• Bu konu 77 yanıt içerir, 7 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 79)
  • Yazar
    Yazılar
  • #762936
    Anonim

      PEYGAMBERİMİZİN HİLMİ VE YUMUŞAK HUYLULUĞU-3

      Bir keresinde Peygamberimiz Mescitte Sahabîleri ile birlikte oturmuş sohbet ediyorlardı. Bedevinin biri içeri girdi ve iki rekât namaz kıldıktan sonra ellerini açtı ve şöyle dua etti:

      “Allah’ım, bana ve Muhammed’e rahmet et. Başka da kimseye rahmet etme.”

      Bedevinin bu duasını duyan Peygamberimiz, “Çok geniş olan Allah’ın rahmetine sınır çektin” buyurarak bedevinin hatasını düzeltti.

      Bedevi biraz sonra kalktı ve gitti Mescidin bir tarafına abdestini bozdu. Sahabîler onu bu halde görür görmez adamı linç etmek için ayağa kalktılar ve başına üşüştüler

      Peygamberimiz onlara müdahale etti ve şöyle buyurdu:

      “Onu bırakınız. İşini görsün. Sonra oraya bir kova su dökersiniz. Çünkü siz kolaylaştırıcı olarak gönderildiniz, güçleştirici olarak değil.”

      Sonra bedeviyi yanına çağırdı, şu dersi verdi:

      “Bu mescitler ne abdest bozmak için, ne başka pislik yapmak için değildir. Buralar Allah’ı anmak, namaz kılmak ve Kur’ân okumak için yapılmıştır.”

      Aslında bu olaya Sahabîlerden çok Peygamberimizin kızması gerekirdi. Çünkü kendi eliyle yaptırdığı ve sadece ibadet maksadıyla kullanılan Mescide birisi geliyor, büyük bir hakarette bulunuyordu. Fakat Peygamberimiz biliyordu ki, bedevi bu işi kasden yapmamıştı. Bilmeyerek yapmıştı. Bunun için ona kızıp bağırmak bir fayda vermezdi.

      Anlayış göstermek, hoşgörülü davranmak, yumuşak davranmak, bağışlayıcı olmak, tahammüllü olmak, olumsuz davranışlarla muhatap olunca bir mana kazanır. Yoksa sıradan olaylar karşısında herkes sakin ve sabırlı olur. Peygamberimiz her konuda olduğu gibi, hilmi ve yumuşaklığı ile de bambaşkaydı.Hatta bir taneydi. Onun üstüne bir diğerini düşünmek mümkün değildi.

      Peygamberimizin hilim ve yumuşaklığının bir örneğini de Enes bin Mâliki anlatıyor:

      “Peygamberimizle birlikte yürüyordum. Üzerinde Necran kumaşından yapılmış sert yakalı ve kaba bir hırkası vardı. Bedevinin biri koşarak geldi, Peygamberimizin arkasından yetişti ve cübbesini şiddetli bir şekilde çekti. Peygamberimiz bedevinin göğsüne doğru donuverdi birdenbire. Hırkası yırtıldı ve yakası boynunda kaldı. Peygamberimizin ensesine baktım, kuvvetli çekişinden dolayı sertliği orada iz bıraktı. Sonra bedevi:

      “Yâ Muhammed! Develerimi buğdayla yükle. Çünkü sendeki mal ne senindir, ne de babanındır.”

      Bedevinin yaptığı, çok kaba ve görgüsüzce bir davranıştı. Peygamberimiz üzüldü. Bedeviye döndü ve;

      “Önce beni incittiğin için özür dile” dedi. Bedevi, “Hayır özür dilemiyorum” şeklinde karşılık verdi.

      Oysa Peygamberimiz bedeviye bir nezaket dersi vermek istiyordu. Fakat adam hiç de oralı değildi

      Peygamberimiz, bedevinin kabalığına bakmayarak Sahabîlerine döndü:

      “Bu adamın develerinin birine arpa, diğerine hurma yükleyin” buyurdu.

      Adam sevinerek gitti. Sahabîler de Peygamberimizin bu güzelliğine hayran kaldılar.

      Peygamberimiz emri altında bulunan ve hizmetini gören kimselere de son derece yumuşak davranır, onlara kızmaz, kalplerini kırmazdı. Onlar dediğini yapmasalar, ihmal de etseler, sadece yumuşakça ve nazikçe sebebini sorardı.

      Uzun yıllar hizmetinde kalan Enes bin Malik, Peygamberimizin ahlâkını şöyle anlatıyor:

      “Resulullaha (a.s.m) on sene hizmet ettim. Bana ne ‘Öf dedi, ne de yapmadığım bir iş için ‘Keşke onu yapsaydın’ ve yaptığım bir iş için de ‘Bunu niye yaptın?’ dedi.”

      Hz. Enes, bir ihmalinden dolayı Peygamberimizin kendisini ikaz edişini şöyle anlatır:

      Resulullah, bir gün beni bir iş için bir yere gönderdi. Ben ‘Vallahi gitmem’ dedim. Halbuki içimden Resulullahın beni gönderdiği yere gitmek geliyordu. Dışarı çıktım, çocukların yanına uğradım, onlar sokakta oynuyorlardı. Ben de aralarına karıştım, oynamaya başladım. Derken Resulullah geldi, arkamdan başımı tuttu. Yüzüne baktım, gülüyordu:

      “Enescik, seni gönderdiğim yere gittin mi?’ diye sordu. “Evet, gidiyorum yâ Resulallah’ dedim.”

      #762937
      Anonim

        PEYGAMBERİMİZİN HİLMİ VE YUMUŞAK HUYLULUĞU-4

        Bir seferinde de Peygamberimiz Hz. Âişe’ye şu tavsiyede bulunuyordu.

        “Ey Âişe, yumuşak davran. Zira yumuşaklık bir şeyde bulunursa mutlaka onu süsler, bir şeyden çıkarsa onu da çirkinleştirir.”

        Peygamberimiz gerçek yiğitliğin ve kahramanlığın maddî güç ve kuvvette olmadığını, esas yiğitliğin öfke anında sakin bulunmakta ve öfkesini yenip yumuşak davranmakta olduğunu bildiriyordu.

        Abdullah bin Mes’ud anlatıyor:

        “Resulullah ‘Siz aranızda kimi yiğit sayarsınız?’ diye sordu.

        “Biz de ‘Kendisini pehlivanların yıkamadığı, mağlup edemediği kimseyi’ dedik

        “Resulullah, ‘Hayır, o pehlivan değildir, asıl pehlivan öfke anında kendisine hakim olabilen, kendisini tutabilendir’ buyurdu.”

        Bu yönüyle de Peygamberimiz gerçek bir yiğit ve pehlivandı. Onun bu yönünü düşmanları bile yıkamamış, mağlup düşürememiş, alt edip istediklerini yaptıramamışlardı.

        Peygamberimiz yalnız şahsına yapılan, nefsine karşı işlenen hataları yumuşaklıkla karşılardı; Allah’a ve imana yapılan bir hücum olunca asla susmaz, gereken cevabı verirdi.

        Onun yumuşak huyluluğundaki asıl maksadı, iman ve İslâmın güzelliğini muhtaç gönüllere sunmaktı.

        Yumuşak huyluluk hakkında hadisler:

        Amr bin Şuayb rivayet ediyor. Peygamberimiz şöyle buyurdu:

        “Allah Teâlâ kıyamet gününde varlıkları topladığı vakit bir ses yükselir:

        “Fazilet sahipleri nerede?” Buyurdular ki:

        “Pek az kimseler kalkar ve bunlar sür’atle Cennete giderler, onları melekler karşılar ve derler ki:

        “Sizin sür’atle Cennete gittiğinizi görüyoruz. Sizler kimlersiniz?”

        Onlar da derler ki:

        “Bizler fazilet sahibi kimseleriz.”

        Melekler sorarlar:

        “Faziletiniz nedir?”

        Onlar da:

        “Zulme uğradığımız vakit sabrederdik; bize kötülük edilince de yumuşak davranırdık.”

        Bunun üzerine onlara:

        “Cennete giriniz. İyi iş işleyenlerin mükâfatı ne güzeldir” denilir.

        Cerir bin Abdullah rivayet ediyor. Peygamberimiz şöyle buyurdu:

        “Muhakkak Allah Teâlâ sertlik ve kabalığa vermediği şeyleri (mükâfatı) rıfk ve yumuşaklığa verir. Allah bir kulu sevdiği zaman da ona rıfkı ihsan eder. Rıfktan mahrum olan bir ev halkı her şeyden mahrum olurlar.”

        Hazret-i Âişe rivayet ediyor: Peygamberimizin şöyle buyurduğunu işittim:

        “Kızdırıldığı halde kızmayıp yumuşaklık gösteren ve sabreden kimse Allah’ın sevgisine erer.”

        Ubade bin Sâmit anlatıyor:

        Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

        “Allah Teâlânın şerefleri nasıl değerlendirdiğini ve derecelerini nasıl yükselttiğini bildireyim mi?”

        Sahabîler:

        “Evet, bildir yâ Resulallah!”

        Peygamberimiz şöyle buyurdu:

        “Sana karşı cahilce hareket edene yumuşak ve sabırlı olursun, sana zulmedeni bağışlarsın, sana vermeyene sen verirsin ve senden ilgisini kesenle sen yine ilgilenirsin.”

        İbni Mes’ud rivayet ediyor: Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

        “Cehenneme haram olan veya Cehennem kendisine haram olan kimseyi size haber vereyim mi?

        “Cehennem her yumuşak huylu, sakin ve kolaylık gösterenlere haram kılınır.”

        Hazret-i Âişe rivayet ediyor: Peygamberimiz şöyle buyurdu:

        “Allah Teâla rıfk sahibidir ve her işte rıfk ve yumuşaklığı sever.”

        Hazret-i Ali rivayet ediyor: Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

        “Kul, hilim ile gündüzleri oruç tutan, geceleri ibadetle geçirenlerin derecesine yükselir.”

        Abdurrahman bin Avf anlatıyor: Peygamberimize bir kişi geldi ve şöyle dedi:

        “Yâ Resulallah! Bana birkaç kelime öğret ki, onlarla huzur bulayım. Çok uzun olmasın ki, unuturum.”

        Peygamberimiz şöyle buyurdu: “Öfkelenme!”

