- Bu konu 198 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
17 Mayıs 2018: 23:19 #823546
Anonim
(Lem’alar sh: 284)
Yirmidokuzuncu Lem’a
Bu Lem’a’nın tamamı Osmanlıca Lem’alardadır. Biz me’haz olarak onu kaynak aldık.
(Osmanlıca Lem’alar sh: 660)
Osmanlıca Yirmidokuzuncu Lem’a
Bu Lem’a Eskişehir hapishanesinde, 1935-36 yılında Arapça olarak te’lif edilmiştir.
ﺑِﺎﺳْﻤِﻪِ ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻪُ
Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.
(Osmanlıca Lem’alar sh: 661)
ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠَّﻪ*ِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla..
ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ِﻟﻠَّﻪ*ِ ﺭَﺏِّ ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻤِﻴﻦَ ٭
ﻭَ ﺍﻟﺼَّﻠﺎَﺓُ ﻭَ ﺍﻟﺴَّﻠﺎَﻡُ ﻋَﻠَﻰ ﺳَﻴِّﺪِﻧَﺎ ﻣُﺤَﻤَّﺪٍ ﻭَ ﻋَﻠَﻰ ﺍَﻟِﻪِ ﻭَ ﺻَﺤْﺒِﻪِ ﺍَﺟْﻤَﻌِﻴﻦَ
Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, medih ve minnet, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Efendimiz Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ile âline ve ashâbına ise salât ve selâm olsun.
ﻟَﻌَﻠَّﻜُﻢْ ﺗَﺘَﻔَﻜَّﺮُﻭﻥَ ٭ ﻟَﻌَﻠَّﻬُﻢْ ﻳَﺘَﻔَﻜَّﺮُﻭﻥ
Tâ ki tefekkür edin. (Bakara Sûresi, 2:219).. Tâ ki tefekkür etsinler. (Nahl Sûresi, 16:44)
ﺍَﻭَﻟَﻢْ ﻳَﺘَﻔَﻜَّﺮُﻭﺍ ﻓِﻰ ﺍَﻧْﻔُﺴِﻬِﻢْ ﻣَﺎ ﺧَﻠَﻖَ ﺍﻟﻠَّﻪ*ُ ﺍﻟﺴَّﻤَﻮَﺍﺕِ ﻭَ ﺍْﻟﺎَﺭْﺽَ
Onlar kendi üzerlerindeki İlâhî san’at mucizelerini hiç düşünmezler mi? Gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri Allah, ancak hak ve hikmetle yaratmıştır…. (Rum Sûresi, 30:
ﻟَﺎَﻳَﺎﺕٍ ﻟِﻘَﻮْﻡٍ ﻳَﺘَﻔَﻜَّﺮُﻭﻥَ
Tefekkür eden bir topluluk için deliller vardır.
ﺗَﻔَﻜُّﺮُ ﺳَﺎﻋَﺔٍ ﺧَﻴْﺮٌ ﻣِﻦْ ﻋِﺒَﺎﺩَﺓِ ﺳَﻨَﺔٍ
Bir saat tefekkür, bir sene nafile ibadetten daha hayırlıdır. (el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1:310; Gazâlî, İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn, 4:409 (Kitâbu’t-Tefekkür); el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 1:78)
(Osmanlıca Lem’alar sh: 664)
ﺍﻟﺒﺎﺏ ﺍﻟﻮّﻝ
Birinci Bâb
ﻓِﻰ ﺳُﺒْﺤَﺎﻥَ ﺍﻟﻠَّﻪ*ِ ٭ ﻭَ ﻫُﻮَ ﺛَﻠﺎَﺛَﺔُ ﻓُﺼُﻮﻝٍ
Sübhânallâh hakkındadır. (Ve o, üç fasıldır.)
ﺍَﻟْﻔَﺼْﻞُ ﺍْﻟﺎَﻭَّﻝُ
ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠَّﻪ*ِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ
ﻓَﺴُﺒْﺤَﺎﻧَﻚَ ﻳَﺎ ﻣَﻦْ ﺗُﺴَﺒِّﺢُ ﺑِﺤَﻤْﺪِﻙَ ﺍﻟﺴَّﻤَﺎﺀُ ﺑِﻜَﻠِﻤَﺎﺕِ ﻧُﺠُﻮﻣِﻬَﺎ ﻭَ ﺷُﻤُﻮﺳِﻬَﺎ ﻭَ ﺍَﻗْﻤَﺎﺭِﻫَﺎ ﺑِﺮُﻣُﻮﺯِ ﺣِﻜَﻤِﻬَﺎ ٭
ﻭ ﻳُﺴَﺒِّﺢُ ﺑِﺤَﻤْﺪِﻙَ ﴿ﺍﻟْﺠَﻮُّ﴾ ﺑِﻜَﻠِﻤَﺎﺕِ ﺳَﺤَﺎﺑَﺎﺗِﻪِ ﻭَ ﺭُﻋُﻮﺩِﻫَﺎ ﻭَ ﺑُﺮُﻭﻗِﻬَﺎ ﻭَ ﺍَﻣْﻄَﺎﺭِﻫَﺎ ﺑِﺎِﺷَﺎﺭَﺍﺕِ ﻓَﻮَﺍﺋِﺪِﻫَﺎ ٭
ﻭَ ﻳُﺴَﺒِّﺢُ ﺑِﺤَﻤْﺪِﻙَ ﺭَﺃْﺱُ ﺍْﻟﺎَﺭْﺽِ ﺑِﻜَﻠِﻤَﺎﺕِ ﻣَﻌَﺎﺩِﻧِﻬَﺎ ﻭَ ﻧَﺒَﺎﺗَﺎﺗِﻬَﺎ ﻭَ ﺍَﺷْﺠَﺎﺭِﻫَﺎ ﻭَ ﺣَﻴْﻮَﺍﻧَﺎﺗِﻬَﺎ ﺑِﺪَﻟﺎَﻟﺎَﺕِ ﺍِﻧْﺘِﻈَﺎﻣَﺎﺗِﻬَﺎ ٭
ﻭَ ﺗُﺴَﺒِّﺢُ ﺑِﺤَﻤْﺪِﻙَ ﺍﻟﻨَّﺒَﺎﺗَﺎﺕُ ﻭَ ﺍْﻟﺎَﺷْﺠَﺎﺭُ ﺑِﻜَﻠِﻤَﺎﺕِ ﺍَﻭْﺭَﺍﻗِﻬَﺎ ﻭَ ﺍَﺯْﻫَﺎﺭِﻫَﺎ ﻭَ ﺛَﻤَﺮَﺍﺗِﻬَﺎ ﺑِﺘَﺼْﺮِﻳﺤَﺎﺕِ ﻣَﻨَﺎﻓِﻌِﻬَﺎ ٭
ﻭَ ﺗُﺴَﺒِّﺢُ ﺑِﺤَﻤْﺪِﻙَ ﺍْﻟﺎَﺯْﻫَﺎﺭُ ﻭَ ﺍْﻟﺎَﺛْﻤَﺎﺭُ ﺑِﻜَﻠِﻤَﺎﺕِ ﺑُﺬُﻭﺭِﻫَﺎ ﻭَ ﺍَﺟْﻨِﺤَﺘِﻬَﺎ ﻭَ ﻧُﻮَﺍﺗَﺎﺗِﻬَﺎ ﺑِﻌَﺠَﺎﺋِﺐِ ﺻَﻨْﻌَﺘِﻬَﺎ ٭
ﻭَ ﺗُﺴَﺒِّﺢُ ﺑِﺤَﻤْﺪِﻙَ ﺍﻟﻨُّﻮَﺍﺗَﺎﺕُ ﻭَ ﺍﻟْﺒُﺬُﻭﺭُ ﺑِﺎَﻟْﺴِﻨَﺔِ ﺳَﻨَﺎﺑِﻠِﻬَﺎ ﻭَ ﻛَﻠِﻤَﺎﺕِ ﺣَﺒَّﺎﺗِﻬَﺎ ﺑِﺎﻟْﻤُﺸَﺎﻫَﺪَﺓِ ٭
ﻭَ ﻳُﺴَﺒِّﺢُ ﺑِﺤَﻤْﺪِﻙَ ﻛُﻞُّ ﻧَﺒَﺎﺕٍ ﺑِﻐَﺎﻳَﺔِ ﺍﻟْﻮُﺿُﻮﺡِ ﻭَ ﺍﻟﻈُّﻬُﻮﺭِ ﻋِﻨْﺪَ ﺍِﻧْﻜِﺸَﺎﻑِ ﺍَﻛْﻤَﺎﻣِﻬَﺎ ﻭَ ﺗَﺒَﺴُّﻢِ ﺑَﻨَﺎﺗِﻬَﺎ ﺑِﺎَﻓْﻮَﺍﻩِ ﻣُﺰَﻳَّﻨَﺎﺕِ ﺍَﺯَﺍﻫِﻴﺮِﻫَﺎ ﻭَ ﻣُﻨْﺘَﻈَﻤَﺎﺕِ ﺳَﻨَﺎﺑِﻠِﻬَﺎ ﺑِﻜَﻠِﻤَﺎﺕِ ﻣَﻮْﺯُﻭﻧَﺎﺕِ ﺑُﺬُﻭﺭِﻫَﺎ ﻭَ ﻣَﻨْﻈُﻮﻣَﺎﺕِ ﺣَﺒَّﺎﺗِﻬَﺎ ﺑِﻠِﺴَﺎﻥِ ﻧِﻈَﺎﻣِﻬَﺎ ﻓِﻰ ﻣِﻴﺰَﺍﻧِﻬَﺎ ﻓِﻰ ﺗَﻨْﻈِﻴﻤِﻬَﺎ ﻓِﻰ ﺗَﻮْﺯِﻳﻨِﻬَﺎ ﻓِﻰ ﺻَﻨْﻌَﺘِﻬَﺎ ﻓِﻰ ﺻِﺒْﻐَﺘِﻬَﺎ ﻓِﻰ ﺯِﻳﻨَﺘِﻬَﺎ ﻓِﻰ ﻧُﻘُﻮﺷِﻬَﺎ ﻓِﻰ ﺭَﻭَﺍﺋِﺤِﻬَﺎ )١( ﻓِﻰ ﻃُﻌُﻮﻣِﻬَﺎ ﻓِﻰ ﺍَﻟْﻮَﺍﻧِﻬَﺎ ﻓِﻰ ﺍَﺷْﻜَﺎﻟِﻬَﺎ ﻛَﻤَﺎ ﺗَﺼِﻒُ ﺗَﺠَﻠِّﻴَﺎﺕِ ﺻِﻔَﺎﺗِﻚَ ﻭَ ﺗُﻌَﺮِّﻑُ ﺟَﻠَﻮَﺍﺕِ …
1 : On iki perde perde üstünde, bürhân bürhân içinde, delîl delîl içinde bir çiçekten muhtelif negamât ve mütenevvi’ lemaât ile Nakkâş-ı Ezelî’yi kalbe gösteriyor ve aklın gözüne baktırıyor.
ﺍﻟﻀَّﺎﺣِﻜَﺔِ ﺑِﺮَﺣْﻤَﺘِﻚَ ﺑِﺎَﻟْﺴِﻨَﺔِ ﻧِﻈَﺎﻣِﻬَﺎ ﻓِﻰ ﻣِﻴﺰَﺍﻧِﻬَﺎ ﻓِﻰ ﺗَﻨْﻈِﻴﻤِﻬَﺎ ﻓِﻰ ﺗَﻮْﺯِﻳﻨِﻬَﺎ ﻓِﻰ ﺻَﻨْﻌَﺘِﻬَﺎ ﻓِﻰ ﺻِﺒْﻐَﺘِﻬَﺎ ﻓِﻰ ﺯِﻳﻨَﺘِﻬَﺎ ﻓِﻰ ﻧُﻘُﻮﺷِﻬَﺎ ﻓِﻰ ﻃُﻌُﻮﻣِﻬَﺎ ﻓِﻰ ﺭَﻭَﺍﺋِﺤِﻬَﺎ ﻓِﻰ ﺍَﻟْﻮَﺍﻧِﻬَﺎ ﻓِﻰ ﺍَﺷْﻜَﺎﻟِﻬَﺎ ﻓِﻰ ﺍِﺧْﺘِﻠﺎَﻑِ ﻟُﺤُﻮﻣِﻬَﺎ ﻓِﻰ ﻛَﺜْﺮَﺓِ ﺗَﻨَﻮُّﻋِﻬَﺎ ﻓِﻰ ﻋَﺠَﺎﺋِﺐِ ﺧِﻠْﻘَﺘِﻬَﺎ ﴿٢﴾
ﻛَﻤَﺎ ﺗَﺼِﻒُ ﺻِﻔَﺎﺗِﻚَ ﻭَ ﺗُﻌَﺮِّﻑُ ﺍَﺳْﻤَﺎﺋَﻚَ ﻭَ ﺗُﻔَﺴِّﺮُ ﺗَﺤَﺒُّﺒَﻚَ ﻭَ ﺗَﻌَﻬُّﺪَﻙَ ﻟِﻤَﺼْﻨُﻮﻋَﺎﺗِﻚَ ﺑِﻤَﺎ ﻳَﺘَﺮَﺷَّﺢُ ﻣِﻦْ ﺷِﻔَﺎﻩِ ﺛِﻤَﺎﺭِﻫَﺎ ﻣِﻦْ ﻗَﻄَﺮَﺍﺕِ ﺭَﺷَﺤَﺎﺕِ ﻟَﻤَﻌَﺎﺕِ ﺟَﻠَﻮَﺍﺕِ ﺗَﺤَﺒُّﺒِﻚَ ﻭَ ﺗَﻌَﻬُّﺪِﻙَ ﻟِﻤَﺨْﻠُﻮﻗَﺎﺗِﻚَ ٭ ﺣَﺘَّﻰ ﻛَﺎَﻥَّ ﺍﻟﺸَّﺠَﺮَ ﺍﻟْﻤُﺰَﻫَّﺮَﺓَ ﻗَﺼِﻴﺪَﺓٌ ﻣَﻨْﻈُﻮﻣَﺔٌ ﻣُﺤَﺮَّﺭَﺓٌ ﻟِﺘُﻨْﺸِﺪَ ﻟِﻠﺼَّﺎﻧِﻊِ ﺍﻟْﻤَﺪَﺍﺋِﺢَ ﺍﻟْﻤُﺒَﻬَّﺮَﺓَ ٭ ﺍَﻭْ ﻓَﺘَﺤَﺖْ ﺑِﻜَﺜْﺮَﺓٍ ﻋُﻴُﻮﻧَﻬَﺎ ﺍﻟْﻤُﺒَﺼَّﺮَﺓَ ﻟِﺘَﻨْﻈُﺮَ ﻟِﻠْﻔَﺎﻃِﺮِ ﺍﻟْﻌَﺠَﺎﺋِﺐَ ﺍﻟْﻤُﻨَﺸَّﺮَﺓَ ٭ ﺍَﻭْ ﺯَﻳَّﻨَﺖْ ﻟِﻌِﻴﺪِﻫَﺎ ﺍَﻋْﻀَﺎﺋَﻬَﺎ ﺍﻟْﻤُﺨَﻀَّﺮَﺓَ ﻟِﻴَﺸْﻬَﺪَ ﺳُﻠْﻄَﺎﻧُﻬَﺎ ﺍَﺛَﺎﺭَﻫَﺎ ﺍﻟْﻤُﻨَﻮَّﺭَﺓَ ٭ ﻭَ ﺗُﺸْﻬِﺮَ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻤَﺸْﻬَﺮِ ﻣُﺮَﺻَّﻌَﺎﺕِ ﺍﻟْﺠَﻮْﻫَﺮِ ٭ ﻭَ ﺗُﻌْﻠِﻦَ ﻟِﻠْﺒَﺸَﺮِ ﺣِﻜْﻤَﺔَ ﺧَﻠْﻖِ ﺍﻟﺸَّﺠَﺮِ ٭
ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻚَ ﻣَﺎ ﺍَﺣْﺴَﻦَ ﺍِﺣْﺴَﺎﻧَﻚَ ﻣَﺎ ﺍَﺑْﻴَﻦَ ﺗِﺒْﻴَﺎﻧَﻚَ ﻣَﺎ ﺍَﺑْﻬَﺮَ ﺑُﺮْﻫَﺎﻧَﻚَ ﻭَ ﻣَﺎ ﺍَﻇْﻬَﺮَﻩُ ﻭَ ﻣَﺎ ﺍَﻧْﻮَﺭَﻩُ ٭ …
2 : Bu on beş delîl delîl içinde, bürhân bürhân içinde Sâni’-i Zülcelâl’e işâret eder.
ﺣَﻴَﺎﺗِﻬَﺎ ﺑِﺎِﻧْﻄَﺎﻗِﻚَ ﺍِﺭْﻓَﺎﻗِﻚَ ٭ ﺗَﻬَﺰُّﺝُ ﺍْﻟﺎَﻣْﻄَﺎﺭِ ﺑِﺸَﻬَﺎﺩَﺓِ ﻓَﻮَﺍﺋِﺪِﻫَﺎ ﻣِﻦْ ﺗَﻨْﺰِﻳﻠِﻚَ ﺗَﻔْﻀِﻴﻠِﻚَ ٭ ﺗَﺤَﺮُّﻙُ ﺍْﻟﺎَﻗْﻤَﺎﺭِ ﺑِﺸَﻬَﺎﺩَﺓِ ﺣِﻜَﻢِ ﺣَﺮَﻛَﺎﺗِﻬَﺎ ﻣِﻦْ ﺗَﻘْﺪِﻳﺮِﻙَ ﺗَﺪْﺑِﻴﺮِﻙَ ﺗَﺪْﻭِﻳﺮِﻙَ ﺗَﻨْﻮِﻳﺮِﻙَ ٭
ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻚَ ﻣَﺎ ﺍَﻧْﻮَﺭَ ﺑُﺮْﻫَﺎﻧَﻚَ ﻣَﺎ ﺍَﺑْﻬَﺮَ ﺳُﻠْﻄَﺎﻧَﻚَ
Birinci Fasıl
Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
Her türlü naks ve kusûrdan seni tenzîh ederim ey o Zât-ı Zülcelâl ki, Semâ, yıldızlarının ve güneşlerinin ve aylarının kelimeleriyle, hikmetlerinin remizleriyle senin hamdinle tesbîh eder.
Dünyâ semâsı, bulutlarının ve gök gürültülerinin ve şimşeklerinin ve yağmurlarının kelimeleriyle, fâidelerinin işâretleriyle senin hamdinle tesbîh eder.
Yeryüzü, ma’denlerinin ve bitkilerinin ve ağaçlarının ve hayvânlarının kelimeleriyle, intizâmâtının delâletiyle senin hamdinle tesbîh eder.
Nebâtât ve ağaçlar, yapraklarının ve çiçeklerinin ve meyvelerinin kelimeleriyle, menfaatlerinin tasrîhâtıyla senin hamdinle tesbîh eder.
Çiçekler ve meyveler, tohumlarının ve kanatlarının ve çekirdeklerinin kelimeleriyle, san’atlarının acâibiyle senin hamdinle tesbîh eder.
Çekirdekler ve tohumlar, bilmüşâhede sünbüllerinin lisânıyla ve dânelerinin kelimeleriyle senin hamdinle tesbîh eder.
Ve her bir nebât, tomurcuklarının inkişâfı ve çiçeklerinin müzeyyenâtının ve sünbüllerinin muntazamâtının ağızlarıyla kızlarının tebessümü ânında gâyet vuzûh ve zuhûr ile, tohumlarının mevzûnâtının ve habbelerin manzûmâtının kelimeleriyle, şekilleri içindeki renkleri içindeki tadları içindeki kokuları içindeki nakışları içindeki zînetleri içindeki boyaları içindeki san’atları içindeki ölçüleri içindeki tanzîmleri içindeki mîzânları içindeki nizâmlarının lisânıyla senin hamdinle tesbîh eder.
Çiçeklerinin zarâfet-i uyûnundan ve sünbüllerinin tarâvet-i esnânından takattur eden şeyle, Senin kullarına olan teveddüdünün ve tearrüfünün cilvelerinin reşehât-ı lemeâtından Senin tecelliyât-ı sıfâtını vasfettiği, celevât-ı esmânı ta’rîf ettiği ve teveddüdünü ve tearrüfünü tefsîr ettiği gibi.
Her türlü nakıs ve kusûrdan seni tenzîh ederim ey Vedûd, ey Ma’rûf! San’atın ne kadar güzeldir ve o ne kadar süslüdür ve o ne kadar açıktır ve o ne kadar sağlamdır.
Her türlü nakıs ve kusûrdan seni tenzîh ederim ey o Zât-ı Zülcelâl ki, bütün ağaçlar, tomurcuklarının açması, çiçeklerinin inkişâfı, yapraklarının tezâyüdü, meyvelerin olgunlaşması ve dallarının ellerinde kızlarının raksetmesi ânında, kereminle yeşil olan yapraklarının ve lütfunla tebessüm eden çiçeklerinin ve rahmetinle gülen meyvelerinin ağızlarıyla, acâib-i hilkatlerinin içindeki kesret-i tenevvü’lerinin içindeki etlerinin ihtilâfı içindeki şekillerinin içindeki renklerinin içindeki kokularının içindeki tadlarının içindeki nakışlarının içindeki zînetlerinin içindeki boyalarının içindeki tevzînlerinin içindeki tanzîmlerinin içindeki mîzânlarının içindeki nizâmlarının lisânlarıyla hamdederek kemâl-i sarâhat ve beyânla Senin hamdinle tesbîh eder.
Meyvelerinin ağızlarından tereşşüh eden şeyle, Senin mahlûkâtına olan tehabbüb ve teahhüdünün cilvelerinin reşehât-ı lemeâtının katarâtından Senin sıfâtını vasfettiği, esmânı ta’rîf ettiği ve masnûâtına olan tehabbüb ve teahhüdünü tefsîr ettiği gibi. Hattâ sanki o çiçek açmış olan ağaç, Sâniine medâyih-i bâhire inşâd etmek için yazılmış manzûm bir kasîdedir. Yâhûd o Fâtırın neşrolunan acâibine bakmak için çoklukla bakar gözlerini açmıştır. Yâhûd yeşillenmiş a’zâlarını kendi bayramı için süslemiş ki, sultânı O’nun münevver eserlerini müşâhede etsin ve meşherde mürassaât-ı cevheri teşhîr etsin ve ağacın hikmet-i hilkatini beşere i’lân etsin.
Sen her türlü nakıs ve kusûrdan münezzehsin. İhsânın ne kadar güzel, beyânın ne kadar âşikâr, bürhânın ne kadar bâhir, ne kadar zâhir ve ne kadar nûrludur. Sen her türlü nakıs ve kusûrdan münezzehsin. San’atın ne kadar acâibdir.
Hikmetlerinin delâletiyle ışığın parlaması senin tenvîrin ve teşhîrindendir. Vazîfelerinin sırrıyla kasırganın dalgalanması hususan kelimelerin naklinde Senin tasrîfin ve tavzîfindendir. Fâidelerinin işâretiyle nehirlerin fışkırması Senin tedhîrin ve teshîrindendir. Hâssalarının ve menfaatlerinin remizleriyle taşların ve demir süslenmesi ve muhabere naklinde hususan seslerin Senin tedbîrin ve tasfîrindendir. Hikmetlerinin acâibliği ile çiçeklerin tebessümü Senin tahsînin ve tezyînindendir. Fâidelerinin delâleti ile meyvelerin süslenmesi Senin in’âmın ve ikrâmındandır. Şerâit-i hayâtlarındaki intizâmın işâretiyle kuşların cıvıltısı senin konuşturman ve fâidelendirmendendir. Fâidelerinin şehâdetiyle yağmurların sesi Senin tenzîlin ve tafdîlindendir. Harekâtındaki hikmetlerin şehâdetiyle ayların hareketi Senin takdîrin, tedbîrin, tedvîrin ve tenvîrindendir.
Sen her türlü naks ve kusûrdan münezzehsin! Bürhânın ne kadar nûrludur. Saltanatın ne kadar âşikârdır.
(Osmanlıca Lem’alar sh: 667)
ﺍَﻟْﻔَﺼْﻞُ ﺍﻟﺜَّﺎﻧِﻰ
ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻚَ ﻟﺎَ ﺍُﺣْﺼِﻰ ﺛَﻨَﺎﺀً ﻋﻠَﻴْﻚَ ﺍَﻧْﺖَ ﻛَﻤَﺎ ﺍَﺛْﻨَﻴْﺖَ ﻋَﻠَﻰ ﻧَﻔْﺴِﻚَ ﻓِﻰ ﻓُﺮْﻗَﺎﻧِﻚَ ٭ ﻭَ ﺍَﺛْﻨَﻰ ﻋَﻠَﻴْﻚَ ﺣَﺒِﻴﺒُﻚَ ﺑِﺎِﺫْﻧِﻚَ ٭ ﻭَ ﺍَﺛْﻨَﻴْﺖَ ﻋَﻠَﻴْﻚَ ﺑِﺠَﻤِﻴﻊِ ﻣَﺼْﻨُﻮﻋَﺎﺗِﻚَ ﺑِﺎِﻧْﻄَﺎﻗِﻚَ ٭
ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻚَ ﻣَﺎ ﻋَﺮَﻓْﻨَﺎﻙَ ﺣَﻖَّ ﻣَﻌْﺮِﻓَﺘِﻚَ ﻳَﺎ ﻣَﻌْﺮُﻭﻑُ ﺑِﻤُﻌْﺠِﺰَﺍﺕِ ﺟَﻤِﻴﻊِ ﻣَﺼْﻨُﻮﻋَﺎﺗِﻚَ ﻭَ ﺑِﺘَﻮْﺻِﻴﻔَﺎﺕِ ﺟَﻤِﻴﻊِ ﻣَﺨْﻠُﻮﻗَﺎﺗِﻚَ ﻭَ ﺑِﺘَﻌْﺮِﻳﻔَﺎﺕِ ﺟَﻤِﻴﻊِ ﻣَﻮْﺟُﻮﺩَﺍﺗِﻚَ ٭
ﺳُﺒﺤَﺎﻧَﻚَ ﻣَﺎ ﺫَﻛَﺮْﻧَﺎﻙَ ﺣَﻖَّ ﺫِﻛْﺮِﻙَ ﻳَﺎ ﻣَﺬْﻛُﻮﺭُ ﺑِﺎَﻟْﺴِﻨَﺔِ ﺟَﻤِﻴﻊِ ﻣَﺨْﻠُﻮﻗَﺎﺗِﻚَ ﻭَ ﺑِﺎَﻧْﻔُﺲِ ﺟَﻤِﻴﻊِ ﻛَﻠِﻤَﺎﺕِ ﻛِﺘَﺎﺏِ ﻛَﺎﺋِﻨَﺎﺗِﻚَ ﻭَ ﺑِﺘَﺤِﻴَّﺎﺕِ ﺟَﻤِﻴﻊِ ﺫَﻭِﻯ ﺍﻟْﺤَﻴَﺎﺓِ ﻣِﻦْ ﻣَﺨْﻠُﻮﻗَﺎﺗِﻚَ ﻟَﻚَ ﻭَ ﺑِﻤَﻮْﺯُﻭﻧَﺎﺕِ ﺟَﻤِﻴﻊِ ﺍْﻟﺎَﻭْﺭَﺍﻕِ ﺍﻟْﻤُﻬْﺘَﺰَّﺓِ ﺍﻟﺬَّﺍﻛِﺮَﺓِ ﻓِﻰ ﺟَﻤِﻴﻊِ ﺍَﺷْﺠَﺎﺭِﻙَ ﻭَ ﻧَﺒَﺎﺗَﺎﺗِﻚَ ٭ …17 Mayıs 2018: 23:20 #823547Anonim
İkinci Fasıl
Sen her türlü nakıs ve kusûrdan münezzehsin. Seni senâ etmeyi saymakla bitiremem. Sen Furkân’ında kendi zâtını senâ ettiğin gibi ve Senin izninle Habîbinin Seni senâ ettiği gibi ve Senin intâkınla bütün masnûâtın Seni senâ ettiği gibisin.
Sen her türlü nakıs ve kusûrdan münezzehsin. Senin ma’rîfetinin hakkıyla Seni tanıyamadık, ey bütün masnûâtının mu’cizâtıyla ve bütün mahlûkâtının tavsîfâtıyla ve bütün mevcûdâtının ta’rîfâtıyla Ma’rûf olan!
Sen her türlü naks ve kusûrdan münezzehsin. Senin zikrinin hakkıyla Seni zikredemedik, ey bütün mahlûkâtının lisânlarıyla ve kitâb-ı kâinâtının bütün kelimelerinin nefisleriyle ve mahlûkâtından bütün zevi’l-hayâtın Sana olan tahiyyeleriyle ve bütün ağaçların ve nebâtlarındaki ihtizâz eden, zikreden bütün yaprakların mevzûnâtıyla mezkûr olan!
Sen her türlü nakıs ve kusûrdan münezzehsin. Senin şükrünün hakkıyla Sana şükredemedik, ey şâhidlerin gözü önünde bütün ihsânâtının ihsânına olan senâlarıyla ve kâinât çarşısında bütün ni’metlerinin senin in’âmını i’lân etmesiyle ve mahlûkâtın enzârı önünde rahmetinin ve ni’metinin bütün semerâtının manzûmâtıyla ve ağaçların ve nebâtların dizilişindeki munazzam çiçeklerin ve salkımlarının bütün mevzûnâtının tahmîdâtıyla Meşkûr olan!
Sen münezzehsin. Şânın ne büyük, bürhânın ne süslü, ne kadar zâhir ve ne kadar bâhirdir.
Sen münezzehsin. Senin ibâdetinin hakkıyla sana ibâdet edemedik, ey bütün melâikenin ve bütün zevi’l-hayâtın ve bütün anâsır ve mahlûkâtın kemâl-i itâat ve imtisâl ve intizâm ve ittifâk ve iştiyâkla ma’bûdu olan!
Sen münezzehsin. Senin tesbîhinin hakkıyla Seni tesbîh edemedik, ey “Kendisini yedi gök ile yerin ve bunlarda bulunan herkesin tesbîh ettiği ve kendisine hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şeyin olmadığı” (İsrâ Sûresi, 11:44) zât!
