- Bu konu 611 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
7 Kasım 2012: 19:08 #809810
Anonim
İlm-i Nafi -Faydalı İlim-
Bu kıssadaki nahiv ilminden murâd, bütün dünyevî ve zâhirî ilimlerdir. Faydalı ilim ise, ihtiyâca cevap veren ilimdir. Beşerin en büyük ihtiyâcı, bedenle birlikte rûhun da ebedî seâdetini temin etmektir. Bu da, Allâh rızâsını kazanmaya bağlıdır. Allâh’ın rızâsı ise, kâmil îmânla birlikte sâlih amellerle elde edilebilir.
Yine kıssadan anlaşılacağı üzere; bu fânî vücûd gemisi ölüm girdabında çırpınırken yâni dünyâya büyük vedâ ânı olan ecel yaklaşınca; asıl ihtiyâca cevap vermeyen, yaşanmayan, irfâna dönüşmeyen, rûhsuz, kuru ve sırf nefsin rahatına hitab eden bilgiler fâide vermeyecektir.
Öyleyse ecel gelmeden önce bütün bilgileri Allâh rızâsını kazanmaya medâr olabilecek bir vasfa dönüştürmek îcâb eder. Çünkü vücûd gemisi ölüm ile çatırdarken, sırf toprağa terk edilecek bedenin rahatına yarayan ilimlerden bir medet umulamaz. O anda “kalb-i selîm”e ihtiyaç vardır. Kalbinse ecel gelmeden önce, nefs engelini bertarâf etme netîcesinde bu vasfı kazanması gerekir. Bu merhaleye ulaşamayanlar, açıldıkları bu engin deryâda helâk olmaktan kurtulamazlar. Fakat nefsini ölmüş sayılabilecek derecede gurur, kibir ve heveslerden kurtaranı, deryâ misâli bu yeni âlem başı üzerinde taşır, onu helâk olmaktan kurtarır. Bu keyfiyeti îzâh için buyrulmuş olan:
“Mûtû kable entemûtû”
yâni “ölmeden evvel ölünüz” nasîhatine gönül vererek iç dünyâmızdaki nefsânî temâyülleri en az seviyeye düşürebilmeye gayret etmelidir. Nefsânî arzuları bertarâf için insanın zaman zaman kendini murâkabe etmesi lâzım geldiği husûsundaki:
“Hâsibû kable entuhâsebû”
yâni “İlâhî mahkemede hesâba çekilmeden evvel, nefsinizi hesaba çekiniz.” îkâzını da hatırdan uzak tutmamalıdır.
7 Kasım 2012: 19:09 #809811Anonim
İlm-i Nafi -Faydalı İlim
Bilginin şahsîleşip, selîm bir idrâkin derinliklerine kök salmasına, “irfân” denir. Ârif ise, bildiklerinin derûnundaki sır, hikmet ve ilâhî tecellîlere vâkıf olmuş yâni irfân sâhibi kimse demektir. Bu olgunluğa erişememiş ilim sâhipleri hakkında; “Âlimdir, fakat ârif değildir.” denir. Böyle kimselerin bilgileri, kitaplardaki gibi sâbit ve mahfûzdur. Bu durum, tıpkı ambardaki tohuma benzer. O tohum, ancak toprağa kavuştuğunda neşv ü nemâ imkânı bularak inkişâf eder. Aksi hâlde böyle bilgiler, fikir îmâl etmeye ve zihinden kalbe inerek duyguları derinleştirmeye muvaffak olamaz. Bundan dolayı, böyle bilgilere kitâbî bilgi denir.
Yerinde ve doğru olarak kullanıldığı taktirde her ilmin bir fayda sağlayabileceği muhakkaktır. Ancak, insanın her iki cihân seâdet ve selâmeti için bu ilimlerin sırf zâhiren tahsîl edilmesi kâfî gelmez. Bu noksanlığın telâfîsi için de İslâm, ilimlerin doğru ve hayırlı yerlerde kullanılmasını sağlamak ve şerre âlet olmasına mânî olmak gâyesiyle “ilm-i nâfî” ile kalbî hayatı tezyîn eylemiştir.
