar ifade eden varlıklar (bk. k-t-b; ṣ-m-d) meyus: ümitsiz namzet: aday nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r) rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) saadet: mutluluk saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d) sahâif-i nukuş-u Sübhâniye: her türlü kusur ve noksandan uzak olan Allah’ın nakışlarını gösterdiği sayfalar (bk. n-ḳ-ş; s-b-ḥ) ticaretgâh: ticaret yeri vahşet: ürküntü, korku vücut: varlık (bk. v-c-d) zulümat: karanlıklar (bk. ẓ-l-m) âlem-i nur: nur âlemi (bk. a-l-m; n-v-r) şaşaalı: gösterişli, göz alıcı şecere-i ömür: ömür ağacı 10 Mayıs 2011: 15:04 #791186Anonim
مَرَا جُزْ جُزْءِ اِخْتِيَارِى چِيزِى نِيسْت دَرْ دَسْت
İşte şu altı cihette ünsiyet ve teselli değil, belki dehşet ve vahşet aldığım onlara mukabil, benim elimde bir cüz-i ihtiyarîden başka hiçbir şey yoktur ki, ona dayanıp onunla mukabele edeyim.HAŞİYE 1HAŞİYE 1 İman, o cüz-i lâyetecezzâ hükmündeki cüz-ü ihtiyarî yerine, gayr-ı mütenâhi bir kudrete istinad etmek için bir vesika verir. Ve belki iman bir vesikadır.
كِه اوُجُزْءْ هَمْ عَاجِزْ، هَمْ كُوتَاهُ، وَهَمْ كَمْ عَيَارَاسْت
Halbuki o cüz-i ihtiyarî denilen silâh-ı insanî hem âciz, hem kısadır. Hem ayarı noksandır. İcad edemez. Kisbden başka hiçbir şey elinden gelmez.HAŞİYE 2HAŞİYE 2 İman, o cüz-i ihtiyarîyi, Allah namına istimal ettirip, her şeye karşı kâfi getirir. Bir askerin cüzî kuvvetini devlet hesabına istimal ettiği vakit, binler kuvvetinden fazla işler görmesi gibi…
نَه دَرْ مَاضِى مَجَالِ حُلُولْ، نَه دَرْ مُسْتَقْبَلْ مَدَارِ نُفُوذَاسْت
Ne geçmiş zamana hulûl edebilir, ne de gelecek zamana nüfuz edebilir. Mazi ve müstakbele ait emellerime ve elemlerime faidesi yoktur.HAŞİYE 3HAŞİYE 3 İman, dizginini cism-i hayvanînin elinden alıp kalbe, ruha teslim ettiği için, maziye nüfuz ve müstakbele hulûl edebilir. Çünkü kalb ve ruhun daire-i hayatı geniştir.
مَيْدَانِ أُو إِينْ زَمَانِ حَالْ، وَيَكْ آنِ سَيَّالَسْت
O cüz-i ihtiyarînin meydan-ı cevelânı, kısacık şu zaman-ı hazır ve bir ân-ı seyyaldir.بَا إِينَ هَمَه فَقْرَهَا وَضَعْفَهَا، قَلَمِ قُدْرَتِ تُو آشِكَارَه
نُوِشْتَه اَسْت، “دَرْ فِطْرَتِ مَا”: مَيْلِ اَبَدْ وَاَمَلِ سَرْمَدْ
İşte, şu bütün ihtiyaçlarımla ve zayıflığımla ve fakr ve aczimle beraber, altı cihetten gelen dehşetler ve vahşetlerle perişan bir halde iken, kalem-i kudretle sahife-i fıtratımda ebede uzanan arzular ve sermede yayılan emeller âşikâre bir surette yazılmıştır, mahiyetimde derc edilmiştir.
acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) cihet: yön cism-i hayvanî: hayvanî cisim, beden (bk. ḥ-y-y) cüz-i ihtiyarî: insandaki az bir irade serbestliği (bk. c-z-e; ḫ-y-r) cüz-i lâyetecezzâ: bölünemeyen en küçük parça; atom (bk. c-z-e; lâ) cüzî: küçük, az (bk. c-z-e) daire-i hayat: hayat dairesi (bk. ḥ-y-y) derc edilmek: yerleştirilmek ebed: sonsuzluk (bk. e-b-d) elem: acı, üzüntü emel: arzu, istek fakr: fakirlik, ihtiyaç hali (bk. f-ḳ-r) gayr-ı mütenâhi: sınırsız, sonsuz haşiye: dipnot, açıklayıcı not hulûl: girme, sızma icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d) istimal: kullanma istinad: dayanma (bk. s-n-d) kalem-i kudret: kudret kalemi (bk. ḳ-d-r) kisb: çalışma kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r) kâfi: yeterli mahiyet: öz, esas, nitelik mazi: geçmiş zaman meydan-ı cevelân: hareket ve faaliyet meydanı mukabele: karşılık mukabil: karşılık müstakbel: gelecek zaman nüfuz: geçme, işleme sahife-i fıtrat: yaratılış sayfası (bk. f-ṭ-r) sermed: süreklilik, devamlılık silâh-ı insanî: insana ait silah vesika: belge zaman-ı hazır: şimdiki zaman ân-ı seyyal: bir anda akıp giden zaman dilimi âşikâre: açıkça ünsiyet: dostluk, canayakınlık 10 Mayıs 2011: 15:07 #791146Anonim
بَلْكِه هَرْچِه هَسْت، هَسْت
Belki dünyada ne varsa, nümuneleri fıtratımda vardır. Umum onlara karşı alâkadarım. Onlar için çalıştırıyorum, çalışıyorum.
دَاۤئِرَءِ اِحْتِيَاجْ مَانَنْدِ دَآئِرَءِ مَدِّ نَظَرْ بُزُرْكِى دَارَسْت
İhtiyaç dairesi, nazar dairesi kadar büyüktür, geniştir.خَيَالْ كُدَامْ رَسَدْ اِحْتِيَاجْ نِيزْرَسَدْ
دَرْ دَسْت هَرْچِه نِيسْت دَرْ اِحْتِيَاجْ هَسْت
Hattâ, hayal nereye gitse, ihtiyaç dairesi dahi oraya gider; orada da hâcet vardır. Belki, her ne ki elde yok, ihtiyaçta vardır. Elde olmayan ihtiyaçta vardır; elde bulunmayan ise hadsizdir.دَآئِرَءِ اِقْتِدَارِ هَمْچُو دَآئِرَءِ دَسْتِ كُوتَاهِ كُوتَاهَسْت
Halbuki daire-i iktidar, kısa elimin dairesi kadar kısa ve dardır.پَسْ فَقْرُو حَاجَاتِ مَا بَقَدَرِ جِهَانَسْت
Demek, fakr ve ihtiyaçlarım dünya kadardır.
سَرْمَايَهءِ مَا هَمْچُو: “جُزْء لاَ يَتَجَزّٰا” اَسْت
Sermayem ise, cüz-i lâyetecezzâ gibi cüz’î bir şeydir.اِينْ جُزْءِ كُدَامْ وَاِينْ كَاۤئِنَاتِ حَاجَاتِ كُدَامَسْت؟
İşte, şu cihan kadar ve milyarlar ile ancak istihsal edilen hâcet nerede? Ve bu beş paralık cüz-ü ihtiyarî nerede? Bununla onların mübayaasına gidilmez, bununla onlar kazanılmaz. Öyle ise başka bir çare aramak gerektir.پَسْ دَرْرَاهِ تُو، أَزْاِينْ جُزْءْ نِيزْ بَازْمِى كُذَشْتَنْ چَارَءِ مَنْ اَسْت
O çare ise şudur ki: O cüz-i ihtiyarîden dahi vaz geçip, irade-i İlâhiyeye işini bırakıp, kendi havl ve kuvvetinden teberri edip, Cenâb-ı Hakkın havl ve kuvvetine iltica ederek hakikat-i tevekküle yapışmaktır. Yâ Rab! Madem çare-i necat budur; Senin yolunda o cüz-i ihtiyarîden vaz geçiyorum ve enaniyetimden teberri ediyorum.
Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b) cihan: dünya cüz-i ihtiyarî: insandaki az bir irade serbestliği (bk. c-z-e; ḫ-y-r) cüz-i lâyetecezzâ: parçalanmayan parça; zerre, atom (bk. c-z-e; lâ) cüz’î: az, küçük (bk. c-z-e) daire-i iktidar: iktidar dairesi (bk. ḳ-d-r) enaniyet: benlik fakr: fakirlik, ihtiyaç hali (bk. f-ḳ-r) fıtrat: yaratılış (bk. f-ḳ-r) hadsiz: sınırsız hakikat-i tevekkül: tevekkül gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ; v-k-l) havl: güç, iktidar hâcet: ihtiyaç (bk. ḥ-v-c) iltica etmek: sığınmak irade-i İlâhiye: Allah’ın iradesi, dilemesi (bk. r-v-d; e-l-h) mübayaa: satın alma nazar: bakış (bk. n-ẓ-r) teberri: uzaklaşma çare-i necat: kurtuluş çaresi (bk. n-c-v) 10 Mayıs 2011: 15:09 #791187Anonim
تَا عِنَايَتِ تُو دَسْتَكِيرِ مَنْ شَوَدْ، رَحْمَتِ بِى نِهَايَتِ تُوپَنَاهِ مَنْ اَسْت
Ta, Senin inâyetin, acz ve zaafıma merhameten elimi tutsun. Hem, ta Senin rahmetin, fakr ve ihtiyacıma şefkat edip bana istinadgâh olabilsin, kendi kapısını bana açsın.
آنْ كَسْ كِه بَحْرِ بِى نِهَايَتِ رَحْمَتْ يَافْتَ اسْتْ، تَكْيَه
نَه كُنَدْ بَرْاِينْ جُزْءِ اِخْتِيَارِى كِه يَكْ قَطْرَه سَرَابَسْت
Evet, her kim ki rahmetin nihayetsiz denizini bulsa, elbette bir katre serap hükmünde olan cüz-i ihtiyarına itimat etmez, rahmeti bırakıp ona müracaat etmez.أَيْوَاهْ! اِينْ زَنْدِكَانِى هَمْ چُو خَابَسْت
وِينْ عُمْرِ بِى بُنْيَادْ هَمْ چوُ بَادَسْت
Eyvah, aldandık! Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi ettik. Evet, şu güzerân-ı hayat bir uykudur; bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi bir rüzgâr gibi uçar, gider.اِنْسَانْ بَزَوَالْ دُنْيَا بَفَنَا اَسْت، آمَالْ بِى بَقَا آلاَمْ بَبَقَااَسْت
Kendine güvenen ve ebedî zanneden mağrur insan zevâle mahkûmdur, sür’atle gidiyor. Hane-i insan olan dünya ise, zulümat-ı ademe sukut eder. Emeller bekàsız, elemler ruhta bâki kalır.
بِيَا اَىْ نَفْسِ نَا فَرْجَامْ! وُجُودِ فَانِى خُودْرَا فَدَا كُنْ
خَالِقِ خُودْرَا كِه اِينْ هَسْتِى وَدِيعَه هَسْت
Madem hakikat böyledir. Gel, ey hayata çok müştak ve ömre çok talip ve dünyaya çok âşık ve hadsiz emellerle ve elemlerle müptelâ bedbaht nefsim! Uyan, aklını başına al! Nasıl ki yıldızböceği kendi ışıkçığına itimat eder, gecenin hadsiz zulümatında kalır. Balarısı kendine güvenmediği için gündüzün güneşini bulur; bütün dostları olan çiçekleri, güneşin ziyasıyla yaldızlanmış müşahede eder.
acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) bedbaht: talihsiz bekàsız: devamsız, geçici (bk. b-ḳ-y) bâki: sonsuz, devamlı (bk. b-ḳ-y) cüz-i ihtiyarî: insandaki az bir irade serbestliği (bk. c-z-e; ḫ-y-r) ebedî: sonsuz (bk. e-b-d) elem: acı, üzüntü, keder emel: arzu, istek güzerân-ı hayat: hayatın geçmesi (bk. ḥ-y-y) hadsiz: sınırsız hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hane-i insan: insanın evi hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y) inayet: yardım, bağış (bk. a-n-y) istinadgâh: dayanak (bk. s-n-d) itimat: güvenme katre: damla mağrur: gururlu müptelâ: bağımlı, tutulmuş müşahede etmek: görmek (bk. ş-h-d) müştak: düşkün, aşık nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s) nihayetsiz: sonsuz rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) sukut etmek: düşmek, alçalmak talip: istekli (bk. ṭ-l-b) zayi etmek: kaybetmek zevâl: sona erme (bk. z-v-l) ziya: ışık zulümat: karanlıklar (bk. ẓ-l-m) zulümat-ı adem: yokluk karanlığı (bk. ẓ-l-m) 10 Mayıs 2011: 15:12 #791188Anonim
Öyle de, kendine, vücuduna ve enaniyetine dayansan, yıldızböceği gibi olursun. Eğer sen fâni vücudunu, o vücudu sana veren Hâlıkın yolunda feda etsen, balarısı gibi olursun, hadsiz bir nur-u vücut bulursun. Hem feda et. Çünkü şu vücut sende vedia ve emanettir.
وَمُلْكِ اُو وَاُودَادَه فَنَا كُنْ تَا بَقَا يَابَدْ، اَزْاَنْ
سِرِّى كِه: “نَفْىِ النَفْى” اِثْبَاتَ سْت
Hem Onun mülküdür, hem O vermiştir. Öyle ise, minnet etmeyerek ve çekinmeyerek fena et, feda et, ta bekà bulsun. Çünkü nefy-i nefy ispattır. Yani, yok yok ise, o vardır. Yok, yok olsa, var olur.خُدَاىِ پُرْ كَرَمْ خُودْ مُلْكِ خُودْرَا مِى خَرَدْ اَزْتُو
بَهَاىِ بِى گِرَانْ دَادَه بَرَاىِ تُو نِگَاهْ دَارَاسْت
Hâlık-ı Kerîm, kendi mülkünü senden satın alıyor; Cennet gibi büyük bir fiyatı verir. Hem o mülkü senin için güzelce muhafaza ediyor, kıymetini yükselttiriyor. Yine sana hem bâki, hem mükemmel bir surette verecektir. Öyle ise, ey nefsim, hiç durma. Birbiri içinde beş kârlı bu ticareti yap. Ta beş hasâretten kurtulup, beş ribhi birden kazanasın.
1
[NOT]Dipnot-1 Buradaki beş kâr ve beş hasâret için Altıncı Söze bakınız.[/NOT]
Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) Hâlık-ı Kerîm: ikramı bol ve her şeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; k-r-m) bekà: devamlılık, süreklilik (bk. b-ḳ-y) bâki: sürekli, devamlı (bk. b-ḳ-y) enaniyet: benlik fâni: ölümlü, geçici (bk. f-n-y) hadsiz: sınırsız hasâret: zarar mülk: sahip olunan ve hükmedilen şey (bk. m-l-k) nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s) nefy-i nefy: yokluğun yokluğu nur-u vücut: varlık nuru (bk. n-v-r; v-c-d) ribh: kazanç, kâr vedia: emanet 10 Mayıs 2011: 15:31 #791189Anonim
