• Bu konu 77 yanıt içerir, 7 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 46 ile 60 arası (toplam 79)
  • Yazar
    Yazılar
  • #725325
    Anonim

      @dervişane 173756 wrote:

      İnşAllah Kısa bir zaman sonra Prof. Dr. Hüseyin Algül hocamızın “Peygamberimizin (S.A.V) Şemaili Ahlak ve Adabı” isimli eseri de konuyla mutabık olduğundan, bu konuya eklenecektir…
      Buradan takip edebilirsiniz.
      Selam ve dua ile…

      Peygamberimizin (S.A.V) Şemaili Ahlak ve Adabı
      Prof. Hüseyin Algül

      ALLAH(C.C.) Razı Olsun.Çok güzel bir hizmete vesile oluyoruz inşaALLAH.Günümüzde özellikle çocuk ve genç yetiştirirken En
      Güzel Öğretmen’i daha çokca okumaya ve yaşamaya gayret etmemiz gerekiyor.Neslin çoğu bihaber bu güzelliklerden,türlü sorunlarla karşı karşıyayız ve hepsinin temelinde bu Ennn Güzel Ahlakı bilmemeleri,yaşıyor olmamalarından kaynaklanıyor gözlemlediğimiz en büyük eksiklik.Tabi bunun sebebi de yine biz ebeveynler oluyoruz :(( Bazı ailelere de belki bu bir vesile olabilir.O nedenle Eğitimci Kardeşlerimize daha çok görev düşüyor diye düşünüyorum.Bunların her birinin çıktısını alarak her gün bir bukle onlara sunmaya çalışmak,Sünneti yaşama gayretinde olmamız açısından ve onlara bunu kazandırmakta önemli bir basamak oluşturacaktır RABB’İMİZİN(C.C.) izniyle inşaALLAH. Mutlaka birçoğumuz bunu yapmaya çalışıyoruzdur elimizden geldiğince inş..sadece dikkat çekmek istedik.Teşekkür ediyoruz.Çok çalışmamız gerekiyor RABB’İM(C.C.) yar ve yardımcımız olsun inşaALLAH.Selam ve dua ile..

      #725337
      Anonim

        @zerrat 173837 wrote:

        Çok çalışmamız gerekiyor RABB’İM(C.C.) yar ve yardımcımız olsun inşaALLAH.Selam ve dua ile..

        Amin İnşAllah… Çok çalışmamız, çok okumamız gerekiyor.Okumanın önemini çok güzel ifade eden Rahmetli Şaban Ağabeyimizin yazısını okumak bu konuda çok önemli bir rehber olacaktır inşAllah…
        Okumak için bkz: http://www.risaleforum.net/blog/risale-i-nur-alimleri/37795-genclige-mesaj-saban-dogen-eser/
        Selam ve dua ile…

        #725338
        Anonim

          Tertipli Oluşu ve Estetiğe Verdiği Ehemmiyet

          Hz. Peygamber (s.a.s.) düzenli yaşamaya özen gösterir, Müslümanlara da her hususta düzenli olmalarını ısrarla tavsiye ederdi. Bir gün Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in huzuruna saçı-sakalı birbirine karışmış bir adam geldi. Peygamberimiz (s.a.s.) o kişiye saçını sakalını düzeltip gelmesini işaret etti, o da düzeltip geldi. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Birinizin, şeytan gibi saçı başı dağınık olmasından böylesi daha iyi değil mi?”

          Yine bir gün Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), üzerinde kirli elbiseler bulunan birini göstererek: “Şu kişi, acaba elbisesini yıkayacak bir şey bulamıyor mu?” buyurdu.

          Rasûl-i Ekrem (s.a.s.); beden, elbise, yiyecek, giyecek, ev ve sokak temizliğine fevkalâde önem verirdi. Bununla beraber kalb ve ruh temizliğinin ehemmiyetini de ısrarla belirtirdi. Bunun içindir ki; “Müslüman, elinden ve dilinden Müslümanların zarar görmediği kişidir”(1) buyurmuştur. Peygamberimiz (s.a.s.) bu hadisiyle toplum içinde, Müslümanlara: “İtibarlı ve güvenilir” olmaları gerektiğini işaret ediyordu. Bu sebeple Peygamberimiz (s.a.s.): “Söz söylerken yalancılık edeni, söz verdiği zaman sözünde durmayanı, kendisine bir şey emanet edilince hıyanet edeni” ikiyüzlülükle nitelemiştir. Çünkü bu eksiklik ve yanlışlıkları yapan Müslümanlar, güvenilir insan olmaktan uzaklaşırlar.

          Peygamberimiz (s.a.s.), kalb hakkında da şöyle buyurmuştur:

          “Dikkatli ve uyanık olunuz! Bedenin içinde bir lokmacık et parçası vardır ki, iyi olursa bütün beden iyi olur, bozuk olursa bütün beden bozuk olur. İşte o et parçası kalbdir.”(2)

          Kalb, mânevî açıdan bakıldığında bir semboldür, iyi değerlerle beslendiğinde sahibine yol gösterir, estetik duygusu da böyle bir kalbe sahip olmakla başlar. Kalb fesada uğramış ise o kişide iyilik duygularının ve estetik anlayışının gelişip serpilmesini beklemek hayal olur.

          Ruhun beslenmesi de ihsan metoduyla mümkündür. Yani Müslüman, ahlâkî şuurun gelişmesini sağlayacak ve davranışlarını en güzel, en ölçülü şekilde ayarlamaya özen gösterecek, bunun için de her an Cenâb-ı Hak tarafından görülüp gözetildiğinin, ilâhî bir denetim altında bulunduğunun farkında olacak. Bu ince noktayı akıldan ırak tutmayan kişi; yanlış işten, eksik ve hatalı davranıştan kaçınacak, dolayısıyla güzelliği, doğruluğu, iyiliği, estetiği yakalayabilecektir. Cenâb-ı Hak bize “Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyi hâl ver, âhirette de…” diye dua yapmamızı emreder. Bundan anlıyoruz ki, Müslüman, hem âhireti hem de dünyayı düşünecektir. Ama onun dünyası düzensiz, karışık, dağınık bir dünya olamaz. İşte bunun için olsa gerek ki, Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bediî zevkler üzerinde önemle durur. Onun şu hadisleri bu açıdan çok enteresandır:

          “Allah güzeldir, güzelliği sever” “Allah her şeyde ihsanı (keyfiyetçe güzelliği ve zerafeti) emretti…”

          “Bir insan herhangi bir iş yaptığında, Allah o işin en iyi şekilde yapılmasını sever” buyuran Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) bir kabrin bile iyi kazılmasını ve cenaze toprağa verildikten sonra iyi örtülmesini ister. O, birgün bir cenaze merasimine (muhtemelen oğlu İbrahim’in cenazesine) gitti. Mevtayı toprağa verdiler, üstünü örttüler; fakat kabirde bir kazılış hatası vardı, bir taraf eğri görünüyordu.

          Peygamberimiz (s.a.s.) bunun hemen düzeltilmesini emretti. Orada bulunanlar: “Bu, ölüyü rahatsız mı eder?” dediler. Peygamberimiz (s.a.s.) bunlara şu cevabı verdi:

          “Hayır, gerçekte böyle şeyler ölüyü ne sıkar, ne rahatlık verir, fakat bu, sağ olanların gözüne güzel görünmek içindir.”

          (1) Tecrid, I, 29(iman,11).

          (2) Buhâri, İman, 39

          #763239
          Anonim

            Yiyeceği – Yiyeceği – Ev Döşemesi

            Peygamber Efendimiz (s.a.s.) elbisesinin temiz ve tertipli olmasına önem verirdi. Giyiminde titizdi; elbisesini korur, dağınıklıktan hoşlanmazdı. Bu münasebetle bir elbisenin kumaş olarak sağlam kalma süresi ne ise o süreyi tabiî akışı içinde tamamlardı. Yeni bir elbise giydiğinde Allah’a hamdeder, elbisenin hayra vesile olmasını diler, elbisenin örttüğü organların şerrinden de O’na sığınırdı.

            Hz. Peygamber (s.a.s.) “Rengi hafif bozuldu, boyasını hafif attı” diye herhangi bir elbiseyi giymemezlik etmezdi.

            Alacalı, desenli, göze batan çiğ renkte elbiseler giymekten kaçınırdı. Demek ki, estetiğe önem veriyordu.