Nitekim Merhum Mâhir İz Hocaefendi de kalbî derinlikten mahrûm bir ilmin noksan olduğunu ve bu noksanlığı bertaraf etmenin yeğâne çâresinin de mânevî irşâd görmek olduğunu ifâdeyle şöyle der:
“İlmin kîl ü kâlini dâimâ bir noktada toplamak mümkün olmadığından, hiçbir zaman ilmî tedkîkten geri kalmamakla berâber; asıl hakîkate vâkıf olmanın, ancak ehlinin irşâdı sâyesinde mümkün olabileceğine inanırım. İşte bu sebeptendir ki, yakaza dışı bir işâretle, irâde merdivenimi mârifet semâsına mîrâc için feyz-i Sâmî’ye rabteyledim.” (Yılların İzi, s. 396)
7 Kasım 2012: 19:09 #809812Anonim
İlm-i Nafi -Faydalı İlim-
Hakîkaten mânevî terbiye netîcesinde kazanılan kalbî olgunluk, insan idrâkini zâhirî ilmin üstünde bir ufka taşır ki buna “mârifet” denir. Bu ise ancak bâzı tasavvufî temrinler sâyesinde elde edilebilir. İnsan, bu görüş ufkuna ulaştığı zaman, ne kadar büyük bir âlim de olsa, acziyetini idrâk ederek ilmine mağrûr olma hastalığından kurtulur. Sonsuz ve girift hakîkatler meşherine doğru açılan tefekkürü, hayret ve acz duygularıyla dolar. Akl-ı selîm ile düşününce de anlar ki bilmek sâdece zâhiri seyretmek değil; bir sırrı çözmektir. Bilmek, hakîkatte büyük nizâmın muammâsını çözmek ve ilâhî sırlara âgâh olabilmektir.
Nitekim iblis, bu mânevî ufuk ve dirâyetten mahrûm olduğu için aklına ve ilmine mağrûr olmuş ve Âdem -aleyhisselâm-‘a secde etmeyerek Allâh’a isyânda bulunmuştur. Mâlum olduğu üzere şeytan, meleklere hocalık edecek derecede ilim sâhibi bir cinnî idi. Onun felâketini hazırlayan bu tavrı, bize ilmin tek başına ebedî seâdeti temin için kâfî gelmediği ve buna ilâveten bir de kalb tasfiye edilmedikçe ilimden hayır yerine şer hâsıl olabileceği gerçeğini göstermektedir.
7 Kasım 2012: 19:10 #809813Anonim
İlm-i Nafi -Faydalı İlim-
Âdem -aleyhisselâm- ise, Allâh Teâlâ’dan telâkkî ettiği bu ilimle, yâni ilm-i nâfî ile yücelmiş ve ardından gelen bütün peygamberler ve hattâ bütün Hak dostları, bu ilim sâyesinde insanlık semâsının parlak yıldızları olmuşlardır.
Rivâyete göre bir âlim şöyle anlatır:
Yüzlerinde nûr ve hayrın açıkça görüldüğü bir cemaat içinde İmâm Gazâlî’yi gördüm. Üzerinde yamalı elbise ve elinde bir ibrik vardı. Kendisine dedim ki:
“-Ey İmâm! Bağdat’taki Nizâmiye Medresesi’nin baş müderrisliği bundan daha iyi değil miydi?
Bana derin derin baktı ve dedi ki:
“-Seâdet dolunayı müridlik semâsına doğunca, akıl güneşi vuslat yolunu gösterdiği için böyle yaptım.” (Muhammed bin Abdullâh el-Hânî, Âdâb, s. 9)
Bu sebepledir ki insanı dünyâ ve âhırette seâdet ve selâmete ulaştırmakta en müessir ilim, Allâh’ı en güzel bir sûrette kalbde tanıyabilmek ve bu bilginin doğurduğu aklî, vicdânî ve kalbî bir mes’ûliyetle sâlih amelleri en mükemmel seviyede îfâ etmektir. Zîrâ bu duyuş, derinlik ve anlayış mevcûd olmadığı takdirde fayda hâsıl etmeye yarayan bütün ilimlerin maddî veya mânevî pek çok zararlı netîceleri bertaraf edilemez. Onun içindir ki ilm-i nâfî, hadd-i zâtında bir ufuk ve zihniyet meselesidir. Onsuz ilimlerdeki istifâde imkânları da kuvveden fiile çıkamaz. Aksine şerre âlet olurlar ki bu durumdan kurtulmanın yegâne çâresi, ilm-i nâfî dediğimiz kalbî olgunluk ve hasletlerin kazanılmasıdır.
