- Bu konu 611 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
4 Kasım 2012: 15:21 #809709
Anonim
Tasavvuf ve İlm-i Ledünnî
Rasûlullah (s.a.), Cenab-ı Hakk’dan üç türlü ilim telakkî etmiştir.
Birincisi, kendisi ile Allah (c.c.) arasında mahfuzdur.
Bu ilim, beşer idrakinin üzerinde olduğundan nâsa fâş olunmamıştır.
Yalnız Allah Rasûlü’ne mahsus kalmıştır.
Cebrail (a.s.):
“Ya Rasûlallah! Ben senin hakîkatini idrak edebilsem, yanına gelemezdim.” buyurmuştur.
İkinci ilim, umuma âiddir.
Bu, insanların idrak ve iktidarları ile kavranabilir bir seviyededir.
Bütün insanlık alemi, bu kategorideki bilgilere îman ve amel ile mükelleftir.
Bunun bir diğer adı da şerîattır.
5 Kasım 2012: 06:27 #809730Anonim
Tasavvuf ve İlm-i Ledünnî
Üçüncü ilim, bir kısım ehil zevata mahsusdur ki, o da tasavvuftur, zühddür, ihsan duygusuna vasıl olabilmektir.
Yani bu ilim, kalbî hayatla ilgilidir.
Bununla birlikte kişinin bu babda istîdâd ve kabiliyyeti kadar mes’ûliyyeti vardır.
Kul, kendi selameti için bu istidadı inkişaf ettirmeğe mecburdur.
Bu da, nefsin tezkiyesi ve kalbin tasfıyesi ile mümkündür.
A’la ve Şems sûresinde:
“Şüphesiz nefsini tezkiye edenler kurtuluşa erdi.” (14), (9)
Furkan 43:
“(Ey Peygamber!) Heva ve hevesini ilah edineni gördün mü? Artık sen onlara vekil değilsin” buyuruluyor.
Taberânî’nin naklettiği bir hadis-i şerifte şöyle buyurulur:
“Yeryüzünde tapılan tanrılardan Allah’ın en çok buğz ettiği, heva ve hevestir.”
5 Kasım 2012: 06:28 #809731Anonim
Tasavvuf ve İlm-i Ledünnî
Ledünnî ilim ise, tasavvuf içinde manevi eğitim sonucu ulaşılan Hakk vergisi (vehbî) bir ilimdir.
Kur’an-ı Kerîm’in pek çok ayet-i kerimesinde bu ilimden bahsedilmiş olması, bu hükmün delilidir.
Musa (a.s.) ile ilgili olarak vâkî olan ilk vahiylerde bu gerçeğin işaretleri başlamıştır.
Hz. Musa (a.s.), ailesiyle birlikte Medyen’den Mısır’a gidiyordu.
Yolda, soğuk, yağmurlu, karanlık bir gecede çocukları oldu.
Ateşe ve ışığa ihtiyaçları vardı. Uzakta bir ateş gördü.
Aslında O’nun gördüğü bu ateş, kendisini peygamberliğe hazırlamak için bir işaret idi.
Oradan bir kıvılcım alıp ateş yakmak ve bu suretle ailesini ve yeni doğan bebeğini ısıtmak istedi.
Oraya vardığında kendisine Allah (c.c.) tarafından:
“Ey Musa! Muhakkak ki; ben, evet ben, senin Rabbinim! Hemen nalinlerini çıkar! Çünkü sen mukaddes Tuva vadîsindesin!..” (Taha, 11-12) buyuruldu.
5 Kasım 2012: 16:23 #809737Anonim
Tasavvuf ve İlm-i Ledünnî
Müfessirler, “Nalinlerini çıkar!” ifadesine farklı îzâhlar getirip işari manalar vermişlerdir.
Bunlar ez-cümle Kuşeyri, Letaifü’l-İşarat ve Rûhu’l-Beyan’da şu şekilde açıklanır:
“İki nalin”, dünya ve ahiret’i temsil etmektedir:
“Kalbi, dünya ve ahiret ile ilgili meşguliyetlerden boşalt!
Hakk için her şeyden tecerrüd edip sıyrıl ve Allah’ın marifet ve müşahedesinde yok olmağa bak!”