            Elbisesiyle övünmez, bu konuda lüks ve israfa kaçmazdı. Çünkü ona göre elbise “Sıcaktan, soğuktan korunmaya, insanlarla ülfete, toplum içine girmeye ve hizmete vasıta” idi.

            Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in giyecekle ilgili tutumunu: “Temizlik, tertiplilik, estetiği gözetme, kendine yakıştırma, sadelik ve ihtiyacı karşılama” olarak özetleyebiliriz. Bu sebeple gerektiğinde O, ibrişimden, yünden, pamuktan, hatta keçi kılından dokunmuş elbiseyi giyer ve tevazu göstererek: “Ben âciz bir kulum” buyururlardı. (1)

            Hz. Peygamber (s.a.s.) özel hayatında ihtiyari fakrı tercih etmiş, daha ziyade Hz. Aişe’nin odasında ashabtan gelen hediyelerin çoğunu yoksullara ve Suffe talebelerine aktarmıştır. Bununla beraber O, Müslümanlara meşru olduğunu göstermek ve beslenmenin önemini vurgulamak için çeşitli gıdalardan yemiştir. Meselâ tavuk eti, bazı kuş etleri, koyun etinden hazırlanmış kebap, kurutulmuş et (bir çeşit pastırma), süt, bal, peynir bunlardan bazılarıdır.

            Yiyecekleri arasında zeytin yağı, sirke, kabak, tirit, kavrulmuş un ve helvaya da rastlıyoruz. Her gün aynı gıdayı değil de mümkünse farklı gıdalar almayı tercih etmiş; yemeklere zaman zaman biber, zencefil, tarçın gibi baharat çeşitlerini serpmiştir. Onun sofrasında daima baş köşede olan iki yiyecek maddesinden biri arpa ekmeği, diğeri de ise hurma idi. Bazen uzun süre bunlarla yetindiği olurdu.

            Peygamberimiz (s.a.s.) yemekten önce ellerini, yemekten sonra hem ellerini hem de ağzını yıkardı. Yemeğe besmele ile başlar, bitirdiğinde elhamdülillah derdi, sofrada çöpe atılacak herhangi bir yemek ya da ekmek artığına müsaade etmezdi. Yemek devam ederken müsaade almaksızın herkesten önce kalkılmasını doğru bulmazdı. Karnını tıka-basa doldurmaz, bir yemeği beğenmemezlik etmezdi; arzu ederse yer, etmezse yemezdi; vakti müsaitse davete icabet ederdi. Suyu, dibi görülen kaptan içerdi. Bal şerbetini ve nebiz denilen bir çeşit hurma ve üzüm kompostosunun tazesini severdi.(2)

            Peygamberimiz (s.a.s.) örfte mevcut olan sedir, divan, yatak, yorgan, ihram, ibrik, leğen ve bunun gibi ev eşyası kullanmış, ama en pahalısı olsun diye özel bir arzu beslememiştir. Elbisesi konusunda belirttiğimiz gibi Peygamberimizin (s.a.s.) bu konudaki prensibi de
            “Sadelik, ihtiyacı giderme, tertiplilik ve temizlik”tir.


            (1) Bk. Tirmizi, Şemail, 12; Hüsâmeddin Nakşibendi, Şerh-i Şemail, 76 vd; İbn Sa’d, Tabakât, I, 391-398, 449 vd.d,

            (2) Bk. Tirmizi, Şemail, 15-16; H.Nakşibendi, a.g.e., 146.

            #763334
            Anonim

              Toplumla Münasebetleri

              Peygamber Efendimiz (s.a.s.) yediden yetmişe her yaşta ve her meslekteki kişilere sıcak bir alâka göstermiş, insanlar arasındaki ayrıcalıkları ortadan kaldırmış, oluşturduğu yeni toplumda herkese hakkını vermiştir. Müslümanları her gün daha mutlu, daha müreffeh bir hayat seviyesine ulaştırmak onun en başta gelen çabaları arasındadır. Mü’minlerin birbirlerini şefkatle bağrına basması, samimî bir sevgi ile birbirlerini sevmeleri, bir binanın tuğlaları gibi birlik içinde kenetlenmeleri, sıkıntıda ve neş’ede, darlıkta ve bollukta değişmeyen bir tesanüt hissiyle birbirlerini kucaklamaları ve desteklemeleri, birbirlerine haset etmemeleri, kin beslememeleri, gururdan kibirden kaçınmaları, gösterişten uzak durmaları, mahviyetli davranmaları onun başlıca tavsiyeleri arasındadır. Şunu kesinlikle söyleyebiliriz ki, Peygamberimiz (s.a.s.)’in toplum ilişkilerine hakim kılmayı istediği prensipler “Adalet, şefkat, merhamet, müsamaha, cömertlik ve yardımlaşma…” gibi yüksek faziletlerdir.

              Peygamberimiz (s.a.s.), yoksullara çok yakınlık gösterir; zenginlere, mağrur olmamalarını, sahip oldukları maddî başarıların fakirlerin emeklerinin eseri olduğunu söylüyordu;

              Alnının teri kurumadan işçiye ücretini ödeyiniz!” (1) diyerek Müslüman işverenlere talimat veriyordu. İşçilere de yaptıkları işi en sağlam bir şekilde yapmalarını tembih ediyordu. Birgün üst başlarından yoksul oldukları anlaşılan bir grup insan, peygamberimizi (s.a.s.) ziyarete gelmişti. Bu durumdan müteessir olan Peygamberimiz (s.a.s.), derhâl ashabını harekete geçirdi ve yoksul kimselere gereken yardımın yapılmasını sağladı.

              Toplumla ilişkilerde hitabet, konuşma önemlidir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) konuştuğu zaman ağır ağır, tane tane konuşurdu. O konuşurken söylenileni anlamamak mümkün değildi. Dinleyenler âdeta anlatılanları ezberleyebilirlerdi.

              Hitap ettiği kişiler sayıca az olsun çok olsun konuşmasında sade, zarif, tabiî ve samimî bir üslûba sahipti.

              Davetlere mümkün mertebe katılır, her fırsatta insanların içine girer, onlarla iç içe, her konuda sohbet ederdi.

              Nitekim ashabtan Zeyd bin Sabit Hazretleri:

              “Peygamberimiz (s.a.s.)’in toplum içine katılarak çeşitli konularda sahabesi ile sohbet ettiğini” belirtiyor.(2) Katıldığı davetlerde sırf arpa ekmeği ve hurma bile olsa onu şevkle yer ve ev sahibine herhangi bir sıkıntı vermezdi.(3)

              Peygamberimiz (s.a.s.) sık sık çarşıya pazara çıkar, dükkânlara uğrar, bazen ölçüyü tartıyı eline alarak nasıl tartılıp ölçülmesi gerektiğini esnafa gösterir, alışverişte dürüst olmalarını tavsiye eder, üretici ve tüketicinin aldanmadan alışveriş yapmalarını sağlardı.

              Her müşkili olan kişi endişesizce Peygamberimiz (s.a.s.)’in huzuruna girer, sorusunu sorar, cevabını alırdı. Hastalarla ilgilenir, geçmiş olsun der, ağır ise telkinde bulunur, cenazeye gider, yakınlarına taziye verir, teselli ederdi.

              Komşuyu düşünmek imanın bir gereği idi. Peygamberimiz (s.a.s.), tabiatındaki yüksek nezaketin bir eseri olarak kadınlara da son derece nazik davranırdı, kadınlara ait meseleleri daha ziyade zevceleri vasıtasıyla öğretirdi.

              (1) îbn Mâce, Ruhun, 4; Yorumu için bk. Hayreddin Karaman, islâm’da îşçi işveren Münasebetleri, 48-51.

              (2) Hoca M. Raif Efendi, Muhtasar Şemâil-i Şerif Tercümesi, 238.

              (3) A.g.e., 229

              #763397
              Anonim

                Peygamberimiz (s.a.s) Yuva kuracak Gençlere Yardım Ediyor

                Hz. Ali, Fâtıma’yı istemek üzere Peygamberimiz (s.a.s.)’in huzuruna gitti. Ancak, söyleyeceklerini sanki unutmuştu, neredeyse dili tutulmuştu. Hz. Peygamber (s.a.s.) “Her hâlde Fâtıma’yı istemeye geldin” diyerek ona yardımcı oldu.

