- Bu konu 115 yanıt içerir, 4 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
14 Ocak 2014: 09:01 #816498
Anonim
Hazret-i muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın risaletine delâlet eden
*bütün mucizeleri
*ve bütün delâil-i nübüvveti
*ve hakkaniyetinin bütün burhanları,birden hakikat-ı haşriyenin tahakkukuna şehadet ederek ispat ederler.
Çünkü; bu zâtın
*bütün hayatında
*bütün dâvaları,vahdâniyetten sonra haşirde temerküz ediyor.
|Sözler – s.147|
14 Ocak 2014: 09:13 #816499Anonim
Ey Rabb-i Rahîmim!
Resûl-i Ekreminin tâlimiyle ve Kur’ân-ı Hakîmin dersiyle anladım ki:
Başta Kur’ân ve Resûl-i Ekremin olarak,
bütün mukaddes kitaplar ve peygamberler
bu dünyada ve her tarafta nümuneleri görülen celâllî ve cemâllî isimlerinin tecellileri
daha parlak bir sûrette ebedü’l-âbâdda devam edeceğine
ve bu fâni âlemde rahîmâne cilveleri,
nümuneleri müşahede edilen ihsanatının daha şa’şaalı bir tarzda
dar-ı saadette istimrarına ve bekàsına
ve bu kısa hayat-ı dünyeviyede onları zevk ile gören
ve muhabbet ile refakat eden müştakların,
ebedde dahi refakatlerine ve beraber bulunmalarına
icma’ ve ittifak ile şehadet ve delâlet ve işaret ederler.Hem, yüzer mu’cizat-ı bâhirelerine ve âyât-ı kàtıalarına istinaden,
*başta Resûl-i Ekrem ve Kur’ân-ı Hakîmin olarak
*bütün nuranî ruhların sahipleri olan peygamberler
*ve bütün münevver kalblerin kutupları olan veliler
*ve bütün keskin ve nurlu akılların mâdenleri olan sıddıkînler,
*bütün suhuf-u Semâviyede ve kütüb ü mukaddesedesenin çok tekrar ile ettiğin binler vaadlerine ve tehditlerine istinaden, hem senin kudret ve rahmet ve inâyet ve hikmet ve celâl ve cemâl gibi âhireti iktiza eden kudsî sıfatlarına ve şe’nlerine ve senin izzet-i celâline ve saltanat-ı rubûbiyetine itimaden, hem âhiretin izlerini ve tereşşuhatını bildiren hadsiz keşfiyatlarına ve müşahedelerine ve ilmelyakîn ve aynelyakîn derecesinde bulunan itikadlarına ve imanlarına binaen saadet-i ebediyeyi insanlara müjdeliyorlar.
Ehl-i dalâlet için cehennem ve ehl-i hidâyet için cennet bulunduğunu haber verip ilân ediyorlar, kuvvetli iman edip şehadet ediyorlar.
|Sözler – s.150|
14 Ocak 2014: 09:18 #816500Anonim
Ve madem, nasıl ki Kâinatın Sahibi, kâinattan zemini ve zeminden nev-i insanı intihap edip gayet büyük bir makam, bir ehemmiyet vermiş. Öyle de, nev-i insandan dahi makàsıd-ı rububiyetine tevafuk eden ve kendilerini iman ve teslim ile Ona sevdiren hakikî insanlar olan enbiya ve evliya ve asfiyayı intihap edip kendine dost ve muhatap ederek onları mucizeler ve tevfiklerle ikram ve düşmanlarını semavî tokatlarla tazip ediyor.