Sen münezzehsin. Gök ve yer, bütün masnûâtının bütün tesbîhâtıyla ve bütün mahlûkâtının Sana olan bütün tahmîdâtıyla, Senin hamdinle tesbîh eder.
Sen münezzehsin. Yer ve gök, bütün peygamberlerinin ve velîlerininin ve meleklerinin -salât ve selâmın onlar üzerine olsun- bütün tesbîhâtıyla Senin hamdinle tesbîh eder.
Sen münezzehsin. Kâinât, Habîb-i Ekreminin (asm) bütün tesbîhâtıyla ve Resûl-i A’zamının Sana olan bütün tahmîdâtıyla- efdal-i salavâtın ve etemm-i teslîmâtın O’nun üzerine ve âlinin üzerine olsun- Senin hamdinle tesbîh eder.
Sen münezzehsin. Ey O Zât-ı Zülcelâl ki, Bu kâinât, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Sana olan tesbîhâtının sadâlarıyla Senin hamdinle tesbîh eder. Zîrâ Sana olan tesbîhâtının sadâlarının asırların dalgaları ve nesillerin bölükleri üzerinde dalgalandığı Zât O’dur. Allâhım, Muhammed Aleyhissâlâtü Ve’t-Teslîmât’ın tesbîhât sadâlarını, kıyâmet gününe kadar kâinâtın sahîfelerinde ve zamânın yapraklarında devâm ettir.
Sen münezzehsin ey o Zât-ı Zülcelâl ki, dünyâ Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın âsâr-ı şerîatiyle Senin hamdinle tesbîh eder. Allâhım, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın âsâr-ı diyânetiyle dünyâyı kıyâmet gününe kadar süsle.
Sen münezzehsin ey o Zât-ı Zülcelâl ki, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın lisânıyla arz senin azamet-i kudretinin arşı altında secde ederek Senin hamdinle tesbîh eder. Allâhım, arzı kıyâmet ve diriliş gününe kadar Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın lisânıyla, bütün aktârıyla konuştur.
Sen münezzehsin ey o Zât-ı Zülcelâl ki, bütün mekânlarda ve zamânlarda bütün mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, Muhammedlerinin -Aleyhissalâtü Vesselâm- lisânıyla Senin hamdinle tesbîh eder. Allâhım, mü’min erkekleri ve mü’min kadınları, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Sana olan tesbîhâtınının sadâlarıyla kıyâmet gününe kadar konuştur.
(Osmanlıca Lem’alar sh: 670)
17 Mayıs 2018: 23:21 #823548Anonim
ﺍَﻟْﻔَﺼْﻞُ ﺍﻟﺜَّﺎﻟِﺚُ
ﺫُﻭ ﺍﻟْﺠَﻠﺎَﻝِ ﺳُﺒْﺤَﺎﻥَ ﺍﻟﻠَّﻪ*ِ ﺍﻟْﻮَﺍﺣِﺪِ ﺍْﻟﺎَﺣَﺪِ ﺍﻟْﻤُﺘَﻘَﺪِّﺱِ ﺍﻟْﻤُﺘَﻨَﺰِّﻩِ ﻋَﻦِ ﺍْﻟﺎَﺿْﺪَﺍﺩِ ﻭَ ﺍْﻟﺎَﻧْﺪَﺍﺩِ ﻭَ ﺍﻟﺸُّﺮَﻛَﺎﺀِ ﺫُﻭ ﺍﻟْﺠَﻠﺎَﻝِ ﺳُﺒْﺤَﺎﻥَ ﺍﻟﻠَّﻪ*ِ ﺍﻟْﻘَﺪِﻳﺮِ ﺍْﻟﺎَﺯَﻟِﻰِّ ﺍﻟْﻤُﺘَﻘَﺪِّﺱِ ﺍﻟْﻤُﺘَﻨَﺰِّﻩِ ﻋَﻦِ ﺍﻟْﻤُﻌِﻴﻦِ ﻭَ ﺍﻟْﻮُﺯَﺭَﺍﺀِ ٭
ﺫُﻭ ﺍﻟْﺠَﻠﺎَﻝِ ﺳُﺒْﺤَﺎﻥَ ﺍﻟﻠَّﻪ*ِ ﺍﻟْﻘَﺪِﻳﻢِ ﺍْﻟﺎَﺯَﻟِﻰِّ ﺍﻟْﻤُﺘَﻘَﺪِّﺱِ ﺍﻟْﻤُﺘَﻨَﺰِّﻩِ ﻋَﻦْ ﻣُﺸَﺎﺑَﻬَﺔِ ﺍﻟْﻤُﺤْﺪَﺛَﺎﺕِ ﺍﻟﺰَّﺍﺋِﻠﺎَﺕِ ٭
ﺫُﻭ ﺍﻟْﺠَﻠﺎَﻝِ ﺳُﺒْﺤَﺎﻥَ ﺍﻟﻠَّﻪ*ِ ﺍﻟْﻮَﺍﺟِﺐِ ﺍﻟْﻮُﺟُﻮﺩِ ﺍﻟْﻤُﻤْﺘَﻨِﻊُ ﻧَﻈِﻴﺮُﻩُ ﺍﻟْﻤُﻤْﻜِﻦُ ﻛُﻞُّ ﻣَﺎﺳِﻮَﺍﻩُ ﺍﻟْﻤُﺘَﻘَﺪِّﺱُ ﺍﻟْﻤُﺘَﻨَﺰِّﻩُ ﻋَﻦْ ﻟَﻮَﺍﺯِﻡِ ﻣَﺎﻫِﻴَّﺎﺕِ ﺍﻟْﻤُﻤْﻜِﻨَﺎﺕِ ٭
ﺫُﻭ ﺍﻟْﺠَﻠﺎَﻝِ ﺳُﺒْﺤَﺎﻥَ ﺍﻟﻠَّﻪ*ِ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﻟَﻴْﺲَ ﻛَﻤِﺜْﻠِﻪِ ﺷَﻲْﺀٌ ﻭَ ﻫُﻮَ ﺍﻟﺴَّﻤِﻴﻊُ ﺍﻟْﺒَﺼِﻴﺮُ ﺍﻟْﻤُﺘَﻘَﺪِّﺱُ ﺍﻟْﻤُﺘَﻨَﺰِّﻩُ ﻋَﻤَّﺎ ﺗَﺘَﺼَﻮَّﺭُﻩُ ﺍْﻟﺎَﻭْﻫَﺎﻡُ ﺍﻟْﻘَﺎﺻِﺮَﺓُ ﺍﻟْﺨَﺎﻃِﺌَﺔُ ٭ …
Üçüncü FasılVâhid-i Ehad olan ve zıtlardan ve benzerlerden ve şerîklerden mukaddes ve berî olan Allâh Celâl sâhibidir ve münezzehtir.
Kadîr-i Ezelî olan ve yardımcılarından ve vezîrlerden mukaddes ve berî olan Allâh Celâl sâhibidir ve münezzehtir.
Kadîm-i Ezelî olan ve sonradan vücûda gelen ve zâil olup gidici olanlardan mukaddes ve berî olan Allâh Celâl sâhibidir ve münezzehtir.
Vâcibü’l-Vücûd ve nazîri mümteni’ ve kendisinden başka her şey mümkini’l-vücûd olan ve mümkinâtın mâhiyetlerinin levâzımından mukaddes ve berî olan Allâh Celâl sâhibidir ve münezzehtir.
Celâl sâhibi ve münezzehtir O Allâh ki, “Kendisinin benzeri hiçbir şey yoktur ve O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (Şûra Sûresi, 42:11) Hatâlı ve kâsır evhâmın tasavvur ettiklerinden mukaddes ve berîdir.
Celâl sâhibi ve münezzehtir O Allâh ki, “Göklerde ve yerde en yüce sıfatlar O’nundur. Ve O Azîzdir, Hakîm’dir.” (Rum Sûresi, 30:21) Bâtıl ve nâkıs akîdelerin vasfettiklerinden mukaddes ve berîdir.
Kadîr-i Mutlak ve hiçbir şeye muhtâc olmayan ve acz ve ihtiyâctan mukaddes ve berî olan Allâh Celâl sâhibidir ve münezzehtir.
Kâinâtın kemâlâtının şehâdetiyle, Zâtında ve sıfâtında ve efâlinde Kâmil-i Mutlak olan ve kusûr ve noksândan mukaddes ve berî olan Allâh Celâl sâhibidir ve münezzehtir. Çünki kâinâtta kemâl ve cemâlden ne varsa hepsi, hads-i sâdıkla ve kat’î bürhânla ve vâzıh delîlle sâbîttir ki, O münezzeh olan Zâtın kemâline nisbeten zaîf bir gölgedir. Zîrâ tenvîr ancak nûrânîden olur. Âyînelerin fânîliği ve mazharların seyyâletiyle berâber cemâl ve kemâlin tecellîsinin devâmıyla ve eâzımdan, meşreblerde ve keşfiyâtta muhtelif ve kâinâttaki kemâlâtın, Zât-ı Vâcibü’l-Vücûd’un envâr-ı kemâlinin gölgesi olduğunda müttefik bir çok cemâatin icmâ’ ve ittifâkıyla da sâbittir.
Ezelî, ebedî ve sermedî olan ve sonradan vücûda gelip teceddüd ve tekâmül edenlerin lâzımı olan tagayyür ve tebeddülden mukaddes ve berî olan Allâh Celâl sâhibidir ve münezzehtir.
Hâlık-ı kevn ve mekân olan ve kesîf, kesîr, mukayyed ve mahdûd olan mâddiyât ve mümkinâtın lâzımı olan tahayyüz ve tecezzîden mukaddes ve berî olan Allâh Celâl sâhibidir ve münezzehtir.Kadîm-i Bâkî olan ve hudûs ve zevâlden mukaddes ve berî olan Allâh Celâl sâhibidir ve münezzehtir.
Vâcibü’l-Vücûd olan çocuk ve babadan, çözülüp dağılmaktan ve birleşmekten, hasr ve tahdîd edilmekten, cenâbına yakışmayan ve vücûb-ı vücûduna münâsib olmayan ve ezeliyetine ve ebediyetine muvâfık olmayan şeylerden mukaddes ve berî olan Allâh Celâl sâhibidir ve münezzehtir. O’nun celâli ne yücedir ve O’ndan başka ilâh yoktur.
(Osmanlıca Lem’alar sh: 672)17 Mayıs 2018: 23:21 #823549Anonim
ﺍﻟﺜَّﺎﻧِﻰ
İkinci Bâb
ﻓِﻰ ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ِﻟﻠَّﻪ*ِ
Elhamdülillâh hakkındadır.
ﻓِﻰ ﻫَﺬَﺍ ﺍﻟْﺒَﺎﺏِ ﺗِﺴْﻌَﺔُ ﻧُﻘَﻂٍ
Bu bâbda [Dokuz Nokta] vardır.
ﺍَﻟﻨُّﻘْﻄَﺔُ ﺍْﻟﺎُﻭﻟَﻰ
ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ِﻟﻠَّﻪ*ِ ﻋَﻠَﻰ ﻧِﻌْﻤَﺔِ ﺍْﻟﺎِﻳﻤَﺎﻥِ ﺍﻟْﻤُﺰِﻳﻞِ ﻋَﻨَّﺎ ﻇُﻠُﻤَﺎﺕِ ﺍﻟْﺠِﻬَﺎﺕِ ﺍﻟﺴِّﺘَّﺔِ ٭
ﺍِﺫْ ﺟِﻬَﺔُ ﺍﻟْﻤَﺎﺿِﻰ ﻓِﻰ ﺣُﻜْﻢِ ﻳَﻤِﻴﻨِﻨَﺎ ﻣُﻈْﻠِﻤَﺔٌ ﻭَ ﻣُﻮﺣِﺸَﺔٌ ﺑِﻜَﻮْﻧِﻬَﺎ ﻣَﺰَﺍﺭًﺍ ﺍَﻛْﺒَﺮَ ٭ ﻭَ ﺑِﻨِﻌْﻤَﺔِ ﺍْﻟﺎِﻳﻤَﺎﻥِ ﺗَﺰُﻭﻝُﺗِﻠْﻚَ ﺍﻟﻈُّﻠْﻤَﺔُ ﻭَ ﺗَﻨْﻜَﺸِﻒُ ﺍﻟْﻤَﺰَﺍﺭُ ﺍْﻟﺎَﻛْﺒَﺮُ ﻋَﻦْ ﻣَﺠْﻠِﺲٍ ﻣُﻨَﻮَّﺭٍ ٭
ﻭَ ﻳَﺴَﺎﺭُﻧَﺎ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﺠِﻬَﺔُ ﺍﻟْﻤُﺴْﺘَﻘْﺒَﻠَﺔُ، ﻣُﻈْﻠِﻤَﺔٌ ﻭَ ﻣُﻮﺣِﺸَﺔٌ ﺑِﻜَﻮْﻧِﻬَﺎ ﻗَﺒْﺮًﺍ ﻋَﻈِﻴﻤًﺎ ﻟَﻨَﺎ ٭ ﻭَ ﺑِﻨِﻌْﻤَﺔِ ﺍْﻟﺎِﻳﻤَﺎﻥِﺗَﻨْﻜَﺸِﻒُ ﻋَﻦْ ﺟِﻨَﺎﻥٍ ﻣُﺰَﻳَّﻨَﺔٍ ﻓِﻴﻬَﺎ ﺿِﻴَﺎﻓَﺎﺕٌ ﺭَﺣْﻤَﺎﻧِﻴَّﺔٌ ٭
ﻭَ ﺟِﻬَﺔُ ﺍﻟْﻔَﻮْﻕِ ﻭَ ﻫُﻮَ ﻋَﺎﻟَﻢُ ﺍﻟﺴَّﻤَﻮَﺍﺕِ ﻣُﻮﺣِﺸَﺔٌ ﻣُﺪْﻫِﺸَﺔٌ ﺑِﻨَﻈَﺮِ ﺍﻟْﻔَﻠْﺴَﻔَﺔِ ٭ ﻓَﺒِﻨِﻌْﻤَﺔِ ﺍْﻟﺎِﻳﻤَﺎﻥِ ﺗَﺘَﻜَﺸَّﻒُ ﺗِﻠْﻚَ ﺍﻟْﺠِﻬَﺔُ ﻋَﻦْ ﻣَﺼَﺎﺑِﻴﺢَ ﻣُﺘَﺒَﺴِّﻤَﺔٍ ﻣُﺴَﺨَّﺮَﺓٍ ﺑِﺎَﻣْﺮِ ﻣَﻦْ ﺯَﻳَّﻦَ ﻭَﺟْﻪَ ﺍﻟﺴَّﻤَﺎﺀِ ﺑِﻬَﺎ ﻳُﺴْﺘَﺄْﻧَﺲُ ﺑِﻬَﺎ ﻭَ ﻟﺎَ ﻳُﺘَﻮَﺣَّﺶُﻣِﻨْﻬَﺎ ٭
ﻭَ ﺟِﻬَﺔُ ﺍﻟﺘَّﺤْﺖِ ﻭَ ﻫِﻰَ ﻋَﺎﻟَﻢُ ﺍْﻟﺎَﺭْﺽِ ﻣُﻮﺣِﺸَﺔٌ ﺑِﻮَﺿْﻌِﻴَّﺘِﻬَﺎ ﻓِﻰ ﻧَﻔْﺴِﻬَﺎ ﺑِﻨَﻈَﺮِ ﺍﻟْﻔَﻠْﺴَﻔَﺔِ ﺍﻟﻀَّﺎﻟَّﺔِ ٭ ﻓَﺒِﻨِﻌْﻤَﺔِ ﺍْﻟﺎِﻳﻤَﺎﻥِ ﺗَﺘَﻜَﺸَّﻒُ ﻋَﻦْ ﺳَﻔِﻴﻨَﺔٍ ﺭَﺑَّﺎﻧِﻴَّﺔٍ ﻣُﺴَﺨَّﺮَﺓٍ ﻭَ ﻣُﺘَﺠَﻬِّﺰَﺓٍ ﻭَ ﻣَﺸْﺤُﻮﻧَﺔٍ ﺑِﺎَﻧْﻮَﺍﻉِ ﺍﻟﻠَّﺬَﺍﺋِﺬِ ﻭ
Risâle-i Nûr’un fikirden sonra en mühim bir esâsı şükür olduğundan ve şükür ve hamdin ekser merâtib ve hakîkatleri Risâle-i Nûr’un eczâlarında îzâh ile beyân edildiğinden burada onlara iktifâen gâyet muhtasar bir sûrette îmân ni’metine mukâbil olan hamdin birkaç mertebeleri zikredildi. Îmân ni’metinin mertebelerine göre de hamdin mertebeleri var. Said Nursiﺍﻟْﻤَﻄْﻌُﻮﻣَﺎﺕِ؛ ﻗَﺪْ ﺍَﺭْﻛَﺒَﻬَﺎ ﺻَﺎﻧِﻌُﻬَﺎ ﻧَﻮْﻉَ ﺍﻟْﺒَﺸَﺮِ ﻭَ ﺟِﻨْﺲَ ﺍﻟْﺤَﻴْﻮَﺍﻥِ ﻟِﻠﺴَّﻴَﺎﺣَﺔِ ﻓِﻰ ﺍَﻃْﺮَﺍﻑِ ﻣَﻤْﻠَﻜَﺔِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﻦِ ٭
ﻭَ ﺟِﻬَﺔُ ﺍْﻟﺎَﻣَﺎﻡِ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﻳَﺘَﻮَﺟَّﻪُ ﺍِﻟَﻰ ﺗِﻠْﻚَ ﺍﻟْﺠِﻬَﺔِ ﻛُﻞُّ ﺫَﻭِﻯ ﺍﻟْﺤَﻴَﺎﺓِ ﻣُﺴْﺮِﻋَﺔً ﻗَﺎﻓِﻠَﺔً ﺧَﻠْﻒَ ﻗَﺎﻓِﻠَﺔٍ، ﺗَﻐِﻴﺐُ ﺗِﻠْﻚَ ﺍﻟْﻘَﻮَﺍﻓِﻞُ ﻓِﻰ ﻇُﻠُﻤَﺎﺕِ ﺍﻟْﻌَﺪَﻡِ ﺑِﻠﺎَ ﺭُﺟُﻮﻉٍ ٭ ﻭَ ﺑِﻨِﻌْﻤَﺔِ ﺍْﻟﺎِﻳﻤَﺎﻥِ ﺗَﺘَﻜَﺸَّﻒُ ﺗِﻠْﻚَ ﺍﻟﺴَّﻴَﺎﺣَﺔُ ﻋَﻦْ ﺍِﻧْﺘِﻘَﺎﻝِ ﺫَﻭِﻯ ﺍﻟْﺤَﻴَﺎﺓِ ﻣِﻦْ ﺩَﺍﺭِ ﺍﻟْﻔَﻨَﺎﺀِ ﺍِﻟَﻰ ﺩَﺍﺭِ ﺍﻟْﺒَﻘَﺎﺀِ؛ ﻭَ ﻣِﻦْ ﻣَﻜَﺎﻥِ ﺍﻟْﺨِﺪْﻣَﺔِ ﺍِﻟَﻰ ﻣَﻮْﺿِﻊِ ﺍَﺧْﺬِ ﺍْﻟﺎُﺟْﺮَﺓِ، ﻭَ ﻣِﻦْ ﻣَﺤَﻞِّ ﺍﻟﺰَّﺣْﻤَﺔِ ﺍِﻟَﻰ ﻣَﻘَﺎﻡِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﺔِ ﻭَ ﺍْﻟﺎِﺳْﺘِﺮَﺍﺣَﺔِ. ﻭَ ﺍَﻣَّﺎ ﺳُﺮْﻋَﺔُ ﺫَﻭِﻯ ﺍﻟْﺤَﻴَﺎﺓِ ﻓِﻰ ﺍَﻣْﻮَﺍﺝِ ﺍﻟْﻤَﻮْﺕِ ﻓَﻠَﻴْﺴَﺖْ ﺳُﻘُﻮﻃًﺎ ﻭَ ﻣُﺼِﻴﺒَﺔً ﺑَﻞْ ﻫِﻰَ ﺻُﻌُﻮﺩٌ ﺑِﺎِﺷْﺘِﻴَﺎﻕٍ ﻭَ ﺗَﺴَﺎﺭُﻉٌ ﺍِﻟَﻰ ﺳَﻌَﺎﺩَﺍﺗِﻬِﻢْ ٭
ﻭَ ﺟِﻬَﺔُ ﺍﻟْﺨَﻠْﻒِ ﺍَﻳْﻀًﺎ ﻣُﻈْﻠِﻤَﺔٌ ﻣُﻮﺣِﺸَﺔٌ ﻓَﻜُﻞُّ ﺫِﻯ ﺷُﻌُﻮﺭٍ ﻳَﺘَﺤَﻴَّﺮُ ﻣُﺘَﺮَﺩِّﺩًﺍ ﻭَ ﻣُﺴْﺘَﻔْﺴِﺮًﺍ ﺑـِ ﴿ﻣِﻦْ ﺍَﻳْﻦَ؟ ﺍِﻟَﻰ ﺍَﻳْﻦَ؟﴾ ﻓَِﻠﺎَﻥَّ ﺍﻟْﻐَﻔْﻠَﺔَ ﻟﺎَ ﺗُﻌْﻄِﻰ ﻟَﻪُ ﺟَﻮَﺍﺑًﺎ، ﻳَﺼِﻴﺮُ ﺍﻟﺘَّﺮَﺩُّﺩُ ﻭَ ﺍﻟﺘَّﺤَﻴُّﺮُ ﻇُﻠُﻤَﺎﺕٍ ﻓِﻰ ﺭُﻭﺣِﻪِ ٭ ﻓَﺒِﻨِﻌْﻤَﺔِ ﺍْﻟﺎِﻳﻤَﺎﻥِ ﺗَﻨْﻜَﺸِﻒُ ﺗِﻠْﻚَ ﺍﻟْﺠِﻬَﺔُ ﻋَﻦْ ﻣَﺒْﺪَﺍِ ﺍْﻟﺎِﻧْﺴَﺎﻥِ ﻭَ ﻭَﻇِﻴﻔَﺘِﻪِ. ﻭَ ﺑِﺎَﻥَّ ﺍﻟﺴُّﻠْﻄَﺎﻥَ ﺍْﻟﺎَﺯَﻟِﻰَّ ﺍَﺭْﺳَﻠَﻬُﻢْ ﻣُﻮَﻇَّﻔِﻴﻦَ ﺍِﻟَﻰ ﺩَﺍﺭِ ﺍْﻟﺎِﻣْﺘِﺤَﺎﻥِ ٭
ﻓَﻤِﻦْ ﻫَﺬِﻩِ ﺍﻟْﺤَﻘِﻴﻘَﺔِ ﻳَﻜُﻮﻥُ ﴿ﺍﻟْﺤَﻤْﺪُ﴾ ﻋَﻠَﻰ ﻧِﻌْﻤَﺔِ ﺍْﻟﺎِﻳﻤَﺎﻥِ ﺍﻟْﻤُﺰِﻳﻞِ ﻟِﻠﻈُّﻠُﻤَﺎﺕِ ﻋَﻦْ ﻫَﺬِﻩِ ﺍﻟْﺠِﻬَﺎﺕِ ﺍﻟﺴِّﺘَّﺔِ ﺍَﻳْﻀًﺎ ﻧِﻌْﻤَﺔً ﻋَﻈِﻴﻤَﺔً ﺗَﺴْﺘَﻠْﺰِﻡُ ﴿ﺍﻟْﺤَﻤْﺪَ(. ﺍِﺫْ ﺑـِ ﴿ﺍﻟْﺤَﻤْﺪِ﴾ ﻳُﻔْﻬَﻢُ ﺩَﺭَﺟَﺔُ ﻫَﺬِﻩِ ﺍﻟﻨِّﻌْﻤَﺔِ ﻭَ ﻟَﺬَّﺗُﻬَﺎ. ﻓَﺎﻟْﺤَﻤْﺪُ ِﻟﻠَّﻪ*ِ ﻋَﻠَﻰ ﴿ﺍﻟْﺤَﻤْﺪُ ِﻟﻠَّﻪ*ِ﴾ ﻓِﻰ ﺗَﺴَﻠْﺴُﻞٍ ﻳَﺘَﺴَﻠْﺴَﻞُ ﻓِﻰ ﺩَﻭْﺭٍ ﺩَﺍﺋِﺮٍ ﺑِﻠﺎَ ﻧِﻬَﺎﻳَﺔٍ ٭
Birinci Nokta
Altı cihetin karanlıklarını bize izâle eden îmân ni’metinden dolayı hamd Allâh’a mahsûstur.
Zîrâ sağ tarafımız hükmünde olan mâzî ciheti, en büyük mezâr olması cihetiyle karanlıklı ve korkunçtur. Fakat îmân ni’metiyle o mezâr-ı ekber nûrâni bir meclis olarak gözükür. Müstakbel ciheti olan sol tarafımız ise, bizim için büyük bir kabir olmasından dolayı karanlıklı ve korkunçtur.Fakat îmân ni’metiyle, içinde rahmânî ziyâfetler bulunan süslü bahçeler şeklinde gözükür.
Semâvât âlemi olan üst cihet ise, felsefe nazarıyla korkunç ve müdhiştir.
Fakat îmân ni’metiyle, bu cihet, semânın yüzünü kendileriyle tezyîn eden zâtın emriyle mütebessim ve musahhar lambalar şeklinde gözükür ki onlara ünsiyet edilir ve onlardan dehşete düşülmez.
Arz âlemi olan alt cihet ise, dalâletteki felsefe nazarıyla bakıldığı zamân, kendisinde bulunan vaz’iyetiyle korkunç gözükür.
Fakat îmân ni’metiyle, musahhar ve çeşit çeşit lezzetler ve mat’ûmat ile yüklü rabbânî bir sefîne şeklinde gözükür ki, Rahmânın memleketi etrâfında seyâhat etmeleri için, Sânii, nev’-i beşer ve cins-i hayvânî ona bindirmiştir.
Bir de ön cihet vardır ki, bütün zîhayât sür’atle kâfile kâfile bu cihete yönelir. Bu kâfileler adem zulümâtında bir daha dönmeksizin kaybolup gider.
Fakat îmân ni’metiyle, bu seyâhat, zîhayâtların fenâ yurdundan bekâ yurduna ve hizmet yerinden ücret alma yerine ve zahmet mahallinden rahmet ve istirâhat makâmına intikâli şeklinde gözükür. Ammâ ölüm dalgaları içinde zîhayâtların sür’ati ise, sukût ve musîbet değildir. Belki saâdetlerine doğru, bir iştiyâk ve bir sür’atle suûddur.
Arka cihet de aynı şekilde karanlık ve korkunçtur. Her biri tereddüd ederek ve “Nereden? Nereye?” diye suâl ederek hayret içinde kalır. Çünki gaflet, ona bir cevâb veremez o tereddüd ve o tehayyür, rûhunda karalıklara dönüşür.
Fakat îmân ni’metiyle, bu cihet, insânın mebdei ve vazîfesi şeklinde gözükür. Çünki sultân-ı Ezelî onları dâr-ı imtihâna vazîfeli olarak göndermiştir.
Bu hakîkatten dolayı, bu altı cihette bulunan karanlıkları izâle eden îmân ni’metine edilen hamd dahi büyük bir ni’met olduğundan hamd etmeyi istilzâm eder. Zîrâ bu ni’metin derecesi ve lezzeti hamd ile anlaşılır.
Nihâyetsiz bir dâirenin devrinde teselsül eden bir silsile içindeki elhamdülillâh’dan dolayı hamd Allâh’a mahsûstur.
(Osmanlıca Lem’alar sh: 675)
ﺍَﻟﻨُّﻘْﻄَﺔُ ﺍﻟﺜَّﺎﻧِﻴَﺔُ
ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ِﻟﻠَّﻪ*ِ ﻋَﻠَﻰ ﻧِﻌْﻤَﺔِ ﺍْﻟﺎِﻳﻤَﺎﻥِ ﺍﻟْﻤُﻨَﻮِّﺭِ ﻟَﻨَﺎ ﺍﻟْﺠِﻬَﺎﺕِ ﺍﻟﺴِّﺖَّ. ﻓَﻜَﻤَﺎ ﺍَﻥَّ ﺍْﻟﺎِﻳﻤَﺎﻥَ ﺑِﺎِﺯَﺍﻟَﺘِﻪِ ﻟِﻈُﻠُﻤَﺎﺕِ ﺍﻟْﺠِﻬَﺎﺕِ ﺍﻟﺴِّﺖِّ ﻧِﻌْﻤَﺔٌ ﻋَﻈِﻴﻤَﺔٌَ ﻣِﻦْ ﺟِﻬَﺔِ ﺩَﻓْﻊِ ﺍﻟْﺒَﻠﺎَﻳَﺎ ﻛَﺬَﻟِﻚَ ﺍَﻥَّ ﺍْﻟﺎِﻳﻤَﺎﻥَ ﻟِﺘَﻨْﻮِﻳﺮِﻩِ ﻟِﻠْﺠِﻬَﺎﺕِ ﺍﻟﺴِّﺘَّﺔِ ﻧِﻌْﻤَﺔٌ ﻋَﻈِﻴﻤَﺔٌ ﺍُﺧْﺮَﻯ ﻣِﻦْ ﺟِﻬَﺔِ ﺟَﻠْﺐِ ﺍﻟْﻤَﻨَﺎﻓِﻊِ.. ﻓَﺎْﻟﺎِﻧْﺴَﺎﻥُ ﻟِﻌَﻠﺎَﻗَﺘِﻪِ
ﺑِﺠَﺎﻣِﻌِﻴَّﺔِ ﻓِﻄْﺮَﺗِﻪِ ﺑِﻤَﺎ ﻓِﻰ ﺍﻟْﺠِﻬَﺎﺕِ ﺍﻟﺴِّﺘَّﺔِ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻤَﻮْﺟُﻮﺩَﺍﺕِ.