                Hz. Ali sevinç içinde “evet” dedi. Ancak, verecek mehiri yoktu. Bu konuda da Peygamberimiz (s.a.s.) yardımcı oldu. Zırhını mehir olarak değerlendirebileceğini hatırlattı. Fakat bir de düğün yemeği vermek lâzımdı. Ashabtan bir zât, Hz. Ali’ye bir koç verdi. Ensar da aralarında mısır topladılar, düğün yemeği hazırlandı. Peygamberimiz (s.a.s.), Hz. Ali ve Fatıma’ya “Allah’ım, ikisini mesut et, onlar hakkında evliliklerini hayırlı kıl” diye dua etti. Hz. Ali’nin evinde eşya olarak bir hasır, yastık, içi lif dolu bir yatak, çömlek ve testi gibi şeyler vardı. Bunları da zırhını satarak elde ettiği para ile almıştı. O paranın bir kısmı ile de Hz. Fâtıma için ziynet almıştı. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) Hz. Fâtıma’ya çeyiz olarak “Bir kumaş yaygı, bir kırba (su testisi), yastık, içi ot dolu bir yatak” hazırlamıştı. (1)

                Rasûlullâh (s.a.s.)’in hizmetinde bulunan bir genç vardı, adı Rebia idi. Yaşının ilerlediğini gören Peygamberimiz (s.a.s.) ona “Evlenmeyi düşünmüyor musun?” diye sordu. Rebia, mâlî imkânsızlıkları ve yürüttüğü hizmetin önemini düşünerek “hayır” cevabını verdi. Hz. Peygamber (s.a.s.) tekrar sordu. Rebia aynı cevabı verdi. Nihayet üçüncüde bunda bir hikmet olduğunu düşünerek “Evlenmek istiyorum, emret, ne yapayım Yâ Rasûlullâh” dedi.

                Hz. Peygamber (s.a.s.) onu, Ensar’dan bir kabileye yolladı, o da gitti. Peygamberimiz (s.a.s.)’in selâmını aktararak kızlarını istedi. Onlar da “Baş üstüne” dediler. Sonucu büyük bir sevinçle Hz. Peygamber (s.a.s.)’e iletti. Ancak Rebia yoksuldu; ev eşyası, mehir ve düğün yemeği için para lâzımdı. Hz. Peygamber (s.a.s.) derhâl ashabını harekete geçirdi. Hızlı bir yardımlaşma başlatıldı ve biriken paralarla mehir olarak ziynet alındı, ev eşyası alındı, bir de koç satın alındı. Peygamberimiz (s.a.s.) de kendi evinden, un yapılmak üzere arpa verdi. Böylece Peygamberimiz (s.a.s.)’in yakın ilgisi ile Rebia Hazretlerinin düğünü yapılmış ve yeni bir yuva kurulmuş oldu. (2)

                Müslümanlar arasında Cüleybib denilen bir kimse vardı. Bu kişi, kadınların yanında dikkatsiz davranmakla tanınırdı, bu sebeple diğer Müslümanlar, ailelerini ondan sakındırırlardı. İşte herkesin, cemiyetin dışına iter gibi davrandığı bu zâta da Hz. Peygamber (s.a.s.) sahip çıktı. Hz. Peygamber (s.a.s.) bizzat Ensar’dan bir aileye giderek kızlarını istedi.

                Kızı Efendimizin kendisine istediğini sanan aile büyükleri “memnuniyetle” dediler. Ancak Peygamberimiz (s.a.s.): “Cüleybib için” deyince vermekten kaçındılar. Annesinden konunun içyüzünü öğrenen kız ise “Rasûlullâh asla benim fenalığımı istemez” diyerek Cüleybib’e varmayı kabul etti ve nikâh kıyıldı, bir yuva daha kuruldu. Rasûlullâh (s.a.s.)’in da bulunduğu bir savaşta Cüleybib şehid düşmüştü. Görgü şahitleri: “Düşmandan yedi kişi öldürdü, sonra şehid düştü” dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.s.): “Cüleybib bendendir, ben de ondanım” buyurdu. Ve kendi elleriyle toprağa verdi. Rasûl-i Ekrem, genç yaşta dul kalan ve vaktiyle onun hatırını kırmayarak Cüleybib’le evlenmeyi kabul eden hanıma şöyle dua etti: “Allah’ım, ona hayırlar ver, hayatı boyunca hiç bir sıkıntı gösterme!” (3)

                (1) Yusuf el-Kândehlevi, Hayâtü’s-Sahâbe (Hadislerle Müslümanlık), mtc. Ahmet M. Bü-yükçınar – A. Ömer Tekin – Yaşar Erol, istanbul 1975,111, 1275 vd. d.

                (2) A.g.e.,III, 1275 vd. d.

                (3) A.g.e., III, 1275 vd.d.

                #763398
                Anonim

                  Taşradan Gelen Misafirlere İlgisi

                  Mekke’nin fethi ve Hevazin zaferinden sonra, Arap Yarımadası’ndaki bütün kabilelerde İslâm’a girme temayülü belirdi. Çünkü Araplar öteden beri “Kâbe’nin komşuları, koruyucuları, bakıcıları” diye Kureyş’e itibar gösteriyorlardı. Halbuki Kureyş, artık istiklâlini kaybetmiş, İslâm ordusu karşısında yenilgiye uğramış ve Mekke yönetimi Müslümanların eline geçmişti. Taif civarında da Hevazin ve diğer kabileler mağlub edilmişti. Medine’deki İslâm yönetimi de bu gelişmelere bağlı olarak güçlenmişti. İşte bundan sonra Kur’ân-ı Kerim’in ifadesiyle, fevc fevc, akın akın Arap kabileleri İslâm’a girmek üzere harekete geçtiler. Gelen heyetlerle Medine dolup taşmaya başladı.

                  Hz. Peygamber (s.a.s.) onları devlet misafirhanelerinde ağırlıyordu. Bazı heyetler, Müslüman zenginlerin müsait durumdaki evlerinde misafir edilirlerdi. Heyetler kalabalık ise ayrı ayrı evlere taksim edilirlerdi, ihtiyâçları ev sahiplerince karşılanırdı. Ev sahibi, misafirleri ağırlayacak mâlî imkâna sahip değilse masrafları devlet hazinesinden karşılanırdı. Hz. Peygamber (s.a.s.) heyetleri genellikle Mescid’de kabul eder, oradan misafir edilecekleri yerlere gönderirdi.

                  Hz. Peygamber (s.a.s.) heyetlere öğretmen görevlendirirdi. Öğretmenler, taşralı misafirlere ana hatları ile İslâm’ı öğretirlerdi. İçlerinde kabiliyetli birini de imamlığa hazırlarlardı. Bir nevi hızlandırılmış bir eğitimden geçen misafirler, daha sonra Peygamberimiz (s.a.s.) tarafından imtihan edilirlerdi. Başarılı oldukları takdirde onları, kendi memleketlerine; “Öğrendiklerinizi döndüğünüzde kendi kabilenizin fertlerine de öğretin!” diyerek uğurlardı. İslâmî konularda kendini en iyi yetiştirmiş ve Kur’ân’dan ezberleri olan birini imam tayin ederdi. Câhiliye devrinde iken reis olanı İslâm döneminde de reis tayin ederdi.

                  Peygamberimiz (s.a.s.), taşralıları, memleketlerine uğurlarken onlara yeni elbiseler giydirir, bahşişler ve hediyeler verirdi; kendisi de onlarla görüşürken en güzel elbiselerini giyinirdi.

                  Bütün bu faaliyetler esnasında Peygamber Efendimiz (s.a.s.) taşradan gelen bu insanların her çeşit kabalıklarını sabır ve hoşgörü ile karşılar, onlara daima kolaylık gösterirdi. Ancak misafirler arasında İslâmiyet’e saldırıda bulunanlar olursa Peygamberimiz (s.a.s.) onları derhâl susturur ve gereken cevabı hemen verirdi. İyi niyetle tartışmaya gelenlerle de sonuna kadar sabırla tartışmayı sürdürürdü. Meselâ; Amir b. Tufeyl ile Erbed b. Kays İslâm’a saldırıda bulunmuşlar ve ânında karşılığını en sert şekilde almışlardı. Necran Hristiyan heyeti ile Peygamberimiz (s.a.s.) sabırla tartışmış ve hatta onlarla mübaheleye (yani kim haksız ise Allah’ın lâneti ona olsun demeye) bile girişmek istemişse de Hristiyan papazları “Muhammed haklı ise bu, aleyhimize olur” diyerek mübahaleyi kabul etmemişlerdi.(1) Peygamberimiz Benu Temim heyetinin arzusu üzerine onların şair ve hatiplerinin İslâm şair ve hatipleriyle yarışmasına izin vermişti.(2)

                  (1) Ek. îbn Sa’d, Tabakat, II, 357;Halebi, İnsâ-nü’l-Uyun, III, 212.

