• Bu konu 611 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 76 ile 90 arası (toplam 613)
  • Yazar
    Yazılar
  • #808166
    Anonim

      HAYATIMIZI RAMAZANA ÇEVİRMEK(1)

      Ramazan-ı Şerif çok mübârek… Çok kıymetli günler içindeyiz, bu günlerin kıymetini bilmemiz lâzım!..
      Cenab-ı Hak, her sene, elhamdulillah böyle bir ay ihsan ediyor ve lütufta bulunuyor. Vaatler çok. Ramazan-ı Şerif, Cenab-ı Hakk’ın bir mağfiret ayı. Hep kullarının bu mağfirete hazırlıklı olması icap ediyor ki, bu mağfiret yağmurundan istifade etsin.
      “Önsöz”de, ilk başta peygamberlerin vazifelerini okudunuz. Burada Allah’ın emirlerini tebliğ, insanların iç âlemini düzeltmesi… Yani peygamberler, insan terbiyecileri (mürebbileri)… Onlarla, o terbiyeyle insanlar saâdet buluyor. Ve o terbiyenin neticesinde kulun iç dünyası Kur’ân’ı alıcı hâle geliyor. Diğer kavimlerde kendi kitaplarını, kendi suhûflarını; ümmet-i Muhammed de ise Kur’ân’ı alıcı hâle geliyor.

      #808167
      Anonim

        HAYATIMIZI RAMAZANA ÇEVİRMEK(2)

        Ve şu kâinattaki ibretlerle hikmetler… İlâhî bir sergideyiz ve bu sergideki eşyanın farkına varmamız lazım. İlâhî sanatın farkına varmamız, hikmet demek, hadisenin sırrî tarafıdır. Hâdisenin sırrî tarafını, eşyanın sırrî tarafını kavrayabilmek demek ise:
        – Niye yaratıldık?
        – Doğumlar niye, ölümler niye?
        – Bu kadar mahlûkat niye yaratıldı?
        – Niye bunlar doğuyor ve ölüyor? sorularına cevap verebilmektir.
        Bunların hepsi bir tefekkürdür ve işin sırrî tarafını anlayabilmek, hikmet tarafına nüfuz edebilmektir. Bu hikmet tarafıyla da Cenab-ı Hakk’a yaklaşabilmek…
        Peygamberler, bu hâlin insan terbiyecileri!.. İnsan ruhunu cennete teşne hâline getirirler. İnsanlar, cennete âşinâ hâle gelsin ki, cennete girsin. Lâyık olanı lâyık olduğu yere alırlar. Kimse lâyık olmadığı yere alınmaz. Mesela bir çok mahlûkat, ev ortamında değildir. Onun dışındadır. İnsan ruhu, insan kalbi, o cennete teşne olacak, âşinâ hâle gelecek ki; cennetin farkına varsın, güzellikleri görebilsin. “Cemâlullâh”tan bir nasib alabilsin. Cenab-ı Hakk’ın azametini daha yakından görsün. Daha çok Cenab-ı Hakk’a yaklaşsın.

        #808168
        Anonim

          HAYATIMIZI RAMAZANA ÇEVİRMEK(3)

          Bir müminin üç hâli olması lazım:
          -Birincisi, “ilimsiz olmaz”. İlimsiz bir Müslümanlık olmaz. Çünkü din, insanın teneşire kadar hayatını tanzim ediyor. Onun dışında akâid bilmesi lâzım, fıkıh bilmesi lâzım. Dinin emirlerini-nehiylerini iyi bilmesi lâzım. Cenab-ı Hakk’ın Kur’an-ı Kerim’indeki mesajlarını iyi idrak etmesi lâzım. Bakın 6666 ayetten bize gelen mesaj nedir? İlimsiz doğru düzgün bir Müslümanlık olmaz. Daima kayar. Tabiî siz pergeli koyup bir daire çizdiğiniz zaman, ana ayağını sabit bırakmazsanız, devamlı yamuk çizer. İlimsiz de Müslümanlık olmaz. İtikad bozulur. İtikad bilerek-bilmeyerek şirke kadar gider. Onun için ilim şart. İlimsiz olmaz. İlim de kâfi değil. İlimle, o aldığımız ilim iç dünyamızı tezyin etmesi lazım. Nakşolması lazım. Hayat geçmesi lâzım!..
          İkincisi, “takvâ hayatı” lazım. Takva hayatı dediğimiz, gönül zenginliği diyelim, dervişlik diyelim, Cenab-ı Hakk’ı unutmama diyelim, ihsân duygusu diyelim. Takva hayatı zarûrî!.. Kur’ân-ı Kerim’dekileri idrak edebilmemiz de ancak takvayla mümkün!.. Peygamber Efendimiz (s.a.v)’i de anlayabilmemiz, ancak takvayla mümkün. Cenab-ı Hak:
          “Allah’tan ancak âlimler korkar.” buyuruyor.
          Demek ki, davranışlar düzelecek ki, o Allah’tan korkacak. İlim, zihinde kalırsa insan, Allah’tan korkma olmaz. O halde, Peygamber Efendimiz:
          “El-ilmü lâ yenfa” buyuruyor: “Fayda vermeyen ilim!..”
          İki şeyin tahsilini yapma durumundasınız. Hepimiz öyle.
          Birincisi ilmin hakikatini anlayabilme,
          İkincisi yaşayabilme!…
          Yaşanmayan bir bilgi netice vermez. Zamanla akıldan gider. Hıristiyanlık gibi, Yahudilik gibi. Veya bazı İslam içinden çıkmış mezhepler gibi…
          Bu ilim ve takva neticesinde ideal meydana gelmesi lazım. Bir müslümanın davası olması lazım. Bir endişesi olması lâzım…
          Üçüncüsü de, bir müminin “havf ve reca, korku ve ümit arasında olması” lâzım!.. İlim ve takva, havf ve recayı vermesi lazım. Bunun neticesinde de “emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker” gelir. İlim ve takva olmadan, emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker olmaz.

