• Bu konu 32 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 34)
  • Yazar
    Yazılar
  • #784648
    Anonim

      Ülfette bu kadar açıklamalar,yeterlidir.

      #784708
      Anonim

        Namaz Kılmayan Haindir. diyor üstadımız..

        niçin haindir?

        izah edermisiniz?

        #737525
        Anonim

          Hain demek nankör demektir.

          Birisi size bir hediye verse,siz teşekkür etmesseniz nankörlük etmiş olursunuz.

          değil mi?

          Namazda şükrün fihristesidir.

          Namaz kılmayanda Allahın ona her an verdiği hava,su,ekmek,insan olarak yaratılması vb.nimetlerine teşekkür etmesiği için nankördür yani haindir.

          Nimetleri veren Allaha şükretmek vacipdir.

          şükür demek,teşekkür et demektir.

          teşekkür de Allaha namaz şeklinde yapılır.

          şimdi namazını nu manada kılarsak,

          çok hoş oluyor değil mi?

          daha demeyiz ki of bu namaz niye bitmiyor..

          çünkü her zaman niye ekmek su hava nimeti veriliyor,artık yemem diye bıkan var mı?

          o halde şükür manasında olan namazda bıktırmaz..devamlı Allaha teşekkür ediyoruz demektir.

          #768430
          Anonim

            Marifetullah Nedir?

            #737501
            Anonim

              Evet, bütün hakikî saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve sâfi lezzet, elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır. Onlar, onsuz olamaz… Cümlesini açıklar mısınız?

              Yazar: Sorularla Risale, 15-5-2009

              Allah’ı tanımayan ve onu sevmeyen, gerçek saadete, gerçek sevince, gerçek nimete, gerçek ve saf lezzete ulaşamaz, demektir. Demek gerçek saadet, sevinç, nimet ve lezzet, Allah’ı tanımak ve O’nu sevmek ile mümkündür.

              Mesela; kainatın şefkatli ve hikmetli bir Allah tarafından tedbir ve terbiye edildiğini düşünmekte büyük bir lezzet ve saadet vardır. Zira bütün aciz ve zayıf yavruların rızıklarını mükemmel bir şekilde ve vakti vaktine temin edilmesini ve onların güzelce terbiye edildiğini bilmek, elbette tesadüf ve tabiat fikrinden daha hoş, daha mantıklı ve daha güzel bir düşüncedir.

              Şayet Allah yok deyip, bütün her şeyi tesadüfe ve tabiata havale etsen, kalbin ve ruhun sürekli endişe ve karanlık içinde kalır. Zira milyonlarca yavrunun şefkatli bir şekilde terbiye edilmesini ve hikmetli ve güzel bir şekilde rızıklandırılmasını tesadüfe ve tabiata havale etmek ve bundan emin olup telaşlanmamak mümkün görünmüyor. Halbuki insan, ancak emin olup telaşlanmadığı zaman mesut ve bahtiyar olur.

              Ölümün içyüzü ancak marifet ve muhabbet ile çözülür. Ölüm kafir için ebedi bir yok oluş, sonsuz bir hiçlik iken; Allah’ı tanıyan ve ibadet ile onu sevdiğini gösteren bir mümin için, ebedi bir alemin kapısı, sonsuz bir saadetin başlangıcıdır. İşte ölümün hakikati ancak marifet ve muhabbet ile çözümlenebiliyor. Küfür ve inkar ise; bir kördüğüm gibidir, insanı karamsarlığa ve dehşete atıyor. Daha bunun gibi yüzlerce örnek Risale-i Nur’larda geçiyor.

              #737502
              Anonim

                MARİFETULLAH

                Yazar: Sorularla Risale, 10-11-2006

                Marifetullah, Allah’ı bilmek ve tanımaktır. Muhyiddin-i Arabi’nin dediği gibi, “Allah’ı bilmek, varlığını bilmenin gayrıdır.”

                “Marifetullah, gayetü’l-gâyât, kâbe-i kemâlâttır” Yani, en birinci gayedir ve bütün kemâlâtın başıdır. Keza marifetullah, bütün gerçek ilimlerin esası, madeni, nuru ve ruhudur.

                İnsanlar, başlıca şu dört yolla Allah’ı tanımaya çalışırlar: Tasavvuf, Kelam, Felsefe ve Kur’an.

                Tasavvuf, kalbin safileştirilmesi ve o kalbe ilâhî nurların gelmesi esası üzerine kurulmuştur.

                Kelâm, imkân ve hudus delilleri gibi aklî delilere dayanır.

                Felsefe, mücerred akılla Allah’a ulaşmaya çalışır.

                Kur’an ise, Allah’ın kelâmı olarak, doğrudan Allah’ı tanıtır.

                Kur’an-ı Kerim, mümine daima marifet dersleri verir. Fatiha Suresi, Allah’ın adıyla başlar ve hemen Allah’ın “Rabb-ül-âlemin” olduğunu bildirir. Bu bir marifettir. O, bizim Rabbimiz olduğu gibi, bütün hayvanlar, bitkiler âleminin de Rabbi, sema âleminin, arz âleminin de Rabbi, melek âleminin, cin âleminin de Rabbi, arşın, kürsinin, cennet ve cehennemin de Rabbidir.