        Atiyye es-Sa’diyy rivayet ediyor: Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

        “Öfke şeytandandır. Şeytan da ateşten yaratılmıştır. Ateş ise ancak su ile söndürülür. Bundan dolayı öfkelendiğiniz zaman abdest alın.”

        Ebû Zerr rivayet ediyor:

        Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

        “Biriniz öfkelendiği zaman ayakta ise hemen otursun. Öfkesi geçerse iyi, fakat geçmezse o zaman da yan tarafına yaslansın.”

        Hazret-i Câbir rivayet ediyor: Peygamberimiz şöyle buyurdu:

        “Üç şey kimde bulunursa Allah onu himayesine alır ve onu Cennetine koyar. Bunlar:

        “Zayıflara yumuşak davranmak.

        “Anne-babaya şefkatli davranmak.

        “Emri altında bulunan hizmetçilere iyilik etmektir.”

        Ebû Ümâme rivayet ediyor:

        Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

        “Allah Teâlâ yumuşaklığı, güzel davranışı sever ve ondan hoşlanır; sertliğe, şiddetli hale yapmadığı yardımı ona yapar.”

        Hazret-i Âişe anlatıyor: Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

        Yâ Âişe rıfk sahibi ol. Çünkü Allah Teâlâ bir ev halkına hayır dilediği vakit onlar arasında yumuşaklık ve uysallık verir.”

        Abdullah bin Mes’ud rivayet ediyor:

        “Rıfk, bereket ve uğurdur. Sertlik (ve cehalet, ahmaklık ve kabalık ise) uğursuzluktur.”

        Hazret-i Âişe’ye kır gezisine çıkmaktan soruldu. O da şöyle dedi:

        “Peygamberimiz bu vadilere çıkardı. Bir keresinde kır gezisine çıkmak istedi. Bana binek için kullanılmayan sadaka develerinden hırçın bir deve gönderdi ve şöyle buyurdu:

        “Yâ Âişe, sen yumuşak davran. Çünkü yumuşaklık bir şeyde bulunursa mutlaka onu süsler. Bir şeyden çıkarsa mutlaka onu çirkinleştirir.”

        #762938
        Anonim

          Merv şehrinde Nuh b. Meryem isminde bir kadı/hâkim vardı. Kendisinin oldukça güzel ve olgun bir kızı vardı. Onu, kendi beldesi dahil olmak üzere civar bölgelerden büyük insanlar, reisler ve nice servet sahipleri istemişlerdi; fakat hiçbirine evet diyememiş, kızını kiminle evlendireceğine karar verememişti. Kendi kendine,

          “Şayet kızımı filan kişiye versem filan kişi kızacak, filana versem filan darılacak“ diye düşünüyordu.

          Bu kadı efendinin Mübarek isminde Hintli, takva sahibi bir hizmetçisi vardı. Bir gün hizmetçisine

          “Benim filan yerde bir üzüm bağım var; senin oraya gidip bağı korumanı istiyorum“ dedi. Hizmetçi üzüm bağına giderek yaklaşık bir ay durdu. Efendisi bir gün bağa gelerek,

          “Ey Mübarek, bana bir salkım üzüm ver“ dedi. Mübarek ona kopardığı bir salkım üzümü uzattı; efendisi üzümü yedi, çok ekşi idi. Ondan başka bir salkım daha istedi; fakat o da ekşiydi. Bunun üzerine efendisi,

          “Neden bu kadar üzüm bağının içerisinden bana doğru dürüst, tatlı bir üzüm veremiyorsun?“ diye sordu. Mübarek,

          “Çünkü ben hangisinin tatlı, hangisinin ekşi olduğunu bilmiyorum, sıradan veriyorum“ dedi. Efendisi,

          “Hayret! Tam bir aydır buradasın da hangisinin tatlı, hangisinin ekşi olduğunu bilmiyorsun musun?“ diye sordu. Mübarek,

          “Efendim, tadına bakmadığım için tatlı mı ekşi mi olduğunu bilemiyorum“ dedi. Efendisi,

          “Peki neden hiç yemedin?“ diye sorduğunda, Mübarek, “Çünkü siz, sadece bana üzüm bağını korumamı emrettiniz, yememi değil. Size ihanet edemezdim“ dedi. Bunları duyan adam çok şaşırdı ve,

          “Allah (c.c), sendeki bu güzel ahlâkı ve hali korusun“ diye dua etti. Kadı, kölenin çok akıllı biri olduğunu anladı; ona,

          “Ey genç! Sen benim çok hoşuma gittin; sana emrettiğimi yerine getirmen gerekir“ dedi. Hizmetçi,

          “Önce Allah‘a (c.c) sonra size itaatte kusur etmem“ diye karşılık verdi. Kadı,

          “İyi dinle! Benim güzel bir kızım var. Onu isteyenler çok oldu; fakat ben hangisiyle evlendireceğimi bilemiyorum. Bana bir yol göster“ dedi. Genç hizmetçi,

          “Cahiliye zamanında kâfirler evlenme şartlan arasında asalet, nesep, soy, ev ve para ararlardı. Yahudiler ve hıristiyanlar güzellik ve zarafeti tercih ederlerdi. Hz. Peygamber (s.a.v) devrinde din ve güzel ahlâk aranırdı. Zamanımızda ise insanların tercihi mal ve mülk olmuştur. Bunlardan dilediğini seç“ dedi. Kadı,

          “Ben din, güzel ahlâk ve emanet sahibi olanı tercih ettim; seni kızımla evlendirmek istiyorum; çünkü sende istikamet, güzel ahlâk ve emniyet gördüm. Senin iffetini ve emaneti korumaya ne kadar sahip çıkabileceğini imtihan ettim“ dedi. Hizmetçi,

          “Efendim, ben basit bir Hintli köleyim; siz beni paranızla satın aldınız. Nasıl olur da beni kızınızla evlendirirsiniz? Hem kızınız benden razı olur mu?“ diye sordu. Kadı,

          “Kalk o zaman eve gidelim, durumu aileme ve kızıma açalım; bakalım sonuç ne olur?“ dedi. Eve varınca hanımına,

          “Hanım, beni iyi dinle! Bu genç hizmetçimiz dindar ve takva sahibi biridir. Ben onun halini ve istikametini çok beğendim. Onu kızımızla evlendirmek istiyorum, bu konuda sen ne dersin?“ diye sordu. Hanımı,

          “Efendi söz senin; fakat ben kızımızın yanına gidip bu konuda bilgi vereyim, daha sonra sana cevabını getiririm“ dedi. Kadın kızının yanına varıp babasının teklifini anlattı. Kız,

          “Annecim, siz bana ne emrettiyseniz ben onu yaptım; sizin sözünüzden çıkmamaya gayret ettim. Bu konuda da size karşı gelmem, madem siz dini güzel olanı seçtiniz; ben de onu tercih ederim“ dedi.

          Kız böyle söyleyince babası onları evlendirdi; kendilerine çokça mal verdi. Mübârek‘in bu kızdan bir çocuğu oldu, adını Abdullah koydu.

          İşte bu çocuk, büyük ilim, zühd ve takva sahibi, hadis râvisi, meşhur âlim Abdullah b. Mübarek‘tir (rah). Dünya devam ettikçe insanlar onun ilminden ve güzel halinden istifade edeceklerdir.109

          Allah kendisinden razı olsun.

          Evet, yüce Kur‘an‘da buyrulduğu gibi, temiz topraktan -Allah‘ın izniyle- güzel meyveler yetişir.

          Kalbi temiz, ameli hayırlı, rızkı helâl, hedefi hak olan anne babalardan da-Allah‘in izniyle- hayırlı evlâtlar yetişir.

          Hepimiz yüce Allah‘tan güzel ahlâk ve hayırlı evlât isteyelim

          #762940
          Anonim

            PEYGAMBERİMİZİN HAYASI

            Haya, hoşa gitmeyen yahut terk edilmesi yapılmasından daha uygun olan, bir şeyin yapılması esnasında yüzünde beliren ince kızarma hali olarak tanımlanır. Utanma, sıkılma manalarına da gelen haya, en geniş şekliyle İslâm ahlâkında yerini bulmuştu.

            Bu ahlâk en mükemmel haliyle yine Peygamberimizde görülmektedir. Peygamberimiz her türlü temiz huyda olduğu gibi, haya bakımından da insanların en üstünü ve en utangacı idi.

            Peygamberimiz son derece haya sahibiydi. Görülmesi ve açılması ayıp sayılan şeylere karşı gözü kapalı, âdeta yumuktu. Bu hususta da insanların en edeplisiydi.

            Ebû Said el-Hudri, Peygamberimizin fevkalâde haya sahibi olduğunu ifade ederek şöyle demektedir:

            “Peygamber (a.s.m) öyle bir haya ve edep sahibiydi ki, kimseye hoşlanmadığı şeyle hitap etmezdi.”

            Peygamberimizin haya ve edebinin üstünlüğü, o zamanlar Arabistan ve diğer ülkelerle kıyas edilirse daha açık bir şekilde görülebilir. Çünkü o devirde insanlığın haya ve edep adına hiçbir şeyden haberi yoktu.

            Araplar herkesin gözü önünde çıplak olarak yıkanır. Hatta bazen Kabe’yi bile çırılçıplak tavaf ederlerdi. Utanmak ve ayıp diye bir şey bilmiyorlardı.

            İşte Peygamberimiz, yaratılışı gereği Arapların bu çirkin halinden tiksinir, rahatsızlık duyardı. İslâmı insanlara duyurmaya başladıktan sonra Sahabîlerine her fırsatta edep ve haya dersi veriyordu. Cahiliyeden kalma âdetleri temelinden kaldırıyor; yerine Allah’ın razı olduğu en güzel ahlâk kurallarını yerleştiriyordu.

            Abdullah bin Mes’ud’un rivayetine göre, bir gün Resul-i Ekrem Efendimiz, Sahabîlere şu tavsiyede bulundu:

            “Yüce Allah’tan hakkıyla, gerçek haya ile haya ediniz” buyurunca, Sahabîler:

            “Ya Resulallah, Allah’a hamd olsun, biz Allah’tan haya edip utanıyoruz” dediler.

            Bunun üzerine Hz. Peygamber (a.s.m) şu tavsiyede bulunur:

            “Haya etmek böyle değildir. Allah’tan hakkıyla haya etmek, başı ve başın taşıdığı organları, karnı ve karnının içine doldurduğu organları, haramdan korumak, ölümü ve toprak altında çürümeyi hatırda tutmaktır. Âhireti isteyen kişi de dünyanın zinetini bırakır. İşte, kim böyle yaparsa, Allah’tan gerçek manada haya etmiş olur.”