          #808169
          Anonim

            HAYATIMIZI RAMAZANA ÇEVİRMEK(4)

            Cenâb-ı Hak, icmâlen Kur’ân-ı Kerim’i anlatıyor bize…
            “Kur’ân-ı Kerim’i mübârek günde indirdi. En şerefli ay Ramazan-ı Şerif. En mühimi Kuran-ı Kerim ile hemhâl olma, hayatımıza geçirebilme mevsimi”…
            Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de en çok “er-Rahman” esmâsını bildiriyor. Demek ki kulun cömert olması, diğergam olması lâzım.
            “Kendin için istediklerini, kardeşin için de iste!..” buyurulmuş.
            İnsanın incelmesi, zarifleşmesi, güzelleşmesi, nefsâni hayatın çirkinliğini bertaraf etmesi gerekiyor.
            Peygamber Efendimiz, rivayetlerde, Cebrail ile mukâbele şeklinde, yani Kuran-ı Kerim’i karşılıklı olarak okurlardı.
            Peygamber efendimizin cömertliğini Hz. Âişe vâlidemiz:
            “-Nasıl bir rüzgârda yağmur damlalarının girmediği bir yer kalmaz, cömertliği Ramazan’da bu şekilde artardı.” buyuruyor.
            Bu sırf paraya bağlı bir cömertlik değil, her şeyiyle cömertlik, gönül zenginliği…
            Yapılan ibâdetlerin, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını kazanmaya mâtuf olması icab ediyor. Peygamber Efendimizin ibadeti, Ramazan’da çok başkaydı.
            “Emr-i bil mâruf ve nehy-i anil münker” içinde olacağız. Ne kadar?! Bu yaygın eğitim dediğimiz, bizden eğitim bekleyen kişilerle ilgileneceğiz. Daha yakından bir buluşma olacak ibadetlerimizle, münâsebetlerimizle, gayretimizle inşallah…

            #808172
            Anonim

              HAYATIMIZI RAMAZANA ÇEVİRMEK(5)

              Geçen hafta Ramazan âyetiyle, (Bakara 184. ayet) ilgili sohbet etmiştim. Kâf süresinin 19, 16. âyetinden aşağıdaki ayetlerle…
              Bu âyette Cenâb-ı Hak, insanla Cenâb-ı Hakk’ın arasındaki münâsebeti bildiriyor. Cenâb-ı Hak ile bizim münasebetimiz ne şekilde olmalı. Cenâb-ı Hakk’ın bizimle arasındaki münasebeti ne şekildedir?
              Bir ayet-i kerimede “And olsun ki, insanı biz yarattık ve iç dünyasını en incelikleriyle biliriz. İçinizden geçenleri biliriz.” buyuruyor Cenâb-ı Hak!…
              “Şah damarınızdan daha yakınız!” buyuruyor.
              Demek ki, niyetlerimiz de çok mühim. Allah niyetlerimizi de biliyor. Niyetlerimize göre derece alıyor ya da derece kaybediyoruz. Niyetlerimiz hayır istikametinde ise, dereceleri artıyor. Kötü niyetler varsa derecesi azalmış oluyor.
              Bu nasıl ilâhî bir kudret, ilâhî bir güçse, Cenâb-ı Hak her ân içimizden geçenleri biliyor. Bir ayeti kerimede de:
              “Sana beni sorarlarsa ben çok yakınım de!..” buyuruyor.
              Bu yakınlığın farkında olabilmemiz önemli!..
              Allah’a ne kadar yakınız?
              Bu bizim davranışlarımızda kendini gösterir. Allah bize şah damarımızdan daha yakın. Ama biz ona ne kadar yakınız. Yakınlığımızı ancak davranışlarımızda gösterebiliriz. Yine Hadid süresinde:
              “Allah yaptıklarınızın hepsini görmektedir.” buyuruyor. Yine Enfal’de:
              “Allah kuluyla kalbi arasına girer.” buyuruyor.

              #808174
              Anonim

                HAYATIMIZI RAMAZANA ÇEVİRMEK(6)