                  (2) îbn Sa’d, II, 293; Halebi, a.g.e.. III, 218; M. Asım Koksal, İslâm Tarihi, IX, 31 vd.

                  #763399
                  Anonim

                    Adaleti

                    Peygamberimiz (s.a.s.) adaletli insandı. Kimsenin haksızlığa uğratılmasına göz yummazdı. Esasen, doğrulukla adalet birbirini tamamlayan iki güzel haslet olup, bunların her ikisi de Peygamberimiz’de (s.a.s.) kemâl derecesinde idi.

                    Gençliğinden beri herkes onu “emin; güvenilir” olarak biliyordu. Ticaret arkadaşları onun hakkında “ne kimsenin hakkını yerdi, ne de kimseye hakkını yedirirdi. Hak konusunda hatır gönül dinlemezdi.” derler. Hz. Peygamber (s.a.s.) açıkça İslâmı davetle emrolunduğunda, Safa tepesinden Kureyşlilere: “Size şu dağın ardından düşman atlılarının gelmekte olduğunu söylesem inanır mısınız?” deyince; “Evet inanırız, çünkü sen hayatında asla yalan söylemedin.” cevabını veriyorlardı.

                    İnkârcılar Mekke dönemi boyunca Peygamberimiz (s.a.s.)’e “Şâir, mecnun, sihirbaz-büyücü” diyerek iftiralarla lekelemek istemişler, yabancılara onu böyle tanıtarak İslâm’ın yayılma hızını kesmek istemişler, fakat ona asla “Yalancı, hâin” diyememişlerdir.

                    Hatta Peygamberimiz (s.a.s.)’in mektubunu Şam’da alan Bizans İmparatorunun: “Daha önce bu adamın yalanına rastladınız mı?” sorusuna Peygamberimiz (s.a.s.)’in baş düşmanlarından olmasına rağmen Ebu Süfyan “Hayır, asla!” diye cevap vermek zorunda kalmıştır. Cenâb-ı Hak, Peygamberimiz (s.a.s.)’e “Emrolunduğun gibi dosdoğru hareket et!” talimatını vermiş, Peygamberimiz (s.a.s.) de hayatı boyunca sırat-ı müstakimden ayrılmamıştır.

                    Bir kere Mahzumîlerden bir kadın hırsızlık etmişti. Yüksek bir aileye mensuptu. Bu yüzden Kureyşliler bu kadının ceza görmesine taraftar olmamışlar, Hz. Üsâme’yi de tavassut için Peygamberimiz (s.a.s.)’e göndermişlerdi. Çünkü Peygamberimiz (s.a.s.) Hz. Üsâme’yi çok severdi. İşte bu esnada Rasûl-i Ekrem Hazretleri (s.a.s.) şöyle buyurdu:

                    “(Bugün medeniyetlerinden hiç bir eser kalmayan eski milletler) İsrailoğulları, bu gibi taraf tutmalar yüzünden helak oldular. Bunlar fakirler üzerine en şiddetli cezaları tatbik eder, nüfuzlu ve zengin olanları cezasız bırakırlardı… Şayet kızım Fâtıma aynı suçu işleseydi gereken cezayı ona da verirdim.” (1)

                    Rebeze’den Medine’ye gelmekte olan Sa’lebe Oğullarından bir grup insan, şehrin yakınında bir yerde konaklamışlardı. Peygamberimiz (s.a.s.) onlarla karşılaştı ve satın almak istediği bir devenin fiyatını sordu. Pazarlık yapıldı.

                    Peygamberimiz (s.a.s.), deveyi alarak Medine’ye döndü. Fakat oradakiler, deveyi satın alanın Hz. Peygamber (s.a.s.) olduğunu bilmiyorlardı. Parasını almadan deveyi verdikleri için tartışmaya giriştiler. İçlerinden bir kadın şöyle diyordu: “Niçin tartışıyorsunuz? Bu kadar parlak alınlı adam hiç görmedik. Dikkat etmediniz mi? Onun yüzü ayın on dördü gibi parlamaktaydı” Kadın, bu sözleriyle, deveyi satın alanın kendilerini aldatacak yaratılışta olmadığını anlatmak istemişti. Aradan çok geçmedi. Hava kararmak üzere idi, bu sırada bir zat geldi. Bir miktar yiyecekle devenin bedeli olan parayı getirdi ve “bunları Rasûlullâh (s.a.s.)’in gönderdiğini” söyledi. Topluluk ertesi gün şehre girdiğinde

                    Peygamberimiz (s.a.s.) Mescid’de ashabına nasihat etmekle meşguldü. Bu esnada Ensar’dan bir zât Salebe Oğullarının geçmişte akrabasından birini öldürdüklerini, şimdi onlardan birinin öldürülmesi gerektiğini söyleyince Peygamberimiz (s.a.s.): “Hayır bunu yapamazsınız! Bir evlâd babasının suçu yüzünden öldürülmez!” buyurdu.(2) Bir defasında da ganimet dağıtılırken taşkın hareketlerde bulunan birine Peygamberimiz (s.a.s.) “Sabırlı ol, sıranı bekle!” diye elindeki ince değneği uzatmış, adamın yüzü hafifçe çizilmişti. Peygamberimiz (s.a.s.) hemen değneği, adamın eline vererek “İşte yüzüm!” demişse de adam hatasını anlamış olarak Peygamberimiz (s.a.s.)’den özür dilemişti.(3)

                    Hasılı, Peygamberimiz (s.a.s.), sözün tam anlamıyla adalet ve insaf sahibi idi.

                    (1) İbnMâce, Hudud, 6/2547.

                    (2) Şibli, Asr-ı Saâdet, mtc. Ö. Rıza Doğrul, şad O. Zeki Mollaahmetoğlu, II, 74.

                    (3) A.g.e., 75.

                    #763400
                    Anonim

                      Tevazuu

                      Hz. Ömer’(r.a)den rivayete göre Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Hristiyanların İsa hakkında Allah’ın oğlu dedikleri gibi, beni övgüde, aşırı gitmeyin. Ben ancak Allah’ın kuluyum. Siz de benim hakkımda Allah’ın kulu ve elçisi deyin.”

                      Hz. Enes (r.a) nakleder: Bir adam Hz. Peygamber (s.a.s.)e: “Ey Efendimiz ve Efendimizin oğlu!” diye hitab edince: “Böyle söylemeyiniz! Şeytan sizi heva ve hevese kaptırmasın. Ben sadece Abdullah’ın oğlu Muhammed ve Allah’ın Rasûluyüm.” diye cevap verdi.(1)

                      Ev içindeki davranışları da onun ne kadar mütevazı olduğunu gösteriyor. Hz. Aişe’den, ev içinde Peygamberimiz (s.a.s.)’in davranışlarından sorulduğunda şu bilgiyi verdi:

                      Peygamberimiz (s.a.s.) evine geldiğinde herhangi bir fevkalâdelik ve inziva göstermeden insanlardan herhangi biri gibi tevazu ile davranırdı. Kendi elbisesinin söküğü ile meşgul olur, koyunları eli ile sağar, ailelerine ev işlerinde gerekli olan kısımlarda yardımcı olurdu. Çarşıya pazara gider, bizzat alış veriş yapar ve yükünü kendisi taşırdı.

                      Ashâb-ı Kiram: ‘Müsaade buyurunuz da biz taşıyalım.’ derlerse de: ‘Herkes kendi yükünü kendi taşısın.’ Buyururdu, pabuçlarını kendisi tamir ederdi.” (2)

                      Merkebe biner, yün elbise giyer, hizmetçinin-kölenin dâvetine katılırdı. Hizmetçilerle ve dul kadınlarla beraber olur, onların ihtiyaçlarını görürdü. Bir-gün huzuruna bir kadın geldi: “Ya Rasûlullâh benim size arz edecek bir ihtiyacım var!” dedi. Bu, yaşlı bir kadındı, belki de bunamıştı. Buna rağmen Peygamberimiz (s.a.s.) her insana verdiği değeri ona da verdi: “Ey kadın, Medine’nin herhangi bir yerinde, nerede istersen geleyim, ihtiyacını söyle, karşılayalım!” dedi. Kadın çıkıp Medine sokaklarından birinde oturdu.