                Daha sonra, Allah’ın Rahmân ve Rahîm olduğunu bildirir. Allah’ı Rahman ve Rahim olarak tanımak da bir marifet dersidir.

                Bir kul, bütün sıfatları sonsuz olan Allah’ın marifetinde ne kadar ileri giderse gitsin, önünde yine sonsuz bir mesafe vardır.

                Resulûllah Efendimiz (asm), Mi’rac mûcizesinden önce de, mahlûkat içerisinde marifetullahda en ileri derecedeydi. Mi’rac ile, marifet semasına uruc etti. Rabbinin mülkünü kat kat gezdi. Cennetini, cehennemini gördü. Melekler âlemini bütün ihtişamı ile seyretti. O mukaddes ruhunu safha safha yücelten ve O’nu ulviyet mertebelerinde süratle yükselten bu bereketli seyahat sonunda, pâk lisanından şu cümle dökülmüştü: “Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Ben (eriştiğim bu marifet mertebesine rağmen yine de) seni hakkıyla tanımayamadım, bilemedim.”

                #733504
                Anonim

                  Marifetullah demek,Allahı ilmen bilmek demektir.

                  Allahı ilmen tanımak demektir.Allahı isimleri ile sıfatları ile bunların kainattaki tecellilerini ilmen bilmek ve tanımak demektir.

                  AllahI;Kudreti,ilmi,şefkati,rahmeti,merhameti,kema latı,celalı,cemalı,hikmeti,izzeti,terbiyeciliği,se verliği,haşmeti,gibi özellikleriyle İLMEN TANIMAK VE BİLMEK DEMEKTİR.

                  Bu saydığımzı özellikleri ile ve sayamadığımız nice özellikleriyle Allahı ilmen bilmek insanı marifetullaha götürür.

                  İşte risalei nur bize bu özellikleri ile Allahı bize anlatıyor.

                  #784951
                  Anonim

                    MUHABBETULLAH NASIL ELDE EDİLİR?

                    Muhabbetullah yani Allahı Sevmek,Onun sevgisinin kalbimizde neşvü nema bulması Marifetullahda terakki etmek ile olur.

                    İnsan bir zatı ne kadar tanırsa,o derece onu sever….

                    İşte Marifetullahda ne kadar terakki edersek,o derece de Allahı sevmeye başlamış oluruz…

                    Buda risalei nurları tefekkürane okumakla olur.

                    Marifetullahı en çok anlatan risalei nurdur.

                    Kuranda bize marifetullah dersleri veren risalei nurdur.

                    Demek ki insan ne derece Allahı ilmen tanır ve bilirse ,o derecede Allahı sevmiş olur.

                    Birde Allahı sevmenin yolu,Habibullaha (asm) ittiba etmektir.

                    Onun (sav) yaşadığı gibi yaşamaktır.

                    #785060
                    Anonim

                      İsbatın İki Yolu
                      Prof. Dr. Alaaddin Başar

                      İSTİDLÂL: İspat için delil getirmek. Delillerden hüküm çıkarmak.
                      BÜRHAN-I LİMMÎ: Müessirden esere, sebeplerden neticelere yapılan istidlâl.”

                      BÜRHAN-I İNNÎ : Eserden müessire, neticelerden sebeplere yapılan istidlâl

                      SİNAN VE SÜLEYMANİYE… İkisi de birbirine delil. Önce, Sinan’ın o yüksek dehasını, mimarlıktaki fevkalâde maharetini, sanat inceliklerine harikulâde vukufiyetini inceliyor ve onu bu yönüyle tanıdıktan sonra, “Elbette böyle bir ruhtan, şöyle bir eser çıkar” diyerek Süleymaniye’yi gösteriyorsunuz. Burada müessirden esere, bir başka ifade ile sebepten neticeye bir istidlâl sözkonusudur.

                      Yahut, önce Süleymaniye’yi bütün yönleriyle inceliyor, ondaki sanata hayran kalıyor ve sonunda şu hükme varıyorsunuz: “Böyle muhteşem bir eserin mimarı elbette büyük bir dahi, eşsiz bir sanatkârdır.”

                      Bu defa eserden müessire, neticeden sebebe bir istidlâl sözkonusu olmuştur.

                      Merhametli bir zâtın rikkatinden, şefkatinden, cömertliğinden söz ediyorsunuz ve böyle bir zât elbette fakirlere ve düşkünlere yardım elini uzatacaktır diyorsunuz. Burada da, müessirden esere intikal etmiş oluyorsunuz.

                      Öte yandan, bir grup fakirin her gün beslendiklerine, barınma, giyecek ve yakacak gibi her türlü ihtiyaçlarının aksatılmadan yerine getirildiğine şahit oluyorsunuz. Ve “Bunları icra eden mutlaka çok merhametli ve şefkatli bir zâttır” diye hükmediyorsunuz. Böylece, eserden müessire intikal etmiş oluyorsunuz.

                      “Ateşin dumana olan delaleti gibi, müessirden esere yapılan istidlâle “bürhan-ı limmî” denildiği gibi; dumanın ateşe olan delaleti gibi, eserden müessire olan istidlâle de “bürhan-ı innî” denir. Bürhan-ı innî, şübhelerden daha sâlimdir.” (İşârâtü’l-İ’caz. 86)

                      Kur’ân-ı Kerîm’de her iki istidlâlin de misâlleri vardır.