                Hep böyle, âyetler birbirini te’yid ederek geliyor. Cenâb-ı Hak, bizimle beraber, biz ne kadar beraberiz? O ayrı!… İşte bu hâl, imânî kalitemizi gösterir. İmânî kalitemiz nerden belli? Davranışlarımızdan belli.
                Yine Lokman süresinin 15. ayetinde Lokman (a.s.) oğluna:
                “Ya hayır ya da şer; bir işi, bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, çok küçükte olsa yaptığınız iyilik ya da kötülük ve bu bir kayanın içinde de olsa, semada olsa, nasıl olursa olsun. Allah onu senin önüne getirecektir” buyuruyor.
                “Farkında olmadığımız iyilik ya da kötülük…” diyor Lokman (a.s.), çocuğuna olan tavsiyesinde, “kayanın dibinde de olsa, semada da olsa, yerin dibinde de olsa, Allah onu senin karşına getirir” buyuruyor.
                Demek ki, içimizden geçen hislere kadar devamlı kameraya alınıyoruz. Yine Cenâb-ı Hakk’ın iki meleği, insanın sağında ve ve solunda oturarak yaptıklarını yazmaktadır. O iki melek yazmasa da, Cenâb-ı Hak bilmiyor mu? Biliyor ama, bu iki meleğin yazması da aynı zamanda bizler için bir sened olacak.
                “Kitabını oku!” denilecek.
                Meleklerin bunu yazması, Allah’ın aczinden değil, meleklere gücü yeten yine Cenâb-ı Hak’tır.
                “İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında onu yazmaya hazır onu gözetleyen iki melek bulunmasın.”
                Demek ki, hiç yalnız değiliz. İki tarafta iki melek var. İçimizde nefis var. Peşimizde şeytan var. Bir tenhaya çekilmemiz mümkün değil!..
                Bu, ihsan duygusu oluyor işte. Ondan sonra ölüm!.. Nereye gideceğimiz de bir muamma, nereye gidileceği bilinmiyor. Azrail ile nerede karşılaşacağız, o da bilinmiyor. O anda bütün dünya perdeleri kapanacak, oradaki perdeler açılacak!..
                İnsanın nefsinin mayasında fâniliğe isyan vardır. Fâniliği istememek!.. Ölüm bize ne kadar uzak geliyor. Hatta ana-babalarımız, bir ölüm haberi alındığında hemen:
                “-Kaç yaşındaydı?” diye sorarlar. Devamında da:
                “-Ne hastalığı vardı?” derler.
                Ölümle hastalığın alâkası yoktur. Ölüm ecelledir. Bütün vücut dumûra uğrar, hayat yine devam eder. Âyet-i kerimede büyük ikaz:
                “Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir de, işte ey insan bu senin öteden beri kaçtığın şeydir, denilir. ” (Kâf, 19)
                Çok veciz bir âyet-i kerime… Nereye kaçacaksın, kimin mülkünde yaşıyorsun? Kimin iradesinin dışındasın? Küllî irâdeyi biliyor musun? Küllî irâdeden haberin var mı? Kabirden kaçacak yer var mı?
                “Yekulül insanü yevme izin eynel mefar”
                “İnsan sorar, bir şaşkınlık içinde, kaçacak bir yer var mı?!”
                O halde hayat sınırlı; ölüm vakti meçhul!… Onun için fânîliği unutmamak.
                Mevlânâ diyor ki:
                “Dünya hayatı rüyada define bulmak gibidir. Ancak sabah kalkarsın bakarsın. Ne define var, ne başka bir şey!..”
                İşte hayat da böyle bir define bulmaktır. Birtakım ihtirasların peşinde koşmak, ölümle uyanmak!…
                Cenâb-ı Hak, bizim bu uykudan uyanmamızı istiyor.
                “Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir de, işte ey insan bu senin öteden beri kaçtığın şeydir denilir. ”
                “Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz!..” buyruluyor.
                Ekseriyetle böyledir. Bunun dışında durumlar da var. Bir karış cennete yaklaşmışken cehenneme; bir karış cehenneme yaklaşmışken cennete girenler de var. Sabah-kâfir, akşam mü’min!…
                Genel olarak “Nasıl yaşarsanız…”
                Demek “ilim” hayatı zarûrî, “takva” hayatı zarûrî, “emr-i bil maruf” zarûrî.
                “Nasıl ölürseniz o şekilde haşr olursunuz.”
                Bütün hayat, bu son nefeste… Biz hayatımızı göreceğiz.

                #808175
                Anonim

                  HAYATIMIZI RAMAZANA ÇEVİRMEK(7)

