• Bu konu 611 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 136 ile 150 arası (toplam 613)
  • Yazar
    Yazılar
  • #808283
    Anonim

      Havf ve Recâ

      Diğer taraftan Hazret-i Mevlânâ’nın:

      “Böyle durumda sen Allâh’a yalvarmaya bak! Ağlayıp inle, tesbîhe sarıl, amel-i sâlihleri artır!” buyurduğu gibi amel-i sâlihleri artırmalıyız.

      Çünkü bizler, binlerce kulun ölümüyle neticelenen elîm bir âfetten sonra tekrar dünyâya döndürülmüş ve kendilerine amel-i sâlih için mühlet verilmiş kimseler durumundayız. Artık âdetâ yeniden bağışlanmış bir hayatı yaşıyoruz. Öyle ki, bu durumda mahşer günü demeye de mâzeretimiz kalmamıştır. O halde yaşanan acı ve îkâz dolu hâdiseler bizler için ciddî bir intibaha vesîle olmalı ve derin bir tefekkür-i mevt iklîmine girerek “Ölmeden evvel ölünüz!” sırrı ile hayatımızı rızâ-yı ilâhî istikametinde yeniden tanzim etmeliyiz. Hususiyle Hakk’a tevekkül ve rızânın sekînet ve muvâzene ufkunda gönlümüzü sabır, teslîmiyyet, istikâmet ve duâlar ile yoğurmalıyız.

      #808284
      Anonim

        Havf ve Recâ

        Mûsâ -aleyhisselâm-‘ın Tûr-i Sînâ’da yaşanan deprem üzerine Cenâb-ı Hakk’a ilticâsını ihtivâ eden şu âyet-i kerîme ne güzel bir ibret, istikamet ve duâ talimidir:

        “Mûsâ tayin ettiğimiz vakitte kavminden yetmiş kişi seçti. Onları o müthiş deprem yakalayınca Mûsâ dedi ki: ” (el-A’râf, 155)

        Görüldüğü üzre peygamberler dahî ilâhî imtihandan berî olmamış ve muhtelif şekillerde belâ ve musîbetlerle tevekkül, teslîmiyet, rızâ, Allâh korku ve muhabbeti gibi hususlarda âdetâ gönül kontrolünden geçmişlerdir. Neticede hepsi de dâimâ “havf ve recâ” hâlini muhâfaza etmişler ve Cenâb-ı Hakk’ın takdîr, tebcîl ve taltîf buyurduğu seçkinler zümresinin birer sertâcı olmuşlardır. O halde bizlere gereken de her hâlükârda, yâni rahatlık ve geniş zamanlarda da, sıkıntı ve darlık zamanlarında da “havf ve recâ” dengesini muhâfaza edip Cenâb-ı Hakk’ın rızâsı istikametinde yaşayabilmektir.

        Yâ Rabb! Ümmet-i Muhammed’i her türlü belâ, âfet, musîbet, azap ve gazabından muhâfaza eyle! Rahatlık ve genişlik zamanlarında cümlemizi havf ve recâ hâlinde sabredip ilâhî mükâfatlarına nâil olan bahtiyarlar zümresinden kıl! Gönüllerimize sükûn ve sekînet bahşeyle! Hem îmân ve irfân, hem de gazap ve belâ bakımından karanlık geceler gibi geçen şu günleri nûrlu, bereketli ve müjdeli sabahlara inkılâb eyle!…

        #808285
        Anonim

          Hayat ve Ölüm

          Cenâb-ı Hakk, insanın idrâkini, ancak zıdlıklarla kavrayabilen bir yapıya sâhib kılmıştır. Bu sebepledir ki âlemde, zıdlık asıldır. Dolayısıyla zıdlık ne kadar tam olursa, idrâk o kadar berraklaşır. Muhabbet nefretle, güzel çirkinle, hayır şer ile, akıllılık ahmaklıkla, sürûr ızdırabla, dünyâ âhıret ile, şehâdet olan asîl ölüm, süflîsi ile ilh kavranır.

          İnsan, hayatın akışı içinde yaşama sevinci ile ölümden ürperiş gibi iki müthiş zıdlığın içinde çalkalanır durur. Dâimî bir akış hâlinde olan hayât ve ölümün hakîkî mânâları idrâk edilmeden, yaradılış sır ve hikmeti ile insanın gerçek mâhiyeti de kavranamaz.

