- Bu konu 198 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
18 Mayıs 2018: 09:43 #823561
Anonim
ﻟﻠَّﻪ*ِ ﺷَﻬِﻴﺪٌ ٭ ﻭَ ﺍﻟْﺒَﺮَﻛَﺎﺕُ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﻠَّﻪ*ِ ﺩَﻟِﻴﻞٌ
ﻭَ ﺍﻟﺼَّﻠَﻮَﺍﺕُ ِﻟﻠَّﻪ*ِ ﺷَﻬِﻴﺪٌ ٭ ﻭَ ﺍﻟﻄَّﻴِّﺒَﺎﺕُ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﻠَّﻪ*ِ ﺩَﻟِﻴﻞٌ
ﻭَ ﺍﻟْﻤَﺨْﻠُﻮﻗَﺎﺕُ ِﻟﻠَّﻪ*ِ ﺷَﻬِﻴﺪٌ ٭ ﻭَ ﺍﻟْﺨَﻮَﺍﺭِﻕُ ﺍﻟْﻤَﺎﺿِﻴَﺔُ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﻠَّﻪ*ِ ﺩَﻟِﻴﻞٌ
ﻭَ ﺍﻟْﻤَﻮْﺟُﻮﺩَﺍﺕُ ِﻟﻠَّﻪ*ِ ﺷَﻬِﻴﺪٌ ٭ ﻭَ ﺍﻟْﻤُﻌْﺠِﺰَﺍﺕُ ﺍْﻟﺎَﺗِﻴَﺔُ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﻠَّﻪ*ِ ﺩَﻟِﻴﻞٌ
ﻭَ ﺍﻟﺴَّﻤَﻮَﺍﺕُ ِﻟﻠَّﻪ*ِ ﺷَﻬِﻴﺪٌ ٭ ﻭَ ﺍﻟْﻌَﺮْﺵُ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﻠَّﻪ*ِ ﺩَﻟِﻴﻞٌ
ﻭَ ﺍﻟﺸُّﻤُﻮﺱُ ِﻟﻠَّﻪ*ِ ﺷَﻬِﻴﺪٌ ٭ ﻭَ ﺍْﻟﺎَﻗْﻤَﺎﺭُ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﻠَّﻪ*ِ ﺩَﻟِﻴﻞٌ
ﻭَ ﺍﻟﻨُّﺠُﻮﻡُ ِﻟﻠَّﻪ*ِ ﺷَﻬِﻴﺪٌ ٭ ﻭَ ﺍﻟﺴَّﻴَّﺎﺭَﺍﺕُ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﻠَّﻪ*ِ ﺩَﻟِﻴﻞٌ …
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla
Biz sabâha girdik. Mülk Allâh’a şâhid ve Kibriyâ Allâh’a delîldir.
Azamet Allâh’a şâhid ve heybet Allâh’a delîldir.
Kuvvet Allâh’a şâhid ve Kudret Allâh’a delîldir.
Ni’metler Allâh’a şâhid ve dâimî in’âmlar Allâh’a delîldir.
Güzellik Allâh’a şâhid ve Cemâl-i sermedî Allâh’a delîldir.
Celâl Allâh’a şâhid ve Kemâl Allâh’a delîldir.
Azamût Allâh’a şâhid ve Ceberût Allâh’a delîldir.
Rubûbiyet Allâh’a şâhid ve Ulûhiyet-i Mutlaka Allâh’a delîldir.
Saltanat Allâh’a şâhid ve Göklerin ve yerin orduları Allâh’a delîldir.
Kazâlar Allâh’a şâhid ve Takdîr Allâh’a delîldir.
Terbiye Allâh’a şâhid ve Tedbîr Allâh’a delîldir.
Tasvîr Allâh’a şâhid ve Tanzîm Allâh’a delîldir.
Tezyîn Allâh’a şâhid ve Tevzîn Allâh’a delîldir.
İtkân Allâh’a şâhid ve Vücûd Allâh’a delîldir.
Halk Allâh’a şâhid ve Dâimî Îcâd Allâh’a delîldir.
Hüküm Allâh’a şâhid ve Emir Allâh’a delîldir.
Mehâsin Allâh’a şâhid ve Letâif Allâh’a delîldir.
Mehâmid Allâh’a şâhid ve Medâih Allâh’a delîldir.
İbâdât Allâh’a şâhid ve Kemâlât Allâh’a delîldir.
Tahiyyât Allâh’a şâhid ve Berekât Allâh’a delîldir.
Salavât Allâh’a şâhid ve Tayyibât Allâh’a delîldir. Mahlûkât Allâh’a şâhid ve Geçmiş hârikalar Allâh’a delîldir.
Mevcûdât Allâh’a şâhid ve Gelecek mu’cizeler Allâh’a delîldir.
Gökler Allâh’a şâhid ve Arş Allâh’a delîldir.
Güneşler Allâh’a şâhid ve Aylar Allâh’a delîldir.
Yıldızlar Allâh’a şâhid ve Seyyâreler Allâh’a delîldir.
Cev, tasarrûfâtı ve yağmurlarıyla Allâh’a şâhid ve yer Allâh’a delîldir. Yani, yerde zâhir olan kudret ve onda bâhir olan hikmet ve ondaki mükemmel san’at ve ondaki müzeyyen renk ve ondaki mütenevvi’ ni’met ve ondaki vâsi’ rahmet Allâh’a delîldir.
Binler âyâtıyla Kur’ân Allâh’a şâhid ve binler mu’cizâtıyla Muhammed (asm) Allâh’a delîldir.
Acâibi ve garâibiyle denizler Allâh’a şâhid ve yaprakları ve çiçekleri ve meyveleriyle nebâtât Allâh’a delîldir. Yani, yapraklarıyla tesbîh eden, çiçekleriyle hamd eden, meyveleriyle tekbîr getiren o süslü, çiçekli ve meyveli nebâtât Allâh’a delîldir.
Tesbîh eden yaprakları ve hamd eden çiçekleri ve tekbîr getiren meyveleriyle ağaçlar Allâh’a şâhid ve tekbîr getiren hayvânât ve tesbîh eden huveynât ve hamd eden kuşçuklar ve saf tutup tehlîl eden kuşlar Allâh’a delîldir.
Kâinât mescidindeki ibâdetleri ve salâvâtlarıyla ins ve cin Allâh’a şâhid ve tesbîhâtları ve ibâdetleriyle âlem mescidindeki melek ve rûh Allâh’a delîldir.
San’at Allâh’ındır; öyleyse medih Allâh’a âiddir.
Sıbgat Allâh’ındır; öyleyse Senâ Allâh’a âiddir.
Ni’met Allâh’ındır; öyleyse Şükür Allâh’a âiddir.
Rahmet Allâh’ındır; öyleyse Hamd âlemlerin Rabbi olan Allâh’a âiddir.
(Osmanlıca Lem’alar sh: 717)18 Mayıs 2018: 09:43 #823562Anonim
ﺍَﻟْﺒَﺎﺏُ ﺍﻟْﺨَﺎﻣِﺲُ
Beşinci Bâb
ﻓِﻰ ﻣَﺮَﺍﺗِﺐِ ﴿ﺣَﺴْﺒُﻨَﺎ ﺍﻟﻠَّﻪ*ُ ﻭَ ﻧِﻌْﻢَ ﺍﻟْﻮَﻛِﻴﻞُ﴾
Hasbünallahü ve ni’mel vekil hakkındadır.
İki makâmdır.
ﻭَ ﻫُﻮَ ﺧَﻤْﺴَﺔُ ﻧُﻜْﺘَﺔٍ
Hasbünallâhü ve ni’me’l vekîl’in mertebeleri hakkındadır.
Beş nüktedir. (32)
32 Ben on üç sene evvel yüksek bir yer olan Yûşa’ Tepesi’nden dünyâya baktım. Birbiri içindeki mevcûdât tabakâtına ve mehâsinine herkes gibi meftûn idim. Âdetâ şedîd bir muhabbetle alâkadârdım. Hâlbuki, pek zâhir bir sûrette fenâ ve zevâlde yuvarlanmalarını aklen müşâhede ettim. Dehşetli bir elem ve firâk ve hadsiz firâklardan gelen bir zulmet hissettim.
Birden ﺣَﺴْﺒُﻨَﺎ ﺍﻟﻠَّﻪ*ُ ﻭَ ﻧِﻌْﻢَ ﺍﻟْﻮَﻛِﻴﻞُ âyeti otuz üç mertebesiyle imdâdıma yetişti. Ben de gelecek tarzda remizli okuyordum. Mağrible yatsı ortasında devâm ettiğim yedi cümle-i mübârekenin herbirisi birer lem’a olarak Otuzbirinci Mektûb’un Lemeât’ına girecekti. Beş cümlesi girdi. Bu ikisi kalmıştı. Onun için Dördüncü, Beşinci Lem’a’ların yerleri açık kalmıştı. Biri ﺣَﺴْﺒُﻨَﺎ ﺍﻟﻠَّﻪ*ُ ﻭَ ﻧِﻌْﻢَ ﺍﻟْﻮَﻛِﻴﻞُ diğeri ﻟﺎَ ﺣَﻮْﻝَ ﻭَﻟﺎَ ﻗُﻮَّﺓَ ﺍِﻟﺎَّ ﺑِﺎﻟﻠَّﻪ*ِ ﺍﻟْﻌَﻠِﻰِّ ﺍﻟْﻌَﻈِﻴﻢِ in merâtibine dâir olacaktı. Bu iki mübârek kelâmın merâtibi ilimden ziyâde fikir ve zikir olduğundan Beşinci Bâb olarak Arabî zikredildi.ﺍَﻟﻨُّﻜْﺘَﺔُ ﺍْﻟﺎُﻭﻟَﻰ
ﻫَﺬَﺍ ﺍﻟْﻜَﻠﺎَﻡُ ﺩَﻭَﺍﺀٌ ﻣُﺠَﺮَّﺏٌ ﻟِﻤَﺮَﺽِ ﺍﻟْﻌَﺠْﺰِ ﺍﻟْﺒَﺸَﺮِﻯِّ ﻭَ ﺳَﻘَﻢِ ﺍﻟْﻔَﻘْﺮِ ﺍْﻟﺎِﻧْﺴَﺎﻧِﻰِّ
ﺣَﺴْﺒُﻨَﺎ ﺍﻟﻠَّﻪ*ُ ﻭَ ﻧِﻌْﻢَ ﺍﻟْﻮَﻛِﻴﻞُ …
33 Bir zamân bu cümle-i mübârekenin çok envârını ve makâmâtını gördüm. Beni çok zulümâttan ve vartalardan kurtardı. Ben o ahvâl ve makâmâta işâret için gâyet muhtasar birer fıkra bazen birer kelime ile kendi tahatturum için işâretler koymuştum. O baştaki fıkra ise herkes gibi benim de bir mahbûbum olan koca dünyânın zevâlini ve fenâsını ve içindeki zîhayâtların ölümünü düşündüğümden bu çok elîm ve derin derdlerime merhem olarak ﺣَﺴْﺒُﻨَﺎ ﺍﻟﻠَّﻪ*ُ ﻭَ ﻧِﻌْﻢَ ﺍﻟْﻮَﻛِﻴﻞُ i buldum. Baştaki cümleler bu sırra göre gidiyorlar.ﻭَ ﻫُﻮَ ﺍﻟﺸَّﺎﻫِﺪُ ﺍﻟْﻌَﺎﻟِﻢُ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﻓَﻠﺎَ ﺗَﺤَﺴُّﺮَ ﻋَﻠَﻰ ﻏَﻴْﺒُﻮﺑَﺔِ ﺍﻟْﻤَﺤْﺒُﻮﺑَﺎﺕِ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺪُّﻧْﻴَﺎ ﻟِﺒَﻘَﺎﺋِﻬَﺎ ﻓِﻰ ﺩَﺍﺋِﺮَﺓِ ﻋِﻠْﻢِ ﺷَﺎﻫِﺪِﻫَﺎ ﻭَ ﻓِﻰ ﻧَﻈَﺮِﻩِ ٭ ﻭَﻫُﻮَ ﺍﻟﺼَّﺎﺣِﺐُ ﺍﻟْﻔَﺎﻃِﺮُ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﻓَﻠﺎَ ﻛَﺪَﺭَ ﻋَﻠَﻰ ﺯَﻭَﺍﻝِ ﺍﻟْﻤُﺴْﺘَﺤْﺴَﻨَﺎﺕِ ﻟِﺪَﻭَﺍﻡِ ﻣَﻨْﺸَﺎِ ﻣَﺤَﺎﺳِﻨِﻬَﺎ ﻓِﻰ ﺍَﺳْﻤَﺎﺀِ ﻓَﺎﻃِﺮِﻫَﺎ ٭ ﻭَﻫُﻮَ ﺍﻟْﻮَﺍﺭِﺙُ ﺍﻟْﺒَﺎﻋِﺚُ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﻓَﻠﺎَ ﺗَﻠَﻬُّﻒَ ﻋَﻠَﻰ ﻓِﺮَﺍﻕِ ﺍْﻟﺎَﺣْﺒَﺎﺏِ ﻟِﺒَﻘَﺎﺀِ ﻣَﻦْ ﻳَﺮِﺛُﻬُﻢْ ﻭَ ﻳَﺒْﻌَﺜُﻬُﻢْ ٭ ﻭَﻫُﻮَ ﺍﻟْﺠَﻤِﻴﻞُ ﺍﻟْﺠَﻠِﻴﻞُ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﻓَﻠﺎَ ﺗَﺤَﺰُّﻥَ ﻋَﻠَﻰ ﺯَﻭَﺍﻝِ ﺍﻟْﺠَﻤِﻴﻠﺎَﺕِ ﺍﻟَّﺘِﻰ ﻫِﻰَ ﻣَﺮَﺍﻳَﺎ ﻟِْﻠﺎَﺳْﻤَﺎﺀِ ﺍﻟْﺠَﻤِﻴﻠﺎَﺕِ ﻟِﺒَﻘَﺎﺀِ ﺍْﻟﺎَﺳْﻤَﺎﺀِ ﺑِﺠَﻤَﺎﻟِﻬَﺎ ﺑَﻌْﺪَ ﺯَﻭَﺍﻝِ ﺍﻟْﻤَﺮَﺍﻳَﺎ ٭ ﻭَﻫُﻮَ ﺍﻟْﻤَﻌْﺒُﻮﺩُ ﺍﻟْﻤَﺤْﺒُﻮﺏُ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﻓَﻠﺎَ ﺗَﺎَﻟُّﻢَ ﻣِﻦْ ﺯَﻭَﺍﻝِ ﺍﻟْﻤَﺤْﺒُﻮﺑَﺎﺕِ ﺍﻟْﻤَﺠَﺎﺯِﻳَّﺔِ ﻟِﺒَﻘَﺎﺀِ ﺍﻟْﻤَﺤْﺒُﻮﺏِ ﺍﻟْﺤَﻘِﻴﻘِﻰِّ ٭ ﻭَﻫُﻮَ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﻦُ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢُ ﺍﻟْﻮَﺩُﻭﺩُ ﺍﻟﺮَّﺅُﻑُ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﻓَﻠﺎَ ﻏَﻢَّ ﻭَ ﻟﺎَ ﻣَﺎْﻳُﻮﺳِﻴَّﺔَ ﻭَ ﻟﺎَ ﺍَﻫَﻤِّﻴَّﺔَ ﻣِﻦْ ﺯَﻭَﺍﻝِ ﺍﻟْﻤُﻨْﻌِﻤِﻴﻦَ ﺍﻟْﻤُﺸْﻔِﻘِﻴﻦَ ﺍﻟﻈَّﺎﻫِﺮِﻳﻦَ ﻟِﺒَﻘَﺎﺀِ ﻣَﻦْ ﻭَﺳِﻌَﺖْ ﺭَﺣْﻤَﺘُﻪُ ﻭَ ﺷَﻔْﻘَﺘُﻪُ ﻛُﻞَّ ﺷَﻲْﺀٍ ٭ ﻭَﻫُﻮَ ﺍﻟْﺠَﻤِﻴﻞُ ﺍﻟﻠَّﻄِﻴﻒُ ﺍﻟْﻌَﻄُﻮﻑُ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﻓَﻠﺎَ ﺣِﺮْﻗَﺔَ ﻭَ ﻟﺎَ ﻋِﺒْﺮَﺓَ ﺑِﺰَﻭَﺍﻝِ ﺍﻟﻠَّﻄِﻴﻔَﺎﺕِ ﺍﻟْﻤُﺸْﻔِﻘَﺎﺕِ ﻟِﺒَﻘَﺎﺀِ ﻣَﻦْ ﻳَﻘُﻮﻡُ ﻣَﻘَﺎﻡَ ﻛُﻠِّﻬَﺎ، ﻭَ ﻟﺎَ ﻳَﻘُﻮﻡُ ﺍﻟْﻜُﻞُّ ﻣَﻘَﺎﻡَ ﺗَﺠَﻞٍّ ﻭَﺍﺣِﺪٍ ﻣِﻦْ ﺗَﺠَﻠِّﻴَﺎﺗِﻪِ، ﻓَﺒَﻘَﺎﺋُﻪُ ﺑِﻬَﺬِﻩِ ﺍْﻟﺎَﻭْﺻَﺎﻑِ ﻳَﻘُﻮﻡُ ﻣَﻘَﺎﻡَ ﻛُﻞِّ ﻣَﺎ ﻓَﻨَﻰ ﻭَ ﺯَﺍﻝَ ﻣِﻦْ ﺍَﻧْﻮَﺍﻉِ ﻣَﺤْﺒُﻮﺑَﺎﺕِ ﻛُﻞِّ ﺍَﺣَﺪٍ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺪُّﻧْﻴَﺎ …
Birinci Nükte
Bu kelâm, acz-i beşerî marazına ve fakr-ı insânî hastalığına mücerreb bir devâdır. “Allâh bize yeter. Ve (O) ne güzel vekîldir.”Zîrâ O, Mûcid, Mevcûd-ı Bâkîdir. Bu yüzden mevcûdâtın zevâlinde bir beis yoktur. Çünki Vâcibü’l-Vücûd olan Mûcidinin bekâsıyla, mahbûbun vücûdu dâimîdir.