                  Yasin’in 2. sayfasının sonunda, Habibü Neccar o büyük mükâfatı gördü. Kendini taşlayan kavmine acıdı.
                  “-Ah!..” dedi. “Keşke dedi kavmim bunu bilseydi. Allah’ın bana olan bu ikramını bilseydi” dedi.
                  Onun için dünya bir çalışma yeri, bir imtihan yeri. Mevlânâ’nın güzel bir teşbihi var:
                  “-Bak diyor, misafirhâneyi bilirsin. Misafirhânenin şartlarını bilirsin. Misafirhaneye gelen bir kimse, orada daimî kalamayacağını bilir. 2-3-5 gün kalağım, devam edeceğim der. İşte senin içindeki dünya da bir misafirhanedir. Oraya her gün bazı sevinçler gelir. Bazen de gamlar, elemler gelir!.. Hepsi onların gelip geçicidir. Bu gamlara aldanma!.. Onun için kendini ne boş yere üzüntüye kaptır, ne de sevinçlere!.. Hepsi gelip geçicidir.”
                  Hayatında sevinçli günler oldu, geldi geçti. Birçok üzüntülü günler oldu, geldi geçti. Demek ki, bütün iş, bir imtihan dünyasında olduğunun farkına varmak ve Cenâb-ı Hakk’a olan yakınlığımızı artırabilmek!… Ölümün güzel hâle gelmesi… Ölümü güzelleştirebilme…
                  Bak Cenâb-ı Hak:
                  “Bu senin öteden beri kaçtığın şeydir!” buyuruyor.
                  Bir insana kanser gelse, Allah korusun, deseler:
                  “-Gözünü ver, kulağını ver, kanser hastalığın geçecek!..”
                  Herkes hemen razı olur. Serveti olsa, hazineleri olsa hepsini verir:
                  “-Aman, borçlanayım ama hastalığım geçsin!” der.
                  İnsan, hep ölümden endişe içinde… Ölüm kimi için ise bir saadet oluyor. Düşündüğümüz zaman hayat öyle bir şey ki, bütün peygamberler şimdi öbür tarafta. Peygamber Efendimiz de orada!… Nasıl istiyoruz âhiret hayatını?!. Kimin yanında olmak istiyoruz? Soruyor Cenâb-ı Hak:
                  “Size düşünecek kadar bir zaman vermedik mi?”
                  “Bir resul, bir peygamber, bir uyarıcı gelmedi mi?” buyuruyor.
                  Onlar da devam eden âyette:
                  “Sura üflenir, işte bu geleceği vaat edilen gündür.”
                  Allah’ın vaat ettiği gündür kıyâmet!.. Kur’ân-ı Kerim’de okuyoruz. Kur’ân’ın, şiddetini muhtelif âyetlerle anlattığı büyük hâdise!.. Cenâb-ı Hak, muhtelif âyetlerle defalarca ikaz ediyor. Nasıl büyük bir inkılab!..
                  Pakistan’da bir deprem oldu. Bir anda 50 bin kişi vefat etti. Hepsinin bir hayali vardı. Kimi ertesi gün tarlaya gidecekti, kimi tarlayı biçecekti, kimi aldığı malzemeyi satacaktı. Kimi hastaydı, tedâvî olacaktı, doktora gidecekti. Kimi doktordu, hastaları tedâvî edecekti ertesi gün. Kimi bir yuva kuracaktı. Hepsinin bir ideali vardı, ertesi güne. Bu iki dakika içinde 50 bin kişinin kaderi birdenbire değişiverdi. Kaçılan ölüm, bir anda karşılarına çıkıverdi.
                  Onun için uyanık bir dünya hayatı geçirmelidir. Büyüklerin güzel bir tabirleri vardır:
                  “-İstasyonda uyunmaz!..” diyorlar.
                  İstasyonda uyumak büyük bir gaflettir. Treni kaçırırsın, uçağı kaçırırsın, otobüsü kaçırırsın, pişmanlık da para etmez kaçtıktan sonra!..
                  Bu vaat edilen gündür. Kıyameti okuyoruz… Nasıldı âyet-i kerime:
                  “Vahşi hayvanlar bile toplanacak. İnsandan kaçan hayvanlar insandan kaçmayacak!..”
                  Öyle dehşetli manzaralar.
                  Haşr sûresinin o başındaki âyetlere, Abese sûresinin o sonundaki âyet:
                  “İnsanın en yakınından kaçması…”
                  Burada en yakın insanlar birbirine sarılır, orada ne dehşetli manzara ki, en yakın olanlar birbirinden kaçacak.
                  “Dağlar yürütülecek.”
                  Bir depremde her tarafta ne kadar endişe var.
                  “-Aman bize de gelir mi deprem?!”
                  Gerçek deprem, en büyük deprem: Ölüm depremi, mezar depremi!..

                  #808176
                  Anonim

                    HAYATIMIZI RAMAZANA ÇEVİRMEK(

                    Mezarda kimlerle komşu olacağız? Arkadan kıyamet depremi, sura üfürülür:
                    “İşte bu geleceği vaat edilen gündür.”
                    Yine Rabbimiz devamla âyette:
                    “And olsun ki, sen bundan gafletteydin!..”
                    Bu kıyamette göreceğin hâdiselerden gafletteydin!. O manzaralardan, neleri görecek orada, melekleri görecek, insan cinsini görecek, şeytanı göreceğiz, nefsi göreceğiz. Bir sürü dünyada görmediğimiz manzaralarla karşılaşacağız orada, ilâhî mahkemeyi göreceğiz.
                    “Andolsun ki sen bundan gafletteydin.”
                    Derhal biz senin perdeni kaldırdık. Artık gözün keskindir. O gün her şeyi göreceksin. Ama dünyada kalben o işleri görebilmişsen, kalben onu görmüşsen orada göreceksin. Ondan sonra Cenâb-ı Hak, ayette tasvir ediyor:
                    “Dünyada birbirini fesada götürenler, birbiriyle münakaşaya başlayacaklar.”
                    Cenâb-ı Hak, onlara buyuracak:
                    “Huzurumda çekişmeyin!..”
                    Yok kabahat sendendi, yok bendendi; sen beni böyle yaptın!.. Bunun anlamı yok!..
                    “Ben size bir peygamber göndermiştim!..” diyecek, Cenâb-ı Hak!.. “Benim huzurumda söz değiştirilmez. Dünyada ne yaptınızsa karşılığında o!.. Ben kullarıma asla zulmedici değilim” buyuracak.
                    Müthiş bir âyet:
                    “O gün cehenneme doldun mu deriz, cehennem de daha var mı? der.”
                    Hep bunlar, nedir kızım? Cenâb-ı Hak, yarattığı kulu seviyor. Yarattığının cehenneme girmesini istemiyor. Fakat kul:
                    “-Ben illa ki, cehenneme gideceğim!” derse, o zaman yapacak bir şey yok. Ondan sonra âyet takva sahiplerine geliyor.
                    “Ve üzlifetil cennet”
                    “Cennet yaklaştırılır!..” buyruluyor. Kime:
                    “Lilmuttekîne…”
                    “Müttekilere, takva sahiplerine cennet yaklaştırılır.” Cennet yaklaştırılacak, onlar cennete uzak kalmayacaklar. Cennete dâhil olacaklar.
                    Cenâb-ı Hak, burada:

                    “İşte size vaat edilen cennet!..” buyuruyor.
                    İşte size, dünya hayatında Kur’ân’la, peygamberlerle, kitaplarla, suhuflarla işte size vaat edilen cennet!..
                    Onlar kimdir?
                    Bu cennet kimlere aittir?
                    “Allah’ı bilene, emirlerine riâyet eden, görmediği hâlde Rahman’dan korkan ve Allah’a yönelmiş bir kalp ile gelen kimselere mahsustur.”
                    Kalbi ilimle dolu ve Allah’a yönlendirilmiş bir kalbe sahip olanlar!…

                    #808178
                    Anonim

                      HAYATIMIZI RAMAZANA ÇEVİRMEK(9)

                      Demek şu kalbin pusulası, rotası daima Rabbe dönük olacak.
                      “Oraya selametle girin.”
                      “zalike yevmil huruc”
                      İşte o gün, ebedi hayatın başladığı o gün, ebedî gün olacak. Ebediyet günü olacak. Bir sonsuzluk gününe dönecek o gün. Geriye dönüş yok bir daha. Yine Cenâb-ı Hak, devamında:
                      “Orada kendi için diledikleri her şey vardır.” buyuruyor.
                      Ne diliyorsan, orada her şey önünde hazır!…
                      “Dahası da var.”
                      Müfessirler, burada iki türlü mânâ veriyor. Birincisi, insan bu dünyada ne kadar tahayyül etse bile “ruyetullah”ı düşünemez. Allah’ı görebilmenin tadını tatması mümkün değildir. Onun için biliyorsunuz Cenâb-ı Hak, Musa (a.s)’la mukâleme yapacaktı. Konuşacaktı. Onun için Musa (a.s.)’a 30 gün oruç tutturuldu. Ardından 10 gün de ilâve etti. Musa (a.s.) toplam, 40 gün aç bırakıldı. Savm-i visal tutturuldu. Yani iftarsız oruç tutturuldu. İyice nefsânî güçler bitime geldi. Ruhânî güç yükseldi. Ondan sonra Cenâb-ı Hakk ile mukâlemede bulundu. Konuştu ama, bizim gibi sesle değil. Keyfiyeti meçhûl bize!… Bu konuşmanın lezzetinden Musa (as.) kendinden geçti. Dünyada mı, âhirette mi, berzahta mı, nerde olduğunu unuttu. Kendini kaybetti. O hâlde:
                      “-Ya Rabbi!..” dedi. “İlla Göreceğim!”
                      Cenâb-ı Hak:
                      “-Lenterânî” buyurdu.
                      O ısrardan sonra Cenâb-ı Hak, ona bilmem kaç bin hicap, 70 bin hicap, arasından keyfiyetini bilemediğimiz bir şekilde tecellî etti. Bir nur, bir sızıntı hâlinde bir dağa tecellî etti. O dağ infilâk etti. Musa (a.s.) da düştü bayıldı, tahammül edemedi. O dağın infilak ettiği yerde birdenbire o nurdan pınarlar ve gülistan meydana geldi.
                      Öyle bir hâle geldi ki, Musa (a.s.)’ı gören insan düşüp bayılıyordu. Musa (a.s.), üç gün üzerine örtü alarak o şekilde dolaştı. Bu dağdaki tecelli, bir zerrenin zerrenin zerresi!..

                      #808180
                      Anonim

                        HAYATIMIZI RAMAZANA ÇEVİRMEK(10)

                        Müfesirler işte “katımızda dahası da vardır” ayet-i kerimesini, şöyle tefsir etmişlerdir:
                        İşte o gün, cenneti hak eden sâlih kullar, Cenâb-ı Hakk’ın ruyetine, yani Cemalullah’ın görülmesine nâil olacaklar. Herkes, ulaştığı makama göre, buna mazhar olacak!.. Kimi bir sefer, kimi birkaç sefer, kimi daimî olarak, dünyadaki o fedâkârlığına göre.
                        Diğer bir rivayette de hatıra-hayale gelmeyecek bütün nimetleri orada Cenâb-ı Hak kullarına ihsan edecek.
                        Velhasıl Cenâb-ı Hak bize iki taraflı olarak bildiriyor:
                        Bu dünya hayatını nasıl geçireceğiz?
                        Nasıl Cenâb-ı Hakk’ın verdiği nimetlerin farkında olacağız?
                        Nasıl Cenâb-ı Hakk’a şükredeceğiz?
                        İlâhî bir akışa baktığımız zaman, biz bu dünyadan haberimiz var mıydı dünyaya gelmeden önce? Dünyaya gelişimizi biz mi tayin ettik?!.. Ömrümüzün sınırlarını biz mi tâyin ettik? Nasıl meçhullerin içinden geliyoruz ve yine bir meçhule doğru akıyoruz
                        Bütün iş bu kısa vakit boyunca uyanık olabilme!…
                        Kısaca hulasa edersek, kalbimizin Cenâb-ı Hak ile beraber olması!… Kalbimiz Cenâb-ı Hak ile beraberse, Peygamber Efendimiz ile beraberdir. Peygamber efendimizle olan beraberliği ciddiye almamız lâzım. Peygamber efendimizle ne kadar berabersek Allah’la o kadar beraberiz. Allah’la ne kadar berabersek, Peygamber efendimizle o kadar beraberiz. Çünkü ayet-i kerimede Cenâb-ı Hak:
                        “Beni seviyorsanız O’na uyun!” buyuruyor.
                        Kelime-i tevhid, Allah’a inancın ve Peygamber Efendimizi tasdikin, kalben tasdîkin birleşmesiyle meydana gelir. İdrak bizim idrakimizin ötesinde. Onun için Peygamber Efendimize çok saygı ve edebe dâvet ediyor.
                        “Aranızda konuştuğunuz gibi O’nunla konuşmayın, farkında olmadan amelleriniz boşa çıkıverir.” buyuruyor.
                        Sünnet-i seniyyeye ne kadar ittiba edeceğiz?!..
                        Bu, bir takva imtihanıdır. Allah’a yaklaşmanın imtihanıdır.
                        “Gelişigüzel konuşanlar, onlar cahillerdir.” buyuruyor.
                        Onun için Peygamber Efendimizi ne kadar tanıyoruz?! Ne kadar sünnet-i seniyyeyi yaşamanın, bilhassa ahlak, beşerî münâsebetler, cömertlik, ahlak, Kur’ân’la istikâmetlenme… Bunu ne kadar düşünüyoruz?! İnşallah “emri bil maruf ve nehyi anil münker” içinde oluruz.
                        Bak Peygamber Efendimiz, iki yetime zaman ayırıyor. İki yetime namaz kıldırıyor. İki yetimin derdinde… Allah Rasûlü ümmet var, müşrikler var, münafıklar var, Yahudiler var, var, var, var… Onların arasında o iki yetimi de ihmal etmiyor. O iki yetimin gönlünü almaya çalışıyor. Gönlünü alıyor, terbiye ediyor onları…
                        “-Hiçbir peygamber benim gördüğüm kadar eza ve meşakkat görmedi.” diyor. Efendimiz!..
                        Bu eza ve cefayı ümmet için gördü Efendimiz!… Çünkü ümmete çok merhametli… Onun için sevginin kantarı nedir, ölçüsü nedir. Sevginin kantarı, fedâkârlıktır.