            Peygamberimizden haya dersi alan Sahabîler o derece yücelmişlerdi ki, onların her hareket ve davranışlarında edep ve hayanın bir yönünü görmek mümkündü.

            Yaratılışları icabı her türlü kusur ve hatadan uzak bulunan, çirkin ve kötü şeylere yanaşmayan meleklerin bile haya edip utandıkları Hz. Osman, bu bakımdan bir sembol haline gelmişti. Bazı zamanlar Peygamberimiz onun hayasını açıkça takdir ve methederdi.

            Peygamber Efendimiz insanların kusurlarını görmez, bazen görmezden gelir, çok zaman gözünü çevirir, kusurunu görse de yüzüne vurmaz, o kişiyle arasındaki saygı ve sevgi perdesini yırtmazdı.

            Ancak bazı kusurlar vardı ki, o kusuru o insanın düzeltmesi gerekirdi. Çünkü o kişi o kusurun ya farkında değildir veya o davranışın bir ayıp ve kusur olduğunu bilmemektedir.

            Bir de kusur düzeltirken karşı taraf mahcup edilmemeli, herkesin içinde onun yanlışları, eksik yanları, ayıp ve eksikleri yüzüne vurulur şeklinde söylenmemelidir.

            İşte Sevgili Peygamberimiz bütün bunlara dikkat eder, ona göre insanlara davranırdı.

            Peygamberimize yıllarca hizmet etmiş ve onun terbiyesi altında yetişmiş olan özel talebesi Enes bin Mâlik anlatıyor:

            “Peygamber Efendimiz bir adamın elbisesinde sarı bir leke gördü. Fakat adama bir şey söylemedi. Adamcağız kalkıp gittikten sonra Sahabîlere:

            “Ona söyleyin de o lekeyi temizlesin” buyurdu.

            “Çünkü Peygamber Efendimiz hoşlanmadığı herhangi bir şeyi bir kimsede gördüğü zaman, yüzyüze ona söylemeye yüzü tutmazdı.”

            Bir başka seferinde benzer bir olayda Peygamberimizin tavrını yine Hz. Enes’ten dinleyelim:

            “Bir gün Peygamberimizin huzuruna bir adam geldi. Sarı renkli bir koku sürünmüştü. Süründüğü koku rahatsız edici bir şekilde çevreye dağılıyordu.

            “Peygamberimiz sevmediği, hoşlanmadığı bir şey görürse, o kişinin yüzüne vurmaz, söylemezdi. O adamı üzüp hatırını kırmazdı. Bu sebepten, o adam dışarı çıkınca yakınlarına şöyle buyurdu.

            “Keşke şu adama sarı renkli kokuyu sürünmemesini söyleseydiniz de yüzündekini yıkasaydı.”

            Peygamberimizin hayası başkalarının kusur ve ayıplarını hatırlatmaya ve söylemeye meydan vermezdi. Söylenmesi gerekse dahi, doğrudan değil de, dolaylı olarak uyarıda bulunurdu.

            Aynı şekilde birisinden kötü bir şey duyduğu, hoşuna gitmeyen bir söz işittiği zaman da benzer biçimde davranır, o adamın yüzüne vurmazdı.

            “Falanca adam niçin böyle konuşuyor?” demez, “Bazı kimseler niçin böyle konuşuyorlar?” derdi.

            Bu konuyla ilgili bir başka halini Hazret-i Âişe annemiz anlatıyor:

            Peygamberimize, bir kimsenin hoş olmayan bir şeyi yaptığı bildirilince, “Neden falan kimse böyle diyor, böyle yapıyor?” demez, genel anlamda “Niçin böyle yapıyorlar ve diyorlar?” şeklinde konuşurdu.

            Böylece, o kimseyi yaptığı işten veya söylediği çirkin bir sözden alıkoyar, fakat o adamın ismini vermezdi.

            Yine Hz. Âişe validemizin ifadelerine göre, Peygamberimiz edebe aykırı bir söz söylemez, böyle bir söz söylemeye kesinlikle teşebbüs bile etmezdi. Çarşı ve pazarda herkesi rahatsız edecek şekilde yüksek sesle konuşmazdı. Kötülüğe aynı ile karşılık vermez, aksine, hoşgörülü davranır veya affederdi. Hoşlanmayacağı bir şeyi söylemek zorunda kalsa bile dolaylı olarak söylerdi. Hayasının fazlalığından dolayı hiç kimsenin yüzüne dik ve sabit bir şekilde bakıp kalmazdı.

            #762941
            Anonim

              Peygamberimizin haya ile ilgili sözleri:

              Kurre bin İyas anlatıyor:

              “Peygamberimizle beraberdik. Huzurunda hayadan bahsedildi. Sordular:

              “Yâ Resulallah, haya dinden midir?”

              Peygamberimiz şöyle buyurdu:

              “Evet, hatta o, dinin tamamıdır.”

              Sonra şöyle buyurdular:

              “Haya, haramdan sakınmak, sükût etmek, suskun olmaktır. Dil sessizliği, yoksa kalp sessizliği değil. İffet imandandır. Bunlar âhirette sevabı arttırır, dünyalığı ise azaltır. Ama âhiretten arttırdıkları dünyalıktan azalttıklarından daha fazladır. Cimrilik, beceriksizlik ve yaramaz söz nifaktandır. Bunlar da dünyadan olan şeyleri arttırır ve âhiretten olan şeyleri azaltırlar. Âhiretten azalttığı şeyler ise dünyadan arttırdığından daha çoktur.”

              İbni Ömer anlatıyor:

              “Peygamberimiz utangaçlıktan dolayı birisini azarlayan adama rastladı. Adam şöyle konuşuyordu:

              “Sen de çok utanıyorsun.” Sanki adam, ‘Bu kadar da utangaç olmak sana zarar verir’ yollu konuşuyordu.

              “Peygamberimiz şöyle buyurdu:

              “Onu bırak, haya imandandır.”

              Ebu Hüreyre’nin rivayetine göre Peygamberimiz şöyle buyurdu:

              “İman yetmiş küsur yahut altmış küsur bölümdür. Bunların en üstünü La ilahe illallah (Allah’tan başka ilah yoktur) sözü ve en aşağısı da yolda insanları rahatsız eden şeyleri kaldırmaktır. Haya da imandan bir bölümdür.”

              Mucemmi bin Harise amcasından rivayet ediyor. Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:

              “Haya imandan bir bölümdür, hayası olmayanın imanı da yoktur.”

              Ebû Umame rivayet ediyor. Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:

              “Haya ve sükût imandandır. Bunlar insanı Cennete yaklaştırır ve Cehennemden uzaklaştırır. Hayâsızlık ve fuhuş ise şeytandandır. Bunlar da Cehenneme yaklaştırır ve Cennetten uzaklaştırır.”

              Enes’in rivayetine göre Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:

              Fuhuş (kötülük) bir şeyde bulunursa mutlaka onu çirkinleştirir; haya da bir şeyde bulunursa mutlaka onu güzelleştirir.”

              Fuhuş (kötülük) bir şeyde bulunursa mutlaka onu çirkinleştirir; haya da bir şeyde bulunursa mutlaka onu güzelleştirir.”

              “Haya ve iman birbirlerinin yakınlarıdır. Birarada bulunurlar. Bunun için bunlardan biri kaldırıldığı vakit, diğeri de kaldırılır.”

              İbni Ömer anlatıyor:

              Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:

              “Allah bir kimseyi helak etmek istediği zaman ondan utanmayı kaldırır. Utanması kalkınca hep kötülük işlediğini görürsün. Kötü kişiye kimse güvenmez. O zaman hep hainlik yapar ve hainliğe uğrar. Bu defa da acıma duygusundan mahrum olur ve lanetlenerek kovulur. Böylece o kişi İslâmdan uzaklaşır.”

              #762942
              Anonim

                PEYGAMBERİMİZİN COŞKUN MERHAMETİ VE ŞEFKATİ

                Merhamet, esirgemek, acımak, zayıf ve fakir insanların haline acıyarak yardımda bulunmak ve ince kalpliliktir. Şefkat, acıyarak ve esirgeyerek sevmek, içten gelen ve karşılıksız bir sevgidir. Her iki duygu da, tariften çok yaşanan ve hissedilen duygulardır. Çünkü, her ikisi de kalple ilgilidir.

                Merhamet ve şefkat, Peygamberimizin yüce şahsiyetinin bir aynası gibidir. Onun kadar merhametli, onun kadar şefkatli ve ince ruhlu bir insan yeryüzüne gelmemişti.

                Cenab-ı Hakkın Sevgili Resulüne, kendi ismi olan “Rahim” ve “Rauf” sıfatlarını vermesi, Peygamberimizin ne kadar merhametli ve şefkatli bir kalbe sahip olduğunu gösterir

                Tevbe Sûresinin 128. âyetinde bu gerçek şöyle ifade edilir:

                “And olsun ki, size içinizden bir Peygamber geldi ki, sıkıntıya uğramanız ona çok ağır ve güç gelir. Size çok düşkündür. Bütün mü’minlere merhametli ve esirgeyicidir.”

                İslâmın ilk devirlerinde Müslümanların çoğunu fakir, kimsesiz ve köleler teşkil ediyordu. Kureyşliler onları hor görüp aşağılarken, Peygamberimiz onları yanına almış, hak dini onların yardımıyla duyurmaya başlamıştı.

                Peygamberimizin kalbine ve engin rahmetine en yakın olanlar, fakir ve kimsesiz insanlardı. Onları devamlı korur, diğerleri ile eşit davranırdı. Bununla da kalmaz; fakirlere, fakirliğin bütün ezikliğini ve zilletini unutturacak şekilde yakınlık gösterirdi. Zaten Peygamberimizin aile hayâtı ve şahsi yaşayışı da onlardan farklı değildi. O hep sade ve basit yaşamayı tercih ederdi. Dualarında da Allah’tan böyle bir hayât isterdi.

                “Allah’ım, beni fakir yaşat. Hayâttan fakir olarak ayrılayım. Beni mahşerde fakirler arasında hasret” diye dua ediyordu.

                Hz. Âişe bunun sebebini sorunca şöyle açıkladı:

                “Onlar, Cennete herkesten önce girecekler. Ey Âişe, yarım ölçek hurma da olsa fakiri boş çevirme. Fakirleri sev, onlara yakın ol ki, kıyamet gününde Allah da sana yakın olsun.”

