• Bu konu 115 yanıt içerir, 4 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 31 ile 45 arası (toplam 117)
  • Yazar
    Yazılar
  • #816548
    Anonim

      ALTINCI REŞHA

      İşte, o zat,

      bir saadet-i ebediyenin muhbiri, müjdecisi,
      bir rahmet-i bînihâyenin kâşifi ve ilâncısı
      ve saltanat-ı Rububiyetin mehâsininin dellâlı, seyircisi
      ve künûz-u esmâ-i İlâhiyenin keşşâfı, göstericisi olduğundan,

      böyle baksan-yani ubûdiyeti cihetiyle-onu

      bir misal-i muhabbet,
      bir timsal-i rahmet,
      bir şeref-i insaniyet,
      en nuranî bir semere-i şecere-i hilkat göreceksin.

      Şöyle baksan yani risaleti cihetiyle

      bir burhan-ı hak,
      bir sirac-ı hakikat,
      bir şems-i hidayet,
      bir vesile-i saadet görürsün.

      İşte, bak:

      Nasıl berk-i hâtıf gibi, onun nuru şarktan garbı tuttu.
      Ve nısf-ı arz ve hums-u beşer, onun hediye-i hidayetini kabul edip hırz-ı can etti.

      Bizim nefis ve şeytanımıza ne oluyor ki, böyle bir zâtın bütün dâvâlarının esası olan Lâ ilâhe illâllah’ı, bütün meratibiyle beraber kabul etmesin?

      |Sözler – s.322|

      #816549
      Anonim

        YEDİNCİ REŞHA

        İşte, bak:

        Şu cezire-i vâsiada vahşî
        ve âdetlerine mutaassıp
        ve inatçı muhtelif akvâmı,

        ne çabuk âdât ve ahlâk-ı seyyie-i vahşiyânelerini def’aten kal’ ve ref’ ederek,
        bütün ahlâk-ı hasene ile teçhiz edip
        bütün âleme muallim ve medenî ümeme üstad eyledi.

        Bak,

        değil zahirî bir tasallut,

        belki akılları,
        ruhları,
        kalbleri,
        nefisleri fetih ve teshir ediyor.

        Mahbub-u kulûb,
        muallim-i ukul,
        mürebbi-i nüfus,
        sultan-ı ervah oldu.

        |Sözler – s.322|

        #816550
        Anonim

          SEKİZİNCİ REŞHA

          Bilirsin ki, sigara gibi

          küçük bir âdeti,
          küçük bir kavimde,
          büyük bir hâkim,
          büyük bir himmetle, ancak daimî kaldırabilir.

          Halbuki, bak:

          Bu zat,
          büyük ve çok âdetleri,
          hem inatçı, mutaassıp, büyük kavimlerden,
          zahirî küçük bir kuvvetle,
          küçük bir himmetle,
          az bir zamanda ref edip,

          yerlerine öyle secâyâ-yı âliyeyi ki
          dem ve damarlarına karışmış derecede sabit olarak vaz ve tesbit eyliyor.
          Bunun gibi daha pek çok harika icraatı yapıyor.

          İşte, şu Asr-ı Saadeti görmeyenlere, Ceziretü’l-Arabı gözlerine sokuyoruz. Haydi, yüzer feylesofu alsınlar, oraya gitsinler, yüz sene çalışsınlar! O zâtın o zamana nisbeten bir senede yaptığının yüzden birisini acaba yapabilirler mi?

          |Sözler – s.323|

          #816551
          Anonim

            DOKUZUNCU REŞHA

            Hem bilirsin:

            Küçük bir adam,
            küçük bir haysiyetle,
            küçük bir cemaatte,
            küçük bir meselede,

            münazaralı bir dâvâda,

            hicapsız,
            pervâsız,
            küçük fakat hacâlet-âver bir yalanı,
            düşmanları yanında hilesini hissettirmeyecek derecede teessür ve telâş göstermeden söyleyemez.