Ve bu kıymetli ve sevimli dostlarından dahi,
onların imamı ve mefhari olan
Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmı intihap ederek,
ehemmiyetli küre-i arzın yarısını
ve ehemmiyetli nev-i insanın beşten birisini
uzun asırlarda onun nuruyla tenvir ediyor.Âdetâ bu kâinat onun için yaratılmış gibi,
bütün gayeleri onunla ve Onun diniyle ve Kur’ân’ı ile tezahür ediyor.Ve o pek çok kıymettar ve milyonlar sene yaşayacak kadar hadsiz hizmetlerinin ücretlerini
hadsiz bir zamanda almaya müstehak ve lâyık iken,
gayet meşakkatler ve mücahedeler içinde,
altmış üç sene gibi kısacık bir ömür verilmiş.Acaba hiçbir cihetle hiçbir imkânı,
hiçbir ihtimali,
hiçbir kabiliyeti var mı ki,
o zât, bütün emsâli ve dostlarıyla beraber dirilmesin?Ve şimdi de ruhen diri ve hayy olmasın, idam-ı ebedî ile mahvolsunlar?
Hâşâ, yüz bin defa hâşâ ve kellâ!
Evet, bütün kâinat ve hakikat-i âlem onun dirilmesini dâvâ eder ve hayatını Sahib-i Kâinattan talep ediyor.
|Sözler – s.155|
14 Ocak 2014: 09:24 #816501Anonim
Elbette kâinattaki hayat, kat’î bir surette Hayy-ı Ezelînin vücûb-u vücuduna kat’î şehadet ettiği gibi; o hayat-ı Ezeliyenin şuââtı, celevâtı, münâsebâtı olan “irsâl-i rusül” ve “inzâl-i kütüb” rükünlerine bakar, remzen ispat eder. Ve bilhassa risalet-i Muhammediye (a.s.m.) ve vahy-i Kur’ânî hayatın ruhu ve aklı hükmünde olduğundan, bu hayatın vücudu gibi hakkaniyetleri kat’îdir denilebilir.
Evet, nasıl ki hayat bu kâinattan süzülmüş bir hülâsadır.
Ve şuur ve his dahi hayattan süzülmüş, hayatın bir hülâsasıdır.
Ve akıl dahi şuurdan ve histen süzülmüş, şuurun bir hülâsasıdır.
Ve ruh dahi, hayatın hâlis ve sâfi bir cevheri ve sabit ve müstakil zâtıdır.Öyle de, maddî ve mânevî hayat-ı Muhammediye (a.s.m.) dahi,
hayattan ve ruh-u kâinattan süzülmüş hülâsatü’l-hülâsadırve risalet-i Muhammediye (a.s.m.) dahi,
kâinatın his ve şuur ve aklından süzülmüş en sâfi hülâsasıdır.Belki maddî ve mânevî hayat-ı Muhammediye (a.s.m.) dahi
âsârının şehadetiyle, hayat-ı kâinatın hayatıdır.Ve risalet-i Muhammediye (a.s.m.),
şuur-u kâinatın şuurudur ve nurudur.Ve vahy-i Kur’ân dahi, hayattar hakaikinin şehadetiyle, hayat-ı kâinatın ruhudur ve şuur-u kâinatın aklıdır.
Evet, evet, evet!
Eğer kâinattan risalet-i Muhammediyenin (a.s.m.) nuru çıksa, gitse, kâinat vefat edecek.
Eğer Kur’ân gitse, kâinat divâne olacak ve küre-i arz kafasını, aklını kaybedecek, belki şuursuz kalmış olan başını bir seyyareye çarpacak, bir kıyameti koparacak.|Sözler – s.164|
15 Ocak 2014: 16:51 #816525Anonim
O zât (a.s.m.) öyle bir şeriat ve bir İslâmiyet ve bir ubûdiyet ve bir dua ve bir davet ve bir imanla meydana çıkmış ki, onların ne misli var ne de olur.Ve onlardan daha mükemmel, ne bulunmuş ve ne de bulunur. Çünkü, ümmî bir zâtta (a.s.m.) zuhur eden o şeriat, on dört asrı ve nev-i beşerin humsunu, âdilâne ve hakkaniyet üzere ve müdakkikane hadsiz kanunlarıyla idare etmesi, emsal kabul etmez.