                      Fâtiha Sûresinin hemen başında her iki delile de işaret edilmiştir.

                      “Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur” buyurulmakla önce âlemlerin harika terbiyesi nazara verilmiş ve ‘bu terbiyeyi yapan zâtın her türlü hamde ve senaya lâyık olduğu’ hükmü getirilmiştir. Burada eserden müessire istidlâl vardır. Daha sonra Rahman ve Rahîm isimleri zikredilerek, Allah’ın ‘din gününün sahibi olduğu’ nazara verilmiştir. “Mademki Allah, Rahman ve Rahim’dir, elbette din gününü getirecek ve bu rahmet ve inayetini ahirette de devam ettirecektir” mânâsı ders verilmekle, müessirden esere, sebeplerden neticeye bir istidlâl yapılmıştır.

                      Nur Külliyatından Onuncu Söz’de her iki istidlâlin çok misâlleri yer almıştır. Bu harika risalede, Allah’ın isimlerinden hareketle ahiretin varlığı isbat edilmektedir. Bu, bir bürhan-ı limmîdir. Meselâ, Hakîm isminden hareketle, “Madem ki Allah Hakîm’dir, öyleyse ahiret vardır” şeklinde bir hükme varılmıştır. Ancak iş bu kadarla bırakılmamış, Allah’ın Hakîm olduğunun delilleri zikredilerek ‘herşeyi hikmetle yapan, her icraatında nice faydalar, maslahatlar bulunan Cenâb-ı Hakk’ın o sonsuz hikmetinin, ahireti getirmemek gibi bir hikmetsizliğe müsaade etmeyeceği’ değişik açılardan izah edilmiştir. Böylece, önce âlemdeki hikmet cilvelerinden hareketle Allah’ın Hakîm olduğu ispat edilmiş (bürhan-ı innî); sonra Hakîm ismi ahiretin varlığına delil getirilmiştir (bürhan-i limmî).

                      Öte yandan, Dokuzuncu Söz’de “Şu gecenin sabahı ve şu kışın baharı, ne kadar makul ve lâzım ve kat’î ise, haşrin sabahı da, Berzahın baharı da o kat’iyyettedir” (Sözler, 42) buyrulmakla, bürhan-ı innî çok veciz bir şekilde aklın nazarına sunulmuştur. Geceden sonra sabahın, kıştan sonra baharın gelmesinden istidlâl edilerek dünyadan sonra ahiretin geleceği ispat edilmiştir. Burada da eserden müessire istidlâl vardır. Yani bu eserleri yapan zât, ahireti de getirebilir.

                      Bu kısa açıklamadan sonra Nur Müellifinin şu mükemmel tespitine bakılım:

                      “Kelime-i şehadetin iki kelâmı birbirine şahiddir. Birincisi ikincisine bürhan-ı limmîdir; ikincisi birincisine bürhan-ı innîdir.” (Mektûbat, 470)

                      Birinciye bir açıklama olarak yine Nur Külliyatında “Ulûhiyet risâletsiz olamaz” hükmü getirilir. Yani, madem Allah vardır, öyleyse peygamber gönderecek ve insanlara kendini tanıtacak, onlara hak ile bâtılı, doğru ile yanlışı, güzel ile çirkini, kısacası, razı olduğu ve olmadığı şeyleri bildirecektir. Burada, ulûhiyet, risâlete delil getirilmiştir.

                      Öte yandan, Peygamber Efendimizin (a.s.m.) güzel ahlâk üzere olması, kendisine ‘el-Emîn’ denilmesi, elinde hiçbir beşerin güç yetiremeyeceği bin mucizenin zuhur etmesi de O’nun (a.s.m.) Allah Elçisi olduğuna delildir. Burada eserden müessire istidlâl sözkonusudur.

                      Nur Külliyatında hem bürhan-ı limmî, hem de bürhan-ı innî için de birçok misâl verilmekle birlikte, şu noktaya özellikle dikkat çekilir:

                      “Bürhan-ı innî, şübhelerden daha sâlimdir.”

                      Allah Kelâmında insanın yaratılışına defalarca yer verilmesi, arz ve semanın terbiyelerine ve mükemmelliklerine dikkat çekilmesi, deveden arıya kadar nice hayvanların yaratılışlarına dikkat çekilmesi hep bürhan-ı innî kısmına girer; yani, ‘eserden müessire’ gidilir. Bunlar, selim akılları doyurur, sönmemiş kalplere ve bozulmamış vicdanlara birer hidayet vesilesi olurlar.

                      Allah Resulünün (a.s.m.) tefekkür üzerinde önemle durması da bu sırdandır.

                      #785471
                      Anonim

                        “Nurun gelmesi elbette nuranîden ve vücut vermesi her halde mevcuttan ve ihsan ise gınâdan ve sehavet ise servetten ve talim ilimden gelmesi bedihî olduğu gibi, hüsün vermek dahi hasenden ve güzelleştirmek güzelden…” Peki şerleri nereye koyacağız?