ﻭَ ﺑِﻨِﻌْﻤَﺔِ ﺍْﻟﺎِﻳﻤَﺎﻥِ ﻳُﻤْﻜِﻦُ ﻟِْﻠﺎِﻧْﺴَﺎﻥِ ﺍِﺳْﺘِﻔَﺎﺩَﺓٌ ﻣِﻦْ ﺟَﻤِﻴﻊِ ﺍﻟْﺠِﻬَﺎﺕِ ﺍﻟﺴِّﺘَّﺔِ ﻓَﺎَﻳْﻨَﻤَﺎ ﻳَﺘَﻮَﺟَّﻪُ ﻓَﺒِﺴِﺮِّ ﴿ﺍَﻳْﻨَﻤَﺎ ﺗُﻮَﻟُّﻮﺍ ﻓَﺜَﻢَّ ﻭَﺟْﻪُ ﺍﻟﻠَّﻪ*ِ﴾ ﻳَﺘَﻨَﻮَّﺭُ ﻟَﻪُ ﺗِﻠْﻚَ ﺍﻟْﺠِﻬَﺔُ ﺑِﻤَﺴَﺎﻓَﺘِﻬَﺎ ﺍﻟﻄَّﻮِﻳﻠَﺔِ ﺑِﻠﺎَ ﺣَﺪٍّ.. ﺣَﺘَّﻰ ﻛَﺎَﻥَّ ﺍْﻟﺎِﻧْﺴَﺎﻥَ ﺍﻟْﻤُﺆْﻣِﻦَ ﻟَﻪُ ﻋُﻤْﺮٌ ﻣَﻌْﻨَﻮِﻯٌّ ﻳَﻤْﺘَﺪُّ ﻣِﻦْ ﺍَﻭَّﻝِ ﺍﻟﺪُّﻧْﻴَﺎ ﺍِﻟَﻰ ﺍَﺧِﺮِﻫَﺎ، ﻳَﺴْﺘَﻤِﺪُّ ﺫَﻟِﻚَ ﺍﻟْﻌُﻤْﺮُ ﻣِﻦْ ﻧُﻮﺭِ ﺣَﻴَﺎﺓٍ ﻣُﻤْﺘَﺪَّﺓٍ ﻣِﻦَ ﺍْﻟﺎَﺯَﻝِ ﺍِﻟَﻰ ﺍْﻟﺎَﺑَﺪِ. ﻭَ ﺣَﺘَّﻰ ﺍَﻥَّ ﺍْﻟﺎِﻧْﺴَﺎﻥَ ﺑِﺴِﺮِّ ﺗَﻨْﻮِﻳﺮِ ﺍْﻟﺎِﻳﻤَﺎﻥِ ﻟِﺠِﻬَﺎﺗِﻪِ ﻳَﺨْﺮُﺝُ ﻋَﻦْ ﻣَﻀِﻴﻖِ ﺍﻟﺰَّﻣَﺎﻥِ ﺍﻟْﺤَﺎﺿِﺮِ ﻭَ ﺍﻟْﻤَﻜَﺎﻥِ ﺍﻟﻀَّﻴِّﻖِ ﺍِﻟَﻰ ﺳَﺎﺣَﺔِ ﻭُﺳْﻌَﺔِ ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻢِ ﻭَ ﻳَﺼِﻴﺮُ ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻢُ ﻛَﺒَﻴْﺘِﻪِ.. ﻭَ ﺍﻟْﻤَﺎﺿِﻰ ﻭَ ﺍﻟْﻤُﺴْﺘَﻘْﺒَﻞُ ﺯَﻣَﺎﻧًﺎ ﺣَﺎﺿِﺮًﺍ ﻟِﺮُﻭﺣِﻪِ ﻭَ ﻗَﻠْﺒِﻪِ ﻭَ ﻫَﻜَﺬَﺍ ﻓَﻘِﺲْ…
İkinci Nokta
Cihât-ı sitteyi bize tenvîr eden îmân ni’metinden dolayı hamd Allâh’a mahsûstur. Çünki îmân cihât-ı sittenin zulümâtını izâle etmekle, def’-i belâ cihetinden büyük bir ni’met olduğu gibi, aynen böyle, cihât-ı sitteyi tenvîr etmesi sebebiyle celb-i menâfi’ cihetinden îmân yine büyük bir ni’mettir. İnsân, fıtratının câmiiyeti sebebiyle cihât-ı sittede bulunan mevcûdâtla alâkasından ve nereye yönelirse yönelsin insânın îmân ni’metiyle bütün cihât-ı sitteden istifâdesi mümkün olur.
Bundan dolayı “o hâlde nerede (yüzünüzü kıbleye) dönerseniz, artık orada Allâh’ın râzı olduğu cihet vardır” (Bakara Sûresi, 2:115) âyetinin sırrıyla, hadsiz uzunluktaki mesâfesiyle bu cihet ona tenevvür eder. Hattâ sanki mü’min insânın, dünyânın evvelinden sonuna kadar uzanan ma’nevî bir ömrü vardır. Bu ömür, ezelden ebede kadar uzanan hayât nûrundan yardım ister.
Ve hattâ insân, kendi cihetlerin îmânın tenvîri sırrıyla, hâzır zamânın darlığı ve dar mekândan âlemin geniş sâhasına çıkar ve âlem kendi evi gibi olur. Mâzî ve müstakbel ise rûhuna ve kalbine hâzır zamân gibi gelir. Ve hâkezâ kıyâs et.
(Osmanlıca Lem’alar sh: 676)
ﺍَﻟﻨُّﻘْﻄَﺔُ ﺍﻟﺜَّﺎﻟِﺜَﺔُ
ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ِﻟﻠَّﻪ*ِ ﻋَﻠَﻰ ﺍْﻟﺎِﻳﻤَﺎﻥِ ﺍﻟْﺤَﺎﻭِﻯ ﻟِﻨُﻘْﻄَﺘَﻰِ ﺍْﻟﺎِﺳْﺘِﻨَﺎﺩِ ﻭَ ﺍْﻟﺎِﺳْﺘِﻤْﺪَﺍﺩِ.
ﻧَﻌَﻢْ ﺑِﺴِﺮِّ ﻏَﺎﻳَﺔِ ﻋَﺠْﺰِ ﺍﻟْﺒَﺸَﺮِ ﻭَ ﻛَﺜْﺮَﺓِ ﺍَﻋْﺪَﺍﺋِﻪِ ﻳَﺤْﺘَﺎﺝُ ﺍﻟْﺒَﺸَﺮُ ﺍَﺷَﺪَّ ﺍِﺣْﺘِﻴَﺎﺝٍ ﺍِﻟَﻰ ﻧُﻘْﻄَﺔِ ﺍِﺳْﺘِﻨَﺎﺩٍ ﻳَﻠْﺘَﺠِﺄُ ﺍِﻟَﻴْﻪِ ﻟِﺪَﻓْﻊِ ﺍَﻋْﺪَﺍﺋِﻪِ ﺍﻟْﻐَﻴْﺮِ ﺍﻟْﻤَﺤْﺪُﻭﺩَﺓِ ﻭَ ﺑِﻐَﺎﻳَﺔِ ﻓَﻘْﺮِ ﺍْﻟﺎِﻧْﺴَﺎﻥِ ﻣَﻊَ ﻏَﺎﻳَﺔِ ﻛَﺜْﺮَﺓِ ﺣَﺎﺟَﺎﺗِﻪِ ﻭَ ﺍَﻣَﺎﻟِﻪِ ﻳَﺤْﺘَﺎﺝُ ﺍَﺷَﺪَّ ﺍِﺣْﺘِﻴَﺎﺝٍ ﺍِﻟَﻰ ﻧُﻘْﻄَﺔِ ﺍِﺳْﺘِﻤْﺪَﺍﺩٍ ﻳَﺴْﺘَﻤِﺪُّ ﻣِﻨْﻬَﺎ،
ﻭَ ﻳَﺴْﺌَﻞُ ﺣَﺎﺟَﺎﺗِﻪِ ﺑِﻬَﺎ ﻓَﺎْﻟﺎِﻳﻤَﺎﻥُ ﺑِﺎﻟﻠَّﻪ*ِ ﻫِﻰَ ﻧُﻘْﻄَﺔُ ﺍِﺳْﺘِﻨَﺎﺩٍ ﻟِﻔِﻄْﺮَﺓِ ﺍﻟْﺒَﺸَﺮِ. ﻭَ ﺍْﻟﺎِﻳﻤَﺎﻥُ ﺑِﺎْﻟﺎَﺧِﺮَﺓِ ﻫُﻮَ ﻧُﻘْﻄَﺔُ ﺍِﺳْﺘِﻤْﺪَﺍﺩٍ ﻟِﻮِﺟْﺪَﺍﻧِﻪِ ٭ ﻓَﻤَﻦْ ﻟَﻢْ ﻳَﻌْﺮِﻑْ ﻫَﺬَﻳْﻦِ ﺍﻟﻨُّﻘْﻄَﺘَﻴْﻦِ ﻳَﺘَﻮَﺣَّﺶُ ﻋَﻠَﻴْﻪِ ﻗَﻠْﺒُﻪُ ﻭَ ﺭُﻭﺣُﻪُ ﻭَ ﻳُﻌَﺬِّﺑُﻪُ ﻭِﺟْﺪَﺍﻧُﻪُ ﺩَﺍﺋِﻤًﺎ. ﻭَ ﻣَﻦِ ﺍﺳْﺘَﻨَﺪَ ﺑِﺎْﻟﺎِﻳﻤَﺎﻥِ ﺍِﻟَﻰ ﺍﻟﻨُّﻘْﻄَﺔِ ﺍْﻟﺎُﻭﻟَﻰ ﻭَﺍﺳﺘَﻤَﺪَّ ﻣِﻦَ ﺍﻟﻨُّﻘْﻄَﺔِ ﺍﻟﺜَّﺎﻧِﻴَﺔِ ﺍَﺣَﺲَّ ﻣِﻦْ ﺍَﻋْﻤَﺎﻕِ ﺭُﻭﺣِﻪِ ﻟَﺬَﺍﺋِﺬًﺍ ﻣَﻌْﻨَﻮِﻳَّﺔً ﻭَ ﺍُﻧْﺴِﻴَّﺔً ﻣُﺴَﻠِّﻴَﺔً ﻭَ ﺍِﻋْﺘِﻤَﺎﺩًﺍ ﻳَﻄْﻤَﺌِﻦُّ ﺑِﻬَﺎ ﻭِﺟْﺪَﺍﻧُﻪُ ٭17 Mayıs 2018: 23:24 #823550Anonim
Üçüncü Nokta
İstinâd ve istimdâd noktalarını hâvî olan îmândan dolayı hamd Allâh’a mahsûstur.
Evet, beşerin gâyet aczi ve düşmanlarının çokluğu sırrıyla, hadsiz düşmanlarını def’ etmek için beşer şiddetli bir şekilde bir nokta-i istinâda muhtacdır ki ona ilticâ etsin. İhtiyaclarının ve emellerinin gâyet kesretiyle berâber insânın gâyet fakrı sebebiyle, bir nokta-i istimdâda şiddetli bir şekilde muhtâc olur ki, ondan yardım istesin ve ihtiyâclarını onunla taleb etsin.
Allâh’a îmân, fıtrat-ı beşer için bir nokta-i istinâddır. Âhirete îmân ise, O’nun vicdânı için bir nokta-i istimdâddır. Kim bu iki noktayı bilmezse, O’nun kalbi ve rûhu tevahhuş eder ve vicdânı onu dâimâ muazzeb kılar. Kim îmân ile birinci noktaya istinâd eder ve ikinci noktadan istimdâd ederse, ma’nevî lezzetler ve tesellî verici bir ünsiyet ve vicdânının mutmain olacağı bir i’timâd hisseder.
(Osmanlıca Lem’alar sh: 676)
ﺍَﻟﻨُّﻘْﻄَﺔُ ﺍﻟﺮَّﺍﺑِﻌَﺔُ
ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ِﻟﻠَّﻪ*ِ ﻋَﻠَﻰ ﻧُﻮﺭِ ﺍْﻟﺎِﻳﻤَﺎﻥِ ﺍﻟْﻤُﺰِﻳﻞِ ﻟِْﻠﺎَﻟﺎَﻡِ ﻋَﻦِ ﺍﻟﻠَّﺬَﺍﺋِﺬِ ﺍﻟْﻤَﺸْﺮُﻭﻋَﺔِ ﺑِﺎِﺭَﺍﺋَﺔِ ﺩَﻭَﺭَﺍﻥِ ﺍْﻟﺎَﻣْﺜَﺎﻝِ، ﻭَ ﺍﻟْﻤُﺪِﻳﻢِ ﻟِﻠﻨِّﻌَﻢِ ﺑِﺎِﺭَﺍﺋَﺔِ ﺷَﺠَﺮَﺓِ ﺍْﻟﺎِﻧْﻌَﺎﻡِ ﻭَ ﺍﻟْﻤُﺰِﻳﻞِ ﺍَﻟﺎَﻡَ ﺍﻟْﻔِﺮَﺍﻕِ ﺑِﺎِﺭَﺍﺋَﺔِ ﻟَﺬَّﺓِ ﺗَﺠَﺪُّﺩِ ﺍْﻟﺎَﻣْﺜَﺎﻝِ. ﻳَﻌْﻨِﻰ ﺍَﻥَّ ﻓِﻰ ﻛُﻞِّ ﻟَﺬَّﺓٍ ﺍَﻟﺎَﻣًﺎ ﺗَﻨْﺸَﺄُ ﻣِﻦْ ﺯَﻭَﺍﻟِﻬَﺎ.. ﻓَﺒِﻨُﻮﺭِ ﺍْﻟﺎِﻳﻤَﺎﻥِ ﻳَﺰُﻭﻝُ ﺍﻟﺰَّﻭَﺍﻝُ ﻭَ ﻳَﻨْﻘَﻠِﺐُ ﺍِﻟَﻰ ﺗَﺠَﺪُّﺩِ ﺍْﻟﺎَﻣْﺜَﺎﻝِ، ﻭَ ﻓِﻰ ﺍﻟﺘَّﺠَﺪُّﺩِ ﻟَﺬَّﺓٌ ﺍُﺧْﺮَﻯ ٭
ﻓَﻜَﻤَﺎ ﺍَﻥَّ ﺍﻟﺜَّﻤَﺮَﺓَ ﺍِﺫَﺍ ﻟَﻢْ ﺗُﻌْﺮَﻑْ ﺷَﺠَﺮَﺗُﻬَﺎ ﺗَﻨْﺤَﺼِﺮُ ﺍﻟﻨِّﻌْﻤَﺔُ ﻓِﻰ ﺗِﻠْﻚَ ﺍﻟﺜَّﻤَﺮَﺓِ، ﻓَﺘَﺰُﻭﻝُ ﺑِﺎَﻛْﻠِﻬَﺎ ﻭَ ﺗُﻮﺭِﺙُ ﺗَﺎَﺳُّﻔًﺎ ﻋَﻠَﻰ ﻓَﻘْﺪِﻫَﺎ. ﻭَ ﺍِﺫَﺍ ﻋُﺮِﻓَﺖْ ﺷَﺠَﺮَﺗُﻬَﺎ ﻭَ ﺷُﻮﻫِﺪَﺕْ، ﻳَﺰُﻭﻝُ ﺍْﻟﺎَﻟَﻢُ ﻓِﻰ ﺯَﻭَﺍﻟِﻬَﺎ ﻟِﺒَﻘَﺎﺀِ ﺷَﺠَﺮَﺗِﻬَﺎ ﺍﻟْﺤَﺎﺿِﺮَﺓِ، ﻭَ ﺗَﺒْﺪِﻳﻞِ ﺍﻟﺜَّﻤَﺮَﺓِ ﺍﻟْﻔَﺎﻧِﻴَﺔِ ﺑِﺎَﻣْﺜَﺎﻟِﻬَﺎ ٭
ﻭَ ﻛَﺬَﺍ ﺍِﻥَّ ﻣِﻦْ ﺍَﺷَﺪِّ ﺣَﺎﻟﺎَﺕِ ﺭُﻭﺡِ ﺍﻟْﺒَﺸَﺮِ ﻫِﻰَ ﺍﻟﺘَّﺎَﻟُّﻤَﺎﺕُ ﺍﻟﻨَّﺎﺷِﺌَﺔُ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻔِﺮَﺍﻗَﺎﺕِ. ﻓَﺒِﻨُﻮﺭِ ﺍْﻟﺎِﻳﻤَﺎﻥِ ﺗَﻔْﺘَﺮِﻕُ ﺍﻟْﻔِﺮَﺍﻗَﺎﺕُ ﻭَ ﺗَﻨْﻌَﺪِﻡُ ﺑَﻞْ ﺗَﻨْﻘَﻠِﺐُ ﺑِﺘَﺠَﺪُّﺩِ ﺍْﻟﺎَﻣْﺜَﺎﻝِ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﻓِﻴﻪِ ﻟَﺬَّﺓٌ ﺍُﺧﺮَﻯ ﺍِﺫْ ﴿ﻛُﻞُّ ﺟَﺪِﻳﺪٍ ﻟَﺬِﻳﺬٌ(.
Dördüncü Nokta
Emsâlinin deverânını göstermekle meşrû’ lezzetlerden hâsıl olan elemleri izâle eden ve in’âmın ağacını göstermekle ni’metleri devâm ettiren ve emsâlin teceddüdündeki lezzeti göstermekle firâk elemini izâle eden îmân nûrundan dolayı hamd Allâh’a mahsûstur. Yani her lezzet içinde, zevâlinden neş’et eden elemler vardır. İşte îmân nûruyla o zevâl izâle olur. Ve emsâlin teceddüdüne inkılâb eder. Teceddüdde başka bir lezzet de vardır. Nasıl ki meyve, eğer ağacı bilinmezse, ni’met bu meyvede münhasır kalır ve yenmesiyle zail olur. Kaybolmasından dolayı bir teessüf îrâs eder. Fakat ağacı bilinir ve görülürse, hâzır olan o ağacın bekâsı ve o fânî meyvenin emsâliyle tebdîlinden dolayı O’nun zevâlindeki elem zail olur.
Ve kezâ rûh-ı beşerin en şiddetli hâli, ayrılıklardan neş’et eden elemlerdir. İşte o ayrılıklar îmân nûruyla dağılır, belki içinde başka bir lezzet bulunan emsâlin teceddüdü ile inkılâb eder. Zîrâ her yeni lezzetlidir.
(Osmanlıca Lem’alar sh: 677)
ﺍَﻟﻨُّﻘْﻄَﺔُ ﺍﻟْﺨَﺎﻣِﺴَﺔُ
ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ِﻟﻠَّﻪ*ِ ﻋَﻠَﻰ ﻧُﻮﺭِ ﺍْﻟﺎِﻳﻤَﺎﻥِ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﻳُﺼَﻮِّﺭُ ﻣَﺎ ﻳُﺘَﻮَﻫَّﻢُ ﺍَﻋْﺪَﺍﺀً ﻭَ ﺍَﺟَﺎﻧِﺐَ ﻭَ ﺍَﻣْﻮَﺍﺗًﺎ ﻣُﻮﺣِﺸِﻴﻦَ ﻭَ ﺍَﻳْﺘَﺎﻣًﺎ ﺑَﺎﻛِﻴﻦَ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻤَﻮْﺟُﻮﺩَﺍﺕِ ﺍَﺣْﺒَﺎﺑًﺎ ﻭَ ﺍِﺧْﻮَﺍﻧًﺎ ﻭَ ﺍَﺣْﻴَﺎﺀً ﻣُﻮﻧِﺴِﻴﻦَ ﻭَ ﻋِﺒَﺎﺩًﺍ ﻣُﺴَﺒِّﺤِﻴﻦَ ﺫَﺍﻛِﺮِﻳﻦَ ٭
ﻳَﻌْﻨِﻰ ﺍَﻥَّ ﻧَﻈَﺮَ ﺍﻟْﻐَﻔْﻠَﺔِ ﻳَﺮَﻯ ﻣَﻮْﺟُﻮﺩَﺍﺕِ ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻢِ ﻣُﻀِﺮِّﻳﻦَ ﻛَﺎْﻟﺎَﻋْﺪَﺍﺀِ ﻭَ ﻳَﺘَﻮَﺣَّﺶُ ﻣِﻦْ ﻛُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ، ﻭَ ﻳَﺮَﻯ ﺍْﻟﺎَﺷْﻴَﺎﺀَ ﻛَﺎْﻟﺎَﺟَﺎﻧِﺐِ.. ﺍِﺫْ ﻓِﻰ ﻧَﻈَﺮِ ﺍﻟﻀَّﻠﺎَﻟَﺔِ ﺗَﻨْﻘَﻄِﻊُ ﻋَﻠﺎَﻗَﺔُ ﺍْﻟﺎُﺧُﻮَّﺓِ ﻓِﻰ ﻛُﻞِّ ﺍْﻟﺎَﺯْﻣِﻨَﺔِ ﺍﻟْﻤَﺎﺿِﻴَﺔِ ﻭَ ﺍْﻟﺎِﺳْﺘِﻘْﺒَﺎﻟِﻴَّﺔِ ﻭَ ﻣَﺎ ﺍُﺧُﻮَّﺗُﻪُ ﻭَ ﻋَﻠﺎَﻗَﺘُﻪُ ﺍِﻟﺎَّ ﻓِﻰ ﺯَﻣَﺎﻥٍ ﺣَﺎﺿِﺮٍ ﺻَﻐِﻴﺮٍ ﻗَﻠِﻴﻞٍ؛ ﻓَﺎُﺧُﻮَّﺓُ ﺍَﻫْﻞِ ﺍﻟﻀَّﻠﺎَﻟَﺔِ ﻛَﺪَﻗِﻴﻘَﺔٍ ﻓِﻰ ﺍُﻟُﻮﻑِ ﺳَﻨَﺔٍ ﻣِﻦَ ﺍْﻟﺎَﺟْﻨَﺒِﻴَّﺔِ.. ﻭَ ﺍُﺧُﻮَّﺓُ ﺍَﻫْﻞِ ﺍْﻟﺎِﻳﻤَﺎﻥِ ﺗَﻤْﺘَﺪُّ ﻣِﻦْ ﻣَﺒْﺪَﺍِ ﺍﻟْﻤَﺎﺿِﻰ ﺍِﻟَﻰ ﻣُﻨْﺘَﻬَﻰ ﺍْﻟﺎِﺳْﺘِﻘْﺒَﺎﻝِ ٭
ﻭَ ﺍِﻥَّ ﻧَﻈَﺮَ ﺍﻟﻀَّﻠﺎَﻟَﺔِ ﻳَﺮَﻯ ﺍَﺟْﺮَﺍﻡَ ﺍﻟْﻜَﺎﺋِﻨَﺎﺕِ ﺍَﻣْﻮَﺍﺗًﺎ ﻣُﻮﺣِﺸِﻴﻦَ.. ﻭَ ﻧَﻈَﺮَ ﺍْﻟﺎِﻳﻤَﺎﻥِ ﻳُﺸَﺎﻫِﺪُ ﺍُﻭﻟَﺌِﻚَ ﺍْﻟﺎَﺟْﺮَﺍﻡَ ﺍَﺣْﻴَﺎﺀً ﻣُﻮﻧِﺴِﻴﻦَ ﻳَﺘَﻜَﻠَّﻢُ ﻛُﻞُّ ﺟِﺮْﻡٍ ﺑِﻠِﺴَﺎﻥِ ﺣَﺎﻟِﻪِ ﺑِﺘَﺴْﺒِﻴﺤَﺎﺕِ ﻓَﺎﻃِﺮِﻩِ؛ ﻓَﻠَﻬَﺎ ﺭُﻭﺡٌ ﻭَ ﺣَﻴَﺎﺓٌ ﻣِﻦْ ﻫَﺬِﻩِ ﺍﻟْﺠِﻬَﺔِ. ﻓَﻠﺎَ ﺗَﻜُﻮﻥُ ﻣُﻮﺣِﺸًﺎ ﻣُﺪْﻫِﺸًﺎ، ﺑَﻞْ ﺍَﻧِﻴﺴًﺎ ﻣُﻮﻧِﺴًﺎ ٭ ﻭَ ﺍِﻥَّ ﻧَﻈَﺮَ ﺍﻟﻀَّﻠﺎَﻟَﺔِ ﻳَﺮَﻯ ﺫَﻭِﻯ ﺍﻟْﺤَﻴَﺎﺓِ ﺍﻟْﻌَﺎﺟِﺰِﻳﻦَ ﻋَﻦْ ﻣَﻄَﺎﻟِﺒِﻬِﻢْ ﻟَﻴْﺲَ ﻟَﻬُﻢْ ﺣَﺎﻡٍ ﻣُﺘَﻮَﺩِّﺩٌ ﻭَ ﺻَﺎﺣِﺐٌ ﻣُﺘَﻌَﻬِّﺪٌ؛ ﻛَﺎَﻧَّﻬَﺎ ﺍَﻳْﺘَﺎﻡٌ ﻳَﺒْﻜُﻮﻥَ ﻣِﻦْ ﻋَﺠْﺰِﻫِﻢْ ﻭَ ﺣُﺰْﻧِﻬِﻢْ ﻭَ ﻳَﺎْﺳِﻬِﻢْ ٭
ﻭَ ﻧَﻈَﺮ ﺍْﻟﺎِﻳﻤَﺎﻥِ ﻳَﻘُﻮﻝُ ﺍِﻥَّ ﺫَﻭِﻯ ﺍﻟْﺤَﻴَﺎﺓِ ﻟَﻴْﺴُﻮﺍ ﺍَﻳْﺘَﺎﻣًﺎ ﺑَﺎﻛِﻴﻦَ، ﺑَﻞْ ﻫُﻢْ ﻋِﺒَﺎﺩٌ ﻣُﻜَﻠَّﻔُﻮﻥَ ﻭَ ﻣَﺄْﻣُﻮﺭُﻭﻥَ ﻣُﻮَﻇَّﻔُﻮﻥَ ﻭَ ﺫَﺍﻛِﺮُﻭﻥَ ﻣُﺴَﺒِّﺤُﻮﻥَ ٭
Beşinci Nokta
Mevcûdâttan düşman ve ecnebî ve korkunç ölüler ve ağlayan yetîmler tevehhüm edilen şeyleri, dost ve kardeş ve mûnis hayâtdârlar ve tesbîh edici ve zikredici kullar şeklinde gösteren îmân nûrundan dolayı hamd Allâh’a mahsûstur.
Yani gaflet nazarı, âlemin mevcûdâtını düşman gibi muzır görür ve her şeyden tevahhuş eder. Ve eşyâyı ecnebîler gibi görür. Zîrâ dalâlet nazarında, bütün mâzî ve istikbâl zamânlarındaki kardeşlik alâkası kesilir. O’nun kardeşliği ve alâkası ancak hâzır ve küçük ve az bir zamân içindedir. Bu yüzden, ehl-i dalâletin ecnebîler ile olan uhuvveti, binler sene içinde bir dakîka gibidir. Ehl-i îmânın uhuvveti ise, mâzînin mebdeinden istikbâlin nihâyetine kadar uzanır.
Hem dalâlet nazarı kâinâtın ecrâmını korkunç ölüler şeklinde görür. Îmân nazarı ise, o ecrâmı, her bir cirmin lisân-ı hâliyle ve fâtırının tesbîhâtıyla konuştuğu mûnis hayâtdârlar olarak müşâhede eder. Bu cihetten bakılınca onlarda bir rûh ve bir hayât vardır. Bundan dolayı korkunç ve dehşet verici olmazlar, enîs ve mûnis olurlar.
Dalâlet nazarı matlablarından âciz olan hayât sâhiblerini, kendileri için muhabbet eden bir hâmî ve onlara sâhib çıkmayı taahhüd eden bir sâhib olmadığını görür. Sanki onlar aczlerinden ve hüzünlerinden ve yeislerinden ağlayan yetîmlerdir. Fakat îmân nazarı der ki; Zevi’l-hayât ağlayan yetîmler değildir. Belki onlar mükellef ibâd ve muvazzaf me’mûrlar ve tesbîh edici zâkirlerdir.