            Şimdi bak bu zâta:

            Pek büyük bir vazifede,
            pek büyük bir vazifedar,
            pek büyük bir haysiyetle,
            pek büyük emniyete muhtaç bir halde,
            pek büyük bir cemaatte,
            pek büyük husumet karşısında,
            pek büyük meselelerde,
            pek büyük dâvâda,
            pek büyük bir serbestiyetle,

            bilâpervâ,
            bilâtereddüt,
            bilâhicap,
            telâşsız,
            samimî bir safvetle,
            büyük bir ciddiyetle,
            hasımlarının damarlarına dokunduracak şedit, ulvî bir surette söylediği sözlerinde hiç hilâf bulunabilir mi?
            Hiç hile karışması mümkün müdür? Kellâ!

            اِنْ هُوَ اِلاَّ وَحْىٌ يُوحٰى 1 Evet, hak aldatmaz, hakikatbîn aldanmaz. Hak olan mesleği hileden müstağnîdir, Hakikatbînin gözüne hayalin ne haddi var ki hakikat görünsün, aldatsın?

            1 : “Onun sözü, kendisine vahyolunandan başka birşey değildir.” Necm Sûresi, 53:4.

            |Sözler – s.323|

            #816552
            Anonim

              ONUNCU REŞHA

              İşte, bak:

              Ne kadar merak-âver,
              ne kadar cazibedar,
              ne kadar lüzumlu,
              ne kadar dehşetli hakaikı gösterir ve mesâili ispat eder.

              Bilirsin ki, en ziyade insanı tahrik eden meraktır. Hattâ, eğer sana denilse, “Yarı ömrünü, yarı malını versen, Kamerden ve Müşteriden biri gelir, Kamerde ve Müşteride ne var, ne yok, ahvâlini sana haber verecek. Hem doğru olarak senin istikbalini ve başına ne geleceğini doğru olarak haber verecek”; merakın varsa, vereceksin.

              Halbuki, şu zat öyle bir Sultanın ahbârını söylüyor ki, memleketinde Kamer, bir sinek gibi, bir pervane etrafında döner. O Arz olan o pervane ise, bir lâmba etrafında pervaz eder.

              Ve o Güneş olan lâmba ise, o Sultanın binler menzillerinden bir misafirhanesinde, binler misbahlar içinde bir lâmbasıdır.

              Hem öyle acaip bir âlemden hakikî olarak bahsediyor ve öyle bir inkılâptan haber veriyor ki, binler küre-i arz bomba olsa, patlasalar, o kadar acip olmaz. Bak, onun lisanında – اِذَا السَّمَاۤءُ انْفَطَرَتْ – اَلْقَارِعَةُ اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ 1 gibi sûreleri işit.

              Hem öyle bir istikbalden doğru olarak haber veriyor ki, şu dünyevî istikbal ona nisbeten bir katre serap hükmündedir.

              Hem öyle bir saadetten pek ciddî olarak haber veriyor ki, bütün saadet-i dünyeviye ona nisbeten bir berk-i zâilin bir şems-i sermede nisbeti gibidir.


              1 : “Güneş dürülüp toplandığında…” Tekvir Sûresi, 81:1 • “Gök yarıldığı zaman…” İnfitar Sûresi, 82:1 • “Çarpacak olan felâket…” Kària Sûresi, 101:1.


              |Sözler – s.324|

              #816553
              Anonim

                ON BİRİNCİ REŞHA

                Böyle acip ve muammâ-âlûd şu kâinatın perde-i zahiriyesi altında, elbette ve elbette böyle acaip bizi bekliyor. Böyle acaibi haber verecek, böyle harika ve fevkalâde mu’ciznümâ bir zat lâzımdır.

                Hem bu zâtın gidişatından görünüyor ki, o görmüş ve görüyor ve gördüğünü söylüyor.

                Hem bizi nimetleriyle perverde eden şu semâvât ve arzın İlâhı bizden ne istiyor, marziyâtı nedir; pek sağlam olarak bize ders veriyor.