                        Yazar: Sorularla Risale, 03-2-2011

                        “İşte, şu sırdandır ki, kisb-i şer, şerdir; halk-ı şer, şer değildir. Nasıl ki, pek çok mesâlihi tazammun eden bir yağmurdan zarar gören tembel bir adam diyemez, “Yağmur rahmet değil.” Evet, halk ve icadda bir şerr-i cüz’î ile beraber hayr-ı kesir vardır. Bir şerr-i cüz’î için hayr-ı kesiri terk etmek, şerr-i kesir olur. Onun için, o şerr-i cüz’î, hayır hükmüne geçer. İcad-ı İlâhîde şer ve çirkinlik yoktur; belki abdin kisbine ve istidadına aittir.(1)

                        Yaratma noktasından şer ve çirkin diye bir şey yoktur. Her şey ya bizzat güzel ve hayırdır ya da neticeleri itibarı ile güzel ve hayırdır. Bu noktadan bakıldığı zaman hakiki ve yaratma anlamında şer diye bir şey yoktur. Şer dediğimiz şeyi binlerce hikmete ve maslahata binaen yaratmak şer ve çirkin değil, yaratılan o şeye bulaşmak ve onu irtikap etmek şer ve çirkinliktir. Öyle ise şer diye bildiğimiz şeyler, hakikatte ve yaratma noktasında şer olmadığı için şer şerden çıkmış diyemeyiz.
                        Diğer bir husus ise, Allah kendi sanatının ince aksamını ve latif derecelerini göstermek ve ilan etmek için, bir takım kaba çirkin şeyleri icat edebilir. Çirkin şeyleri yaratmak, çirkin olmayı iktiza etmez. Ama mutlak çirkin olan bir şeyden güzel bir şey çıkmaz.

                        #785574
                        Anonim

                          İmanın altı rüknü vardır: Bunlar, Allah’a, ahirete, meleklere, kitaplara, peygamberlere, kadere iman etmektir. Bir insanın mümin olabilmesi için bu altı esasın tamamına inanması gerekir. Bir tek iman rüknüne inanmayan insan, mümin olamaz. Zira, iman esasları birbiriyle alakalıdır.

                          1- Allah’a İman:
                          İman esaslarının birincisi Allah’ın varlığına ve birliğine inanmaktır. Bir Müslüman her şeyden evvel iman eder ki Allah vardır ve birdir; bu kainat Onun eseridir. Ne zatında, ne sıfatlarında, ne de fiillerinde ortağı, eşi ve benzeri yoktur. Sıfatları mahlukatın sıfatlarına benzemez.

                          Bütün mevcudat Allah’ın varlığına delalet ettiği gibi birliğine de delalet etmektedir.

                          Ezeli ve ebedi olup, zamanda, mekandan, değişmekten, ihtiyaçtan, aczden, kusurdan münezzeh ve mahfuz olan ancak Allah’tır. Bu sıfatlara sahip olacak bir başka varlık düşünülemez.

                          Allah’ın bütün sıfatları her şeyi ihata etmiştir. Her şey onun iradesine tâbidir. Rahman, Rahim, Gafur gibi cemali isimleri olduğu gibi, Kahhar, Cebbar, Müntakim gibi celali isimleri de vardır. Kendine iman edenlere lütuf ile muamele eder. Küfür ve isyan ehlini de azabına uğratır.

                          İbadet ancak Allah’a yapılabilir. İnsanların dünya ve ahiret saadeti Onun emir ve yasaklarına uymakla gerçekleşir. Bu bir ilahî kanundur; bunda bir değişme düşünülemez.

                          İnsan aklı, Allah’ın zatını, mahiyet ve hakikatini anlayamaz. Zira akıl mahluktur ve sınırlıdır. Cenab-ı Hakk’ın zat ve sıfatları sonsuzdur. Sınırlı olanın, sonsuzu ihata edemeyeceği açık bir hakikattir. Yani, hatıra her ne gelirse Allah onun başkasıdır.

                          Allah’ın, zatında şeriki olmadığı gibi fiillerinde de şeriki ve yoktur. Bütün varlık aleminin tek yaratıcısı, tek maliki ve tek hakimidir. Sebepleri yaratan Allah olduğu gibi, sebeplerden çıkan neticeleri de yaratan yine Odur; ağacı O yarattığı gibi meyveyi de O yaratır.

                          Şükür ve ibadet, hamd ve sena ancak Ona mahsustur. Müminler yalnız Allah’a ibadet ettikleri gibi yardımı da ancak Allah’tan dilerler: “Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.” (Fatiha Sûresi, 5)

                          Bir günah işlediklerinde de tövbelerini doğrudan doğruya Allah’a yaparlar. Zira insanların Allah’a karşı işledikleri günahı Allah’tan başkası affedemez.

                          2- Meleklere İman:
                          İmanın bir diğer rüknü de meleklere imandır. Her Müslüman iman eder ki; Cenâb-ı Hakk’ın melek namında latif mahlukları vardır. Bunlar Allah’ı tespih eder, ayrıca kendilerine verilen diğer vazifeleri de yerine getirirler. İsyansız olan bu mahluklar beşer gibi bir imtihana tabi değillerdir; fıtratları safi, kendileri masum, makamları sabittir.

                          Şu maddi alemin bir küçük misali olan insan bedeninde akla, hafızaya, hayale ve sevgi, korku, merak gibi binlerce hissiyata vazife gördüren Cenab-ı Hakk, elbette şu muhteşem kainatı boş bırakmamış, onu da meleklerle şenlendirmiştir.