          Selîm bir muhâkeme sâhibi düşünmez mi ki; kâinâtta her şey, bir tek çekirdeğin çatlamasından bahâr şenliğine, doğumlardan ölümlere ve mikro âlemden makro âleme, zerrelerden kürrelere kadar lâyıkıyle kavranması imkânsız bir nizâm ve intizâm ile takdîr edilmiş bir âheng içinde devâm edip gider. Peki, bu âhengin ve bu nizâmın san’atkârı ve hâlıkı kimdir? Kâinâtta insan idrâkini âciz bırakan bu mükemmellik, hikmet ve ibretler manzûmesi değil midir? Bu suâllerin cevâbı, en güzel bir şekilde Kur’ân-ı Kerîm’de mevcûddur. Allâh Teâlâ buyurur:

          “Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık.” (ed-Duhân, 38)

          “Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakîkaten huzûrumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” (el-Mü’minûn, 115)

          “İnsan başıboş bırakılacağını mı zannediyor?!.” (el-Kıyâme, 36

          #808286
          Anonim

            Hayat ve Ölüm (devamı)

            İnsanın yaradılış hikmeti, kendi istidâd ve iktidârı nisbetinde Cenâb-ı Hakk’ı bilebilmek, bu bilgiyi irfân ile mücehhez kılarak amel-i sâlih ile Hakk’ı tekrîm etmektir. Biz buna kısaca kulluk diyoruz. Bu kulluk keyfiyetinin hedefi de, kalbi tasfiye ve nefsi tezkiye ede ede Rabbe kavuşabilmektir. Vâsıl-ı ilâllâh olabilmektir. Bu da, nübüvvetten sonra en yüce bir derece ile Rabbe ulaşmayı ifâde eden velâyette kemâl bulur.

            Velâyet, nefsânî ölçülerin üstüne çıkılması, benliğin asgarî seviyeye düşürülerek mânen Rabbe ulaşılmasıdır ki, bu yüksek dereceye -makâm itibârıyle- fenâ fillâh denir. Bu da, bir akarsuyun denize vâsıl olduktan sonra kendi hüviyetini kaybedip denizde yok olması veya yediklerimizin vücûdumuza dâhil olduktan sonra hâriçteki mâhiyetlerini kaybetmesi gibidir.

            Bu makama ulaştıktan sonra gelen bir ölüm, hakîkî mânâsıyla bir vuslat-ı ilâhiyyedir. “Mûtû kable en temûtû” (Ölmeden evvel ölünüz!) hadîsi, bu hâlin en güzel ifâdesidir. Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-:

            “Dirilmek istiyorsanız, ölünüz!..” buyurur ki, kasdettiği; bu mânevî ölümdür. Bâkî hayâta doğuş, bir başka âlemde diriliştir.

            devamı var

            #808333
            Anonim

              Hayat ve Ölüm (devamı)

              Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, tevhîd ve mârifetullâh neş’esi içinde nefsini yok ederek böyle ölebilenleri müjdeler ve taltîf eder.

              Bunun içindir ki Hazret-i Mevlânâ, fânî âlemden kurtulup da bâkî hayata doğuşa {_F feeb-i arûs} (düğün gecesi» der. Beyitlerinde şöyle buyurur:

              “Öldüğüm gün, tabutumu götürürlerken, bende bu dünyâ derdi var sanma!”

              “Benim için ağlama, yazık, {REF vâh, vâh!} deme! Beni toprağa verdiklerinde de {REF vedâ, vedâ!} (ayrılık, ayrılık) deme!”

              “Mezar bir perdedir ki, onun ardında cennetin huzûru vardır!”

              “(Bilin ki ben), ölü idim; dirildim… Gözyaşı idim; tebessüm oldum… Aşk deryâsına daldım; nihâyet bâkî olan devlete erişdim…”

              Şüphesiz ki, istisnâsız her hayât seyyâhının başına gelecek olan ölüm, idrâk sahibi olan bütün varlıkların çözmeye mecbûr bulunduğu bir muammâdır.

              devamı var

              #808334
              Anonim

                Hayat ve Ölüm (devamı)

                Enbiyâ Sûresi’nin 35. âyetinde:

                “Her canlı ölümü tadar. Bir imtihân olarak sizi hayırla da şerle de deniyoruz. Ve siz ancak bize döndürüleceksiniz…” buyurulur.

                Mülk Sûresi’nin 2. âyetinde de:

                “O ki, hanginizin daha güzel davranacağını denemek için ölüm ve hayâtı yaratmıştır.” buyurulmaktadır.