                Hem bunlar gibi daha pek çok merak-âver, lüzumlu hakaikı ders veren bu zâta karşı herşeyi bırakıp ona koşmak, onu dinlemek lâzım gelirken, ekser insanlara ne olmuş ki, sağır olup kör olmuşlar, belki divane olmuşlar ki bu hakkı görmüyorlar, bu hakikati işitmiyorlar, anlamıyorlar?

                |Sözler – s.324|

                #816554
                Anonim

                  ON İKİNCİ REŞHA

                  İşte, şu zat,

                  şu mevcudat Hâlıkının vahdâniyetinin hakkaniyeti derecesinde

                  hak bir burhan-ı nâtık,
                  bir delil-i sadık olduğu gibi,

                  haşrin ve saadet-i ebediyenin dahi

                  bir burhan-ı katıı,
                  bir delil-i sâtııdır.

                  Belki, nasıl ki o zat,

                  hidayetiyle saadet-i ebediyenin sebeb-i husulü ve vesile-i vusulüdür;
                  öyle de, duasıyla, niyazıyla o saadetin sebeb-i vücudu ve vesile-i icadıdır.

                  Haşir meselesinde geçen şu sırrı, makam münasebetiyle tekrar ederiz.

                  İşte, bak: O zat öyle bir salât-ı kübrâda dua ediyor ki, güya şu cezire, belki arz, onun azametli namazıyla namaz kılar, niyaz eder.

                  Bak, hem öyle bir cemaat-i uzmâda niyaz ediyor ki, güya benî Âdemin zaman-ı Âdemden asrımıza, kıyamete kadar bütün nuranî, kâmil insanlar, ona ittibâ ile iktidâ edip duasına âmin diyorlar.

                  Hem bak, öyle bir hâcet-i âmme için dua ediyor ki, değil ehl-i arz, belki ehl-i semâvât, belki bütün mevcudat, niyazına, “Evet, yâ Rabbenâ, ver, biz dahi istiyoruz” deyip iştirak ediyorlar.

                  Hem

                  öyle fakirâne,
                  öyle hazinâne,
                  öyle mahbubâne,
                  öyle müştakâne,
                  öyle tazarrukârâne niyaz ediyor ki,

                  bütün kâinatı ağlattırıyor, duasına iştirak ettiriyor.

                  Bak, hem

                  öyle bir maksat,
                  öyle bir gaye için dua ediyor ki,

                  insanı ve âlemi, belki bütün mahlûkatı

                  esfel-i sâfilînden,
                  sukuttan,
                  kıymetsizlikten,
                  faidesizlikten,

                  âlâ-yı illiyyîne,
                  yani kıymete,
                  bekàya,
                  ulvî vazifeye çıkarıyor.

                  Bak, hem

                  öyle yüksek bir fizâr-ı istimdatkârâne
                  ve öyle tatlı bir niyaz-ı istirhamkârâne ile istiyor, yalvarıyor ki,

                  güya bütün mevcudata ve semâvâta ve Arşa işittirip, vecde getirip, duasına “Âmin Allahümme âmin” dedirtiyor.

                  Bak, hem

                  öyle Semî, Kerîm bir Kadîrden,
                  öyle Basîr, Rahîm bir Alîmden hâcetini istiyor ki,

                  bilmüşahede,

                  en hafî bir zîhayatın
                  en hafî bir hâcetini,
                  bir niyazını görür, işitir, kabul eder, merhamet eder.

                  Çünkü istediğini velev lisan-ı hâl ile olsun verir. Ve öyle bir suret-i hakîmâne, basîrâne, rahîmânede verir ki, şüphe bırakmaz, bu terbiye ve tedbir öyle bir Semî ve Basîr ve öyle bir Kerîm ve Rahîme hastır.

                  |Sözler – s.325|

                  #816555
                  Anonim

                    ON ÜÇÜNCÜ REŞHA

                    Acaba

                    bütün efâzıl-ı benî Âdemi arkasına alıp,
                    arz üstünde durup,
                    Arş-ı Âzama müteveccihen el kaldırıp dua eden

                    şu şeref-i nev-i insan
                    ve ferîd-i kevn ü zaman
                    ve bihakkın fahr-i kâinat ne istiyor?

