- Bu konu 28 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
10 Mayıs 2011: 15:56 #791191
Anonim
فَنَا شُدْ، هَمْ فَدَا كُنْ، هَمْ عَدَمْ بِِينْ، كِه اَزْ دُنْيَا “بَقَايَه” رَاهْ “فَنَادَنْ”
Dünyaperestlik esasatı olan ahlâk-ı seyyieden tecerrüd et, fâni ol. Daire-i mülkünde ve malındaki eşyayı Mahbub-u Hakikî yolunda feda et. Mevcudatın ademnümâ akıbetlerini gör. Çünkü şu dünyadan bekàya giden yol, fenâdan gidiyor.فِكْرِ فِيزَارْ مِى دَارَدْ، أَنِينِ(لاَۤ اُحِبُّ اْلاٰفِلِينَ)مِى زَنَدْ وِجْدَانْ
Esbab içine dalan fikr-i insanî, şu zelzele-i zevâl-i dünyadan hayrette kalıp meyusâne fîzar ediyor. Vücud-u hakikî isteyen vicdan, İbrahimvâriلاَ اُحِبُّ اْلاٰفِلِينَ
1 enîniyle mahbubat-ı mecaziyeden ve mevcudat-ı zâileden kat’-ı alâka edip Mevcud-u Hakikîye ve Mahbub-u Sermedîye bağlanıyor.بِدَانْ اَىْ نَفْسِ نَادَانَمْ ! كِه: دَرْهَرْ فَرْد اَزْ فَانِى دُو رَاهْ هَسْت بَا بَاقِى، دُو سِرِّ جَانْ جَانَانِى
Ey nâdan nefsim! Bil ki, çendan dünya ve mevcudat fânidir; fakat her fâni şeyde, bâkiye îsal eden iki yol bulabilirsin ve can ve canan olan Mahbub-u Lâyezâlin tecellî-i cemâlinden iki lem’ayı, iki sırrı görebilirsin. An şart ki, suret-i fâniyeden ve kendinden geçebilirsen…كِه دَرْ نَعْمَتْهَا إِنْعَامْ هَسْت وَپَسْ اٰثَارَهَا اَسْمَا بِكِيرْ مَغْزِى، وَمِيزَنْ دَرْ فَنَا اۤنْ قِشْرِ بِى مَعْنَا
Evet, nimet içinde in’âm görünür, Rahmân’ın iltifatı hissedilir. Nimetten in’âma geçsen, Mün’imi bulursun. Hem, her eser-i Samedânî, bir mektup gibi, bir Sâni-i Zülcelâlin esmâsını bildirir. Nakıştan mânâya geçsen, esmâ yoluyla Müsemmâyı
[NOT]Dipnot-1 “Batıp gidenleri sevmem” En’âm Sûresi, 6:76.[/NOT]
Mahbub-u Hakikî: gerçek sevgili, Allah (bk. ḥ-b-b; ḥ-ḳ-ḳ) Mahbub-u Lâyezâl: yok olmayan, sonsuz sevgili, Allah (bk. ḥ-b-b; z-v-l) Mahbub-u Sermedî: varlığı sürekli olan sevgili, Allah (bk. ḥ-b-b) Mevcud-u Hakikî: gerçek varlık sahibi Allah (bk. v-c-d; ḥ-ḳ-ḳ) Mün’im: gerçek nimet verici olan Allah (bk. n-a-m) Müsemmâ: güzel isimlerle isimlendirilen Allah (bk. s-m-v) Rahmân: rahmeti sonsuz, yarattıklarını esirgeyip koruyan, şefkat eden ve rızıklandıran Allah (bk. r-ḥ-m) Sâni-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l) ademnümâ: yokluğu gösteren ahlâk-ı seyyie: kötü ahlâk (bk. ḫ-l-ḳ) akıbet: netice, son bekà: süreklilik, sonsuzluk (bk. b-ḳ-y) bâki: sürekli, sonsuz (bk. b-ḳ-y) daire-i mülk: sahip olunan şeylerin dairesi (bk. m-l-k) dünyaperestlik: dünyayı taparcasına sevmek enîn: inilti esasat: esaslar, prensipler esbab: sebepler (bk. s-b-b) eser-i Samedânî: Samed olan Allah’ın eseri (bk. ṣ-m-d) esmâ: isimler (bk. s-m-v) fenâ: yokluk, yok oluş (bk. f-n-y) fikr-i insanî: insan fikri (bk. f-k-r) fâni: geçici, ölümlü (bk. f-n-y) fîzar etmek: ağlayıp inlemek in’am: nimetlendirme (bk. n-a-m) kat-ı alâka etmek: ilgiyi kesmek lem’a: parıltı mahbubat-ı mecaziye: gerçek sevgiye layık olmadıkları halde sevilenler (bk. ḥ-b-b; c-v-z) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) mevcudat-ı zâile: yok olup giden, sona eren varlıklar (bk. v-c-d; z-v-l) meyusâne: ümitsizce nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s) nâdan: cahil suret-i fâniye: geçici suret (bk. ṣ-v-r; f-n-y) sır: gizli gerçek, gizem tecellî-i cemâl: güzelliğin yansıması (bk. c-l-y; c-m-l) tecerrüd: soyutlanma, sıyrılma vücud-u hakikî: gerçek vücut (bk. v-c-d; ḥ-ḳ-ḳ) zelzele-i zevâl-i dünya: dünyayı yok eden sarsıntı (bk. z-v-l) çendan: gerçi, her ne kadar îsal etmek: ulaştırmak İbrahimvâri: Hz. İbrahim gibi 10 Mayıs 2011: 16:02 #791192Anonim
bulursun. Madem şu masnuat-ı fâniyenin mağzını, içini bulabilirsin; onu elde et, mânâsız kabuğunu, kışrını acımadan fenâ seyline atabilirsin.
بَلِى آثَارَهَا گُويَنْد: زِاَسْمَا لَفْظِ پُرْ مَعْنَا بِخَانْ مَعْنَا، وَمِيزَنْ دَرْ هَوَا آنْ لَفْظِ بِى سَوْدَا
Evet, masnuatta hiçbir eser yok ki, çok mânâlı bir lâfz-ı mücessem olmasın, Sâni-i Zülcelâlin çok esmâsını okutturmasın. Madem şu masnuat elfazdır, kelimat-ı kudrettir; mânâlarını oku, kalbine koy, mânâsız kalan elfâzı bilâpervâ zevâlin havasına at. Arkalarından alâkadarâne bakıp meşgul olma.عَقْل فَرْيَادْ مِى دَارَدْ، غِيَاثِ(لاَۤ اُحِبُّ اْلاٰفِلِينَ) مِيزَنْ اَىْ نَفْسَمْ
İşte, zahirperest ve sermayesi âfâkî malûmattan ibaret olan akl-ı dünyevî, böyle silsile-i efkârı hiçe ve ademe incirar ettiğinden, hayretinden ve haybetinden meyusâne feryad ediyor. Hakikate giden bir doğru yol arıyor. Madem uful edenlerden ve zevâl bulanlardan ruh elini çekti. Kalb dahi mecazî mahbuplardan vaz geçti. Vicdan dahi fânilerden yüzünü çevirdi. Sen dahi, biçare nefsim, İbrahimvâri لاَۤ اُحِبُّ اْلاٰفِلِينَ
1 gıyâsını çek, kurtul.چِه خُوشْ گُويَدْ اُو شَيْدَا “جَامِى” عَشْقِ خُوىْ:
Fıtratı aşkla yoğrulmuş gibi sermest-i câm-ı aşk olan Mevlânâ Câmi, kesretten vahdete yüzleri çevirmek için, bak, ne güzel söylemiş:يَكِى خَواهْ1، يَكِى خَوانْ2، يَكِى جُوىْ3، يَكِى بِينْ4، يَكِى دَانْ5، يَكِى كُوىْ6
demiştir.HAŞİYE-1 Yani;1. Yalnız Biri iste; başkaları istenmeye değmiyor.