Hem, ümmî bir zâtın (a.s.m.) ef’âl ve akvâl ve ahvâlinden çıkan İslâmiyet, her asırda, üç yüz milyon insanın rehberi ve mercii ve akıllarının muallimi ve mürşidi ve kalblerinin münevviri ve musaffîsi ve nefislerinin mürebbîsi ve müzekkîsi ve ruhlarının medâr-ı inkişafı ve maden-i terakkiyatı olması cihetiyle, misli olamaz ve olamamış.
Hem, dininde bulunan bütün ibâdâtın bütün envâında en ileri olması; ve herkesten ziyade takvâda bulunması ve Allah’tan korkması; ve fevkalâde daimî mücahedat ve dağdağalar içinde tam tamına ubûdiyetin en ince esrarına kadar müraat etmesi; ve hiç kimseyi taklit etmeyerek ve tam mânâsıyla ve müptediyâne fakat en mükemmel olarak, hem iptidâ ve intihâyı birleştirerek yapması, elbette misli görülmez ve görünmemiş.
Hem binler dua ve münâcâtlarından Cevşenü’l-Kebîr ile, öyle bir marifet-i Rabbâniye ile, öyle bir derecede Rabbini tavsif ediyor ki, o zamandan beri gelen ehl-i mârifet ve ehl-i velâyet, telâhuk-u efkârla beraber, ne o mertebe-i marifete ve ne de o derece-i tavsife yetişememeleri gösteriyor ki, duada dahi onun misli yoktur. Risale-i Münâcâtın başında Cevşenü’l-Kebîr’in doksan dokuz fıkrasından bir fıkrasının kısacık bir meâlinin beyan edildiği yere bakan adam, “Cevşen’in dahi misli yoktur” diyecek.
Hem, tebliğ-i risalette ve nâsı hakka davette o derece metanet ve sebat ve cesaret göstermiş ki, büyük devletler ve büyük dinler, hattâ kavim ve kabilesi ve amcası ona şiddetli adavet ettikleri halde, zerre miktar bir eser-i tereddüt, bir telâş, bir korkaklık göstermemesi ve tek başıyla bütün dünyaya meydan okuması ve başa da çıkarması ve İslâmiyeti dünyanın başına geçirmesi ispat eder ki, tebliğ ve davette dahi misli olmamış ve olamaz.
Hem, imanda, öyle fevkalâde bir kuvvet ve harika bir yakîn ve mu’cizâne bir inkişaf ve cihanı ışıklandıran bir ulvî itikad taşımış ki, o zamanın hükümranı olan bütün efkârı ve akideleri ve hükemanın hikmetleri ve ruhanî reislerin ilimleri ona muarız ve muhalif ve münkir oldukları halde onun ne yakînine, ne itikadına, ne itimadına, ne itminanına hiçbir şüphe, hiçbir tereddüt, hiçbir zaaf, hiçbir vesvese vermemesi ve mâneviyatta ve meratib-i imaniyede terakki eden başta Sahabeler ve bütün ehl-i velâyet, onun, her vakit, mertebe-i imanından feyz almaları ve onu en yüksek derecede bulmaları, bilbedahe gösterir ki, imanı dahi emsalsizdir.
İşte, böyle emsalsiz bir şeriat ve misilsiz bir İslâmiyet ve harika bir ubûdiyet ve fevkalâde bir dua ve cihan-pesendâne bir dâvet ve mu’cizâne bir iman sahibinde, elbette hiçbir cihetle yalan olamaz ve aldatmaz diye anladı ve aklı dahi tasdik etti.Şualar-Âyetü’l-Kübra
Bediüzzaman Said Nursi17 Ocak 2014: 20:39 #816538Anonim
Ve o üstad ise, Seyyidimiz Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdır.
|Sözler – s.181|
17 Ocak 2014: 20:48 #816539Anonim
Ecnebî dinsizleri gibi de olamaz.
Çünkü onlarPeygamberi inkâr etseler, diğerlerini tanıyabilirler.
Peygamberleri bilmeseler de Allah’ı tanıyabilirler.