                Ölümün bilinen bir dili yoktur. Lâkin o, derîn bir sükûta ne korkunç mânâlar gömmüştür. Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurur:

                “Size iki nasîhatçı bıraktım. Biri susar, diğeri konuşur. Susan nasîhatçı ölüm, konuşan ise Kur’ân-ı Kerîm’dir.”

                Ölümler, sessiz ve kelimesiz derslerdir ki, alıcı, hassas insanlara en salâhiyetli ağızlardan daha mükemmel ibret, âkıbet ve hakîkat beyân eder.

                Ölümün ürkütücü ağırlığını, kelimelerin zayıf omuzları taşıyamaz! Ölüm karşısında bütün iktidârlar sona erer ve erir.

                Gel-geç sevdâlar, çılgın arzular, soluk zevk u safâlar ve insanları çıkmaz sokaklarda perîşân eden sakat felsefeler, ölümün önünde solgun sonbahar yapraklarından daha fecî bir sürünme edâsı içinde âciz kalırlar!

                #808335
                Anonim

                  Hayat ve Ölüm (devamı)

                  Kabristanlar, fânî hayatlarını tüketen ana-baba, çoluk-çocuk, sevgili, hısım, akrabâ, dost ve arkadaş adresleri ile doludur. Dünyâ hayâtı, ister sarayda isterse saman üzerinde yaşansın, bütün yolların ve kıvrımların mecbûrî çıkış noktası kabirdir. Ondan kaçıp kurtulunulacak ne bir zaman, ne de bir mekân vardır.

                  Hadîs-i şerîfde:

                  “Bütün dünyevî zevkleri kökünden yok eden ölümü çokça hatırlayın!” buyurulur.

                  Âyet-i kerîmede de:

                  “O gün (kıyâmet günü) insan: (Kaçacak yer neresi?) der.” (el-Kıyâme, 10) buyurulur.

                  Düşünmelidir ki, ne dünyâda ölümden kaçacak bir zaman ve mekân, ne kabirde tekrar geriye dönecek bir imkân, ne de kıyâmetin şiddetinden sığınacak bir barınak vardır…

                  Allâh’ın emirlerine tâbî olup olmamak bakımından tasnîf edilen davranışlarımızla şekillenecek olan kabir hakkında Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

                  “Ya cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukur…” tâbirini kullanmakla ölümle hayatın sıkı râbıta ve alâkasına işâret buyurmuşlardır.

                  Kalb gözü açık olan Ebû Derdâ -radıyallâhü anh- bir kabir başında durup:

                  “Ey kabir! Dışın ne kadar sessiz, fakat için ne dehşet verici korkularla doludur!..” demiş ve hüngür hüngür ağlamıştır.

                  #808336
                  Anonim

                    Hayat ve Ölüm (devamı)

                    Bir sahâbî, Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-‘e sordu:

                    “-Akıllı insan kimdir yâ Rasûlallâh?”

                    Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurdular:

                    “-Ölümü çok düşünen ve ona karşı hazırlığını tamamlamakla meşgul olan kimsedir. İşte onlar zekî insanlardır…”

                    Nefsine mağlûb gâfil insanların dünyâlık evleri, âdetâ yaşayan ölülerin âile kabristanıdır. Düşünmezler ki ölüm, ne gecinden ne de erkeninden gelir. Ancak ve ancak vaktinde gelir.

                    Ölümden kaçmak isteyenlere Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyurur:

                    “(Ey Rasûlüm!) De ki: Kaçmakta olduğunuz ölüm size erişecek; sonra da görünür ve görünmezi bilen Allâh’ın huzûruna çıkarılacaksınız! Ne yaptınız ise, size bildirilecektir.” (el-Cum’a

                    #808337
                    Anonim

                      Hayat ve Ölüm (devamı)

                      İnsan, kendi zâtî varlığı ile birlikte bütün bir kâinâtın yaradılış hikmetine ulaşamaz ise, süfliyyat onu yutar. Dünyâya geliş ve dünyâdan gidiş idrâk ve tefekkürüne vâkıf olamayan insan, kendi varlığının hakîkatinden bile gâfil demektir!. İnsan, hikmetsiz bir mâcerânın tesâdüfü değildir…

                      Bu gerçeğe ulaşan mü’minler için ölüm, beşerî nasîblerin en büyüğü olan ilâhî vuslatın ilk merhalesidir.