Diğer bir ifadede:
“Sen tabiat ve nefsden sıyrıl! Nefsini ve ona bağlı şeyleri düşünmeği bırak, gel!”
“Delilin tefekküründen vazgeç! Çünkü müşahede ve ıyândan, yani göz ile gördükten sonra bunların faydası yoktur.”
Bu sebeple Şeyh Şibiî, Allah’a vasıl olduktan sonra bütün kitaplarını yakmıştır.
6 Kasım 2012: 05:44 #702826Anonim
Tasavvuf ve İlm-i Ledünnî
Hz. Musa (a.s.), Firavun ve ordusunun Kızıldeniz’de Benî İsrail kavminin gözü önünde boğulmasından sonra kavmini topladı.
Onlara çok fasih, beliğ, heyecanlı vaazlar verdi.
Kavmi, Hz. Musa’nın ilim ve marifetteki derinliğine hayran kaldı.
Mest oldu. İçlerinden biri:
“Ey Allah’ın peygamberi, şu yeryüzünde senden daha alim bir kimse var mı?” dedi. Hz. Musa:
“- Böyle bir kimse bilmiyorum.” dedi. O esnada kendisine vahiy gelerek:
“İki denizin birleştiği yerde bir kulum var ki, ona has bir ilim (ledünnî ilim) vermişimdir.
Ümmetinin seçkinlerinden biri ile ona git!” diye buyuruldu.
6 Kasım 2012: 05:44 #702822Anonim
Tasavvuf ve İlm-i Ledünnî
Musa (a.s.) arkadaşı Yûşa bin Nûn (a.s.) ile acele olarak sefere çıktı.
Musa (a.s.), kendisine vahy ile işaret edilen zatı, bir kayanın üzerinde hırkasına bürünmüş olarak gördü ve selam verdi:
“- Ben Musa’yım” dedi. Hızır da:
“- Demek ki Benî İsrail peygamberi olan Musa sensin!” dedi.
Musa (a.s.):
“- Bana Allah (c.c.) tarafından bildirilen insanların en çok bileni sen misin?” diye sordu. Hızır cevaben:
“- Ya Musa, Allah (c.c.) bana bir ilim vermişdir, o sende yoktur. Sana bir ilim vermiştir, o da bende yoktur.” dedi.
Musa (a.s.), Hızır aleyhisselam’dan bu ilmi telakkî etme arzusunu bildirdi.
Zahiren anlaşılması mümkün olmayan, kendisine acaib ve garâibden görülen bazı hakîkatlerin hikmetini ondan öğrenecekti.
O meşhur yolculuğa çıktılar…
6 Kasım 2012: 05:45 #722535Anonim
Tasavvuf ve İlm-i Ledünnî
Mevlana (k.s.), bu hadisenin ibret ve hikmet dolu noktalarına dikkat çekerek şu şekilde anlatır:
“Ey kerîm olan kimse! Bu manevî iştiyakı, “kelîmullah” olan Hz. Musa’da gör! Bak kelîm olan Musa (a.s.) ne diyor;
“Bunca makama sahib olduğum halde kendimde varlık hissetmiyorum. Daha öteler için rühuma ışık tutacak Hızır’ı arıyorum.”
Hz. Musa’nın Hızır’ı aramaya kalkması üzerine kavmi dediler ki:
“Ey Musa, sen kavmini bırakmışsın, senden daha aşağı mertebede bir zatın izine düşmüşsün!”
“Sen ise “havf” ve “reca”dan kurtulmuş bir peygambersin. Daha ne dolaşacak, ne kadar, ne zamana kadar arayacaksın?”
“Aradığın sende… Bunu sen de bilirsin. Ey sema kadar yüksek peygamber! Zemînde daha ne kadar dolaşacaksın?..”
6 Kasım 2012: 05:45 #718141Anonim
Tasavvuf ve İlm-i Ledünnî
“Musa (a.s.) kavmine:
“Ne olur Güneş ile Ay’ın yolunu kesmeyiniz! Ben peygamberlik hilaliyim, Hızır ise velîlik güneşidir.
Yani benden üstün peygamberler var.
Hızır ise, velîlerin en üst makamındadır.” dedi.”
“Hz. Musa devamla:
“Ben zamanın sultanı bir velî ile sohbet için iki denizin birleştiği yere gidiyorum.”