                        #808181
                        Anonim

                          HAYATIMIZI RAMAZANA ÇEVİRMEK(11)

                          Bu dünyada ne kadar fedâkârâne şekilde yaşayacağız?!
                          Mesela kendimizi, malımızı, canımızı işte ayet-i kerimede Tevbe suresinde:
                          “Canlarıyla mallarıyla cenneti satın aldılar.” buyuruyor. Ne diyor Cenâb-ı Hak:
                          “Üç kitapta da; Tevrat’ta da, İncil’de de, Kur’ân’da da bu Cenâb-ı Hakk’ın vâ’didir. Cenâb-ı Hak’tan daha çok va’dinde duran kimdir?!..” buyuruyor.
                          Cennet ucuz değil, bedava değil, hoş geldin, buyur gel, değil!… İstediğin gibi yaşa, canım dünya da cennet olsun, ahirette de cennette ol değil!..
                          Bir fedakârlık istiyor, takvâ hayatı istiyor. Arkada âyetler geliyor.

                          “Tevbe edenler…” buyruluyor.
                          Nedir tövbe? Tövbe pişmanlıktır, iç dünyanın yanmasıdır, işlenenlerden nefrettir, tiksintidir.
                          “İbadet edenler…” geliyor.
                          İbadeti belli bir seviyeye çıkartmasıdır.
                          “Hamd edenler…” geliyor, hamd hâlinde bulunmak, af, neden, niçin? Bunlara bir çarpı işareti atmak lazım.
                          “Rükû edenler, secde edenler!..” geliyor.
                          “Oruç tutanlar” geliyor. Orucun bir kalkan olması lazım!…
                          “Cehenneme kalkandır.” buyruluyor.
                          Hangi oruç kalkandır? Oruçları iyi idrak etmek lazım!…
                          Hangi namaz Allah’a yaklaştırıyor. Bunu bilmek lazım.
                          Ondan sonra ne geliyor?
                          “Emr-i bil maruf ve nehy-i anil munker de bulunanlar…” geliyor.
                          Allah’ın verdiği nimeti, Allah’ın kullarına tevdî edenler, en büyük cömertlik bu!… Değer verdiğin şey dünyaya ait!.. Onu dünyada değerlendir.
                          “Emri bil maruf ve nehyi anil münker”de hem dünya, hem de âhiret için lâzım!.. Yanmayan soba ısıtmaz. Kaba, ham bir kalple “emri bil maruf” da olmaz. İlim lâzım, takvâ lâzım, öbürü ahmaklık olur!… Hatta bazen insanları yoldan çıkartmış bile olabilirsin!..
                          Allah’ın koyduğu sınırlar içerisinde yaşayabilme!… Cenâb-ı Hak:

                          “Ona müjdeler!..” buyuruyor. Yine:
                          “Müminler kurtuldu.” buyuruyor.
                          Kimler kurtuldu?
                          Sırasıyla, namaz, ciddiyet, hareketlere dikkat etme, infak, zekât…. Malını Allah için verebilme, iffet hudutlarına dikkat etme, akitlerinde durma, sözlerinde durma, dua ve namazı muhafaza edebilme!…
                          “Ticareten len tebûr” buyruluyor.
                          Demek ki, kalbimizin Peygamber Efendimiz ile beraber olması, O’nu bilmesi….