                          3- Kitaplara İman:
                          İmanın rükünlerinden biri de semavî kitaplara imandır. İnsan, akıl aracılığıyla Allah’ın varlığını ve birliğini bilse bile, Onun emir ve yasaklarının neler olduğunu, Ona karşı ibadet vazifesini nasıl yapacağını, kısacası Allah’ın nelerden razı olup olmayacağını idrak edemez. Bunun için Cenab-ı Hakk, semavî kitaplar inzal etmiştir. Semavî kitapların yüz tanesi sayfalar halinde, dört tanesi ise kitap halinde nazil olmuştu. Bu dört semavî kitap, inzal sırasına göre, Zebur, Tevrat, İncil ve Kuran’dır.

                          Bir Müslüman bunların tamamına inanmakla mükelleftir. Şu var ki, Kuranın nazil olmasıyla diğer semavî kitaplar uygulama sahasından kalkmışlardır. Kur’an-ı Kerim, Peygamberimize nazil olduktan sonra, bir harfine bile dokunulmadan günümüze kadar gelmiştir. Böylece Cenab-ı Hakk, “Kur’anı Biz indirdik, Biz muhafaza edeceğiz,” (Hicr Sûresi, 9) hükmünü gerçekleştirmiştir.

                          4- Peygamberlere İman:
                          Bir diğer iman rüknü de peygamberlere imandır. Cenab-ı Hakk’ın, insanları, yine insan nevinden bir peygamberle ikaz etmesi İlahi bir kanundur.

                          Peygamberlik beşer için azim bir ihtiyaç ve büyük bir nimettir. Cenab-ı Hakk, bu mürşit ve rehberlerin vasıtasıyla insanlara hidayet yollarını göstermiştir.

                          Peygamberlerin vazifesi, vahiy ve ilham yoluyla Cenab-ı Hakk’tan aldıkları emirleri beşeriyete tebliğ etmek, dünya ve ahiret saadetinin yollarını onlara göstermektir. Bu zatların iki cihetleri vardır. Birisi “kulluk”, diğeri “risalet”(İlâhî elçilik)tir. Kulluk cihetiyle Allah’ın emir ve yasaklarına en mükemmel manada, eksiksiz uyarlar; bu sahada insanlara örnek olurlar. Risalet cihetiyle, insanlara hak ve hakikati tebliğ ederler.

                          Peygamberler, Allah’ın mahluku ve kuludurlar. Bir Müslüman peygamberlerin hepsine inanmakla mükellef kılınmıştır. Herhangi birisinin peygamberliğini inkar etse İslâm dairesinden çıkar. Meselâ, Hazret-i Musa (as), yahut Hazret-i İsa’ya (as) inanmayan bir insan mümin olamaz. Bunların peygamberlikleri Kur’an ile sabittir. Onlara iman etmek, hem kitaplara, hem de peygamberlere imanın bir gereğidir.

                          Peygamberlerin ilki Hazret-i Adem, sonuncusu da Hazret-i Muhammed ( a.s.m.)’dir. Nübüvvet müessesesi Hazret-i Muhammed (a.s.m.) ile son bulmuştur. Bu bakımdan Hazret-i Muhammed’e, “Hatemü’l-Enbiya” denilir.

                          “Biz, seni bütün insanlara ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.” ( Sebe Sûresi, 28) ayet-i kerimesinin, hükmünce Hazret-i Muhammed bir kavme değil, bütün insanlara peygamber olarak gönderilmîştir.

                          “Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya Sûresi, 107 )ayetinin hükmünce de O Zat (asm.), varlık alemine daimi bir nimet, ebedi bir rahmet olmuştur.

                          5- Ahirete İman:
                          İmanın en mühim bir rüknü de; öldükten sonra dirilmeye ve ahiret hayatına imandır. İnsanlara, bu dünya hayatında hem maddî, hem de manevî nimetler ihsan eden Cenab-ı Hakk, bu dünya imtihanını kazanan sevgili kullarını cennette yine hem cismanî, hem de ruhanî hadsiz nimetlere mazhar kılacaktır.

                          Güz mevsiminde ölen bütün bitkileri ve hayvanları, baharda yeniden hayata kavuşturan Allah, elbette vefat eden insanları da ahirette yeniden diriltecektir. Bu Onun hem rahmetinin hem de adaletinin gereğidir.

                          6- Kadere İman:
                          İmanın rükünlerinden biri de kadere imandır. Kader iki kısımdır. Birincisi; kainattaki her varlığın, “zatı, şekli ve bütün özellikleriyle” Allah’ın ilminde takdir edilmesi ve buna göre yaratılmasıdır. Bu saha imtihana konu değildir.

                          İkincisi ise; insanın cüz’i iradesine bakar. İnsan, cüz’i iradesi ile hayır olsun, şer olsun her neyi tercih eder ve neyi işlerse Allah onu yaratır. İnsan bu ikinci kısımdan sorumludur. Cennet ve cehennem, insan iradesine tanınan bu tercih hakkının meyveleridir.

                          #787203
                          Anonim

                            Nokta-i istimdat ve nokta-i istinat nedir? Nasıl anlaşılmalıdır?