(Osmanlıca Lem’alar sh: 678)
ﺍَﻟﻨُّﻘْﻄَﺔُ ﺍﻟﺴَّﺎﺩِﺳَﺔُ
ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ِﻟﻠَّﻪ*ِ ﻋَﻠَﻰ ﻧُﻮﺭِ ﺍْﻟﺎِﻳﻤَﺎﻥِ ﺍﻟْﻤُﺼَﻮِّﺭِ ﻟِﻠﺪَّﺍﺭَﻳْﻦِ ﻛَﺴُﻔْﺮَﺗَﻴْﻦِ ﻣَﻤْﻠُﻮﺋَﺘَﻴْﻦِ ﻣِﻦَ ﺍﻟﻨِّﻌَﻢِ ﻳَﺴْﺘَﻔِﻴﺪُ ﻣِﻨْﻬُﻤَﺎ ﺍﻟْﻤُﺆْﻣِﻦُ ﺑِﻴَﺪِ ﺍْﻟﺎِﻳﻤَﺎﻥِ ﺑِﺎَﻧْﻮَﺍﻉِ ﺣَﻮَﺍﺳِّﻪِ ﺍﻟﻈَّﺎﻫِﺮَﺓِ ﻭَ ﺍﻟْﺒَﺎﻃِﻨَﺔِ ﻭَ ﺍَﻗْﺴَﺎﻡِ ﻟَﻄَﺎﺋِﻔِﻪِ ﺍﻟْﻤَﻌْﻨَﻮِﻳَّﺔِ ﻭَ ﺍﻟﺮُّﻭﺣِﻴَّﺔِ ﺍﻟْﻤُﻨْﻜَﺸِﻔَﺔِ ﺑِﻀِﻴَﺎﺀِ ﺍْﻟﺎِﻳﻤَﺎﻥِ ٭ ﻧَﻌَﻢْ ﻓِﻰ ﻧَﻈَﺮِ ﺍﻟﻀَّﻠﺎَﻟَﺔِ ﺗَﺘَﺼَﺎﻏَﺮُ ﺩَﺍﺋِﺮَﺓُ ﺍِﺳْﺘِﻔَﺎﺩَﺓِ ﺫَﻭِﻯ ﺍﻟْﺤَﻴَﺎﺓِ ﺍِﻟَﻰ ﺩَﺍﺋِﺮَﺓِ ﻟَﺬَﺍﺋِﺬِﻩِ ﺍﻟْﻤَﺎﺩِّﻳَّﺔِ ﺍﻟْﻤُﻨْﻐَﺼَّﺔِ ﺑِﺰَﻭَﺍﻟِﻬَﺎ ٭ ﻭَ ﺑِﻨُﻮﺭِ ﺍْﻟﺎِﻳﻤَﺎﻥِ ﺗَﺘَﻮَﺳَّﻊُ ﺩَﺍﺋِﺮَﺓُ ﺍْﻟﺎِﺳْﺘِﻔَﺎﺩَﺓِ ﺍِﻟَﻰ ﺩَﺍﺋِﺮَﺓٍ ﺗُﺤِﻴﻂُ ﺑِﺎﻟﺴَّﻤَﻮَﺍﺕِ ﻭَ ﺍْﻟﺎَﺭْﺽِ ﺑَﻞْ ﺑِﺎﻟﺪُّﻧْﻴَﺎ ﻭَ ﺍْﻟﺎَﺧِﺮَﺓِ. ﻓَﺎﻟْﻤُﺆْﻣِﻦُ ﻳَﺮَﻯ ﺍﻟﺸَّﻤْﺲَ ﻛَﺴِﺮَﺍﺝٍ ﻓِﻰ ﺑَﻴْﺘِﻪِ ﻭَ ﺭَﻓِﻴﻘًﺎ ﻓِﻰ ﻭَﻇِﻴﻔَﺘِﻪِ ﻭَ ﺍَﻧِﻴﺴًﺎ ﻓِﻰ ﺳَﻔَﺮِﻩِ؛ ﻭَ ﺗَﻜُﻮﻥُ ﺍﻟﺸَّﻤْﺲُ ﻧِﻌْﻤَﺔً ﻣِﻦْ ﻧِﻌَﻤِﻪِ ﻭَ ﻣَﻦْ ﺗَﻜُﻮﻥُ ﺍﻟﺸَّﻤْﺲُ ﻧِﻌْﻤَﺔً ﻟَﻪُ، ﺗَﻜُﻮﻥُ ﺩَﺍﺋِﺮَﺓُ ﺍِﺳْﺘِﻔَﺎﺩَﺗِﻪِ ﻭَ ﺳُﻔْﺮَﺓُ ﻧِﻌْﻤَﺘِﻪِ ﺍَﻭْﺳَﻊَ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺴَّﻤَﻮَﺍﺕِ ٭
ﻓَﺎﻟْﻘُﺮْﺍَﻥُ ﺍﻟْﻤُﻌْﺠِﺮُ ﺍﻟْﺒَﻴَﺎﻥِ ﺑِﺎَﻣْﺜَﺎﻝِ ﴿ﻭَ ﺳَﺨَّﺮَ ﻟَﻜُﻢُ ﺍﻟﺸَّﻤْﺲَ ﻭَ ﺍﻟْﻘَﻤَﺮَ ﻭَ ﺳَﺨَّﺮَ ﻟَﻜُﻢْ ﻣَﺎ ﻓِﻰ ﺍﻟْﺒَﺮِّ ﻭَ ﺍﻟْﺒَﺤْﺮِ﴾ ﻳُﺸِﻴﺮُ ﺑِﺒَﻠﺎَﻏَﺘِﻪِ ﺍِﻟَﻰ ﻫَﺬِﻩِ ﺍْﻟﺎِﺣْﺴَﺎﻧَﺎﺕِ ﺍﻟْﺨَﺎﺭِﻗَﺔِ ﺍﻟﻨَّﺎﺷِﺌَﺔِ ﻣِﻦَ ﺍْﻟﺎِﻳﻤَﺎﻥِ ٭
Altıncı Nokta
Dünyâ ve âhireti ni’metlerle dolu iki sofra olarak gösteren îmân nûrundan dolayı hamd Allâh’a mahsûstur. Mü’min olan, îmân eliyle ve çeşit çeşit zâhirî ve bâtınî duygularıyla ve îmânın ziyâsıyla inkişâf eden kısım kısım ma’nevî ve rûhî letâifiyle o iki sofradan istifâde eder. Evet, dalâlet nazarında zevi’l-hayâtın dâire-i istifâdesi, zevâliyle bulanmış mâddî lezâizi dâiresine doğru küçülür. Îmân nûruyla ise, istifâde dâiresi, semâvât ve arzı belki dünyâ ve âhireti ihâta eden bir dâireye doğru tevessü’ eder. Mü’min olan kimse, güneşi evinde bir lamba ve vazîfesinde refîk ve yolculuğunda bir enîs olarak görür. Ve güneş O’nun ni’metlerinden bir ni’met olur. Güneş ise kime ni’met olursa, O’nun dâire-i istifâdesi ve ni’metinin sofrası semâvâttan daha geniş olur.
Evet, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân “Güneşi ve ayı size musahhar kıldı” (İbrahim Sûresi, 14:33) ve “Yeryüzünde olanları size musahhar kıldı” (Hac Sûresi, 22:65) emsâli âyetleriyle, îmândan neş’et eden bu hârika ihsânâta belâgatiyle işâret eder.
(Osmanlıca Lem’alar sh: 679)17 Mayıs 2018: 23:25 #823551Anonim
ﺍَﻟﻨُّﻘْﻄَﺔُ ﺍﻟﺴَّﺎﺑِﻌَﺔُ
ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ِﻟﻠَّﻪ*ِ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﻠَّﻪ*ِ ﻓَﻮُﺟُﻮﺩُ ﺍﻟْﻮَﺍﺟِﺐِ ﺍﻟْﻮُﺟُﻮﺩِ ﻧِﻌْﻤَﺔٌ ﻟَﻴْﺴَﺖْ ﻓَﻮْﻗَﻪُ ﻧِﻌْﻤَﺔٌ ﻟِﻜُﻞِّ ﺍَﺣَﺪٍ ﻭَ ﻟِﻜُﻞِّ ﻣَﻮْﺟُﻮﺩٍ.. ﻭَ ﻫَﺬِﻩِ ﺍﻟﻨِّﻌْﻤَﺔُ ﺗَﺘَﻀَﻤَّﻦُ ﺍَﻧْﻮَﺍﻉَ ﻧِﻌَﻢٍ ﻟﺎَ ﻧِﻬَﺎﻳَﺔَ ﻟَﻬَﺎ ﻭَ ﺍَﺟْﻨَﺎﺱَ ﺍِﺣْﺴَﺎﻧَﺎﺕٍ ﻟﺎَ ﻏَﺎﻳَﺔَ ﻟَﻬَﺎ ﻭَ ﺍَﺻْﻨَﺎﻑَ ﻋَﻄِﻴَّﺎﺕٍ ﻟﺎَ ﺣَﺪَّ ﻟَﻬَﺎ. ﻗَﺪْ ﺍُﺷِﻴﺮَ ﺍِﻟَﻰ ﻗِﺴْﻢٍ ﻣِﻨْﻬَﺎ ﻓِﻰ ﺍَﺟْﺰَﺍﺀِ ﴿ﺭِﺳَﺎﻟَﺔِ ﺍﻟﻨُّﻮﺭِ﴾ ﻭَ ﺑِﺎﻟْﺨَﺎﺻَّﺔِ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻤَﻮْﻗِﻒِ ﺍﻟﺜَّﺎﻟِﺚِ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺮِّﺳَﺎﻟَﺔِ ﺍﻟﺜَّﺎﻧِﻴَﺔِ ﻭَ ﺍﻟﺜَّﻠﺎَﺛِﻴﻦَ. ﻭَ ﻛُﻞُّ ﺍﻟﺮَّﺳَﺎﺋِﻞِ ﺍﻟْﺒَﺎﺣِﺜَﺔِ ﻋَﻦِ ﺍْﻟﺎِﻳﻤَﺎﻥِ ﺑِﺎﻟﻠَّﻪ*ِ ﻣِﻦْ ﺍَﺟْﺰَﺍﺀِ ﺭِﺳَﺎﻟَﺔِ ﺍﻟﻨُّﻮﺭِ ﺗَﻜْﺸِﻒُ ﺍﻟْﺤِﺠَﺎﺏَ ﻋَﻦْ ﻭَﺟْﻪِ ﻫَﺬِﻩِ ﺍﻟﻨِّﻌْﻤَﺔِ، ﻓَﺎِﻛْﺘِﻔَﺎﺀً ﺑِﻬَﺎ ﻧَﻘْﺘَﺼِﺮُ ﻫُﻨَﺎ ٭
ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ِﻟﻠَّﻪ*ِ ﻋَﻠَﻰ ﺭَﺣْﻤَﺎﻧِﻴَّﺘِﻪِ ﺗَﻌَﺎﻟَﻰ ﺍَﻟَّﺬِﻯ ﺗَﺘَﻀَﻤَّﻦُ ﻧِﻌَﻤًﺎ ﺑِﻌَﺪَﺩِ ﻣَﻦْ ﺗَﻌَﻠَّﻖَ ﺑِﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﺔُ ﻣِﻦْ ﺫَﻭِﻯ ﺍﻟْﺤَﻴَﺎﺓِ.. ﺍِﺫْ ﻓِﻰ ﻓِﻄْﺮَﺓِ ﺍْﻟﺎِﻧْﺴَﺎﻥِ ﺑِﺴِﺮِّ ﺟَﺎﻣِﻌِﻴَّﺘِﻪِ ﻋَﻠﺎَﻗَﺎﺕٌ ﺑِﻜُﻞِّ ﺫَﻭِﻯ ﺍﻟْﺤَﻴَﺎﺓِ ﺗَﺤْﺼُﻞُ ﻟَﻪُ ﺳَﻌَﺎﺩَﺓٌ ﻣَﻌْﻨَﻮِﻳَّﺔٌ ﺑِﺴَﺒَﺐِ ﺳَﻌَﺎﺩَﺍﺗِﻬِﻢْ.. ﻭَ ﻓِﻰ ﻓِﻄْﺮَﺗِﻪِ ﺗَﺎَﺛُّﺮٌ ﺑِﺎَﻟﺎَﻣِﻬِﻢْ، ﻓَﺎﻟﻨِّﻌْﻤَﺔُ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﺗَﻜُﻮﻥُ ﻧَﻮْﻉَ ﻧِﻌْﻤَﺔٍ ﻟِﺬَﻟِﻚَ ﺍْﻟﺎِﻧْﺴَﺎﻥِ ٭
ﻭَ ﺍﻟْﺤَﻤْﺪُ ِﻟﻠَّﻪ*ِ ﻋَﻠَﻰ ﺭَﺣِﻴﻤِﻴَّﺘِﻪِ ﺗَﻌَﺎﻟَﻰ ﺑِﻌَﺪَﺩِ ﺍْﻟﺎَﻃْﻔَﺎﻝِ ﺍﻟْﻤُﻨْﻌَﻢِ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﺑِﺸَﻔَﻘَﺎﺕِ ﻭَﺍﻟِﺪَﺍﺗِﻬِﻢْ. ﺍِﺫْ ﻛَﻤَﺎ ﺍَﻥَّ ﻛُﻞَّ ﻣَﻦْ ﻟَﻪُ ﻓِﻄْﺮَﺓٌ ﺳَﻠِﻴﻤَﺔٌ ﻳَﺘَﺎَﻟَّﻢُ ﻭَ ﻳَﺘَﻮَﺟَّﻊُ ﻣِﻦْ ﺑُﻜَﺎﺀِ ﻃِﻔْﻞٍ ﺟَﺎﺋِﻊٍ ﻟﺎَ ﻭَﺍﻟِﺪَﺓَ ﻟَﻬَﺎ ﻛَﺬَﻟِﻚَ ﻳَﺘَﻨَﻌَّﻢُ ﺑِﺘَﻌَﻄُّﻒِ ﺍﻟْﻮَﺍﻟِﺪَﺍﺕِ ﻋَﻠَﻰ ﺍَﻃْﻔَﺎﻟِﻬَﺎ ٭ …
Yedinci Nokta
Allâh’dan dolayı hamd Allâh’a mahsûstur. Vâcibü’l-Vücûdun vücûdu öyle bir ni’mettir ki, her bir ferd bir mevcûd için O’nun fevkınde bir ni’met yoktur. Bu ni’met, nihâyeti olmayan çeşit çeşit ni’metleri ve sonu olmayan ihsânât cinslerini ve hudûdu olmayan atiyyelerin sınıflarını tazammun eder.
Bunlardan bir kısmına Risâle-i Nûr eczâlarında hâssaten Otuzikinci Risâlenin Üçüncü Mevkıfında işâret edilmiştir. Allâh’a îmândan bahseden Risâle-i Nûr eczâlarının bütün risâleleri bu ni’metin yüzünden o hicâbı kaldırır. Ona iktifâ ederek burada kısa kesiyoruz.
Allâh-ü teâlânın rahmâniyetinden dolayı zevi’l-hayâttan rahmetin taalluk ettiği kimseler adedince ni’metleri tazammun eden, hamd Allâh’a mahsûstur. Çünki câmiiyeti sırrıyla insân fıtratında bütün zevi’l-hayâtla alâkalar vardır. Onların saâdetleri sebebiyle kendisinde ma’nevî bir saâdet hâsıl olur. Ve O’nun fıtratında, onların elemlerinden dolayı bir teessür vardır. Onlara verilen ni’met, bu insân için bir nev’î ni’met olur.
Allâh-ü teâlânın rahîmiyetinden dolayı vâlidelerinin şefkatleriyle kendilerine ni’met verilen çocuklar adedince, hamd Allâh’a mahsûstur. Çünki fıtrat-ı selîme sâhibi olan herkes, vâlidesi olmayan aç bir çocuğun ağlamasından dolayı teellüm ve teveccu’ ettiği gibi, vâlidelerin çocuklarına olan taattufundan dolayı da aynen öyle tena’um eder.
Allâh-ü teâlânın hakîmiyetinden dolayı kâinâttaki bütün envâ’-ı hikmetinin dakîkaları adedince hamd Allâh’a mahsûstur. Zîrâ O’nun rahmâniyetinin cilveleriyle insânın nefsi tena’um ettiği ve rahîmiyetinin tecelliyâtıyla insânın kalbi tena’um ettiği gibi, aynen öyle de O’nun hikmetinin letâifiyle de insânın aklı telezzüz eder.
Hak teâlânın hafîziyetinden dolayı “Vâris” isminin tecelliyâtı adedince ve usûlünün ve babalarının ve sâhiblerinin zevâlinden sonra geriye kalan bütün şeyler adedince ve âhiret yurdunun mevcûdâtı adedince ve uhrevî mükâfat sebebiyle muhâfaza olunan âmâl-i beşer adedince hamd Allâh’a mahsûstur. Çünki ni’metin devâmı, ni’metin kendisinden daha büyük bir ni’mettir. Lezzetin bekâsı, lezzetin kendisinden lezzet cihetiyle daha yüksek bir lezzettir. Cennetteki devâmlılık, cennetin kendisinin fevkınde bir ni’mettir. Ve hâkezâ.
Hak teâlânın hafîziyeti, bütün kâinâttaki mevcûdât üzerine, bütün ni’metlerinden daha çok ve daha ziyâde ve daha yüksek ni’metleri tazammun eder.
Ve hâkezâ “Rahmân, Rahîm, Hakîm ve Hafîz” isimlerini sâir Esmâ-yı hüsnâ ile kıyâs et.
Hak teâlânın isimlerinden her bir isim sebebiyle hamd, nihâyetsiz bir hamd ile Allâh’a mahsûstur. Çünki onlardan her bir isimde nihâyetsiz ni’metler vardır.
Nihâyetsiz in’âmâtın hepsinden geçmişte kalanlarının tamâmına bir tercümân olan Kur’ân’dan dolayı hamd nihâyetsiz bir hamd ile Allâh’a mahsûstur.
Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dan dolayı hamd nihâyetsiz bir hamd ile Allâh’a mahsûstur. Çünki o, daha önce bu ikinci bâbda işâret ettiğimiz bütün ni’metlerin hazînelerinin bütün anahtarları içinde olan îmâna vesîledir.
Rabbi’l-Âlemînin marzıyâtı olan ve mâddî ve ma’nevî çeşit çeşit ni’metlerine bir fihriste olan İslâmiyet ni’metinden dolayı hamd, nihâyetsiz bir hamd ile Allâh’a mahsûstur.
(Osmanlıca Lem’alar sh: 681)
ﺍَﻟﻨُّﻘْﻄَﺔُ ﺍﻟﺜَّﺎﻣِﻨَﺔُ
ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ِﻟﻠَّﻪ*ِ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﻳَﺤْﻤَﺪُ ﻟَﻪُ ﻭَ ﻳُﺜْﻨِﻰ ﻋَﻠَﻴْﻪِ ﺑِﺎِﻇْﻬَﺎﺭِ ﺍَﻭْﺻَﺎﻑِ ﺟَﻤَﺎﻟِﻪِ ﻭَ ﻛَﻤَﺎﻟِﻪِ – ﻫَﺬَﺍ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏُ ﺍﻟْﻜَﺒِﻴﺮُ ﺍﻟْﻤُﺴَﻤَّﻰ ﺑِـ ﴿ﺍﻟْﻜَﺎﺋِﻨَﺎﺕِ﴾ ﺑِﺠَﻤِﻴﻊِ ﺍَﺑْﻮَﺍﺑِﻪِ ﻭ ﻓُﺼُﻮﻟِﻬَﺎ، ﻭَ ﺑِﺠَﻤِﻴﻊِ ﺻَﺤَﺎﺋِﻔِﻪِ ﻭَ ﺳُﻄُﻮﺭِﻫَﺎ، ﻭَ ﺑِﺠَﻤِﻴﻊِ ﻛَﻠِﻤَﺎﺗِﻪِ ﻭَ ﺣُﺮُﻭﻓِﻬَﺎ ﻛُﻞٌّ ﺑِﻘَﺪَﺭِ ﻧِﺴْﺒَﺘِﻪِ ﻳَﺤْﻤَﺪُﻩُ ﺗَﻌَﺎﻟَﻰ ﻭَ ﻳُﺴَﺒِّﺤُﻪُ ﺑِﺎِﻇْﻬَﺎﺭِ ﺑَﻮَﺍﺭِﻕِ ﺍَﻭْﺻَﺎﻑِ ﺟَﻠﺎَﻝِ ﻧَﻘَّﺎﺷِﻪِ ﺍْﻟﺎَﺣَﺪِ ﺍﻟﺼَّﻤَﺪِ ﺑِﻤَﻈْﻬَﺮِﻳَّﺔِ ﻛُﻞٍّ ﺑِﻘَﺪَﺭِ ﻧِﺴْﺒَﺘِﻪِ ِﻟﺎَﺿْﻮَﺍﺀِ ﺍَﻭْﺻَﺎﻑِ ﺟَﻤَﺎﻝِ ﻛَﺎﺗِﺒِﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ ٭ ﻭَ ﺑِﻤَﻈْﻬَﺮِﻳَّﺔِ ﻛُﻞٍّ ﺑِﻘَﺪَﺭِ ﻧِﺴْﺒَﺘِﻪِ ِﻟﺎَﻧْﻮَﺍﺭِ ﺍَﻭْﺻَﺎﻑِ ﻛَﻤَﺎﻝِ ﻣُﻨْﺸِﺌِﻬَﺎ ﻭَ ﻣُﻨْﺸِﺪِﻫَﺎ ﺍﻟْﻘَﺪِﻳﺮِ ﺍﻟْﻌَﻠِﻴﻢِ ﺍﻟْﻌَﺰِﻳﺰِ ﺍﻟْﺤَﻜِﻴﻢِ ٭ ﻭَ ﺑِﻤِﺮْﺍَﺗِﻴَّﺔِ ﻛُﻞٍّ ﺑِﻘَﺪَﺭِ ﻧِﺴْﺒَﺘِﻪِ ِﻟﺎَﺷِﻌَّﺔِ ﺗَﺠَﻠِّﻴَﺎﺕِ ﺍَﺳْﻤَﺎﺀِ ﻣَﻦْ ﻟَﻪُ ﺍْﻟﺎَﺳْﻤَﺎﺀُ ﺍﻟْﺤُﺴْﻨَﻰ ﺟَﻞَّ ﺟَﻠﺎَﻟُﻪُ ﻭَ ﻟﺎَ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻟﺎَّ ﻫُﻮَ ٭
Sekizinci Nokta
Hamd O Allâh’a mahsûstur ki, “Kâinât” diye isimlendirilen şu kitâb-ı kebîr, O’nun evsâf-ı cemâlini ve kemâlini izhâr edecek bütün bâbları ve fasılları ile ve bütün sahîfeleri ve satırları ile ve bütün kelimeleri ve harfleri ile O’na hamd eder ve O’na senâda bulunur.
Her birisi, Ehad ve Samed olan Nakkâşının evsâf-ı celâlinin parlaklığını izhâr ederek her birinin, Rahmân ve Rahîm olan Kâtibinin evsâf-ı cemâlinin ziyâsına kendi nisbeti mikdârınca mazhariyeti ile ve her birinin, Kadîr-i Alîm ve Azîz-i Hakîm olan münşî ve münşîdinin evsâf-ı kemâlinin envârına kendi nisbeti mikdârınca mazhariyeti ile ve her birinin, Esmâ-yı Hüsnânın sâhibi olan zâtın tecelliyât-ı esmâsının şuâ’larına kendi nisbeti mikdârınca âyinedârlığı ile kendi nisbeti mikdârınca O’na hamd eder ve O’nu tesbîh eder O’nun celâli ne yücedir ve O’ndan başka ilâh yoktur.
(Osmanlıca Lem’alar sh: 682)
ﺍَﻟﻨُّﻘْﻄَﺔُ ﺍﻟﺘَّﺎﺳِﻌَﺔُ
ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ – ﻣِﻦَ ﺍﻟﻠَّﻪ*ِ ﺑِﺎﻟﻠَّﻪ*ِ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﻠَّﻪ*ِ ﻟﻠَّﻪ*ِ – ﺑِﻌَﺪَﺩِ ﺿَﺮْﺏِ ﺫَﺭَّﺍﺕِ ﺍﻟْﻜَﺎﺋِﻨَﺎﺕِ ﻣِﻦْ ﺍَﻭَّﻝِ ﺍﻟﺪُّﻧْﻴَﺎ ﺍِﻟَﻰ ﺍَﺧِﺮِ ﺍﻟْﺨِﻠْﻘَﺔِ ﻓِﻰ ﻋَﺎﺷِﺮَﺍﺕِ ﺩَﻗَﺎﺋِﻖِ ﺍْﻟﺎَﺯْﻣِﻨَﺔِ ﻣِﻦَ ﺍْﻟﺎَﺯَﻝِ ﺍِﻟَﻰ ﺍْﻟﺎَﺑَﺪِ ٭
ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻟﻠَّﻪ*ِ ﻋَﻠَﻰ ﴿ﺍﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻟﻠَّﻪ*ِ﴾ ﺑِﺪَﻭْﺭٍ ﺩَﺍﺋِﺮٍ ﻓِﻰ ﺗَﺴَﻠْﺴُﻞٍ ﴿٤﴾ ﻳَﺘَﺴَﻠْﺴَﻞُ ﺍِﻟَﻰ ﻣَﺎ ﻟﺎَ ﻳَﺘَﻨَﺎﻫَﻰ ٭
Devir ve teselsül, mümkünât dâiresinde muhâldirler. Çünki ikisi de nihâyetsizliği iktizâ ettiklerinden ve mümkünât dâiresi mütenâhî olduğundan mümkünât dâiresinde gayr-i mütenâhî olan yerleşmez. Fakat dâire-i vücûba tealluk eden hamd ise o gayr-i mütenâhîdir. Devir ve teselsül ile gayr-i mütenâhî bir dâireye girer yerleşir.ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ِﻟﻠَّﻪ*ِ ﻋَﻠَﻰ ﻧِﻌْﻤَﺔِ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍَﻥِ ﻭَ ﺍْﻟﺎِﻳﻤَﺎﻥِ ﻋَﻠَﻰَّ ﻭَ ﻋَﻠَﻰ ﺍِﺧْﻮَﺍﻧِﻰ ﺑِﻌَﺪَﺩِ ﺿَﺮْﺏِ ﺫَﺭَّﺍﺕِ ﻭُﺟُﻮﺩِﻯ ﻓِﻰ ﻋَﺎﺷِﺮَﺍﺕِ ﺩَﻗَﺎﺋِﻖِ ﻋُﻤْﺮِﻯ ﻓِﻰ ﺍﻟﺪُّﻧْﻴَﺎ ﻭَ ﺑَﻘَﺎﺋِﻰ ﻭَ ﺑَﻘَﺎﺋِﻬِﻢْ ﻓِﻰ ﺍْﻟﺎَﺧِﺮَﺓِ ٭
Dokuzuncu Nokta
O’nun celâli ne yücedir ve O’ndan başka ilâh yoktur. Dünyânın evvelinden hilkatin âhirine kadar bütün zerrât-ı kâinâtın, ezelden ebede kadar bütün zamânların dakîkalarının âşireleriyle darbı adedince hamd Allâh’dan gelir, Allâh ile olur, Allâh’dan dolayı olur Allâh’a mahsûstur.
“Elhamdülillâh”dan dolayı, sonsuza doğru teselsül eden (Hâşiye) bir teselsüldeki dâirenin devri kadar hamd Allâh’a mahsûstur.
Bana ve kardeşlerime olan Kur’ân ve îmân ni’metinden dolayı, zerrât-ı vücûdumun, dünyâdaki ömrümün dakîkalarının âşireleriyle ve âhirette benim ve kardeşlerimin bekâlarıyla darbı adedince hamd Allâh’a mahsûstur.
(Osmanlıca Lem’alar sh: 684, yeniyazı sh: 285)17 Mayıs 2018: 23:26 #823552Anonim
ﺍَﻟْﺒَﺎﺏُ ﺍﻟﺜَّﺎﻟِﺚُ
Üçüncü Bâb
ﻓِﻰ ﻣَﺮَﺍﺗِﺐِ ﺍَﻟﻠَّﻪ*ُ ﺍَﻛْﺒَﺮُ
Allahü Ekber hakkındadır.