O, Sâni’ ve Fâtır-ı Bâkîdir. Bu yüzden masnûâtın zevâline üzülmek yoktur. Çünki Sâni’indeki medâr-ı muhabbet bâkîdir.
O, Melik ve Mâlik-i Bâkîdir. Bu yüzden zevâl ve gidişlerde yenilenen mülkün zevâline teessüf yoktur.
O, Şâhid ve Âlim-i Bâkîdir. Sevilen şeylerin dünyâdan kaybolup gitmelerine tahassür yoktur. Bu yüzden Çünki onlar, onları Görenin dâire-i ilminde ve nazarında bâkîdir.
O, Sâhib ve Fâtır-ı Bâkîdir. Bu yüzden güzel şeylerin zevâline keder yoktur. Çünki onların güzelliklerinin menşei, onların Fâtır’ının isimlerinde dâimîdir.
O, Vâris ve Bâis-i Bâkîdir. Bu yüzden ahbâbın firâkına mahzûn olmak yoktur. Çünki onlara Vâris olan ve onları tekrâr Diriltecek olan Bâkîdir.
O, Cemîl ve Celîl-i Bâkîdir. Bu yüzden güzel isimlerin âyîneleri olan güzel şeylerin zevâline üzülmek yoktur.
Çünki âyinelerin zevâlinden sonra isimler güzellikleriyle berâber bâkîdir.
O, Ma’bûd ve Mahbûb-ı Bâkîdir. Bu yüzden mecâzî mahbûbların zevâlinden elem çekmek yoktur. Çünki Mahbûb-ı Hakîkî Bâkîdir.
O, Rahmân, Rahîm, Vedûd ve Raûf-ı Bâkîdir. Bu yüzden zâhirî ni’met verici ve şefkat edicilerin zevâlinden ne gam vardır, ne yeise düşmek vardır, ne de ehemmiyet vermek vardır. Çünki rahmeti ve şefkati her şeyi kaplamış olan Zât Bâkîdir.
O, Cemîl, Latîf ve Atûf-ı Bâkîdir. Bu yüzden lütfedicilerin ve şefkat edicilerin zevâline yanmak ve ehemmiyet vermek yoktur. Çünki onların hepsinin yerine geçen ve bütün bunlar, O’nun tecelliyâtından bir tek tecellînin yerine geçemeyen Zât Bâkîdir.O’nun bu sıfatlarla bâkî oluşu, dünyâdan her bir ferdin fenâ ve zevâl bulan her nev’î mahbûbâtının yerine geçer Allâh bize yeter Ve (O) ne güzel vekîldir.
Evet, dünyâ ve içindekilerin bekâsı için, O’nun Mâlikinin ve Sâni’inin ve Fâtır’ının bekâsı bana yeter.
(Osmanlıca Lem’alar sh: 719)18 Mayıs 2018: 09:45 #823563Anonim
ﺍَﻟﻨُّﻜْﺘَﺔُ ﺍﻟﺜَّﺎﻧِﻴَﺔُ …
34 Nasıl ki âfâkın ve dünyânın fenâ ve zevâlinin arkasında Bâkî-i Zülcelâl’in bâkî esmâsının cilvelerini gördüm. Tâm tesellî buldum. Öyle de şahsıma baktım, şahsımdaki müteaddid muhtelif tabaka-i mevcûdât-ı nefsiye ve meftûn olduğum sıfât ve hakâik-i şahsiye gâyet sür’atle zevâl ve fenâya koştuklarından insânın fıtratındaki aşk-ı bekâ sırrıyla o fânîlerde bir bekâ aradım. Hâlıkımın bâkî cilve-i esmâsını gördüm. Herbir sıfatımın zevâlinde ona temessül eden bir ismin cilvesini bâkî gördüm. Ve kat’iyen anladım ki: Fıtrat-ı insâniyedeki aşk-ı bekâ, muhabbet-i İlâhiyeden teşa’ub eden bir muhabbettir. İnsân mahbûbunu yanlış bir sûrette arıyor. Âyînede temessül edeni sevmek ve aramak lâzım iken, âyîneyi veyâ âyînenin zîneti hükmüne geçen temessülün keyfiyetini sevmeğe başlıyor. ﻫُﻮَ yerine ﺍَﻧَﺎ ye perestiş ediyor. Zevâlinden sonra yanlışını anlıyor. İşte kalb ve mâhiyet-i insâniye zîşuûr bir âyînedir. Onda temessül edeni şuûr ile hisseder, aşk-ı bekâ ile sever.
35 Şu ve gelecek altı kelimedeki ﻯ harfleri mütekellim zamîri olup kendini gösteriyor.ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﻭَ ﻣُﻮﺟِﺪِﻯَ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﻭَ ﻓَﺎﻃِﺮِﻯَ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﻭَ ﻣَﺎﻟِﻜِﻰَ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﻭَ ﺷَﺎﻫِﺪِﻯَ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﻭَ ﻣَﻌْﺒُﻮﺩِﻯَ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﻭَ ﺑَﺎﻋِﺜِﻰَ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ٭ ﻓَﻠﺎَ ﺑَﺎْﺱَ ﻭَ ﻟﺎَ ﺣُﺰْﻥَ ﻭَ ﻟﺎَ ﺗَﺎَﺳُّﻒَ ﻭَ ﻟﺎَ ﺗَﺤَﺴُّﺮَ ﻋَﻠَﻰ ﺯَﻭَﺍﻝِ ﻭُﺟُﻮﺩِﻯ ﻟِﺒَﻘَﺎﺀِ ﻣُﻮﺟِﺪِﻯ، ﻭَ ﺍِﻳﺠَﺎﺩِﻩِ ﺑِﺎَﺳْﻤَﺎﺋِﻪِ ٭ ﻭَ ﻣَﺎ ﻓِﻰ ﺷَﺨْﺼِﻰ ﻣِﻦْ ﺻِﻔَﺔٍ ﺍِﻟﺎَّ ﻭَ ﻫِﻰَ ﻣِﻦْ ﺷُﻌَﺎﻉِ ﺍِﺳْﻢٍ ﻣِﻦْ ﺍَﺳْﻤَﺎﺋِﻪِ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻴَﺔِ؛ ﻓَﺰَﻭَﺍﻝُ ﺗِﻠْﻚَ ﺍﻟﺼِّﻔَﺔِ ﻭَ ﻓَﻨَﺎﺋُﻬَﺎ ﻟَﻴْﺲَ ﺍِﻋْﺪَﺍﻣًﺎ ﻟَﻬَﺎ، ِﻟﺎَﻧَّﻬَﺎ ﻣَﻮْﺟُﻮﺩٌ ﻓِﻰ ﺩَﺍﺋِﺮَﺓِ ﺍﻟْﻌِﻠْﻢِ ﻭَ ﺑَﺎﻕٍ ﻭَ ﻣَﺸْﻬُﻮﺩٌ ﻟِﺨَﺎﻟِﻘِﻬَﺎ ٭
ﻭَ ﻛَﺬَﺍ ﺣَﺴْﺒِﻰ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﺒَﻘَﺎﺀِ ﻭَ ﻟَﺬَّﺗِﻪِ ﻋِﻠْﻤِﻰ ﻭَ ﺍِﺫْﻋَﺎﻧِﻰ ﻭَ ﺷُﻌُﻮﺭِﻯ ﻭَ ﺍِﻳﻤَﺎﻧِﻰ ﺑِﺎَﻧَّﻪُ ﺍِﻟَﻬِﻰَ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﺍﻟْﻤُﺘَﻤَﺜِّﻞُ ﺷُﻌَﺎﻉُ ﺍِﺳْﻤِﻪِ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﻓِﻰ ﻣِﺮْﺍَﺓِ ﻣَﺎﻫِﻴَّﺘِﻰ؛ ﻭَ ﻣَﺎ ﺣَﻘِﻴﻘَﺔُ ﻣَﺎﻫِﻴَّﺘِﻰ ﺍِﻟﺎَّ ﻇِﻞٌّ ﻟِﺬَﻟِﻚَ ﺍْﻟﺎِﺳْﻢِ ٭ ﻓَﺒِﺴِﺮِّ ﺗَﻤَﺜُّﻠِﻪِ ﻓِﻰ ﻣِﺮْﺍَﺓِ ﺣَﻘِﻴﻘَﺘِﻰ ﺻَﺎﺭَﺕْ ﻧَﻔْﺲُ ﺣَﻘِﻴﻘَﺘِﻰ ﻣَﺤْﺒُﻮﺑَﺔً، ﻟﺎَ ﻟِﺬَﺍﺗِﻬَﺎ ﺑَﻞْ ﺑِﺴِﺮِّ ﻣَﺎ ﻓِﻴﻬَﺎ. ﻭَ ﺑَﻘَﺎﺀُ ﻣَﺎ ﺗَﻤَﺜَّﻞَ ﻓِﻴﻬَﺎ ﻧَﻮْﻉُ ﺑَﻘَﺎﺀٍ ﻟَﻬَﺎ ٭
İkinci NükteAllâh’ın, Bâkî olan İlâhım ve Bâkî olan Hâlıkım ve bâkî olan Mûcidim ve Bâkî olan Fâtırım ve Bâkî olan Mâlikim ve Bâkî olan Şâhidim ve Bâkî olan Ma’bûdum ve Bâkî olan Bâisim olması, bekâm için bana yeter. Bu yüzden vücûdumun zevâlinde beis yok, hüzün yok, teessüf yok, tahassür yoktur, benim şahsımda bulunan her bir sıfat, ancak O’nun bâkî isimlerinden bir ismin şuâıdır. Bu sıfatın zevâli ve fenâsı, O’nun için i’dâm değildir. Çünki o, ilim dâiresinde mevcûddur ve Hâlıkına bâkî ve meşhûddur. Ve kezâ, O’nun, Bâkî olan ve mâhiyetimin âyînesinde Bâkî isminin şuâı temessül eden ilâhım olduğuna ve Benim mâhiyetimin hakîkati, ancak bu ismin gölgesi olduğuna dâir ilmim ve iz’ânım ve şuûrum ve îmânım, bekâ ve lezzeti için bana yeter. O ismin, benim hakîkatimin âyînesinde temessülü sırrıyla, hakîkatim kendisi mahbûb oldu. Zâtından dolayı mahbûb değil, belki onda olan ve onda temessül eden şeylerin bekâsı, O’nun için bir çeşit bekâ olması sırrıyladır.
(Osmanlıca Lem’alar sh: 720)
ﺍﻟﻨُّﻜْﺘَﺔُ ﺍﻟﺜَّﺎﻟِﺜَﺔُ
(36)
ﺣَﺴْﺒُﻨَﺎ ﺍﻟﻠَّﻪ*ُ ﻭَ ﻧِﻌْﻢَ ﺍﻟْﻮَﻛِﻴﻞُ
ﺍِﺫْ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﻮَﺍﺟِﺐُ ﺍﻟْﻮُﺟُﻮﺩِ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﻣَﺎ ﻫَﺬِﻩِ ﺍﻟْﻤَﻮْﺟُﻮﺩَﺍﺕُ ﺍﻟﺴَّﻴَّﺎﻟﺎَﺕُ ﺍِﻟﺎَّ ﻣَﻈَﺎﻫِﺮُ ﻟِﺘَﺠَﺪُّﺩِ ﺗَﺠَﻠِّﻴَﺎﺕِ ﺍِﻳﺠَﺎﺩِﻩِ ﻭَ ﻭُﺟُﻮﺩِﻩِ؛ ﺑِﻪِ ﻭَ ﺑِﺎْﻟﺎِﻧْﺘِﺴَﺎﺏِ ﺍِﻟَﻴْﻪِ ﻭَ ﺑِﻤَﻌْﺮِﻓَﺘِﻪِ ﺍَﻧْﻮَﺍﺭُ ﺍﻟْﻮُﺟُﻮﺩِ ﺑِﻠﺎَ ﺣَﺪٍّ ٭ ﻭَ ﺑِﺪُﻭﻧِﻪِ ﻇُﻠُﻤَﺎﺕُ ﺍﻟْﻌَﺪَﻣَﺎﺕِ ﻭَ ﺍَﻟﺎَﻡُ ﺍﻟْﻔِﺮَﺍﻗَﺎﺕِ ﺍﻟْﻐَﻴْﺮِ ﺍﻟْﻤَﺤْﺪُﻭﺩَﺍﺕِ ٭ ﻭَ ﻣَﺎ ﻫَﺬِﻩِ ﺍﻟْﻤَﻮْﺟُﻮﺩَﺍﺕُ ﺍﻟﺴَّﻴَّﺎﻟَﺔُ ﺍِﻟﺎَّ ﻭَ ﻫِﻰَ ﻣَﺮَﺍﻳَﺎ ﻭَ ﻫِﻰَ ﻣُﺘَﺠَﺪِّﺩَﺓٌ ﺑِﺘَﺒَﺪُّﻝِ ﺍﻟﺘَّﻌَﻴُّﻨَﺎﺕِ ﺍْﻟﺎِﻋْﺘِﺒَﺎﺭِﻳَّﺔِ ﻓِﻰ ﻓَﻨَﺎﺋِﻬَﺎ ﻭَ ﺯَﻭَﺍﻟِﻬَﺎ ﻭَ ﺑَﻘَﺎﺋِﻬَﺎ ﺑِﺴِﺘَّﺔِ ﻭُﺟُﻮﻩٍ ٭
36 Kâinâtın en mühim muammâsı, mütemâdiyen mevt ve hayât, zevâl ve fenâ içindeki fa’âliyet-i dâimenin tılsımını keşfeden Yirmidördüncü Mektûb’da Beş Remiz ve Beş İşâretle îzâh edilen mühim bir hakîkatin merâtibine gâyet icmâlli işâretler nev’inden eskiden beri tahatturla tefekkür ediyordum. Fenâ ve zevâl ve adem ise, başka başka vücûdların ünvânları olduğunu ve kesretli vücûdları semere verdiğini ve zevâle giden bir şey kendine bedel çok vücûdları bıraktığını gösterir bir nüktedir. Bir zîhayâtın mevti ve zevâli birçok vücûdları meyve verip, o meyveleri arkasında bırakır, sonra gider. Evet, bir fânî çok cihetlerle bâkî kalır. Bir dâne çürümekle ölür. Fakat yüz dâneyi câmi’ bir sünbülü yerinde bırakır. İşte bu sırra binâen mevtten ve ademden ürkmek ve zevâlden teessüf etmek yerinde değildir.18 Mayıs 2018: 09:46 #823564Anonim
ﺣَﺴْﺒُﻨَﺎ ﺍﻟﻠَّﻪ*ُ ﻭَ ﻧِﻌْﻢَ ﺍﻟْﻮَﻛِﻴﻞُ
َﺍْﻟﺎَﻭَّﻝُ: ﺑَﻘَﺎﺀُ ﻣَﻌَﺎﻧِﻴﻬَﺎ ﺍﻟْﺠَﻤِﻴﻠَﺔِ ﻭَ ﻫُﻮِﻳَّﺎﺗِﻬَﺎ ﺍﻟْﻤِﺜَﺎﻟِﻴَّﺔِ ٭
ﻭَ ﺍﻟﺜَّﺎﻧِﻰ: ﺑَﻘَﺎﺀُ ﺻُﻮَﺭِﻫَﺎ ﻓِﻰ ﺍْﻟﺎَﻟْﻮَﺍﺡِ ﺍﻟْﻤِﺜَﺎﻟِﻴَّﺔِ ٭
ﻭَ ﺍﻟﺜَّﺎﻟِﺚُ: ﺑَﻘَﺎﺀُ ﺛَﻤَﺮَﺍﺗِﻬَﺎ ﺍْﻟﺎُﺧْﺮَﻭِﻳَّﺔِ ٭
ﻭَ ﺍﻟﺮَّﺍﺑِﻊُ: ﺑَﻘَﺎﺀُ ﺗَﺴْﺒِﻴﺤَﺎﺗِﻬَﺎ ﺍﻟﺮَّﺑَّﺎﻧِﻴَّﺔِ ﺍﻟْﻤُﺘَﻤَﺜِّﻠَﺔِ ﻟَﻬَﺎ ﺍَﻟَّﺘِﻰ ﻫِﻰَ ﻧَﻮْﻉُ ﻭُﺟُﻮﺩٍ ﻟَﻬَﺎ ٭
ﻭَ ﺍﻟْﺨَﺎﻣِﺲُ: ﺑَﻘَﺎﺋُﻬَﺎ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻤَﺸَﺎﻫِﺪِ ﺍﻟْﻌِﻠْﻤِﻴَّﺔِ ﻭَ ﺍﻟْﻤَﻨَﺎﻇِﺮِ ﺍﻟﺴَّﺮْﻣَﺪِﻳَّﺔِ ٭ …
Tercümesi: Yirmidokuzuncu Risâlede kat’iyetle ve zarûretle ve bâhir bürhânlarla O’nun bekâsı isbât edildiği gibi, eğer zîrûhlardan değilse, o zamân kavânîn-i hakîkatlerinin ve hilkatlerinin ve nevâmîs-i mâhiyetlerinin ve desâtîr-i teşekküllerinin bekâsıdır. Çünki bu kânûn ve nâmûs ve düstûr, bu ferd ve nev’ için bir rûh-ı emrîdir. Nasıl ki, incir ağacı ölür ve yok olur; O’nun kavânîn-i teşekkülü olan rûh-ı emrîsi ise bâkî kalır ve bir zerre gibi olan çekirdeklerinde devâm eder. İşte bu rûh-ı emrî ölmüyor, belki O’nun üzerinde sûretler yenileniyor, belki zîhayâtın mâhiyeti devâm ediyor. Zîrâ O’nun mâhiyeti, bâkî olan esmâ-yı hüsnâdan bir ismin bir gölgesidir ki, şu mâhiyet, o bâkî ismin şuâı altında bekâ bulur ve O’nun hüviyeti yine bir çok misâlî levhalarda bâkî kalır. Öyleyse adem, ancak zâil bir vücûdun dâimî vücûdlara intikâli için bir ünvândır.ﻳﻌﻨِﻰ؛ ﺣَﺴْﺒِﻰ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻮُﺟُﻮﺩِ ﺍَﻧِّﻰ ﺍَﺛَﺮٌ ﻣِﻦْ ﺍَﺛَﺎﺭِ ﻭَﺍﺟِﺐِ ﺍﻟْﻮُﺟُﻮﺩِ ٭ ﻛَﻔَﺎﻧِﻰ ﺍَﻥٌ ﺳَﻴَّﺎﻝٌ ﻣِﻦْ ﻫَﺬَﺍ ﺍﻟْﻮُﺟُﻮﺩِ ﺍﻟْﻤُﻨَﻮَّﺭِ ﺍﻟْﻤَﻈْﻬَﺮِ ﻣِﻦْ ﻣَﻠﺎَﻳِﻴﻦَ ﺳَﻨَﺔٍ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻮُﺟُﻮﺩِ ﺍﻟْﻤُﺰَﻭَّﺭِ ﺍْﻟﺎَﺑْﺘَﺮِ ٭ ﻧَﻌَﻢْ ﺑِﺴِﺮِّ ﺍْﻟﺎِﻧْﺘِﺴَﺎﺏِ ﺍْﻟﺎِﻳﻤَﺎﻧِﻰِّ ﺗَﻘُﻮﻡُ ﺩَﻗِﻴﻘَﺔٌ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻮُﺟُﻮﺩِ؛ ﻣَﻘَﺎﻡَ ﺍُﻟُﻮﻑِ ﺳَﻨَﺔٍ ﺑِﻠﺎَ ﺍِﻧْﺘِﺴَﺎﺏٍ ﺍِﻳﻤَﺎﻧِﻰٍّ، ﺑَﻞْ ﺗِﻠْﻚَ ﺍﻟﺪَّﻗِﻴﻘَﺔُ ﺍَﺗَﻢُّ ﻭَ ﺍَﻭْﺳَﻊُ ﺑِﻤَﺮَﺍﺗِﺐَ ﻣِﻦْ ﺗِﻠْﻚَ ﺍْﻟﺎَﻟﺎَﻑِ ﺳَﻨَﺔٍ ٭ …
Üçüncü Nükte
Allâh bize yeter Ve (O) ne güzel vekîldir. Zîrâ O öyle bir Vâcibü’l-Vücûddur ki, bu mevcûdât-ı seyyâle ancak O’nun îcâd ve vücûdunun tecelliyâtındaki teceddüde birer mazhardırlar. Onunla ve ona intisâbla ve O’nun ma’rifetiyle hadsiz envâr-ı vücûd hâsıl olur. O olmadığı zamân ise, adem zulümâtı ve firâk elemleri zuhûr eder.