                            Yazar: Sorularla Risale, 18-10-2006

                            Üstad, Rabbimizi bize bildiren ve tanıtan külli bürhanları zikrederken Mesnevi-i Nuriyede 4. külli bürhan olarak “vicdan denen, fıtrat-ı zişuurdur” ifadesini kullanır. Vicdanın yapısında insanı hakikate ulaştırma ve doğruyla münasebet sağlama özelliği vardır.

                            “Vicdanın şehadeti sadıkadır” ifadesiyle üstad, vicdanın her zaman doğruya hükmedeceğini, yanlışa müstait olmadığını ispat etmektedir.

                            Vicdanın Allah ile münasebetini sağlayacak iki önemli nokta vardır.
                            1- Nokta-i istimdat
                            2- Nokta-i istinat

                            a) Nokta-i istimdat: Nokta-i istimdat, “ihtiyaç, talep ve arzuların giderilmesinde medet istenecek nokta” demektir.
                            İnsanın, kâinata ve onun içindeki bütün mahlûkata ihtiyacı vardır. Her vicdan, bu sonsuz âlemin insanlara bir memur gibi hizmet ettirildiğinin farkındadır. Bu fıtri şuur ve tanıma onu devamlı mahcubiyet içerisinde bırakıyor ve o insanı bu kadar iyilik ve nimetlere karşı şükretmeye, hamdetmeye ve ibadet etmeye sevk ediyor. Bu teveccüh ve ibadetin kime ve kimlere yönlendirilmesi hususunda insanlar arasında farklılık ortaya çıkar. Mü’minler, imanları sayesinde vicdanın bu sevkini Allah’a kulluk ve ubudiyetle tatmin ediyorlar. Ehl-i dalalet ise bu ihtiyacını kendi âlemlerinde rab telakki ettikleri mabudlara iltifat ve alakalarıyla gidereceklerini zannediyorlar.

                            b) Nokta-i istinat: İnsan, gerek ihtiyaçlarını temin etmede gerek düşmanlarından korunma hususunda son derece acizdir. Böyle bir insan bu dünyada rahat yaşayabiliyorsa vicdanının Allah’ı bilmesi sayesindedir. “Her şeyin dizgini onun elinde her şeyin hazinesi onun yanındadır” diyen insan, kendini ve bütün kâinatı Allah’ın mülkü bilmenin rahatlığını vicdanen yaşar. Yoksa kimsenin gözüne uyku girmemesi gerekirdi. Bütün mahlûkatın huzurlu ve rahat hayat ifa edebilmesi için düşmanlarından, musibet ve belalardan korunmaları gerekir. İnsan kendini başıboş zannetse, her şey ona düşman ve ecnebi olur. Mikroptan gergedana kadar, bir atomdan kuyruklu yıldıza kadar her bir mahlûk nokta-i istinadı olmayan bir insan için tehlikeli ve dehşetlidir ve bütün âlem ona düşmandır. İşte bu kadar haşarat ve zararlı mahlûkat içerisinde, huzurlu ve saadetli bir hayat yaşanıyorsa bu vicdanın nokta-i istinadını bulmasındandır. Ehl-i dalalet ise nokta-i istinadı olmadığından dolayı, acımasız tabiatın çarkları arasında bir paçavra gibi mahvolup, ölüp, perişan olacağına inanıyor.

                            Sonsuz aciz ve fakir yaratılan insan, vicdanındaki bu iki sermaye ile Rabbini bilir, ona dayanır, ona güvenir ve mahlûkatı onun askerleri bilerek hayatını rahat ve huzur içinde geçirebilir.

                            #789437
                            Anonim

                              “Bütün vücud âlemlerinin ‘Elhamdülillah Elhamdülillah’ ve bütün adem âlemlerinin de ‘Sübhanallah Sübhanallah’ ” demesini nasıl değerlendirmeliyiz?

                              “Bütün kusurlar ademden ve kabiliyetsizlikten ve tahribden ve vazife yapmamaktan -ki birer ademdirler- ve vücudî olmayan ademî fiillerden geliyor.”

                              Şualar

                              “O dehşetli Cehennem fabrikası, sair vazifeleri içinde, âlem-i vücud kâinatını âlem-i adem pisliklerinden temizlettiriyor.”

                              Şualar

                              Vücud, varlık; adem ise yokluk mânâsına geliyor.

                              Her varlığın terki, bir yokluğu netice veriyor. Sıhhatin bozulmasına hastalık, doğru olmayana yalan, dürüstlüğün terkine sahtekârlık, imandan mahrum kalmaya küfür, tevhitten sapmaya şirk deniliyor.

                              Yok iken var olan insanoğlu, kendisini bu varlık nimetine kavuşturan Rabb’inin de var olduğunu anlamış ve böylece, “iman varlığı”na erişmiştir.

                              Nur Külliyatı’ndan bir cümle:

                              “Bütün kusurlar ademden ve kabiliyetsizlikten ve tahribden ve vazife yapmamaktan -ki birer ademdirler- ve vücudî olmayan ademî fiillerden geliyor.” (Şualar)

                              Ademî fiil denilince, yokluğa dayanan, yahut sonu yokluğa çıkan işleri anlıyoruz. Adem-i itimat, “itimatsızlık” demek oluyor; adem-i kifayet ise “yeterli olmama.”