ﺍَﻟْﻤَﺮْﺗَﺒَﺔُ ﺍْﻟﺎُﻭﻟَﻰ
ﻭَ ﻗُﻞِ ﺍﻟْﺤَﻤْﺪُ ِﻟﻠَّﻪ*ِ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﻟَﻢْ ﻳَﺘَّﺨِﺬْ ﻭَﻟَﺪًﺍ ﻭَ ﻟَﻢْ ﻳَﻜُﻦْ ﻟَﻪُ ﺷَﺮِﻳﻚٌ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻤُﻠْﻚِ ﻭَ ﻟَﻢْ ﻳَﻜُﻦْ ﻟَﻪُ ﻭَﻟِﻰٌّ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺬُّﻝِّ ﻭَ ﻛَﺒِّﺮْﻩُ ﺗَﻜْﺒِﻴﺮًﺍ ٭
ﻟَﺒَّﻴْﻚَ ﻭَ ﺳَﻌْﺪَﻳْﻚَ ﺟَﻞَّ ﺟَﻠﺎَﻟُﻪُ ٭ ﺍَﻟﻠَّﻪ*ُ ﺍَﻛْﺒَﺮُ ﻣِﻦْ ﻛُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ ﻗُﺪْﺭَﺓً ﻭَ ﻋِﻠْﻤًﺎ ﺍِﺫْ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﺨَﺎﻟِﻖُ ﺍﻟْﺒَﺎﺭِﺉُ ﺍﻟْﻤُﺼَﻮِّﺭُ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﺻَﻨَﻊَ ﺍْﻟﺎِﻧْﺴَﺎﻥَ ﺑِﻘُﺪْﺭَﺗِﻪِ ﻛَﺎﻟْﻜَﺎﺋِﻨَﺎﺕِ ﻭَ ﻛَﺘَﺐَ ﺍﻟْﻜَﺎﺋِﻨَﺎﺕِ ﺑِﻘَﻠَﻢِ ﻗَﺪَﺭِﻩِ ﻛَﻤَﺎ ﻛَﺘَﺐَ ﺍْﻟﺎِﻧْﺴَﺎﻥَ ﺑِﺬَﻟِﻚَ ﺍﻟْﻘَﻠَﻢِ ﺍِﺫْ ﺫَﺍﻙَ ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻢُ ﺍﻟْﻜَﺒِﻴﺮُ
ﻛَﻬَﺬَﺍ ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻢِ ﺍﻟﺼَّﻐِﻴﺮِ ﻣَﺼْﻨُﻮﻉُ ﻗُﺪْﺭَﺗِﻪِ ﻣَﻜْﺘُﻮﺏُ ﻗَﺪَﺭِﻩِ ﺍِﺑْﺪَﺍﻋُﻪُ ﻟِﺬَﺍﻙَ ﺻَﻴَّﺮَﻩُ ﻣَﺴْﺠِﺪًﺍ ﺍِﻳﺠَﺎﺩُﻩُ ﻟِﻬَﺬَﺍ ﺻَﻴَّﺮَﻩُ ﺳَﺎﺟِﺪًﺍ ﺍِﻧْﺸَﺎﺋُﻪُ ﻟِﺬَﺍﻙَ ﺻَﻴَّﺮَ ﺫَﺍﻙَ ﻣُﻠْﻜًﺎ ﺑِﻨَﺎﺋُﻪُ ﻟِﻬَﺬَﺍ ﺻَﻴَّﺮَﻩُ ﻣَﻤْﻠُﻮﻛًﺎ ﺻَﻨْﻌَﺘُﻪُ ﻓِﻰ ﺫَﺍﻙَ ﺗَﻈَﺎﻫَﺮَﺕْ ﻛِﺘَﺎﺑًﺎ ﺻِﺒْﻐَﺘُﻪُ ﻓِﻰ ﻫَﺬَﺍ ﺗَﺰَﺍﻫَﺮَﺕْ ﺧِﻄَﺎﺑًﺎ ﻗُﺪْﺭَﺗُﻪُ ﻓِﻰ ﺫَﺍﻙَ ﺗُﻈْﻬِﺮُ ﺣِﺸْﻤَﺘَﻪُ ﺭَﺣْﻤَﺘُﻪُ ﻓِﻰ ﻫَﺬَﺍ ﺗَﻨْﻈِﻢُ ﻧِﻌْﻤَﺘَﻪُ ﺣِﺸْﻤَﺘُﻪُ ﻓِﻰ ﺫَﺍﻙَ ﺗَﺸْﻬَﺪُ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﻮَﺍﺣِﺪُ ﻧِﻌْﻤَﺘُﻪُ ﻓِﻰ ﻫَﺬَﺍ ﺗُﻌْﻠِﻦُ ﻫُﻮَ ﺍْﻟﺎَﺣَﺪُ ﺳِﻜَّﺘُﻪُ ﻓِﻰ ﺫَﺍﻙَ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻜُﻞِّ ﻭَ ﺍْﻟﺎَﺟْﺰَﺍﺀِ ﺳُﻜُﻮﻧًﺎ ﺣَﺮَﻛَﺔً ﺧَﺎﺗَﻤُﻪُ ﻓِﻰ ﻫَﺬَﺍ ﻓِﻰ ﺍﻟْﺠِﺴْﻢِ ﻭَ ﺍْﻟﺎَﻋْﻀَﺎﺀِ ﺣُﺠَﻴْﺮَﺓً ﺫَﺭَّﺓً ٭
ﻓَﺎﻧْﻈُﺮْ ﺍِﻟَﻰ ﺍَﺛَﺎﺭِﻩِ ﺍﻟْﻤُﺘَّﺴِﻘَﺔِ ﻛَﻴْﻒَ ﺗَﺮَﻯ ﻛَﺎﻟْﻔَﻠَﻖِ ﺳَﺨَﺎﻭَﺓً ﻣُﻄْﻠَﻘَﺔً ﻣَﻊَ ﺍِﻧْﺘِﻈَﺎﻡٍ ﻣُﻄْﻠَﻖٍ ﻓِﻰ ﺳُﺮْﻋَﺔٍ ﻣُﻄْﻠَﻘَﺔٍ ﻣَﻊَ ﺍِﺗِّﺰَﺍﻥٍ ﻣُﻄْﻠَﻖٍ ﻓِﻰ ﺳُﻬُﻮﻟَﺔٍ ﻣُﻄْﻠَﻘَﺔٍ ﻣَﻊَ ﺍِﺗِّﻘَﺎﻥٍ ﻣُﻄْﻠَﻖٍ ﻓِﻰ ﻭُﺳْﻌَﺔٍ ﻣُﻄْﻠَﻘَﺔٍ ﻣَﻊَ ﺣُﺴْﻦِ ﺻُﻨْﻊٍ ﻣُﻄْﻠَﻖٍ ﻓِﻰ ﺑُﻌْﺪَﺓٍ ﻣُﻄْﻠَﻘَﺔٍ ﻣَﻊَ ﺍِﺗِّﻔَﺎﻕٍ ﻣُﻄْﻠَﻖٍ ﻓِﻰ ﺧِﻠْﻄَﺔٍ ﻣُﻄْﻠَﻘَﺔٍ ﻣَﻊَ ﺍِﻣْﺘِﻴَﺎﺯٍ ﻣُﻄْﻠَﻖٍ ﻓِﻰ ﺭُﺧْﺼَﺔٍ ﻣُﻄْﻠَﻘَﺔٍ ﻣَﻊَ ﻏُﻠُﻮٍّ ﻣُﻄْﻠَﻖٍ ٭ ﻓَﻬَﺬِﻩِ ﺍﻟْﻜَﻴْﻔِﻴَّﺔُ ﺍﻟْﻤَﺸْﻬُﻮﺩَﺓُ ﺷَﺎﻫِﺪَﺓٌ ﻟِﻠْﻌَﺎﻗِﻞِ ﺍﻟْﻤُﺤَﻘِّﻖِ ﻣُﺠْﺒِﺮَﺓٌ ﻟِْﻠﺎَﺣْﻤَﻖِ ﺍﻟْﻤُﻨَﺎﻓِﻖِ ﻋَﻠَﻰ ﻗَﺒُﻮﻝِ ﺍﻟﺼَّﻨْﻌَﺔِ ﻭَ ﺍﻟْﻮَﺣْﺪَﺓِ ﻟِﻠْﺤَﻖِّ ﺫِﻯ ﺍﻟْﻘُﺪْﺭَﺓِ ﺍﻟْﻤُﻄْﻠَﻘَﺔِ ﻭَ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﻌَﻠِﻴﻢُ ﺍﻟْﻤُﻄْﻠَﻖُ ٭ ﻭَ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻮَﺣْﺪَﺓِ ﺳُﻬُﻮﻟَﺔٌ ﻣُﻄْﻠَﻘَﺔٌ ﻭَ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻜَﺜْﺮَﺓِ ﻭَ ﺍﻟﺸِّﺮْﻛَﺔِ ﺻُﻌُﻮﺑَﺔٌ ﻣُﻨْﻐَﻠِﻘَﺔٌ ٭ ﺍِﻥْ ﺍُﺳْﻨِﺪَ ﻛُﻞُّ ﺍْﻟﺎَﺷْﻴَﺎﺀِ ﻟِﻠْﻮَﺍﺣِﺪِ ﻓَﺎﻟْﻜَﺎﺋِﻨَﺎﺕُ ﻛَﺎﻟﻨَّﺨْﻠَﺔِ ﻭَ ﺍﻟﻨَّﺨْﻠَﺔُ ﻛَﺎﻟﺜَّﻤَﺮَﺓِ ﺳُﻬُﻮﻟَﺔً ﻓِﻰ ﺍْﻟﺎِﺑْﺘِﺪَﺍﻉِ ٭ ﺍِﻥْ ﺍُﺳْﻨِﺪَ ﻟِﻠْﻜَﺜْﺮَﺓِ ﻓَﺎﻟﻨَّﺨْﻠَﺔُ ﻛَﺎﻟْﻜَﺎﺋِﻨَﺎﺕِ ﻭَ ﺍﻟﺜَّﻤَﺮَﺓُ ﻛَﺎﻟﺸَّﺠَﺮَﺍﺕِ ﺻُﻌُﻮﺑَﺔً ﻓِﻰ ﺍْﻟﺎِﻣْﺘِﻨَﺎﻉِ ٭ …
Birinci Mertebe
“Ve de ki: ‘Hamd o Allâh’a mahsûstur ki, çocuk edinmemiştir; hem mülkte kendisine hiçbir ortak olmamıştır; âcizlikten dolayı O’nun için hiçbir yardımcı da olmamıştır. Artık O’nu tekbîr getirerek yücelt!” (İsrâ Sûresi, 11:111). Lebbeyk ve sa’deyk..
Celâli ne yücedir o Allâh ki, kudret ve ilim cihetiyle her şeyden en büyüktür. Zîrâ o öyle bir Hâlık ve Bârî ve Musavvirdir ki, kudretiyle insânı kâinât gibi yapmış ve insânı kader kalemiyle yazdığı gibi kâinâtı da bu kalemle yazmıştır. Çünki bu büyük âlem, bu küçük âlem gibi, O’nun kudretinin masnûu ve kaderinin mektûbudur. O’nun bu büyük âlemi ibdâ’ etmesi, onu bir mescid hâline getirmiştir. Bu küçük âlemi îcâd etmesi, onu bir secde eden hâline getirmiştir. Bu büyük âlemi inşâ etmesi, onu bir mülk hâline getirmiştir. Bu küçük âlemi binâ etmesi, onu bir memlûk hâline getirmiştir. O’nun şu büyük âlemdeki san’atı, bir kitâb şeklinde tezâhür etmiştir. Bu küçük âlemdeki sıbgası, bir hitâb şeklinde çiçek vermiştir. O’nun şu büyük âlemdeki kudreti, O’nun haşmetini gösterir. Bu küçük âlemdeki rahmeti, ni’metini tanzîm eder. O’nun şu büyük âlemdeki haşmeti, O’nun vahdâniyetine şehâdet eder. Bu küçük âlemdeki ni’meti, O’nun ehadiyetini i’lân eder. O’nun şu büyük âlemde bulunan küll ve cüz’lerdeki mührü, sükûn ve hareket şeklindedir. Bu küçük âlemde bulunan cisim ve a’zâlardaki mührü, hüceyre ve zerre şeklindedir.
Şimdi O’nun toplu hâldeki eserlerine bak. Nasıl sabâhın aydınlığı gibi mutlak bir intizâm ile berâber mutlak bir sehâvet göreceksin. Mutlak bir ittizân ile berâber mutlak bir sür’at içinde (göreceksin), mutlak bir ittikân ile berâber mutlak bir kolaylık içinde (göreceksin). Mutlak bir hüsn-i san’at ile berâber mutlak bir vüs’at içinde (göreceksin). Mutlak bir ittifâk ile berâber mutlak bir uzaklık içinde (göreceksin). Mutlak bir imtiyâz ile berâber mutlak bir karışıklık içinde (göreceksin). Mutlak bir kıymetlilik ile berâber mutlak bir kolaylık içinde (göreceksin). İşte bu görünen keyfiyet, ehl-i tahkîk olan akıl sâhibi için bir şâhiddir. Münâfık olan ahmağı, mutlak kudret sâhibi olan Hakk’ın san’atını ve vahdetini kabûle mecbûr bırakır. O, mutlak ilim sâhibidir.
Hem vahdette mutlak bir kolaylık vardır. Kesret ve şirkte ise kilitlenmiş bir zorluk vardır. Eğer bütün eşyâ tek zâta isnâd edilse, yoktan îcâd etmekdeki kolaylık cihetiyle kâinât hurmâ ağacı gibidir, hurmâ ağacı da meyve gibidir. Eğer kesrete isnâd edilse, yoktan îcâd etmekdeki zorluk cihetiyle hurmâ ağacı kâinât gibidir, meyve ise ağaçlar gibidir. Zîrâ tek zât tek fiil ile pek çok eşyâya âid bir netîceyi ve bir vaz’iyeti külfetsiz ve mübâşeretsiz te’mîn edebilir. Eğer şu vaz’iyet ve netîce kesrete havâle edilse, tekellüfler, mübâşereler ve çekişmeler olmadan onlara ulaşmak mümkün olmaz. Askerlerle berâber kumandan gibi, taşlarla berâber usta gibi, yıldızlarla berâber yer gibi, damlalarla berâber fıskıye gibi, dâiredeki noktalarla berâber merkez noktası gibi.
Şu sırdandır ki, vahdette intisâb, hudûdsuz kudret makâmına geçer. Hem sebeb kuvvetinin menba’larını taşımaya mecbûr olmaz. Ve eser o isnâd edilen şeye nisbet etmekle büyür. Şirket ise her sebeb kendi kuvvetinin menba’larını taşımaya mecbûrdur. Eser de kendi cirmi nisbetinde küçülür. Buradan hareketle karınca ve sinek cebbârlara karşı galebe etti. Ve küçük çekirdek koca bir ağacı taşıdı.
Yine şu sırdandır ki, bütün eşyânın tek zâta isnâd edilmesinde îcâd etmek mutlak ademden olmaz. Bi’l-akis îcâd etmek, tıpkı âyînede temessül eden sûretin, kendisine bir vücûd-ı hâricînin verilmesi için kemâl-i sühûletle fotoğraf kâğıdına nakledilmesi gibi veyâ görünmez bir mürekkeb ile yazılmış bir hattın, gizli yazıyı ortaya çıkaran bir mâdde vâsıtasıyla izhâr edilmesi gibi, ilmen mevcûd olanı vücûd-ı hâricîye çıkarmakdır.
Eşyânın esbâba ve kesrete isnâdında ise îcâd etmek adem-i mutlaktan olması gerekir. O ise eğer muhâl olmazsa, en zor şeylerden biri olur. Demek vahdetteki sühûlet vücûb derecesine varmaktadır. Kesretteki suûbet ise imtinâ’ derecesine varmaktadır.
Yine şu hikmettendir ki, Vahdette, ibdâ’ ve îcâd “el-Eysi min el-leysi” yani mevcûdu müddetsiz ve mâddesiz olarak adem-i sırftan ibdâ’ ve zerrâtı külfetsiz ve karışıksız olarak ilmî kalıba dökmek mümkün olur. Şirk ve kesrette ise, bütün ehl-i aklın ittifâkıyla ademden ibdâ’ mümkün olmaz. Çünki bir zîhayâtın vücûdu için yeryüzü ve unsurlarda yayılmış olan zerrâtın toplanması gerekir. Ve ilmî kalıbın olmaması sebebiyle, o zîhayâtın cismindeki zerrelerin muhâfazası için, her zerrede küllî bir ilim ve mutlak bir irâde lâzım olur.
Bununla berâber, şerîkler, kendilerine ihtiyâc duyulmayan, zâtları mümteni’ ve sırf tahakkümî olan şeylerdir. Mevcûdâttan hiçbir şeyde onlara ne bir emâre vardır, ne de kendilerine bir işâret vardır. Zîrâ semâvât ve arzın hilkati, bizzarûre gayr-i mütenâhî bir kudret-i kâmile îcâb ettirir. Bu yüzden şerîklere ihtiyâc duyulmamıştır. Yoksa gayr-i mütenâhî bir kudret-i kâmilenin, hiçbir zarûret olmadan, zarûret bunun aksinde iken, nihâyetsiz olma vaktinde, mütenâhî başka bir kuvvetle sınırlandırılması ve sona erdirilmesi gerekir. O ise beş vecihle muhâldir. İşte şerîkler mümteni’ oldular. Zâten mevcûdâttan hiçbir şeyde, ne şu vecihlerle mümteni’ olan şerîklerin vücûtlarına bir işâret vardır, ne de tahakkuklarına bir emâre vardır.
Bu mes’eleyi Otuzikinci Risâlenin Birinci Mevkıfında zerrâttan seyyârâta kadar ve İkinci Mevkıfda semâvâttan teşehhusât-ı vechiyeye kadar îzâh ettik. Hepsi de sikke-i tevhîdi göstererek şirki reddeden cevâbı verdiler.
O’nun şerîkleri olmadığı gibi, böylece O’nun ne muîni vardır ne de vezîrleri vardır. Esbâb ise, kudret-i ezeliyenin tasarrufu üzerine ancak ince bir perdedir. Esbâbın en şerefli ve ihtiyârı en geniş olanı insânın kendisidir; bununla berâber, yemek, söz söylemek ve düşünmek gibi en zâhir ef’âl-i ihtiyâriyesinin yüzlerce cüz’ünden elinde sâdece meşkûk tek bir cüz’ vardır. Eğer ihtiyârı en şerefli ve en geniş olan sebeb, böyle gördüğün gibi tasarruf-ı hakîkîden elleri bağlanmış ise, îcâd ve rubûbiyette semâvât ve arzın hâlıkına hayvânât ve cemâdâtın şerîk olmaları nasıl mümkün olabilir. Nasıl ki pâdişâhın içine hediye koyduğu zarf veyâ içine hediye sardığı mendîl veyâ eliyle sana ni’met gönderdiği nefer o pâdişâha saltanatında şerîkler olması mümkün değildir. Öyle de elleriyle bize ni’metler gönderilmiş olan sebeblerin ve bizim için iddihâr edilmiş olan ni’metlere bizzât sandukçalar olan zarfların ve bize hediye edilmiş olan atâyâ-yı ilâhiyeye sarılan esbâbın yardımcı şerîkler veyâ müessir vâsıtalar olması mümkün değildir.
(Osmanlıca Lem’alar sh: 689, yeniyazı sh: 290)17 Mayıs 2018: 23:27 #823553Anonim
ﺍَﻟْﻤَﺮْﺗَﺒَﺔُ ﺍﻟﺜَّﺎﻧِﻴَﺔُ
ﺟَﻞَّ ﺟَﻠﺎَﻟُﻪُ ﺍَﻟﻠَّﻪ*ُ ﺍَﻛْﺒَﺮُ ﻣِﻦْ ﻛُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ ﻗُﺪْﺭَﺓً ﻭَ ﻋِﻠْﻤًﺎ ﺍِﺫْ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﺨَﻠﺎَّﻕُ ﺍﻟْﻌَﻠِﻴﻢُ ﺍﻟﺼَّﺎﻧِﻊُ ﺍﻟْﺤَﻜِﻴﻢُ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﻦُ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢُ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﻫَﺬِﻩِ ﺍﻟْﻤَﻮْﺟُﻮﺩَﺍﺕُ ﺍْﻟﺎَﺭْﺿِﻴَّﺔُ ﻭَ ﺍْﻟﺎَﺟْﺮَﺍﻡُ ﺍﻟْﻌُﻠْﻮِﻳَّﺔُ ﻓِﻰ ﺑُﺴْﺘَﺎﻥِ ﺍﻟْﻜَﺎﺋِﻨَﺎﺕِ ﻣُﻌْﺠِﺰَﺍﺕُ ﻗُﺪْﺭَﺓِ ﺧَﻠﺎَّﻕٍ ﻋَﻠِﻴﻢٍ ﺑِﺎﻟْﺒَﺪَﺍﻫَﺔِ ٭ ﻭَ ﻫَﺬِﻩِ ﺍﻟﻨَّﺒَﺎﺗَﺎﺕُ ﺍﻟْﻤُﺘَﻠَﻮِّﻧَﺔُ ﺍﻟْﻤُﺘَﺰَﻳِّﻨَﺔُ ﺍﻟْﻤَﻨْﺜُﻮﺭَﺓُ ﻭَ ﻫَﺬِﻩِ ﺍﻟْﺤَﻴْﻮَﺍﻧَﺎﺕُ ﺍﻟْﻤُﺘَﻨَﻮِّﻋَﺔُ ﺍﻟْﻤُﺘَﺒَﺮِّﺟَﺔُ ﺍﻟْﻤَﻨْﺸُﻮﺭَﺓُ ﻓِﻰ ﺣَﺪِﻳﻘَﺔِ ﺍْﻟﺎَﺭْﺽِ ﺧَﻮَﺍﺭِﻕُ ﺻَﻨْﻌَﺔِ ﺻَﺎﻧِﻊٍ ﺣَﻜِﻴﻢٍ ﺑِﺎﻟﻀَّﺮُﻭﺭَﺓِ ﻭَ ﻫَﺬِﻩِ ﺍْﻟﺎَﺯْﻫَﺎﺭُ ﺍﻟْﻤُﺘَﺒَﺴِّﻤَﺔُ ﻭَ ﺍْﻟﺎَﺛْﻤَﺎﺭُ ﺍﻟْﻤُﺘَﺰَﻳِّﻨَﺔُ ﻓِﻰ ﺟِﻨَﺎﻥِ ﻫَﺬِﻩِ ﺍﻟْﺤَﺪِﻳﻘَﺔِ ﻫَﺪَﺍﻳَﺎﺀُ ﺭَﺣْﻤَﺔِ ﺭَﺣْﻤَﻦٍ ﺭَﺣِﻴﻢٍ ﺑِﺎﻟْﻤُﺸَﺎﻫَﺪَﺓِ ﺗَﺸْﻬَﺪُ ﻫَﺎﺗِﻴﻚَ ﻭَ ﺗُﻨَﺎﺩِﻯ ﺗَﺎﻙَ ﻭَ ﺗُﻌْﻠِﻦُ ﻫَﺬِﻩِ ﺑِﺎَﻥَّ ﺧَﻠﺎَّﻕَ ﻫَﺎﺗِﻴﻚَ ﻭَ ﻣُﺼَﻮِّﺭَ ﺗَﺎﻙَ ﻭَ ﻭَﺍﻫِﺐَ ﻫَﺬِﻩِ ﻋَﻠَﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ ﻗَﺪِﻳﺮٌ ﻭَ ﺑِﻜُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ ﻋَﻠِﻴﻢٌ ﻗَﺪْ ﻭَﺳِﻊَ ﻛُﻞَّ ﺷَﻲْﺀٍ ﺭَﺣْﻤَﺔً ﻭَ ﻋِﻠْﻤًﺎ ﺗَﺘَﺴَﺎﻭَﻯ ﺑِﺎﻟﻨِّﺴْﺒَﺔِ ﺍِﻟَﻰ ﻗُﺪْﺭَﺗِﻪِ ﺍﻟﺬَّﺭَّﺍﺕُ ﻭَ ﺍﻟﻨُّﺠُﻮﻡُ ﻭَ ﺍﻟْﻘَﻠِﻴﻞُ ﻭَ ﺍﻟْﻜَﺜِﻴﺮُ ﻭَ ﺍﻟﺼَّﻐِﻴﺮُ ﻭَ ﺍﻟْﻜَﺒِﻴﺮُ ﻭَ ﺍﻟْﻤُﺘَﻨَﺎﻫِﻰ ﻭَ ﻏَﻴْﺮُ ﺍْﻟﻤُﺘَﻨَﺎﻫِﻰ ﻭَ ﻛُﻞُّ ﺍﻟْﻮُﻗُﻮﻋَﺎﺕِ ﺍﻟْﻤَﺎﺿِﻴَّﺔِ ﻭَ ﻏَﺮَﺍﺋِﺒِﻬَﺎ ﻣُﻌْﺠِﺰَﺍﺕُ ﺻَﻨْﻌَﺔِ ﺻَﺎﻧِﻊٍ ﺣَﻜِﻴﻢٍ ﺗَﺸْﻬَﺪُ ﻋَﻠَﻰ ﺍَﻥَّ ﺫَﻟِﻚَ ﺍﻟﺼَّﺎﻧِﻊَ ﻗَﺪِﻳﺮٌ ﻋَﻠَﻰ ﻛُﻞِّ ﺍْﻟﺎِﻣْﻜَﺎﻧَﺎﺕِ ﺍْﻟﺎِﺳْﺘِﻘْﺒَﺎﻟِﻴَّﺔِ ﻭَ ﻋَﺠَﺎﺋِﺒِﻬَﺎ ﺍِﺫْ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﺨَﻠﺎَّﻕُ ﺍﻟْﻌَﻠِﻴﻢُ ﻭَ ﺍﻟْﻌَﺰِﻳﺰُ ﺍﻟْﺤَﻜِﻴﻢُ ٭ …
İkinci Mertebe
Celâli ne yücedir o Allâh ki, kudret ve ilim cihetiyle her şeyden en büyüktür. Zîrâ o öyle Hallâk-ı Alîm, Sâni’-i Hakîm, Rahmânü’r-Rahîmdir ki, kâinât bostânındaki şu mevcûdât-ı arziye ve ecrâm-ı ulviye bilbedâhe o Hallâk-ı Alîmin mu’cizât-ı kudretidir.
Ve yeryüzü bahçesindeki rengârenk, süslenen, serilmiş şu bitkiler ve çeşit çeşit, açılıp saçılan, yayılmış şu hayvânlar bizzarûre O Sâni’-i Hakîmin havârik-ı san’atıdır ve bu bağın bahçelerindeki tebüssüm eden çiçekler ve süslenen meyveler, bilmüşâhede O Rahmân-ı Rahîm’in hedâyâ-yı rahmetidir. O şehâdet ediyor, şu nidâ ediyor ve bu i’lân ediyor ki, O’nun hallâkı, şunun Musavviri ve bunun Vâhibi her şeye kâdirdir. Her şeye alîmdir. Rahmet ve ilim cihetiyle her şeyi kaplamıştır. Kudretine nisbeten zerreler ve yıldızlar, az ve çok, küçük ve büyük, sonu olan ve sonu olmayan müsâvîdir. Ve mâzînin bütün vukûât ve garâibi o Sâni’-i Hakîm’in mu’cizât-ı san’atıdır ki, istikbâlin bütün imkânât ve acâibine bu Sâniin hakkıyla kâdir olduğuna şehâdet eder. Zîrâ O, Hallâk-ı Alîm ve Azîz-i Hakîmdir.Her türlü noksânlıktan ve kusûrdan münezzehtir O Zât ki, yeryüzü bahçesini san’atının meşheri, yarattıklarının mahşeri, kudretinin mazharı, hikmetinin medârı, rahmetinin çiçekliği, cennetinin tarlası, mahlûkâtın geçit yeri, mevcûdâtın akacak yeri, masnûâtın ölçeği yapmıştır. İşte müzeyyen hayvânât, münakkaş kuşlar, meyveli ağaçlar, çiçekli bitkiler O’nun ilminin mu’cizeleridir. San’atının hârikalarıdır. Cömertliğinin hediyeleridir. Lütfunun bürhânlarıdır.
Meyvelerin zînetinden dolayı çiçeklerin tebessümü, seherin nesîminde kuşların cıvıltısı, çiçeklerin yapraklarındaki yağmur damlalarının nağmeli sesi, vâlidelerin küçük çocuklara olan merhameti.. Cin ve insâna, rûh ve hayvâna, melek ve câna bir Vedûd’ün tanıttırması, bir Rahmân’ın sevdirmesi, bir Hannân’ın merhameti, Bir Mennân’ın tahannünüdür.
Tohumlar ve meyveler, dâneler ve çiçekler, birer hikmet mu’cizesi, birer san’at hârikası, birer rahmet hediyesi, birer vahdet bürhânı, dâr-ı âhiretteki lütfunun birer şâhididir. Birer şâhid-i sâdıktırlar. Çünki kendilerinin Hallâkı her şeye kadîr ve her şeye alîmdir. Rahmet ve ilimle, halk ve tedbîrle, sun’ ve tasvîrle her şeyi kaplamıştır. Bu yüzden güneş tohum gibidir, yıldız çiçek gibidir, yer dâne gibidir. Yaratmak ve tedbîr, sun’ ve tasvîr O’na ağır gelmez.
Tohumlar ve meyveler, kesretin aktârında vahdetin âyîneleri, kaderin işâretleri, kudretin remizleridir. Çünki bu kesret vahdetin menbaındandır. Fâtırın sun’ ve tasvîrdeki vahdetine şehâdet ederek sudûr eder. Sonra Sâni’in halk ve tedbîrdeki hikmetini zikrederek vahdette nihâyet bulur.
Hem hikmetin telvîhâtıdır. Çünki Hâlık-ı kül küllî nazarla cüz’iye bakarken orada cüz’üne (de bakar). Zîrâ bir meyve olsa, bu ağacın halk edilmesinden en zâhir bir maksad işte odur. Beşer de şu kâinât için bir meyvedir. Mevcûdâtın Hâlıkı için en zâhir maksûd da O’dur.
Kalb ise çekirdek gibidir, mahlûkâtın Sânii için en parlak âyîne odur. İşte şu hikmettendir ki, bu mevcûdâttaki neşir ve haşre ve bu kâinâtın tahrîb, tebdîl, tahvîl ve tecdîdine en zâhir medâr, ancak bu kâinâttaki o küçücük insândır.
Allâh en büyüktür. Ey büyük olan! Azametinin künhüne akılların erişemediği Zât ancak Sensin.