                Müşriklerin “Allah’ın lütfuna mazhar olanlar bunlar mı?” diye hakir gördüğü kimseleri Peygamberimiz destekler, ilgi gösterirdi. Onları, diğer insanlardan üstün tuttuğu olurdu.

                Bir gün Peygamberimiz otururken bir adam geçti. Yanındakine sordu:

                “Bu adamı nasıl bilirsin?”

                Şöyle cevap verdi:

                “Bu zengin ve etkin birisidir. Ne derse yaparım.”

                Peygamberimiz bir şey demedi. Az sonra birisi daha geçti. Peygamberimiz aynı soruyu bunun hakkında da sordu ve şu cevabı aldı:

                “Bu adam fakir Müslümanlardan birisidir. Ona ne kızımı verir, ne de dediğini yaparım.”

                Böyle bir sözü hoş karşılamayan Peygamberimiz şöyle buyurdu:

                “Dünyanın bir tarafı az önce geçen zengin kişilerle doldurulsa, bir tarafına da bu fakir adam konulsa, fakir adam onların hepsinden daha ağır gelir ve onlardan daha hayırlıdır.”

                #762943
                Anonim

                  PEYGAMBERİMİZİN FAR VE KİMSESİZLERE MERHAME

                  Peygamberimiz hep fakir ve kimsesizlerle birlikte bulunmayı tercih eder, gönüllerini alırdı. Bir yerde, toplumun farklı kesimlerinin toplanmış olduklarını görünce, önce fakirlerin yanına gider, onlarla birlikte otururdu.

                  Abdullah bin Amr bin As anlatıyor.

                  “Bir gün mescitte oturuyordum. Bazı fakir kimseler bir köşeye toplanmış sohbet ediyorlardı. Resulullah içeri girdi. Başka bir tarafa yönelmeden doğruca fakirlerin yanına gitti. Ve onlara, fakir muhacirlere zenginlerden önce Cenneti müjdeledi. Hepsinin de yüzü güldü. Ben de onlardan birisi olmadığım için üzüldüm.”

                  Bu insanlar Peygamberimizin özel talebesiydiler. Gece-gündüz İslâmı öğrenmek için yaptıkları ilmi çalışmalarla doluydu. Eğitim ve öğretimleriyle bizzat Peygamberimiz ilgilenir, okuma-yazma bilen Sahabîleri de onlara öğretmen olarak tayin ederdi.

                  Suffe Ashabı olarak tanınan bu Müslümanların eğitimleriyle birlikte geçimleri de Peygamberimizin üzerinde idi. Peygamberimiz, onları gözü gibi korur, ihtiyaçlarını görür, yardımda bulunur, yetişmeleri için her türlü gayreti gösterirdi. Suffelilerin ihtiyaçlarını görmeden kendisi de rahat edemezdi. Hatta onları kendi ailesinden ileri düşündüğü bile olurdu.

                  Hazret-i Fatıma en çok sevdiği kızıydı. Onu “kendisinden bir parça” olarak görüyordu. Fakat Hz. Fatıma zarurî ihtiyaçlarını bile zor karşılıyor, geçim sıkıntısı çekiyordu. Öyle ki, un öğütmekten elleri, su taşımaktan omuzları yaralanmıştı.

                  Bir gün babasının yanına gelerek bir şey söylemek istedi. Fakat utancından derdini açamadı. Hz. Ali de huzurda bulunuyordu. Yardımcı oldu:

                  “Ya Resulallah, bazı savaşlardan kadın esirler alınıyor. Bunlardan birisini bize verseniz de ev işlerinde Fatıma’ya yardım etse.”

                  Peygamberimiz onlara şu cevabı verdi:

                  “Ya Ali, ben henüz Suffelilerin ihtiyaçlarını karşılamış değilim. Onların ihtiyacını görmeden böyle bir teklifi nasıl düşünebilirim?”

                  Peygamberimizin güneş gibi engin şefkati, yağmur gibi bol merhameti sayesinde bu fakir ve zayıf insanlardan öyleleri çıkmıştır ki, dünyaya ilim ve irfan çiçekleri saçmış, ülkelere adalet ve eşitlik armağan etmiş, cihat meydanlarında kanlarını sebil ederek muhtaç gönüllere hidayet nurunu serpmişlerdir.

                  Peygamberimizin ahlâk ve yaşayışını onlardan öğreniyoruz. Tefsiri ve İslâm hukukunu onlardan öğreniyoruz. Saadet Asrının yaşayışım onlardan öğreniyoruz. İslâmın nasıl yaşanması gerektiğini, o yüce dâva uğrunda nasıl fedakârlık yapılacağını onlarda görüyoruz.

                  #762944
                  Anonim

                    PEYGAMBERİMİZİN YETİMLERE ŞEFKATİ

                    Peygamberimizin yetim çocuklara apayrı bir şefkati vardı. Onlara çok müşfik davranırdı. Kendisi de yetim olarak büyüdüğü için, yetimliğin ne kadar acı ve zor olduğunu biliyordu. Yetimlere olan merhametinden dolayı, devamlı olarak onları korur, haksızlığa uğradıkları zaman haklarını arardı.

                    Ebû Cehil, bir yetimin vasisiydi. Çocuğun bütün malı yanındaydı, fakat ona koklatmıyordu.

                    Bir gün çocuk aç ve çıplak olarak geldi, malından bir-şey istedi. Ebû Cehil, azarlayarak yanından kovdu. Sonra da Kureyş’in ileri gelenleri çocukla alay ederek, “Muhammed’e git de, sana yardımcı olsun” dediler.

                    Onların bu kötü niyetini anlamayan saf ve masum çocuk doğruca Peygamberimize gitti. Halini arz etti. Peygamberimiz çocuğu yanına alarak Ebû Cehil’in bulunduğu yere geldi. Yetimin hakkını vermesini söyledi. Peygamberimizi karşısında gören Ebû Cehil hiç itiraz etmeden yetimin malım iade etti.

                    Ebû Cehil’in bu uysallığını gören müşrikler, “Sen de sapıttın, Muhammed gibi çocuklaştın” diye onu küçümsediler.

                    Ebû Cehil tuhaf bir haldeydi. Onlara şöyle dedi:

                    Hayır, siz de benim yerimde olsaydınız, aynı şeyi yapardınız. Çünkü onun sağında ve solunda birer mızrak gördüm. Vermeyecek olsam bana saplanacaktı.”

                    Peygamberimizin kendi evinden de yetim eksik olmazdı. Hz. Hatice ile evlendiğinde, Hatice validemizin ölen kocasından Hind isminde bir erkek çocuğu vardı. Peygamberimiz o yetime kendi öz çocuğu gibi bakmış, yetiştirmişti.

                    Yine Peygamberimiz Hz. Ümmü Seleme ile evlendiğinde, beraberinde beş yetimi vardı. Peygamberimiz ona, beraberinde yetim çocukların bulunmasının evlenmesine bir engel olmayacağını söyledi ve öylece kabul etti. Bu çocukların babası Ebû Seleme seçkin Sahabîlerdendi. Bir savaşta şehit olmuştu. Bu çocuklar Peygamberimizden, öz babalarını aratmayacak, hatta daha sıcak bir şefkat görmüşlerdi.

                    Yapılan savaşlar sonunda şehit düşen Sahabîlerin çocukları yetim kalıyordu. Peygamberimiz bu çocuklara ayrı bir ilgi gösterir, onları yalnız bırakmaz, ihtiyaçlarını karşılardı. Bazılarını da bizzat kendi himayesine alırdı.

                    Peygamberimiz bir bayram namazından sonra mescitten çıktığında, çocukların neşe ve sevinç içinde oynadıklarını gördü. Bir duvarın dibinde de perişan kılıklı ve mahzun bir çocuk ağlayıp duruyordu. Dikkatim çekti. Doğru onun yanına vardı.

                    “Yavrum, neyin var, niçin böyle üzgün duruyorsun? Arkadaşlarınla birlikte niçin oynamıyorsun?”

                    Çocuk bir yetimdi. Babası Uhud’da şehit olmuştu. Annesi de başka biriyle evlenince çocuk sahipsiz kalmıştı. Resul-i Ekrem Efendimiz çocuğun elinden tuttu. Başını okşadı, gönlünü aldı. Sevindirici bir haber verdi:

                    “Neden ağlıyorsun? Ben baban, Âişe annen, Fatıma kardeşin olsun, istemez misin?

                    Çocuk sevincinden uçacak gibiydi. Heyecanla, “Nasıl razı olmam, Yâ Resulallah?” diyebildi.

                    Peygamberimiz ismini sordu: “Buceyr” dedi. “Hayır. Senin ismin Beşir olsun” buyurdu.

                    Peygamberimiz çocuğu aldı, evine götürdü. Yedirip içirdi, üstünü başını giydirdi.

                    Karnı tok, sırtı pek olan çocuk bir süre sonra oynayan çocukların arasına karışmak üzere sokağa çıktı.

                    Neden sevinmeyecekti? Babası Cennete gitmişti; ama şimdi babasının yerine geçen insan, bütün babaların en hayırlısıydı.

                    Arkadaşları Beşir’in halindeki değişikliği görünce etrafına toplandılar. Merakla sordular:

                    “Sen daha önce ağlayıp duruyordun. Şimdi nasıl oldun da bu hale geldin?”

                    Beşir cevap verdi:

                    “Açtım, doydum; çıplaktım, giyindim; yetimdim, Resulullah babam, Âişe annem oldu.”

                    Bunun üzerine diğer çocuklar Beşir’e gıpta ederek şöyle dediler

                    “Ne olaydı, keşke bizim de babalarımız Uhud’da şehit olaydı da, biz de öyle bahtiyar bir babaya kavuşmuş olaydık.”

                    Peygamberimizin vefatına kadar Beşir bin Akra onun yanında kaldı. Peygamberimiz ebedî âleme göçtükten sonra Beşir için asıl yetimlik başlamış oldu. Şöyle ağlıyordu:

                    “İşte şimdi yetim kaldım, işte şimdi garip oldum.”

                    Yetimin sadece başını okşamak bile çok büyük bir sevap ve Cennet müjdesidir. Efendimiz bu sevabı şöyle ifade buyururlar:

                    “Kim sırf Allah rızası için şefkatle yetimin başını ok-şarsa, elinin değdiği saçlar sayısınca ecir ve sevap kazanır. Yanındaki yetime iyilik yapan kimse ile ben şu iki parmak gibi Cennette beraber olacağız.” Daha sonra da orta parmağı ile işaret parmağının aralarını açarak gösterdi.