Allah’ı bilmeseler de, kemâlâta medar olacak bazı güzel hasletler bulunabilir.
Fakat bir Müslüman,hem enbiyayı,
hem Rabbini,
hem bütün kemâlâtıMuhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm vasıtasıyla biliyor.
Onun terbiyesini bırakan ve zincirinden çıkan,
daha hiçbir peygamberi tanımaz
ve Allah’ı da tanımaz
ve ruhunda kemâlâtı muhafaza edecek hiçbir esasatı bilemez.Çünkü,
peygamberlerin en âhiri
ve en büyükleri
ve dini ve daveti umum nev-i beşere baktığı için
ve mucizatça
ve dince umuma faik
ve bütün nev-i beşere bütün hakaikte üstadlık edip on dört asırda parlak bir surette ispat eden
ve nev-i beşerin medar-ı iftiharı bir zatın terbiye-i esasiyelerini ve usul-ü dinini terk eden,
elbette hiçbir cihette bir nur, bir kemâl bulamaz.Sukut-u mutlaka mahkûmdur.
|Sözler – s.209|
17 Ocak 2014: 20:51 #816540Anonim
Dünya ve âhirette ebedî ve daimî süruru isteyen, iman dairesindeki terbiye-i Muhammediyeyi (a.s.m.) kendine rehber etmek gerektir.
|Sözler – s.210|
17 Ocak 2014: 21:12 #816541Anonim
Rabian: Hem, Kur’ân’ı kelâm-ı beşer farz etmek, lâzım gelir ki,
nev’-i benî Âdemin en büyük ve muhteşem ordusu olan
ümmet-i Muhammediyenin (a.s.m.) mukaddes kumandanı olan Kur’ân,bilmüşahede kuvvetli kanunlarıyla,
esaslı düsturlarıyla,
nâfiz emirleriyle,
o pek büyük orduyu iki cihanı fethedecek bir derecede bir intizam verdiği
ve bir inzibat altına aldığı
-maddî ve mânevî teçhiz ettiği
ve umum o efradın derecâtına göre akıllarını talim
ve kalblerini terbiye
ve ruhlarını teshir
ve vicdanlarını tathir,
âzâ ve cevârihlerini istimal ve istihdam ettiği haldehâşâ, yüz bin defa hâşâ
kuvvetsiz,
kıymetsiz,
asılsız bir düzme farz edip,
yüz derece muhali kabul etmek lâzım gelmekle beraber;müddet-i hayatında ciddî harekâtıyla,..
Hakkın kanunlarını benî Âdeme ders veren
ve samimî ef’âliyle hakikatin düsturlarını beşere talim eden
ve hâlis ve makul akvâliyle istikametin ve saadetin usullerini gösteren ve tesis eden
ve bütün tarihçe-i hayatının şehadetiyle, Allah’ın azâbından çok havf eden
ve herkesten ziyade Allah’ı bilen ve bildiren
ve nev-i beşerin beşten birisine
ve küre-i arzın yarısına bin üç yüz elli sene kemâl-i haşmetle kumandanlık eden
ve cihanı velveleye veren
ve şöhretşiar şuûnâtıyla, nev-i beşerin, belki kâinatın elhak medar-ı fahri olan bir zâtıhâşâ, yüz bin defa hâşâ
sahtekâr,
Allah’tan korkmaz ve bilmez,
haysiyetini tanımaz,
insaniyetin âdi derecesinde farz etmekle,
yüz derece muhali birden irtikâp etmek lâzım gelir.
Çünkü şu meselenin ortası yoktur.Zira, farz-ı muhal olarak, Kur’ân kelâmullah olmazsa, Arştan düşse, orta yerde kalamaz. Belki yerde en yalancı birinin malı olduğunu kabul etmek lâzım gelir. Bu ise, ey Şeytan, yüz derece sen katmerli bir şeytan olsan, bozulmamış hiçbir aklı kandıramazsın ve çürümemiş hiçbir kalbi ikna edemezsin.