2. Biri çağır; başkaları imdada gelmiyor.
3. Biri talep et; başkaları lâyık değiller.
[NOT]Dipnot-1 “Batıp gidenleri sevmem.” En’âm Sûresi, 6:76.
Haşiye-1 Yalnız bu satır Mevlânâ Câmî‘nin kelâmıdır.[/NOT]
Mevlânâ Câmi: (bk. bilgiler) Sâni-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l) adem: yokluk, hiçlik akl-ı dünyevî: dünyaya ait akıl alâkadarane: ilgili bir şekilde bilâpervâ: pervasız, korkusuz biçare: çaresiz elfaz: lafızlar, sözler esmâ: isimler (bk. s-m-v) fenâ: yokluk, yok oluş (bk. f-n-y) fâni: geçici, ölümlü (bk. f-n-y) fıtrat: yaratılış (bk. f-ṭ-r) gıyâs: yardım nidâsı haybet: muhrumiyet, istediğini elde edememe, ümitsiz olma haşiye: dipnot, açıklayıcı not incirar etme: çekip sona erdirme kelimat-ı kudret: Allah’ın kudret kelimeleri (bk. k-l-m; ḳ-d-r) kelâm: söz (bk. k-l-m) kesret: çokluk (bk. k-s̱-r) kışr: kabuk, dış lâfz-ı mücessem: cisimleşmiş kelime mahbup: sevgili (bk. ḥ-b-b) malûmat: bilgiler (bk. a-l-m) masnuat: sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a) masnuat-ı fâniye: gelip geçici olan sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a; f-n-y) mağz: öz, iç mecazî: gerçek olmayan (bk. c-v-z) meyusâne: ümitsizce nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s) sermest-i câm-ı aşk: Allah aşkıyla kendinden geçmek seyl: sel, akıntı silsile-i efkâr: fikirler zinciri, fikir halkaları (bk. f-k-r) uful etmek: batmak, kaybolmak vahdet: birlik (bk. v-ḥ-d) zahirperest: dış görünüşe ehemmiyet veren (bk. ẓ-h-r) zevâl: sona erme (bk. z-v-l) âfâkî: dış dünyaya ait İbrahimvâri: Hz. İbrahim gibi 10 Mayıs 2011: 16:04 #791193Anonim
4. Biri gör; başkaları her vakit görünmüyorlar, zevâl perdesinde saklanıyorlar.
5. Biri bil; marifetine yardım etmeyen başka bilmekler faidesizdir.
6. Biri söyle; Ona ait olmayan sözler mâlâyâni sayılabilir.نَعَمْ صَدَقْتَ اَىْ جَامِى هُوَ الْمَطْلُوبُ هُوَ الْمَحْبُوب ُ هُوَ الْمَقْصُودُ هُوَ الْمَعْبوُدُ
Evet, Câmi’, pek doğru söyledin. Hakikî mahbub, hakikî matlub, hakikî maksud, hakikî mâbud yalnız Odur.كِه ”لاَۤ اِلٰهَ اِلاَّ هُو“ بَرَابَرْ مِيذَنَدْ عَالَمْ
Çünkü bu âlem, bütün mevcudatıyla, muhtelif dilleriyle, ayrı ayrı nağamâtıyla, zikr-i İlâhînin halka-i kübrâsında beraber
1لاَۤ اِلٰهَ اِلاَّ هُو der, vahdâniyete şehadet eder. لاَۤ اُحِبُّ اْلاٰفِلِينَ
2’in açtığı yaraya merhem sürüyor ve alâkayı kestiği mecazî mahbuplara bedel bir Mahbub-u Lâyezâlîyi gösteriyor.
[NOT]Dipnot-1 “Ondan başka hiçbir ilâh yoktur.” Haşir Sûresi, 59:22.
Dipnot-2 “Batıp gidenleri sevmem” En’âm Sûresi, 6:76.[/NOT]
Câmi: (bk. bilgiler – Mevlânâ Câmi) Mahbub-u Lâyezâlî: sürekli var olan, asla yok olmayan, sonsuz sevgili, Allah (bk. ḥ-b-b; lâ; z-v-l) hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) halka-i kübrâ: en büyük halka (bk. k-b-r) mahbub: sevgili (bk. ḥ-b-b) maksud: kastedilen, istek (bk. ḳ-ṣ-d) marifet: Allah’ı bilme ve tanıma (bk. a-r-f) matlup: istenilen (bk. ṭ-l-b) mecazî: gerçek olmayan (bk. c-v-z) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) mâbud: kendisine ibadet edilen (bk. a-b-d) mâlâyâni: boş, lüzumsuz nağamât: nağmeler, hoş sesler vahdâniyet: Allah’ın birliği (bk. v-ḥ-d) zikr-i İlâhî: Allah’ı anma (bk. e-l-h) 10 Mayıs 2011: 16:05 #791194Anonim
Bundan yirmi beş sene kadar evvel İstanbul Boğazındaki Yuşa Tepesinde, dünyanın terkine karar verdiğim bir zamanda, bir kısım mühim dostlarım beni dünyaya, eski vaziyetime döndürmek için yanıma geldiler. Dedim: “Yarına kadar beni bırakınız; istihare edeyim.” Sabahleyin kalbime bu iki levha hutur etti. Şiire benzer, fakat şiir değiller. O mübarek hatıranın hatırı için ilişmedim. Geldiği gibi muhafaza edildi. Yirmi Üçüncü Sözün âhirine ilhak edilmişti. Makam münasebetiyle buraya alındı.Birinci Levha Ehl-i gaflet dünyasının hakikatini tasvir eder levhadır.Beni dünyaya çağırma,Ona geldim fenâ gördüm.
Demâ gaflet hicab olduVe nur-u Hak nihan gördüm.
Bütün eşya u mevcudatBirer fâni muzır gördüm.
Vücut desen, onu giydim,Ah, ademdi, çok belâ gördüm.
Hayat desen onu tattımAzap-ender azap gördüm.
Akıl ayn-ı ikab oldu,Bekàyı bir belâ gördüm.
Ömür ayn-ı heva oldu,Kemâl ayn-ı heba gördüm.
Amel ayn-ı riya oldu,Emel ayn-ı elem gördüm.
Visal nefs-i zevâl oldu,Devâyı ayn-ı dâ gördüm.
Bu envar zulümat oldu,Bu ahbabı yetim gördüm.
Bu savtlar nây-ı mevt oldu,Bu ahyâyı mevat gördüm.
Ulûm evhâma kalb oldu,Hikemde bin sekam gördüm.
Lezzet ayn-ı elem oldu,Vücutta bin adem gördüm.