7 Kasım 2012: 19:10 #809814Anonim
Rasûlullah’ın s.a.v. Örnek Sîreti -devamı-
Eğer çift-çubuk sâhibi bir kişi isen ve oradaki işlerini yoluna koymak istersen, Benî Nadr, Hayber ve Fedek arâzîsine mâlik olduktan sonra onları ıslâh ve en iyi yolda idâre edecek şahısları iş başına getiren Peygamber’den örnek al!
Eğer kimsesiz biri isen, Abdullâh ve Emine’nin yetîmleri, ciğerpâreleri olan biricik Mâsûm’u, nûrdan Yetîm’i düşün!
Eğer yetişmiş bir genç isen, Mekke’de amcası Ebû Tâlib’in sürüsüne çobanlık yapan peygamber namzedi gencin hayatına dikkat et!
Eğer ticâret kervanlarıyla yola çıkan bir tâcir isen, Sûriye’den Busra’ya giden kâfilenin en ulusu olan zâtın ahvâlini mülâhaza et!
Eğer kadı ve hâkim isen, Mekke uluları birbirine girip vuruşacağı sırada Hacer-i Esved’i Kâ’be’deki yerine koyma husûsunda O’nun âdil ve firâsetli davranışını düşün!
7 Kasım 2012: 19:11 #809815Anonim
Rasûlullah’ın s.a.v. Örnek Sîreti -devamı-
Ve tekrar gözünü târihe çevirerek Medîne’de, Mescid-i Nebevî’de oturup darlık içindeki fakîrle varlık sâhibi zengini, huzûrunda müsâvî tutarak insanlar arasında en âdilâne bir sûrette hüküm veren O Peygamber’e bir bak!
Eğer bir zevc isen, Hazret-i Hatîce’nin ve Hazret-i Aişe’nin zevci olan O mübârek zâtın temiz sîretine, derîn hissiyâtına ve şefkatine dikkat et!
Eğer çocuk babası isen, Fâtimatü’z-Zehrâ’nın babası ve Hazret-i Hasan ile Hazret-i Hüseyin’in dedesi olan bu zâtın onlara karşı davranışlarındaki ahvâlini öğren!
Senin sıfatın ne olursa olsun, hangi ahvâl içinde bulunursan bulun, akşam – sabah her vakit ve anda Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘i kendin için en mükemmel bir mürşid ve en güzel bir rehber olarak bulursun…
O öyle bir mürşiddir ki, O’nun sünnetleri vâsıtasıyla, her yanlışı düzeltebilirsin… Çığırından çıkan işlerini yoluna kor, umûrunu ıslâh edersin O’nun nûru ve rehberliği sâyesinde hayatın engellerinden kurtulup gerçek seâdeti bulursun!..
Gerçekten O’nun sîreti, nâdîde ve zarîf çiçeklerden, misk kokulu güllerden yapılmış bir bukete benzer.
7 Kasım 2012: 19:11 #809816Anonim
Rasûlullah’ın s.a.v. Örnek Sîreti -devamı-
Dünyâ üzerinde insanlar arasında hüküm süren bir adâlet gözünüze çarparsa, insanların kalblerini birbirine bağlayan bir rahmet ve şefkat varsa veyâhud bir cemâatte zenginler -şefkatle muâmele yaparak- yoksulların yardımına koşuyor-
kuvvetliler mazlûmları koruyorsa, sıhhatte olanlar bîçârelere imdâd ediyor, servet sâhibleri öksüzleri gözetip dulları doyuruyorsa, tereddütsüz bilmiş olun ki bu fazîletler, dâimâ peygamberlerden ve onların izinden gidenlerden intikâl etmiştir.Bu gerçek, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘in hayatında daha bâriz bir şekildedir.