                              Meselâ, namaz kılmak vücudî bir fiildir, kılmamak ise ademîdir. Namaz kılmamak diye müstakil bir iş yoktur; ama insan namaz kılma fiilini terk ettiğinde bu adem kendiliğinden ortaya çıkmış olur.

                              Görmek vücut âlemindendir, körlük ise adem. Birisini kör eden insan, adem âlemleri hesabına çalışmış demektir.

                              Hidayet vücut âlemindendir, dalalet ise adem âleminden. İman ve hidayet ile kalp gözü açılır ve insan sonsuz bir varlığa kavuşur.

                              Küfür, imanın yokluğu, dalâlet ise hidayetten mahrumiyettir.

                              Aynı şekilde, ilim “vücuttur”, cehalet ise “adem”. Cehalet ilmin yokluğudur.

                              Tevhid, yani Allah’ı bir bilmek vücut âlemindendir. Bir insan tevhid hakikatini kabul etmekle ortaya müspet bir inanç koymuş oluyor. Ama şirk ademdir. Allah’ın, şeriki olmadığından ona koşulan şirk de boşlukta kalır, adem âleminden çıkamaz.

                              Şu var ki, hakikati olmayan bu yanlış inanca birtakım kimseler sahip çıkabilirler. O müşriklerin vücudu vardır, ama “şirkin vücudu” yoktur.

                              Doğru söylemek vücut âlemindendir, yalan söylemek ise ademî bir fiil. Misalleri çoğaltabiliriz.

                              Ademin kaynaklarından birisi: Kabiliyetsizlik.

                              Yumurtada kuzu olma kabiliyeti yoktur. Ve bu ademin neticesi de bir başka ademdir: Yumurtadan kuzu çıkmaması.

                              Bir diğer kaynak: Tahrip.

                              Meselâ, insanların ahlâkını tahrip eden yayınlar, adem hesabına çalışırlar. Bu ademin adı, ahlâksızlıktır. Ahlâk vücuttur, bundan mahrumiyet ise adem.

                              Ademin başka bir kaynağı: Vazife yapmamak. İş görmemek, tembelce yatıp ortaya bir şey koymamak “adem” hesabına geçer.

                              Üstad hazretleri, Asa-yı Musa adlı eserinde, “Bütün vücud âlemlerinin ‘Elhamdülillah Elhamdülillah’ ve bütün adem âlemlerinin de ‘sübhanallah Sübhanallah’ ” dediğini kaydeder.

                              Allah’ın cemal, kemal ve rahmetini gösteren bütün tecelliler karşısında kul, Rabb’ine hamd eder, “Elhamdülillah” der. Yani bütün medih ve senaların ancak Allah’a mahsus olduğunu beyan eder.

                              Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih ederken de “Sübhanallah” der.

                              Demek oluyor ki, hayır, ihsan, güzellik, kemal, hayat, görme, işitme gibi bütün vücut âlemleri, insanı hamd etmeğe götürürken, noksanlık, bilgisizlik, çirkinlik, görmeme, işitmeme, hayattan mahrum olma gibi bütün adem âlemleri de insana Sübhanallah dedirtir, yani Allah bütün bu ve benzeri noksanlıklardan münezzehtir, mukaddestir.

                              Peygamberler ve onların yolundan gidenler hep vücut âlemleri namına çalışmışlardır. Günümüz tabiriyle onlar hep “yapıcı” olmuşlardır; “yıkıcı” değil. Zira, tamir vücuttur, tahrip ise adem.

                              Onlar, insanların ruh binalarını, “iman, takva, salih amel ve güzel ahlâk” üzerine kurmak istemişler, şeytanlar ve onların temsilcileri ise küfür, günah, isyan ve ahlâksızlık yolunu tutarak adem âlemlerinde faaliyet göstermişlerdir.

                              Bu ikinci güruhun akıbeti de aynı eserde şöyle dile getirilir:

                              “O dehşetli Cehennem fabrikası, sair vazifeleri içinde, âlem-i vücud kâinatını âlem-i adem pisliklerinden temizlettiriyor.” (Şualar)

                              Cehennemde küfür yoktur, zira oraya girenler artık bütün iman hakikatlerine inanmışlardır. Kabri görmüşler, orada azap meleklerini tanımışlar, dirilmeyi yaşamışlar, mahşerde Rablerinin huzurunda hesap vermişler ve işte şimdi bu hesaptan müflis olarak ayrıldıktan sonra azap diyarına girmişlerdir.

                              Cehennemde şirk de yanmış, kavrulmuş ve yerini tevhide bırakmıştır. Artık Cehennemin her ferdi çok iyi bilmektedir ki, Allah’tan başka Mabud, Ondan başka Hâlık ve Mâlik yoktur.

                              Ahiret ülkesi, iman ve itaat edenlerin mükafat beldesidir; etmeyenlerin de ceza menzili. Cennet vücut âlemlerinin, cehennem ise adem âlemlerinin mahsûlleriyle dolup taşacaktır.

                              Cennet ehli, “cemal, rahmet, ihsan ve kerem” tecellileriyle mest olacaklar, Cehennem ehli ise Allah’ın kahrını, izzet ve celalini en kâmil mânâsıyla idrak edeceklerdir.