“Hakîkat ve marifete ulaşmak için Hızır’ı vesîle kılacağım. Bunun için de uzun müddet sefer edeceğim. Ta ki; ona kavuşayım..”
“Himmet ve azîmet kanatları ile yıllarca uçacağım.
Yıllar ne demek, binlerce yıl gitsem, yine O’nu arayıp bulacağım.
Bu yolculuk, o cevheri bulmağa değmez mi?” dedi.
6 Kasım 2012: 05:46 #780940Anonim
Tasavvuf ve İlm-i Ledünnî
Hz. Musa’nın sıfatı kelîmullah, yani Allah (c.c.) ile konuşandır.
Allah Teâlâ, Hz. Musa ile konuştuğu zaman ezel-deki sıfatı olan “kelam” ile konuştu.
O’nun sıfatlarından hiçbiri yaratılanların sıfatlarına benzemez.
O bilir; bu biliş, bizim bilişimiz gibi değildir.
Kudret sahibidir, o da bizim kudretimiz gibi değildir. O konuşur, bizim konuşmamız gibi değil!..
Biz, dil gibi bir alet ve harflerle konuşuruz.
Allah (c.c.) bundan münezzehtir. Harfler mahluktur.
Allah’ın kelamı ise, mahluk değildir. Harfsiz ve haletsizdir.
Musa (a.s.), Allah (c.c.) ile konuşurken yanındaki 70 kişi ve Cebrail (a.s.) bu konuşmayı fark ve idrak etmediler.
6 Kasım 2012: 05:47 #721175Anonim
Tasavvuf ve İlm-i Ledünnî
Mevlana (k.s.), ledünnî ilmin ilahî bir nasîb olduğunu, bunun ancak kaibî istidadı olanlara lütfedildiğini şu şekilde ifade eder:
“Ya’kub’un, Yusuf’un yüzünde gördüğü fevkaladelik, kendine mahsus idi. O nuru görmek Yusuf’un biraderlerine nasîb olmamıştı.
Kardeşlerinin gönül alemi Yusuf’u görmekten ve anlamaktan uzak idi.”
“Ruhun gıdası aşktır. Canlarınki ise açlıktır.”
“Yakub’da Yusufun bir cazibesi vardır.
Bundan dolayı Yusuf’un gömleğinin kokuşu O’na çok uzak bir yerden dahî ulaştı.
Gömleği taşıyan kardeşi ise, o kokuyu duymaktan mahrum idi.”
“Çünkü Yusuf’un gömleği kardeşinin elinde iğreti idi. Kardeşi, gömleği götürüp Hz. Ya’kûb’a teslîm ile mükellefti.
Yani o gömlek, kardeşinin elinde, esirci elinde bulunan bir mutena cariye gibiydi. Esircinin nefsi için değildi. Satıcıdan başkasına aiddi.
6 Kasım 2012: 05:48 #809740Anonim
Tasavvuf ve İlm-i Ledünnî
“Çok alim vardır ki, irfandan nasîbi yoktur. İlim hafızıdır da, Allah’ın habîbi olamamıştır.”
İmam-ı Gazalî ve Abülkadir-i Geylanî gibi zatlar, önce zahirî ilmin zirvesine ulaştılar.
Lakin gaybî inceliklere ve Allah’a giden hassas, ince, nazenin yola kaibî derinliklerinin içinden ve çok sonra ulaşabildiler.
Hakk dostu oldular.
Allah (c.c.), kendi zatî hususiyetlerini ve sırlarını onlara ve onlar gibi olan bazı müstesna yaratılıştaki insanlara faş etti.
Onlar da kendisi ile meşgul olmaya mani olan bütün engelleri yok etti.
Cesedleri zikir, mücahede, musahabe ve murakabe ile nûra inkılâb etti.
Müşahedeye ve esrara nail oldular.
Allah Teâlâ, bu gibi şeyleri, ezelde kendisi için seçtiği kimselerden ve dost edindiği kullardan başkasına ihsan etmez.
6 Kasım 2012: 05:48 #809741Anonim
Tasavvuf ve İlm-i Ledünnî
Hadîs-i şerîfde buyurulur:
“Ebûbekir çok namaz kıldığı ve çok oruç tuttuğu için sizden üstün değildir.