                    Bak, dinle:

                    Saadet-i ebediye istiyor.
                    Bekà istiyor.
                    Lika istiyor.
                    Cennet istiyor.

                    Hem, merâyâ-yı mevcudatta ahkâmını ve cemâllerini gösteren bütün esmâ-i kudsiye-i İlâhiye ile beraber istiyor.

                    Hattâ, eğer rahmet, inâyet, hikmet, adalet gibi hesapsız o matlubun esbab-ı mucibesi olmasaydı, şu zâtın tek duası, baharımızın icadı kadar kudretine hafif gelen şu Cennetin binasına sebebiyet verecekti.

                    Evet, nasıl ki onun risaleti şu dâr-ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi. Öyle de, onun ubûdiyeti dahi öteki dârın açılmasına sebeptir.

                    Acaba

                    ehl-i akıl ve tahkike لَيْسَ فِى اْلاِمْكَانِ اَبْدَعُ مِمَّا كَانَ 1 dedirten

                    şu meşhud intizam-ı fâik,
                    şu rahmet içinde kusursuz hüsn-ü san’at ve misilsiz cemâl-i Rububiyet,

                    hiç böyle bir çirkinliği,
                    böyle bir merhametsizliği,
                    böyle bir intizamsızlığı kabul eder mi ki,

                    en cüz’î, en ehemmiyetsiz arzuları, sesleri ehemmiyetle işitip ifa etsin;
                    en ehemmiyetli, en lüzumlu arzuları ehemmiyetsiz görüp işitmesin, anlamasın, yapmasın?

                    Hâşâ ve kellâ!. Yüz bin defa hâşâ! Böyle bir cemâl, böyle bir çirkinliği kabul etmez, çirkin olmaz.

                    Yahu, ey hayalî arkadaşım! Şimdilik kâfidir, geri gitmeliyiz. Yoksa, yüz sene şu zamanda, şu cezirede kalsak, yine o zâtın garaib-i icraatını ve acaib-i vezâifini, yüzden birisine tamamen ihata edip temâşâsında doyamayız. Şimdi, gel, üstünde döneceğimiz her asra birer birer bakacağız. Bak, nasıl her asır, o şems-i hidayetten aldıkları feyizle çiçek açmışlar; Ebû Hanife, Şâfiî, Ebû Bayezid-i Bistâmî, Şah-ı Geylânî, Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Gazâlî, İmam-ı Rabbânî gibi milyonlar münevver meyveler veriyor.

                    Meşhudâtımızın tafsilâtını başka vakte tâlik edip, o mu’ciznümâ ve hidayet-edâya, bir kısım kat’î mu’cizâtına işaret eden bir salâvat getirmeliyiz.