                          #808183
                          Anonim

                            HAYATIMIZI RAMAZANA ÇEVİRMEK(12)

                            Din kardeşliği çok mühim. Bu basit gibi görünüyor. Bir kalbî zedelememe!… İncitmeme!.. Bilhassa muhtaca daha çok yaklaşabilme. Cömertlik zaten budur, sen de olan meziyetleri, Allah’ın ikramını, sen de olmayanları ikram etmendir. Budur, cömertlik. Onları paylaşabilmendir. Cömertlik budur.
                            Hayvanların hepsi bizim için yaratıldı. Onlar ahirette biriktirilecek. Hakkını yiyen insanlardan hakkını alacak ve sonra toprak oluverecek!…
                            İsraf… Nedir israf?! Her şeyin israfı olabilir. Allah sana ne kadar nimet verdi. Hepsinin israfı vardır; aklını israf etme, ibadetlerin içini boşaltma… En büyük israf, zamanın boşa geçmesi. Zaman sınırlı…
                            Velhasıl maksad, Rabbimizin rızâsına nâil olabilmek, meleklerin müjdelediği mümin olarak can verebilmek!..
                            Yine birkaç hadis-i şerif okuyalım, o şekilde bitirelim. Efendimiz cenneti anlatıyor. Yine Ramazan geldi. Ramazan büyük bir müjde!.. Mağfiret imkânlarıyla geldi. Affetme imkânlarıyla gelen “Ramazan’da cennet kapıları ardına kadar açılır, cehennem kapıları sonuna kadar kapanır. Ve şeytanlar dağlanır, tutuklanır.”
                            “Ramazan’ı idrak edip de bağışlanmayan kimseye yazıkları olsun!..” buyuruyor Allah Rasûlu!..
                            “Ramazan’ı idrak edip, Ramazan’a girip, Ramazan’ı bilip bağışlanmadan çıkan kimseye yazıklar olsun!..” diyor Peygamber Efendimiz. Sonra şiddetlendiriyor ifadeyi Allah Resulu:
                            “Kişi Ramazanda bağışlanmazsa peki ya ne zaman bağışlanacak?!” diyor.
                            Ramazanda bağışlanmadıysa o zaman ne zaman bağışlanacak?! Bu kadar mağfiretin çoştuğu âdeta derya haline geldiği bir ayda bağışlanmayacak da ne zaman bağışlanacak?! Onun için Ramazan!ı zedelememelidir. Yine Peygamber Efendimiz:
                            “Kalpleri evirip çeviren Zât’a yeminler olsun. Kalpler, Rahman’ın iki parmağı arasındadır.”

                            #808185
                            Anonim

                              HAYATIMIZI RAMAZANA ÇEVİRMEK(13)

                              Yani mecâzî olarak. Onun için niyetler çok mühim. Takva hayatı çok mühim.
                              Size Tirmizi’nin naklettiği güzel bir hadis-i şerifi daha hatırlatayım:
                              Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor.
                              “Bir gün Rasululullah (s.a.v.) ashabına şu kelimeleri kim benden alıp onlarla amel edecek ve onlarla amel edecek olana öğretecek?!” buyurdu.
                              Ben hemen atıldım. Ben:

                              “-Ey Allah’ın Resûlu!..” dedim.
                              Peygamber Efendimiz elimden tuttu, şu beş şeyi saydı:
                              “Haramlardan sakınırsan Allah’ın en âdil kulu olursun.”
                              Haram yalnız yemek-içmek değildir. Beşerî münasebetlerle de haramlardan kaçınabilme, haramlardan kaçınırsan, Allah’ın en adil kulu olursun, ibadette kulu olursun. Haramlardan kaçınmak da çok mühim bir ibadet! Bu yüzden “en ibadetlisi olursun” diyor Allah Rasûlu…
                              İkincisi “Allah’ın sana ayırdığına razı olursan, insanların en zengini olursun.”
                              Allah’ın sana ayırdığına razı olursan, itiraz etmezsen, onda var bende niye böyle bir takım şeytânî vesveselerle girmezsen, en zengin insan olursun!.. Gönül zenginliği istiyor, Allah Rasulü.
                              Üçüncüsü, “Komşuna ikramda bulun ki, olgun mümin olasın.”
                              Komşundan ufak tefek cefalar olabilir. O seni olgunluğa kavuşturacak, komşuna ikramda, ihsanda bulun ki, olgun mümin olasın. Şimdi geleceğiz topluma.
                              “Kendin için istediğini başkaları için de iste ki kâmil bir mümin olasın.”
                              Kendin için istediğini başkaları için de iste ki, kâmil bir müslüman olasın, kâmil bir mümin olasın.
                              “Fazla gülme çünkü fazla gülmek kalbi öldürür.”
                              Ondan sonra bizim iç dünyamıza “Fazla gülme!..” buyuruyor Allah Resulü. Nasıl kalbi öldürür, gideceği yeri unutturuyor, istikbali unutturuyor, ölümü unutturuyor, kıyameti unutturuyor. Fazla gülme, çünkü fazla gülmek kalbi öldürüyor!.. buyuruyor.
                              “Elem neşrahleke”yi çok okuruz değil mi?! Orada Cenâb-ı Hak:
                              “İnne meal usri yusra, inne meal usri yusra” buyuruyor.
                              “Her zorluktan sonra bir rahatlık, bir ferahlık vardır!..” buyuruyor.
                              Ondan sonra:
                              “Feiza ferağte fensab ve ila rabbike ferğab”
                              “Bir işi bitirdiğinde diğerine sarıl!”

                              #808187
                              Anonim

                                HAYATIMIZI RAMAZANA ÇEVİRMEK(14)

                                Bir işten bir işe, bir hayırdan bir hayıra!.. Müslümanın boş vakti yok. Bir hayırdan bir hayıra, ona mümasil âyetler. Bakara süresinin 147. ayeti:
                                “Hayırda yarışın!” buyuruyor.