Bu mevcûdât-ı seyyâle ancak birer âyînedir. Ve fenâları ve zevâlleri ve bekâlarında i’tibârî teayyünâtın değişmesiyle altı cihetle yenilenmektedir.
Birincisi: Güzel ma’nalarının ve misâlî hüviyetlerinin bâkî kalması.
İkincisi: Sûretlerinin misâlı levhalarda bâkî kalması.
Üçüncüsü: Uhrevî semerelerinin bekâsı.
Dördüncüsü: O’nun için bir nev’î vücûd olan ve kendisini temsîl eden Rabbânî tesbîhâtının bekâsı.
Beşincisi: İlmî meşhedler ve sermedî manzaralarda bekâsı.
Altıncısı: Eğer zîrûhlardan ise rûhlarının bekâsı. Zîrâ mevtlerinde, fenâlarında, zevâllerinde, ademlerinde, zuhûrlarında ve sönüp gitmelerindeki muhtelif keyfiyâtında olan vazîfeleri, ancak esmâ-yı ilâhiyenin mukteziyâtını izhâr etmektir.
Bu vazîfenin sırrından dolayıdır ki, mevcûdât, mevt ve hayât, vücûd ve ademle dalgalanan gâyet sür’atte bir sel gibi olmuştur. Yine bu vazîfeden dolayı, dâîmî fa’âliyet ve müstemir hallâkıyet tezâhür eder. Öyleyse hem benim hem her bir ferdin “Allâh bize yeter. Ve (O) ne güzel vekîldir.” demesi gerekir.
Yani, Vâcibü’l-Vücûdun eserlerinden bir eser olmam, vücûd olarak bana yeter. Müzevver ve akîm olan vücûdun milyonlarca senesine karşı, münevver ve mazhar olan vücûdun bir ân-ı seyyâlesi bana kâfîdir.
Evet, intisâb-ı îmânî sırrıyla vücûdun bir dakîkası, intisâb-ı îmânîsiz binlerce senenin yerine geçebilir.
Belki şu dakîka, merâtib i’tibâriyle şu binlerce seneden daha etem ve daha geniştir.
Kezâ, semâda azameti ve arzda âyetleri olan ve gökleri ve yeri altı günde yaratan Zâtın san’atı olmam, vücûd ve kıymeti i’tibâriyle bana yeter.
Kezâ, semâyı kandîllerle süsleyip nûrlandıran ve yeryüzünü çiçeklerle süsleyip güzelleştiren zâtın masnûu olmam, vücûd ve kemâli i’tibâriyle bana yeter.
Kezâ, bu kâinât bütün kemâlâtı ve mehâsiniyle O’nun kemâli ve cemâline nisbetle zaîf bir gölge ve O’nun âyât-ı kemâli ve işârât-ı cemâli olan zâtın mahlûku ve memlûkü ve abdi olmam, fahır ve şeref olarak bana yeter.
Kezâ, sayısız ve saymakla bitmez ni’metlerin kâf ve nûn arasındaki latîf sandukçalarda iddihâr eden ve milyonlar kantarı, içinde tohumlar ve çekirdekler denilen latîf sandukçalar bulunan bir tek avuç içinde depolayan Zât, her şey için bana yeter.
Kezâ, bütün cemâl ve ihsân sâhiblerine karşı, bana O Cemîl ve Rahîm olan Zât yeter ki, bu güzel masnûât, mevsimlerin ve asırların ve dehirlerin geçmesiyle O’nun envâr-ı cemâlinin yenilenmesi için birer fânî âyînelerden başka bir şey değildir. Ve bu bahâr ve yaz mevsiminde yenilenen ni’metler ve birbirini ta’kîb eden meyveler, mahlûkâtın ve günlerin ve senelerin geçmesi üzerine O’nun dâimî in’âmındaki mertebelerin yenilenmesi için birer mazhardır.
Kezâ, Hâlık-ı mevt ve hayâtın esmâsının cilvelerine bir harîta ve bir fihriste ve bir fezleke ve bir mîzân ve bir mikyâs olmam, hayât ve mâhiyeti i’tibâriyle bana yeter.
Kezâ, Esmâ-yı Hüsnânın sâhibi olan Fâtırımın şuûnât-ı zâtiyesine hayâtımın mazhariyetiyle, kalem-i kudretle yazılmış ve o Kadîr-i Mutlak ve Hayy-ı Kayyûmun esmâsını anlatıp gösteren bir kelime olmam, hayât ve vazîfesi i’tibâriyle bana yeter.
Kezâ, beni, içinde hedâyâ-yı rahmetinin müzeyyenâtı bulunan vücûd hullemin ve fıtrat kaftanımın ve muntazam hayâtımın gerdânlığının murassaâtıyla süsleyen Hâlıkımın esmâsının cilveleriyle süslenmekle kardeşlerim olan mahlûkât arasında i’lânım ve teşhîrim ve Hâlık-ı kâinâtın nazar-ı şühûduna i’lânım ve izhârım, hayât ve hukûku i’tibâriyle bana yeter.
Kezâ, zîhayâtların vâhib-i Hayât’a olan tahiyyelerini fehmetmem ve onlara şâhid olup onlara şâhidlik etmem, hukûk-ı hayâtım i’tibâriyle bana yeter. Kezâ, Sultân-ı Ezelîmin nazar-ı şühûduna arz olunmak için, îmânî bir şuûrla O’nun cevâhir-i ihsânının murassaâtıyla teberrüc ve tezyînim hukûk-ı hayâtım için bana yeter.
Kezâ, O’nun abdi ve masnûu ve mahlûku ve muhtâc olanı olduğuma ve O’na muhtâc bulunduğuma ve O’nun, hikmetine ve rahmetine lâyık bir şekilde terbiye eden Rahîm, Kerîm, Latîf ve bana ni’met verici ola Hâlıkım olduğuna dâir ilmim ve iz’ânım ve şuûrum ve îmânım, hayât ve lezzeti i’tibâriyle bana yeter.
Kezâ, mutlak olan aczimin ve mutlak olan fakrimin ve mutlak olan za’fımın emsâliyle o Kadîr-i Mutlak’ın merâtib-i kudretine ve o Rahîm-i Mutlak’ın derecât-ı rahmetine ve o Kaviyy-i Mutlak’ın tabakât-ı kuvvetine mikyâsiyetim, hayât ve kıymeti i’tibâriyle bana yeter.
Kezâ, Hâlıkımın muhît sıfatlarını anlamak için cüz’î ilim, irâde ve kudret sıfatlarımın cüz’iyetiyle ma’kesiyetim bana yeter. Böylece cüz’î ilmimin mîzânıyla O’nun muhît ilmini fehmederim.
Kezâ, Kâmil-i Mutlak ancak benim ilâhım olduğuna ve kâinâtta kemâlâttan ne varsa, O’nun kemâlinin âyetlerinden ve O’nun kemâline birer işâret olduğuna dâir ilmim kemâl olarak bana yeter.
Kezâ, nefsimde kemâlât olarak îmân-ı billâh bana yeter. Zîrâ îmân, beşer için bütün kemâlâtına bir menba’dır.
Kezâ, Esmâ-yı Hüsnânın sâhibi olan, beni yediren ve beni içiren ve beni terbiye eden ve beni tedbîr eden ve benimle konuşan ve celâli yüce olan ve lütuf ve ihsânı her şeyi kuşatan İlâhım ve Rabbim ve Hâlıkım ve Müsavvirim, muhtelif cihâzâtımın çeşitli lisânlarıyla istenilen envâ’-ı ihtiyâcâtıma âid her şey için bana yeter.
(Osmanlıca Lem’alar sh: 725)
18 Mayıs 2018: 09:47 #823565Anonim
ﺍَﻟﻨُّﻜْﺘَﺔُ ﺍﻟﺮَّﺍﺑِﻌَﺔُ
ﺣَﺴْﺒِﻰ ﻟِﻜُﻞِّ ﻣَﻄَﺎﻟِﺒِﻰ ﻣَﻦْ ﻓَﺘَﺢَ ﺻُﻮﺭَﺗِﻰ ﻭَ ﺻُﻮﺭَﺓَ ﺍَﻣْﺜَﺎﻟِﻰ ﻣِﻦْ ﺫَﻭِﻯ ﺍﻟْﺤَﻴَﺎﺓِ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻤَﺎﺀِ ﺑِﻠَﻄِﻴﻒِ ﺻُﻨْﻌِﻪِ ﻭَ ﻟَﻄِﻴﻒِ ﻗُﺪْﺭَﺗِﻪِ ﻭَ ﻟَﻄِﻴﻒِ ﺣِﻜْﻤَﺘِﻪِ ﻭَ ﻟَﻄِﻴﻒِ ﺭُﺑُﻮﺑِﻴَّﺘِﻪِ ٭ …
Dördüncü Nükte
Benim sûretimi ve zîhayâtlardan olan emsâlimin sûretini, latîf san’atıyla ve latîf kudreti ve hikmetiyle ve latîf rubûbiyeti ile su içinde açan Zât, bütün metâlibim için bana yeter.
Kezâ, beni inşâ eden, kulağımı ve gözümü açan, cismimde bir lisân ve bir kalb derc eden, onda ve cihâzâtımda, rahmetinin çeşit çeşit hazînelerinin müddeharâtını tartmak için sayısız hassâs mîzânlar yerleştiren ve kezâ lisânımda ve kalbimde ve fıtratımda, esmâsının çeşit çeşit defînelerini anlamak için saymakla bitmez hassâs âletler derc eden zât, bütün maksadlarım için bana yeter.
Kezâ, bütün envâ’-i ni’metini ihsâs etmek ve ekser tecelliyât-ı esmâsını tattırmak için, bu a’zâ ve âlâtı ve bu cevârih ve cihâzâtı ve bu havâs ve hissiyâtı ve bu letâif ve ma’neviyâtı, celîl ulûhiyeti ve cemîl rahmetiyle ve kebîr rubûbiyeti ve kerîm re’fetiyle ve azîm kudreti ve latîf hikmetiyle, benim küçük ve hakîr şahsımda derc eden ve zaîf ve fakîr vücûdumda derc eden Zât bana yeter.
(Osmanlıca Lem’alar sh: 726)
ﺍَﻟﻨُّﻜْﺘَﺔُ ﺍﻟْﺨَﺎﻣِﺴَﺔُ
ﻟﺎَ ﺑُﺪَّ ﻟِﻰ ﻭَ ﻟِﻜُﻞِّ ﺍَﺣَﺪٍ ﺍَﻥْ ﻳَﻘُﻮﻝَ ﺣَﺎﻟﺎً ﻭَ ﻗَﺎﻟﺎً ﻭَ ﻣُﺘَﺸَﻜِّﺮًﺍ ﻭَ ﻣُﻔْﺘَﺨِﺮًﺍ:
ﺣَﺴْﺒِﻰ ﻣَﻦْ ﺧَﻠَﻘَﻨِﻰ ﻭَ ﺍَﺧْﺮَﺟَﻨِﻰ ﻣِﻦْ ﻇُﻠْﻤَﺔِ ﺍﻟْﻌَﺪَﻡِ ﻭَ ﺍَﻧْﻌَﻢَ ﻋَﻠَﻰَّ ﺑِﻨُﻮﺭِ ﺍﻟْﻮُﺟُﻮﺩِ ٭
ﻭَ ﻛَﺬَﺍ ﺣَﺴْﺒِﻰ ﻣَﻦْ ﺟَﻌَﻠَﻨِﻰ ﺣَﻴًّﺎ ﻓَﺎَﻧْﻌَﻢَ ﻋَﻠَﻰَّ ﻧِﻌْﻤَﺔَ ﺍﻟْﺤَﻴَﺎﺓِ ﺍﻟَّﺘِﻰ ﺗُﻌْﻄِﻰ ﻟِﺼَﺎﺣِﺒِﻬَﺎ ﻛُﻞَّ ﺷَﻲْﺀٍ ﻭَ ﺗُﻤِﺪُّ ﻳَﺪَ ﺻَﺎﺣِﺒِﻬَﺎ ﺍِﻟَﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ ٭
ﻭَ ﻛَﺬَﺍ ﺣَﺴْﺒِﻰ ﻣَﻦْ ﺟَﻌَﻠَﻨِﻰ ﺍِﻧْﺴَﺎﻧًﺎ ﻓَﺎَﻧْﻌَﻢَ ﻋﻠَﻰَّ ﺑِﻨِﻌْﻤَﺔِ ﺍْﻟﺎِﻧْﺴَﺎﻧِﻴَّﺔِ ﺍﻟَّﺘِﻰ ﺻَﻴَّﺮَﺕِ ﺍْﻟﺎِﻧْﺴَﺎﻥَ ﻋَﺎﻟَﻤًﺎ ﺻَﻐِﻴﺮًﺍ ﺍَﻛْﺒَﺮَ ﻣَﻌْﻨًﺎ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻢِ ﺍﻟْﻜَﺒِﻴﺮِ ٭ …
Beşinci NükteBenim her bir ferdin, hâl ve kâl ile ve teşekkür ve iftihârla şöyle dememiz gerekir.