                    عَلٰى مَنْ اُنْزِلَ عَلَيْهِِِ الْفُرْقَانُ الْحَكِيمُ مِنَ الرَحْمٰنِ الرَّحِيمِ – مِنَ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ، سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلاَةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلاَمٍ بِعَدَدِ حَسَنَاتِ اُمَّتِهِ. عَلٰى مَنْ بَشَّرَ بِرِسَالَتِهِ التَّوْرٰيةُ وَاْلاِنْجِيلُ وَالزَّبُورُ – وَبَشَّرَ بِنُبُوَّتِهِ اْلاِرْهَاصَاتُ وَهَوَاتِفُ الْجِنِّ وَاَوْلِيَاۤءُ اْلاِنْسِ وَكَوَاهِنُ الْبَشَرِ – وَانْشَقَّ بِاِشَارَتِهِ الْقَمَرُ – سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلاَةٍ وَسَلاَمٍ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ اُمَّتِهِ – عَلٰى مَنْ جَآئَتْ لِدَعْوَتِهِ الشَّجَرُ، وَنَزَلَ سُرْعَةً بِدُعَاۤئِهِ اْلمَطَرُ، وَاَظَلَّتْهُ الْغَمَامَةُ مِنَ الْحَرِّ – وَشَبَعَ مِنْ صَاعٍ مِنْ طَعَامِهِ مِاٰۤتٌ مِنَ الْبَشَرِ، وَنَبَعَ الْمَآءُ مِنْ بَيْنِ اَصَابِعِهِ ثَلاَثَ مَرَّاتٍ كَالْكَوْثَرِ، وَاَنْطَقَ اللهُ لَهُ الضَّبَّ وَالظَّبْىَ وَالْجِذْعَ وَالزِّرَاعَ وَالْجَمَلَ وَالْجَبَلَ وَالْحَجَرَ وَالْمَدَرَ صَاحِبِ الْمِعْرَاجِ وَمَا زَاغَ الْبَصَرُ – سَيِّدِنَا وَشَفِيعِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلاَةٍ وَسَلاَمٍ بِعَدَدِ كُلِّ الْحُروُفِ الْمُتَشَكِّلَةِ فِى اْلكَلِمَاتِ الْمُتَمَثِّلَةِ بِاِذْنِ الرَحْمٰنِ فِى مَرَايَا تَمَوُّجاَتِ الْهَوَاۤءِ عِنْدَ قِرَاءَةِ كُلِّ كَلِمَةٍ مِنَ الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ قَارِئٍ مِنْ اَوَّلِ النُّزُولِ اِلٰۤى اٰخِرِ الزَّماَنِ. وَاغْفِرْ لَناَ وَارْحَمْناَ يَآ اِلٰهَنَا بِكُلِّ صَلاَةٍ مِنْهَا.. اٰمِينَ. 2


                    1
                    : “İmkân dairesinde, şu varlık âleminden daha mükemmeli, daha üstünü yoktur.” İmam-ı Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn 4:258; İbni Arabî, el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye, 1:53, 4:154.

                    2 : Rahmânü’r-Rahîmden, Arş-ı Âzamdan gelen Furkan-ı Hakîmin kendisine indiği Efendimiz Muhammed’e, ümmetinin hasenatı adedince milyonlar salât ve milyonlar selâm olsun.

                    Risaleti

                    Tevrat, İncil ve Zebur’da müjdelenen;

                    nübüvveti

                    irhâsâtla,
                    cinlerin hâtifleriyle,
                    insanlık âleminin evliyalarıyla,
                    beşerin kâhinleriyle müjdelenen;
                    bir işaretiyle ay parçalanan Efendimiz Muhammed’e,
                    ümmetinin hasenâtı adedince milyonlar salât ve selâm olsun.

                    Davetine ağaçların koşup geldiği,
                    duâsıyla yağmurun hemen iniverdiği,
                    sıcaktan korumak için bulutların ona gölge yaptığı,
                    bir ölçek yemeğiyle yüzlerce insanın doyduğu,
                    parmaklarının arasından üç defa kevser gibi suların çağladığı,

                    onun hürmetine Allah’ın,

                    kertenkeleyi,
                    ceylânı,
                    ağaç kütüğünü,
                    zehirli keçinin kolunu,
                    deveyi,
                    dağı,
                    taşı ve toprağı konuşturduğu,

                    Miracın sahibi ve gözünün asla şaşmadığı o mu’cize-i kübrâda ruyetullaha mazhar olan Efendimiz ve Şefîimiz Muhammed’e, Kur’ân’ın ilk indiği zamanın sonuna kadar onu okuyan herbir okuyucunun okuduğu herbir kelimenin hava dalgalarının aynalarına Rahmân’ın izniyle yansıyan bütün kelimelerinin bütün harfleri adedince, milyonlar salât ve selâm olsun. Bütün bu salâvatlardan herbiri hürmetine bizi bağışla, ey İlâhımız, bize merhamet et. Âmin.