O’nun size üstünlüğü, kalbindeki ta’zîm hissindendir.”
Bu neviden bir çok ayette, velî kulların kalplerinde buldukları
ihsan duygusu ile mahzun olmayacakları ve altından ırmaklar akan cennetlere nail olacakları bildirilir.
Ebû Hureyre’den rivayet olunan bir hadîs-i şerîfde:
“İlimlerden bazı gizli olanlar vardır ki, onları ancak “arif-i billah” olanlar anlar.
Bu ilimden bahsettikleri vakit onları, ancak kendilerini beğenen, mağrur güruh techîl eyler (cahil görür).
Sakın, Hakk Teâlâ’nın kendi fazlından ilim verdiği alimleri küçük görmeyin!
Çünkü Hakk Teâlâ, onlara, o ilmi verirken onları küçük görmedi.” Buyurulur.
6 Kasım 2012: 05:48 #809742Anonim
Tasavvuf ve İlm-i Ledünnî
Gazalî (k.s. ), batın ulemasının zahirî alimlerle ilişkisini şu misallerle anlatır:
İmam-ı Şafî (r. a.), Şeybanî Raî’nin (k.s. ) önünde talebe gibi diz çökerdi. Kendisine:
“Ey imam, sen nerde, Şeybanî nerde? Bu hürmetin sebebi nedir?” denilince İmam-ı Şafî (rh a.):
“Bu zat, bizim bilmediğimizi bilir ” cevabını vermistir.
Ahmed b. Hanbel ve Yahya b. Muaz, bazı meseleleri Ma’rûf-i Kerhî’ye baş vurup ondan sorarlardı. Bunun sebebi kendilerine sorulunca, ashâbın:
“Ya Rasûlallah, kitap ve sünnette yoksa ne yapalım?” sualine, Hz Peygamber’in
“Onu salih kimselerden sorun! Onların istişaresine arz edin!” hadîs-i şerîfini misal verirlerdi.
Muhakkak ki, batınî alimler, görünmeyen alemin sırrı ile doludurlar
6 Kasım 2012: 05:49 #809743Anonim
Tasavvuf ve İlm-i Ledünnî
Cüneyd-i Bağdadî’ye, Seriyy-i Sakatî (k.s. ):
“Allah, seni ilk önce zahirî ilimlerde muvaffak etsin Ondan sonra sufî kılsın!” diye dua ederlerdi Ayrıca Haris b. Esed el-Muhasibî ile sohbet edip kendisinden edeb ve ilim almasını tavsiye ederlerdi.
Hz Ömer (r.a.) vefat edince, Abdullah b. Mes’ûd (r.a.):
“İlmin onda dokuzu gitti” buyurdu. Sahabi de kendisine:
“Daha içimizde alimler var!” dedi. O da:
“Ben marifet ilminden bahsediyorum.” dedi.
İlim, umumiyetle zahirî bilgilere denir. Akla, nakle ve dış tecrübeye dayanır.
Marifet veya irfan ise, keşfe, ilhama ve iç tecrübeye dayanır.
6 Kasım 2012: 05:49 #809744Anonim
Tasavvuf ve İlm-i Ledünnî
Sûfîlere göre insanın öz sıfatı bilgisizliktir.
Âyetlerde insana çok az bir ilim verilmiş bulunduğundan ve insanın çok cahil ve çok zalim olduğundan bahsedilir.
İlim, Allah’ın sıfatıdır. Kul, Allah’ın verdiği az bilgilere Allah’dan ilave olarak “ihsan” gelmesi ile arif haline gelir.
Marifetten, yani Allah’ı tanıyabilmekten hisse almağa çalışır.
Akıl, sırf kendi başına kemal ölçüsünde bulunsa bile Allah’ı layıkıyla tanımaya yetmez Çünkü akıl, insan için bir alettir insan, ancak bu aletle kendisini tanıtanı tanır.
Allah’ı da ancak eserleri ile tanıyabilir Hakk Teâlâ, rûhlara ezelde:
“Ben kimim?” diye sormadı;
“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?!” diye sordu.
Akılla, nefs tezkiye olunamaz. Ancak kalb ile olabilir. Ayet-i kerîmede:
“Kalbler ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur.” (Ra’d, 28) buyuruluyor
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.