Beni yaratan ve beni adem zulmetinden çıkararak bana vücûd nûrunu in’âm eden Zât bana yeter.
Kezâ, beni hayât sâhibi kılarak, sâhibine her şeyi veren ve sâhibinin elini her şeye uzatan hayât ni’metini bana in’âm eden Zât bana yeter.
Kezâ, beni insân yaparak, insânı, âlem-i kebîrden ma’nen daha büyük olan küçük bir âlem hâline getiren insâniyet ni’metini bana in’âm eden Zât bana yeter.
Kezâ, beni mü’min kılarak, dünyâ ve âhireti ni’metlerle dolu iki sofra hâline getirip îmân eliyle mü’mine onları takdîm eden îmân ni’metini bana in’âm eden Zât bana yeter.
Kezâ, beni habîbi olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ümmetinden kılarak, îmânda bulunan ve kemâlât-ı beşeriyenin en yüksek merâtibinden olan muhabbet ve mahbûbiyet-i ilâhiyeyi bana in’âm eden Zât bana yeter ki, bu muhabbet-i îmâniye ile, mü’minin istifâde elleri imkân ve vücûb dâiresinin nihâyetsiz müştemilâtına kadar uzanır.
Kezâ, cins ve nev’î ve dîn ve îmân cihetiyle beni mahlûkâtının bir çoğundan üstün kılıp beni ne câmid, ne hayvân ne de dalâlette giden yapmayan Zât bana yeter ki, hamd de O’na mahsûstur, şükür de O’na mahsûstur.
Kezâ, “Beni ne yerim ne de göğüm içine sığdırabilir; fakat beni mü’min kulumun kalbi içine sığdırabilir” meâlindeki hadîsin sırrıyla, beni esmâsının tecelliyâtına câmi’ bir mazhar yaparak kâinâtın içine sığdıramadığı bir ni’meti bana in’âm eden Zât bana yeter. Yani, mâhiyet-i insâniye, bütün kâinâtta tecellî eden esmânın bütün tecelliyâtına mazhar ve câmi’dir.
Kezâ, bende bulunan mülkünü benim için muhâfaza edip sonra onu bana iâde etmek için benden satın alan ve karşılığında bize cenneti veren Zât bana yeter. Vücûdumun zerrelerinin zerrât-ı kâinâtla darbı adedince şükür de Ona mahsûstur. Hamd de O’na mahsûsdur.
Hasbî Rabbî Cellallâh Nûr-u Muhammed Sallallâh. Lâ ilâhe illallâh.
Hasbî Rabbî Cellallâh Sırr-u kalbî zikrullâh. Zikr-u Ahmed Sallallâh.
Lâ ilâhe illallâh.
(Osmanlıca Lem’alar sh: 728)
ﺍَﻟْﺒَﺎﺏُ ﺍﻟﺴَّﺎﺩِﺱُ
(38)
38 Çok risâlelerde beyân etmişiz ki: İnsânın fıtratında hadsiz bir acz ve nihâyetsiz bir fakr bulunmakla berâber hadsiz a’dâsı ve nihâyetsiz metâlibi vardır. İnsân bu acz ve fakrından fıtraten bir Kadîr-i Rahîm’e ilticâya muhtâcdır. Nasıl ki ﺣَﺴْﺒُﻨَﺎ ﺍﻟﻠَّﻪ*ُ ﻭَ ﻧِﻌْﻢَ ﺍﻟْﻮَﻛِﻴﻞُ birinci cümlesi acze merhem ve bütün a’dâsına karşı bir melce’ gösterir. ﻭَ ﻧِﻌْﻢَ ﺍﻟْﻮَﻛِﻴﻞُ cümlesinde de fakrına da ve o bütün metâlibine de bir vesîleyi gösterdiği gibi ﻟﺎَ ﺣَﻮْﻝَ ﻭَﻟﺎَ ﻗُﻮَّﺓَ ﺍِﻟﺎَّ ﺑِﺎﻟﻠَّﻪ*ِ ﺍﻟْﻌَﻠِﻰِّ ﺍﻟْﻌَﻈِﻴﻢِ dahi başka bir sûrette aynen ﺣَﺴْﺒُﻨَﺎ ﺍﻟﻠَّﻪ*ُ gibi acz ve fakr-ı beşerînin ilâcı ﻭَ ﻟﺎَ ﺣَﻮْﻝَ kelimesi a’dâsına karşı nokta-i istinâdı kendi kuvvetinden teberrî etmekle kuvvet-i İlâhiyeye ilticâ ﻭَﻟﺎَ ﻗُﻮَّﺓَ kelimesiyle metâlibine ve hâcâtına vesîle-i mutlak tevekkül ile kudret-i İlâhiyeye i’timâd etmektir. Bu ﻟﺎَ ﺣَﻮْﻝَ ﻭَﻟﺎَ ﻗُﻮَّﺓَ cümlesinin pek çok merâtibini kendimde tecrübe ile hissettim. O mertebelere birer kısa kelime ile işâretler koymuşum. O işâretler vâsıtasıyla o merâtibi mülâhaza ediyorum. Bu bâbda kısmen o mertebeleri remzeden kelimeler aynen zikredilecektir.Altıncı Bâb
ﻓِﻰ ﻟﺎَ ﺣَﻮْﻝَ ﻭَ ﻟﺎَ ﻗُﻮَّﺓَ ﺍِﻟﺎَّ ﺑِﺎﻟﻠَّﻪ*ِ ﺍﻟْﻌَﻠِﻰِّ ﺍﻟْﻌَﻈِﻴﻢِ
Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l aliyyi’l azîm hakkındadır.
ﻭَ ﻫَﺬِﻩِ ﺍﻟْﻜَﻠِﻤَﺔُ ﺍﻟﻄَّﻴِّﺒَﺔُ ﺍﻟْﻤُﺒَﺎﺭَﻛَﺔُ ﺧَﺎﻣِﺴَﺔٌ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﺨَﻤْﺴَﺔِ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻴَﺎﺕِ ﺍﻟﺼَّﺎﻟِﺤَﺎﺕِ ﺍﻟْﻤَﺸْﻬُﻮﺭَﺍﺕِ ﺍﻟَّﺘِﻰ ﻫِﻰَ ﴿ﺳُﺒْﺤَﺎﻥَ ﺍﻟﻠَّﻪ*ِ ﻭَ ﺍﻟْﺤَﻤْﺪُ ِﻟﻠَّﻪ*ِ ﻭَ ﻟﺎَ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻟﺎَّ ﺍﻟﻠَّﻪ*ُ ﻭَ ﺍﻟﻠَّﻪ*ُ ﺍَﻛْﺒَﺮُ ﻭَ ﻟﺎَ ﺣَﻮْﻝَ ﻭَ ﻟﺎَ ﻗُﻮَّﺓَ ﺍِﻟﺎَّ ﺑِﺎﻟﻠَّﻪ*ِ ﺍﻟْﻌَﻠِﻰِّ ﺍﻟْﻌَﻈِﻴﻢِ﴾
Bu mübârek kelime-i tayyibe, “Subhanallah” ve “Elhamdulillah” ve “Lâ ilahe illallah” ve “Allahuekber” ve “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l aliyyi’l azîm” olan meşhûr “bâkiyât-ı sâlihât” tan [bâkî kalıcı beş sâlih amel] beşinci olanıdır.
(Osmanlıca Lem’alar sh: 729)
ﺍِﻟَﻬِﻰ ﻭَ ﺳِﻴِّﺪِﻯ ﻭَ ﻣَﺎﻟِﻜِﻰ ﻟِﻰ ﻓَﻘْﺮٌ ﺑِﻠﺎَ ﻧِﻬَﺎﻳَﺔٍ ﻣَﻊَ ﺍَﻥَّ ﺣَﺎﺟَﺎﺗِﻰ ﻭَ ﻣَﻄَﺎﻟِﺒِﻰ ﻟﺎَ ﺗُﻌَﺪُّ ﻭَ ﻟﺎَ ﺗُﺤْﺼَﻰ ﻭَ ﺗَﻘْﺼُﺮُ ﻳَﺪِﻯ ﻋَﻦْ ﺍَﺩْﻧَﻰ ﻣَﻄَﺎﻟِﺒِﻰ ﻓَﻠﺎَ ﺣَﻮْﻝَ ﻭَ ﻟﺎَ ﻗُﻮَّﺓَ ﺍِﻟﺎَّ ﺑِﻚَ ﻳَﺎ ﺭَﺑِّﻰَ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ ﻭَ ﻳَﺎ ﺧَﺎﻟِﻘِﻰَ ﺍﻟْﻜَﺮِﻳﻢِ ﻳَﺎ ﺣَﺴِﻴﺐُ ﻳَﺎ ﻭَﻛِﻴﻞُ ﻳَﺎ ﻛَﺎﻓِﻰ ٭ ﺍِﻟَﻬِﻰ ﺍِﺧْﺘِﻴَﺎﺭِﻯ ﻛَﺸَﻌْﺮَﺓٍ ﺿَﻌِﻴﻔَﺔٍ ﻭَ ﺍَﻣَﺎﻟِﻰ ﻟﺎَ ﺗُﺤْﺼَﻰ ﻓَﺎَﻋْﺠِﺰُ ﺩَﺍﺋِﻤًﺎ ﻋَﻤَّﺎ ﻟﺎَ ﺍَﺳْﺘَﻐْﻨِﻰ ﻋَﻨْﻬَﺎ ﺍَﺑَﺪًﺍ؛ ﻓَﻠﺎَ ﺣَﻮْﻝَ ﻭَ ﻟﺎَ ﻗُﻮَّﺓَ ﺍِﻟﺎَّ ﺑِﻚَ ﻳَﺎ ﻏَﻨِﻰُّ ﻳﺎَ ﻛَﺮِﻳﻢُ ﻳَﺎ ﻛَﻔِﻴﻞُ ﻳﺎَ ﻭَﻛِﻴﻞُ ﻳﺎَ ﺣَﺴِﻴﺐُ ﻳَﺎ ﻛَﺎﻓِﻰ ٭ …
Ey İlâhım ve Seyyidim ve Mâlikim,
Benim nihâyetsiz fakrım vardır. Bununla berâber hâcâtım ve metâlibim sayısız ve saymakla bitmez. Benim elim ise, metâlibimin en ednâsına ulaşmaz. Havl ve kuvvet ancak Sendedir, ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerîmim! Ey Hasîb, ey Vekîl, ey Kâfî!
İlâhî, ihtiyârım zaîf bir kıl gibi; emellerim ise saymakla bitmez. Hiçbir zamân kendilerinden müstağnî kalamayacağım şeylerden ise dâimâ âcizim.
Havl ve Kuvvet ancak Sendedir, ey Ganî, ey Kerîm, ey Kefîl, ey Hasîb, ey Kâfî!
Ey İlâhım ve Seyyidim ve Mâlikim,Benim iktidârım zaîf bir zerre gibidir. Bununla berâber düşmanlar, illetler, evhâmlar, korkular, elemler, hastalıklar, zulmetler, dalâletler ve uzun seferler saymakla bitmez. Onlara karşı havl ve onlara mukâbele etmeye kuvvet ancak sendedir, ey Kavî, ey Kadîr, ey Karîb, ey Mücîb, ey Hafîz, ey Vekîl!
Ey ilâhım! Emsâlim gibi, hayâtım da sönecek olan bir şu’le gibidir. Arzûlarım ve emellerim ise saymakla bitmez. Bu emelleri taleb etmeye karşı havl ve onları tahsîl etmeye kuvvet ancak sendedir.
Ey Hay, ey Kayyûm, ey Hasîb, ey Kâfî, ey Vekîl, ey Vâfî!
Ey ilâhım! Akrânım gibi, ömrüm de tükenecek bir dakîka gibidir. Bununla berâber maksadlarım ve metâlibim sayısızdır ve saymakla bitmez. Onlara karşı havl ve onlara yetecek kuvvet ancak Sendedir, ey Ezelî olan, ey Ebedî olan, ey Hasîb, ey Kâfî, ey Vekîl, ey Vâfî!
Ey ilâhım! Şuûrum, sönüp gidecek olan bir lem’a gibidir. Bununla berâber envâr-ı ma’rifetinden olup muhâfaza edilmesi gereken şeyler ve zulümât ve dalâletten olup kendisinden muhâfaza olunulması gereken şeyler sayısızdır ve saymakla bitmez. Bu zulümât ve dalâlete karşı havl ve bu envâr ve hidâyât üzerine kuvvet ancak sendedir, ey Alîm olan, ey Habîr olan, ey Hasîb, ey Kâfî, ey Hafîz, ey Vekîl!
Ey ilâhım! Benim sabırsız bir nefsim, feryâd eden bir kalbim, zaîf bir sabrım, nahîf bir cismim, alîl ve zelîl bir bedenim vardır. Bununla berâber mâddî ve ma’nevî yüklerden üzerime yüklenen ağırdır ağır. Bu yüklere karşı havl ve onları taşımaya kuvvet ancak sendedir, ey Rabb-i Rahîmim, ey Hâlık-ı Kerîmim, ey Hasîb, ey Kâfî, ey Vekîl, ey Vâfî.
Ey ilâhım! Zamândan bana âid olan, akışı sür’atli olan geniş bir selde akıp giden bir ândır. Mekândan bana âid olan ise kabir kadardır. Bununla berâber sâir mekânlarla ve zamânlarla alâkam vardır. Onlara olan alâkaya karşı havl ve onlarda bulunanlara ulaşmaya kuvvet ancak Sendedir, ey mekânların ve kevnlerin Rabbi, ey dehirlerin ve zamânların Rabbi, ey Hasîb, ey Kâfî, ey Kefîl, ey Vâfî!
Ey ilâhım! Benim nihâyetsiz bir aczim, hadsiz bir za’fım vardır. Bununla berâber düşmanlarım ve bana elem verenler ve kendisinden korktuğum şeyler ve beni tehdîd eden belâlar ve âfetler saymakla bitmez. Onların hücûmlarına karşı havl ve onları def’ edecek kuvvet ancak Sendedir, ey Kavî, ey Kadîr, ey Karîb, ey Rakîb, ey Kefîl, ey Vekîl, ey Hafîz, ey Kâfî!18 Mayıs 2018: 09:48 #823566Anonim
ﺍِﻟَﻬِﻰ ﻟِﻰ ﻓَﻘْﺮٌ ﺑِﻠﺎَ ﻏَﺎﻳَﺔٍ ﻭَ ﻓَﺎﻗَﺔٌ ﺑِﻠﺎَ ﻧِﻬَﺎﻳَﺔٍ ﻣَﻊَ ﺍَﻥَّ ﺣَﺎﺟَﺎﺗِﻰ ﻭَ ﻣَﻄَﺎﻟِﺒِﻰ ﻭَ ﻭَﻇَﺎﺋِﻔِﻰ ﻣَﺎ ﻟﺎَ ﺗُﺤْﺼَﻰ ﻓَﻠﺎَ ﺣَﻮْﻝَ ﻋَﻨْﻬَﺎ ﻭَ ﻟﺎَ ﻗُﻮَّﺓَ ﻋَﻠَﻴْﻬَﺎ ﺍِﻟﺎَّ ﺑِﻚَ ﻳَﺎ ﻏَﻨِﻰُّ ﻳَﺎ ﻛَﺮِﻳﻢُ ﻳَﺎ ﻣُﻐْﻨِﻰ ﻳَﺎ ﺭَﺣِﻴﻢُ ٭ …
Ey ilâhım! Benim hadsiz bir fakrım, nihâyetsiz bir ihtiyâcım vardır. Bununla berâber hâcâtım ve metâlibim ve vazîfelerim saymakla bitmez. Onlara karşı havl ve onlara yetecek kuvvet ancak Sendedir, ey Ganî, ey Kerîm, ey Muğnî, ey Rahîm!
Ey ilâhım! Kendi havl ve kuvvetimden kurtuldum Sana yöneldim ve Senin havl ve kuvvetine sığındım. Beni kendi havl ve kuvvetime bırakma. Aczime ve za’fıma ve fakrıma ve ihtiyâcıma merhamet et. Göğsüm daraldı, ömrüm zâyi’ oldu, sabrım bitti, fikrim helâk oldu. Gizlimi de açığımı da bilen ancak Sensin. Bana fâide verene de zarar verene de mâlik olan ancak Sensin. Üzüntümü ferahlatmaya ve zorluklarımı kolaylaştırmaya kâdir olan ancak Sensin. Bütün üzüntülerimi ferahlat, bana ve kardeşlerime bütün zorlukları kolaylaştır.
Ey ilâhım! Ona sevk olunmakla berâber zamâna karşı ve korkularına karşı havl ve kendisiyle alâkalı olmakla berâber mâzî ve lezzetlerine karşı kuvvet ancak Sendedir, ey Ezelî, ey Ebedî!