                      Kur’ân-ı Kerîm’de “Allâh” lafza-i celâlinden sonra en çok zikredilen lafızlardan biri de takvâdır. Takvâ, kalbin korunması, vikâye edilmesi, kişinin nefsine ve benliğine hükmetmesidir. İnsan rûhunun zirveleşerek kemâle ermesidir. Âyet-i kerîmede buyurulur:

                      “Sizin en değerliniz, Allâh’dan en çok korkanınız (takvâca en üstün olanınız) dır.” (el-Hucurât, 13)

                      Takvâ ve zühd ile ameller kemâl bularak “amel-i sâlih” vasfını kazanır. Amel-i sâlih sahipleri için de Allâh Teâlâ buyurur:

                      “Îmân edip amel-i sâlih işleyenleri, içinde ebedî kalmak üzere, zemîninden ırmaklar akan cennetlere koyacağız…” (en-Nisâ, 122)

                      Zühd, takvâ ve amel-i sâlih, gönülde hassasiyet, vicdanda nûr, rûhda huzûr ve ahlâkda kemâldir.

                      Rûh, dünyânın aldatıcılığından uzaklaşma ve seraplara aldanmama neticesinde öyle bir seviye kazanır ki, ancak maddî ve mânevî zaferlere onunla erilir.

                      #808338
                      Anonim

                        Hayat ve Ölüm (devamı)

                        Seâdetli bir ölüm, îmân ve Kur’ân nûrları, gönül feyzleri altında geçen bir hayatın mükâfâtıdır.

                        Dünyâyı, çirkin amellerle bir rezâlet meydânına çevirmek, ne acı bir aldanıştır!

                        Lâkin gözlerden akan nedâmet şebnemleri ile gufrân iklîmine ulaşmak, Ğaffâr olan Rabbin insana yüce bir ikrâmıdır!

                        Beşer tefekkürü ile lâyıkıyle kavranmasına imkân bulunmayan ölüm gerçeğine ulaşabilmek, peygamberler ve evliyâullâhın örnek yaşayışlarından ve onların gönül iklîmlerinden hisse almakla mümkündür. Aksi hâlde ölüm, müthiş bir felâketin ilk ve acı bir tecellîsi olur!.. Zîrâ bütün zıdlıklar gibi, ölümün de, beşerî idrâk ve vasfa göre birbirine zıd iki tezâhür ve tecellî şekli vardır.

                        Ölüm mes’elesi, peygamberlerin irşâdlarına rağmen öteden beri beşeriyyeti çok meşgûl etmiştir. Zihinlerde zehirli bir yılan gibi çöreklenen, zaman zaman iz’âç halkaları ile kımıldanan bu dehşetli handikap, türlü nefsânî ifâdelerle susturulmak istenmiştir.

                        #808339
                        Anonim

                          Hayat ve Ölüm (devamı)

                          Ölüm mes’elesi, peygamberlerin irşâdlarına rağmen öteden beri beşeriyyeti çok meşgûl etmiştir. Zihinlerde zehirli bir yılan gibi çöreklenen, zaman zaman iz’âç halkaları ile kımıldanan bu dehşetli handikap, türlü nefsânî ifâdelerle susturulmak istenmiştir.

                          Herkesi hayat mevzûunda daha üstün ve ateşli girdap hâlinde saracak olan ölüm, istisnâsız başlara çökecek en çetin bir istikbâl endîşesi ve musîbeti veya rahmetidir… Beşer tefekkürü ile lâyıkıyla kavranmasına imkân bulunmayan bu istikbâl düğümünü çözebilmek, nefs engelini aşıp, vahyin sesine kulak verip,

                          peygamberlerin ve evliyâullâhın gönül iklîminin aşk, vecd ve istiğrâkından nasîb ve feyz alabilmekle kâbildir..

                          #808340
                          Anonim

                            Hayat ve Ölüm (devamı)

                            Zaman şeridinden düşen her ânın bizi hakîkat sabahına yaklaştırmasını, âyet-i kerîme ne güzel ifâde eder:

                            “Kime uzun ömür verirsek, biz onun yaratılışını (gençliğini ve güzelliğini) bozar, beli bükük hâle getiririz. O kimseler bunu idrâk etmez mi? (Yolculuk ne tarafa?)” (Yâsîn, 68)

                            İlâhî! Hayatımızı ve ölümümüzü sâlih kullarına lutfettiğin bereket, nîmet, ulvî güzellikler ve sana vuslat ile müzeyyen ve mükerrem kıl!…..