                    Kocası öldüğü halde çocuklarının başında bekleyen, onları büyütüp yetiştiren, hayâta hazırlayan, edep ve ahlâk öğreten, dul bir hanımın, Peygamberimizin gözünde çok büyük yeri vardır.

                    Şöyle buyuruyorlar:

                    “Cennetin kapısını ilk önce ben açacağım. Bununla birlikte bir kadının Cennetin kapısını açmak üzere beni geçtiğini görünce:

                    “Ne oluyor, sen kimsin?” diye sorarım. O da:

                    “Dünyada iken yetim kalan çocuklarımın başını bekleyen bir kadınım” diye cevap verir.

                    Yetim çocuklara bakmak, ihtiyaçlarını karşılamak, bakım ve eğitimleri ile meşgul olmak insanın şahsiyeti, karakteri ve ahlâkı üzerinde de büyük etki yapmaktadır.

                    Ebu’d-Derdâ rivayet ediyor:

                    “Peygamber Efendimize bir adam geldi, kalbinin katılığından dert yandı. Resulullah (a.s.m) ona şu tavsiyede bulundular:

                    “Kalbinin yumuşak olmasını, ihtiyacın olan şeylere kavuşmayı ister misin?”

                    “Öyle ise yetime şefkat göster, başını okşa, yediğinden ona yedir ki, kalbin yumuşasın ve muhtaç olduğun şeylere kavuşasın.”

                    #762958
                    Anonim

                      PEYGAMBERİMİZİN KÖLELERE ŞEFKATİ

                      Peygamberimizin şefkat ve merhametinden en çok istifade eden sahipsiz ve kimsesiz insanların başında köleler geliyordu.

                      İslâm nurunun ilk doğduğu sıralarda başta Bizans ve İran olmak üzere, Arabistan’da cahiliye âdetleri arasında kölelik bütün şiddet ve dehşetiyle devam ediyordu.

                      Kabileler arasındaki çarpışmalar, yağmalar dinmeden aralıksız sürüyordu. Bunun neticesinde düşman tarafın insanları—kadın, erkek, çocuk—esir almıyor, kölelik ve cariyelik teşvik ediliyor, genişletiliyordu. Hatta her kabilenin nüfusunun hemen yarısını köle ve cariyeler teşkil ediyordu. Bunlar en zor işlerde çalıştırılıyor, hayvandan aşağı görülüyorlardı.

                      Araplar köleleri hiçbir şekilde hürriyetlerine kavuşturmazlar, azad etmezlerdi. Köleler ömür boyu esir olarak bırakılırlardı.

                      İşte, Peygamberimizin insanlığa getirdiği en büyük değişikliklerden birisi de Allah’ın hür olarak yarattığı kimselerin köle olarak bırakılmalarını hoş görmemesidir

                      Böylece bu zavallı insanlar rahat bir nefes almaya başladılar. Zalim insanların kölesi olmaktan çıkıp, en büyük hürriyet olan Allah’a kulluk mertebesine erme imkânı buldular.

                      Peygamberimiz, bu insanların hürriyetlerine kavuşmaları için her türlü çabayı sarf etmiş, bu hususta Ashabını teşvik etmiş, bilhassa Müslüman olan kölelerin bir an önce azad edilmeleri için başta Hz. Ebû Bekir olmak üzere zengin Sahabîleri teşvik etmiştir:

                      “Bir kimse mü’min bir köle azad ederse, Allah o kölenin her azası karşılığında kendisinin bir azasını cehennemden azad eder” buyurarak peşin mükâfatı müjdelemiştir.

                      Sahabîler tarafından bir emir olarak kabul edilen bu teşvik, kısa zamanda gerek kendi ellerinde bulunan ve gerek müşriklerin zulmü altında inleyen mü’min kölelerin azad edilmelerini netice vermişti.

                      Hz. Ebû Bekir’in, müşrik efendilerinden satın alarak işkenceden kurtardığı Müslüman kölelerin sayısı kırkı bulmuştu. Hz. Bilâl-i Habeşî ve Suheyb bin Sinan gibi meşhur Sahabîler bunlardan sadece ikisiydi.

                      Peygamberimiz kölelikten kurtulmuş insanları kendi hallerine bırakmaz, onları himaye eder, ticaret yapmak isteyenlere sermaye temin eder, iş kurmalarını sağlardı. Bazılarını da önemli görevlere getirirdi. Bilâl-i Habeşî’ye müezzinlik vazifesi vermiş, Zeyd bin Harise’yi ordu komutanlığına getirmiş, Ebû Rafi ve Hz. Sevban’ı kendi yanına alarak bizzat himaye etmişti.

                      Asırlardır devam eden bu kurumu bir anda tamamen kaldırmak o zamanın toplum yapısı içinde mümkün değildi. Her meselede olduğu gibi, bu hususta da Peygamberimiz tedrici, yani yavaş yavaş benimseterek kabul ettirme prensibine dikkat etmiş, hiçbir Sahabî-sini, kölesini azad etmesi için zorlamamıştır. Çünkü onların bazısı toprak sahibi idi, çalıştırmak için adama ihtiyacı vardı; bir kısmı da yalnızdı, hizmetçi kullanması gerekiyordu.

                      İşte Peygamberimiz, bu şekilde kölelerini azad etmeyip çalıştırmak isteyenlere de sıkı sıkıya tenbihte bulunuyor, köle ve cariyelerine karşı şefkatli davranmalarını söylüyor, eziyet ve hakarette bulunmamaları için ikaz ediyordu. En kısa zamanda da azad etmelerini tavsiye ediyordu:

                      “İhtiyacınız bitene kadar onlar size hizmet etsin. İhtiyacınız kalmayınca da azad edin” buyuruyordu.

                      Peygamberimiz kölelerin hak ve hukuklarına dikkat edilmesi konusunda o kadar titiz davranıyordu ki, Hz. Ali’nin rivayetine göre, “Resulullahın vefatından önce en son sözü ‘Namaza dikkat edin namaza’ ve ‘Elinizin altında bulunan kölelerinize eziyet etmede Allah’tan korkun’ idi.”

                      Sahabîlerden birisi gelerek “Ya Resulallah, bir kölenin kaç suçunu bağışlayayım?” diye sordu.

                      Soru üç defa tekrarlandıktan sonra Peygamberimiz şöyle cevap verdi:

                      “Günde yetmiş defa affediniz.”

                      Peygamberimiz, kölelere hiçbir şekilde eziyet edilmemesini, onlara hakarette bulunulmamasını, zarurî ihtiyaçlarının ihmal edilmemesini tavsiye ederdi.

                      Bir gün Hz. Ebû Zer kölesiyle birlikte yolda gidiyordu. Kendi sırtındaki elbisesinin aynısı kölesinin sırtında da bulunuyordu. Bu durum diğer Sahabîlerin dikkatini çekti. Ebû Zer’e şöyle dediler:

                      “Kölenin sırtındaki elbiseyi alsan, kendininkine eklesen içli dışlı güzel bir elbise olurdu, ona da başka bir giyecek verirdin.”

                      Bunun üzerine Hz. Ebû Zer onlara Resulullahtan işittiği bir hadisi hatırlattı. Peygamberimiz şöyle buyuruyordu:

                      “Onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah onları sizin hizmetinize vermiştir. Kimin kardeşi elinin altında ise, ona kendi yediğinden yedirsin, kendi giydiğinden giydirsin.

                      “Gücünün yetmeyeceği bir şeyi ona yüklemesin. Eğer yüklerse ona yardımcı olsun.”

                      Daha önce köleler efendilerine “sahibim” manasında “rabbi” veya “rabbeti” derler, efendiler de kölelerine “kölem ve cariyem” diye hitap ederlerdi. Bu durumu hoş görmeyen Peygamberimiz şöyle buyurdu:

                      “Sahipleri kölelerine ‘oğlum, kızım’ desin, köleler de efendilerine ‘seyyidi’ (efendim) desin. Siz hepiniz kulsunuz, Rab ise ancak Allah’tır.”

                      Peygamberimizin bu güzel davranışından ve engin şefkatinden dolayı hürriyetlerine kavuşan köleler kabile ve ailelerinin yanına gitmek istemez, Peygamberimizin hizmetinde bulunmayı, onunla birlikte olmayı tercih ederlerdi.

                      Zeyd bin Harise, azad edildikten sonra Peygamberimizi, babasına ve amcasına tercih etmiş, Resulullahla birlikte kalmayı arzu etmişti.

                      Yine bu coşkun şefkati gören müşriklerin köleleri Peygamberimize gelir, onun merhametinden imdat isterlerdi. Çok kere Peygamberimiz onların kurtuluş bedellerini verir, hürriyetlerine kavuştururdu.

                      Peygamberimizin bu merhametinden dolayı o zavallı insanlar da insan olmanın hazzını tadar, huzur ve rahat içinde yaşarlardı.

                      #762960
                      Anonim

                        PEYGAMBERİMİZİN KADINLARA ŞEFKATİ

                        İslâmın şefkat güneşi dünyayı aydınlatmadan önce kadınlar çok perişan haldeydiler. Başta Araplar olmak üzere, insanlık kız çocuklarını ve kadınlarını çok hor görürdü. Onları bir insan olarak kabul etmez, bir eşya gibi değer biçer, alıp satarlardı. Arapların yanında kadının hiçbir sosyal hakkı yoktu. Onları şefkat ve merhametten yoksun kıldıkları gibi, mal ve mirastan da uzak tutarlardı.

                        Peygamberimizin bütün insanlığı kuşatan şefkat ve merhameti kısa zamanda kadınlar üzerinde de görülmeye başladı. Onları insanların ayakları altında ezilmekten kurtararak o kadar yüceltti ki, “Cennet anaların ayakları altındadır” buyurarak, Cennete girmeyi annelerin rızalarıyla eş tuttu.

                        Kadınlara iyilik yapmanın, onlara şefkatli davranmanın, imanın bir alâmeti olduğunu beyan ederek bu meseleye büyük önem verdi.