                      Peygamberimiz (s.a.s.) de gidip ihtiyacını öğrendi ve kendisine yardımcı oldu.(3)

                      Enes b. Mâlik (r.a) anlatır: Hz. Peygamber (s.a.s.) bir kere Hacca gitmişler, giderken yolda bir deveye binmişlerdi. Devenin semeri köhne idi. Bu semer üzerine örtülen örtü şayet satılsaydı dört dirhem bile etmezdi. Rasûl-i Ekrem Hazretleri bu kadar tevâzua rağmen yine de: “Allah’ım! Riya ve süm’adan (görsünler, işitsinler diye yapmaktan) uzak tut!” diyordu.(4)

                      Hz. Câbir (r.a) diyor ki: “Ben hastalanmıştım. Hz. Peygamber (s.a.s.) yürüyerek evimi şereflendirdiler ve benim hâlimi hatırımı sordular.”(5)

                      Birgün Ashâb-ı Kirâm’dan Abdullah b. Yusr Yarete gelmiş, huzuruna girince titremeye başlamıştı. Bunu gören Peygamberimiz (s.a.s.) o kişiye şöyle dedi: “Arkadaş, titreme! Ben kral değilim, Kureyş’den kuru ekmek yiyen bir kadının oğluyum.” (6)

                      Birgün Ashâb-ı Kirâm’dan Abdullah b. Yusr (r.a), Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’e pişirilmiş koyun eti hediye etmişti. Hz. Peygamber (s.a.s.) yanındaki Müslümanlarla diz çöküp yemeye koyuldu.

                      Derken, çölde göçebe hayatı yaşayan bir bedevî geldi ve “Bu nasıl oturuştur?” diye şaşkınlığını açığa vurmaktan kendini alamadı. Çünkü diz çöküp oturmak, törede âciz ve miskinlerin, yoksulların âdetiydi. Böylece bedevî, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in, yoksullar gibi oturuşuna bir anlam verememişti. Yüksek sezgisiyle bunu anlayan Peygamberimiz (s.a.s.): “Şüphesiz ki Cenâb-ı Hak, beni kerem sahibi bir kul kıldı, cebbar ve muannit kılmadı.” Buyurdu.(7)



                      (1) îbn Kesir, Şemâilü’r-Resul, mtc. Naim Erdoğan, istanbul 1938, 87; Tirmizi, Şemail,55.
                      (2) Tirmizi, Şemail, 57.
                      (3) İbn Kesir, a.g.e.. 88: Tirmizi. a.g.e.. 55.
                      (4) Hoca M. Raif Efendi, Muhtasar Şemâil-i Şerif Tercümesi, 229 vd.
                      (5) A.g.e., 236.
                      (6) Abdurrahman Azzam, Resul-i Ekrem’in Örnek Ahlâkı, mtc. Hayreddin Karaman, 61.
                      (7) Hoca M. Raif Efendi, a.g.e., 103.

                      #763401
                      Anonim

                        Şefkat Ve Merhameti

                        Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’inde: “Biz seni âlemlere rahmet için gönderdik.” (Enbiyâ, 21/107) buyurmaktadır. Rahmet olarak gönderilen, Hz. Muhammed (s.a.s.)’dir. İbn Abbas Hazretleri bu âyetin tefsirinde şöyle der: “Onun rahmeti iman edenleri de etmeyenleri de içine almaktadır, iman edenlerin dünyada da âhirette de o rahmetten nasipleri vardır, îman etmeyenlere gelince; onlar da inkârları yüzünden hak ettikleri ‘kökünden helak olma’ azabının sonraya kalması ile bu rahmetten faydalanmaktadırlar.”

                        Hz. Ebu Bekir (r.a) dedi ki: “Ey Allah’ın Rasûlü, ihtiyarladın!” Peygamberimiz (s.a.s.) cevap verdi: “Hud, Vakıa, Mürselât, Amme Yetesâelun, İzeşşemsü Küvvirat (sureleri) beni ihtiyarlattı.” Şârih şöyle açıklıyor: “Bu surelerde âhiret ahvali ile ilgili bilgiler… yer alıyordu. Peygamberin canına bir şey olacak değil, fakat o, bize bizden daha şefkatli olduğundan bizim başımıza gelecekleri ve ümmetinin o surelerde tasvir olunan ahval içindeki yerini düşünüyordu, ağarma bundandır.”(1)

                        Hak Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Andolsun, size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya, uğramanız ona çok ağır ve güç gelir, üstünüze çok düşkündür. Mü’minleri cidden esirgeyicidir, bağışlayıcıdır O.” (Tevbe, 9/128). Bu âyetten açıkça anlaşıldığına göre Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) ümmetinin azap görmesi şöyle dursun, zahmet çekmesinden dahi üzüntü duyar. Ümmetinin sıkıntısı O’nun da sıkıntısı, sevinci O’nun da sevincidir.

                        Yukarıda mealini yazdığımız âyette Cenâb-ı Allah, Esmâü’l-Hüsnâ’sından olan “Rauf-Rahim (çok şefkatli-çok merhametli)” ifadelerini sadece bizim peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) hakkında lütfen ve keremen bir araya getirmiştir. Bundan da, Cenâb-ı Allah’ın, kullarına merhametli olduğu gibi Peygamber (s.a.s.)’in de ümmetine şefkatli, merhametli olduğu anlatılmak istenmektedir.(2)

                        Adamın biri bir kez Peygamberimizden düşmanları tel’in etmesini istemişti. Peygamberimiz (s.a.s.) o kişiye: “Ben lânet okumak için değil, âlemlere rahmet olmak için gönderildim”(3) cevabını vermiştir. Gerçekten de Mekke döneminin çok sıkıntılı günlerinde bile düşmanlarına beddua etmemiştir. Taifliler kendisini taşlamışlar, bütün bedeni bilhassa ayakları bacakları kan içinde kalmıştı. Şayet isteseydi, Cenâb-ı Allah, Tâif ve Mekke şehirlerini yerle bir ederdi. Fakat Peygamber (s.a.s.), Cenâb-ı Hak’dan böyle bir istekte bulunmadı. Aksine: “Allah’ım! Bunlar hakikati göremiyorlar, ama ümit ediyorum ki, bunların çocukları birgün gerçeği göreceklerdir.”(4) diyordu.

                        Mekke’nin fethinden sonra Tâif kuşatması uzayınca Peygamberimiz (s.a.s.) orayı terk ederken de lânet okumamış, rahmet dilemiş ve “Allah’ım! Tâiflilerin ıslahını ve hidayete erişmiş olarak huzuruma gelmelerini diliyorum” demişti. Mekke fethini müteakip Kâbe avlusunda, karşısında esir olarak duran ve 22 yıldan beri ellerinden gelen bütün kötülüğü yapan Mekkelileri bağışlaması onun merhamet ve bağışlama duygusunun nerelere ulaştığını göstermektedir.

                        Allah’ın rahmet ve mağfiretini yalnız kendisine ve Peygamberimiz (s.a.s.)’e ait kılmak üzere dua eden bir cahil bedevîye Allah’ın Rasûlu (s.a.s.): “Allah’ın lütuf ve rahmet dairesini çok darlaştırdın” buyurmuştur. (5)

                        O’nun şefkati aynı zamanda hayvanlara idi, tabiata idi. Hayvanlara fazla yük yüklenmemesini, iyi bakılmasını, eziyet edilmemesini ısrarla belirtiyor; kıyamet kopacak olsa, elinde de bir fidan olsa onu dikmeye vakti varsa dikip öyle öleceğini söylüyordu. Vücuda zarar verdiği için sarhoşluk veren içkileri yasaklıyor, aileleri yıkılmaktan kurtarmak için kumarı, nesli korumak için zinayı yasaklıyordu. Müslümanları bir ateş çukuruna düşmekten ısrarla koruyordu. O rahmet ve şefkat peygamberi idi.