Habib desen onu buldum,Ah, firakta çok elem gördüm.Yûşâ Tepesi: (bk. bilgiler) adem: yokluk, hiçlik ahbap: sevgililer, dostlar (bk. ḥ-b-b) ahyâ: canlılar (bk. ḥ-y-y) ayn-ı dâ: hastalığın tâ kendisi ayn-ı elem: acının tâ kendisi ayn-ı heba: zararın tâ kendisi ayn-ı heva: boş istek ve arzunun tâ kendisi ayn-ı ikab: azabın tâ kendisi ayn-ı riya: gösterişin tâ kendisi azap-ender azap: azap içinde azap bekà: devamlılık, sonsuzluk (bk. b-ḳ-y) demâ: her zaman, dâima ehl-i gaflet: âhiretten habersiz, mânevî sorumluluklarına karşı duyarsız kimseler (bk. ğ-f-l) elem: acı, üzüntü emel: arzu, istek envar: nurlar, aydınlıklar (bk. n-v-r) evhâm: vehimler, kuruntular eşya u mevcudat: var olan şeyler, varlıklar (bk. v-c-d) fenâ: yokluk, ölümlülük (bk. f-n-y) firak: ayrılık (bk. f-r-ḳ) fâni: geçici, ölümlü (bk. f-n-y) gaflet: umursamazlık, duyarsızlık; âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli (bk. ğ-f-l) habib: sevgili (bk. ḥ-b-b) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hicab: perde hikem: hikmetler (bk. ḥ-k-m) hutur etme: hatıra gelme ilhak: ekleme istihare: bir işin hayırlı olup olmayacağını anlamak niyetiyle abdest alıp, dua edip, rüya görmek üzere uykuyu yatma kalb olmak: dönüşmek kemâl: mükemmellik, olgunluk (bk. k-m-l) mevat: ölmüş (bk. m-v-t) muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ) muzır: zararlı mübarek: bereketli, hayırlı (bk. b-r-k) münasebet: ilişki, bağlantı (bk. n-s-b) nefs-i zevâl: sona ermenin kendisi (bk. n-f-s; z-v-l) nihan: gizli, saklı nur-u Hak: Cenab-ı Hakkın nuru (bk. n-v-r; ḥ-ḳ-ḳ) nây-ı mevt: ölüm haberi (bk. m-v-t) savt: ses sekam: hastalık tasvir: anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r) ulûm: ilimler (bk. a-l-m) visal: kavuşma zulümat: karanlıklar (bk. ẓ-l-m) âhir: son (bk. e-ḫ-r) 10 Mayıs 2011: 16:06 #791195Anonim
İkinci Levha
Ehl-i hidayet ve huzurun hakikat-i dünyalarına işaret eder levhadır.Demâ gaflet zevâl buldu, Ve nur-u Hak ayan gördüm.
Vücut burhan-ı Zât oldu, Hayat, mir’ât-ı Haktır, gör.
Akıl miftah-ı kenz oldu, Fenâ, bâb-ı bekàdır, gör.
Kemâlin lem’ası söndü, Fakat şems-i cemâl var, gör.
Zevâl ayn-ı visal oldu, Elem ayn-ı lezzettir, gör.
Ömür nefs-i amel oldu, Ebed ayn-ı ömürdür, gör.
Zalâm zarf-ı ziya oldu, Bu mevtte hak hayat var, gör.
Bütün eşya enîs oldu, Bütün asvat zikirdir, gör.
Bütün zerrat-ı mevcudat Birer zâkir, müsebbih gör.
Fakrı kenz-i gınâ buldum, Aczde tam kuvvet var, gör.
Eğer Allah’ı buldunsa Bütün eşya senindir, gör.
Eğer Mâlik-i Mülke memlûk isen Onun mülkü senindir, gör.
Eğer hodbin ve kendi nefsine mâliksen Bilâ-addin belâdır, gör,
Bilâ-haddin azaptır, tad, Bilâ gayet ağırdır, gör.
Eğer hakikî abd-i hüdâbin isen, Hudutsuz bir safâdır, gör,
Hesapsız bir sevap var, tad, Nihayetsiz saadet gör.
Mâlik-i Mülk: bütün mülkün gerçek sahibi olan Allah (bk. m-l-k) abd-i hüdâbin: Cenab-ı Hakkı tanıyan kul (bk. a-b-d) acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) asvat: sesler ayan: aşikâr, belli ayn-ı lezzet: lezzetin tâ kendisi ayn-ı visal: kavuşmanın tâ kendisi ayn-ı ömür: hayatın tâ kendisi bilâ-addin: sayısız (bk. lâ) bilâ-haddin: sınırsız (bk. lâ) burhan-ı Zât: Cenab-ı Allah’ın varlığının delili bâb-ı bekà: sonsuzluk kapısı (bk. b-ḳ-y) demâ: her zaman ebed: sonsuzluk (bk. e-b-d) ehl-i hidayet ve huzur: doğru ve hak yolda ve huzurda olanlar (bk. h-d-y; ḥ-ḍ-r) elem: acı, üzüntü enîs: canayakın, dost eşya: şeyler, varlıklar fenâ: yokluk, ölümlülük (bk. f-n-y) gaflet: umursamazlık, duyarsızlık; âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli (bk. ğ-f-l) hak: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i dünya: dünyanın gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hodbin: bencil kemâl: mükemmellik, kusursuzluk (bk. k-m-l) kenz-i gınâ: zenginliğin hazinesi (bk. ğ-n-y) lem’a: parıltı memlûk: köle, kul (bk. m-l-k) mevt: ölüm (bk. m-v-t) miftah-ı kenz: hazinenin anahtarı mir’ât-ı Hak: Hakkın aynası (bk. ḥ-ḳ-ḳ) mâlik: sahip (bk. m-l-k) mülk: sahip olunan ve hükmedilen yer (bk. m-l-k) müsebbih: tesbih eden (bk. s-b-ḥ) nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s) nefs-i amel: amelin kendisi (bk. n-f-s) nihayetsiz: sonsuz nur-u Hak: Cenab-ı Hakkın nuru (bk. n-v-r; ḥ-ḳ-ḳ) saadet: mutluluk safâ: gönül hoşnutluğu vücut: varlık (bk. v-c-d) zalâm: karanlıklar (bk. ẓ-l-m) zarf-ı ziya: ışığın kılıfı zerrat-ı mevcudat: varlıkların zerreleri (bk. v-c-d) zevâl: sona erme (bk. z-v-l) zâkir: zikreden şems-i cemâl: güzelliğin güneşi (bk. c-m-l) 10 Mayıs 2011: 16:08 #791196Anonim