Şeytan döndü, dedi: “Nasıl kandıramam? Ekser insanlara ve insanın meşhur âkıllerine Kur’ân’ı ve Muhammed’i inkâr ettirdim.”
Elcevap
Evvelâ: Gayet uzak mesafeden bakılsa, en büyük şey, en küçük şey gibi görünebilir. Bir yıldız, bir mum kadar denilebilir.
Saniyen: Hem tebeî ve sathî bir nazarla bakılsa, gayet muhal birşey mümkün görünebilir.
Bir zaman bir ihtiyar adam Ramazan hilâlini görmek için semâya bakmış. Gözüne bir beyaz kıl inmiş. O kılı ay zannetmiş, “Ayı gördüm” demiş. İşte, muhaldir ki, hilâl o beyaz kıl olsun. Fakat kasten ve bizzat aya baktığı ve o saçı tebeî ve dolayısıyla ve ikinci derecede göründüğü için, o muhali mümkün telâkki etmiş.
|Sözler – s.263-264|
ilaahir..
17 Ocak 2014: 21:22 #816542Anonim
قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللهَ فَاتَّبِعُونِى يُحْبِبْكُمُ اللهُ
Madem kâinatta hüsn-ü san’at, bilmüşahede vardır ve kat’îdir. Elbette, risalet-i Ahmediye (a.s.m.), şuhud derecesinde bir kat’iyetle sübutu lâzım gelir. Zira, şu güzel masnuattaki hüsn-ü san’at ve ziynet-i suret gösteriyor ki, onların San’atkârında ehemmiyetli bir irade-i tahsin ve kuvvetli bir taleb-i tezyin vardır. Ve şu irade ve talep ise, o Sânide ulvî bir muhabbet ve masnularında izhar ettiği kemâlât-ı san’atına karşı kudsî bir rağbet var olduğunu gösteriyor. Ve şu muhabbet ve rağbet ise, masnuat içinde en münevver ve mükemmel fert olan insana daha ziyade müteveccih olup temerküz etmek ister.
İnsan ise, şecere-i hilkatin zîşuur meyvesidir. Meyve ise, en cemiyetli ve en uzak ve en ziyade nazarı âmm ve şuuru küllî bir cüz’îdir. Nazarı âmm ve şuuru küllî zat ise, o San’atkâr-ı Zülcemâle muhatap olup görüşen ve küllî şuurunu ve âmm nazarını tamamen Sâniinin perestişliğine ve san’atının istihsanına ve nimetinin şükrüne sarf eden en yüksek, en parlak bir fert olabilir.
Şimdi iki levha, iki daire görünüyor:
Biri, gayet muhteşem, muntazam bir daire-i Rububiyet ve gayet musannâ, murassâ bir levha-i san’at.
Diğeri, gayet münevver, müzehher bir daire-i ubûdiyet ve gayet vâsi, câmi’ bir levha-i tefekkür ve istihsan ve teşekkür ve iman vardır ki, ikinci daire, bütün kuvvetiyle birinci dairenin namına hareket eder.
İşte, o Sâniin bütün makàsıd-ı san’atperverânesine hizmet eden o daire reisinin ne derece o Sâni ile münasebettar ve onun nazarında ne kadar mahbup ve makbul olduğu bilbedâhe anlaşılır.
Acaba hiç akıl kabul eder mi ki, şu güzel masnuâtın bu derece san’atperver, hattâ ağzın her çeşit tadını nazara alan in’âmperver San’atkârı, Arş ve ferşi çınlattıracak bir velvele-i istihsan ve takdir içinde, ber ve bahri cezbeye getirecek bir zemzeme-i şükran ve tekbirle, perestişkârâne Ona müteveccih olan en güzel masnuuna karşı lâkayt kalsın ve onunla konuşmasın ve alâkadarâne onu resul yapıp güzel vaziyetinin başkalara da sirayet etmesini istemesin?