Ey ilâhım! Korktuğum ve kendisinden kurtulamadığım zevâle karşı havl ve hayâtımdan hasretini çektiğim ve kendisine ulaşamadığım geçmiş şeyleri iâde edecek kuvvet ancak Sendedir, ey Sermedî, ey Bâkî!
Ey ilâhım! Adem zulmetine karşı havl ve vücûd nûruna kuvvet ancak Sendedir, ey Mûcid, ey Mevcûd, ey Kadîm!Ey ilâhım! Hayâta katılan zararlara karşı havl ve hayâta lâzım olan sevinçlere kuvvet ancak Sendedir, ey Müdebbir, ey Hakîm!
Ey ilâhım! Zîşuûrlara hücûm eden elemlere karşı havl ve his sâhibleri için matlûb olan lezzetlere kuvvet ancak Sendedir, ey Mürebbî ey Kerîm!
Ey ilâhım! Akıl sâhiblerine ârız olan kötülüklere karşı havl ve himmet sâhibleri için tezyîn edici olan mehâsine kuvvet ancak Sendedir, ey Muhsin, ey Kerîm!
İlâhî! Ehl-i isyâna gelen nikmetlere karşı havl ve ehl-i tâate gelen ni’metlere kuvvet ancak Sendedir, ey Gafûr, ey Mün’im!
İlâhî! Hüzünlere karşı havl ve sevinçlere eriştirecek kuvvet ancak Sendedir. Çünki güldüren ve ağlatan ancak Sensin, ey Cemîl, ey Celîl!
İlâhî! Hastalıklara karşı havl ve âfiyete eriştirecek kuvvet ancak Sendedir, ey Şâfî, ey Muâfî!
İlâhî! Elemlere karşı havl ve emellere eriştirecek kuvvet ancak Sendedir, ey Müncî, ey Mugîs!
İlâhî! Zulmetlere karşı havl ve nûrlara eriştirecek kuvvet ancak Sendedir. ey Nûr, ey Hâdî!
İlâhî! Mutlak sûrette şerlere karşı havl ve aslen hayırlara eriştirecek kuvvet ancak Sendedir, ey hayır elinde olan ve her şeye gücü yeten ve kullarını hakkıyla gören ve mahlûkâtının ihtiyâclarından haberdâr olan Zât!
İlâhî! Ma’siyetlere karşı havl ancak Senin ismetinledir, tâate eriştirecek kuvvet ancak Senin tevfîkinledir, ey Muvaffık, ey Muîn!18 Mayıs 2018: 09:49 #823567Anonim
ﺍِﻟَﻬِﻰ ﻟِﻰ ﻋَﻠﺎَﻗَﺎﺕٌ ﺷَﺪِﻳﺪَﺓٌ ﻣَﻊَ ﻧَﻮْﻋِﻰَ ﺍْﻟﺎِﻧْﺴَﺎﻧِﻰِّ ﻭَ ﺟِﻨْﺴِﻰَ ﺍﻟْﺤَﻴْﻮَﺍﻧِﻰِّ ﻣَﻊَ ﺍَﻥَّ ﺍَﻳَﺔَ ﴿ﻛُﻞُّ ﻧَﻔْﺲٍ ﺫَﺍﺋِﻘَﺔُ ﺍﻟْﻤَﻮْﺕِ﴾ ﺗُﻬَﺪِّﺩُﻧِﻰ ﻭ ﺗُﻄْﻔِﺊُ ﺍَﻣَﺎﻟِﻰَ ﺍﻟْﻤُﺘَﻌَﻠِّﻘَﺔَ ﺑِﻨَﻮْﻋِﻰ ﻭَ ﺟِﻨْﺴِﻰ ﻭَ ﺗَﻨْﻌِﻰ ﻋَﻠَﻰَّ ﺑِﻤَﻮْﺗِﻬَﺎ ﻓَﻠﺎَ ﺣَﻮْﻝَ ﻋَﻦْ ﺫَﺍﻙَ ﺍﻟْﺤُﺰْﻥِ ﺍْﻟﺎَﻟِﻴﻢِ ﺍﻟﻨَّﺎﺷِﻰ ﻣِﻦْ ﺫَﻟِﻚَ ﺍﻟْﻤَﻮْﺕِ ﻭَ ﺍﻟﻨَّﻌْﻰِ ﻭَ ﻟﺎَ ﻗُﻮَّﺓَ ﻋَﻠَﻰ ﺗَﺴَﻞٍّ َﻳْﻤَﻠﺄُ ﻣَﺤَﻞَّ ﻣَﺎ ﺯَﺍﻝَ ﻋَﻦْ ﻗَﻠْﺒِﻰ ﻭَ ﺭُﻭﺣِﻰ ﺍِﻟﺎَّ ﺑِﻚَ ﻓَﺎَﻧْﺖَ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﺗَﻜْﻔِﻰ ﻋَﻦْ ﻛُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ ﻭَ ﻟﺎَ ﻳَﻜْﻔِﻰ ﻋَﻨْﻚَ ﻛُﻞُّ ﺷَﻲْﺀٍ ٭ …
39 Bu ﻟﺎَ ﺣَﻮْﻝَ ﻭَﻟﺎَ ﻗُﻮَّﺓَ ye dâir mertebelerde hakîkatlerine yalnız işâretler edildi. Bürhânlar ve delîller zikredilmedi. Çünki geçmiş bâblarda zikredilen yüzler ve belki binler vahdâniyet bürhânları ve rubûbiyet delîlleri umûmiyetle ﻟﺎَ ﺣَﻮْﻝَ ﻭَﻟﺎَ ﻗُﻮَّﺓَ nin hakîkatlerine delîllerdir. Onun için ayrı ayrı delîller zikredilmedi.ﺍِﻟَﻬِﻰ ﻟِﻰ ﻋَﻠﺎَﻗَﺎﺕٌ ﺷَﺪِﻳﺪَﺓٌ ﻭَ ﺍِﺑْﺘِﻠﺎَﺀٌ ﻭَ ﻣَﻔْﺘُﻮﻧِﻴَّﺔٌ ﻣَﻊَ ﺷَﺨْﺼِﻴَّﺘِﻰَ ﺍﻟْﺠِﺴْﻤَﺎﻧِﻴَّﺔِ ﺣَﺘَّﻰ ﻛَﺎَﻥَّ ﺟِﺴْﻤِﻰ ﻋَﻤُﻮﺩٌ ﻓِﻰ ﻧَﻈَﺮِﻯَ ﺍﻟﻈَّﺎﻫِﺮِﻯِّ ﻟِﺴَﻘْﻒِ ﺟَﻤِﻴﻊِ ﺍَﻣَﺎﻟِﻰ ﻭَ ﻣَﻄَﺎﻟِﺒِﻰ ﻭَ ﻓِﻰَّ ﻋِﺸْﻖٌ ﺷَﺪِﻳﺪٌ ﻟِﻠْﺒَﻘَﺎﺀِ ﻣَﻊَ ﺍَﻥَّ ﺟِﺴْﻤِﻰ ﻟَﻴْﺲَ ﻣِﻦْ ﺣَﺪِﻳﺪٍ ﻭَ ﻟﺎَ ﺣَﺠَﺮٍ ﻟِﻴَﺪُﻭﻡَ ﻓِﻰ ﺍﻟْﺠُﻤْﻠَﺔِ ﺑَﻞْ ﻣِﻦْ ﻟَﺤْﻢٍ ﻭَ ﺩَﻡٍ ﻭَ ﻋَﻈْﻢٍ ﻋَﻠَﻰ ﺟَﻨَﺎﺡِ ﺍﻟﺘَّﻔَﺮُّﻕِ ﻓِﻰ ﻛُﻞِّ ﺍَﻥٍ ﻭَ ﻣَﻊَ ﺍَﻥَّ ﺣَﻴَﺎﺗِﻰ ﻛَﺠِﺴْﻤِﻰ ﻣَﺤْﺪُﻭﺩَﺓُ ﺍﻟﻄَّﺮَﻓَﻴْﻦِ ﺳَﺘُﺨْﺘَﻢُ ﺑِﺨَﺎﺗَﻢِ ﺍﻟْﻤَﻮْﺕِ ﻋَﻦْ ﻗَﺮِﻳﺐٍ ﻣَﻊَ ﺍَﻧِّﻰ ﻗَﺪْ ﺍِﺷْﺘَﻌَﻞَ ﺍﻟﺮَّﺃْﺱُ ﺷَﻴْﺒًﺎ ﻣِﻨِّﻰ ﻭَ ﻗَﺪْ ﺿَﺮَﺏَ ﺍﻟﺴَّﻘْﻢُ ﻇَﻬْﺮِﻯ ﻭَ ﺻَﺪْﺭِﻯ ﻓَﺎَﻧَﺎ ﻓِﻰ ﻗَﻠَﻖٍ ﻭَ ﺿَﺠَﺮٍ ﻭَ ﺍِﺿْﻄِﺮَﺍﺏٍ ﻭَ ﺗَﺎَﻟُّﻢٍ ﻭَ ﺗَﺤَﺰُّﻥٍ ﺷَﺪِﻳﺪٍ ﻣِﻦْ ﻫَﺬِﻩِ ﺍﻟْﻜَﻴْﻔِﻴَّﺔِ ٭ ﻓَﻠﺎَ ﺣَﻮْﻝَ ﻋَﻦْ ﻫَﺬِﻩِ ﺍﻟْﺤَﺎﻟَﺔِ ﺍﻟْﻬَﺎﺋِﻠَﺔِ ﻭَ ﻟﺎَ ﻗُﻮَّﺓَ ﻋَﻠَﻰ ﻣَﺎ ﻳُﺴَﻠِّﻴﻨِﻰ ﻋَﻤَّﺎ ﻳَﺤْﺰُﻧُﻨِﻰ ﻭَ ﻋَﻠَﻰ ﻣَﺎ ﻳُﻌَﻮِّﺿُﻨِﻰ ﻣَﺎ ﻳَﻀِﻴﻊُ ﻣِﻨِّﻰ ﻭَ ﻋَﻠَﻰ ﻣَﺎ ﻳَﻘُﻮﻡُ ﻣَﻘَﺎﻡَ ﻣَﺎ ﻳَﻔُﻮﺕُ ﻣِﻨِّﻰ ﺍِﻟﺎَّ ﺑِﻚَ ﻳَﺎ ﺭَﺑِّﻰَ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ، ﻭَ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﺑِﺒَﻘَﺎﺋِﻪِ ﻭَ ﺍِﺑْﻘَﺎﺋِﻪِ ﻣَﻦْ ﺗَﻤَﺴَّﻚَ ﺑِﺎﺳْﻢٍ ﻣِﻦْ ﺍَﺳْﻤَﺎﺋِﻪِ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻴَﺔِ ٭
İlâhî! Benim insânî olan nev’imle şiddetli bir alâkam vardır. Bununla berâber “Her nefis ölümü tadıcıdır” (Âl-i İmrân Sûresi, 3:185) âyeti beni tehdîd ediyor ve nev’imle cinsimle alâkalı emellerimi söndürüyor ve onların ölümlerini bana haber veriyor. Bu mevt ve haberden neş’et eden bu hüzn-i elîme karşı havl ve kalb ve rûhumdan zâil olanların yerini dolduracak olan tesellîyi verecek kuvvet ancak Sendedir. Çünki her şeye karşı kâfî gelen fakat her şey kendisine kâfî gelemeyen Zât ancak Sensin.
İlâhî! Benim, evim ve menzilim gibi olan dünyamla şiddetli bir alâkam vardır. Bununla berâber “O’nun üzerindeki herkes fânîdir. Celâl ve ikrâm sâhibi Rabbinin zâtı ise bâkî kalır” (Rahmân Sûresi, 55:27) âyeti, benim bu evimin harâb olacağını ve bu yıkılacak olan evde kendileriyle berâber oturduğum mahbûblarımın zevâl bulacağını i’lân ediyor. Bu korkunç musîbete karşı ve göçüp giden ahbâbdan ayrılıklara bile karşı havl ve bunlara karşı bana tesellî verecek ve onların yerine geçecek kuvvet ancak Sendedir, ey tecelliyât-ı rahmetinden bir cilve, benden ayrılan her şeyin yerine geçebilen Zât!
İlâhî! Mâhiyetimin câmiiyeti ve bana in’âm ettiğin cihâzâtımın gâyet kesreti i’tibâriyle alâkalarım ve kâinâta ve envâına şiddetli ihtiyâclarım vardır. Bunlar berâber “O’nun zâtından başka her şey helâk olucudur. Hüküm O’nundur ve ancak O’na döndürüleceksiniz.” (Kasas Sûresi, 28:88) Âyeti beni tehdîd eder ve eşyâlarla olan pek çok alâkamı keser. Ve her bir alâkanın kesilmesiyle, rûhumda bir yara ve ma’nevî bir elem oluşur. İşte bu hadsiz yaralara karşı havl ve onları tedâvî edecek kuvvet ancak Sendedir, ey her şeye kâfî gelen ve bütün eşyâ, teveccüh-i rahmetinden bir tek şeye kâfî gelemeyen Zât, ey bir şey için olduğunda her şey o şey için olan ve o şey için olmadığında o şey için hiçbir şey olmayan Zât!
İlâhî! Cismânî şahsiyetimle şiddetli alâkam ve ibtilâ ve meftûniyetim var. Öyle ki, sanki cismim, zâhirî nazarımda bütün âmâl ve metâlibimin tavanına bir direktir. Bende bekâya karşı şiddetli aşk var. Bununla berâber cismim ne demir ne de taştandır ki filcümle devâm etsin. Bi’lakis her ân dağılmak üzere bulunan et ve kan ve kemiktendir. Yine bununla berâber hayâtım cismim gibi iki tarafı sınırlıdır, yakın bir zamânda mevtin hâtemiyle mühürlenecektir. Bununla berâber ihtiyârlıktan başım beyâz âlev aldı. Hastalık sırtımı ve göğsümü darbelemiştir. Bu hâlden dolayı ben üzüntü, sıkıntı, ızdırâb, teellüm ve şiddetli hüzün içindeyim. Bu korkunç hâle karşı havl ve beni üzen şeylere karşı beni tesellî edecek ve benden kaybolan şeyleri telâfî edecek ve benden geçip giden şeylerin yerine geçebilecek kuvvet ancak Sendedir, ey Bâkî olan ve bâkî isimlerinden bir isme yapışan kimse, kendisinin bekâsı ve ibkâsı ile bâkî olan Rabbim!18 Mayıs 2018: 09:49 #823568Anonim
ﺍِﻟَﻬِﻰ ﻟِﻰ ﻭَ ﻟِﻜُﻞِّ ﺫِﻯ ﺣَﻴَﺎﺓٍ ﺧَﻮْﻑٌ ﺷَﺪِﻳﺪٌ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻤَﻮْﺕِ ﻭَ ﺍﻟﺰَّﻭَﺍﻝِ ﺍﻟﻠَّﺬَﻳْﻦِ ﻟﺎَ ﻣَﻔَﺮَّ ﻣِﻨْﻬُﻤَﺎ ﻭَ ﻟِﻰَ ﻣُﺤَﺒَّﺔٌ ﺷَﺪِﻳﺪَﺓٌ ﻟِﻠْﺤَﻴَﺎﺓِ ﻭَ ﺍﻟْﻌُﻤْﺮِ ﺍﻟﻠَّﺬَﻳْﻦِ ﻟﺎَ ﺩَﻭَﺍﻡَ ﻟَﻬُﻤَﺎ؛ ﻣَﻊَ ﺍَﻥَّ ﺗَﺴَﺎﺭُﻉَ ﺍﻟْﻤَﻮْﺕِ ﺍِﻟَﻰ ﺍَﺟْﺴَﺎﻣِﻨَﺎ ﺑِﻬُﺠُﻮﻡِ ﺍْﻟﺎَﺟَﺎﻝِ ﻟﺎَ ﻳُﺒْﻘِﻰ ﻟِﻰ ﻭَ ﻟﺎَ ِﻟﺎَﺣَﺪٍ ﺍَﻣَﻠﺎً ﻣِﻦَ ﺍْﻟﺎَﻣَﺎﻝِ ﺍﻟﺪُّﻧْﻴَﻮِﻳَّﺔِ ﺍِﻟﺎَّ ﻭَ ﻳَﻘْﻄَﻌُﻬَﺎ ﻭَ ﻟﺎَ ﻟَﺬَّﺓً ﺍِﻟﺎَّ ﻭَ ﻳَﻬْﺪِﻣُﻬَﺎ، ﻓَﻠﺎَ ﺣَﻮْﻝَ ﻋَﻦْ ﺗِﻠْﻚَ ﺍﻟْﺒَﻠِﻴَّﺔِ ﺍﻟْﻬَﺎﺋِﻠَﺔِ ﻭَ ﻟﺎَ ﻗُﻮَّﺓَ ﻋَﻠَﻰ ﻣَﺎ ﻳُﺴَﻠِّﻴﻨَﺎ ﻋَﻨْﻬَﺎ ﺍِﻟﺎَّ ﺑِﻚَ ﻳَﺎ ﺧَﺎﻟِﻖَ ﺍﻟْﻤَﻮْﺕِ ﻭَ ﺍﻟْﺤَﻴَﻮﺓِ ﻭَ ﻳَﺎ ﻣَﻦْ ﻟَﻪُ ﺍﻟْﺤَﻴَﺎﺓُ ﺍﻟﺴَّﺮْﻣَﺪِﻳَّﺔُ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﻣَﻦْ ﺗَﻤَﺴَّﻚَ ﺑِﻪِ ﻭَ ﺗَﻮَﺟَّﻪَ ﺍِﻟَﻴْﻪِ ﻭَ ﻳَﻌْﺮِﻓُﻪُ ﻭَ ﻳُﺤِﺒُّﻪُ ﻳَﺪُﻭﻡُ ﺣَﻴَﺎﺗُﻪُ ﻭَ ﻳَﻜُﻮﻥُ ﺍﻟْﻤَﻮْﺕُ ﻟَﻪُ ﺗَﺠَﺪُّﺩَ ﺣَﻴَﺎﺓٍ ﻭَ ﺗَﺒْﺪِﻳﻞَ ﻣَﻜَﺎﻥٍ ﻓَﺎِﺫًﺍ ﻓَﻠﺎَ ﺣُﺰْﻥَ ﻟَﻪُ ﻭَ ﻟﺎَ ﺍَﻟَﻢَ ﻋَﻠَﻴْﻪِ ﺑِﺴِﺮِّ ﴿ﺍَﻟﺎَ ﺍِﻥَّ ﺍَﻭْﻟِﻴَﺎﺀَ ﺍﻟﻠَّﻪ*ِ ﻟﺎَ ﺧَﻮْﻑٌ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﻭَ ﻟﺎَ ﻫُﻢْ ﻳَﺤْﺰَﻧُﻮﻥَ( ٭ …
40 ﻟﺎَ ﺣَﻮْﻝَ ﻭَﻟﺎَ ﻗُﻮَّﺓَ nin merâtibindeki yirmi mertebe başta yazılacaktı. Âhirde yazacağım diye te’hîr etmiştim. Âhire geldiğimiz vakit şimdilik teehhür etti. Çünki îzâh ile olsa çok uzun olurdu. Kendime mahsûs yalnız işâretlerle yazılsa idi, istifade az olurdu. Başka vakte ta’lîk edildi.