Zîrâ O, peygamberliğin kemâl noktasıdır. O’nun bu kemâlini, insaflı gayr-i müslimler bile takdîr ve tasdîk mecbûriyetinde kalmışlardır.
İngiliz âlim ve hakîmlerinden Mr. Karlayl, “Kahramanlar” ismi ile bir kitap yazmış ve bu kitapta insanlık târihinde her mesleğin en üstün adamını tesbît edip onun hayât ve eserini tahlîl etmiştir.
Meselâ, şâirlerde bir numara telâkkî olunmak kimin hakkıdır; kumandanlarda kimin hakkıdır?!. İlh Bir Hıristiyan olan ve eserinde Hıristiyanlığını mu’terif bulunan Mr. Karlayl, peygamberlikte ekmel bir şahsiyet olarak Hazret-i Peygamber’i tâyîn, tavsîf ve tahlîl etmiştir.
7 Kasım 2012: 19:12 #809817Anonim
Rasûlullah’ın s.a.v. Örnek Sîreti -devamı-
Dünyâ’nın yüz büyük adamını tesbît etmiş ve hepsi Hıristiyan olan seçiciler, bir numara olarak Hazret-i Peygamber’i tercîh etmek zorunda kalmışlardır.
Asıl fazîlet odur ki, düşman bile onu tasdîk ve îtirâfa mecbûr kala!.. Hazret-i Peygamberin fazîlet ve dirâyeti, kendisine inanmayanlarca bile tasdîk edilmiştir
Çünkü Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘in müstesnâ sîreti, muhtelif işlerin her birine ayrı ayrı cevap verecek ahlâkî mükemmelliği kendinde toplamıştır.
Çeşitli ahvâlde bulunan insanların mütenevvi’ hayâtlarının bütün safhalarında onlara rehber ve mürşid olacak terceme-i hâl, yalnız O’nun sîretidir.
O, yeryüzündeki bütün insanların eğitiminin esas noktasını teşkîl eder.
O, nûr arayanların yoluna nûr serper.
O’nun hidâyeti, doğru yolu arayan herkese aydınlatıcı ve şaşırtmaz bir ışıktır.
O, bütün beşerin yegâne mürşididir.
7 Kasım 2012: 19:12 #809818Anonim
Rasûlullah’ın s.a.v. Örnek Sîreti -devamı-
O’nun irşâd halkası, insanlığın bütün tabakalarından her tâifeyi toplayan bir külliye hâlinde idi.
Bütün milletler, lisânlarının, renklerinin ve sınıflarının farklılığına, ictimâî durum ve kültürlerinin çeşitliliğine rağmen orada toplanıp birleşiyordu.
Herhangi bir insanı oraya almaktan men’ eden hiçbir kayıt mevcûd değildi.
Orası sâdece bir kavme mahsûs olmayıp, insanı sırf insan olmak husûsiyetiyle ele alan bir ilim ve irfân ziyâfeti gibi idi.
Zayıfla güçlünün, birbirinden farkı yoktu
Hazret-i Peygamber Efendimiz’e tâbî olanlara bir bakın: Aralarında Habeşistan Kralı Necâşî, Mean ulusu Ferve, Himyer reîsi Zülkilâ, Fîrûz-i Deylemî, Yemen ulularından Merakebud, Umman vâlîlerinden Ubeyd ve Ca’fer gibi mümtaz şahsiyetleri görürsünüz.
Tekrar bir nazar atfedecek olursanız, bu hükümdar ve reîslerin yanında Bilâl, Yâsir, Suheyb, Habbâb, Ammâr, Ebû Fukeyhe ve emsâli gibi köle ve zayıflardan olan kimsesizleri; Sümeyye, Lübeyne, Zinnîre, Nehdiyye, Ümmü Abis gibi câriye ve hâmîsiz kadınları bulursunuz.