                        “Kim Allah’a ve âhiret gününe iman etmişse, komşusuna eziyet etmesin. Kadınlara da iyiliği tavsiye ediniz. Çünkü onlar kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Kaburganın en eğri tarafı da üst tarafıdır. Onu doğrultmak istersen kırarsın. Olduğu gibi bıraktığın takdirde de daima eğri kalır. Bunun için, kadınlara herzaman iyiliği tavsiye edin” mealindeki hadis-i şerifle Peygamberimiz, kadınların hem maddî yapılarını, hem de ruhsal durumlarını ifade ederek, onlara anlayışlı davranmayı, kusur ve eğriliklerine tahammül edip sabır gösterilmesini tavsiye etti.

                        Peygamberimiz bizlere bu tavsiyeyi yaparken, kendisi de söylediklerini en güzel şekilde uyguluyordu. Bir ihtiyaçları olur veya bir şey öğrenmek isterlerse mü’min kadınları reddetmez, ihtiyaçlarını karşılar, sorularına cevap verir, erkeklerle hiçbir ayırım gözetmezdi

                        Peygamberimizin etrafında her zaman erkek Sahabîler toplanıyor, sohbetinde bulunuyorlardı. Fakat mü’min kadınlar bu nimetten mahrumdular. İçlerinden bir temsilci seçtiler, Peygamberimize gönderdiler ve bir gününü de kendilerine ayırmasını istediler.

                        Peygamberimiz bu teklifi kabul etti ve hanımların dileklerini yerine getirerek, bir gününü de onlarla sohbet için ayırdı.

                        Peygamberimiz özellikle yaşlı kadınların kalplerini kırmaz, hatıralarını hoş tutardı. Davet ettikleri zaman reddetmezdi.,

                        Bir seferinde Hz. Enes’in büyükannesi Peygamberimizi yemeğe davet etti. Peygamberimiz de daveti kabul ederek evlerine gitti. Kadıncağızı sevindirmek için de ona namaz kıldırmak istedi. Kendisi imamlığa geçti, Hz. Enes, büyükannesi ve kölelerinin meydana getirdiği bir cemaate iki rekât namaz kıldırdı.

                        Yola çıkıldığında kafilede kadınlar varsa Peygamberimiz onların rahat etmesi için her türlü tedbiri alırdı.

                        Bir sefer esnasında Enceşe adında Habeşistanlı güzel sesli bir köle, vezinli ve kafiyeli şiirleri makamla söylüyordu. Böylece develer daha hızlı yürüyordu. Develerin hızlı bir şekilde yürümesi üzerine kadınların rahatsız olduğunu fark eden Peygamber Efendimiz Enceşe’yi ikaz etti:

                        “Ey Enceşe, cam şişelerin hayvanlarını yavaş sür!”

                        Kadınlar zayıf ve nazik oldukları için Peygamberimiz onları cama benzetmişti. Onların incinmesine, acı duymalarına gönlü razı olmuyordu.

                        Peygamberimiz kendi hanımlarına da çok nazik davranır, hiçbir şekilde kalplerini kırmazdı. Başta Hz. Âişe validemiz olmak üzere bütün hanımları, Peygamberimizin evde çok sakin, halim ve mütevazı olduğunu söyleyerek, onu her yönüyle mükemmel bir aile reisi, merhametli bir koca, şefkatli bir baba olarak anlatırlar.

                        “Sizin en hayırlınız, kadınlarına karşı hayırlı olandır. Ben kadınlara iyi davranma bakımından sizin en hayırlınızım” buyuran Peygamberimiz, kadınlara anlayışlı davranmayı tavsiye etmektedir.

                        Peygamberimiz ev işlerinde de hanımlarına yardımda bulunurdu. Koyunları sağması, ev süpürmesi, elbisesini ve ayakkabılarım tamir etmesi, deveyi yemlemesi, çocuklarla ilgilenip ihtiyaçlarını görmesi, hep onun bu merhamet ve şefkatinin neticesi değil midir?

                        #762961
                        Anonim

                          PEYGAMBERİMİZİN ÇOCUKLARA ŞEFKAT VE SEVGİSİ-1

                          Peygamberimizin şefkatinin en canlı örneğini çocuklar üzerinde görüyoruz. Peygamberimizin çocuklara olan şefkati ve sevgisi bambaşkaydı.

                          Bir çocuk gördüğü zaman Peygamberimizin mübarek yüzünü neşe ve sevinç kaplardı. Onu tutar, kollarının arasına alır, kucaklar, okşar, sever ve öperdi.

                          Gördüğü ve karşılaştığı her çocuğa selâm verir, halini hatırını sorardı. Binekli bulunduğu zaman çocukları atın terkisine alır, gidecekleri yere kadar götürürdü. Çocuklarla arkadaşça konuşur, onların yanında çocuklaşır, anlayış seviyelerine göre sohbet eder, öğütler verirdi.

                          Çocuklarla o kadar içice olmuştu ki, bir defasında yarış yapan çocukları görmüştü de, onların neşesine katılmak için birlikte koşmuştu.

                          Peygamberimiz özellikle kendi çocuk ve torunlarına çok düşkündü. Onlar için şefkatli bir baba, merhametli bir dedeydi.

                          Hz. Enes diyor ki:

                          “Çoluk çocuğuna Peygamberimizden daha şefkatli bir kimseyi görmedim. Oğlu İbrahim’in—Medine’nin— Avali semtinde oturan bir süt annesi vardı. Beraberinde ben de bulunduğum halde Resulullah sık sık oğlunu görmeye giderdi. Varınca, demircinin duman dolu evine girer, oğlunu kucaklar, koklar, öper ve bir süre sonra da dönerdi.”

                          Peygamberimiz, kızı Fatıma’yı çok severdi. Bir sefere çıkacağı zaman en son ona uğrar, dönüşünde ise önce onun yanma giderdi.

                          Hz. Fatıma babasını ziyarete geldiğinde ise, Peygamberimiz sevgili kızını karşılamak için ayağa kalkar, alnından öper ve yanına oturturdu.

                          Hazret-i Fatıma’nın iki oğlu vardı: Hasan ve Hüseyin. Peygamberimiz bu torunlarım çok severdi. Onları kucağına alır, omuzuna çıkarır, okşar, sırtında taşır, oyun oynar, isteklerini yerine getirirdi.

                          Peygamberimiz dünyasını değiştirdiğinde Hz. Hasan 7, Hz. Hüseyin 6 yaşındaydı. Yani Peygamberimiz hayatta iken Hasan ve Hüseyin çok küçük yaşlarda idiler.

                          İşte Peygamberimizin iki torununun şahsında çocuklara gösterdiği sevgi ve şefkat örnekleri:

                          Bir gün Peygamberimiz minberde hutbe okurken Hasan ve Hüseyin’in düşe kalka mescide girdiklerini görür. Konuşmasını yarıda keserek aşağı iner, onları tutar, bağrına basar.

                          “Cenab-ı Hak, ‘Mallarınız ve çocuklarınız sizin için birer imtihan vesilesidir’ buyururken ne kadar doğru söylemiştir. Onları görünce dayanamadım” dedikten sonra konuşmasına devam etti.


                          Hz. Enes de kendi gördüklerini şöyle dile getiriyor:

                          “Peygamberimizi hutbe okurken gördüm, Hasan dizinin üstündeydi. Ne söyleyecekse halka söylüyor, sonra eğilip çocuğu öpüyor ve ‘Ben bunu seviyorum’ diyordu.”


                          Ebû Said anlatıyor:

                          Peygamber Efendimiz secdede iken torunu Hasan geldi, sırtına çıktı. Peygamber Efendimiz de onun elinden tuttu ve ayağa kalktı. Tekrar rükûa varıncaya kadar onu sırtında tuttu. Rükûdan kalktıktan sonra bıraktı ve çocuk gitti.”

                          Hz. Zübeyir anlatıyor:

                          “Bir gün gözümle gördüm. Peygamber Efendimiz secdede iken Hasan geldi, sırtına bindi. Çocuk kendiliğinden ininceye kadar Peygamber Efendimiz de onu indirmedi. Peygamber Efendimiz namazda iken bacaklarını açar, Hasan da bir taraftan girer, öbür taraftan çıkardı.”

                          Abdullah bin Mes’ud anlatıyor:

                          Peygamber Efendimiz namaz kılarken secdeye varınca Hasan ve Hüseyin geldiler, sırtına bindiler. Oradakiler karışmak isteyince, Peygamber Efendimiz onlara karışmamaları için işaret etti. Namaz bittikten sonra da kucağına aldı ve şöyle buyurdu:

                          “Kim beni seviyorsa, bunların ikisini de sevsin.”

                          Enes bin Mâlik anlatıyor:

                          “Bir defasında Peygamber Efendimiz secdede iken Hasan ve Hüseyin geldiler, sırtına çıktılar. İninceye kadar Peygamberimiz secdeyi uzattı.

                          “Oradakiler sordu:

                          “Yâ Resulallah, secdeyi uzatmış olmadınız mı?”

                          “Peygamber Efendimiz buyurdular ki:

                          “Oğlum sırtıma çıkınca acele etmekten çekindim.”

                          Katâde anlatıyor:

                          “Bir defasında Peygamberimiz, kızı Zeynep’ten olan torunu Amame kucağında olduğu halde yanımıza geldi. O şekilde namaza durdu. Rükûa varırken çocuğu yere bırakıyor, kalktığı zaman da kaldırıyordu.”

                          Bu hususta bir başka Sahabî de şöyle anlatıyor:

                          “Hz. Hasan ve Hüseyin sırtında olduğu halde Peygamber Efendimiz camiye geldi. Öne geçti, çocuğu sağ yanına bıraktı. Namaza durdu. Peygamberimiz secdeye vardı. Secdeyi o kadar uzattı ki, cemaat arasından başımı kaldırdım, baktım. Bir de ne göreyim? Peygamberimiz secdede, çocuk sırtına çıkmış duruyor. Tekrar döndüm, başımı secdeye koydum. Namaz bitince halk sordu:

                          “Yâ Resulallah, bu namazda öyle uzun bir secde yaptınız ki, şimdiye kadar sizden böyle bir şey görmedik. Bu şekilde hareket etmeniz mi emredildi, yoksa bir vahiy mi aldınız?”

                          “Hayır, bunların hiçbiri olmadı. Ancak oğlum sırtıma çıkmıştı, kendiliğinden ininceye kadar acele ettirmeyi uygun görmedim.”