İlâhî Benim ve bütün zîhayâtın, kendilerinden kaçış olmayan ölüm ve zevâle karşı şiddetli bir korkumuz var. Ve benim, devâmları olmayan ömür ve hayâta karşı şiddetli bir muhabbetim var. Bununla berâber ecellerin bizim cisimlerimize hücûmuyla mevtin sür’ati, ne bende başka birinde, kesip attığı hâric dünyevî emellerden ne hiçbir emel ve tahrîb ettiği hâric ne de bir lezzet bırakır. Bu korkunç belâya karşı havl ve buna karşı bizi tesellî edecek kuvvet ancak Sendedir, ey Hâlık-ı mevt ve hayât! Ey hayât-ı sermediye sâhibi olan ve kendisine temessük eden ve kendisine yönelenin ve kendisini tanıyan ve kendisini sevenin hayâtının devâm ettiği ve ölümün ona teceddüd-i hayât ve tebdîl-i mekân olduğu zât! Öyle ise “Dikkat edin! Şübhesiz Allâh’ın Velî (kul)larına hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun (da) olmayacaklardır” sırrıyla, ona ne hüzün vardır ve ona ne de elem vardır.
İlâhî! Nev’im ve cinsimden dolayı benim göklerde ve yerde olan teellümât ve temenniyât ile ve onların ahvâli ile alâkalarım var. Fakat hiçbir cihetle onlara emrimi dinletecek ve emelimi bu cirimlere teblîğ edecek kuvvet bende yok. Bu belâlara ve alâkalara karşı havl ancak Sendedir, ey Göklerin ve yerin Rabbi ve ey onları sâlih kullarına teshîr eden Zât!
İlâhî! Benim ve bütün akıl sâhiblerinin, geçmiş zamânlar ve gelecek vakitlerle alâkalarımız var. Bununla berâber biz daracık bir zamân-ı hâzırda hapsolunduk; mâzî ve müstakbel zamânın en ednâsına bile ellerimiz yetişmez ki, bizi sevindirecek bir şeyi bundan celb edelim yâhûd bizi üzecek bir şeyi bundan def’ edelim.
Bu hâle karşı havl ve o hâlin en güzel hâle tahvîline yetecek kuvvet ancak Sendedir, ey asırların ve zamânların Rabbi!
İlâhî! Benim fıtratımda ve her bir ferdin fıtratlarında, ebedü’l-âbâda uzanan ebedî emeller ve sermedî matlablar var. Çünki fıtratımıza öyle acîb ve câmi’ bir isti’dâd tevdî’ etmişsin ki, onda, dünyâ ve içindekilerin kendilerini doyuramayacağı bir ihtiyâc ve bir muhabbet vardır. Bu ihtiyâc ve bu muhabbet bâkî cennetten başka hiçbir şeye râzı olmaz ve bu isti’dâd saâdet-i ebediye yurdundan başka hiçbir şeyle tatmîn olmaz, ey dünyâ ve âhiretin Rabbi! Ve ey Cennetin ve dâr-ı karârın Rabbi!
“Seni (her türlü noksânlıktan) tenzîh ederiz; senin bize öğrettiklerinden başka bizim için bir ilim yoktur. Şübhe yok ki Alîm, Hakîm ancak sensin.” (Bakara Sûresi, 2:32.)
“Bizi buna (bu mükâfâta vesîle olan amellere) hidâyet eden Allâh’a hamd olsun; eğer Allâh bizi hidâyete erdirmeseydi, doğru yolu bulamazdık. Gerçekten Rabbimizin peygamberleri (bize) hakkı getirmişlerdir.” (A’râf Sûresi, 1:43.)
Allâhım, ümmetimin hasenâtı adedince, Efendimiz Muhammed’e ve âl ve ashâbına salât ve selâm et. Âmîn. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allâh’a mahsûstur.
(Osmanlıca Lem’alar sh: 737)18 Mayıs 2018: 09:51 #823569Anonim
ﺍَﻟْﺒَﺎﺏُ ﺍﻟﺴَّﺎﺑِﻊُ
Yedinci Bâb
Neşhedü en Lâ ilâhe illallahü ve enne Muhammeden resulullah hakkındadır.
ﻣَﻘَﺎﻣَﺎﻥِ
İki makamdır
ﺍَﻟْﻤَﻘَﺎﻡُ ﺍْﻟﺎَﻭَّﻝُ
ﻓِﻰ ﺷَﻬَﺎﺩَﺓِ ﻧَﺸْﻬَﺪُ ﺍَﻥْ ﻟﺎَ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻟﺎَّ ﺍﻟﻠَّﻪ*ُ ﻭَ ﺍَﻥَّ ﻣُﺤَﻤَّﺪًﺍ ﺭَﺳُﻮﻝُ ﺍﻟﻠَّﻪ*ِ …
41 Bu ikinci şehâdette herbir kelime nübüvvet-i Ahmediyenin(asm) birer hak bürhânına îmâ ettiği ve birer vazîfe-i nübüvvete ve birer makâmât-ı Muhammediyeye(asm) işâret ettiği gibi birinci şehâdette herbir fıkra dahi küllî çok berâhîn-i vahdâniyete delâlet ettiğinden gûyâ herbiri hem benim şâhidim hem benimle şehâdet eder ve ben onların lisân-ı hâl ile şehâdetlerini lisân-ı kâle niyetimle kalb edip berâber şehâdet getiriyoruz demektir.
ﺍَﻟﻠَّﻬُﻢَّ ﻳَﺎ ﺣَﻔِﻴﻆُ ﻳَﺎ ﺣَﺎﻓِﻆُ ﻳَﺎ ﺧَﻴْﺮَ ﺍﻟْﺤَﺎﻓِﻈِﻴﻦَ ﻧَﺴْﺘَﻮْﺩِﻉُ ﺣِﻔْﻈَﻚَ ﻭَ ﺣِﻤَﺎﻳَﺘَﻚَ ﻭَ ﺭَﺣْﻤَﺘَﻚَ ﻫَﺬِﻩِ ﺍﻟﺸَّﻬَﺎﺩَﺍﺕِ ﺍﻟَّﺘِﻰ ﺍَﻧْﻌَﻤْﺘَﻬَﺎ ﻋَﻠَﻴْﻨَﺎ ﻓَﺎﺣْﻔَﻈْﻬَﺎ ﺍِﻟَﻰ ﻳَﻮْﻡِ ﺍﻟْﺤَﺸْﺮِ ﻭَ ﺍﻟْﻤِﻴﺰَﺍﻥِ ﺍَﻣِﻴﻦَ ﻭَ ﺍﻟْﺤَﻤْﺪُ ِﻟﻠَّﻪ*ِ ﺭَﺏِّ ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻤِﻴﻦَ ٭
Birinci Makâm
“Şehâdet ederiz ki Allâh’dan başka ilâh yoktur ve Muhammed (asm) Allâh’ın Resûlüdür” cümlesinin şehâdeti hakkındadır.
Allâhım! Ey seçilmiş olan Muhammed’in (asm) Rabbi, Ey cennetin ve cehennemin Rabbi, Ey peygamberlerin ve hayırlı kimselerin Rabbi, Ey sıddîkların ve ebrârın Rabbi, Ey küçüklerin ve büyüklerin Rabbi, Ey habbelerin ve meyvelerin Rabbi, Ey nehirlerin ve ağaçların Rabbi, Ey sahrâların ve ovaların Rabbi, Ey kölelerin ve hürlerin Rabbi, Ey gecenin ve gündüzün Rabbi.
Akşamladık ve sabâhladık, Seni şâhid tutarız; Senin bütün mukaddes sıfatlarını şâhid tutarız; Senin bütün esmâ-yı hüsnânı şâhid tutarız; Senin bütün yüce meleklerini şâhid tutarız; Senin çeşitli mahlûkâtının hepsini şâhid tutarız; Senin büyük peygamberlerinin hepsini ve Senin büyük velîlerinin hepsini ve Senin yüksek asfiyânın hepsini şâhid tutarız; Senin sayısız ve saymakla bitmez tekvînî âyetlerinin hepsini şâhid tutarız; Senin müzeyyen, mevzûn, manzûm, mütemâsil masnûâtının hepsini şâhid tutarız; Senin âciz, câmid, câhil olan fakat havl ve tavlinle ve emir ve izninle acîb ve muntazam vazîfeleri taşıyan kâinât zerrelerinin hepsini şâhid tutarız; basît ve câmid şeylerden olan zerrâtın, mütenevvi’, muntazam, sağlam ve san’atlı hadsiz mürekkebâtının hepsini şâhid tutarız; hayât mâddeleri gâyet ihtilât içinde karışık olan ve gâyet imtiyâz içinde def’aten birbirinden ayrılan nâmî mevcûdâtın terekkübâtının hepsini şâhid tutarız; enbiyâ ve evliyânın sultânı, mahlûkâtın en efdali ve apaçık mu’cizelerin sâhibi olan Habîb-i Ekrem’ini -salavât ve teslîmâtın en üstünü O’nun ve âlinin üzerine olsun- şâhid tutarız; apaçık âyetler ve nûrlu bürhânlar ve vâzıh delîller ve parlak nûrlar sâhibi olan Furkân-ı Hakîm’ini şâhid tutarız:
Bizim hepimiz şehâdet ederiz ki, sen ancak Vâcibü’l-Vücûd, Vâhid, Ehad, Ferd, Samed, Hay, Kayyûm, Alîm, Hakîm, Kadîr, Mürîd, Semî’, Basîr, Rahmân, Rahîm, Adl, Hakem, Muktedir ve Mütekellim olan Allâh’sın ve bütün güzel isimler Senindir.
Yine şehâdet ederiz ki, tek başına senden başka ilâh yoktur. Senin şerîkin yoktur. Ve sen her şeye hakkıyla kadîrsin ve her şeyi hakkıyla bilensin.
Yine yukarıda geçenlerin hepsi ile ve yukarıda geçenlerin hepsiyle berâber şehâdet ederiz ki, Muhammed (asm) Senin kulun, peygamberin, seçkin kulun, halîlin, mülkünün cemâli, san’atının melîki, inâyetinin gözü, hidâyetinin güneşi, muhabbetinin lisânı, rahmetinin misâli, mahlûkâtının nûru, mevcûdâtının şerefi, kâinâtının tılsımının keşşâfı, saltanat-ı rubûbiyetinin dellâlı, isimlerinin hazînelerinin ta’rîf edicisi, kullarına Senin emirlerinin ta’lîm edicisi, kitâb-ı kâinâtın âyetlerinin müfessiri, Senin medâr-ı şühûdun ve işhâdın, kendi cemâline ve esmâna olan muhabbetinin ve san’atına ve masnûâtına ve mahlûkâtının mehâsinine olan muhabbetinin âyînesi, âlemlere rahmet olarak ve âlemler sarâyının nakışlarındaki boya san’atının hikmetiyle saltanat-ı rubûbiyetindeki mehâsin-i kemâlâtı beyân etmek ve âlemler kitâbının satırlarındaki âyetlerin kelimelerindeki hikmetlerin işâretleriyle Senin isimlerinin hazînelerini ta’rîf etmek ve marziyâtını beyân etmek için gönderdiğin habîbin ve resûlündür, ey göklerin ve yerlerin Rabbi! Ona ve âline ve ashâbına ve ihvânına, her anda ve zamânda milyonlar salât ve selâm olsun.
Ey Hafîz, ey Hâfız, ey Hayru’l-Hâfızîn olan Allâhım, bize ihsân ettiğin bu şehâdetleri Senin hıfzına, Senin himâyene ve Senin rahmetine tevdî’ ediyoruz. Haşir ve mîzân gününe kadar onları hıfz eyle. Âmîn Hamd âlemlerin Rabbi olan Allâh’a mahsûstur.