                    |Sözler – s.326-327|

                    #816556
                    Anonim
                      Şuâât-ı Mârifetü’n-Nebî namındaki Türkçe bir risalede ve On Dokuzuncu Mektupta ve şu Sözde icmâlen işaret ettiğimiz delâil-i nübüvvet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) beyan etmişim. Hem onda Kur’ân-ı Hakîmin vücuh-u i’câzı icmâlen zikredilmiş. Yine Lemeât namında Türkçe bir risalede ve Yirmi Beşinci Sözde Kur’ân’ın kırk vech ile mu’cize olduğunu icmâlen beyan ve kırk vücuh-u i’câzına işaret etmişim. O kırk vecihte, yalnız nazımda olan belâğati, İşârâtü’l-İ’câz namındaki bir tefsir-i Arabîde, kırk sahife içinde yazmışım. Eğer ihtiyacın varsa şu üç kitaba müracaat edebilirsin.

                      ON DÖRDÜNCÜ REŞHA

                      Mahzen-i mu’cizat ve mu’cize-i kübrâ olan Kur’ân-ı Hakîm, nübüvvet-i Ahmediye (a.s.m.) ile vahdâniyet-i İlâhiyeyi o derece kat’î ispat ediyor ki, başka burhana hâcet bırakmıyor. Biz de onun tarifine ve medar-ı tenkit olmuş bir iki lem’a-i i’câzına işaret ederiz.


                      |Sözler – s.328|

                      ilaahir..

                      #816557
                      Anonim

                        Hiç mümkün müdür ki,

                        bütün enbiya, mucizelerine istinad ederek sözünü teyid ettikleri
                        ve bütün evliya, keşif ve kerametlerine istinad edip dâvâsını tasdik ettikleri
                        ve bütün asfiya, tahkikatına istinad ederek hakkaniyetine şehadet ettikleri

                        Resul-i ekrem Sallâllahu Aleyhi ve Sellemin

                        tahakkuk etmiş bin mucizâtının kuvvetine istinad edip bütün kuvvetiyle,
                        hem kırk vech ile mucize olan Kur’ân-ı Hakîm binler âyât-ı kat’iyesine istinad ederek bütün kat’iyetle
                        açtıkları âhiret yolunu ve küşad ettikleri Cennet kapısını,
                        sinek kanadı kadar kuvveti bulunmayan vâhi vehimler, ne haddi var ki kapatabilsin?

                        Geçen Hakikatlerden anlaşıldı ki, haşir meselesi öyle râsih bir hakikattir ki, küre-i arzı yerinden kaldıracak, kırıp atacak bir kuvvet o hakikati sarsamaz. Zira, o hakikati Cenâb-ı Hak bütün esmâ ve sıfâtının iktizasıyla tesbit ediyor. Ve Resul-i Ekremi bütün mucizat ve berâhiniyle tasdik ediyor. Ve Kur’ân-ı Hakîm bütün hakaik ve âyâtıyla onu ispat ediyor. Ve şu kâinat bütün âyât-ı tekvîniye ve şuûnât-ı hakîmânesiyle şehadet ediyor. Acaba hiç mümkün müdür ki, haşir meselesinde Vâcibü’l-Vücud ile bütün mevcudat -kâfirler müstesna olarak- ittifak etmiş olsun; kıl kadar kuvveti olmayan şüpheler, şeytanî vesveseler, o dağ gibi hakikat-i râsiha-i âliyeyi sarssın, yerinden kaldırsın? Hâşâ ve kellâ!

                        |Sözler – s.136|

                        #816558
                        Anonim

                          İşte, ey nefs-i pürheves! Şu misalin dürbünüyle hakikatin yüzüne bak. Amma o padişah ise, Ezel-Ebed Sultanı olan Rabbin, Hâlıkındır. Ve o çiftlikler, makineler, aletler, mîzanlar ise, senin daire-i hayatın içindeki mâmelekin ve o mâmelekin içindeki cisim, ruh ve kalbin ve onlar içindeki göz ve dil, akıl ve hayal gibi zahirî ve batınî hasselerindir. Ve o yaver-i ekrem ise, Resul-i Kerîmdir. Ve o ferman-ı ahkem ise, Kur’ân-ı Hakîmdir ki, bahsinde bulunduğumuz ticaret-i azîmeyi şu âyetle ilân ediyor: اِنَّ اللهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ

                          |Sözler-s.53|

                          ilaahir..