                                Demek ki hayırda önde olanlara gıpta edeceğiz, onlar gibi olmaya çalışacağız. Hayatlarımızı onların hayatlarına göre dizayn edeceğiz.
                                Hadid sûresi 21. âyette de:

                                “Rabbinizden size erişecek bir bağışlanmayı ve cenneti kazanmak için yarışın.” buyuruluyor.
                                Affedilmek için yarışın. Bağışlanmak için yarışın. Bağışlanmanın şartı da bu, hayırda yarışmak ve cenneti kazanmak için yarış.
                                Enbiya süresinin 90. âyetinde:
                                “Gerçekten onlar daima hayır işlerinde koşan ve rahmetimizi umup azabımızdan korkarak bize dua ederlerdi.”
                                “Gerçekten onlar daima hayırlı işlerde koşar” demek, hayatımız boyunca hep hayırlı işler arayacağız, onların ardına koşacağız demektir.
                                “Rahmetimizi umup azabımızdan korkarak bize dua ederlerdi.”
                                Cenâb-ı Hak, böyle bir kul olmamızı istiyor. Bir de bu hayıra azmettiği zaman acele edeceğiz. Bir niyet ediyor, bir heyecana giriyoruz bazen. Ben şöyle şöyle yapayım diyoruz. Bu zamanla sarkıyor. Onu için o heyecan geldiği vakit, yapılacak hayır çok mühim!.. Mâlum bir bu hususta bir kıssa var: Allah dostlarından birisi tuvaletteydi, aceleyle hizmetçisini çağırdı ve:
                                “Falanca yerdeki gömleği filancaya ver” diye emretti.
                                Hizmetçisinin tuhafına gitti.
                                “-İşinizi gördükten sonra söyleseniz olmaz mıydı efendim?” diye sordu. dedi.
                                O da:
                                “-Onu infak etmek hatırıma geldi. Ben işimi görene kadar nefsimin bu karardan vazgeçmeyeceğinden emin değildim. Çıkarım sonra zaman geçer vazgeçerim veya unuturum.” dedi.

                                #808188
                                Anonim

                                  HAYATIMIZI RAMAZANA ÇEVİRMEK(15)

                                  Gene buna benzer pek çok tavsiyeler var.
                                  Peygamber Efendimiz, gelen kimsenin durumuna göre hitap ederdi. Yine Ömer (r.a.) anlatıyor:
                                  “-Ben, Allah Rasûlü ile beraberdim!.. Ensardan bir zât geldi. Allah Rasulü’ne selam verdi. Ve dedi ki:
                                  “-Ya Rasulullâh müminlerin hangisi en faziletlidir?”
                                  Efendimiz:
                                  “-Ahlakça en güzel olanınızdır!..” buyurdu.
                                  Bu sırada o zât yine:
                                  “-Peki müminlerin en akıllısı kimdir?” diye sordu. Allah Rasulü:
                                  “-Ölümü en çok hatırlayan ve sonrası için en güzel şekilde hazırlık yapandır.” buyurdu.
                                  Akıllı olmak bunu icap ediyor. Dünyayı kalbe bağlamak ahmaklık oluyor.
                                  Zaten “İki kişi Allah dostu olamaz!” buyruluyor.
                                  “Birincisi hasîs”, yani cimri kimse…
                                  “İkincisi de ahmak”!…
                                  Cimrilikle ahmaklık, birbirine kardeş, ayrılmaz, birbirinin parçası!.. Cimri mutlaka ahmaktır. Ahmak mutlaka cimridir.
                                  Bu kimse Peygamber Efendimiz’e tekrar sordu:

                                  “-Ya Rasûlullâh, hangi insan daha hayırlıdır?”
                                  Allah Rasulü:
                                  “-Ömrü uzun, ameli güzel olandır!..” buyurdu.
                                  “-İnsanın en kötüsü kimdir?” diye sordu. Allah Rasulü:
                                  “-Ömrü uzun, ameli kötü olandır!..” buyurdu.
                                  Yine Cenâb-ı Hak, peygamberimize bir yol gösteriyor. Kötülüğü yok etme!.. kötülük nasıl yok edilir?
                                  “Her nerede olursan ol, Allah’dan ittika et, Allah’tan sakın, kork ve kötülüğün arkasına bir iyilik yap ki bu onu yok etsin.”
                                  Demek ki, ya bir yanlış hareketimiz oldu, ya kalp kırdık vesaire… Hemen gidip onu telafi etmemiz lazım!.. Fazlasını vererek, onu hemen yok etmemiz lâzım ve:
                                  “İnsanlara iyi ahlakla muamele et!..” buyruluyor.
                                  Vakitlerimizi, inşallah, bu ruhâniyetle geçirmeye devam edelim. Hızımız kesilmesin. Cenâb-ı Hak, Kadir gecesini son 10 günde veriyor. Son 10 günün 27. gecesi veriyor. Demek ki, Ramazan’da o zindeliği muhafaza edelim, ilk günlerde Ramazan bir zindelikle başlar. Daha sonra bu zindelik kaybolabilir.
                                  Bilhassa bilhassa itikâf, Allah’a daha da yaklaşmak gayreti, Ramazan’ın son on günü yapılır ki, bu gevşeklik bu rehavet kalksın!..

                                  Heyecanla Kadir Gecesi’ne girelim. Cenâb-ı Hak, Kadir Gecesi’ni meçhûl bırakıyor ki, ona her an hazır olalım!.. Cenâb-ı Hak, o kadar cömert ki, 80 küsur senenin (bin ayın) faziletini bir gecede veriyor.

                                15 yazı görüntüleniyor - 76 ile 90 arası (toplam 613)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.