Yirmi beş sene evvel Ramazan’da, ikindiden sonra Şeyh Geylânî’nin (k.s.) Esmâ-i Hüsnâ manzumesini okudum. Bana bir arzu geldi ki, Esmâ-i Hüsnâ ile bir münacat yazayım. Fakat o vakit bu kadar yazıldı. O kudsî üstadımın mübarek Münâcât-ı Esmâiyesine bir nazire yapmak istedim. Heyhat! Nazma istidadım yok. Yapamadım, noksan kaldı. Bu münacat, Otuz Üçüncü Sözün Otuz Üçüncü Mektubu olan Pencereler Risalesine ilhak edilmişti. Makam münasebetiyle buraya alındı.هُوَ اْلبَاقِىحَكِيمُ اْلقَضَايَا نَحْنُ فِى قَبْضِ حُكْمِهِ هُوَ الْحَكَمُ الْعَدْلُ لَهُ اْلاَرْضُ وَالسَّمَاۤءُ
عَلِيمُ الْخَفَايَا وَالْغُيُوبُ فِى مُلْكِهِ هُوَ الْقَادِرُ الْقَيُّومُ لَهُ الْعَرْشُ وَالثَّرَاۤءُ
لَطِيفُ الْمَزَاياَ وَالنُّقُوشِ فِى صُنْعِهِ هُوَ الْفاَطِرُ الْوَدُودُ لَهُ الْحُسْنُ وَالْبَهَاۤءُ
جَلِيلُ الْمَرَايَا وَالشُّؤُونُ فِى خَلْقِهِ هُوَ الْمَلِكُ الْقُدُّوسُ لَهُ الْعِزُّ وَالْكِبْرِيَاۤءُ
بَدِيعُ الْبَرَايَا نَحْنُ مِنْ نَقْشِ صُنْعِهِ هُوَ الدَّاۤئِمُ الْباَقِى لَهُ الْمُلْكُ وَالْبَقَاۤءُ
كَرِيمُ الْعَطَايَا نَحْنُ مِنْ رَكْبِ ضَيْفِهِ هُوَ الرَّزَّاقُ الْكَافِى لَهُ الْحَمْدُ وَالثَّنَاۤءُ
جَمِيلُ الْهَدَايَا نَحْنُ مِنْ نَسْجِ عِلْمِهِ هُوَ الْخَالِقُ الْوَافِى لَهُ الْجُودُ وَالْعَطَاۤءُ
1
[NOT]Dipnot-1 ODUR BÂKÎ.O, hükmünü hikmetle icrâ eden Hakîmdir; biz de Onun hükmünün elindeyiz. Hakem olan O, Adl olan O; arz ve semâ Onundur. Mülkünde gizli olanı, gaip olanı O hakkıyla bilir. Kàdir olan O, Kayyûm olan O; Arş da, yer de Onundur. San’atının nakışlarında ve vasıflarında görünen Onun lûtfudur. Fâtır Odur, Vedûd O; mahlûkattaki bütün hüsün ve güzellikler Onundur. Mevcudat aynalarında ve mahlûkatının keyfiyâtında tezahür eden Onun celâlidir. Melik Odur, Kuddûs O; izzet ve kibriyâ da Ona aittir. Mahlûkatını acaib-i san’at içinde icad eden Odur; biz de Onun san’atının nakışlarıyız. Dâim Odur, Bâkî O; mülk ve bekà Onundur. O atâsında pek kerîmdir; biz de Onun misafir kàfilelerindeniz. Rezzâk Odur, her hâcete Kâfi O; hamd ve senâ Ona mahsustur. Rahmet hediyelerinde görünen Onun cemâlidir. Biz de Onun ilminin mensucatındanız. Hâlık Odur, Vâfî O; cûd ve atâ Onundur. [/NOT]
Esmâ-i Hüsnâ: Cenab-ı Hakkın en güzel isimleri (bk. ḥ-s-n) Münâcât-ı Esmâiye: Cenab-ı Hakkın isimleriyle yapılan dualar (bk. n-c-v; s-m-v) ilhak edilmek: eklenmek istidat: kabiliyet (bk. a-d-d) kudsî: mukaddes, her türlü kusur ve noksandan uzak (bk. ḳ-d-s) manzume: vezinli ve kafiyeli söz, şiir (bk. n-ẓ-m) mübarek: bereketli (bk. b-r-k) münacat: dua, yakarış (bk. n-c-v) münasebet: ilişki, bağlantı (bk. n-s-b) nazire: benzer (bk. n-ẓ-r) nazım: vezinli söz, şiir (bk. n-ẓ-m) Şeyh Geylânî: (bk. bilgiler) 10 Mayıs 2011: 16:14 #791162Anonim
سَمِيعُ الشَّكَايَا وَالدُّعَاۤءِ لِخَلْقِهِ هُوَ الرَّاحِمُ الشَّافِى لَهُ الشُّكْر ُوَالثَّنَاۤءُ
غَفُورُ الْخَطَايَا وَالذُّنُوبُ لِعَبْدِهِ هُوَ الْغَفَّارُ الرَّحِيمُ لَهُ الْعَفْوُ وَالرِّضَاۤءُ
1
Ey nefsim! Kalbim gibi ağla ve bağır ve de ki:
Fâniyim, fâni olanı istemem.
Âcizim, âciz olanı istemem.
Ruhumu Rahmân’a teslim eyledim; gayr istemem.
İsterim, fakat bir yâr-ı bâki isterim.
Zerreyim, fakat bir şems-i sermed isterim.
Hiç ender hiçim, fakat bu mevcudatı umumen isterim.
[NOT]Dipnot-1 Mahlûkatının şikâyet ve duâlarını işiten Odur. Merhamet eden O, şifâ veren O; şükür ve senâ Ona mahsustur. Kullarının hatâ ve günahlarını bağışlayan da Odur. Gaffâr Odur, Rahîm O; af da, rızâ da Ondandır.[/NOT]
Rahmân: kullarına karşı çok merhametli olan ve rahmet eserleri bütün varlık âlemini kuşatan Allah (bk. r-ḥ-m) fâni: geçici, ölümlü (bk. f-n-y) gayr: başkası hiç ender hiç: hiç içinde hiç mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s) umumen: bütünüyle yâr-ı bâki: ebedî dost, sonsuz sevgili (bk. b-ḳ-y) zerre: atom, en küçük madde parçası âciz: güçsüz (bk. a-c-z) şems-i sermed: Sonsuz Güneş; bu tabir, her şeyi nurlandıran Allah için benzetme olarak kullanılır 10 Mayıs 2011: 16:16 #791197Anonim
Barla Yaylası, çam, katran, ardıç, karakavağın bir meyvesidir
Makam münasebetiyle buraya alınmış. On Birinci Mektubun bir parçasıdır.