(Osmanlıca Lem’alar sh: 740)18 Mayıs 2018: 09:52 #823570Anonim
ﺍَﻟْﻤَﻘَﺎﻡُ ﺍﻟﺜَّﺎﻧِﻰ
ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ِﻟﻠَّﻪ*ِ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﴿٢٤﴾ ﺩَﻝَّ ﻋَﻠَﻰ ﻭُﺟُﻮﺏِ ﻭُﺟُﻮﺩِﻩِ ﻭَ ﺩَﻝَّ ﺍﻟﻨَّﺎﺱَ ﻋَﻠَﻰ ﺍَﻭْﺻَﺎﻑِ ﺟَﻠﺎَﻟِﻪِ ﻭَ ﺟَﻤَﺎﻟِﻪِ ﻭَ ﻛَﻤَﺎﻟِﻪِ ﻭَ ﺷَﻬِﺪَ ﻋﻠَﻰ ﺍَﻧَّﻪُ ﻭَﺍﺣِﺪٌ ﻓَﺮْﺩٌ ﺻَﻤَﺪٌ ﺍَﻟﺸَّﺎﻫِﺪُ ﺍﻟﺼَّﺎﺩِﻕُ ﺍﻟْﻤُﺼَﺪَّﻕُ ﻭَ ﺍﻟْﺒُﺮْﻫَﺎﻥُ ﺍﻟﻨَّﺎﻃِﻖُ ﺍﻟْﻤُﺤَﻘَّﻖُ ﺳَﻴِّﺪُ ﺍْﻟﺎَﻧْﺒِﻴَﺎﺀِ ﻭَ ﺍﻟْﻤُﺮْﺳَﻠِﻴﻦَ ٭ ﺍَﻟْﺤَﺎﻭِﻯ ﻟِﺴِﺮِّ ﺍِﺟْﻤَﺎﻋِﻬِﻢْ ﻭَ ﺗَﺼْﺪِﻳﻘِﻬِﻢْ ﻭَ ﻣُﻌْﺠِﺰَﺍﺗِﻬِﻢْ ٭ ﻭَ ﺍِﻣَﺎﻡُ ﺍْﻟﺎَﻭْﻟِﻴَﺎﺀِ ﻭَ ﺍﻟﺼِّﺪِّﻳﻘِﻴﻦَ ٭ ﺍَﻟْﺤَﺎﻭِﻯ ﻟِﺴِﺮِّ ﺍِﺗِّﻔَﺎﻗِﻬِﻢْ ﻭَ ﺗَﺤْﻘِﻴﻘِﻬِﻢْ ﻭَ ﻛَﺮَﺍﻣَﺎﺗِﻬِﻢْ ٭ ﺫُﻭ ﺍْﻟﺎِﺭْﻫَﺎﺻَﺎﺕِ ﺍﻟْﺨَﺎﺭِﻗَﺔِ ﻭَ ﺍﻟْﻤُﻌْﺠِﺰَﺍﺕِ ﺍﻟْﺒَﺎﻫِﺮَﺓِ ﻭَ ﺍﻟْﺒَﺮَﺍﻫِﻴﻦِ ﺍﻟْﻘَﺎﻃِﻌَﺔِ ﺍﻟْﻮَﺍﺿِﺤَﺔِ ٭ ﺫُﻭ ﺍْﻟﺎَﺧْﻠﺎَﻕِ ﺍﻟْﻌَﺎﻟِﻴَﺔِ ﻓِﻰ ﺫَﺍﺗِﻪِ ٭ ﻭَ ﺍﻟْﺨِﺼَﺎﻝِ ﺍﻟْﻐَﺎﻟِﻴَﺔِ ﻓِﻰ ﻭَﻇِﻴﻔَﺘِﻪِ ٭ ﻭَ ﺍﻟﺴَّﺠَﺎﻳَﺎ ﺍﻟﺴَّﺎﻣِﻴَﺔِ ﻓِﻰ ﺷَﺮِﻳﻌَﺘِﻪِ ٭ ﻣَﻬْﺒَﻂُ ﺍﻟْﻮَﺣْﻰِ ﺍﻟﺮَّﺑَّﺎﻧِﻰِّ ﺑِﺎِﺟْﻤَﺎﻉِ ﺍﻟْﻤُﻨْﺰِﻝِ ﺑِﺘَﻮْﻓِﻴﻖٍ ﻟَﻪُ ٭ ﻭَ ﺍﻟْﻤُﻨْﺰَﻝُِ ﺑِﺎِﻋْﺠَﺎﺯِﻩِ ٭ ﻭَ ﺍﻟْﻤُﻨْﺰَﻝِ ﻋَﻠَﻴْﻪِ ﺑِﻘُﻮَّﺓِ ﺍِﻳﻤَﺎﻧِﻪِ ٭ ﻭَ ﺍﻟْﻤُﻨْﺰَﻝِ ﺍِﻟَﻴْﻬِﻢْ ﺑِﻜُﺸُﻮﻓِﻬِﻢْ ﻭَ ﺗَﺤْﻘِﻴﻘَﺎﺗِﻬِﻢْ ٭ ﺳَﻴَّﺎﺭُ ﻋَﺎﻟَﻢِ ﺍﻟْﻐَﻴْﺐِ ﻭَ ﺍﻟْﻤَﻠَﻜُﻮﺕِ ٭ ﻣُﺸَﺎﻫِﺪُ ﺍْﻟﺎَﺭْﻭَﺍﺡِ ﻭَ ﻣُﺼَﺎﺣِﺐُ ﺍﻟْﻤَﻠَﺌِﻜَﺔِ ﻣُﺮْﺷِﺪُ ﺍﻟْﺠِﻦِّ ﻭَ ﺍْﻟﺎِﻧْﺲِ ٭ ﻭَ ﺍَﻧْﻮَﺭُ ﺛَﻤَﺮَﺍﺕِ ﺷَﺠَﺮَﺓِ ﺍﻟْﺨِﻠْﻘَﺔِ ٭ ﺳِﺮَﺍﺝُ ﺍﻟْﺤَﻖِّ ٭ ﺑُﺮْﻫَﺎﻥُ ﺍﻟْﺤَﻘِﻴﻘَﺔِ ٭ ﻟِﺴَﺎﻥُ ﺍﻟْﻤُﺤَﺒَّﺔِ ٭ ﻣِﺜَﺎﻝُ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﺔِ ٭ ﻛَﺎﺷِﻒُ ﻃِﻠْﺴِﻢِ ﺍﻟْﻜَﺎﺋِﻨَﺎﺕِ ٭ ﺣَﻠﺎَّﻝُ ﻣُﻌَﻤَّﺎﺀِ ﺍﻟْﺨِﻠْﻘَﺔِ ٭ﺩَﻟﺎَّﻝُ ﺳَﻠْﻄَﻨَﺔِ ﺍﻟﺮُّﺑُﻮﺑِﻴَّﺔِ ٭ ﻣَﺪَﺍﺭُ ﻇُﻬُﻮﺭِ ﻣَﻘَﺎﺻِﺪِ ﺧَﺎﻟِﻖِ ﺍﻟْﻜَﺎﺋِﻨَﺎﺕِ ﻓِﻰ ﺧَﻠْﻖِ ﺍﻟْﻤَﻮْﺟُﻮﺩَﺍﺕِ ٭ ﻭَ ﻭَﺍﺳِﻄَﺔُ ﺗَﻈَﺎﻫُﺮِ ﻛَﻤَﺎﻟﺎَﺕِ ﺍﻟْﻜَﺎﺋِﻨَﺎﺕِ ﺍَﻟْﻤُﺮْﻣِﺰُ ﺑِﺸَﺨْﺼِﻴَّﺘِﻪِ ﺍﻟْﻤَﻌْﻨَﻮِﻳَّﺔِ ﺍِﻟَﻰ ﺍَﻧَّﻪُ ﻧُﺼْﺐَ ﻋَﻴْﻦِ ﻓَﺎﻃِﺮِ ﺍﻟْﻜَﻮْﻥِ ﻓِﻰ ﺧَﻠْﻖِ ﺍﻟْﻜَﺎﺋِﻨَﺎﺕِ ﴿ﻳَﻌْﻨِﻰ ﺍَﻥَّ ﺍﻟﺼَّﺎﻧِﻊَ ﻧَﻈَﺮَ ﺍِﻟَﻴْﻪِ ﻭَ ﺧَﻠَﻖَ ِﻟﺎَﺟْﻠِﻪِ ﻭَ ِﻟﺎَﻣْﺜَﺎﻟِﻪِ ﻫَﺬَﺍ ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻢَ﴾ ٭ ﺫُﻭ ﺍﻟﺪِّﻳﻦِ ﻭَ ﺍﻟﺸَّﺮِﻳﻌَﺔِ ﻭَ ﺍْﻟﺎِﺳْﻠﺎَﻣِﻴَّﺔِ ﺍﻟَّﺘِﻰ ﻫِﻰَ ﺑِﺪَﺳَﺎﺗِﻴﺮِﻫَﺎ ﺍَﻧْﻤُﻮﺫَﺝُ ﺩَﺳَﺎﺗِﻴﺮِ ﺍﻟﺴَّﻌَﺎﺩَﺓِ ﻓِﻰ ﺍﻟﺪَّﺍﺭَﻳْﻦِ ٭ ﻛَﺎَﻥَّ ﺫَﻟِﻚَ ﺍﻟﺪِّﻳﻦَ ﻓِﻬْﺮِﺳْﺘَﺔٌ ﺍُﺧْﺮِﺟَﺖْ ﻣِﻦْ ﻛِﺘَﺎﺏِ ﺍﻟْﻜَﺎﺋِﻨَﺎﺕِ ٭ ﻓَﻜَﺎَﻥَّ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍَﻥَ ﺍﻟْﻤُﻨْﺰَﻝَ ﻋَﻠَﻴْﻪِ ﻗِﺮَﺍﺋَﺔٌ ِﻟﺎَﻳَﺎﺕِ ﺍﻟْﻜَﺎﺋِﻨَﺎﺕِ ﺍَﻟْﻤُﺸِﻴﺮُ ﺩِﻳﻨُﻪُ ﺍﻟْﺤَﻖُّ ﺍِﻟَﻰ ﺍَﻧَّﻪُ ﻧِﻈَﺎﻡُ ﻧَﺎﻇِﻢِ ﺍﻟْﻜَﻮْﻥِ ٭ ﻓَﻨَﺎﻇِﻢُ ﻫَﺬِﻩِ ﺍﻟْﻜَﺎﺋِﻨَﺎﺕِ ﺑِﻬَﺬَﺍ ﺍﻟﻨِّﻈَﺎﻡِ ﺍْﻟﺎَﺗَﻢِّ ﺍْﻟﺎَﻛْﻤَﻞِ ﻫُﻮَ ﻧَﺎﻇِﻢُ ﺫَﻟِﻚَ ﺍﻟﺪِّﻳﻦِ ﺍﻟْﺠَﺎﻣِﻊِ ﺑِﻬَﺬَﺍ ﺍﻟﻨَّﻈْﻢِ ﺍْﻟﺎَﺣْﺴَﻦِ ﺍْﻟﺎَﺟْﻤَﻞِ ﺳَﻴِّﺪُﻧَﺎ ﻧَﺤْﻦُ ﻣَﻌَﺎﺷِﺮَ ﺑَﻨِﻰ ﺍَﺩَﻡَ ﻭَ ﻣُﻬْﺪِﻳﻨَﺎ ﺍِﻟَﻰ ﺍْﻟﺎِﻳﻤَﺎﻥِ ﻧَﺤْﻦُ ﻣَﻌَﺎﺷِﺮَ ﺍﻟْﻤُﺆْﻣِﻨِﻴﻦَ ﻣُﺤَﻤَّﺪٌ ﺍﺑْﻦُ ﻋَﺒْﺪِ ﺍﻟﻠَّﻪ* ﺍِﺑْﻦِ ﻋَﺒْﺪِ ﺍﻟْﻤُﻄَّﻠِﺐِ ﻋَﻠَﻴْﻪِ ﻭَ ﻋَﻠَﻰ ﺍَﻟِﻪِ ﺍَﻓْﻀَﻞُ ﺍﻟﺼَّﻠَﻮَﺍﺕِ ﻭَ ﺍَﺗَﻢُّ ﺍﻟﺘَّﺴْﻠِﻴﻤَﺎﺕِ ﻣَﺎﺩَﺍﻣَﺖِ ﺍْﻟﺎَﺭْﺽُ ﻭَ ﺍﻟﺴَّﻤَﻮَﺍﺕُ ٭ ﻓَﺎِﻥَّ ﺫَﻟِﻚَ ﺍﻟﺸَّﺎﻫِﺪَ ﻳَﺸْﻬَﺪُ ﻋَﻦِ ﺍﻟْﻐَﻴْﺐِ ﻓِﻰ ﻋَﺎﻟَﻢِ ﺍﻟﺸَّﻬَﺎﺩَﺓِ ﻋَﻠَﻰ ﺭُﺅُﺱِ ﺍْﻟﺎَﺷْﻬَﺎﺩِ ﺑِﻄَﻮْﺭِ ﺍﻟْﻤُﺸَﺎﻫِﺪِ ٭
42 Bu makâmın îzâhı Ondokuzuncu Mektûb olan Mu’cizât-ı Ahmediye(asm) risâlesinin âhirindedir. Şu makâmın herbir kaydı herbir kelimesi risâlet-i Ahmediyenin(asm) birer delîline işâret eder ve Kur’ân-ı Hakîm’in Kelâmullâh olduğuna dâir olan bürhânlara îmâ eder. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ile Kur’ân, her ikisi vahdâniyet-i İlâhiyeye birer gâyet parlak delîl olarak burada zikredilmişlerdir.ﻧَﻌَﻢْ ﻳُﺸَﺎﻫَﺪُ ﺍَﻧَّﻪُ ﻳُﺸَﺎﻫِﺪُ ﺛُﻢَّ ﻳَﺸْﻬَﺪُ ﻣُﻨَﺎﺩِﻳًﺎ ِﻟﺎَﺟْﻴَﺎﻝِ ﺍﻟْﺒَﺸَﺮِ ﺧَﻠْﻒَ ﺍْﻟﺎَﻋْﺼَﺎﺭِ ﻭَ ﺍْﻟﺎَﻗْﻄَﺎﺭِ ﺑِﺎَﻋْﻠَﻰ ﺻَﻮْﺗِﻪِ ٭
ﻧَﻌَﻢْ ﻓَﻬَﺬَﺍ ﺻَﺪَﺍﺀُ ﺻَﻮْﺗِﻪِ ﻳُﺴْﻤَﻊُ ﻣِﻦْ ﺍَﻋْﻤَﺎﻕِ ﺍﻟْﻤَﺎﺿِﻰ ﺍِﻟَﻰ ﺷَﻮَﺍﻫِﻖِ ﺍْﻟﺎِﺳْﺘِﻘْﺒَﺎﻝِ ﻭَ ﺑِﺠَﻤِﻴﻊِ ﻗُﻮَّﺗِﻪِ ٭ ﻧَﻌَﻢْ ﻓَﻘَﺪْ ﺍِﺳْﺘَﻮْﻟَﻰ ﻋَﻠَﻰ ﻧِﺼْﻒِ ﺍْﻟﺎَﺭْﺽِ ٭ ﻭَ ﺍِﻧْﺼَﺒَﻎَ ﺑِﺼِﺒْﻐَﺘِﻪِ ﺍﻟﺴَّﻤَﺎﻭِﻳَّﺔِ ﺧُﻤْﺲُ ﺑَﻨِﻰ ﺍَﺩَﻡَ ٭ ﻭَ ﺩَﺍﻣَﺖْ ﺳَﻠْﻄَﻨَﺘُﻪُ ﺍﻟْﻤَﻌْﻨَﻮِﻳَّﺔُ ﺍَﻟْﻔًﺎ ﻭَ ﺛَﻠَﺜَﻤِﺎَﺓٍ ﻭَ ﺧَﻤْﺴِﻴﻦَ ﺳَﻨَﺔً ﻓِﻰ ﻛُﻞِّ ﺯَﻣَﺎﻥٍ ﻳَﺤْﻜُﻢُ ﻇَﺎﻫِﺮًﺍ ﻭَ ﺑَﺎﻃِﻨًﺎ ﻋَﻠَﻰ ﺛَﻠَﺜَﻤِﺎَﺓٍ ﻭَ ﺧَﻤْﺴِﻴﻦَ ﻣَﻠﺎَﻳِﻴﻦَ ﻣِﻦْ ﺭَﻋِﻴَّﺘِﻪِ ﺍﻟﺼَّﺎﺩِﻗَﺔِ ﺍﻟْﻤُﻄِﻴﻌَﺔِ ﺑِﺎِﻧْﻘِﻴَﺎﺩِ ﻧُﻔُﻮﺳِﻬِﻢْ ﻭَ ﻗُﻠُﻮﺑِﻬِﻢْ ﻭَ ﺍَﺭْﻭَﺍﺣِﻬِﻢْ ﻭَ ﻋُﻘُﻮﻟِﻬِﻢْ ِﻟﺎَﻭَﺍﻣِﺮِ ﺳَﻴِّﺪِﻫِﻢْ ﻭَ ﺳُﻠْﻄَﺎﻧِﻬِﻢْ ٭ ﻭَ ﺑِﻐَﺎﻳَﺔِ ﺟِﺪِّﻳَّﺘِﻪِ ﺑِﺸَﻬَﺎﺩَﺍﺕِ ﻗُﻮَّﺓِ ﺩَﺳَﺎﺗِﻴﺮِﻩِ ﺍﻟْﻤُﺴَﻤَّﺮَﺓِ ﻋَﻠَﻰ ﺻُﺨُﻮﺭِ ﺍﻟﺪُّﻫُﻮﺭِ ﻭَ ﻋَﻠَﻰ ﺟِﺒَﺎﻩِ ﺍْﻟﺎَﻗْﻄَﺎﺭِ ٭ ﻭَ ﺑِﻐَﺎﻳَﺔِ ﻭُﺛُﻮﻗِﻪِ ﺑِﺸَﻬَﺎﺩَﺓِ ﺯُﻫْﺪِﻩِ ﻭَ ﺍِﺳْﺘِﻐْﻨَﺎﺋِﻪِ ﻋَﻦِ ﺍﻟﺪُّﻧْﻴَﺎ ٭ ﻭَ ﺑِﻐَﺎﻳَﺔِ ﺍِﻃْﻤِﺌْﻨَﺎﻧِﻪِ ﻭَ ﻭُﺛُﻮﻗِﻪِ ﺑِﺸَﻬَﺎﺩَﺓِ ﺳِﻴَﺮِﻩِ ﻭَ ﺑِﻐَﺎﻳَﺔِ ﻗُﻮَّﺓِ ﺍِﻳﻤَﺎﻧِﻪِ ﺑِﺸَﻬَﺎﺩَﺓِ ﺍَﻧَّﻪُ ﺍَﻋْﺒَﺪُ ﻭَ ﺍَﺗْﻘَﻰ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻜُﻞِّ ﺑِﺎِﺗِّﻔَﺎﻕِ ﺍﻟْﻜُﻞِّ ﺷَﻬَﺎﺩَﺓً ﺟَﺎﺯِﻣَﺔً ﻣُﻜَﺮَّﺭَﺓً ﺑـِ ﴿ﻓَﺎﻋْﻠَﻢْ ﺍَﻧَّﻪُ ﻟﺎَ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻟﺎَّ ﺍﻟﻠَّﻪ*ُ﴾ ﺍَﻟَّﺬِﻯ ﺩَﻝَّ ﻋﻠَﻰ ﻭُﺟُﻮﺏِ ﻭُﺟُﻮﺩِﻩِ ﻭَ ﺻَﺮَّﺡَ ﺑِﺎَﻭْﺻَﺎﻑِ ﺟَﻠﺎَﻟِﻪِ ﻭَ ﺟَﻤَﺎﻟِﻪِ ﻭَ ﻛَﻤَﺎﻟِﻪِ ﻭَ ﺷَﻬِﺪَ ﻋَﻠَﻰ ﺍَﻧَّﻪُ ﻭَﺍﺣِﺪٌ ﺍَﺣَﺪٌ ﻓَﺮْﺩٌ ﺻَﻤَﺪٌ ﺍَﻟْﻔُﺮْﻗَﺎﻥُ ﺍﻟْﺤَﻜِﻴﻢُ ﺍَﻟْﺤَﺎﻭِﻯ ﻟِﺴِﺮِّ ﺍِﺟْﻤَﺎﻉِ ﻛُﻞِّ ﻛُﺘُﺐِ ﺍْﻟﺎَﻧْﺒِﻴَﺎﺀِ ﻭَ ﺍْﻟﺎَﻭْﻟِﻴَﺎﺀِ ﻭَ ﺍﻟْﻤُﻮَﺣِّﺪِﻳﻦَ ﺍﻟْﻤُﺨْﺘَﻠِﻔِﻴﻦَ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻤَﺸَﺎﺭِﺏِ ﻭَ ﺍﻟْﻤَﺴَﺎﻟِﻚِ ﺍﻟْﻤُﺘَّﻔِﻘَﺔِ ﻗُﻠُﻮﺏُ ﻫَﺆُﻟﺎَﺀِ ﻭَ ﻋُﻘُﻮﻝُ ﺍُﻭﻟَﺌِﻚَ ﺑِﺤَﻘَﺎﺋِﻖِ ﻛُﺘُﺒِﻬِﻢْ ﻋَﻠَﻰ ﺗَﺼْﺪِﻳﻖِ ﺍَﺳَﺎﺳَﺎﺕِ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍَﻥِ ﺍﻟْﻤُﻨَﻮَّﺭِ ﺟِﻬَﺎﺗُﻪُ ﺍﻟﺴِّﺖُّ ٭ ﺍِﺫْ ﻋَﻠَﻰ ﻇَﻬْﺮِﻩِ ﺳِﻜَّﺔُ ﺍْﻟﺎِﻋْﺠَﺎﺯِ ٭ ﻭَ ﻓِﻰ ﺑَﻄْﻨِﻪِ ﺣَﻘَﺎﺋِﻖُ ﺍْﻟﺎِﻳﻤَﺎﻥِ ٭ ﻭَ ﺗَﺤْﺘَﻪُ ﺑَﺮَﺍﻫِﻴﻦُ ﺍْﻟﺎِﺫْﻋَﺎﻥِ ٭ ﻭَ ﻫَﺪَﻓُﻪُ ﺳَﻌَﺎﺩَﺓُ ﺍﻟﺪَّﺍﺭَﻳْﻦِ ٭ ﻭَ ﻧُﻘْﻄَﺔُ ﺍِﺳْﺘِﻨَﺎﺩِﻩِ ﻣَﺤْﺾُ ﺍﻟْﻮَﺣْﻰِ ﺍﻟﺮَّﺑَّﺎﻧِﻰِّ ﺑِﺎِﺟْﻤَﺎﻉِ ﺍﻟْﻤُﻨْﺰِﻝِ ﺑِﺎَﻳَﺎﺗِﻪِ ٭ ﻭَ ﺍﻟْﻤُﻨْﺰَﻝِ ﺑِﺎِﻋْﺠَﺎﺯِﻩِ ٭
ﻭَ ﺍﻟْﻤُﻨْﺰَﻝِ ﻋَﻠَﻴْﻪِ ﺑِﻘُﻮَّﺓِ ﺍِﻳﻤَﺎﻧِﻪِ ﻭَ ﺍَﻣْﻨِﻴَّﺘِﻪِ …İkinci Makâm
Hamd, Allâh’a mahsûstur. O’nun Vücûb-ı Vücûduna öyle bir Zât delâlet eder, insânlara O’nun evsâf-ı Celâlini ve Cemâlini ve kemâlini öyle bir Zât gösterir.