                          #763011
                          Anonim

                            PEYGAMBERİMİZİN ÇOCUKLARA ŞEFKAT VE SEVGİSİ-2

                            Ebû Hüreyre anlatıyor:

                            “Peygamber Efendimiz bir gün bir omuzunda Hasan, diğer omuzunda Hüseyin olduğu halde geldi. Yanımıza varıncaya kadar bir onu öpüyor, bir de diğerim öpüyordu.”

                            “Yâ Resulallah, anlaşılan onları çok seviyorsunuz” dedik.

                            “Evet, severim. Kim onları severse beni sevmiş, kim onlara kin tutmuşsa, bana kin tutmuş olur” buyurdular.

                            Peygamberimiz bir yere davet edilmişti. Yolda Hz. Hüseyin’i gördü. Hüseyin kollarını açıp koşarak dedesine geleceği anda birdenbire yön değiştirip bir tarafa kaçtı. Bu hareketi birkaç defa tekrarladı. Peygamberimiz de peşinden koşuyordu. Sonunda yakaladı, bağrına bastı:

                            “Hüseyin bendendir, ben de Hüseyin’denim” buyurdu.

                            Bazen Hz. Hasan’ı da omuzuna alır ve “Allah’ım bu çocuğu seviyorum, Sen de onu sevenleri sev” buyururdu.

                            Peygamberimiz çocukları memnun etmek için dediklerini yapar, onların kalbini kazanırdı.

                            Bir seferinde Hz. Hasan’ı omuzuna almış, gidiyordu. Bir adam kendisini bu halde görünce, Hasan’a;

                            “Ey çocuk, bindiğin binek ne güzeldir” dedi.

                            Peygamberimiz de cevap verdi:

                            “O da ne güzel binicidir.”

                            O bir peygamber olduğu halde omuzunda çocuk taşımaktan utanç duymuyor, bununla iftihar ediyordu.

                            Peygamberimiz çocuklara o kadar şefkatli ve hoşgörülü idi ki, bebekler ve küçük yaştaki çocuklar kucağını ıslatsalar dahi onları anlayışla karşılar, işlerini bitirinceye kadar kendi hallerine bırakırdı.

                            Peygamberimizin torunu Hüseyin, sütannesi Ümmü-fadl’ın yanındaydı. Bir defasında Peygamberimiz Hüseyin’i görmeye gitti. Ümmüfadl der ki:

                            “Hüseyin’i emziriyordum. Resulullah yanıma geldi. Çocuğu istedi, verdim. Çocuk hemen üzerine akıttı. Almak için elimi uzattım. ‘Çocuğun işemesini kesme’dedi. Sonra bir bardak su istedi ve çocuğun ıslattığı yere döktü.”

                            Peygamber Efendimiz çocukların ağlamalarına dayanamaz, onların susturulmasını, yorulmamasını isterdi. Sevgisi ve şefkati çocukların ağlamasına dahi müsaade etmezdi.

                            Hanımlarını sıkı sıkıya tembih eder, Hüseyin’den söz ederek, “Bu çocuğu ağlatmayın” der, ağlayan çocuğun susturulması konusunda da şöyle buyururdu:

                            “Kim ağlayan çocuğunu susturuncaya kadar gönüllerse, Cenab-ı Hak ona Cennette memnun olacağı kadar nimet verir.”

                            Öyle ki, bazen ağlayan bir çocuk sesi duysa namazını bile kısaltır, annenin çocukla meşgul olmasına imkân verirdi.

                            Peygamberimiz Mescitte namaz kıldırırken cemaatte çocuklu anneler de bulunurdu.

                            Sahabîlerin bu husustaki anlatımı şöyle:

                            “Resulullah bize sabah namazını kıldırmıştı. Namazda iki kısa sûre okudu. Namaz bitince Ebû Said el-Hudrî sordu:

                            “Yâ Resulallah bugün daha önce yapmadığınız bir şekilde namazı kısa kıldırdınız…”

                            “Peygamberimiz şöyle açıkladı:

                            “Geride kadınlar safındaki çocuk sesini duymadın mı? Annesinin onunla ilgilenmesini temin edeyim dedim.”

                            Çocuğa en çok annesi şefkat gösterir. Bir hadis-i şerifte annenin çocuğuna gösterdiği şefkatten dolayı büyük sevap kazanacağı müjdelenir. Olay şöyle gelişir:

                            Bir gün fakir bir kadın iki kızı ile Hz. Âişe’yi ziyarete gelmişti. Hz. Âişe de evde onlara ikram için bir tek hurmadan başka verecek bir şey bulamamıştı. O hurmayı anneye verdi. Anne de hurmayı ikiye bölerek çocuklarına yedirdi. Hz. Âişe bu durumu Peygamberimize anlatınca, Peygamberimiz o kadın için şu müjdeyi verdi.

                            “Çocukları hakkıyla sevmek ve onları korumak, Cehennemden kurtuluşa vesiledir.”

                            Peygamberimiz, çocuklara olan şefkatinde bir ayırım gözetmezdi. Kendi çocuklarına ve torunlarına gösterdiği aynı sevgi ve merhameti, diğer Sahabî çocuklarına da gösterirdi.

                            Peygamberimizin hizmetçisi Hz. Zeyd’in oğlu Üsame anlatıyor:

                            “Resulullah bir dizine beni, bir dizine de torunu Hasan’ı oturtur; sonra ikimizi birden bağrına basar ve ‘Ya Rabbi, bunlara rahmet et. Çünkü ben bunlara karşı merhametliyim’ diye dua ederdi.”

                            Bazı kimseler, Peygamberimizin Sahabî çocuklarını okşayıp öpmesini garip karşılıyorlardı. Kendilerinde pek olmayan bu güzel huyun, en güzel bir şekilde Peygamberimizde görülmesini tam olarak anlayamıyorlardı.

                            Bir defasında Akra bin Habis, Peygamberimizi, Hz. Hasan’ı öperken gördü ve şöyle dedi:

                            “Benim on çocuğum var. Şimdiye kadar hiçbirini öpmedim.”
                            Bunun üzerine Peygamberimiz, “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz” buyurdu.

                            Yine bir gün bedevinin birisi gelerek Peygamberimize, “Yâ Resulallah, siz çocukları öper misiniz? Biz onları öpmeyiz” dedi.

                            Böyle bir suale Peygamberimiz, “Allah senin kalbinden merhamet duygusunu almışsa ben ne yapabilirim?” buyurdu.

                            Peygamberimiz merhamet ve şefkat duygusunun en açık görüldüğü yerin, böylece çocuk sevgisinde ve onlara gösterilen şefkatte bulunduğunu belirtiyordu.

                            Çocuğu sevip öpmenin çok büyük bir sevap olduğunu da Peygamberimizden öğreniyoruz:

                            “Çocuklarınızı çok öpün. Çünkü her öpücük için size Cennette bir derece verilir ki, iki derece arasında beşyüz senelik mesafe vardır. Melekler öpücüklerinizi sayarlar ve sizin defterinize sevap yazarlar.

                            #763014
                            Anonim

                              Efendimize salat selam olsun
                              Allahumme salli ala seyyidina Muhammedinin nebiyyil ümmiyyi ve ala alihi ve sellim.
                              Allahumme salli ala seyyidina Muhammedin muhtelefel melevani ve teakabel asrani ve kerrerel cedidani vestakbelel ferkadani ve bellığ ruhehu ve ervahe ehli beytihi minettahiyyeti vesselam verham ve barik ve sellim aleyhi ve aleyhim teslimen kesiren kesira.

                              Allah razi olsun mubarek,ellerinize emeklerinize saglik tek baslik altinda toplamaniz ayri bir guzel olmus 🙂

                              #763015
                              Anonim

                                PEYGAMBERİMİZİN ÇOCUKLARA ŞEFKAT VE SEVGİSİ-3

                                Peygamberimiz çocuklara gösterdiği şefkatte din ayırımı yapmazdı.

                                Bir Yahudinin çocuğu hastalanmıştı. Bunu duyan Peygamberimiz çocuğu ziyarete gitti. Ona Müslüman olması için telkinde bulundu. Çocuk, Müslüman olmak için babasından izin istedi. Babası müsaade etti ve çocuk Müslüman oldu.

                                Peygamberimizin barış zamanındaki bu güzel davranışı savaş esnasında da devam ederdi. Savaş sırasında çocukların öldürülmemesini öğütler, onlara iyi davraınlmasını tembih ederdi.

                                Bir savaş esnasında birkaç çocuk iki tarafın arasında kalmış ve öldürülmüşlerdi. Peygamberimiz bu hadiseye çok üzüldü.

                                Sahabîler, “Ya Resulallah, onlar müşrik çocuklarıdır, niçin üzülüyorsunuz?” diye sordular.

                                Peygamberimiz, “Onlar doğdukları gibi duruyorlar. Sakın çocukları öldürmeyin, aman çocukları katletmeyin. Her can ilk yaratılışta tertemizdir” buyurarak konuya dikkatlerini çekti.

                                Çünkü, çocukların babası gayr-i müslim de olsa, kendileri erginlik çağına gelmedikçe mükellef sayılmamaktadır. İslâm fıtratı üzere doğdukları için, o masumluklarını mahafaza etmektedirler.

                                Peygamberimizin eşsiz şefkatim kız çocukları üzerinde de görmekteyiz. İslâmdan önce kız çocuklarının Arapların gözünde hiçbir değeri yoktu. Kız babası olmayı bir ayıp olarak görürlerdi. “Falan adamın damadı demesinler” diye kızlarını evlendirmek istemez, diri diri toprağa gömerlerdi. Bu vahşeti de atadan, babadan kalma bir âdet olarak görür, uygularlardı.

                                İşte Peygamberimiz bu zavallı masumların böyle acımasızca öldürülmelerini büyük bir cinayet olarak görüyor, bu kötü âdetin bir an önce kaldırılması için mücadele ediyordu. Kendisi kızların babası olmakla iftihar ettiği gibi, üç, iki veya bir kızı olup da onları büyütüp yetiştirenleri, İslâmî bir eğitim verenleri Cennetle müjdeliyordu.

                                Peygamberimiz, huzuruna bir kız çocuğu gelirse ona yakın ilgi gösterirdi.

                                Halid bin Said, Peygamberimizi ziyarete geldiğinde yanında küçük kızı da vardı. Habeşistan’da doğduğu için, Peygamberimiz ona ayrı bir yakınlık gösterirdi.

                                Çocuk kalktı, Peygamberimizin sırtında bulunan peygamberlik mührüyle oynadı. Babası yanına çekmek istedi, fakat Peygamberimiz çocuğun kalbinin kırılmaması için babasına engel oldu.