                        (1) İbn Sa’d, Tabakat, I, 435.
                        (2) Bk. Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, IV, 2654 vd; O. Nasuhi Bilmen, Kur’ân-ı Kerim’in Türkçe Meâl-i Alisi ve Tefsiri, III, 135 (Tevbe Suresi’ninin 128. âyetinin tefsiri).
                        (3) Şibli, Asr-ı Saadet, II, 13.
                        (4) Tecrid, II, 760; tbn Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye, II, 62.
                        (5) Tecrid, XII, 128/1975.

                        #763410
                        Anonim

                          Vefakârlığı

                          Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) vefakâr bir insandı. Ahdinde dururdu, vadinde sadıktı, sözünden caymazdı, kendisine ve çevresindeki, ashabına yardımı dokunanları asla unutmaz, dostlarını sık sık arar, hâl hatırlarını sorar, Müslümanlara da böyle yapmalarını tavsiye ederdi. Buna dair yaşanmış birkaç örnek nakledelim:

                          Ashabtan Abdullah b. Ebi’l-Hamsa anlatır: “Hz. Peygamber’le (s.a.s.) bir alışveriş yapmıştım. Kendisine: ‘Biraz bekle gelirim’ dedim. Ancak ona verdiğim sözü unutmuştum. Aradan üç gün geçmişti, hatırlayıp gittiğimde o aynı yerde hâlâ beni bekliyordu.” (1)

                          Bundan anlaşıldığına göre Peygamberimiz (s.a.s.) güvenilir, sözünde durur bir tacir idi. O, iş ortağını beklemekle kalmayıp başına bir şey gelip gelmediğinden endişe etmişti.

                          Bir kere Habeşistan hükümdarının elçileri Peygamberimiz (s.a.s.)’in huzuruna gelmişlerdi. Peygamberimiz (s.a.s.) bunlarla yakından ilgilendi. Ashab’tan bazıları: “Ey Allah’ın Rasûlü! Biz hizmete yetişiriz, siz istirahat buyurunuz!” dediler. Fakat Peygamberimiz (s.a.s.) bunlara şu cevabı verdi: “Bunlar, Habeşistan’a göç etmiş olan ashabıma yer göstermiş, ikram etmişlerdi. Şimdi bunlara karşılık ben de hizmet etmek isterim.”

                          Mut’im b. Adiy (r.a) Kureyş’li inkârcıların ileri gelenlerindendi. Vaktiyle Peygamberimiz (s.a.s.), Taif yolculuğundan şehre dönerken düşmanları onu şehre almak istememişlerdi; Peygamberimiz (s.a.s.) sıra ile birçok ileri gelen Mekkelinin himayesini istedi, fakat hepsi reddettiler. Ancak Mut’im kabul etti, oğullarını silâhlandırarak Hz. Peygamber (s.a.s.)’i şehre aldı. Aradan yıllar geçti, Mut’im Bedir Savaşı’nda Kureyşli diğer inkârcılarla birlikte Müslümanlara karşı savaştı ve öldürüldü. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in şairi Hassan, bu zâtın ölümünün ardından anlamlı bir mersiye yazmış, şiirinde onun vaktiyle Peygamberimiz (s.a.s.)’i himaye ettiğinden söz ederek iyilikle anmıştı.

                          Peygamber (s.a.s.), kendi adına gösterilen bu vefakârlıktan son derece hoşnut oluyordu. Düşman esirlerine ne yapılacağı tartışılırken Peygamberimiz (s.a.s.)’in söylemiş olduğu şu söz de onun vefakârlığının hangi noktalara vardığını göstermesi bakımından anlamlıdır: “Şayet Mut’im b. Adiy sağ olup da benden esirleri isteseydi, fidye (kurtuluş akçesi) istemeden hepsini serbest bırakırdım.”(2)

                          Hz. Peygamber (s.a.s.) müttefiklerine karşı da vefalı idi. Hudeybiye Musalahasında Müslümanların yanında andlaşmaya katılan Huzâe kabilesi, Kureyş’in yanında andlaşmaya giren Benu Bekir’in saldırısına uğramıştı. Kureyşliler de bu saldırıyı el altından destekliyorlardı.

                          Huzâeliler durumu Hz. Muhammed (s.a.s.)’e ilettiklerinde O, derhâl Kureyşlilere ültimatom gönderdi ve peşinden ordu hazırladı. Bu olay Mekke fethinin sebebi olarak tarihe geçti. Böylece Peygamberimiz (s.a.s.), saldırıya uğrayan bir müttefikini yalnız bırakmamış oluyordu.(3)

                          Peygamberimiz (s.a.s.) kendisini tanımak üzere taşradan gelen kabile temsilcilerini misafirhanelerde ağırlar, onlara yakınlık gösterir, öğretmenler tayin eder, maddî ihtiyaçlarını gidermekle ilgili vazifeliler seçer; kabilelerine döneceklerinde de azıklar hazırlatır, yeni elbiseler alıverir, bahşişler verir, İslâm dinine ilgi duyarak Medine’ye kendisini ziyarete gelen bu insanları unutamayacakları bir vefa duygusu ile uğurlardı.

                          (1) İbn Sa’d, Tabakat, VII, 59; Şibli, Asr-ı Saade-t, I, 137.

                          (2) A. Azzam, Resul-i Ekrem’in örnefe Ahlâkı, mtc. H. Karaman, 36 vd.

                          (3) A.g.e.,37.

                          #763411
                          Anonim

                            Cömertliği

                            Cömertlik, Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in en belirgin vasıflarından biridir. Nitekim Câbir b. Abdullah (r.a) der ki: “Rasûl-i Ekrem Hazretlerinden dünya ile ilgili bir şey istenilince asla red cevabı vermez, istenilen şey varsa verir, yoksa vadederdi.”(1)

                            Şimdi Hz. Ömer (r.a)’ın naklettiği şu hâdiseye bakalım:

                            Rasûlullâh (s.a.s.)’in huzuruna bir yoksul gelir, bir şey ister.
                            Fakat istediği şeye sahip olamadığı için Peygamberimiz (s.a.s.) üzülür ve ona gidip çarşıdan satın almasını, borçlu olarak da kendi adının yazılmasını, eline para geçtiğinde ödeyeceğini söyler. Halbuki aynı kişiye daha önce de yardım edilmiştir. Bunu bilen Hz. Ömer: “Ya Rasûlullâh, bu kişiye daha önceleri de yardım ettiniz, şimdi bu teklife ihtiyaç var mıdır?” demek ister. İster ama Peygamberimiz (s.a.s.) Hz. Ömer’in sözünden pek hoşnut olmaz; bu yüzünden anlaşılır. O anda; Ensar’dan bir zât:

                            “Ya Rasûlullâh infak et, Arş’ın sahibi olan Allah kendinizi fakir düşürür diye korkma!” diyerek görüşünü serdeder. Peygamberimiz (s.a.s.) bu zâtın görüşünü beğenir ve: “Ben infak ve yoksulluktan korkmamakla emrolundum” buyurur. Yani “İnfakın, yoksullara yardımın fakirlik doğuracağı” tarzında bir görüşü benimsemiyordu.(2)

                            Hz. Aişe (r.a)den naklolunduğuna göre Peygamberimiz (s.a.s.), kendisine bir hediye geldiği zaman, onu getiren kişiye daha fazla ve değerlisiyle karşılık verirdi. Rasûlullâh (s.a.s.) devrinde yaşayan bir İslâm kadının naklettiği şu hâdise buna misâl teşkil edebilir: Bu hanım diyor ki: “Rasûlullâh Efendimize (s.a.s.) bir tabak taze hurma ile üstü tevekli birkaç salatalık götürmüştüm. Bana altından mamul bir avuç dolusu kadın zineti ile karşılık verdi.”

                            Müslim’de şöyle naklolunur: Rasûlullâh (s.a.s.) İslâm üzere kendisinden istenilmiş olan herhangi bir şeyi muhakkak vermiştir. Bir defasında kendisine bir kimse gelmişti de Rasûlullâh (s.a.s.) ona iki dağ arasını dolduracak kadar çok koyun vermişti. O zât kendi kabilesinin yanına gidip: “Ey kavmim, Müslüman olunuz, çünkü Muhammed fakirlikten korkmaksızın büyük ihsanda bulunuyor” (3) demiştir.