فَلَمَّاۤ اَفَلَ قاَلَ لاَۤ اُحِبُّ اْلاٰفِلِينَ
1
لَقَدْ اَبْكاَنِى نَعْىُ (لاَۤ اُحِبُّ اْلاٰفِلِينَ) مِنْ خَلِيلِ اللهِ
İbrahim Aleyhisselâmdan sudur ile kâinatın zevâl ve ölümünü ilân eden nây-ı لاَۤ اُحِبُّ اْلاٰفِلِينَ beni ağlattırdı.فَصَبَّتْ عَيْنُ قَلْبِى قَطَرَاتٍ بَاكِيَاتٍ مِنْ شُؤُنِ اللهِ
Onun için kalb gözü ağladı ve ağlayıcı katreleri döktü. Kalb gözü ağladığı gibi, döktüğü herbir damlası da o kadar hazindir; ağlattırıyor, güya kendisi de ağlıyor. O damlalar, gelecek Farisî fıkralardır.لِتَفْسِيرِ كَلاَمٍ مِنْ حَكِيمٍ اَىْ نَبِىٍّ فِى كَلاَمِ اللهِ
İşte o damlalar ise, Nebiyy-i Peygamber olan bir hakîm-i İlâhînin Kelâmullah içinde bulunan bir kelâmının bir nevi tefsiridir.نَمِى زِ يبَاسْت “اُفُولْدَه” گُمْ شُدَنْ مَحْبُوبْ
Güzel değil batmakla kaybolan bir mahbup. Çünkü zevâle mahkûm, hakikî güzel olamaz. Aşk-ı ebedî için yaratılan ve âyine-i Samed olan kalb ile sevilmez ve sevilmemeli.نَمِى اَرْزَدْ “غُرُوبْدَه” غَيْب شُدَنْ مَطْلُوبْ
Bir matlup ki gurupta gaybûbet etmeye mahkûmdur; kalbin alâkasına, fikrin merakına değmiyor. Âmâle merci olamıyor. Arkasında gam ve kederle teessüf etmeye lâyık değildir. Nerede kaldı ki, kalb ona perestiş etsin ve ona bağlansın, kalsın!نَمِى خَواهَمْ “فَنَادَه” مَحٍٍْو شُدَنْ مَقْصُودْ[NOT]Dipnot-1 “[Yıldız] batıp gidince, [İbrahim] ‘Ben batıp gidenleri sevmem’ dedi.” En’âm Sûresi, 6:76.[/NOT]
Farisî: Farsça Kelâmullah: Allah’ın kelamı, Kur’ân (bk. k-l-m) Nebiyy-i Peygamber: Peygamberin Peygamberi, Hz. İbrahim (bk. n-b-e) aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun (bk. s-l-m) aşk-ı ebedî: sonsuzluk aşkı (bk. e-b-d) fıkra: bölüm, kısım gaybûbet: kaybolma (bk. ğ-y-b) gurup: batış hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakîm-i İlâhî: aklıyla Allah’ı bulmaya çalışan hikmet sahibi zât (bk. ḥ-k-m; e-l-h) hazin: hüzünlü, üzüntü veren katre: damla kelâm: söz, ifade (bk. k-l-m) kâinat: evren, yaratılmış herşey, bütün âlemler (bk. k-v-n) mahbup: sevgili (bk. ḥ-b-b) matlup: istek (bk. ṭ-l-b) merci: kaynak nevi: çeşit, tür nây: ölüm haberini verme perestiş: taparcasına sevme sudur: çıkma teessüf: üzülme tefsir: yorum, açıklama (bk. f-s-r) zevâl: sona erme (bk. z-v-l) âmâl: ameller, işler âyine-i Samed: hiçbir şeye muhtaç olmayan ve herşey Kendisine muhtaç olan Allah’ın eserlerini gösteren ayna (bk. ṣ-m-d) İbrahim (a.s.): (bk. bilgiler) 10 Mayıs 2011: 15:51 #791190Anonim
Bir maksut ki fenâda mahvoluyor; o maksudu istemem. Çünkü fâniyim. Fâni olanı istemem, neyleyeyim?