Kellâ! Konuşmamak ve onu resul yapmamak mümkün değil…
اِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللهِ اْلاِسْلاَمُ
مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ وَالَّذِينَ مَعَهُ اَشِدَّاءُ عَلَى اْلكُفَّارِ رُحَمَاۤءُ بَيْنَهُمْ
|Sözler – s.316-317|
18 Ocak 2014: 08:33 #816543Anonim
On Dokuzuncu Söz
Risalet-i Ahmediyeye dairdir
وَمَا مَدَحْتُ مُحَمَّداً بِمَقَالَتِى وَلٰكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَتِى بِمُحَمَّدٍ عَلَيْهِ الصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ 1
Evet, şu Söz güzeldir. Fakat onu güzelleştiren, güzellerin güzeli olan evsâf-ı Muhammediyedir.
On Dört Reşahâtı tazammun eden On Dördüncü Lem’anınBİRİNCİ REŞHASI
Rabbimizi bize tarif eden üç büyük, küllî muarrif var: Birisi şu kitab-ı kâinattır ki, bir nebze şehadetini on üç Lem’a ile Arabî Nur Risalesinden On Üçüncü Dersten işittik. Birisi şu kitab-ı kebîrin âyet-i kübrâsı olan Hâtemü’l-Enbiyâ Aleyhissalâtü Vesselâmdır. Birisi de Kur’ân-ı Azîmüşşandır. Şimdi, şu ikinci burhan-ı nâtıkı olan Hâtemü’l-Enbiyâ Aleyhissalâtü Vesselâmı tanımalıyız, dinlemeliyiz.
Evet, o burhanın şahs-ı mânevîsine bak:Sath-ı arz bir mescid,
Mekke bir mihrap,
Medine bir minber;o burhan-ı bâhir olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm
bütün ehl-i imana imam,
bütün insanlara hatip,
bütün enbiyaya reis,
bütün evliyaya seyyid,
bütün enbiya ve evliyadan mürekkep bir halka-i zikrin serzâkiri;
bütün enbiya hayattar kökleri,
bütün evliya tarâvettar semereleri bir şecere-i nuraniyedir ki,
herbir dâvâsını, mu’cizatlarına istinat eden bütün enbiya
ve kerametlerine itimat eden bütün evliya tasdik edip imza ediyorlar.Zira, o Lâ ilâhe illâllah der, dâvâ eder. Bütün sağ ve sol, yani mazi ve müstakbel taraflarında saf tutan o nuranî zâkirler, aynı kelimeyi tekrar ederek, icmâ ile, mânen Sadakte ve bilhakkı natakte derler.
Hangi vehmin haddi var ki, böyle hesapsız imzalarla teyid edilen bir müddeâya parmak karıştırsın?
1 : “Ben sözlerimle Muhammed’i (a,s.m.) övmüş olmadım; aslında sözlerimi Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmla övmüş ve güzelleştirmiş oldum.” İmam Rabbânî, Mektubat, 1:58.
|Sözler – s.319-320|
18 Ocak 2014: 08:38 #816544Anonim
İKİNCİ REŞHA
O nuranî burhan-ı tevhid, nasıl ki iki cenâhın icmâ ve tevatürüyle teyid ediliyor.
Öyle de,
Tevrat ve İncil gibi kütüb-ü semâviyenin HAŞİYE yüzler işârâtı
ve irhâsâtın binler rumuzâtı
ve hâtiflerin meşhur beşârâtı
ve kâhinlerin mütevatir şehâdâtı
ve şakk-ı kamer gibi binler mu’cizâtının delâlâtı
ve şeriatın hakkaniyeti ile teyid ve tasdik ettikleri gibi,
zâtında gayet kemâldeki ahlâk-ı hamîdesi
ve vazifesinde nihayet hüsnündeki secâyâ-yı gàliyesi
ve kemâl-i emniyeti
ve kuvvet-i imanını
ve gayet itminanını
ve nihayet vüsukunu gösteren fevkalâde takvâsı,
fevkalâde ubûdiyeti,
fevkalâde ciddiyeti,
fevkalâde metaneti,dâvâsında nihayet derecede sadık olduğunu güneş gibi âşikâre gösteriyor.