                            Yine Müslim’de naklolunduğuna göre Safvan b. Ümeyye (r.a) diyor ki: “Allah’a yemin ederim ki Rasûlullâh (s.a.s.) bana çok ihsanda bulunmuştur. Başlangıçta O, bana göre insanların en çok buğzedilecek olanı idi. Fakat bana ihsân etmekte devam etti. Nihayet benim yanımda insanların en sevimlisi oldu.”(4)

                            Hz. Enes (r.a)ın şu sözü de bu tip gelişmelere ışık tutmaktadır: “Bazen bir kimse ancak dünyayı isteyerek Müslümanlığa girerdi. Fakat İslâm’a girince artık Müslümanlık kendisine dünyadan ve dünya üzerindeki her şeyden daha sevimli olurdu.”(5)

                            İbn Abbas Hazretleri de şöyle diyor: “Hz. Peygamber (s.a.s.), halkın en cömerdi idi. En cömert olduğu zaman da Ramazan ayı idi. Muhakkak Cebrail (a.s.m) her sene Ramazan ayında Rasûlullâh (s.a.s.) ile buluşur. Rasûlullâh (s.a.s.) da ona Kur’ân-ı arz ederdi. Cebrail kendisiyle karşılaştığı zaman Rasûlullâh (s.a.s.), halkın faydalanması için gönderilmiş bulunan rüzgârdan daha cömert idi. Muhtaçlara daha çok ve daha çabuk yetişirdi.”(6)

                            (1) Müslim, Fedâil, 56; îbnSa’d, Tabakat, 328

                            (2) Hoca M. Raif Efendi, 244 vd.

                            (3) Müslim, Fedâil, 57.

                            (4) Müslim,Fedâil, 59.

                            (5) Müslim,Fedâil, 58.

                            (6) Hoca M. Raif Efendi, Muhtasar Şemâil-i Şerif Tercümesi, 243.

                            #763413
                            Anonim

                              Efendimiz (S.A.V) in Cesareti

                              Peygamber Efendimiz (s.a.s.), yumuşak huylu olduğu kadar cesurdu, yiğit ve kahramandı. Peygamberlik vazifesini ifa ederken karşılaştığı hâdiseler önündeki tavırlarında bu niteliği görmek mümkündür. Mekke döneminde İslâm’ı tebliğden alıkoymak için, O’na akla gelmedik engeller çıkarılmıştır. Fakat O, bunların hiçbirinden yılmamış, Allah’ına güvenerek çıktığı tebliğ yolunda kahramanca yürümüştür. O’nun sabrını, tahammülünü, cesaret ve kahramanlığını beşerî tehditler ve vaatler kaybettirememiştir. O, yoluna dikenler, sırtına deve işkembesi atıldığı zaman da, kendisine hükümdarlık zenginlik ve başkaca maddî imkânlar teklif olunduğu zaman da yolundan asla dönmemiş, azminde zerre kadar bir sarsılma meydana gelmemiştir. Allah için, İslâm için girdiği kavgalarda tam bir yiğit olarak görünmüştür.

                              Nitekim Hz. Ali (r.a) diyor ki: “Savaşlarda Hz. Peygamber (s.a.s.) kadar düşmana yaklaşan bir kimse bulunmazdı. Birçok defalar savaş kızışıp başımız sıkıntıya gelince Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)’e sığınırdık.” Hz. Enes (r.a) de: “Başımız dara düşünce Allah’ın Rasûlü ile korunurduk.” diyor.

                              Yine Hz. Enes b. Mâlik (r.a) nakleder:

                              Rasûlullâh (s.a.s.) insanların en güzeli idi, insanların en cömerdi idi, insanların en cesuru idi. Bir gece Medine halkı duydukları bir sesten fena hâlde korkmuşlar ve sesin geldiği yöne gitmişlerdi. Peygamber (s.a.s.) ise ashabını korkutan bu sesi işitince eline kılıcını alarak Ebu Talha’nın eğersiz atına binmiş ve Medine’yi dolaşıp hâdiseyi incelemiş, bu esnada Medineliler geride kalmıştı. Nihayet Rasûlullâh (s.a.s.), Ebu Talha’nın atı üzerinde ve kılıcı boynunda olarak geri döndü. Yolda Medine halkıyla karşılaştı. Onlara şöyle dedi: “Endişe edecek bir şey yok, neden korkuyorsunuz?” (1)

                              Uhud Savaşı’nda, İslâm ordusu birinci safhada Peygamberimiz (s.a.s.)’in harp taktiklerine uyarak üstünlük sağlamıştı fakat daha sonra kesin sonucu almadan ganimet toplamaya girişince ve yerlerini terk etmemeleri gereken okçular da ganimet toplama işine koşunca düşman süvari birliği arkadan kuşatmış, böylece Müslümanlar iki ateş altında kalmışlardı. Bu safhada Müslümanlar 70 şehid verdikleri hâlde; Peygamberimiz (s.a.s.) emir komutayı elinde bulundurdu ve büyük bir soğukkanlılıkla İslâm ordusunu çevresine topladı. Başarılı bir savunma ile düşmanı durdurdu. Peşinden de inkârcıları Mekke istikametinde günlerce takip etti. Peygamberimiz (s.a.s.) öyle bir kahramanlık ve cesaret ortaya koydu ki, müşrik ordusu geri dönerek yeniden savaşmayı göze alamadı.

                              Hevazin muharebesinde, İslâm ordusu Huneyn geçidine geldiğinde düşman okçularının hücumuna uğramıştı. İslâm askerlerinin bu anî saldırıdan korunmak üzere siper aradıkları bir sırada, Peygamber Efendimiz (s.a.s.) sarsılmaz bir kaya gibi metanet göstermiş, savaş alanından bir adım bile gerilememiştir. Katırını düşmana doğru sürerek İslâm askerlerine “Nereye kaçıyorsunuz, ben Allah’ın Rasûlu’yum, Abdülmuttalib oğlu Abdullah oğlu Muhammed’im” diyerek ordusunu toparlamış ve zafere ulaşmayı başarmıştır.

                              Nitekim bir görgü tanığı şöyle diyor: “Şehadet ederim ki Hz. Peygamber (s.a.s.) bir adım bile gerilemedi. Savaş vahşî bir yangın gibi yayıldığı zaman, hepimiz Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)’in çevresine sığındık. O’nun yanında durmak en büyük cesaret sayılıyordu.”

                              (1) Müslim, Fedâil, 48; İbn Sa’d, I, 373.

                              #763414
                              Anonim

                                Utanması

                                Haya ve edep Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.)’de taçlanmış, çiçek çiçek açmıştır. O, kimseyi azarlamaz, tane tane konuşur; tebessümü yüzünden eksik etmezdi. Şımarıklığı, gururu ve büyüklük taslamayı asla sevmezdi.

                                Peygamberimiz (s.a.s.)’in gençliğini ve orta yaşlılığını geçirdiği Arabistan’ın Hicaz bölgesinde, edep ve haya dışı âdetler ortalığı kaplamış olduğu hâlde, Yüce Rasûl bu gibi âdetlerin hiç birine uymamıştır. Cenâb-ı Hak, geleceğin müjdecisini bu çirkin âdetlere bulaşmaktan korumuştu. O sıralarda Arabistan’da Kâbe’yi çıplak tavaf etmek ve başkalarının yanında çıplak yıkanmak gibi haya ve edep dışı âdetler de vardı. Peygamberimiz (s.a.s.) bu kabil hareketlerden daima nefret ederdi. Henüz Mekke’de amcasının koyunlarını güderken, iki gün üst üste Kureyşli gençlerin katıldığı bir eğlenceye katılmak istemişse de, o esnada gözlerini uyku bürümüş ve uyandığında, eğlencenin bittiğini anlamıştı. Bir daha da böyle bir teşebbüste bulunmadı.(1)

                                Kâbe tamiri sırasında O da Abdülmuttalib oğulları adına taş taşımakta idi. Kureyşli gençler elbiselerinin eteklerini omuzlarına toplayarak taşıyorlardı.

                                Böylece omuzları acımamış oluyordu. Ama etekleri kalkınca haya ve edep dışı bir görüntü ortaya çıkıyordu. Henüz yaşı genç olan Hz. Muhammed (s.a.s.) de bir defa bunu deneyecek oldu. Ama gizli bir el (bir melek) O’nun eteğini yere doğru öyle bir kuvvetle çekiyordu ki, Hz. Peygamber (s.a.s.), Kureyşli gençlerin düştüğü durumdan korunmuş oluyordu.(2) Peygamberimiz (s.a.s.), putlardan nefret ederdi.