Bir vakit, esaretimde, dağ başında, azametli çam ve katran ve ardıç ağaçlarının heybetnümâ suretlerini, hayretfezâ vaziyetlerini temâşâ ederken, pek lâtif bir rüzgâr esti. O vaziyeti, pek muhteşem ve şirin, velvele-âlûd bir zelzele-i raksnümâ, bir tesbihat-ı cezbe-edâ suretine çevirdiğinden, eğlence temâşası nazar-ı ibrete ve sem’-i hikmete döndü. Birden, Ahmed-i Cizrî’nin Kürtçe şu fıkrası:هَرْكَسْ بِتَمَاشَا ﮔِﻪ حُسْنَاتَه زِهَرْ جَاى تَشْبِيهِ ﻧِﮕﺎَرَانْ بِجَمَالاَتَه دِنَازِنْ
1
hatırıma geldi. Kalbim, ibret mânâlarını ifade için şöyle ağladı:ياَ رَبْ! هَرْ حَىْ بِتَمَاشَاِﮔِ صُنْعِ تُو زِهَرْ جَاى بَتَازِى زِنَشِيبُ اَزْ فِرَازِى مَانَنْدِ دَلاَلاَنْ بِنِدَاءِ بِآوَازِى دَمْ دَمْ زِ جَمَالِ نَقْشِ تُودَرْ رَقَصْ بَازِى زِكَمَالِ صُنْعِ تُو خُوشْ خُوشْ ﺑِﮕﺎَزِى زِ شِيرِينِى آوَازِ خُودْ هَىْ هَىْ دِنَازِى أَزْوَىْ رَقْص آمَدْ جَذْبَه خَوازِى اَزِيْن آثَارِ رَحْمَتْ يَافْت هَرْ حَىْ دَرْسِ تَسْبِيحُ نَمَازِى اِيسْتَادَسْت هَرْ يَكِى بَرْ سَنْكِ بَالاَ سَرْفِرَازِى دِرَاز كَرْدَسْت دَسْتَهَارَا بَدَرْﮔَﺎهِ إِلٰهِى ﻫَﻤْﭽُﻮ شَهْبَازِى بَه جُنْبِيدسْت زُلفْهَارَا بَه شَوْقَ اﻧْﮕِﻴﺰِ شَهْنَازِى بَبَالاَ مِيزَنَنْد أَزْ ﭘَﺮْدَه هَاىِ “هَاىِ هُوىِ” عَشْق بَازِى مِيدِهَدْ هُوشَه ﮔِِﻴﺮِينْهَاىِ دَرِينْهَاىِ زَوَالِى اَزْ حُبِّ مَجَازِى بَرْ سَرِ مَحْمُودْهَا نَغْمَه هَاىِ حُزْن اَﻧْﮕِﻴﺰِ اَيَازِى مُرْدَهَارَا نَغْمَهَاىِ اَزَلِى أَزْ حُزْن اَﻧْﮕِﻴﺰِ نَوَازِى “رُوحَه” مِى آيَدْ اَزُو زَمْزَمَهءِ نَازُو نِيَازِى قَلْب مِى خَوانْد أَزِينْ آيَاتْهَا: سِرِّ تَوْحِيدْ زِعُلُوِّ نَظْمِ إِعْجَازِى نَفْس مِى خَواهَدْ دَرْاِينْ[NOT]Dipnot-1 bk. El-Cizrî, el-İkdü’l-Ceherî fî Şerhi Dîvâni’ş-Şeyh el-Cizrî s. 438.[/NOT]
Ahmed-i Cizrî: (bk. bilgiler) Barla: (bk. bilgiler) azametli: büyük (bk. a-ẓ-m) hayretfezâ: hayret verici heybetnümâ: heybetli ibret: ders çıkarma lâtif: hoş, güzel (bk. l-ṭ-f) nazar-ı ibret: ibretli bakış (bk. n-ẓ-r) sem’-i hikmet: hikmetli sözleri dinleme (bk. s-m-a; ḥ-k-m) temâşâ etme: seyretme tesbihat-ı cezbe-edâ: cezbeli tesbihler (bk. s-b-ḥ) velvele-âlûd: gürültü patırtı içinde kalmış zelzele-i raksnümâ: danseder gibi sarsılma 10 Mayıs 2011: 16:18 #791199Anonim
وَلْوَلَهَا.. زَلْزَلَهَا: ذَوْقِ بَاقِى دَرْ فَنَاىِ دُنْيَابَازِى عَقْل مِى بِينَدْ اَزِينْ زَمْزَمَهَا.. دَمْدَمَهَا: نَظْمِ خِلْقَتْ، نَقْشِ حِكْمَتْ، كَنْزِ رَازِى آرْزُو مِيدَارَدْ هَوَا اَزِينْ هَمْهَمَهَا.. هُوهُوَهَا مَرْﮒِ خُودْ دَرْ تَرْﮒِِ اَذْوَاقِ مَجَازِى خَيَالْ بِينَدْ اَزِينْ اَشْجَارْ: مَلاَﺋِﻚْ رَا جَسَدْ آمَدْ سَمَاوِى، بَاهَزَارَانْ نَىْ اَزِينَ نَيْهَا شُنِيدَتْ هُوشْ: سِتَايِشْهَاىِ ذَاتِ حَىْ وَرَقْهَارَا زَبَانْ دَارَنْدَ هَمَه “هُو هُو” ذِكْرآرَنْد بَه دَرْ مَعْنَاىِ: حَىُّ حَىْ چُو “لاَ اِلٰهَ اِلاَّ هُو” بَرَابَرْ مِيزَنْد هَرْ شَىْ دَمَادَمْ جُويَدَنْد “يَا حَقْ” سَرَاسَرْ کُويَدَنْد: “يَا حَىْ” بَرَابَرْ مِيزَنَنْد: “اَللهْ”
فَيَا حَىُّ يَا قَيوُّمُ بِحَقِّ اِسْمِ حَىِّ قَيوُّمِ
حَيَاتِى دِهْ بَايِنْ قَلْبِ ﭘَﺮِيشَانْ رَا اِسْتِقَامَتْ دِهْ بَايِنْ عَقْلِ مُشَوَّشْ رَا… اٰمِينْ
Barla Yaylası, Tepelice’de çam, katran, ardıç, karakavak meyvesi hakkında yazılan Farisî beyitlerin mânâsı:هَرْكَسْ بِتَمَاشَا كِه حُسْنَاتَه زِهَرْ جَاى تَشْبِيهِ نِگَارَانْ بِجَمَالاَتَه دِنَازِنْ
1
Hatırıma geldi; kalbim dahi ibret mânâlarını ifade için şöyle ağladı:
Yani, Senin temâşâna, hüsnüne, herkes her yerden koşup gelmiş. Senin cemâlinle nazdarlık ediyorlar.ياَ رَبْ! هَرْ حَىْ بِه تَمَاشَاِﮔِ صُنْعِ تُو زِهَرْ جَاىْ بَتَازِى
Her zîhayat, Senin temâşâna, san’atın olan zemin yüzüne her yerden çıkıp bakıyorlar.زِنَشِيبُ اَزْ فِرَازِى مَانَنْدِ دَلاَلاَنْ بِنِدَاءِ بِآوَازِىAşağıdan, yukarıdan dellâllar gibi çıkıp bağırıyorlar.
دَمْ دَمْ زِ جَمَالِ نَقْشِ تُوزِ هَوَاىِ شَوْقِ تُودَرْ رَقْص بَازِى
Senin cemâl-i nakşından keyiflenip, o dellâl-misal ağaçlar oynuyorlar.
[NOT]Dipnot-1 El-Cizrî, el-İkdü’l-Cevherî fî Şerhi Dîvâni’ş-Şeyh el-Cizrî s. 438.[/NOT]
Barla: (bk. bilgiler) Farisî: Farsça Tepelice: (bk. bilgiler) cemâl: güzellik (bk. c-m-l) cemâl-i nakş: nakşın güzelliği (bk. c-m-l; n-ḳ-ş) dellâl: duyurucu, ilan edici dellâl-misal: dellâl, ilân edici gibi (bk. m-s̱-l) hüsün: güzellik (bk. ḥ-s-n) ibret: ders çıkarma nazdarlık etmek: nazlanmak, cilve yapmak temâşâ: seyretme zemin: yer zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) 10 Mayıs 2011: 16:20 #791200Anonim
زِ كَمَالِ صُنْعِ تُو خُوشْ خُوشْ ﺑِﮕﺎَزِى
1
Senin kemâl-i san’atından neş’elenip güzel güzel sadâ veriyorlar.زِ شِيرِينِى آوَازِ خُودْ هَىْ هَىْ دِنَازِى
Güya sadâlarının tatlılığı, onları da neş’elendirip nazeninâne bir naz ettiriyor.اَزْوَىْ رَقْصَه آمَدْ جَذْبَه خَوازِى
İşte ondandır ki, şu ağaçlar raksa gelmiş, cezbe istiyorlar.اَزِيْن آثَارِ رَحْمَتْ يَافْت هَرْ حَىْ دَرْسِ تَسْبِيحُ نَمَازِى
Şu rahmet-i İlâhiyenin âsârıyladır ki, her zîhayat, kendine mahsus tesbih ve namazın dersini alıyorlar.اِيسْتَادَسْت هَرْ يَكِى بَرْ سَنْكِ بَالاَ سَرْفِرَازِى
Ders aldıktan sonra, herbir ağaç yüksek bir taş üstünde Arşa başını kaldırıp durmuşlar.دِرَاز كَرْدَسْت دَسْتَهَارَا بَدَرْﮔَﺎهِ إِلٰهِى ﻫَﻤْﭽُﻮ شَهْبَازِى
Herbirisi, yüzler ellerini Şehbaz-ı KalenderHAŞİYE-1 gibi dergâh-ı İlâhîye uzatıp muhteşem bir ibadet vaziyetini almışlar.بَه جُنْبِيدسْت زُلْفهَارَا بَشَوْقَ اَﻧْﮕِﻴﺰِ شَهْنَازِى HAŞİYE-2
Oynattırıyorlar zülüfvâri küçük dallarını; ve onunla, temâşâ edenlere de, lâtif şevklerini ve ulvî zevklerini ihtar ediyorlar.بَبَالاَ مِيزَنَنْد اَزْ ﭘَﺮْدَه هَاىِ “هَاىِ هُوىِ” عَشْق بَازِى[NOT]Dipnot-1 Nüsha: زِهَوَاىِ شَوْقِ تُو
Haşiye-1 Şehbaz-ı Kalender meşhur bir kahramandır ki, Şeyh Geylânî‘nin irşadıyla dergâh-ı İlâhîye iltica edip mertebe-i velâyete çıkmıştır.