                          #816559
                          Anonim

                            İsm-i Âzamının mazharı olan Resul-i Ekremine, âl ve ashabına, ihvânına ve ona tâbi olanlara salât ve selâm olsun. Âmin, ey Erhamürrâhimîn.

                            |Sözler-s.280|

                            #816560
                            Anonim

                              Şimdi gel, gidelim; şu adada büyük bir içtima var. Bütün memleket eşrafı orada toplanmışlar. Bak, pek büyük bir nişanı taşıyan bir yâver-i ekrem bir nutuk okuyor. O şefkatli padişahından birşeyler istiyor. Bütün ahali, “Evet, evet, biz de istiyoruz” diyorlar, onu tasdik ve teyid ediyorlar. Şimdi dinle; bu padişahın sevgilisi diyor ki:

                              “Ey bizi nimetleriyle perverde eden sultanımız!
                              Bize gösterdiğin nümunelerin ve gölgelerin asıllarını, menbalarını göster.
                              Ve bizi makarr-ı saltanatına celb et.
                              Bizi bu çöllerde mahvettirme.
                              Bizi huzuruna al.
                              Bize merhamet et.
                              Burada bize tattırdığın leziz nimetlerini orada yedir.
                              Bizi zevâl ve teb’îd ile tazib etme.
                              Sana müştak ve müteşekkir şu muti’ raiyetini başıboş bırakıp idam etme”

                              diyor ve pek çok yalvarıyor. Sen de işitiyorsun.

                              Acaba bu kadar şefkatli ve kudretli bir padişah, hiç mümkün müdür ki, en ednâ bir adamın en ednâ bir meramını ehemmiyetle yerine getirsin; en sevgili bir yâver-i ekreminin en güzel bir maksudunu yerine getirmesin? Halbuki, o sevgilinin maksudu, umumun da maksududur.

                              |Sözler-s.86|

                              #816561
                              Anonim

                                İşte, gel, bak:

                                Şu uzaktaki görünen cemaat-i azîme içinde, evvel adada gördüğümüz büyük nişan sahibi yâver-i ekrem bir tebliğatta bulunuyor. Gidelim, dinleyelim.

                                Bak, o parlak yâver-i ekrem, bak o yüksekte tâlik edilmiş ferman-ı âzamı ahaliye bildiriyor ve diyor ki:

                                “Hazırlanınız; başka, daimî bir memlekete gideceksiniz. Öyle bir memleket ki, bu memleket ona nisbeten bir zindan hükmündedir. Padişahımızın makarr-ı saltanatına gidip merhametine, ihsanlarına mazhar olacaksınız; eğer güzelce bu fermanı dinleyip itaat etseniz. Yoksa, isyan edip dinlemezseniz, müthiş zindanlara atılacaksınız” gibi tebliğatta bulunuyor.

                                Sen de görüyorsun ki, o ferman-ı âzamda öyle icazkâr bir turra var ki, hiçbir vech ile kabil-i taklit değil. Senin gibi sersemlerden başka herkes, o ferman padişahın fermanı olduğunu kat’î bilir. Ve o parlak yâver-i ekremde öyle nişanlar var ki, senin gibi körlerden başka herkes, o zâtı padişahın pek doğru tercüman-ı evâmiri olduğunu yakinen anlar. Acaba, o yâver-i ekrem, o ferman-ı âzamla beraber, bütün kuvvetiyle dâva edip tebliğ ettikleri şu tebdil-i memleket meselesi, hiç kabil midir ki itiraz kabul etsin? Evet, kabil değil illâ ki, bütün bu gördüğümüz herşeyi inkâr edesin. Şimdi, ey arkadaş, söz senindir, söyle. Ne diyorsan de!

                                |Sözler-s.94|

                                #816562
                                Anonim

                                  Sonra, bir yaver-i ekremine sarayın hikmetlerini ve müştemilâtının mânâlarını bildirerek onu üstad ve tarif edici tayin etti.