7 Kasım 2012: 19:12 #809819Anonim
Rasûlullah’ın s.a.v. Örnek Sîreti -devamı-
O’nun yüce ashâbı arasında üstün akıl, parlak fikir ve metin re’y sâhibi olanlar bulunduğu gibi, en ince işlere liyâkatli, dünyâ esrârına vâkıf olan, memleketleri liyâkat ve dirâyetle idâre eden kimseler de vardır.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘e tâbî olanlar, şehirleri idâre ettiler.
Vilâyetlere hükmettiler. İnsanlar, onların sâyesinde saâdete kavuştular. Adâletin zevkini tattılar.
Halk arasında selâmet ve sükûnu yaydılar. İnsanları birbirleriyle kardeş gibi geçindirdiler.
1789 büyük Fransız ihtilâlinin fikrî temellerini hazırlayanlardan biri olan filozof Lafayet, meşhûr “insan hakları beyânnâmesi” yayınlanmadan, bütün hukûk sistemlerini tedkîk etmiş ve İslâm hukûkunun üstünlüğünü görerek şöyle haykırmıştır:
“Ey Muhammed! Senin dünyâya takdîm ve tevzî ettiğin adâleti, hiç kimse gösteremedi! Sen adâleti, erişilmez bir zirveye ulaştırmışsın!..”
7 Kasım 2012: 19:13 #809820Anonim
Rasûlullah’ın s.a.v. Örnek Sîreti -devamı-
Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘in zâhirî terbiyesi ve bâtinî te’sîri öyle bir iksîrdi ki, daha evvel yarı vahşî, çoğu insanlıktan habersiz bir câhiliyye toplumunu, insanlık târihinin hâlâ gıpta ettiği “sahâbe” hüviyetiyle hayâl edilmez bir mertebeye ulaştırdı.
Onları, bir tek dîn, bayrak, hukûk, kültür, medeniyet ve idâre altında bütünleştirdi.
Câhil ve cânî insanları kültürlü; vahşî kimseleri medenî; mücrim ve süflî karakterli kişileri muttekî, yâni Allâh sevgisi ve korkusu ile yaşayan fevkalâde sâlih birer insan hâline getirdi.
Asırlar boyu kayda değer bir tek adam yetiştirememiş olan bu topluluk, O’nun irşâd ve nûru ile bezenmiş pek çok insan çıkardı.
Ve bunlar, taşıdıkları feyzi, birer îmân, ilim ve irfân meş’alesi hâlinde Dünyâ’nın dört bir bucağına taşıdılar.
Çöle inen nûr, sonsuzluğu gölgesine alarak bütün insanlığa tevzî edildi. “Levlâke levlâke” sırrı zâhir oldu. Kâinâtın yaradılış gâyesi tahakkuk etti.
7 Kasım 2012: 19:13 #809821Anonim
Rasûlullah’ın s.a.v. Örnek Sîreti -devamı-
O, kısa zamanda Dünyâ’da hiçbir kralın ulaşamayacağı derecede imkânlara kavuştuğu, insanların ideal bir mürebbî olarak kalblerini fethettiği hâlde, ayaklarının altına serilen bu büyük Dünyâ nîmetlerinin hiçbirine aldırış etmeyerek eski mütevâzî hayatını devam ettirdi.
Önceki gibi, ker*** ten yapılmış kulübesinde sâde, fakîr bir şekilde yaşadı. Hurma yaprağı dolu bir şilte üzerinde uyudu. Basit elbiseler giyindi.
En zayıf insanın hayat tarzının bile altında yaşadı. Bazen de yiyecek hiçbir şey bulamadığı hâlde, Rabbine şükredip açlığını bastırmak için karnına taş bağladı.
İşlemiş ve işleyeceği bütün günâhlar afvedildiği halde, şükür ve niyâzına devâm etti. Ayakları şişinceye kadar gecelerini namazla geçirdi.
Garîblerin imdâdına yetişti. Yetîmlerin, kimsesizlerin tesellîsiydi. O, büyüklüğüne rağmen, en âciz insanlarla bizzat meşgûl oldu.
Hattâ onlara, engin şefkat ve merhametiyle daha ziyâde kol kanat gerdi.