Haşiye-2 Şehnaz-ı Çelkezi, kırk örme saç ile meşhur bir dünya güzelidir.[/NOT]
Arş: Cenab-ı Allah’ın sınırsız egemenliğinin ve yüceliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş) cezbe: kendinden geçer bir hale gelme dergâh-ı İlâhiye: İlâhî rahmet kapısı (bk. e-l-h) haşiye: dipnot, açıklayıcı not ihtar: hatırlatma iltica etmek: sığınmak irşad: doğru yolu gösterme (bk. r-ş-d) kemâl-i san’at: sanattaki mükemmellik (bk. k-m-l; ṣ-n-a) lâtif: hoş, güzel (bk. l-ṭ-f) mertebe-i velâyet: velâyet mertebesi (bk. v-l-y) nazeninâne: nazlıca, cilvelenerek rahmet-i İlâhiye: Allah’ın rahmeti (bk. r-ḥ-m; e-l-h) raks: dans sadâ: ses temâşâ: seyretme tesbih: Allah’ı, yüce şanına lâyık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) ulvî: yüce zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) zülüfvâri: saç lülesi gibi âsâr: eserler Şeyh Geylânî: (bk. bilgiler) şevk: şiddetli arzu ve istek 10 Mayıs 2011: 16:22 #791201Anonim
Aşkın “Hay Huy” perdelerinden en hassas tellere, damarlara dokunuyor gibi sadâ veriyorlar.HAŞİYE-1üsha
مِيدِهَدْ هُوشَه ﮔِِﻴﺮِينْهَاى دَرِينْهَاىِ زَوَالِى اَزْ حُبِّ مَجَازِى
Fikre şu vaziyetten şöyle bir mânâ geliyor: Mecazî muhabbetlerin zevâl elemiyle gelen ağlayış, hem derinden derine hazin bir enîni ihtar ediyorlar.بَرْ سَرِ مَحْمُودْهَا نَغْمَهَاىِ حُزْن اَﻧْﮕِﻴﺰِ اَيَازِى
Mahmud’ların, yani Sultan Mahmud gibi mahbubundan ayrılmış bütün âşıkların başlarında, hüzün-âlûd mahbuplarının nağmesinin tarzını işittiriyorlar.مُرْدَهَارَا نَغْمَهَاىِ اَزَلِى اَزْ حُزْن اَﻧْﮕِﻴﺰ نُوَازِى
Dünyevî sadâların ve sözlerin dinlemesinden kesilmiş olan ölmüşlere ezelî nağmeleri, hüzün-engiz sadâları işittiriyor gibi bir vazifesi var görünüyorlar.“رُوحَه” مِى اٰيَدْ اَزُو زَمْزَمَهءِ نَازُو نِيَازِى
Ruh ise, şu vaziyetten şöyle anladı ki: Eşya, tesbihat ile Sâni-i Zülcelâlin tecelliyât-ı esmâsına mukabele edip, bir naz-niyaz zemzemesidir, geliyor.قَلْبْ مِيخَواندْ اَزِينْ اٰيَاتْهَا: سِرِّ تَوْحِيدْ زِعُلُوِّ نَظْمِ اِعْجَازِى
Kalb ise, şu herbiri birer âyet-i mücesseme hükmünde olan şu ağaçlardan sırr‑ı tevhidi, bu i’câzın ulüvv-ü nazmından okuyor. Yani, hilkatlerinde o derece harika bir intizam, bir san’at, bir hikmet vardır ki, bütün esbab-ı kâinat birer fâil-i muhtar farz edilse ve toplansalar, taklit edemezler.نَفْس مِى خَوَاهَدْ دَرِينْ وَلْوَلَهَا.. زَلْزَلَهَا: ذَوْقِ بَاقِى دَرْ فَنَاىِ دُنْيَابَازِى
Nefis ise, şu vaziyeti gördükçe, bütün rû-yi zemin velvele-âlûd bir zelzele-i firakta
Haşiye-1 üsha Şu nüsha mezaristandaki ardıç ağacına bakar
بَبَالاَ مِيزَنَنْد اَزْ پَرْدَه هَاىِ “هَاىِ هُوىِ” مُرْدَهَارَا نَغْمَه هَاىِ اَزَلِى اَزْ حُزْنَ اَنْگِيزْ نُوَازِىSâni-i Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi ve her şeyi san’atla yaratan Allah (bk. s-n-a; ẕü; c-l-l) elem: acı, üzüntü enîn: inilti esbab-ı kâinat: kâinattaki sebepler (bk. s-b-b; k-v-n) ezelî: başlangıcı olmayan, (bk. e-z-l) eşya: şeyler, varlıklar farz edilmek: varsayılmak fâil-i muhtar: dilediğini yapmakta serbest olan fâil (bk. f-a-l; ḫ-y-r) hazin: hüzünlü hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hilkat: yaratılış (bk. ḫ-l-ḳ) hüzün-engiz: hüzün veren hüzün-âlûd: hüzünle karışık ihtar: hatırlatma intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m) i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z) mahbup: sevgili (bk. ḥ-b-b) mecazî: gerçek olmayan (bk. c-v-z) muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) mukabele: karşılık verme naz-niyaz: dua, yalvarış nağme: ahenk, güzel ses nefis: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s) rû-yi zemin: yeryüzü sadâ: ses sırr-ı tevhid: Allah’ın birlik sırrı (bk. v-ḥ-d) tecelliyât-ı esmâ: Cenab-ı Hakkın isimlerinin yansımaları (bk. c-l-y; s-m-v) tesbihat: Allah’ı, yüce şanına lâyık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) ulüvv-ü nazm: nazmının yüceliği (bk. n-ẓ-m) velvele-âlûd: gürültü patırtı içinde kalmış zelzele-i firak: ayrılık sarsıntısı (bk. f-r-ḳ) zemzeme: nağme, hoş ses zevâl: sona erme (bk. z-v-l) âyet-i mücesseme: cisimleşmiş âyet 10 Mayıs 2011: 16:24 #791202Anonim
yuvarlanıyor gibi gördü, bir zevk-i bâki aradı. “Dünyaperestliğin terkinde bulacaksın” mânâsını aldı.