                                Onlar şerefine verilen ziyafet ve şölenlere asla katılmazdı. Fakat bir yıl halaları O’nu zorladılar, ancak Kureyşli ileri gelen ailelerin katılabileceği, putlar onuruna verilen bir ziyafete yeğenlerini de götürmek istediler. Henüz küçük bir çocuk olan Hz. Muhammed (s.a.s.), ne kadar direndiyse de halaları “Böyle bir günde Abdullah’ın yetimini yapayalnız evde bırakamayız, bu, bizim mürüvvetimize sığmaz.” diye düşünüyorlardı. Fakat henüz yolda giderken Peygamberimiz (s.a.s.)’in yüzünde, görünmeyen bir sesin şakladığı duyuldu.

                                Hz. Muhammed (s.a.s.), kendisini yerde bulmuştu. Rengi sararmış, mecalsiz kalmıştı. Halaları hemen onu kaldırdılar ve eve döndüler, O’nun istirahatını sağladılar ve bir daha putlarla ilgili hiçbir toplantıya O’nu götürmediler. Görüldüğü gibi edep ve haya dışı hareketlerden İslâm’dan önceki dönemde de Hz. Muhammed (s.a.s.) ilâhî bir kontrol ile korunmuştur.

                                Ebu Said el Hudrî (r.a) diyor ki: “Nebi (s.a.s.) haya cihetiyle, kendi köşesinde oturan bakire kızdan daha utangaçtı.” (3)

                                Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)’in ne kadar haya sahibi olduğunu Ebu Said el Hudrî Hazretlerinin bu sözünden açıkça anlamaktayız. Peygamberimiz (s.a.s.) gıybet etmez, gıybeti yasaklar, dedikoduyu men eder, kendisine başkalarından dedikodu tarzında lâf iletilmesini doğru bulmazdı. İnsanların kusurlarını yüzüne vurmaz; hataları, kusur sahibinin adını anmaksızın genele dönük olarak zikreder, herkesin böyle fenalıklardan kaçınmasını belirtirdi.

                                “Haya imandandır” buyuran Peygamberimiz (s.a.s.), pek fazla utangaç olması yüzünden arkadaşları tarafından kınanan biri hakkında: “O’nu hâline bırakınız. Çünkü haya imandandır” buyurmuştur. Bir başka zaman, Peygamberimiz (s.a.s.), ashabına: “Haya insan için zinettir” diyerek öğüt vermişlerdir.

                                Şunu bilmek lâzımdır ki; haya, insanın karakterini taşır ve hiç bir millet hayadan müstağni kalamaz. Fazilete talip insan için edep ve haya, ilâhî nurla örülmüş bir taçdır. Onu giyen, her fenalıktan uzak kalır.

                                (1) İbnü’l-Esir, el-Kâmil, II, 38.

                                (2) İbn Hişam, es—Sire, I, 194.

                                (3) Tecrid, IX, 276/1459; İbn Sa’d, Tabakat, I,368.

                                #763415
                                Anonim

                                  Müsamahası

                                  Peygamber Efendimiz (s.a.s.) müsamahakâr bir büyük gönle malikti. O’nun adı Cenâb-ı Allah tarafından “çok acıyan, çok şefkatli” manâsına gelen kelimelerle beraber yazıldı. Hz. Aişe (r.a) şöyle diyor: “Rasûlullâh (s.a.s.), çirkin sözler söylemezdi. Haya, terbiye ve nezakete aykırı hiç bir davranışta bulunmazdı. Çarşı ve pazarlarda yüksek sesle konuşup gürültü çıkartmazdı, kötülüğe kötülükle karşılık vermezdi; affeder, bağışlardı.”

                                  Yine Hz. Aişe (r.a) şöyle diyor: “Rasûlullâh (s.a.s.), iki şey arasında muhayyer kılındı mı tercih edeceği şey, günah olmadığı müddetçe O muhakkak kolay olanını alırdı. Eğer günahı gerektiren bir şey olursa, kendisi ondan halkın en uzak bulunanı olurdu. Rasûlullâh (s.a.s.), Aziz ve Celil olan Allah’a karşı hürmetsizlik hâli olması müstesna, kendisi için kin tutup öç almamıştır.” (1)

                                  Abdullah b. Ömer (r.a) şöyle der: “Hz. Peygamber (s.a.s.) fiil ve hareketlerinde taşkınlık yapacak seciyede değildi. Taşkınlık da yapmış değildir.”

                                  Hz. Aişe (r.a) anlatır: “Rasûlullâh (s.a.s.), Allah yolunda cihad etmesi hâli müstesna, hiçbir şeye; ne bir kadına, ne de bir hizmetçiye asla eliyle vurmamıştır. Hiçbir kimse O’ndan (söz ve davranış olarak) asla herhangi bir eziyet ve zarar görmemiştir. Nerede kaldı ki Peygamber (s.a.s.) kendi arkadaşı için intikam duyguları beslemiş olsun. Meğer ki Allah’ın haramlarına karşı hürmetsizlik edilmiş olsun, işte bu takdirde Aziz ve Celil olan Allah için öfkelenir, öç alırdı.” (2)

                                  Kadı Beyzavî bu konuyu şöyle açıklıyor: “Hz. Peygamber (s.a.s.)in yumuşak huylu, sabırlı ve hakka riayetkâr olduğu anlaşılıyor. Eğer Allah hakkını ve insanların hakkını yerine getirmeseydi bu, zelillik ve horluk olurdu. Nefsi için intikam alsaydı sabırsız sayılırdı. Peygamberimiz (s.a.s.) iki aşırı uçtan sıyrılmış, sabır ve hakkaniyeti en olumlu, en mutedil şekilde benimsemiştir.”

                                  Enes b. Mâlik (r.a): “Rasûlullâh (s.a.s.) sövücü, lânet edici, çirkin söz söyleyici değildi” diyor.

                                  Yine Hz. Enes (r.a) şöyle nakleder: “Rasûlullâh (s.a.s.) ile giderken bir bedevî Hz. Peygamber (s.a.s.)’in cübbesinden öylesine sert çekti ki, boynuna baktığımda tırmalandığını gördüm. Bedevî: ‘Ey Muhammed! Yanında bulunan Allah’ın malından bana bir miktar verilmesini emret!’ dedi.

                                  Rasûlullâh (s.a.s.) döndü, güldü ve sonra ona bir şey verilmesini emretti.” (3)

                                  Hz. Enes (r.a)’ın naklettiğine göre Rasûl-i Ekrem Hazretleri (s.a.s.) “Bir kimsenin üzüleceği bir şeyi yüzüne karşı söylemez ve hiç bir kimsenin ayıbını yüzüne vurmazdı.”

                                  Peygamberimiz (s.a.s.) yasaklanması ve terk edilmesi gereken şeyleri umumî olarak söylerdi ki, o hatayı yapan kişi şahsına söylenmiş gibi incinmesin! Her işareti bir emir telâkki edilen Hz. Peygamber (s.a.s.), buna rağmen ümmetinin incinmemesi için azamî titizliği gösteriyordu.

                                  Peygamberimiz (s.a.s.), adamın birinin üstünde ağır bir kokunun herkesi rahatsız ettiğini gördü, üstelik göze batan sarı bir rengi vardı. Adam kalkıp gidinceye kadar bir şey söylemedi, yüzüne vurmadı. Kalkıp gittikten sonra orada bulunanlara: “Bu kişiye yumuşak bir yolla söyleseniz de bir daha bu rahatsız edici sarı renkli kokuyu kullanmasa!” dedi.

                                  Ashâb-ı Kiram, Peygamberimiz (s.a.s.) hakkında:

                                  “Hoşlanmadığı bir şey, yüzünden anlaşılırdı” diyor.

                                  Peygamberimiz (s.a.s.)’in şu hadisinin de çok derin anlamlan vardır: “Hiç kimse diğer biri hakkında bana (kötü) bir şey ulaştırmasın. Çünkü ben yanınıza kalbim selim olarak çıkmak isterim.”

                                  (1) Tecrid, IX, 276/1457.

                                  (2) Müslim, Fedâil, 79.

                                  (3) M. Asım Koksal, İslâm Tarihi, IX, 450 vd.

                                15 yazı görüntüleniyor - 46 ile 60 arası (toplam 79)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.