                            #808341
                            Anonim

                              Hak Dostlarından Nasîhatler -II-

                              “Bilesiniz ki, Allâh’ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de.”(Yûnus, 62)

                              Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- Mesnevî’sinde Hak dostlarının nasîhatlerine gönül verilmesi husûsunda şöyle îkazda bulunur:

                              “Allâh; nebîleri ve velîleri âlemlere rahmet olarak dünyaya göndermiştir. Bu yüzden halka bıkmadan, usanmadan nasihatte bulunurlar. Bu nasihatleri dinlemeyip kabul etmeyenler için de; “Yâ Rabbi! Sen bunlara acı, rahmet kapısını bunlara kapatma!” diye yalvarırlar.

                              Sen aklını başına al da, velîlerin öğütlerini canla başla dinle! Dinle de, üzüntüden, korkudan kurtul, mânevî rahata kavuş, eminliğe eriş!

                              Fırsatı kaçırmadan ve tereddüde düşmeden, bu fânî âlemin aldatmacalarından sıyrılmış, kendini tamamıyla Hakk’a teslim etmiş olan kâmil insanın eteğini tut ki, âhir zamanın, şu bozulmuş dünyanın fitnelerinden kurtulasın!

                              Velîlerin sözleri âb-ı hayatla dolu, saf, dupduru bir ırmak gibidir. Fırsat elde iken ondan kana kana iç de gönlünde mânevî çiçekler, güller açılsın.

                              #808342
                              Anonim

                                Hak Dostlarından Nasîhatler -II-

                                Abdülkâdir Geylânî (d. 1077, v. 1166) -kuddise sirruh-’tan:

                                Ey oğul! Sana takvâ gerek. Bu sebeple takvânın îcablarını îfâya gayret et ki; kalbin iç düşmanlıklardan ve çirkin huylardan kurtulsun. Hayırla istikâmetlensin.

                                Ey oğul! Dünyâlık toplarken, gece odun toplayan fakat eline ne geldiğini bilmeyen kişi gibi olma. Eline geçen dünyâlığın helâl mi haram mı, meşrû mu yoksa gayr-i meşrû mu olduğuna dikkat et. Bütün fiillerinde tevhîd ve takvâ güneşi ile berâber ol.

                                Ey oğul! Kur’ân ile amel etmek seni Kur’ân’ın mevkiine yükseltir; oraya oturtur. Sünnet ile amel etmek ise, seni Allâh’ın Resûlü’ne yaklaştırır. Rasûlullâh’ın kalbî ve mânevî himmetiyle, Allâh dostlarının kalbleri çevresinden bir an dahî ayrılmazsın. Allâh dostlarının kalblerini güzelleştiren odur.

                                Ey oğul! Haram yemek kalbini öldürür. Helâl yemek ise ihyâ eder. Lokma vardır seni dünya ile; lokma vardır seni âhiretle meşgul eder. Yine lokma vardır, seni dünyâ ve âhiretin Yaratanı’na rağbet ettirir.

                                #808343
                                Anonim

                                  Hak Dostlarından Nasîhatler -II- (devamı)

                                  Abdülkâdir Geylânî (d. 1077, v. 1166) -kuddise sirruh-’tan:
                                  Ey oğul! Nefsinle cihâd husûsunda sana yardım edenle arkadaş ol. Onun sohbetlerinde bulun. Nefsinin azmasına yardım edenle arkadaş olma. Önce kendi nefsinle meşgûl ol, kendi nefsine faydalı ol ve kendi nefsini düzelt. Sonra başkalarıyla meşgul ol. Başkalarını aydınlattığı hâlde kendini eritip bitiren mum gibi olma. Ey

                                  Allâh yolunda güzel ameller işlemek isteyen kişi! İhlâslı olmalısın. Aksi hâlde, boşuna yorulmuş olursun.

                                  İnsanları irşâd etmek, lafla değil, gönülden hâlis bir inanış ve iştiyâkla gerçekleşir. Yine bütün bunlar; halvet, ibâdet, zikir, riyâzât ve murâkabe ile alınacak neticelerdir. Yoksa, şekilcilikten ve zâhirî gösterişten öteye geçmeyen ve rûha asla işlemeyen bir takım davranışlarla elde edilecek netîceler değildir. Bu sebeple, Allâh yolunun yolcusunun dili ile kalbi, içi ile dışı, sözü ile özü bir olmalı ve aynı şeyi terennüm etmelidir.

                                15 yazı görüntüleniyor - 136 ile 150 arası (toplam 613)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.