                              #789747
                              Anonim

                                Acz, fakr ve naks kavramlarını açıklar mısınız?

                                Yazar: Sorularla Risale, 21-10-2006

                                Nur külliyatında bu konu üzerinde önemle durulur. Çünkü bu üç özellik ubudiyetin esasıdır. Yani, insan bunların şuuruna varmakla kulluğunu takınır; Rubbine karşı tesbih, hamd ve tekbir görevlerini yerine getirir.

                                Üstad şöyle buyurur:

                                “İnsandaki kusur, kemâlât-i Sübhaniye derecelerine bir mirsaddır. İnsandaki fakr, gına-yı rahmetin derecelerine bir mikyasdır. İnsandaki acz, kudret ve kibriyasına bir mizandır.”

                                Kusur, acz ve fakr insanın üç temel özelliğidir. Nefsin mahiyeti bu üçüyle yoğrulmuş bulunuyor. Kusur, noksanlık mânâsına gelir ve kemâlin zıddıdır. Kusur denilince, genellikle hata ve günah hatıra gelir. Böyle olmakla birlikte, kusur sadece bunlara mahsus değildir. Yani her kusur, her noksanlık günah değildir. Ama her günah bir kusurdur, bir noksanlıktır.

                                İnsanın kusur yönü, “acıkması, yorulması, uyuması, hastalanması, ihtiyarlaması, iradesinin cüzi olması, yani bir anda iki şey irade edememesi, iki şeyi birlikte düşünememesi, aynı anda iki farklı yöne bakamayışı” gibi noksanlıklarıdır.

                                Fakirlik, muhtaç olma mânâsına gelir ve konuşmalarımızda ‘fakr’ denilince genellikle servetten mahrumiyeti anlarız. Yani, maddî imkânlardan mahrum olanlara ‘fakir’ deriz. Halbuki, zengin olsun fakir olsun bütün insanların sonsuz denecek kadar ortak ihtiyaçları vardır. Bu yönüyle her iki grup insan da, son derece fakirdir. Buna göre, fakr denilince, “insanın göze, kulağa, ele, ayağa, havaya, suya, güneşe, geceye, gündüze, atmosfere, bedeninde görev yapan her organa ve çevresini kuşatan bütün eşyaya muhtaç olması” anlaşılmalıdır.

                                Acz’e gelince, bu kavramı, insanın, muhtaç olduğu dahilî ve haricî nimetlerden hiçbirini yapacak güce sahip olmaması şeklinde anlamak gerekir. Dünyayı döndürmeye, yahut kanın deveranını sağlamaya güç yetirememe noktasında, bir bebekle en kuvvetli bir insanın, hiç mi hiç farkı yoktur. Bu işler, bir İlâhî kudret tarafından görülmekte, icra edilmektedir.

                                İnsandaki sonsuz kusur ve noksanlığa bedel, Allah’ın ‘kemâlat-i Sübhaniyesi’ sonsuzdur. İnsandaki sonsuz fakra bedel, Allah’ın, ‘gına-yı rahmeti’ sonsuzdur. Yani, insan sonsuz fakir ve muhtaç, Allah sonsuz Ganî (zengin) ve Rahîm’dir. Ve insandaki sonsuz âcizliğe bedel Allah sonsuz bir kudret ve kibriya sahibidir.

                                Nur Külliyatı’ndan Dokuzuncu Sözde de aynı mânâ bir başka şekilde işlenmiş ve namaz tesbihatıyla bu hakikatler arasında harika bir ilgi kurulmuştur.

                                O dersten öğrendiğimize göre, insan kendi kusurunu, noksanlığını bilerek Rabbini tespih eder ve “Sübhanallah” der.

                                Fakrına bakarak Rabbinin sonsuz nimetlerini hatırlar ve “Elhamdülillah” der.

                                Aczini görerek Allah’ın kudret ve azametini düşünür ve “Allah u Ekber” der.

                                #792294
                                Anonim

                                  Haşir meydanı için, dünyanın yörüngesi, yani gezdiği daire olarak gösteriliyor. Nasıl oluyor, alemi ahiret, alemi şehadette bir yerlerde tarif ediliyor. Alemi ahirete ait bazı manaları güneş sistemi içinde maddi bir yerlerde düşünmek doğru mudur?

                                  Yazar: Sorularla Risale, 23-5-2011

                                  Güneş sistemi ve dünya bir daire çizerek gidiyor. Bu çizdiği daire ta kainatın yaratılmasından başlayıp kıyametin kopma esnasına kadar ki süreci içine alan, akıl ve hayalin anlamakta zorlandığı geniş ve külli bir dairedir. Yoksa dünyanın güneş etrafındaki çizgisi ve bu çizginin oluşturduğu küçük daire kast edilmiyor.
                                  Nasıl dünya güneşin etrafında dönüyor ise, güneş sistemi de başka bir sistemin etrafında dönüyor, o sistem de başka bir sistemin etrafında dönüyor. Dolayısı ile haşir meydanı bu sistemlerin çizdiği bu azametli dairenin içinde teşekkül edecektir.
                                  Dünya, konumu itibari ile bu dev sistemlerin merkezinde küçük bir pusula olabilir. Yani büyük şehirlerin en merkezi noktası gibi diye anlıyoruz.

                                15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 34)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.