عَقْل مِى بِينَدْ اَزِينْ زَمْزَمَهَا.. دَمْدَمَهَا: نَظْمِ خِلْقَتْ، نَقْشِ حِكْمَتْ، كَنْزِ رَازِى
Akıl ise, şu zemzeme-i hayvan ve eşcardan ve demdeme-i nebat ve havadan gayet mânidar bir intizam-ı hilkat, bir nakş-ı hikmet, bir hazine-i esrar buluyor. Herşey çok cihetlerle Sâni-i Zülcelâli tesbih ettiğini anlıyor.آرْزُو مِيدَارَدْ هَوَا اَزِينْ هَمْهَمَهَا.. هُوهُوَهَا مَرْﮒِ خُودْ دَرْ تَرْکِ اَذْوَاقِ مَجَازِى
Heva-yı nefis ise, şu hemheme-i hava ve hevheve-i yapraktan öyle bir lezzet alıyor ki, bütün ezvâk-ı mecazîyi ona unutturup o heva-yı nefsin hayatı olan zevk-i mecazîyi terk etmekle bu zevk-i hakikatte ölmek istiyor.خَيَالْ بِينَدْ اَزِينْ اَشْجَارْ: مَلاَﺋِﻚْ رَا جَسَدْ آمَدْ سَمَاوِى، بَاهَزَارَانْ نَىْ
Hayal ise görüyor: Güya şu ağaçların müekkel melâikeleri içlerine girip herbir dalında çok neyler takılan ağaçları ceset olarak giymişler. Güya Sultan-ı Sermedî, binler ney sadâsıyla muhteşem bir resm-i küşatta onlara onları giydirmiş ki, o ağaçlar câmid, şuursuz cisim gibi değil, belki gayet şuurkârâne, mânidar vaziyetleri gösteriyorlar.اَزِينَ نَىْ هَا شُنِيدَتْ هُوشْ: سِتَايِشْهَاىِ ذَاتِ حَىْ
İşte, o neyler, semâvî, ulvî bir musikîden geliyor gibi sâfi ve müessirdirler. Fikir, o neylerden, başta Mevlânâ Celâleddin-i Rumî olarak bütün âşıkların işittikleri elemkârâne teşekkiyât-ı firâkı işitmiyor. Belki, Zât-ı Hayy-ı Kayyûma karşı takdim edilen teşekkürat-ı Rahmâniyeyi ve tahmidat-ı Rabbâniyeyi işitiyor.
Mevlânâ Celâleddin-i Rumî: (bk. bilgiler) Sultan-ı Sermedî: egemenliğinin sonu olmayan Allah (bk. s-l-ṭ) Sâni-i Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi ve her şeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l) Zât-ı Hayy-ı Kayyûm: her an diri olup her canlıya hayat veren ve herşeyi ayakta tutan Zât, Allah (bk. ḥ-y-y; ḳ-v-m) câmid: cansız demdeme-i nebat ve hava: bitki ve havanın sesleri dünyaperestlik: dünyayı taparcasına sevme elemkârâne: acılı bir şekilde ezvâk-ı mecazî: gerçek olmayan aldatıcı zevkler (bk. c-v-z) hazine-i esrar: sırlar hazinesi hemheme-i hava: havanın çıkardığı ses, uğultu heva-yı nefis: kabiliyet ve duyguları nefsin yasak arzu ve isteklerinin emrine verme (bk. h-v-y; n-f-s) hevheve-i yaprak: yaprağın rüzgarın esmesi ile çıkardığı ses intizam-ı hilkat: yaratılıştaki düzenlilik (bk. n-ẓ-m; ḫ-l-ḳ) melâike: melekler (bk. m-l-k) mânidar: anlamlı (bk. a-n-y) müekkel: vazifeli müessir: tesirli, etkili nakş-ı hikmet: hikmetin nakşı (bk. n-ḳ-ş; ḥ-k-m) resm-i küşat: açılış merasimi sadâ: ses semâvî: vahiyle gelmiş (bk. s-m-v) sâfi: temiz, arınmış (bk. ṣ-f-y) tahmidat-ı Rabbâniye: herşeyi terbiye ve idare eden Allah’a yapılan şükür ve övgüler (bk. ḥ-m-d; r-b-b) tesbih: Allah’ı, yüce şanına lâyık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) teşekkiyât-ı firâk: ayrılıktan gelen şikayetler (bk. f-r-ḳ) teşekkürat-ı Rahmâniye: sonsuz rahmet sahibi Allah’a yapılan teşekkürler (bk. ş-k-r; r-ḥ-m) ulvî: yüce zemzeme-i hayvan ve eşcar: hayvan ve ağaçların nağmeleri zevk-i bâki: sonsuz zevk (bk. b-ḳ-y) zevk-i hakikat: gerçek zevk (bk. ḥ-ḳ-ḳ) zevk-i mecazî: gerçek olmayan, yalan ve aldatıcı zevk (bk. c-v-z) şuur: bilinç, idrak (bk. ş-a-r) şuurkârâne: şuurlu bir şekilde, bilerek ve anlayarak (bk. ş-a-r) 10 Mayıs 2011: 16:25 #791204Anonim
وَرَقْهَارَا زَبَانِ دَارَنْد هَمَه “هُوَ هُوَ” ذِكْرآرَنْد بَدَرْ مَعْنَاىِ: حَىُّ حَىْ
Madem ağaçlar birer ceset oldu. Bütün yapraklar dahi diller oldu. Demek herbiri, binler dilleriyle, havanın dokunmasıyla Hu, Hu zikrini tekrar ediyorlar. Hayatlarının tahiyyâtıyla, Sâniinin Hayy-ı Kayyûm olduğunu ilân ediyorlar.چُو “لاَۤ اِلٰهَ اِلاَّ هُو”بَرَابَرْ مِيزَنْد هَرْ شَىْ
Çünkü, bütün eşya
1لاَۤ اِلٰهَ اِلاَّ هُو deyip, kâinatın azîm halka-i zikrinde beraber zikrederek çalışıyorlar.دَمَادَمْ جُويَدَنْد “يَا حَقْ”سَرَاسَرْ گُويَدَنْد: “يَا حَىْ”بَرَابَرْ مِيزَنَنْد: “اَللهْ”Vakit-be-vakit, lisan-ı istidat ile, Cenâb-ı Haktan hukuk-u hayatını “Yâ Hak” deyip hazine-i rahmetten istiyorlar. Baştan başa da, hayata mazhariyetleri lisanıyla “Yâ Hayy“ ismini zikrediyorlar.
فَيَا حَىُّ يَا قَيوُّمُ بِحَقِّ اِسْمِ حَىِّ قَيوُّمِ
حَيَاتِى دِهْ بَايِنْ قَلْبِ ﭘَﺮِيشَانْ رَا اِسْتِقَامَتْ دِهْ بَايِنْ عَقْلِ مُشَوَّشْ رَا… اٰمِينْ

[NOT]Dipnot-1 “Ondan başka hiçbir ilâh yoktur.” Haşir Sûresi, 59:22.[/NOT]
Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan, şeref ve azamet sahibi yüce Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Hak: varlığı hak olan ve her hakkın sahibi olan Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Hayy: gerçek hayat sahibi olan Allah (bk. ḥ-y-y) Hayy-ı Kayyûm: her an diri olup her canlıya hayat veren ve herşeyi ayakta tutan Allah (bk. ḥ-y-y; ḳ-v-m) Hu: O, Allah Lâ ilâhe illâ Hû: Allah’tan başka ilâh yoktur (bk. e-l-h) Sâni: herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) azîm: büyük (bk. a-ẓ-m) eşya: varlıklar halka-i zikir: zikir halkası hazine-i rahmet: rahmet hazinesi (bk. r-ḥ-m) hukuk-u hayat: hayat hakkı (bk. ḥ-ḳ-ḳ) kâinat: evren, yaratılmış her şey (bk. k-v-n) lisan: dil lisan-ı istidat: istidat dili (bk. a-d-d) mazhariyet: nail olma, ayna olma (bk. ẓ-h-r) tahiyyat: selamlar, dualar, yaşasınlar (bk. ḫ-y-y) vakit-be-vakit: vakit vakit, zaman zaman zikretmek: Allah’ı anmak 10 Mayıs 2011: 16:27 #791205Anonim
Bir vakit Barla’da, Çam Dağında, yüksek bir mevkide, gecede semanın yüzüne baktım. Gelecek fıkralar birden hutur etti. Yıldızların lisan-ı hâl ile konuşmalarını hayalen işittim gibi bu yazıldı. Nazım ve şiir bilmediğim için, şiir kaidesine girmedi. Tahattur olduğu gibi yazılmış. Dördüncü Mektup ile Otuz İkinci Sözün Birinci Mevkıfının âhirinden alınmıştır.Yıldızları konuşturan bir yıldıznameDinle de yıldızları, şu hutbe-i şirinine,
Nâme-i nurîn-i hikmet bak ne takrir eylemiş.