Çünki her şey berâber (hareketleri ve sesleriyle mûsîka-i zikriye tarzında) Lâ ilâhe illâ hû derler. Sürekli “yâ Hak” ararlar, hepsi “yâ Hay” derler.(Osmanlıca Lem’alar sh: 691, yeniyazı sh: 292)
ﺍَﻟْﻤَﺮْﺗَﺒَﺔُ ﺍﻟﺜَّﺎﻟِﺜَﺔُ
﴿ﺍِﻳﻀَﺎﺣُﻬَﺎ ﻓِﻰ ﺭَﺍْﺱِ ﺍﻟْﻤَﻮْﻗِﻒِ ﺍﻟﺜَّﺎﻟِﺚِ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺮِّﺳَﺎﻟَﺔِ ﺍﻟﺜَّﺎﻧِﻴَﺔِ ﻭَ ﺛَﻠﺎَﺛِﻴﻦَ﴾
ﺍَﻟﻠَّﻪ*ُ ﺍَﻛْﺒَﺮُ ﻣِﻦْ ﻛُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ ﻗُﺪْﺭَﺓً ﻭَ ﻋِﻠْﻤًﺎ ﺍِﺫْ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﻘَﺪِﻳﺮُ ﺍﻟْﻤُﻘَﺪِّﺭُ ﺍﻟْﻌَﻠِﻴﻢُ ﺍﻟْﺤَﻜِﻴﻢُ ﺍﻟْﻤُﺼَﻮِّﺭُ ﺍﻟْﻜَﺮِﻳﻢُ ﺍﻟﻠَّﻄِﻴﻒُ ﺍﻟْﻤُﺰَﻳِّﻦُ ﺍﻟْﻤُﻨْﻌِﻢُ ﺍﻟْﻮَﺩُﻭﺩُ ﺍﻟْﻤُﺘَﻌَﺮِّﻑُ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﻦُ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢُ ﺍﻟْﻤُﺘَﺤَﻨِّﻦُ ﺍﻟْﺠَﻤِﻴﻞُ ﺫُﻭ ﺍﻟْﺠَﻤَﺎﻝِ ﻭَ ﺍﻟْﻜَﻤَﺎﻝِ ﺍﻟْﻤُﻄْﻠَﻖِ ﺍﻟﻨَّﻘَّﺎﺵُ ﺍْﻟﺎَﺯَﻟِﻰُّ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﻣَﺎﺣَﻘَﺎﺋِﻖُ ﻫَﺬِﻩِ ﺍﻟْﻜَﺎﺋِﻨَﺎﺕِ ﻛُﻠﺎًّ ﻭَ ﺍَﺟْﺰَﺍﺀً ﻭَ ﺻَﺤَﺎﺋِﻒَ ﻭَ ﻃَﺒَﻘَﺎﺕٍ ﻭَ ﻣَﺎ ﺣَﻘَﺎﺋِﻖُ ﻫَﺬِﻩِ ﺍﻟْﻤَﻮْﺟُﻮﺩَﺍﺕِ ﻛُﻠِّﻴًّﺎ ﻭَ ﺟُﺰْﺋِﻴًّﺎ ﻭَ ﻭُﺟُﻮﺩًﺍ ﻭَ ﺑَﻘَﺎﺀً ﺍِﻟﺎَّ ﻭَ ﻫِﻰَ ﺧُﻄُﻮﻁُ ﻗَﻠَﻢِ ﻗَﻀَﺎﺋِﻪِ ﻭَ ﻗَﺪَﺭِﻩِ ﺑِﺘَﻨْﻈِﻴﻢٍ ﻭَ ﺗَﻘْﺪِﻳﺮٍ ﻭَ ﻋِﻠْﻢٍ ﻭَ ﺣِﻜْﻤَﺔٍ ﻭَ ﺍِﻟﺎَّ ﻧُﻘُﻮﺵُ ﭘَﺮْﻛَﺎﺭِ ﻋِﻠْﻤِﻪِ ﻭَ ﺣِﻜْﻤَﺘِﻪِ ﺑِﺼُﻨْﻊٍ ﻭَ ﺗَﺼْﻮِﻳﺮٍ ﻭَ ﺍِﻟﺎَّ ﺗَﺰْﻳِﻴﻨَﺎﺕُ ﻳَﺪِ ﺑَﻴْﻀَﺎﺀِ ﺻُﻨْﻌِﻪِ ﻭَ ﺗَﺼْﻮِﻳﺮِﻩِ ﻭَ ﺗَﺰْﻳِﻴﻨِﻪِ ﻭَ ﺗَﻨْﻮِﻳﺮِﻩِ ﺑِﻠُﻄْﻒٍ ﻭَ ﻛَﺮَﻡٍ ﻭَ ﺍِﻟﺎَّ ﺍَﺯَﺍﻫِﻴﺮُ ﻟَﻄَﺎﺋِﻒِ ﻟُﻄْﻔِﻪِ ﻭَ ﻛَﺮَﻣِﻪِ ﻭَ ﺗَﻌَﺮُّﻓِﻪِ ﻭَ ﺗَﻮَﺩُّﺩِﻩِ ﺑِﺮَﺣْﻤَﺔٍ ﻭَ ﻧِﻌْﻤَﺔٍ ﻭَ ﺍِﻟﺎَّ ﺛَﻤَﺮَﺍﺕُ ﻓَﻴَّﺎﺽِ ﻋَﻴْﻦِ ﺭَﺣْﻤَﺘِﻪِ ﻭَ ﻧِﻌْﻤَﺘِﻪِ ﻭَ ﺗَﺮَﺣُّﻤِﻪِ ﻭَ ﺗَﺤَﻨُّﻨِﻪِ ﺑِﺠَﻤَﺎﻝٍ ﻭَ ﻛَﻤَﺎﻝٍ ﻭَ ﺍِﻟﺎَّ ﻟَﻤَﻌَﺎﺕُ ﺟَﻤَﺎﻝٍ ﺳَﺮْﻣَﺪِﻯٍّ ﻭَ ﻛَﻤَﺎﻝٍ ﺩَﻳْﻤُﻮﻣِﻰٍّ ﺑِﺸَﻬَﺎﺩَﺓِ ﺗَﻔَﺎﻧِﻴَﺔِ ﺍﻟْﻤَﺮَﺍﻳَﺎ ﻭَ ﺳَﻴَّﺎﻟِﻴَّﺔِ ﺍﻟْﻤَﻈَﺎﻫِﺮِ ﻣَﻊَ ﺩَﻭَﺍﻡِ ﺗَﺠَﻠِّﻰ ﺍﻟْﺠَﻤَﺎﻝِ ﻋَﻠَﻰ ﻣَﺮِّ ﺍﻟْﻔُﺼُﻮﻝِ ﻭَ ﺍﻟْﻌُﺼُﻮﺭِ ﻭَ ﺍْﻟﺎَﺩْﻭَﺍﺭِ ﻭَ ﻣَﻊَ ﺩَﻭَﺍﻡِ ﺍْﻟﺎِﻧْﻌَﺎﻡِ ﻋَﻠَﻰ ﻣَﺮِّ ﺍْﻟﺎَﻧَﺎﻡِ ﻭَ ﺍْﻟﺎَﻳَّﺎﻡِ ﻭَ ﺍْﻟﺎَﻋْﻮَﺍﻡِ
Bu üçüncü mertebe, cüz’î bir çiçeği ve güzel bir kadını nazara alıyor. Koca bahâr bir çiçektir. Cennet dahi bir çiçek gibidir, bu mertebenin mazharlarıdırlar ve âlem güzel ve büyük bir insândır ve hûrîler nev’i ve rûhânîler tâifesi ve hayvânlar cinsi ve insân sınıfı herbiri ma’nen güzel bir insân hükmündedirler. Bu mertebenin gösterdiği esmâyı safahâtıyla gösteriyorlar. ﻧَﻌَﻢْ ﺗَﻔَﺎﻧِﻰ ﺍﻟْﻤِﺮْﺍَﺓِ ﺯَﻭَﺍﻝُ ﺍﻟْﻤَﻮْﺟُﻮﺩَﺍﺕِ ﻣَﻊَ ﺍﻟﺘَّﺠَﻠِّﻰ ﺍﻟﺪَّﺍﺋِﻢِ ﻣَﻊَ ﺍﻟْﻔَﻴْﺾِ ﺍﻟْﻤُﻠﺎَﺯِﻡِ ﻣِﻦْ ﺍَﻇْﻬَﺮِ ﺍﻟﻈَّﻮَﺍﻫِﺮِ ﻣِﻦْ ﺍَﺑْﻬَﺮِ ﺍﻟْﺒَﻮَﺍﻫِﺮِ ﻋَﻠَﻰ ﺍَﻥَّ ﺍﻟْﺠَﻤَﺎﻝَ ﺍﻟﻈَّﺎﻫِﺮَ ﺍَﻥَّ ﺍﻟْﻜَﻤَﺎﻝَ ﺍﻟﺰَّﺍﻫِﺮَ ﻟَﻴْﺴَﺎ ﻣُﻠْﻚَ ﺍﻟْﻤَﻈَﺎﻫِﺮِ ﻣِﻦْ ﺍَﻓْﺼَﺢِ ﺗِﺒْﻴَﺎﻥٍ ﻣِﻦْ ﺍَﻭْﺿَﺢِ ﺑُﺮْﻫَﺎﻥٍ ﻟِﻠْﺠَﻤَﺎﻝِ ﺍﻟْﻤُﺠَﺮَّﺩِ ﻟِْﻠﺎِﺣْﺴَﺎﻥِ ﺍﻟْﻤُﺠَﺪَّﺩِ ﻟِﻠْﻮَﺍﺟِﺐِ ﺍﻟْﻮُﺟُﻮﺩِ ﻟِﻠْﺒَﺎﻗِﻰ ﺍﻟْﻮَﺩُﻭﺩِ ٭
ﻧَﻌَﻢْ ﻓَﺎْﻟﺎَﺛَﺮُ ﺍﻟْﻤُﻜَﻤَّﻞُ ﻳَﺪُﻝُّ ﺑِﺎﻟْﺒَﺪَﺍﻫَﺔِ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟْﻔِﻌْﻞِ ﺍﻟْﻤُﻜَﻤَّﻞِ ﺛُﻢَّ ﺍﻟْﻔِﻌْﻞُ ﺍﻟْﻤُﻜَﻤَّﻞُ ﻳَﺪُﻝُّ ﺑِﺎﻟﻀَّﺮُﻭﺭَﺓِ ﻋَﻠَﻰ ﺍْﻟﺎِﺳْﻢِ ﺍﻟْﻤُﻜَﻤَّﻞِ ﻭَ ﺍﻟْﻔَﺎﻋِﻞِ ﺍﻟْﻤُﻜَﻤَّﻞِ ﺛُﻢَّ ﺍْﻟﺎِﺳْﻢُ ﺍﻟْﻤُﻜَﻤَّﻞُ ﻳَﺪُﻝُّ ﺑِﻠﺎَ ﺭَﻳْﺐٍ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟْﻮَﺻْﻒِ ﺍﻟْﻤُﻜَﻤَّﻞِ ﺛُﻢَّ ﺍﻟْﻮَﺻْﻒُ ﺍﻟْﻤُﻜَﻤَّﻞُ ﻳَﺪُﻝُّ ﺑِﻠﺎَ ﺷَﻚٍّ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﺸَّﺎْﻥِ ﺍﻟْﻤُﻜَﻤَّﻞِ ﺛُﻢَّ ﺍﻟﺸَّﺎْﻥُ ﺍﻟْﻤُﻜَﻤَّﻞُ ﻳَﺪُﻝُّ ﺑِﺎﻟْﻴَﻘِﻴﻦِ ﻋَﻠَﻰ ﻛَﻤَﺎﻝِ ﺍﻟﺬَّﺍﺕِ ﺑِﻤَﺎ ﻳَﻠِﻴﻖُ ﺑِﺎﻟﺬَّﺍﺕِ ﻭَ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﺤَﻖُّ ﺍﻟْﻴَﻘِﻴﻦُ ٭
Üçüncü Mertebe
Kudret ve ilim cihetiyle Allâh her şeyden en büyüktür. Zîrâ O öyle bir Kadîr, Mukaddir, Alîm, Hakîm, Musavvir, Kerîm, Latîf, Müzeyyin, Mün’im, Vedûd, Mütearrif, Rahmân, Rahîm, Mütehannin, Cemîl-i Zülcelâl, Kemâl-i Mutlak ve Nakkâş-ı Ezelîdir ki, Kül ve cüz’, sahâif ve tabakât olarak bu kâinâtın hakîkati ve küllîlik ve cüz’îlik, vücûd ve bekâ i’tibâriyle bu mevcûdâtın hakîkati,
Ancak O’nun kazâ ve kader kaleminin, tanzîm ve takdîr, ilim ve hikmetle çizdiği hatlarıdır.
Ve ancak O’nun ilim ve hikmet pergelinin sun’ ve tasvîr ile yaptığı nakışlarıdır.
Ve ancak O’nun sun’ ve tasvîri, tezyîn ve tenvîrinin yed-i beyzâsının lütuf ve keremle işlediği tezyînâtıdır.
Ve ancak O’nun lütuf ve keremi, tearrüf ve teveddüdünün latîfelerinin rahmet ve ni’metle açmış çiçekleridir.
Ve ancak O’nun ayn-ı rahmet ve ni’meti, terahhum ve tahannününün feyzinin cemâl ve kemâl ile çıkmış semereleridir.
Hem mevsimler, asırlar ve devirlerin geçmesine rağmen cemâlin tecellîsinin devâm etmesiyle berâber ve mahlûkâtın ve günlerin ve senelerin geçmesine rağmen in’âmın devâm etmesiyle berâber, âyînelerin fânîliği ve mazharların seyyâliyetinin şehâdetiyle ancak dâimî bir cemâlin ve bâkî bir kemâlin lemeâtıdır.
Evet dâimî tecellî ile berâber, sürekli feyiz ile berâber, âyînelerin fânîliği, mevcûdâtın zevâli, o görünen cemâlin, o parlayan kemâlin mazharların mülkü olmadığını zâhirlerin en zâhiri, âşikârların en âşikârı olarak gösterir. O mücerred cemâlin, o yenilenen ihsânın, o vâcibü’l-vücûdun, o Bâkî-i Vedûd’ün en fasîh beyânı ve en vâzıh bürhânıdır.
Evet mükemmel eser bilbedâhe mükemmel fiile delâlet eder. Sonra mükemmel fiil, bizzarûre mükemmel isme ve mükemmel fâile delâlet eder. Sonra mükemmel isim, bilâşübhe mükemmel sıfata delâlet eder. Sonra mükemmel vasıf, bilâşek mükemmel şe’ne delâlet eder. Sonra mükemmel şe’n, O Zâta lâyık bir sûrette, ki o da hakka’l-yakîndir bilyakîn o Zâtın kemâline delâlet eder.(Osmanlıca Lem’alar sh: 693, yeniyazı sh: 293)
17 Mayıs 2018: 23:27 #823554Anonim
ﺍَﻟْﻤَﺮْﺗَﺒَﺔُ ﺍﻟﺮَّﺍﺑِﻌَﺔُ
ﺟَﻞَّ ﺟَﻠﺎَﻟُﻪُ ﺍَﻟﻠَّﻪ*ُ ﺍَﻛْﺒَﺮُ ﺍِﺫْ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﻌَﺪْﻝُ ﺍﻟْﻌَﺎﺩِﻝُ ﺍﻟْﺤَﻜَﻢُ ﺍﻟْﺤَﺎﻛِﻢُ ﺍﻟْﺤَﻜِﻴﻢُ ﺍْﻟﺎَﺯَﻟِﻰُّ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﺍَﺳَّﺲَ ﺑُﻨْﻴَﺎﻥَ ﺷَﺠَﺮَﺓِ ﻫَﺬِﻩِ ﺍﻟْﻜَﺎﺋِﻨَﺎﺕِ ﻓِﻰ ﺳِﺘَّﺔِ ﺍَﻳَّﺎﻡٍ ﺑِﺎُﺻُﻮﻝِ ﻣَﺸِﻴﺌَﺘِﻪِ ﻭَ ﺣِﻜْﻤَﺘِﻪِ ﻭَ ﻓَﺼَّﻠَﻬَﺎ ﺑِﺪَﺳَﺎﺗِﻴﺮِ ﻗَﻀَﺎﺋِﻪِ ﻭَ ﻗَﺪَﺭِﻩِ ﻭَ ﻧَﻈَّﻤَﻬَﺎ ﺑِﻘَﻮَﺍﻧِﻴﻦِ ﻋَﺎﺩَﺗِﻪِ ﻭَ ﺳُﻨَّﺘِﻪِ ﻭَ ﺯَﻳَّﻨَﻬَﺎ ﺑِﻨَﻮَﺍﻣِﻴﺲِ ﻋِﻨَﺎﻳَﺘِﻪِ ﻭَ ﺭَﺣْﻤَﺘِﻪِ ﻭَ ﻧَﻮَّﺭَﻫَﺎ ﺑِﺠَﻠَﻮَﺍﺕِ ﺍَﺳْﻤَﺎﺋِﻪِ ﻭَ ﺻِﻔَﺎﺗِﻪِ ﺑِﺸَﻬَﺎﺩَﺍﺕِ ﺍِﻧْﺘِﻈَﺎﻣَﺎﺕِ ﻣَﺼْﻨُﻮﻋَﺎﺗِﻪِ ﻭَ ﺗَﺰَﻳُّﻨَﺎﺕِ ﻣَﻮْﺟُﻮﺩَﺍﺗِﻪِ ﻭَ ﺗَﺸَﺎﺑُﻬِﻬَﺎ ﻭَ ﺗَﻨَﺎﺳُﺒِﻬَﺎ ﻭَ ﺗَﺠَﺎﻭُﺑِﻬَﺎ ﻭَ ﺗَﻌَﺎﻭُﻧِﻬَﺎ ﻭَ ﺗَﻌَﺎﻧُﻘِﻬَﺎ ﻭَ ﺍِﺗِّﻘَﺎﻥِ ﺍﻟﺼَّﻨْﻌَﺔِ ﺍﻟﺸُّﻌُﻮﺭِﻳَّﺔِ ﻓِﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ ﻋَﻠَﻰ ﻣِﻘْﺪَﺍﺭِ ﻗَﺎﻣَﺔِ ﻗَﺎﺑِﻠِﻴَّﺘِﻪِ ﺍﻟْﻤُﻘَﺪَّﺭَﺓِ ﺑِﺘَﻘْﺪِﻳﺮِ ﺍﻟْﻘَﺪَﺭِ ﻓَﺎﻟْﺤِﻜْﻤَﺔُ ﺍﻟْﻌَﺎﻣَّﺔُ ﻓِﻰ ﺗَﻨْﻈِﻴﻤَﺎﺗِﻬَﺎ ﻭَ ﺍﻟْﻌِﻨَﺎﻳَﺔُ ﺍﻟﺘَّﺎﻣَّﺔُ ﻓِﻰ ﺗَﺰْﻳِﻴﻨَﺎﺗِﻬَﺎ ﻭَ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﺔُ ﺍﻟْﻮَﺍﺳِﻌَﺔُ ﻓِﻰ ﺗَﻠْﻄِﻴﻔَﺎﺗِﻬَﺎ ﻭَ ﺍْﻟﺎَﺭْﺯَﺍﻕُ ﻭَ ﺍْﻟﺎِﻋَﺎﺷَﺔُ ﺍﻟﺸَّﺎﻣِﻠَﺔُ ﻓِﻰ ﺗَﺮْﺑِﻴَﺘِﻬَﺎ ﻭَ ﺍﻟْﺤَﻴَﺎﺓُ ﺍﻟْﻌَﺠِﻴﺒَﺔُ ﺍﻟﺼَّﻨْﻌَﺔِ ﺑِﻤَﻈْﻬَﺮِﻳَّﺘِﻬَﺎ ﻟﻠِﺸُّﺆُﻥِ ﺍﻟﺬَّﺍﺗِﻴَّﺔِ ﻟِﻔَﺎﻃِﺮِﻫَﺎ ﻭَ ﺍﻟْﻤَﺤَﺎﺳِﻦُ ﺍﻟْﻘَﺼْﺪِﻳَّﺔُ ﻓِﻰ ﺗَﺤْﺴِﻴﻨَﺎﺗِﻬَﺎ ﻭَ ﺩَﻭَﺍﻡُ ﺗَﺠَﻠِّﻰ ﺍﻟْﺠَﻤَﺎﻝِ ﺍﻟْﻤُﻨْﻌَﻜِﺲِ ﻣَﻊَ ﺯَﻭَﺍﻟِﻬَﺎ ﻭَ ﺍﻟْﻌِﺸْﻖُ ﺍﻟﺼَّﺎﺩِﻕُ ﻓِﻰ ﻗَﻠْﺒِﻬَﺎ ﻟِﻤَﻌْﺒُﻮﺩِﻫَﺎ ﻭَ ﺍْﻟﺎِﻧْﺠِﺬَﺍﺏُ ﺍﻟﻈَّﺎﻫِﺮُ ﻓِﻰ ﺟَﺬْﺑَﺘِﻬَﺎ ﻭَ ﺍِﺗِّﻔَﺎﻕُ ﻛُﻞِّ ﻛُﻤَّﻠِﻬَﺎ ﻋَﻠَﻰ ﻭَﺣْﺪَﺓِ ﻓَﺎﻃِﺮِﻫَﺎ ﻭَ ﺍﻟﺘَّﺼَﺮُّﻑُ ﻟِﻤَﺼَﺎﻟِﺢَ ﻓِﻰ ﺍَﺟْﺰَﺍﺋِﻬَﺎ ﻭَ ﺍﻟﺘَّﺪْﺑِﻴﺮُ ﺍﻟْﺤَﻜِﻴﻢُ ﻟِﻨَﺒَﺎﺗَﺎﺗِﻬَﺎ ﻭَ ﺍﻟﺘَّﺮْﺑِﻴَﺔُ ﺍﻟْﻜَﺮِﻳﻤَﺔُ ﻟِﺤَﻴْﻮَﺍﻧَﺎﺗِﻬَﺎ ﻭَ ﺍْﻟﺎِﻧْﺘِﻈَﺎﻡُ ﺍﻟْﻤُﻜَﻤَّﻞُ ﻓِﻰ ﺗَﻐَﻴُّﺮَﺍﺕِ ﺍَﺭْﻛَﺎﻧِﻬَﺎ ﻭَ ﺍﻟْﻐَﺎﻳَﺎﺕُ ﺍﻟْﺠَﺴِﻴﻤَﺔُ ﻓِﻰ ﺍِﻧْﺘِﻈَﺎﻡِ ﻛُﻠِّﻴَّﺘِﻬَﺎ ﻭَ ﺍﻟْﺤُﺪُﻭﺙُ ﺩَﻓْﻌَﺔً ﻣَﻊَ ﻏَﺎﻳَﺔِ ﻛَﻤَﺎﻝِ ﺣُﺴْﻦِ ﺻَﻨْﻌَﺘِﻬَﺎ ﺑِﻠﺎَ ﺍِﺣْﺘِﻴَﺎﺝٍ ﺍِﻟَﻰ ﻣُﺪَّﺓٍ ﻭَ ﻣَﺎﺩَّﺓٍ ﻭَ ﺍﻟﺘَّﺸَﺨُّﺼَﺎﺕُ ﺍﻟْﺤَﻜِﻴﻤَﺔُ ﻣَﻊَ ﻋَﺪَﻡِ ﺗَﺤْﺪِﻳﺪِ ﺗَﺮَﺩُّﺩِ ﺍِﻣْﻜَﺎﻧَﺎﺗِﻬَﺎ ﻭَ ﻗَﻀَﺎﺀُ ﺣَﺎﺟَﺎﺗِﻬَﺎ ﻋَﻠَﻰ ﻏَﺎﻳَﺔِ ﻛَﺜْﺮَﺗِﻬَﺎ ﻭَ ﺗَﻨَﻮُّﻋِﻬَﺎ ﻓِﻰ ﺍَﻭْﻗَﺎﺗِﻬَﺎ ﺍﻟﻠﺎَّﺋِﻘَﺔِ ﺍﻟْﻤُﻨَﺎﺳِﺒَﺔِ ﻣِﻦْ ﺣَﻴْﺚُ ﻟﺎَﻳَﺤْﺘَﺴِﺐُ ﻭَ ﻣِﻦْ ﺣَﻴْﺚُ ﻟﺎَﻳُﺸْﻌَﺮُ ﻣَﻊَ ﻗَﺼْﺮِ ﺍَﻳْﺪِﻳﻬَﺎ ﻣِﻦْ ﺍَﺻْﻐَﺮِ ﻣَﻄَﺎﻟِﺒِﻬَﺎ ﻭَ ﺍﻟْﻘُﻮَّﺓُ ﺍﻟْﻤُﻄْﻠَﻘَﺔُ ﻓِﻰ ﻣَﻌْﺪَﻥِ ﺿَﻌْﻔِﻬَﺎ ﻭَ ﺍﻟْﻘُﺪْﺭَﺓُ ﺍﻟْﻤُﻄْﻠَﻘَﺔُ ﻓِﻰ ﻣَﻨْﺒَﻊِ ﻋَﺠْﺰِﻫَﺎ ﻭَ ﺍﻟْﺤَﻴَﺎﺓُ ﺍﻟﻈَّﺎﻫِﺮَﺓُ ﻓِﻰ ﺟُﻤُﻮﺩِﻫَﺎ ﻭَ ﺍﻟﺸُّﻌُﻮﺭُ ﺍﻟْﻤُﺤِﻴﻂُ ﻓِﻰ ﺟَﻬْﻠِﻬَﺎ ﻭَ ﺍْﻟﺎِﻧْﺘِﻈَﺎﻡُ ﺍﻟْﻤُﻜَﻤَّﻞُ ﻓِﻰ ﺗَﻐَﻴُّﺮَﺍﺗِﻬَﺎ ﺍﻟْﻤُﺴْﺘَﻠْﺰِﻡُ ﻟِﻮُﺟُﻮﺩِ ﺍﻟْﻤُﻐَﻴِّﺮِ ﺍﻟْﻐَﻴْﺮِ ﺍﻟْﻤُﺘَﻐَﻴِّﺮِ ﻭَ ﺍْﻟﺎِﺗِّﻔَﺎﻕُ ﻓِﻰ ﺗَﺴْﺒِﻴﺤَﺎﺗِﻬَﺎ ﻛَﺎﻟﺪَّﻭَﺍﺋِﺮِ ﺍﻟْﻤُﺘَﺪَﺍﺧِﻠَﺔِ ﺍﻟْﻤُﺘَّﺤِﺪَﺓِ ﺍﻟْﻤَﺮْﻛَﺰِ ﻭَ ﺍﻟْﻤَﻘْﺒُﻮﻟِﻴَّﺔُ ﻓِﻰ ﺩَﻋَﻮَﺍﺗِﻬَﺎ ﺍﻟﺜَّﻠﺎَﺙِ ﺑِﻠِﺴَﺎﻥِ ﺍِﺳْﺘِﻌْﺪَﺍﺩِﻫَﺎ ﻭَ ﺑِﻠِﺴَﺎﻥِ ﺍِﺣْﺘِﻴَﺎﺟَﺎﺗِﻬَﺎ ﺍﻟْﻔِﻄْﺮِﻳَّﺔِ ﻭَ ﺑِﻠِﺴَﺎﻥِ ﺍِﺿْﻄِﺮَﺍﺭِﻫَﺎ ﻭَ ﺍﻟْﻤُﻨَﺎﺟَﺎﺓُ ﻭَ ﺍﻟﺸُّﻬُﻮﺩَﺍﺕُ ﻭَ ﺍﻟْﻔُﻴُﻮﺿَﺎﺕُ ﻓِﻰ ﻋِﺒَﺎﺩَﺍﺗِﻬَﺎ ﻭَ ﺍْﻟﺎِﻧْﺘِﻈَﺎﻡُ ﻓِﻰ ﻗَﺪَﺭَﻳْﻬَﺎ ﻭَ ﺍْﻟﺎِﻃْﻤِﺌْﻨَﺎﻥُ ﺑِﺬِﻛْﺮِ ﻓَﺎﻃِﺮِﻫَﺎ ﻭَ ﻛَﻮْﻥُ ﺍﻟْﻌِﺒَﺎﺩَﺓِ ﻓِﻴﻬَﺎ ﺧَﻴْﻂَ ﺍﻟْﻮُﺻْﻠَﺔِ ﺑَﻴْﻦَ ﻣُﻨْﺘَﻬَﻴﻬَﺎ ﻭَ ﻣَﺒْﺪَﺋِﻬَﺎ ﻭَ ﺳَﺒَﺐَ ﻇُﻬُﻮﺭِ ﻛَﻤَﺎﻟِﻬَﺎ ﻭَ ﻟِﺘَﺤَﻘُّﻖِ ﻣَﻘَﺎﺻِﺪِ ﺻَﺎﻧِﻌِﻬَﺎ. …Dördüncü Mertebe
Celâli ne yücedir o Allâh ki, en büyüktür. Zîrâ o öyle Adl-i Âdil, Hakem-i Hâkim, Hakîm-i Ezelîdir ki, şu kâinât şeceresinin binâsını, meşîet ve hikmetinin usûlü ile altı günde te’sîs etmiş ve onu kazâ ve kaderinin düstûrlarıyla tafsîl etmiş ve âdet ve sünnetinin kânûnlarıyla onu tanzîm etmiş ve inâyet ve rahmetinin namûslarıyla onu tezyîn etmiş ve masnûâtının intizâmâtı, mevcûdâtının tezeyyünâtı, teşâbühü, tenâsübü, tecâvübü, teâvünü ve teânukunun ve her şeyde o şeyin kâmet-i kâbiliyetinin mikdârına göre kaderin takdîri ile takdîr edilmiş şuûrlu itkân-ı san’atın şehâdetleriyle onu esmâ ve sıfâtının cilveleriyle tenvîr etmiştir. O’nun tanzîmâtındaki hikmet-i âmme, tezyînâtındaki inâyet-i tâmme, taltîfâtındaki rahmet-i vâsia, terbiyesindeki erzâk ve iâşe-i şâmile, Fâtır’ının şuûn-ı zâtiyesine mazhariyetiyle san’atı acîb olan hayât, tahsînâtındaki mehâsin-i kasdiye, zevâliyle berâber in’ikâs eden cemâlin tecellîsinin devâm etmesi, kalbinde ma’bûduna olan sâdık aşk, cezbesinde zâhir olan incizâb, bütün kâmillerinin, O’nun Fâtır’ının vahdeti üzerine ittifâkları, eczâsındaki maslahatlar için tasarruf, nebâtâtı için hikmetli tedbîr, hayvânâtı için keremli terbiye, erkânının tagayyürâtındaki mükemmel intizâm, külliyetinin intizâmındaki cesîm gâyeler, zamâna ve mâddeye ihtiyâc duymadan hüsn-i san’atının gâyet kemâliyle berâber def’aten îcâd edilmesi, imkânâtının tereddüdünün adem-i tahdîdiyle berâber hikmetli teşahhusât, en küçük matlablarına karşı ellerinin kısalığıyla berâber, ihtiyâclarının, gâyet kesretli ve mütenevvi’ olmasına rağmen beklenmedik bir yerden ve hissedilmedik bir yerden lâyık ve münâsib vakitte kazâ edilmesi, za’fının ma’denindeki kuvvet-i mutlaka, aczinin menbaındaki kudret-i mutlaka, cümûdundaki zâhir hayât, cehlindeki muhît şuûr tagayyürsüz olan tağyîr edicinin vücûdunu istilzâm eden tagayyürâtındaki mükemmel intizâm, merkezi bir olan mütedâhil dâireler gibi tesbîhâtındaki ittifâk, isti’dâdının lisânıyla, fıtrî ihtiyâclarının lisânıyla, ızdırârının lisânıyla yaptığı üç nev’î duâlarının makbûliyeti, ibâdetlerindeki münâcât ve şühûdât ve füyûzât, kaderindeki intizâm, fâtırının zikriyle hâsıl olan itmi’nân, ondaki ibâdetin, O’nun nihâyeti ile mebdei arasında vuslat ipi oluşu ve kemâlinin zuhûruna sebeb oluşu ve Sâniinin maksadlarının tahakkuk etmesi.
Ve hâkezâ sâir şuûnâtı ve ahvâli ve keyfiyâtı şâhiddirler ki, bütün bunlar bir tek Müdebbir-i Hakîm’in tedbîriyledir ve bir Mürebbî-i Kerîm’in, bir Ehad-i Samed’in terbiyesindedir. Ve bunların hepsi bir tek Seyyidin hademeleridir ve bir tek Mutasarrıf’ın tasarrufu altındadır. Ve masdarları öyle bir Vâhidin kudretidir ki, mevcûdâtının sahîfelerinden her bir sahîfede bulunan mektûbâtından her bir mektûb üzerindeki vahdetinin hâtemleri tezâhür ve tekâsür etmiştir.
Evet, her bir vâdî ve dağdaki ve her bir ova ve sahrâdaki her bir çiçek ve meyve, her bir nebât ve ağaç, belki her bir hayvân ve taş, belki her bir zerre ve toprak nakış ile eser arasında bir hâtemdir. Nazarı dikkatli olanlara gösterir ki, bu eserin sâhibi, aynı zamânda o ibârelerdeki bu mekânın kâtibidir. Karanın sırtının ve denizin batnının kâtibi de O’dur. İbârelerle dolu semâvâtın sahîfesindeki şems ve kameri nakış eden de O’dur. Onları nakşedenin celâli ne yücedir. Allâh en büyüktür. Çünki âlem berâber (hareketleri ve sesleriyle mûsîka-i zikriye tarzında) Lâ ilâhe illâ hû der.