نَمِى خَوانَمْ “زَوَالْدَه” دَفْن شُدَنْ مَعْـبُودْ
Bir mâbud ki zevâlde defnoluyor; onu çağırmam, ona iltica etmem. Çünkü nihayetsiz muhtacım ve âcizim. Âciz olan, benim pek büyük dertlerime devâ bulamaz, ebedî yaralarıma merhem süremez. Zevâlden kendini kurtaramayan nasıl mâbud olur?عَقْل فَرْيَادْ مِى دَارَدْ، نِدَاءِ (لآَ اُحِبُّ اْلاٰفِلِينَ) مِى زَنَدْ رُوحْ
Evet, zahire müptelâ olan akıl, şu keşmekeş kâinatta perestiş ettiği şeylerin zevâlini görmekle meyusâne feryad eder. Ve bâki bir mahbubu arayan ruh dahi,لاَ اُحِبُّ اْلاٰفِلِينَ
1 feryadını ilân ediyor.نَمِى خٰواهَمْ نَمِى خٰوانَمْ نَمِى تَابَمْ فِرٰاقِى
İstemem, arzu etmem, tâkat getirmem mufarakati!نَمِى اَرْزَدْ “مَرَاقَه” إِيْن زَوَالْ دَرْ پَسْ تَلاٰقِى
Der-akap zevâlle acılanan mülâkatlar, keder ve meraka değmez; iştiyaka hiç lâyık değildir. Çünkü zevâl-i lezzet elem olduğu gibi, zevâl-i lezzetin tasavvuru dahi bir elemdir. Bütün mecazî âşıkların divanları, yani aşknameleri olan manzum kitapları, şu tasavvur-u zevâlden gelen elemden birer feryattır. Herbirinin bütün divan-ı eş’ârının ruhunu eğer sıksan, elemkârâne birer feryat damlar.أَزْاۤنْ دَرْدِى كِرِينِ(لاَۤ اُحِبُّ اْلاٰفِلِينَ) مِى زَنَدْ قَلْبَمْ
İşte, o zevâl-âlûd mülâkatlar, o elemli mecazî muhabbetler derdinden ve belâsındandır ki, kalbim İbrahimvâri لاَۤ اُحِبُّ اْلاٰفِلِينَ ağlamasıyla ağlıyor ve bağırıyor.دَرْ اِيْن فَانِى بَقَاخَازِى بَقَاخِيزَدْ فَنَادَنْ
Eğer şu fâni dünyada bekà istiyorsan, bekà fenâdan çıkıyor. Nefs-i emmâre cihetiyle fenâ bul ki, bâki olasın.
[NOT]Dipnot-1 “Batıp gidenleri sevmem.” En’âm Sûresi, 6:76.[/NOT]
bekà: süreklilik, sonsuzluk (bk. b-ḳ-y) bâki: sonsuz, devamlı (bk. b-ḳ-y) cihet: yön der-akap: derhal, hemen divan-ı eş’âr: şiirler divanı ebedî: sonsuz (bk. e-b-d) elem: acı, üzüntü elemkârâne: acı verircesine elemli: acılı, üzüntülü fenâ: yokluk (bk. f-n-y) fâni: ölümlü, geçici (bk. f-n-y) iltica etmek: sığınmak iştiyak: şiddetli arzu keşmekeş: karma karışık kâinat: evren, yaratılmış herşey, bütün âlemler (bk. k-v-n) mahbup: sevgili (bk. ḥ-b-b) maksut: istek (bk. ḳ- ṣ-d) manzum: vezinli, şiir şeklinde (bk. n-ẓ-m) mecazî: gerçek olmayan (bk. c-v-z) meyusâne: ümitsizce mufarakat: ayrılık (bk. f-r-ḳ) muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) mâbud: kendisine kulluk edilen (bk. a-b-d) mülâkat: kavuşma müptelâ: düşkün, bağımlı nefs-i emmare: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere teşvik eden duygu (bk. n-f-s) nihayetsiz: sonsuz perestiş: taparcasına sevme tasavvur: düşünme, zihinde şekillendirme (bk. ṣ-v-r) tasavvur-u zevâl: sona erme düşüncesi (bk. ṣ-v-r; z-v-l) zahir: dış görünüm (bk. ẓ-h-r) zevâl: sona erme (bk. z-v-l) zevâl-i lezzet: lezzetin bitmesi (bk. z-v-l) zevâl-âlûd: son bulmayla bulaşık (bk. z-v-l) âciz: güçsüz (bk. a-c-z) İbrahimvâri: Hz. İbrahim gibi -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.