HAŞİYE : Hüseyin-i Cisrî Risale-i Hamidiye’sinde yüz on dört işârâtı o kitaplardan çıkarmıştır. Tahriften sonra bu kadar bulunsa, elbette daha evvel çok tasrihat varmış.
|Sözler – s.320|
18 Ocak 2014: 08:41 #816545Anonim
ÜÇÜNCÜ REŞHA
Eğer istersen, gel, Asr-ı Saadete, Ceziretü’l-Araba gideriz. Hayalen olsun, onu vazife başında görüp ziyaret ederiz.
İşte, bak:
Hüsn-ü sîret ve cemâl-i suretle mümtaz bir zâtı görüyoruz ki,
elinde mu’ciznümâ bir kitap,
lisanında hakaik-âşinâ bir hitap,
bütün benî Âdeme,
belki cin ve inse ve meleğe,
belki bütün mevcudata karşı bir hutbe-i ezeliyeyi tebliğ ediyor.Sırr-ı hilkat-i âlem olan muammâ-i acibânesini hal ve şerh edip
ve sırr-ı kâinat olan tılsım-ı muğlâkını fetih ve keşfederek,
bütün mevcudattan sorulan,
bütün ukulü hayret içinde meşgul eden üç müşkül ve müthiş sual-i azîm olan
“Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?” suallerine mukni, makbul cevap verir.
|Sözler – s.320|
18 Ocak 2014: 08:44 #816546Anonim
DÖRDÜNCÜ REŞHA
Bak,
öyle bir ziya-yı hakikat neşreder ki,
eğer onun o nuranî daire-i hakikat-i irşadından hariç bir surette kâinata baksan,elbette kâinatın şeklini bir matemhane-i umumî hükmünde
ve mevcudatı birbirine ecnebî,
belki düşman ve câmidâtı dehşetli cenazeler
ve bütün zevilhayatı zevâl ve firakın sillesiyle ağlayan yetimler hükmünde görürsün.Şimdi bak,
onun neşrettiği nur ile,
o matemhane-i umumî, şevk u cezbe içinde bir zikirhaneye inkılâp etti.
O ecnebî, düşman mevcudat, birer dost ve kardeş şekline girdi.
O câmidât-ı meyyite-i sâmite, birer mûnis memur, birer musahhar hizmetkâr vaziyetini aldı.
Ve o ağlayıcı ve şekvâ edici, kimsesiz yetimler, birer tesbih içinde zâkir veya vazife paydosundan şâkir suretine girdi.|Sözler – s.321|
18 Ocak 2014: 08:47 #816547Anonim
BEŞİNCİ REŞHA
Hem o nur ile,
kâinattaki harekât,
tenevvüat,
tebeddülât,
tagayyürat,
mânâsızlıktan ve abesiyetten ve tesadüf oyuncaklığından çıkıp,birer mektubat-ı Rabbâniye,
birer sahife-i âyât-ı tekvîniye,
birer merâyâ-yı esmâ-i İlâhiye
ve âlem dahi bir kitab-ı hikmet-i Samedâniye mertebesine çıktılar.Hem insanı bütün hayvânâtın mâdûnuna düşüren hadsiz zaaf ve aczi, fakr ve ihtiyâcâtı
ve bütün hayvanlardan daha bedbaht eden, vasıta-ı nakl-i hüzün ve elem ve gam olan aklı
o nurla nurlandığı vakit,
insan bütün hayvanat, bütün mahlûkat üstüne çıkar.
O nurlanmış acz, fakr, akıl ile, niyaz ile nazenin bir sultan ve fîzar ile nazdar bir halife-i zemin olur.Demek o nur olmazsa kâinat da, insan da, hattâ herşey dahi hiçe iner.
Evet, elbette böyle bedî bir kâinatta böyle bir zat lâzımdır.
Yoksa kâinat ve eflâk olmamalıdır.|Sözler – s.321|
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.