Hep beraber nutka gelmiş, hak lisanıyla derler:
“Bir Kadîr-i Zülcelâlin haşmet-i sultanına,
Birer burhan-ı nurefşânız vücud-u Sânia,
Hem vahdete, hem kudrete şahitleriz biz.
Şu zeminin yüzünü yaldızlayan
Nazenin mu’cizâtı çün melek seyranına,
Bu semânın arza bakan, Cennete dikkat eden
Binler müdakkik gözleriz biz.HAŞİYE-1
[NOT]
Haşiye-1 Yani, Cennet çiçeklerinin fidanlık ve mezraacığı olan zeminin yüzünde hadsiz mu’cizât-ı kudret teşhir edildiğinden, semâvat âlemindeki melâikeler, o mu’cizâtı ve o harikaları temâşâ ettikleri gibi, ecrâm-ı semâviyenin gözleri hükmünde olan yıldızlar dahi, güya melâikeler gibi, zemin yüzündeki nazenin masnuatı gördükçe, Cennet âlemine bakıyorlar. O muvakkat harikaları bâki bir surette Cennette dahi müşahede ediyorlar gibi, bir zemine, bir Cennete bakıyorlar; yani o iki âleme nezaretleri var demektir.[/NOT]
Barla: (bk. bilgiler) Kadîr-i Zülcelâl: kudreti herşeyi kuşatan ve sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l) arz: yer, dünya burhan-ı nurefşân: nur saçan delil (bk. n-v-r) bâki: devamlı, sonsuz (bk. b-ḳ-y) ecrâm-ı semâviye: gök cisimleri (bk. s-m-v) fıkra: bölüm, kısım hadsiz: sayısız haşmet-i sultan: sultanın haşmeti (bk. s-l-ṭ) hutbe-i şirin: sevimli ve tatlı hutbe (bk. ḫ- ṭ-b) hutur: hatıra gelme kaide: kural kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r) lisan: dil lisan-ı hâl: hal ve beden dili masnuat: san’at eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a) melâike: melekler (bk. m-l-k) mezraa: tarla muvakkat: geçici mu’cizât: mu’cizeler (bk. a-c-z) mu’cizât-ı kudret: kudret mu’cizeleri (bk. a-c-z; ḳ-d-r) müdakkik: dikkatli nazenin: ince, nazik, narin nazım: vezinli söz, şiir (bk. n-ẓ-m) nezaret: gözetim (bk. n-ẓ-r) nutk: konuşma nâme-i nurîn-i hikmet: hikmetin nurlu mektubu (bk. n-v-r; ḥ-k-m) sema: gök (bk. s-m-v) semâvât: gökler (bk. s-m-v) seyran: seyretme tahattur: hatıra gelme takrir eylemek: bildirmek temâşâ: seyretme teşhir edilmek: sergilenmek vahdet: birlik (bk. v-ḥ-d) vücud-u Sâni: herşeyi sanatlı bir şekilde yaratan Allah’ın varlığı (bk. v-c-d; ṣ-n-a) zemin: yer Çam Dağı: (bk. bilgiler) âhir: son (bk. e-ḫ-r) çün: için 10 Mayıs 2011: 16:28 #791206Anonim
Tûbâ-yı hilkatten semâvât şıkkına
Hep kehkeşan ağsânına,
Bir Cemîl-i Zülcelâlin dest-i hikmetle takılmış
Pek güzel meyveleriyiz biz.
Şu semâvât ehline birer mescid-i seyyar
Birer hane-i devvar, birer ulvî âşiyâne,
Birer misbah-ı nevvar, birer gemi-i cebbar
Birer tayyareleriz biz.
Bir Kadîr-i Zülkemâlin, bir Hakîm-i Zülcelâlin
Birer mu’cize-i kudret, birer harika-i san’at-ı Hâlıkane,
Birer nadire-i hikmet, birer dâhiye-i hilkat
Birer nur âlemiyiz biz.
Böyle yüz bin dille yüz bin burhan gösteririz
İşittiririz insan olan insana.
Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü,
Hem işitmez sözümüzü. Hak söyleyen âyetleriz biz.
Sikkemiz bir, turramız bir, Rabbimize musahharız. Müsebbihiz, zikrederiz âbidâne
Kehkeşanın halka-i kübrâsına mensup birer meczuplarız biz” dediklerini hayalen dinledim.
Cemîl-i Zülcelâl: heybeti ve yüceliği sınırsız, güzelliği sonsuz olan Allah (bk. c-m-l; ẕü; c-l-l) Hakîm-i Zülcelâl: sonsuz yücelik ve heybet sahibi olan ve herşeyi hikmetle yapan Allah (bk. ḥ-k-m; ẕü; c-l-l) Kadîr-i Zülkemâl: kudreti herşeyi kuşatan, sonsuz mükemmellik sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; k-m-l) Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b) ağsân: dallar burhan: delil dest-i hikmet: hikmet eli (bk. ḥ-k-m) dâhiye-i hilkat: yaratılış harikası (bk. ḫ-l-ḳ) gemi-i cebbar: büyük ve azametli gemi (bk. c-b-r) hak: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) halka-i kübrâ: büyük halka (bk. k-b-r) hane-i devvar: dönen ev harika-i san’at-ı Hâlıkane: Allah’ın yarattığı san’at harikası (bk. ṣ-n-a; ḫ-l-ḳ) kehkeşan: samanyolu meczup: cezbeye gelmiş mensup: bağlı (bk. n-s-b) mescid-i seyyar: gezici mescid misbah-ı nevvar: nurlu kandil (bk. n-v-r) mu’cize-i kudret: kudret mu’cizesi (bk. a-c-z; ḳ-d-r) müsebbih: tesbih eden, Allah’ı şânına layık ifadelerle anan (bk. s-b-ḥ) nadire-i hikmet: bir gaye için benzersiz yaratılan (bk. ḥ-k-m) nur: ışık, aydınlık (bk. n-v-r) semâvat ehli: semâda yaşayan varlıklar; melekler, ruhaniler (bk. s-m-v) semâvât: gökler (bk. s-m-v) sikke: damga, mühür tayyare: uçak turra: nişan, mühür tûbâ-yı hilkat: yaratılış ağacı (bk. ḫ-l-ḳ) ulvî: yüce âbidâne: kulluğa yaraşır bir şekilde (bk. a-b-d) âyet: delil âşiyâne: yuva -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.