                                  Ta ki,

                                  sarayın sâniini, sarayın müştemilâtıyla ahaliye tarif etsin;
                                  ve sarayın nakışlarının rümuzlarını bildirip,
                                  içindeki san’atlarının işaretlerini öğretip,
                                  derunundaki manzum murassâlar ve mevzun nukuş nedir,
                                  ve ne vech ile saray sahibinin kemâlâtına ve hünerlerine delâlet ettiklerini, o saraya girenlere tarif etsin;
                                  ve girmenin âdâbını ve seyrin merasimini bildirip,
                                  o görünmeyen sultana karşı marziyâtı dairesinde teşrifat merasimini tarif etsin.

                                  İşte, o muarrif üstadın herbir dairede birer avenesi bulunuyor. Kendisi, en büyük dairede, şakirtleri içinde durmuş, bütün seyircilere şöyle bir tebligatta bulunuyor. Diyor ki:

                                  “Ey ahali! Şu kasrın meliki olan seyyidimiz, bu şeylerin izharıyla ve bu sarayı yapmasıyla kendini size tanıttırmak istiyor. Siz dahi onu tanıyınız ve güzelce tanımaya çalışınız.

                                  “Hem şu tezyinatla kendini size sevdirmek istiyor. Siz dahi onun san’atını takdir ve işlerini istihsan ile kendinizi ona sevdiriniz.

                                  “Hem bu gördüğünüz ihsanat ile size muhabbetini gösteriyor. Siz dahi itaat ile ona muhabbet ediniz.

                                  “Hem şu görünen in’âm ve ikramlarla size şefkatini ve merhametini gösteriyor. Siz dahi şükür ile ona hürmet ediniz.

                                  “Hem şu kemâlâtının âsârıyla mânevî cemâlini size göstermek istiyor. Siz dahi onu görmeye ve teveccühünü kazanmaya iştiyakınızı gösteriniz.

                                  “Hem bütün şu gördüğünüz masnuat ve müzeyyenat üstünde birer mahsus sikke, birer hususî hâtem, birer taklit edilmez turra koymakla, herşey kendisine has olduğunu ve kendi eser-i desti olduğunu ve kendisi tek ve yektâ, istiklâl ve infirad sahibi olduğunu size göstermek istiyor. Siz dahi onu tek ve yektâ ve misilsiz, nazirsiz, bîhemtâ tanıyınız ve kabul ediniz.”

                                  Daha bunun gibi, ona ve o makama münasip sözleri seyircilere söyledi. Sonra, giren ahali iki güruha ayrıldılar:

                                  Birinci güruhu: Kendini tanımış ve aklı başında ve kalbi yerinde oldukları için, o sarayın içindeki acaiplere baktıkları zaman dediler: “Bunda büyük bir iş var.” Hem anladılar ki, beyhude değil, âdi bir oyuncak değil. Onun için merak ettiler. “Acaba tılsımı nedir? İçinde ne var?” deyip düşünürken, birden o muarrif üstadın beyan ettiği nutkunu işittiler. Anladılar ki, bütün esrarın anahtarları ondadır. Ona müteveccihen gittiler ve dediler:

                                  “Esselâmü aleyke yâ eyyühe’l-üstad! Hakkan, şöyle bir muhteşem sarayın, senin gibi sadık ve müdakkik bir muarrifi lâzımdır. Seyyidimiz sana ne bildirmişse lütfen bize bildiriniz.”

                                  Üstad ise, evvel zikri geçen nutukları onlara dedi. Bunlar güzelce dinlediler, iyice kabul edip tam istifade ettiler. Padişahın marziyâtı dairesinde amel ettiler.

                                  Onların şu edepli muamele ve vaziyetleri o padişahın hoşuna geldiğinden, onları has ve yüksek ve tavsif edilmez diğer bir saraya davet etti, ihsan etti.

                                  |Sözler-s.178-179|

                                15 yazı görüntüleniyor - 31 ile 45 arası (toplam 117)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.