(Osmanlıca Lem’alar sh: 695, yeniyazı sh: 296)17 Mayıs 2018: 23:28 #823555Anonim
ﺍَﻟْﻤَﺮْﺗَﺒَﺔُ ﺍﻟْﺨَﺎﻣِﺴَﺔُ
ﺍَﻟﻠَّﻪ*ُ ﺍَﻛْﺒَﺮُ ﺍِﺫْ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﺨَﻠﺎَّﻕُ ﺍﻟْﻘَﺪِﻳﺮُ ﺍﻟْﻤُﺼَﻮِّﺭُ ﺍﻟْﺒَﺼِﻴﺮُ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﻫَﺬِﻩِ ﺍْﻟﺎَﺟْﺮَﺍﻡُ ﺍﻟْﻌُﻠْﻮِﻳَّﺔُ ﻭَ ﺍﻟْﻜَﻮَﺍﻛِﺐُ ﺍﻟﺪُّﺭِّﻳَّﺔُ ﻧَﻴِّﺮَﺍﺕُ ﺑَﺮَﺍﻫِﻴﻦِ ﺍُﻟُﻮﻫِﻴَّﺘِﻪِ ﻭَ ﻋَﻈَﻤَﺘِﻪِ ﻭَ ﺷُﻌَﺎﻋَﺎﺕُ ﺷَﻮَﺍﻫِﺪِ ﺭُﺑُﻮﺑِﻴَّﺘِﻪِ ﻭَ ﻋِﺰَّﺗِﻪِ ﺗَﺸْﻬَﺪُ ﻭَ ﺗُﻨَﺎﺩِﻯ ﻋَﻠَﻰ ﺷَﻌْﺸَﻌَﺔِ ﺳَﻠْﻄَﻨَﺔِ ﺭُﺑُﻮﺑِﻴَّﺘِﻪِ ﻭَ ﺗُﻨَﺎﺩِﻯ ﻋَﻠَﻰ ﻭُﺳْﻌَﺔِ ﺣُﻜْﻤِﻪِ ﻭَ ﺣِﻜْﻤَﺘِﻪِ ﻭَ ﻋَﻠَﻰ ﺣِﺸْﻤَﺔِ ﻋَﻈَﻤَﺔِ ﻗُﺪْﺭَﺗِﻪِ ﻓَﺎﺳْﺘَﻤِﻊْ ﺍِﻟَﻰ ﺍَﻳَﺔِ ﴿ﺍَﻓَﻠَﻢْ ﻳَﻨْﻈُﺮُﻭﺍ ﺍِﻟَﻰ ﺍﻟﺴَّﻤَﺎﺀِ ﻓَﻮْﻗَﻬُﻢْ ﻛَﻴْﻒَ ﺑَﻨَﻴْﻨَﺎﻫَﺎ ﻭَ ﺯَﻳَّﻨَّﺎﻫَﺎ﴾ ﺍﻟﺦ.. ﺛُﻢَّ ﺍﻧْﻈُﺮْ ﺍِﻟَﻰ ﻭَﺟْﻪِ ﺍﻟﺴَّﻤَﺎﺀِ ﻛَﻴْﻒَ ﺗَﺮَﻯ ﺳُﻜُﻮﺗًﺎ ﻓِﻰ ﺳُﻜُﻮﻧَﺔٍ ﺣَﺮَﻛَﺔً ﻓِﻰ ﺣِﻜْﻤَﺔٍ ﺗَﻠَﺌْﻠﺄً ﻓِﻰ ﺣِﺸْﻤَﺔٍ ﺗَﺒَﺴُّﻤًﺎ ﻓِﻰ ﺯِﻳﻨَﺔٍ ﻣَﻊَ ﺍِﻧْﺘِﻈَﺎﻡِ ﺍﻟْﺨِﻠْﻘَﺔِ ﻣَﻊَ ﺍِﺗِّﺰَﺍﻥِ ﺍﻟﺼَّﻨْﻌَﺔِ ﺗَﺸَﻌْﺸُﻊُ ﺳِﺮَﺍﺟِﻬَﺎ ﻟِﺘَﺒْﺪِﻳﻞِ ﺍﻟْﻤَﻮَﺍﺳِﻢِ ﺗَﻬَﻠْﻬُﻞُ ﻣِﺼْﺒَﺎﺣِﻬَﺎ ﻟِﺘَﻨْﻮِﻳﺮِ ﺍﻟْﻤَﻌَﺎﻟِﻢِ ﺗَﻠَﺌْﻠﺄُ ﻧُﺠُﻮﻣِﻬَﺎ ﻟِﺘَﺰْﻳِﻴﻦِ ﺍﻟْﻌَﻮَﺍﻟِﻢِ ﺗُﻌْﻠِﻦُ ِﻟﺎَﻫْﻞِ ﺍﻟﻨُّﻬَﻰ ﺳَﻠْﻄَﻨَﺔً ﺑِﻠﺎَ ﺍِﻧْﺘِﻬَﺎﺀٍ ﻟِﺘَﺪْﺑِﻴﺮِ ﻫَﺬَﺍ ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻢِ ٭ …
Beşinci Mertebe
Allâh en büyüktür. Zîrâ o öyle Hallâk, Kadîr, Musavvir, Basîrdir ki, şu ecrâm-ı ulviye ve inci gibi yıldızlar O’nun ulûhiyet ve azametinin bürhânlarının birer nûru ve rubûbiyet ve izzetinin şâhidlerinin birer şuâıdır. Saltanat-ı rubûbiyetinin şa’şaası üzerine şâhidlik eder ve nidâ eder. Hakimiyet ve hikmetinin vüs’atini ve azamet-i kudretinin haşmetini nidâ eder.
Şimdi âyet-i kerîmeye kulak ver: “Üstlerindeki göğe hiç bakmadılar mı ki, onu nasıl binâ etmişiz ve onu süslemişiz?” (Kâf Sûresi, 50:6).
Sonra semânın yüzüne bak ki, nasıl bir sükûnet içinde bir sükût, bir hikmet içinde bir hareket, bir haşmet içinde bir parlaklık, bir zînet içinde bir tebessümü, intizâm-ı hilkat ve ittizân-ı san’atla berâber göreceksin.
Mevsimlerin tebdîli için lambasının parlaması, meâlimin tenvîri için kandîlinin tehelhülü, âlemlerin süslendirilmesi için yıldızların parlaması, bu âlemin tedbîri için nihâyetsiz bir saltanatın olduğunu ehl-i fikre i’lân eder.
İşte bu Hallâk-ı Kadîr her şeyi hakkıyla bilendir. Her şeye şâmil bir irâde ile irâde eder. Dilediği olur, dilemediği olmaz. Mutlak ve muhît ve zâtî kudretiyle O, her şeye kadîrdir. Bu gündeki şu güneşin ziyâsız ve harâretsiz vücûdu mümkün olmadığı ve tasavvur edilmediği gibi, aynen öyle de semâvâtı, ilm-i muhîtsiz ve kudret-i mutlakasız yaratan bir ilâhın vücûdu mümkün olmaz ve tasavvur edilmez. Demek o, bizzarûre, muhît ve zât için lâzım-ı zâtî olan bir ilimle her şeyi hakkıyla bilendir. Bu ilmin her şeye taalluku lâzımdır. Huzûr ve şühûd ve nüfûz ve nûrânî ihâta sırrıyla hiçbir şeyin ondan ayrılması mümkün olmaz.
Mevcûdâtın hepsinde müşâhede edilen ölçülü intizâmlar, intizâmlı ittizânât, umûmî hikmetler, inâyât-ı tâmme, muntazam kaderler, müsmir kazâlar, muayyen eceller, mukannen rızıklar, müfennen itkânât, müzeyyen ihtimâmât, imtiyâz ve ittizân ve intizâm ve itkânın gâyet kemâli ve mutlak sühûlet, Allâmü’l-Guyûbun ilminin her şeyi ihâtasına şâhiddirler. “(Hiç) yaratan bilmez mi? Çünki o, Latîf’dir, Habîr’dir.” (Mülk Sûresi, 61:14) Âyeti delâlet eder ki, bir şeydeki vücûd onu bilmeyi istilzâm eder. Ve eşyâdaki nûr-ı vücûd, ondaki nûr-ı ilmi istilzâm eder.
İnsânın hüsn-i san’atının O’nun şuûruna olan delâletinin nisbeti, hilkat-i insânın O’nun ilm-i hâlıkına olan delâletinin nisbeti yanında, karanlık gecedeki yıldız böceğinin ışıkcığının, gündüzün ortasında yeryüzünde parlayan güneşin şa’şaasına olan nisbeti gibidir.
Hem o her şeyi hakkıyla bilen olduğu gibi, her şeyi irâde eden de O’dur. O’nun dilemesi olmadan bir şeyin tahakkuk etmesi mümkün olmaz. Hem kudret te’sîr ettiği ve ilim temyîz ettiği gibi, irâde de tahsîs eder sonra eşyânın vücûdu tahakkuk eder.
Sübhânehû ve Teâlâ’nın irâde ve ihtiyârının varlığına şâhidler, eşyânın keyfiyâtı ve ahvâli ve şüûnâtı adedincedir.
Evet hadsiz imkânât arasından ve akîm yollar arasından ve müşevveş ihtimâller arasından ve karışık sellerin elleri altında bu en dakîk ve en rakîk nizâmla mevcûdâtın tanzîmi ve sıfatlarıyla tahsîsi ve bu görülen hassâs ve cessâs mîzânla tevzîni, ve basît ve câmid şeylerden muhtelif ve muntazam zîhayât mevcûdâtın halkedilmesi -insânın bütün cihâzâtıyla nutfeden, kuşun bütün a’zâlarıyla yumurtadan, ağacın mütenevvi’ a’zâlarıyla tohumdan olması gibi- her şeyin tahassus ve taayyünu o sübhânehûnun irâde ve ihtiyâr ve meşîeti ile olduğuna delâlet eder. Bir cinsten olan eşyânın ve bir nev’den olan efrâdın a’zâ-yı esâsiye de tevâfuk etmeleri, onların sâniinin vâhid ve ehad olduğuna bizzarûre delâlet ettiği gibi, muntazam alâmet-i fârikalara müştemil hikmetli teşahhusâttaki temâyüzleri de, bu sâni’-i Vâhid-i Ehad’in, dilediğini yapan ve dilediği gibi hüküm veren o Fâil-i Muhtâr ve Mürîd olduğuna öyle delâlet eder. O’nun Celâli ne yücedir.
Hem bu Hallâk-ı Alîm ve Mürîd, her şeyi hakkıyla bilen ve her şeyi irâde eden ve ilm-i muhît ve irâde-i şâmile ve ihtiyâr-ı tâm sâhibi olduğu gibi, zâtın lâzımı olan ve zâttan neş’et eden zâtî ve zarûrî bir kudret-i kâmileye öyle sâhibdir. Zıddının müdâhalesi muhâldir. Yoksa bi’littifâk muhâl olan iki zıddın cem’î lâzım gelir.
Şu kudrette merâtib de bulunmaz. Nûrâniyet, şeffâfiyet, mukâbele, muvâzene, intizâm ve imtisâl sırrıyla, sür’at ve sühûlet ve kesret-i mutlakât içindeki intizâm-ı mutlak ve ittizân-ı mutlak ve imtiyâz-ı mutlakın şehâdetiyle, imdâd-ı vâhidiyet ve yüsr-i vahdet ve tecellî-i ehadiyet sırrıyla, vücûb ve tecerrüd ve mübâyenet-i mâhiyet hikmetiyle, adem-i tekayyüd ve adem-i tehayyüz ve adem-i tecezzî sırrıyla, hâl şu ki, hiç ihtiyâc yok, eğer ona ihtiyâc olsa, avâik ve mevâniin -insânın a’sâbı ve seyyâlât-ı latîfeyi nakil için olan demir hatlar gibi- teshîlde bulunan vesîlelere inkılâb etmesi hikmetiyle, cezâlet cihetiyle zerre yıldızdan, cüz’ nev’den ve küllden, cüz’î küllîden, az çoktan, küçük büyükten, insân âlemden ve tohum ağaçtan daha az olmadığı hikmetiyle, ona nisbeten zerreler ve yıldızlar, az ve çok, küçük ve büyük, cüz’î ve küllî, cüz’ ve kül, insân ve âlem, tohum ve ağaç müsâvîdirler.
Onları kim yarattıysa, bunları da O’nun yaratması istib’âd olunmaz. Zîrâ o ihâta olunanlar küçültülmüş mektûb misâlleri gibidir. Yâhûd sağılmış ve süzülmüş noktalar gibidir. Hem ihâta eden şeyin, bizzarûre, o ihâta olunan şeyin hâlıkının kabza-i tasarrufunda olması gerekir. Tâ ki, ihâta edenin misâli, O’nun ilminin desâtiriyle o ihâta olunanlarda derc edilsin ve O’nun hikmetinin mîzânlarıyla onları ondan süzsün. İşte şu cüz’iyâtı ibrâz eden öyle bir kudrettir ki, bu külliyâtı ibrâz etmek ona zor gelmez.
Hem cevher-i ferd üzerine esîr zerrâtıyla yazılmış Kur’ân-ı hikmet nüshası, semâvât sahîfeleri üzerine yıldızlar ve güneşler mürekkebiyle yazılmış Kur’ân-ı azamet nüshasından cezâlet cihetiyle daha az olmadığı gibi, aynen öyle de ne bir arı ve bir karıncanın hilkati, hurmâ ağacı ve fîlin hilkatinden cezâlet cihetiyle daha azdır. Ne de çiçeğin gülünün san’atı, Zühre yıldızının parlamasının san’atından cezâlet cihetiyle daha azdır. Ve hâkezâ kıyâs et.
Hem îcâd-ı eşyâdaki kemâl-i sühûletin gâyet derecede olması, ehl-i dalâleti, akılların kendisini reddettiği, hattâ evhâmın ondan ürktüğü hurâfe muhâlâtı istilzâm eden teşekkül ile teşkîli iltibâs etmeye düşürdüğü gibi, aynen öyle de, ehl-i hak ve hakîkate, Hâlık-ı kâinâtın kudretine nisbeten seyyârâtın zerrât ile müsâvî olduğunu kat’î ve zarûrî bir şekilde isbât ettirmiştir.
O’nun celâli ne yücedir ve şânı ne büyüktür ve O’ndan başka ilâh yoktur.
(Osmanlıca Lem’alar sh: 700, yeniyazı sh: 300)17 Mayıs 2018: 23:29 #823556Anonim
ﺍَﻟْﻤَﺮْﺗَﺒَﺔُ ﺍﻟﺴَّﺎﺩِﺳَﺔُ
ﺟَﻞَّ ﺟَﻠﺎَﻟُﻪُ ﻭَ ﻋَﻈُﻢَ ﺷَﺄْﻧُﻪُ ﺍَﻟﻠَّﻪ*ُ ﺍَﻛْﺒَﺮُ ﻣِﻦْ ﻛُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ ﻗُﺪْﺭَﺓً ﻭَ ﻋِﻠْﻤًﺎ ﺍِﺫْ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﻌَﺎﺩِﻝُ ﺍﻟْﺤَﻜِﻴﻢُ ﺍﻟْﻘَﺎﺩِﺭُ ﺍﻟْﻌَﻠِﻴﻢُ ﺍﻟْﻮَﺍﺣِﺪُ ﺍْﻟﺎَﺣَﺪُ ﺍﻟﺴُّﻠْﻄَﺎﻥُ ﺍْﻟﺎَﺯَﻟِﻰُّ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﻫَﺬِﻩِ ﺍﻟْﻌَﻮَﺍﻟِﻢُ ﻛُﻠُّﻬَﺎ ﻓِﻰ ﺗَﺼَﺮُّﻑِ ﻗَﺒْﻀَﺘَﻰْ ﻧِﻈَﺎﻣِﻪِ ﻭَ ﻣِﻴﺰَﺍﻧِﻪِ ﻭَ ﺗَﻨْﻈِﻴﻤِﻪِ ﻭَ ﺗَﻮْﺯِﻳﻨِﻪِ ﻭَ ﻋَﺪْﻟِﻪِ ﻭَ ﺣِﻜْﻤَﺘِﻪِ ﻭَ ﻋِﻠْﻤِﻪِ ﻭَ ﻗُﺪْﺭَﺗِﻪِ ﻭَ ﻣَﻈْﻬَﺮُ ﺳِﺮِّ ﻭَﺍﺣِﺪِﻳَّﺘِﻪِ ﻭَ ﺍَﺣَﺪِﻳَّﺘِﻪِ ﺑِﺎﻟْﺤَﺪْﺱِ ﺍﻟﺸُّﻬُﻮﺩِﻯِّ ﺑَﻞْ ﺑِﺎﻟْﻤُﺸَﺎﻫَﺪَﺓِ ﺍِﺫْ ﻟﺎَ ﺧَﺎﺭِﺝَ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻜَﻮْﻥِ ﻣِﻦْ ﺩَﺍﺋِﺮَﺓِ ﺍﻟﻨِّﻈَﺎﻡِ ﻭَ ﺍﻟْﻤِﻴﺰَﺍﻥِ ﻭَ ﺍﻟﺘَّﻨْﻈِﻴﻢِ ﻭَ ﺍﻟﺘَّﻮْﺯِﻳﻦِ ﻭَ ﻫُﻤَﺎ ﺑَﺎﺑَﺎﻥِ ﻣِﻦَ ﺍْﻟﺎِﻣَﺎﻡِ ﺍﻟْﻤُﺒِﻴﻦِ ﻭَ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏِ ﺍﻟْﻤُﺒِﻴﻦِ ﻭَ ﻫُﻤَﺎ ﻋُﻨْﻮَﺍﻧَﺎﻥِ ﻟِﻌِﻠْﻢِ ﺍﻟْﻌَﻠِﻴﻢِ ﺍﻟْﺤَﻜِﻴﻢِ ﻭَ ﺍَﻣْﺮِﻩِ ﻭَ ﻗُﺪْﺭَﺓِ ﺍﻟْﻌَﺰِﻳﺰِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ ﻭَ ﺍِﺭَﺍﺩَﺗِﻪِ ﻓَﺬَﻟِﻚَ ﺍﻟﻨِّﻈَﺎﻡُ ﻣَﻊَ ﺫَﻟِﻚَ ﺍﻟْﻤِﻴﺰَﺍﻥِ ﻓِﻰ ﺫَﻟِﻚَ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏِ ﻣَﻊَ ﺫَﻟِﻚَ ﺍْﻟﺎِﻣَﺎﻡِ ﺑُﺮْﻫَﺎﻧَﺎﻥِ ﻧَﻴِّﺮَﺍﻥِ ﻟِﻤَﻦْ ﻟَﻪُ ﻓِﻰ ﺭَﺍْﺳِﻪِ ﺍِﺫْﻋَﺎﻥٌ ﻭَ ﻓِﻰ ﻭَﺟْﻬِﻪِ ﺍﻟْﻌَﻴْﻨَﺎﻥِ ﺍَﻥْ ﻟﺎَ ﺷَﻲْﺀَ ﻣِﻦَ ﺍْﻟﺎَﺷْﻴَﺎﺀِ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻜَﻮْﻥِ ﻭَ ﺍﻟﺰَّﻣَﺎﻥِ ﻳَﺨْﺮُﺝُ ﻣِﻦْ ﻗَﺒْﻀَﺔِ ﺗَﺼَﺮُّﻑِ ﺭَﺣْﻤَﻦٍ ﻭَ ﺗَﻨْﻈِﻴﻢِ ﺣَﻨَّﺎﻥٍ ﻭَ ﺗَﺰْﻳِﻴﻦِ ﻣَﻨَّﺎﻥٍ ﻭَ ﺗَﻮْﺯِﻳﻦِ ﺩَﻳَّﺎﻥٍ ٭ …
Altıncı Mertebe
O’nun celâli ne yücedir, şânı ne büyüktür. Allâh ilim ve kudret cihetiyle en büyüktür. Zîrâ O öyle Âdil-i Hakîm ve Kâdir-i Alîm ve Vâhid-i Ehad ve Sultân-ı Ezelîdir ki, bu âlemlerin hepsi O’nun nizâm ve mîzânının, tanzîm ve tevzîninin, adl ve hikmetinin, ilim ve kudretinin kabza-i tasarrufundadır. Ve şühûd derecesinde olan hads ile belki bilmüşâhede O’nun vâhidiyet ve ehadiyet sırrının mazharıdır. Çünki kâinâtta nizâm ve mîzân, tanzîm ve tevzîn dâiresinden hâric hiçbir şey yoktur. Ve onlar İmâm-ı Mübîn ve Kitâb-ı Mübînden iki bâbdır. Hem onlar O Alîm-i Hakîm’in ilim ve emrine ve O Azîz-i Rahîm’in kudret ve irâdesine iki ünvândır. Ve şu imâm ile berâber şu kitâbda bulunan şu mîzânlı nizâm, başında iz’ân ve yüzündeki iki göz bulunan kimse için, kâinât ve zamân içindeki eşyâlardan, bir Rahmân’ın kabza-i tasarrufundan ve bir Hannân’ın tanzîminden ve bir Mennân’ın tezyîninden ve bir Deyyân’ın tevzîninden hâric kalan hiçbir şey olmadığına iki parlak bürhândırlar.
Elhâsıl: Mebde’ ve müntehâya, asıl ve nesle, mâzî ve müstakbele, emir ve ilme bakan ism-i Evvel ve Âhir’in hallâkıyetteki tecellîsi İmâm-ı Mübîne işâret etmektedir. İsm-i Zâhir ve Bâtın’ın hallâkıyet zımnında eşyâ üzerine tecellîsi ise Kitâb-ı Mübîne işâret eder.
Zîrâ kâinât büyük bir ağaç gibidir. O’nun her bir âlemi de yine ağaç gibidir. Bu yüzden cüz’î bir ağacı, kâinât ve envâı ve âlemlerinin hilkati için misâl verebiliriz. İşte şu cüz’î ağacın bir aslı ve bir mebdei vardır ki, o da, üzerinde neş’et ettiği çekirdektir. Ve kezâ O’nun ölümünden sonra vazîfesini devâm ettiren bir nesli vardır ki, o dahi O’nun meyvesindeki çekirdektir.
İşte mebde’ ve müntehâ, ism-i Evvel ve Âhir’in tecellîsine mazhardırlar. Sanki o mebde’ ve o aslî çekirdek, intizâm ve hikmetle, o ağacın teşekkül düstûrlarının mecmûundan mürekkeb bir fihriste ve ta’rîfedir. Nihâyetlerinde olan meyvelerindeki çekirdekler, ism-i Âhir’in tecellîsine mazhardırlar. Kemâl-i hikmetle meyvelerde bulunan bu çekirdekler, sanki bu ağacın benzerinin teşekkülü için kendisine bir fihriste ve bir ta’rîfe tevdî’ edilmiş küçük sandukçalardır. Ve sanki gelecek ağaçların teşekkülünün düstûrları onlarda kalem-i kaderle yazılmıştır.
Ağacın zâhiri ise, ism-i Zâhir’in tecellîsine mazhardır. Kemâl-i intizâm ve tezyîn ve hikmetle olan zâhiri, sanki O’nun kâmetine göre kemâl-i hikmet ve inâyetle takdîr edilmiş muntazam, müzeyyen ve murassa’ bir hulledir.
O ağacın bâtını ise, ism-i Bâtın’ın tecellîsine mazhardır. Kemâl-i intizâmla ve akılları hayrette bırakan tedbîr ile ve hayâtî mâddeleri muhtelif a’zâlar kemâl-i intizâmla tevzî’ etmekle, sanki bu ağacın bâtını, gâyet intizâm ve ittizân içinde hârika bir makinedir.
Hem nasıl O’nun evveli acîb bir ta’rîfe ve âhiri hârika bir ta’rîfedir, İmâm-ı Mübîne işâret ederler, öyle de acîb san’atlı bir hulle olarak O’nun zâhiri ve gâyet intizâm içinde bir makine olarak bâtını Kitâb-ı Mübîne işâret ederler.
Hem nasıl insândaki kuvve-i hâfızalar levh-i mahfûza işâret eder ve ona delâlet eder, öyle de her bir ağaçtaki aslî çekirdekler ve meyveler İmâm-ı Mübîne işâret eder. Zâhir ve bâtını ise Kitâb-ı Mübîni gösterir. İşte bu cüz’î ağaca, mâzîsi ve müstakbeliyle şecere-i arzı, evâili ve âtîsiyle şecere-i kâinâtı, ecdâdı ve nesilleriyle şecere-i insânı kıyâs et. Ve hâkezâ.
O’nun hâlıkının celâli ne yücedir. Ve O’ndan başka ilâh yoktur.
Ey Kebîr! Sen öyle bir zâtsın ki, azametini tavsîf etmek için akıllar yol bulamaz ve fikirler ceberûtunun künhüne erişemez.
(Osmanlıca Lem’alar sh: 703, yeniyazı sh: 302)17 Mayıs 2018: 23:30 #823557Anonim
ﺍَﻟْﻤَﺮْﺗَﺒَﺔُ ﺍﻟﺴَّﺎﺑِﻌَﺔُ
ﺟَﻞَّ ﺟَﻠﺎَﻟُﻪُ ﺍَﻟﻠَّﻪ*ُ ﺍَﻛْﺒَﺮُ ﻣِﻦْ ﻛُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ ﻗُﺪْﺭَﺓً ﻭَ ﻋِﻠْﻤًﺎ ﺍِﺫْ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﺨَﻠﺎَّﻕُ ﺍﻟْﻔَﺘَّﺎﺡُ ﴿٩﴾ ﺍﻟْﻔَﻌَّﺎﻝُ ﺍﻟْﻌَﻠﺎَّﻡُ ﺍﻟْﻮَﻫَّﺎﺏُ ﺍﻟْﻔَﻴَّﺎﺽُ ﺷَﻤْﺲُ ﺍْﻟﺎَﺯَﻝِ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﻫَﺬِﻩِ ﺍﻟْﻜَﺎﺋِﻨَﺎﺕُ ﺑِﺎَﻧْﻮَﺍﻋِﻬَﺎ ﻭَ ﻣَﻮْﺟُﻮﺩَﺍﺗِﻬَﺎ ﻇِﻠﺎَﻝُ ﺍَﻧْﻮَﺍﺭِﻩِ ﻭَ ﺍَﺛَﺎﺭُ ﺍَﻓْﻌَﺎﻟِﻪِ ﻭَ ﺍَﻟْﻮَﺍﻥُ ﻧُﻘُﻮﺵِ ﺍَﻧْﻮَﺍﻉِ ﺗَﺠَﻠِّﻴَﺎﺕِ ﺍَﺳْﻤَﺎﺋِﻪِ ﻭَ ﺧُﻄُﻮﻁُ ﻗَﻠَﻢِ ﻗَﻀَﺎﺋِﻪِ ﻭَ ﻗَﺪَﺭِﻩِ ﻭَ ﻣَﺮَﺍﻳَﺎ ﺗَﺠَﻠِّﻴَﺎﺕِ ﺻِﻔَﺎﺗِﻪِ ﻭَ ﺟَﻤَﺎﻟِﻪِ ﻭَ ﺟَﻠﺎَﻟﻪِ ﻭَ ﻛَﻤَﺎﻟِﻪِ ﺑِﺎِﺟْﻤَﺎﻉِ ﺍﻟﺸَّﺎﻫِﺪِ ﺍْﻟﺎَﺯَﻟِﻰِّ ﺑِﺠَﻤِﻴﻊِ ﻛُﺘُﺒِﻪِ ﻭَ ﺻُﺤُﻔِﻪِ ﻭَ ﺍَﻳَﺎﺗِﻪِ ﺍﻟﺘَّﻜْﻮِﻳﻨِﻴَّﺔِ ﻭَ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍَﻧِﻴَّﺔِ ﻭَ ﺑِﺎِﺟْﻤَﺎﻉِ ﺍْﻟﺎَﺭْﺽِ …
Yedinci Mertebe
Celâli ne yücedir O Allâh ki, kudret ve ilim cihetiyle her şeyden en büyüktür. Zîrâ o öyle Hallâk, Fettâh, Fa’âl, Allâm, Vehhâb, Feyyâz ve Şems-i Ezelîdir ki, şu kâinât, envâı ve mevcûdâtı ile berâber, O’nun envârının gölgeleri, ef’âlinin eserleri, esmâsının envâı tecelliyâtının elvân-ı nukûşu, O’nun kazâ ve kader kaleminin hatları ve O’nun sıfât ve cemâl ve kemâlinin tecelliyâtının âyîneleridir. Bütün kitâbları ve suhufuyla ve tekvînî ve Kur’ânî âyetleriyle Şâhid-i Ezelîn’in icmâı, üzerinde tezâhür eden gınâ-yı mutlak ve servet-i mutlaka ile berâber zâtında ve zerrâtındaki iftikârâtı ve ihtiyâcâtıyla arzın âlemle berâber icmâı, ervâh-ı neyyire ve kulûb-i münevvere ve ukûl-ı nûrâniye sâhiblerinden olan enbiyâ ve evliyâ ve asfiyâdan bütün ehl-i şühûdun bütün tahkîkâtları ve keşfiyâtları ve füyûzâtları ve münâcâtlarının icmâı ile, onların ve arz ve ecrâm-ı ulviyenin ve süfliyenin hepsi Vâcibü’l-Vücûd ile berâber ittifâk etmişlerdir ki, bu mevcûdât O’nun kudretinin âsârı, kaderinin mektûbâtı, esmâsının âyîneleri ve envârının temessülâtıdır. O’nun celâli ne yücedir ve O’ndan başka ilâh yoktur.
(Osmanlıca Lem’alar sh: 704)18 Mayıs 2018: 09:40 #823558Anonim
ﺍَﻟْﺒَﺎﺏُ ﺍﻟﺮَّﺍﺑِﻊُ
Dördüncü Bâb
Lâ ilâhe illallah hakkındadır.
İki Fasıl’dır.
Birinci Fasıl
Hazret-i Hızır’ın (a.s.) meşhûr ve mühim bir virdi mebde’ ve esâs olarak ma’rifetullâhta ve tevhîdin merâtibinde altmış üç mertebeye işâret ediyor. O altmış üç mertebenin herbirisi iki cümledir. ﻟﺎَ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻟﺎَّ ﺍﻟﻠَّﻪ* vahdâniyeti isbât ettiği gibi ﻫُﻮَ ile başlayan isimler, Vücûd-u Vâcibi isbât ediyor. Âdetâ birinci cümle vahdâniyeti gösterdiği zamân bir suâl-i mukadder hâtıra geliyor. “O vâhid kimdir? Nasıl bileceğiz?” diye vâki’ olan suâle, meselâ ﻫُﻮَ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﻦُ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢُ ile cevâb veriyor. Yani kâinâtı dolduran âsâr-ı şefkat ve merhamet Onundur. O Rahmân’ı tanıttırıyor ve hâkezâ… Kıyâs et.
ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠَّﻪ*ِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ
ﺍَﻟﻠَّﻬُﻢَّ ﺍِﻧِّﻰ ﺍُﻗَﺪِّﻡُ ﺍِﻟَﻴْﻚَ ﺑَﻴْﻦَ ﻳَﺪَﻯْ ﻛُﻞِّ ﻧِﻌْﻤَﺔٍ ﻭَ ﺭَﺣْﻤَﺔٍ ﻭَ ﺣِﻜْﻤَﺔٍ ﻭَ ﻋِﻨَﺎﻳَﺔٍ ﻭَ ﺑَﻴْﻦَ ﻳَﺪَﻯْ ﻛُﻞِّ ﺣَﻴَﺎﺓٍ ﻭَ ﻣَﻤَﺎﺓٍ ﻭَ ﺣَﻴْﻮَﺍﻥٍ ﻭَ ﻧَﺒَﺎﺕٍ ﻭَ ﺑَﻴْﻦَ ﻳَﺪَﻯْ ﻛُﻞِّ ﺯُﻫْﺮَﺓٍ ﻭَ ﺛَﻤَﺮَﺓٍ ﻭَ ﺣَﺒَّﺔٍ ﻭَ ﺑُﺬْﺭَﺓٍ، ﻭَ ﺑَﻴْﻦَ ﻳَﺪَﻯْ ﻛُﻞِّ ﺻَﻨْﻌَﺔٍ ﻭَ ﺻِﺒْﻐَﺔٍ ﻭَ ﻧِﻈَﺎﻡٍ ﻭَ ﻣِﻴﺰَﺍﻥٍ، ﻭَ ﺑَﻴْﻦَ ﻳَﺪَﻯْ ﻛُﻞِّ ﺗَﻨْﻈِﻴﻢٍ ﻭَ ﺗَﻮْﺯِﻳﻦٍ ﻭَ ﺗَﻤْﻴِﻴﺰٍ ﻓِﻰ ﻛُﻞِّ ﺍﻟْﻤَﻮْﺟُﻮﺩَﺍﺕِ ﻭَ ﺫَﺭَّﺍﺗِﻬَﺎ ﺷَﻬَﺎﺩَﺓً
(10) Bu şehâdetlerde iki hüküm var. Birisi vahdâniyeti gösterir.
ﻟﺎَ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻟﺎَّ ﺍﻟﻠَّﻪ* dır. Diğeri o vâhidin vücûdunu isbât eder ki ﻫُﻮَ ile başlayan isimlerdir. Herbir ﻫُﻮَ geldiği vakit bir suâl-i mukaddere cevâbdır.
Gûyâ deniliyor ki; “O İlâh-ı vâhidi nasıl tanıyacağız?”
Cevâb veriyor ki; Meselâ ﻫُﻮَ ﺍﻟﺴَّﻤِﻴﻊُ ﺍﻟْﺒَﺼِﻴﺮُ bunda diyor ki: “Bu mevcûdâtın derdlerini görüp dinleyen birisi var ki, istediklerini yapıyor.” Böyle âsâr-ı ef’âl-i İlâhiyeyi ve o ef’âl; Semî’, Basîr gibi isimleri isbât eder. O isimler mevsûfların vücûdunu gösterirler. İşte bütün bu cümleler bu tarzdadırlar. Âsâr ile ef’âli, ef’âl ile esmâyı, esmâ ile Vücûd-ı Vâcib’i isbât ederler.
ﻧَﺸْﻬَﺪُ ﺍَﻥْ ﻟﺎَ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻟﺎَّ ﺍﻟﻠَّﻪ*ُ ٭ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﺤَﻰُّ ﺍﻟْﻘَﻴُّﻮﻡُ
ﻟﺎَ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻟﺎَّ ﺍﻟﻠَّﻪ*ُ ٭ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﺍﻟﺪَّﻳْﻤُﻮﻡُ
ﻟﺎَ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻟﺎَّ ﺍﻟﻠَّﻪ*ُ ٭ ﻭَﺣْﺪَﻩُ ﻟﺎَ ﺷَﺮِﻳﻚَ ﻟَﻪُ
ﻟﺎَ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻟﺎَّ ﺍﻟﻠَّﻪ*ُ ٭ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﻌَﺰِﻳﺰُ ﺍﻟْﺠَﺒَّﺎﺭُ
ﻟﺎَ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻟﺎَّ ﺍﻟﻠَّﻪ*ُ ٭ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﺤَﻜِﻴﻢُ ﺍﻟْﻐَﻔَّﺎﺭُ
ﻟﺎَ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻟﺎَّ ﺍﻟﻠَّﻪ*ُ ٭ ﻫُﻮَ ﺍْﻟﺎَﻭَّﻝُ ﻭَ ﺍْﻟﺎَﺧِﺮُ
ﻟﺎَ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻟﺎَّ ﺍﻟﻠَّﻪ*ُ ٭ ﻫُﻮَ ﺍﻟﻈَّﺎﻫِﺮُ ﻭَ ﺍﻟْﺒَﺎﻃِﻦُ
ﻟﺎَ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻟﺎَّ ﺍﻟﻠَّﻪ*ُ ٭ ﻫُﻮَ ﺍﻟﺴَّﻤِﻴﻊُ ﺍﻟْﺒَﺼِﻴﺮُ
ﻟﺎَ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻟﺎَّ ﺍﻟﻠَّﻪ*ُ ٭ ﻫُﻮَ ﺍﻟﻠَّﻄِﻴﻒُ ﺍﻟْﺨَﺒِﻴﺮُ …
11 ﺍﻟْﺤَﻨَّﺎﻥُ Rahmetlerin en latîf cilvesini gösterendir.
12 ﺍﻟْﻤَﻨَّﺎﻥُ Ni’met verici demektir. ﻟﺎَ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻟﺎَّ ﺍﻟﻠَّﻪ*ُ ٭ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﻤَﻌْﺮُﻭﻑُ ﻟِﻜُﻞِّ ﺍﻟْﻌَﺎﺭِﻓِﻴﻦَ ﴿٣١﴾
ﻟﺎَ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻟﺎَّ ﺍﻟﻠَّﻪ*ُ ٭ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﻤَﻌْﺒُﻮﺩُ ﺍﻟْﺤَﻖُّ ﻟِﻜُﻞِّ ﺍﻟْﻌَﺎﺑِﺪِﻳﻦَ
ﻟﺎَ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻟﺎَّ ﺍﻟﻠَّﻪ*ُ ٭ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﻤَﺸْﻜُﻮﺭُ ﻟِﻜُﻞِّ ﺍﻟﺸَّﺎﻛِﺮِﻳﻦَ
ﻟﺎَ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻟﺎَّ ﺍﻟﻠَّﻪ*ُ ٭ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﻤَﺬْﻛُﻮﺭُ ﻟِﻜُﻞِّ ﺍﻟﺬَّﺍﻛِﺮِﻳﻦَ
ﻟﺎَ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻟﺎَّ ﺍﻟﻠَّﻪ*ُ ٭ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﻤَﺤْﻤُﻮﺩُ ﻟِﻜُﻞِّ ﺍﻟْﺤَﺎﻣِﺪِﻳﻦَ
ﻟﺎَ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻟﺎَّ ﺍﻟﻠَّﻪ*ُ ٭ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﻤَﻮْﺟُﻮﺩُ ﻟِﻜُﻞِّ ﺍﻟﻄَّﺎﻟِﺒِﻴﻦَ
ﻟﺎَ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻟﺎَّ ﺍﻟﻠَّﻪ*ُ ٭ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﻤَﻮْﺻُﻮﻑُ ﻟِﻜُﻞِّ ﺍﻟْﻤُﻮَﺣِّﺪِﻳﻦَ
ﻟﺎَ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻟﺎَّ ﺍﻟﻠَّﻪ*ُ ٭ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﻤَﺤْﺒُﻮﺏُ ﺍﻟْﺤَﻖُّ ﻟِﻜُﻞِّ ﺍﻟْﻤُﺤِﺒِّﻴﻦَ …
13 ﻫُﻮَ ﺍﻟْﻤَﻌْﺮُﻭﻑُ ﻟِﻜُﻞِّ ﺍﻟْﻌَﺎﺭِﻓِﻴﻦَ fıkrasından sonraki fıkraların meâli şudur ki: “O İlâh-ı Vâhid’i tanımak istiyorsan bak bütün nev’-i beşerde gelen âriflerin ayrı ayrı yollarla delîlleriyle tanıdıkları bir Ma’rûf var. İşte o Ma’rûf O’dur. O İlâh-ı Vâhid’in böyle had ve hesâba gelmez ehl-i ma’rifetin had ve hesâba gelmez ayrı ayrı tarzlarda tanıdıkları bir Zâtın vücûdu güneş gibi zâhir olur. Hem nev’-i beşerdeki had ve hesâba gelmez âbidlerin bir tek Ma’bûda ibâdet etmeleri ve o ibâdete karşı mukâbele-i ma’neviye görmeleri ve münâcât ve füyûzâta mazhar olmaları güneş gibi o Ma’bûdun vücûdunu muzâaf tevâtürlerle güneş gibi gösteriyorlar ve hâkezâ.” Öteki fıkraları kıyâs et.
14 ﻣُﻨِﻴﺐِ Kâinatdan yüzünü çeviren ve Baki-i Hakikiye müteveccih olan kimse.
15 ﺟَﻨَﺎﻥِ Kalb.
16 ﺍﻟﺎَﻧَﺎﻡِ Mahlûkat.
ﻟﺎَ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻟﺎَّ ﺍﻟﻠَّﻪ*ُ ٭ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﻤَﻌْﺒُﻮﺩُ ﻓِﻰ ﻛُﻞِّ ﻣَﻜَﺎﻥٍ
ﻟﺎَ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻟﺎَّ ﺍﻟﻠَّﻪ*ُ ٭ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﻤَﺬْﻛُﻮﺭُ ﺑِﻜُﻞِّ ﻟِﺴَﺎﻥٍ
ﻟﺎَ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻟﺎَّ ﺍﻟﻠَّﻪ*ُ ٭ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﻤَﺸْﻜُﻮﺭُ ﺑِﻜُﻞِّ ﺍِﺣْﺴَﺎﻥٍ
ﻟﺎَ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻟﺎَّ ﺍﻟﻠَّﻪ*ُ ٭ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﻤُﻨْﻌِﻢُ ﺑِﻠﺎَ ﺍِﻣْﺘِﻨَﺎﻥٍ …
17 ﺍِﻳﻤَﺎﻧًﺎ ﺑِﺎﻟﻠَّﻪ*ِ Bu kelime ile Allaha iman ediyorum.
٭ ﻟﺎَ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻟﺎَّ ﺍﻟﻠَّﻪ*ُ ﺍَﻣَﺎﻧًﺎ ﻣِﻦَ ﺍﻟﻠَّﻪ*ِ ﴿٨١﴾
18 ﺍَﻣَﺎﻧًﺎ ﻣِﻦَ ﺍﻟﻠَّﻪ* Bana azabdan emniyetim için bir vesikadır.
ﻟﺎَ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻟﺎَّ ﺍﻟﻠَّﻪ*ُ ﺍَﻣَﺎﻧَﺔً ﻋِﻨْﺪَ ﺍﻟﻠَّﻪ*ِ ٭ ﻟﺎَ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻟﺎَّ ﺍﻟﻠَّﻪ*ُ ﺣَﻘًّﺎ ﺣَﻘًّﺎ
ﻟﺎَ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻟﺎَّ ﺍﻟﻠَّﻪ*ُ ﺍِﺫْﻋَﺎﻧًﺎ ﻭَ ﺻِﺪْﻗًﺎ ٭ ﻟﺎَ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻟﺎَّ ﺍﻟﻠَّﻪ*ُ ﺗَﻌَﺒُّﺪًﺍ ﻭَ ﺭِﻗًّﺎ
ﻟﺎَ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻟﺎَّ ﺍﻟﻠَّﻪ*ُ ﺍﻟْﻤَﻠِﻚُ ﺍﻟْﺤَﻖُّ ﺍﻟْﻤُﺒِﻴﻦُ ٭ ﻣُﺤَﻤَّﺪٌ ﺭَﺳُﻮﻝُ ﺍﻟﻠَّﻪ*ِ ﺻَﺎﺩِﻕُ ﺍﻟْﻮَﻋْﺪِ ﺍْﻟﺎَﻣِﻴﻦُ18 Mayıs 2018: 09:41 #823559Anonim
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla
Allâhım, her bir ni’met ve rahmet ve hikmet ve inâyetin önünde, her bir hayât ve memât ve hayvân ve nebâtın önünde, her bir çiçek ve meyve ve çekirdek ve tohum önünde, her san’at ve sıbgat ve nizâm ve mîzânın önünde ve bütün mevcûdât ve zerrâtında bulunan her bir tanzîm ve tevzîn ve temyîzin önünde sana şöyle bir şehâdeti takdîm ediyorum: Şehâdet ederiz ki,
Allâh’dan başka ilâh yoktur. Hay ve Kayyûm olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur. Bâkî ve Zevâlsiz olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur. Azîz ve Cebbâr olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur. Hakîm ve Gaffâr olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur. Evvel ve Âhir olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur. Zâhir ve Bâtın olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur. Semî’ ve Basîr olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur. Latîf ve Habîr olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur. Gafûr ve Şekûr olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur. Hallâk ve Kadîr olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur. Musavvir ve Basîr olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur. Cevâd ve Kerîm olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur. Muhyî ve Alîm olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur. Muğnî ve Kerîm olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur. Müdebbir ve Hakîm olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur. Mürebbî ve Rahîm olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur. Azîz ve Hakîm olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur. Aliyy ve Kaviyy olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur. Veliyy ve Ganiyy olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur. Şehîd ve Rakîb olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur. Garîb ve Mücîb olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur; Fettâh ve Alîm olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur; Hallâk ve Hakîm olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur; Rezzâk ve Kuvvet sâhibi Metîn olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur; Ehad ve Samed olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur; Bâkî ve Emced olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur; Vedûd ve Mecîd olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur; Dilediğini yapan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur; Melik ve Vâris olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur; Bâkî ve Bâis olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur; Bârî ve Musavvir olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur; Latîf ve Müdebbir olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur; Seyyid ve Deyyân olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur; Hannân ve Mennân olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur; Sübbûh ve Kuddûs olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur; Adl ve Hakem olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur; Ferd ve Samed olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur; Nûr ve Hâdî olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur; Her ârifin Ma’rûf’u olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur; Her âbidin hak Ma’bûd’u olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur; Her şâkirin Meşkûr’u olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur; Her zâkirin Mezkûr’u olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur; Her hâmidin Mahmûd’u olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur; Her tâlibin Mevcûd’u olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur; Her muvahhidin Mevsûf’u olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur; Her muhibbin hak Mahbûb’u olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur; Her mürîdin Mergûb’u olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur; Her münîbin Maksûd’u ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur; Her kalbin Maksûd’u ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur; Her mahlûkun Mûcid’i ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur; Her zamânda Mevcûd olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur; Her mekânda Ma’bûd olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur; Her lisânla Mezkûr olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur; Her ihsânla Meşkûr olan ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur; Minnetsiz in’âm eden ancak O’dur.
Allâh’dan başka ilâh yoktur; Allâh’a îmân ile
Allâh’dan başka ilâh yoktur; Allâh’dan emân ile
Allâh’dan başka ilâh yoktur; Allâh katında emânetle
Allâh’dan başka ilâh yoktur; Hak ve Hak ile
Allâh’dan başka ilâh yoktur; İz’ân ve Sıdk ile
Allâh’dan başka ilâh yoktur; Kulluk ve kölelik ile
Melik ve Hak ve Mübîn olan Allâh’dan başka ilâh yoktur;
Muhammed Allâh’ın resûlü ve va’dinde sâdık ve emîndir.
(Osmanlıca Lem’alar sh: 710)18 Mayıs 2018: 09:42 #823560Anonim
Dördüncü Bâb’ın İkinci Faslı
Ekser aktâbın ve bilhâssa Gavs-ı Geylânî’nin her sabâh virdlerinin fâtihası hükmünde beş altı satır temcîd ve ta’zîm, benim için uzun bir silsile-i tefekkürün çekirdeği hükmüne geçip, doksan dokuz mertebe-i ma’rifet ve tevhîde işâret nev’inden bir sünbül-i ma’nevî vermiş. O doksan dokuz mertebesinden yetmiş dokuz mertebesi burada zikredildi. O işârâtın herbir fıkrasında iki cihetle Zât-ı Akdes’e bakar. Biri, hâzır ve meşhûd vaz’iyetiyle şehâdet eder, ma’nâsıyla ﻟﻠَّﻪ*ِ ﺷَﻬِﻴﺪٌ ta’bîriyle ifâde ediliyor ve emsâllerinin birbiri arkasından gelip geçmesinden tezâhür eden silsilenin işâretine ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﻠَّﻪ*ِ ﺩَﻟِﻴﻞٌ diye delâlet eder ma’nâsında ifâde edilmiştir. İşte
ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠَّﻪ*ِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ
ﺍَﺻْﺒَﺤْﻨَﺎ ﴿٩١﴾ ﻭَ ﺍَﺻْﺒَﺢَ ﺍﻟْﻤُﻠْﻚُ ِﻟﻠَّﻪ*ِ ﺷَﻬِﻴﺪٌ ٭ ﻭَ ﺍﻟْﻜِﺒْﺮِﻳَﺎﺀُ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﻠَّﻪ*ِ ﺩَﻟِﻴﻞٌ
19 ﺍَﺻْﺒَﺤْﻨَﺎ Biz sabâha girdik. Bu sabâhın mülkü de Allâh’a şâhiddir. Bu bâbda iki nükte var.
Birinci Nükte şudur ki: Her şey hâl-i hâzır vücûduyla Cenâb-ı Hakk’ın vücûduna ve vahdetine şehâdet ettikleri gibi muntazaman tebeddül edip arkalarındaki emsâllerine yer vermek için gitmesiyle bir teceddüd sûreti altında azîm bir silsileyi göstermekle Cenâb-ı Hakk’ın vücûb ve vahdâniyetine delîl demektir.
Elhâsıl: ﺷَﻬِﻴﺪٌ fıkrasıyla hâl-i hâzır vücûdunu ve ﺩَﻟِﻴﻞٌ cümlesiyle de gelip geçen emsâllerinin terkîbinden teşekkül eden silsilesini gösterir.
İkinci Nükte: Kâide-i nahviye ile ﺍْﻟﺎَﻟﺎَﺀُ ِﻟﻠَّﻪ*ِ ﺷَﻬِﻴﺪَﺓٌ demek lâzım gelirken, ﻟﻠَّﻪ*ِ ﺷَﻬِﻴﺪٌ deniliyor. Çünki herbir ﺍَﻟﺎَﺀ tek başıyla bir şâhiddir. ﺷَﻬِﻴﺪٌ müzekker lafzıyla herbir ferd şehâdet eder ma’nâsını ifâde ediyor. Eğer ﺷَﻬِﻴﺪَﺓٌ dese idi, cemâatin ma’nâsını ifâde ederdi. Meselâ: ﻭَﺍﻟﺮُّﺑُﻮﺑِﻴَّﺔُ ِﻟﻠَّﻪ*ِ ﺷَﻬِﻴﺪٌ deniliyor. Çünki, rubûbiyetten murâd Cenâb-ı Hakk’ın rubûbiyetiyle ettiği terbiyeler ve tedbîrler şehâdet ediyor demektir. Nefs-i rubûbiyet görünmüyor. Fakat onun eseri olan terbiyeler ve tedbîrler görünüyor ki görünen şeyleri şâhid yapmak için ﺷَﻬِﻴﺪٌ denilmiş. Eğer ﺷَﻬِﻴﺪَﺓٌ denilse idi, doğrudan doğruya rubûbiyete râci’ olurdu.
ﺍ ﺍِﻥَّ ﺭَﺣْﻤَﺖَ ﺍﻟﻠَّﻪ*ِ ﻗَﺮِﻳﺐٌ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻤُﺤْﺴِﻨِﻴﻦَ âyetinin dahi ﺭَﺣْﻤَﺖَ müennes iken ﻗَﺮِﻳﺒَﺔٌ denmeyip ﻗَﺮِﻳﺐٌdenmesinin nüktesi, güneş hükmündeki âlî, küllî rahmetin yakınlığını ifâde etmekten ziyâde, o güneşin şuâ’ları olan husûsî ihsânlar murâd edildiğinden herbir muhsine yakın bir ihsân görülür. İhsân lafzı ise müzekkerdir. Onun hakkı ﻗَﺮِﻳﺐٌ dür.
Hem Cenâb-ı Hakk’ın muhsinlere rahmetiyle karîb olduğunu ifâde içindir ki ﻗَﺮِﻳﺒَﺔٌ denilmedi.ﻭَ ﺍﻟْﻌَﻈَﻤَﺔُ ِﻟﻠَّﻪ*ِ ﺷَﻬِﻴﺪٌ ٭ ﻭَ ﺍﻟْﻬَﻴْﺒَﺔُ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﻠَّﻪ*ِ ﺩَﻟِﻴﻞٌ
ﻭَ ﺍﻟْﻘُﻮَّﺓُ ِﻟﻠَّﻪ*ِ ﺷَﻬِﻴﺪٌ ٭ ﻭَ ﺍﻟْﻘُﺪْﺭَﺓُ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﻠَّﻪ*ِ ﺩَﻟِﻴﻞٌ
ﻭَ ﺍْﻟﺎَﻟﺎَﺀُ ﴿٠٢﴾ ﻟﻠَّﻪ*ِ ﺷَﻬِﻴﺪٌ ﴿١٢﴾
٭ ﻭَ ﺍْﻟﺎِﻧْﻌَﺎﻡُ ﺍﻟﺪَّﺍﺋِﻢُ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﻠَّﻪ*ِ ﺩَﻟِﻴﻞٌ
ﻭَ ﺍﻟْﺒَﻬَﺎﺀُ ﴿٢٢﴾ ﻟﻠَّﻪ*ِ ﺷَﻬِﻴﺪٌ ٭ ﻭَ ﺍﻟْﺠَﻤَﺎﻝُ ﺍﻟﺴَّﺮْﻣَﺪُ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﻠَّﻪ*ِ ﺩَﻟِﻴﻞٌ
ﻭَ ﺍﻟْﺠَﻠﺎَﻝُ ِﻟﻠَّﻪ*ِ ﺷَﻬِﻴﺪٌ ٭ ﻭَ ﺍﻟْﻜَﻤَﺎﻝُ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﻠَّﻪ*ِ ﺩَﻟِﻴﻞٌ …
20 ﺍْﻟﺎَﻟﺎَﺀُ Ni’met.
21 Bunun emsâlinde ﺷَﻬِﻴﺪَﺓٌ lâzım gelirken müzekker lafzı bulunması, ﺍِﻥَّ ﺭَﺣْﻤَﺖَ ﺍﻟﻠَّﻪ*ِ ﻗَﺮِﻳﺐٌ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻤُﺤْﺴِﻨِﻴﻦَ deki ﻗَﺮِﻳﺒَﺔٌ yerine ﻗَﺮِﻳﺐٌ deki nükte içindir. Bazı yerde cemâat gelse de ﻛﻞِّ ﻭﺍﺣﺪ murâd olduğundan müzekker lafzı olan ﺷَﻬِﻴﺪٌ zikredilmiştir.
22 ﺍَﻟْﺒَﻬَﺎﺀُ Hüsün demektir.
23 ﻭَﺍﻟْﻌَﻈَﻤُﻮﺕُ Mübâlağalı azamet.
24 ﺍَﻟْﺠَﺒَﺮُﻭﺕُ Azamûtun daha bâtını ve daha dâimîsi
25 ﺍَْﻟﺄَ ﻗْﻀِﻴَﺔُ ﺓ Hâl-i hâzır ve cüz’iyâtın mahsûs ve muntazam mikdârları Fâtır-ı Hakîm’in vücûduna şehâdet ettikleri gibi..
26 ﺍَﻟﺘَّﻘْﺪِﻳﺮُ Küllî şeylerin ve cüz’iyâtın zevâliyle başka bir takdîrin ve muntazam bir mikdârın tezâhürü yine o Fâtır-ı Hakîm’in vücûduna delâlet eder. Âdetâ hayâttaki intizâmât-ı kazâiye şehâdet ve hayât ve mevtin münâvebeleri içinde tecellî-i kader ve muntazamâne takdîr, ihyâ ve imâteye delâlet ediyor, demektir. Meselâ terbiye: Vücûdunu şerâiti dâhilinde idâre etmek ve tedbîr onu değiştirmek olup herbiri ayrı ayrı delâlet eder. Sair fıkralar buna kıyas edilsin..ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﻠَّﻪ*ِ ﺩَﻟِﻴﻞٌ
ﻭَ ﺍﻟﺘَّﺮْﺑِﻴَﺔُ ِﻟﻠَّﻪ*ِ ﺷَﻬِﻴﺪٌ ٭ ﻭَ ﺍﻟﺘَّﺪْﺑِﻴﺮُ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﻠَّﻪ*ِ ﺩَﻟِﻴﻞٌ
ﻭَ ﺍﻟﺘَّﺼْﻮِﻳﺮُ ِﻟﻠَّﻪ*ِ ﺷَﻬِﻴﺪٌ ٭ ﻭَ ﺍﻟﺘَّﻨْﻈِﻴﻢُ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﻠَّﻪ*ِ ﺩَﻟِﻴﻞٌ
ﻭَ ﺍﻟﺘَّﺰْﻳِﻴﻦُ ِﻟﻠَّﻪ*ِ ﺷَﻬِﻴﺪٌ ٭ ﻭَ ﺍﻟﺘَّﻮْﺯِﻳﻦُ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﻠَّﻪ*ِ ﺩَﻟِﻴﻞٌ
ﻭَ ﺍْﻟﺎِﺗِّﻘَﺎﻥُ ﴿٧٢﴾ ﻟﻠَّﻪ*ِ ﺷَﻬِﻴﺪٌ ٭ ﻭَ ﺍﻟْﺠُﻮﺩُ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﻠَّﻪ*ِ ﺩَﻟِﻴﻞٌ
ﻭَ ﺍﻟْﺨَﻠْﻖُ ِﻟﻠَّﻪ*ِ ﺷَﻬِﻴﺪٌ ٭ ﻭَ ﺍْﻟﺎِﻳﺠَﺎﺩُ ﺍﻟﺪَّﺍﺋِﻢُ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﻠَّﻪ*ِ ﺩَﻟِﻴﻞٌ
ﻭَ ﺍﻟْﺤُﻜْﻢُ ِﻟﻠَّﻪ*ِ ﺷَﻬِﻴﺪٌ ٭ ﻭَ ﺍْﻟﺎَﻣْﺮُ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﻠَّﻪ*ِ ﺩَﻟِﻴﻞٌ …
27 ﺍْﻟﺎِﺗِّﻘَﺎﻥُ Ehemmiyetli ve san’atlı yapılmasıdır.
28 Görünen mehâsinin zevâliyle ma’nevî ve misâlî sûretlerinin letâifi irâde edilmiştir. Veyâhûd o gelip geçen silsilenin mehâsini murâddır.
29 ﻣَﺤَﺎﻣِﺪْ Hâzır hamdleri murâd edip, medâih-i dâimiye ve sâbit senâlardır ki, gûyâ hâzır hamdlerin mâzî ve müstakbeli ihâta eden silsile-i emsâlinden tezâhür eden senâlardır.
30 Kemâlât; ma’bûdiyeti iktizâ eden kemâlât demektir. Yani âbidler ibâdetleriyle gitse de ma’bûdiyeti istilzâm eden kemâlât bâkîdirler. Bütün gelen silsileleri geçenlerin yerlerine ibâdete sevk eder.
31 ﻭَ ﺍﻟﺘَّﺤِﻴَّﺎﺕُ Yani bütün zîhayâtlar âsâr-ı hayâtlarını muntazaman murâd-ı İlâhî dâiresinde gösterdikleri cihetle Sâni’-i Zülcelâllerinin san’atını alkışlıyorlar. Nasıl ki bir zât hârika bir makine yapsa o makinenin başında bir fonoğraf bir fotoğraf gibi ayrı ayrı kendi kendine işler, konuşur, yazar, muhâbere eder cihâzât bulunsa, o adamın istediği tarzda işlese, netîcelerini güzelce verse, o makineye bakan nasılki o zâtı mâşâallâhlarla ve bârekallâhlarla alkışlar, ma’nevî hediyeler verir. Aynen o makine de ondan maksûd olan netîceleri, eserleri mükemmel izhâr etmekle o cihâzâtın lisân-ı hâliyle san’atkârını takdîrler ve tahsînlerle ve ma’nen mâşâallâhlarla tebrîk edip alkışlar ve tahiyyeler ve hediyeler verir. İşte bütün zîhayâtın herbirisi başında pek çok muhtelif fonoğraflar ve fotoğraflar ve telgraf ve telefon makineleri gibi çok makineler var. Onlar hilkatlerindeki netâici ve maksadları nihâyet derecede mükemmel gösterdiklerinden hayâtlarının tezâhürâtıyla tahiyyât ta’bîr edilen ma’nevî alkışlar hediyeler, tebrîkler ve tahsînlerle Sâni’-i Zülcelâl’in tesbîhâtını hem kemâlât-ı san’atını i’lân ediyorlar, demektir. Biz ise ﺍَﻟﺘَّﺤِﻴَّﺎ ﺕُ demekle kendi lisânımızla o tahiyyâtları yâd edip kendi hesâbımıza dergâh-ı İlâhîyeye takdîm ederiz. Zâten lisân o makinelerden birisidir ve ondan matlûb netîcelerden birincisi bu tercümânlıktır.
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.