                                Bir seferinde Peygamberimizin eline işlemeli bir kumaş parçası geçmişti. Hz. Halid’in kızını çağırttı ve ona verdi, sevindirdi.

                                :037::037::037:

                                Cemre o sıralar küçük bir çocuktu. Babası alır, onu Peygamberimizin huzuruna götürür, der ki:

                                “Yâ Resulallah, şu kızım için Allah’a bereketle dua eder misiniz?”

                                Peygamber Efendimiz Cemre’yi kucağına oturttu, elini başına koydu ve bereketle dua buyurdu.

                                :037::037::037:

                                Çocuklarına sevgi ve şefkat gösterenlerin mükâfatı daha dünyada iken veriliyordu. Onlar hem çocuk sevme gibi bir lezzeti tadıyorlar, hem de Allah’ın rahmet ve sevgisini kazanıyorlar.

                                Ebû Hüreyre anlatıyor:

                                “Adamın biri Peygamber Efendimizin huzuruna geldi. Yanında da bir erkek çocuğu vardı. Adam ikide bir çocuğu kucağına alıyor ve seviyordu. Peygamber Efendimiz sordu:

                                “Bu çocuğa şefkat gösteriyor musun?”

                                “Evet, yâ Resulallah.”

                                “Sen buna nasıl şefkat gösteriyorsan, Allah da senin şefkatinden daha çok şefkat eder.”

                                Erkek ve kız çocukları arasında ayırım yapanları Peygamberimiz hiç hoş görmezdi. Bu şekilde bir davranış sergileyenleri uyarır, hatalarını düzeltmelerini sağlardı. Onun gözünde çocuğun erkeği kızı yoktu. İkisi de şefkate ve sevgiye muhtaçtı.

                                Enes bin Mâlik anlatıyor:

                                “Peygamberimizin yanında bir adam oturuyordu. Bir ara adamın erkek çocuğu geldi. Adam çocuğu aldı dizlerine oturttu. Az sonra bir de kız çocuğu geldi. Onu da yanına oturttu.


                                “Peygamber Efendimiz adama sordu: “Niçin ikisini bir tutmadın?”

                                :037::037::037:

                                Peygamberimiz çocuklar arasında sevgide eşit davranılmasını istediği gibi, bağış, hediye, ikram ve hibe konularında da eşit davranılmasını isterdi.

                                Numan bin Beşîr anlatıyor:

                                “Babam malından bir şeyler hibe etmişti. Annem, ‘Bu hibeye Peygamberimizi şahit tutmazsan kabul etmem’ dedi.

                                “Bunun üzerine bana yaptığı hibeye şahitlik yapması için babam beni alarak Peygamberimize gittik. Durumu öğrenen Peygamberimiz:

                                “Başka çocukların var mı?’ diye sordu. “Babam, ‘Evet, var’ dedi.

                                “Bütün çocuklarına aynı şekilde hibede bulundun mu?”

                                “Babam, ‘hayır’ dedi.

                                “Allah’tan korkun, çocuklarınız arasında eşit davranın.’

                                “Babam Peygamberimizin huzurundan çıktıktan sonra bana yaptığı hibeden vazgeçti.”

                                Peygamberimizin kendi şahsında bu eşit davranışı daha açık görüyoruz. İlk anda basit gibi görülse dahi, önemli ve kalıcı bir ölçü olması bakımından şu olay çok dikkat çekici…

                                Hazret-i Ali anlatıyor:

                                “Peygamber Efendimiz bize ziyarete gelmişti. O gece bizde kaldı. Hasan ve Hüseyin de uyuyorlardı. Bir ara Hasan su istedi. Peygamberimiz hemen kalktı ve su kırbasından bir bardak su aldı, çocuğa vermek için getirmişti ki, o sırada Hüseyin de uyandı. Hüseyin bardağa uzandı ve su içmek istedi. Peygamberimiz suyu Hüseyin’e vermedi, önce Hasan’a verdi.

                                “Bunun üzerine Fatıma dayanamadı ve ‘Hasan’ı Hüseyin’den çok seviyorsunuz gibi…’ dedi.

                                “Peygamberimiz, ‘Hayır, suyu önce Hasan istedi’ buyurdular.”

                                Baştan buraya kadar baktığımızda Peygamberimizin çocuklara ayrı bir önem ve değer verdiğini anlıyoruz, çocuk eğitiminde en faydalı ve pratik bilgileri ondan öğreniyoruz.

                                #763017
                                Anonim

                                  PEYGAMBERİMİZİN HAYVANLARA MERHAMETİ-1

                                  Âlemlere rahmet olarak gönderilen ve bir merhamet denizi olan Sevgili Peygamberimizin şefkat ve merhameti sadece insanlara mahsus değildi. Hayvanları da kapsıyordu. Çünkü, onlar da can ve ruh taşıyordu.

                                  Peygamberimiz, Cahiliye Araplarının bu konudaki çirkin âdetlerini de kökünden kazıdı. Hayvanların da merhamete muhtaç olduklarını öğretti.

                                  Araplar, hayvanlara çok kötü ve merhametsizce hareket ederlerdi. Canlı hayvanları ok atışlarında hedef dikerler, kendi hayvanlarını diğerlerinden ayırmak için kulak ve kuyruklarını keserler, hatta dağlarlardı. Çölde acıktıkları zaman canlı devenin hörgücünü yarıp bir parça yağ çıkararak pişirip yerler, susadıkları zaman da hayvanın damarını keser, bir miktar kan alırlar, tekrar dikerlerdi.

                                  Peygamberimiz bütün bu alışkanlıklardan onları vazgeçirdi. Hayvana bir işaret konulsa bile, en az acıyacak yere konulmasını tavsiye etti.

                                  Peygamberimiz hayvanlara fazla yük vurulduğunu, aç ve susuz bırakıldıklarını veya bünye ve yaratılışlarına aykırı bir işte kullanıldıklarını görünce, bunu yapmamalarını söylerdi.

                                  Peygamberimiz insanlarla konuştuğu gibi, aynı şekilde hayvanların dilini de anlardı. Onlarla konuşur, dertlerini ve şikâyetlerini dinlerdi. Çünkü hayvanlar Peygamberimizi tanırlardı.

                                  Temim ed-Dârî anlatıyor:

                                  Peygamberimizle birlikte oturuyorduk. O sırada bir deve koşarak geldi. Peygamberimize yaklaştı. Başı ucunda durdu. Bunu gören Peygamberimiz:

                                  “Ey deve sakin ol. Doğru söyle, doğru söylersen senin yararınadır, yalan söylersen zararına olur. Hem de Allah bize sığınanı güvende kıldı, artık sen güven altındasın. Bize sığınan mahrum kalmaz’ buyurdu.

                                  “Biz, ‘Yâ Resulallah, bu deve ne diyor?’ dedik.

                                  “Sahipleri onu kesip etini yemek istemişler. O da kaçmış, Peygamberinize sığındı’ buyurdu.

                                  “Biz bunları konuşurken devenin sahipleri koşarak geldiler. Deve onları görünce tekrar Peygamberimizin yanına sokuldu. Korunmasını istedi. Bunun üzerine adamlar:

                                  “Yâ Resulallah, bu bizim devemizdir. Üç gün önce kaçtı. Onu arıyorduk. Sonunda yanınızda bulduk’ dediler.

                                  “Peygamberimiz: ‘Ama o sizden çok fena şikâyet ediyor’ deyince:

                                  “Ne diyor, yâ Resulallah?’ diye sordular.

                                  “O yanınızda güven içinde büyümüş, gelişmiş. Üzerinde yıllar boyu yaz aylarında otlu ağaçlı ülkelere, kış aylarında sıcak memleketlere yük taşımışsınız. Büyüdükten sonra ondan yavru almak istemişsiniz. Allah ondan size bir sürü deve nasip etmiş. Bolluk senesi gelince onu kesip etini yemek istediniz değil mi?”

                                  “Doğru yâ Resulallah. Vallahi böyle oldu’ dediler.

                                  “Peygamberimiz:

                                  “Sahiplerine bu şekilde güzelce hizmet verenin mükâfatı bu mudur?’ deyince;

                                  “Yâ Resulallah, onu gerçekten kesmeyeceğiz’ dediler.

                                  “Peygamberimiz, ‘Yalan söylediniz. O size sığındı, yardım istedi, kabul etmediniz. Ben ise sizden daha merhametliyim. Allah münafıkların kalbinden merhameti çıkarmış, mü’minlerin kalbine koymuştur’ buyurdu ve deveyi onlardan yüz dirheme satın aldı, sonra da deveye döndü:

                                  “Ey deve, haydi git, Allah rızası için serbestsin, sana kimse dokunamaz’ buyurdu

                                  “Deve, Peygamberimizin başının üzerine eğildi ve dua eder gibi yaptı. Peygamberimiz de; “Âmîn’ dedi.

                                  “Deve tekrar dua etti. Peygamberimiz yine:

                                  “Âmîn’ dedi.

                                  “Sonra tekrar dua etti. Peygamberimiz yine:

                                  “Âmîn’ dedi.

                                  “Dördüncü kez dua edince Peygamberimiz ağladı.

                                  “Yâ Resulallah, bu deve ne diyor?’ diye sorduk.

                                  “Peygamberimiz şöyle buyurdu:

                                  “Ey Peygamber, Allah İslâmdan ve Kur’ân’dan size hayırlar versin’ dedi. ‘Âmin’ dedim.

                                  “Sonra ‘Siz beni rahat ve huzura kavuşturduğunuz gibi, Allah da kıyamet gününde ümmetini korkudan kurtarsın, rahat ve huzura kavuştursun’ dedi. ‘Âmîn’ dedim.

                                  Daha sonra, ‘Allah ümmetinin kanını düşmanlarından korusun’ dedi, ‘Âmîn’ dedim.

                                  “Daha sonra da, ‘Allah ümmetinin helak oluşunu aralarında fitne fesat çıkararak birbirine silah çekmede kılmasın’ deyince ağladım. Çünkü ilk isteklerini ben de Allah’tan istedim, Allah isteklerimi kabul etti, onları bana verdi. Son istediğini ise vermedi. Cebrail, Allah’tan ümmetimin birbirlerine silâh çekerek helak olacağı haberini getirdi. Olacakları kalem böyle yazmış. Allah’ın takdiri değişmez.”

                                15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 79)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.