7 Kasım 2012: 19:39 #809822Anonim
Rasûlullah’ın s.a.v. Örnek Sîreti -devamı-
İnsanlar nezdinde en kuvvetli göründüğü Mekke’nin fethi günü, korku ve heyecanla ve âdetâ titremekten dişleri birbirine vurarak:
” Yâ Rasûlallâh! Bana İslâm’ı telkîn buyurunuz!”
diyen hemşehrisine, imkânlarının en zayıf olduğu zamanları hatırlatan ve bir tevazu zirvesi olan şu misâli zikrederek sükûnet telkîn etti:
” Sâkin ol kardeşim! Ben bir kral veya hükümdar değilim. (Muhterem vâlidelerini kast ederek) Kureyş’ten güneşte kurutulmuş et yiyen senin eski komşunun yetîmiyim!..”
Yine aynı günde ihtiyar babasını sırtına alarak huzûruna getiren ve ona îmân telkîn etmesini dileyen yâr-i gâri Hazret-i Ebûbekr’e:
” Yâ Ebâbekr! Şu ihtiyar babanı neden buraya kadar yordun? Biz onun olduğu yere gidemez miydik?!.” cevâbıyla karşılık verme fazîletini gösterdi.
8 Kasım 2012: 09:04 #809828Anonim
Rasûlullah’ın s.a.v. Örnek Sîreti -devamı
Bütün ülkeler, severek O’nun himâyesine girdi. Arabistan’a baştan başa hâkim olmuştu. Dilediği her şeyi yapabilirdi; böyle iken O, yine tevâzûunu bırakmadı.
Kendisinin hiçbir şeye mâlik olmadığını söyledi. Ve bütün her şeyin Allâh’ın elinde ve yed-i kudretinde olduğunu bildirdi.
Zaman oldu, eline bol servet geçti. Hazîneler yüklü deve kervanları, Medîne-i Münevvere’ye servet akıttı.
O bunların hepsini ihtiyaç sâhiplerine dağıtıp sâde hayatını aynen devâm ettirdi.
Günler geçerdi, Peygamber’in evinde yemek pişirmek için ateş yanmazdı; çok defâlar aç yattığı olurdu.
Birgün Hazret-i Ömer, Hazret-i Peygamber’in hâne-i seâdetine gelmişti. Odanın içine şöyle bir göz gezdirdi. Her taraf bomboştu. Evin içinde hurma yapraklarından örülmüş bir hasır vardı.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onun üzerine yaslanmıştı. Kuru hasır, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘in mübârek teninde izler bırakmıştı.
8 Kasım 2012: 09:05 #809829Anonim
Rasûlullah’ın s.a.v. Örnek Sîreti
Bir köşede bir ölçek kadar arpa unu vardı. Onun yanında da çivide asılı eski bir su kırbası duruyordu. Hepsi bu kadar işte!..
Arabistan Yarımadası’nın Hazret-i Peygamber’e boyun eğdiği bir günde O’nun dünyâya âid mal varlığı bunlardan ibâretti. Hazret-i Ömer bunları görünce, içini çekti.
Kendini tutamadı, gözleri dolu dolu oldu. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
” Niçin ağlıyorsun yâ Ömer?” diye sordu.
O da:
” Niçin ağlamayayım yâ Rasûlallâh! Kayser ve Kisrâ dünyâ nimetleri içinde yüzüyor! Rasûlullâh ise kuru hasır üzerinde yaşıyor!..” dedi.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hazret-i Ömer’in gönlünü hoş etti ve:
” Yâ Ömer! Kisrâ ve Kayser, dünyâ nîmetlerinden zevklerini alsınlar, safâ sürsünler! Ahiret nîmeti bize yeter!..” buyurdu.
O’nun sîreti, kâmil bir sîretti.
Hayatı, zengin-fakir, güçlü-güçsüz ümmetinin bütün ferdlerine bir nümûne-i imtisâldi.
Vârislerine mîrâs bırakmadı. Hattâ müslümanlar bütün zekâtlarını onlara verir endîşesi ile soyundan gelenlerin zekât almasını da yasakladı.
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.