Ve O’nun Vâhid ve Ferd ve Samed olduğuna öyle bir Zât şâhidlik eder ki, o, tasdîk olunmuş Şâhid-i Sâdık ve tahkîk olunmuş Bürhân-ı Nâtıktır. Enbiyâ ve mürselînin efendisidir ki, onların icmâ’larının ve tasdîklerinin ve mu’cizelerinin sırrını hâvîdir. Evliyâ ve sıddîkînin imâmıdır ki, onların ittifâklarının ve tahkîklerinin ve kerâmetlerinin sırrını hâvîdir.
Hârika irhâsât ve bâhir mu’cizât ve kat’î ve vâzıh bürhânlar sâhibidir.
Zâtında ahlâk-ı âliye, vazîfesinde hısâl-i gâliye ve şerîatinde secâyâ-yı sâmiye sâhibidir.
Vahyi indiren Zât-ı Zülcelâl’in ona tevfîki ile ve indirilen vahyin îcâzıyla ve kendisine vahiy indirilen Zâtın Ona kuvvet-i îmânı ile ve kendilerine vahiy indirilenlerin keşfiyâtları ve tahkîkâtlarıyla berâber icmâıyla, vahy-i Rabbânînin indiği yerdir.
Âlem-i gayb ve melekûtün seyyârıdır.
Ervâhı müşâhede ve melâikeye arkadaşlık eden ve cin ve insin Mürşidi olandır. Şecere-i hilkatin meyvelerinin en münevveridir.Hakkın sirâcı, hakîkatin bürhânı, muhabbetin lisânı, rahmetin misâli, kâinât tılsımının keşşâfı, muamma-yı hilkatin halledicisi, saltanat-ı rubûbiyetin dellâlıdır.
Hâlık-ı kâinâtın, mevcûdâtın hilkatindeki makâsıdının medâr-ı zuhûrudur. Kâinâtın kemâlâtının vâsıta-i tezâhürüdür.
Ma’nevî şahsiyetiyle, Fâtır-ı Kâinât’a kâinâtın hilkatinde nasbü’l-ayn olduğunu remzeden (yani Sâni’ ona bakmış ve O’nun ve emsâlinin hürmetine bu âlemi yaratmış)dır.
Düstûrlarıyla, her iki dünyâdaki saâdetin düstûrlarına enmûzec olan dîn ve şerîat ve islâmiyetin sâhibidir. Sanki bu dîn kitâb-ı kâinâttan çıkarılmış bir fihristedir. Kendisine indirilmiş olan Kur’ân ise, sanki kâinâtın âyâtını okumaktır. Hak dîni, kendisinin, kâinât Nâzımının nizâmı olduğuna işâret edendir. Çünki bu kâinâtı, bu nizâm-ı etemm ve ekmel ile tanzîm eden kim ise, bu nazm-ı ahsen ve ecmeli câmi’ olan bu dîni tanzîm eden de Odur.
Yer ve gökler devâm ettiği müddetçe salavâtın en efdali ve teslîmâtın en etemmi, biz Ademoğulları topluluğunun efendisi ve biz mü’minler topluluğunun îmâna hidâyet edicisi olan Abdullâh İbn-i Abdülmuttalib oğlu Muhammed’in üzerine olsun.
Çünki bu Şâhid, âlem-i şehâdette bütün şâhidlerin gözü önünde gaybe dâir, müşâhid tavrıyla şehâdet eder. Evet görülüyor ki, kendisi görür, sonra asırların ve aktârın arkasında en yüksek sadâsı ile beşer tâifelerine seslenerek şâhidlik eder.
Evet, bu O’nun, mâzînin derinliklerinden istikbâlin yüksek tepelerine kadar bütün kuvvetiyle işitilen sesinin sadâsıdır. Evet, o ses yerin yarısını istîlâ etti; benî-âdem’in beşte biri O’nun semâvî boyasıyla boyandı. Ma’nevî saltanatı 1350 sene devâm etti; her zamânda sâdık ve mutî’ raiyetinden 350 milyon kişi üzerinde, seyyidlerinin ve sultânlarının emirlerine nefislerinin ve kalblerinin ve rûhlarının ve akıllarının inkıyâdıyla zâhiren ve bâtınen hükmediyor.
Asırların kayaları üzerine ve aktârın meydânlarına çivilenmiş kuvvet-i düstûrlarının şehâdetiyle gâyet ciddiyetiyle zühdünün ve dünyâdan istiğnâsının şehâdetiyle gâyet vüsûku ile seyrinin şehâdetiyle gâyet itmi’nânı ve vüsûku ile herkesin ittifâkıyla herkesten daha fazla ibâdet eden ve daha fazla takvâ sâhibi oluşunun şehâdetiyle gâyet derecedeki kuvvet-i îmânı ile, “Gerçekten şunu bil ki, Allâh’dan başka ilâh yoktur” ile öyle kat’î ve mükerrer şehâdet eder ki, Furkân-ı Hakîm o Zât-ı Zülcelâl’in vücûb-ı vücûduna delâlet eder. O’nun celâlinin ve cemâlinin ve kemâlinin evsâfını tasrîh eder. Öyle bir Furkân-ı Hakîm ki, meşreblerde ve mesleklerde muhtelif, kalbleri ve akılları müttefik olan enbiyânın ve evliyânın ve muvahhidînin bütün kitâblarının sırr-ı icmâını hâvîdir. Çünki o kitâbların hakâiki, altı ciheti münevver olan Kur’ân’ın esâsâtını tasdîk ederler. Zîrâ Kur’ân’ın üstünde sikke-i i’câz, içinde hakâik-ı îmân, altında berâhîn-i iz’ân vardır. Hedefi saâdet-i dâreyndir. Nokta-i istinâdı ise, Onu indiren Zâtın, âyetleriyle, indirilen Kur’ân’ın, i’câzıyla, kendisine Kur’ân indirilen Zât’ın, ona kuvvet-i îmânı ve emniyetiyle ümmîliğiyle ve kemâl-i teslîmiyeti ve safvetiyle ve nüzûlü sırasında ma’lûm vaz’iyetiyle berâber icmâıyla mahz-ı vahy-i Rabbânîdir. O, bilyakîn mecma’-i hakâiktir. Bilbedâhe envâr-ı îmânın menbaıdır. Bilyakîn saâdetlere îsâl bilmüşâhede, kâmil meyveler sâhibidir. Farklı farklı emârelerden olan hads-i sâdık ile, meleklerin ve ins ve cinnin makbûlüdür. Âkıl ve kâmil olanların ittifâkıyla, aklî delîllerle müeyyeddir. Vicdânın ona itmi’nânının şehâdetiyle, fıtrat-ı selîme ile musaddaktır. Bilmüşâhede ebedî mu’cizedir. Basar-ı mutlak sâhibidir ki, eşyâyı kemâl-i vuzûh ile görür. Gaybı ve uzağı, hâzır ve yakîn gibi görür. Mutlak inbisât sâhibidir ki, mukarrabînden olan mele-i a’lâya bir dersi öğretir, etfâl-i beşere de bu dersin aynısını öğretir. Ta’lîmi ve ta’lîmâtı, yükseklerin en yükseğinden, basitlerin en basitine kadar zîşuûrun tabakâtına şâmil olur. “O’ndan başka ilâh yoktur” ve “Şunu bil ki, Allâh’dan başka ilâh yoktur” şeklindeki kat’î ve mükerrer bir şehâdetle, âlem-i şehâdette gaybın lisânıdır.
(Lem’alar sh: 304)18 Mayıs 2018: 10:04 #823571Anonim
Otuzuncu Lem’a
Bu Lem’a, 1935-36 yıllarında Eskişehir Hapishanesinde te’lif edilmiştir.
Otuzuncu Lem’anın Birinci Nüktesi
ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla
ﻭَﺍْﻟﺎَﺭْﺽَ ﻓَﺮَﺷْﻨَﺎﻫَﺎ ﻓَﻨِﻌْﻢَ ﺍﻟْﻤَﺎﻫِﺪُﻭﻥَ
Yeri de döşeyip düzenledik. Biz ne güzel donatıcıyız! (Zâriyat Sûresi, 51:48)
(Lem’alar sh: 307)
ﺍَﻟﻨَّﻈَﺎﻓَﺔُ ﻣِﻦَ ﺍْﻟﺎِﻳﻤَﺎﻥِ
“Temizlik îmândandır.” Bu hususta bir çok hadis rivâyet edilmiştir. (Müslim, Tahâret: 1; Dârimî, Vudû’: 2; Müsned, 5:342, 344; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 291)
ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻟِﻠَّﻪِ ﻋَﻠَﻰ ﺩِﻳﻦِ ﺍْﻟﺎِﺳْﻠﺎَﻡِ ﻭَ ﻛَﻤَﺎﻝِ ﺍْﻟﺎِﻳﻤَﺎﻥِ
Bize ihsan ettiği İslâm dini ve mükemmel iman nimeti sebebiyle Allah’a hamd olsun.
ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠَّﻪَ ﻳُﺤِﺐُّ ﺍﻟﺘَّﻮَّﺍﺑِﻴﻦَ ﻭَﻳُﺤِﺐُّ ﺍﻟْﻤُﺘَﻄَﻬِّﺮِﻳﻦَ
Muhakkak ki Allah çok tevbe edenleri ve temiz olanları sever. (Bakara Sûresi, 2:222)
(Lem’alar sh: 308)
Otuzuncu Lem’anın İkinci Nüktesi
ﻭَﺍِﻥْ ﻣِﻦْ ﺷَﻲْﺀٍ ﺍِﻟﺎَّ ﻋِﻨْﺪَﻧَﺎ ﺧَﺰَٓﺍﺋِﻨُﻪُ ﻭَﻣَﺎ ﻧُﻨَﺰِّﻟُﻪُٓ ﺍِﻟﺎَّ ﺑِﻘَﺪَﺭٍ ﻣَﻌْﻠُﻮﻡٍ
Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri Bizim yanımızda olmasın. Herşeyi Biz ancak belirli bir miktarla indiririz. (Hicr Sûresi, 15:21)
(Lem’alar sh: 310)
ﻭَﺍﻟﺴَّﻤَٓﺎﺀَ ﺭَﻓَﻌَﻬَﺎ ﻭَﻭَﺿَﻊَ ﺍﻟْﻤِﻴﺰَﺍﻥَ ٭ ﺍَﻟﺎَّ ﺗَﻄْﻐَﻮْﺍ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻤِﻴﺰَﺍﻥِ ٭ ﻭَﺍَﻗِﻴﻤُﻮﺍ ﺍﻟْﻮَﺯْﻥَ ﺑِﺎﻟْﻘِﺴْﻂِ ﻭَﻟﺎَ ﺗُﺨْﺴِﺮُﻭﺍ ﺍﻟْﻤِﻴﺰَﺍﻥَ
Gökyüzünü yükseltip nizam ve ölçü verdi. Tâ ki ölçüde sınırı aşmayasınız! Ölçüyü ve tartıyı adaletle yerine getirin ve âhiretteki mizanınızı ziyana düşürmeyin! (Rahmân Sûresi, 55:7-9)
(Lem’alar sh: 311)
Otuzuncu Lem’anın Üçüncü Nüktesi
ﺍُﺩْﻉُ ﺍِﻟَﻰ ﺳَﺒِﻴﻞِ ﺭَﺑِّﻚَ ﺑِﺎﻟْﺤِﻜْﻤَﺔِ
Rabbinin yoluna hikmetle çağır. (Nahl Sûresi, 16:125)
(Lem’alar sh: 316)
ﻛُﻠُﻮﺍ ﻭَ ﺍﺷْﺮَﺑُﻮﺍ ﻭَ ﻟﺎَ ﺗُﺴْﺮِﻓُﻮﺍ
Yiyin, için, fakat israf etmeyin. (A’râf Sûresi, 1:31)
(Lem’alar sh: 317)
ﻋَﻠَﻴْﻪِ ﻭَﻋَﻠَٓﻰ ﺍَﻟِﻪِ ﻭَﺻَﺤْﺒِﻪِ ﺍﻟﺼَّﻠﺎَﺓُ ﻭَﺍﻟﺴَّﻠﺎَﻡُ ﺑِﻌَﺪَﺩِ ﻋَﺎﺷِﺮَﺍﺕِ ﺍْﻟﺎَﻳَّﺎﻡِ ﻭَﺫَﺭَّﺍﺕِ ﺍْﻟﺎَﻧَﺎﻡِ
Günlerin âşireleri ve mahlûkatın zerreleri sayısınca Ona ve âl ve ashabına salât ve selâm olsun.
ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻚَ ﻟﺎَ ﻋِﻠْﻢَ ﻟَﻨَٓﺎ ﺍِﻟﺎَّ ﻣَﺎ ﻋَﻠَّﻤْﺘَﻨَٓﺎ ﺍِﻧَّﻚَ ﺍَﻧْﺖَ ﺍﻟْﻌَﻠِﻴﻢُ ﺍﻟْﺤَﻜِﻴﻢُ
Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin. (Bakara Sûresi, 2:32)
(Lem’alar sh: 318)
Otuzuncu Lem’anın Dördüncü Nüktesi
ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla
ﻗُﻞْ ﻫُﻮَ ﺍﻟﻠَّﻪُ ﺍَﺣَﺪٌ
De ki: O Allah birdir. (İhlâs Sûresi, 112:1)
(Lem’alar sh: 325)
ﻟَﻮْ ﻛَﺎﻥَ ﻓِﻴﻬِﻤَٓﺎ ﺍَﻟِﻬَﺔٌ ﺍِﻟﺎَّ ﺍﻟﻠَّﻪُ ﻟَﻔَﺴَﺪَﺗَﺎ
Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, ikisi de harap olup giderdi. (Enbiyâ Sûresi, 21:22)
ﻓَﺎﺭْﺟِﻊِ ﺍﻟْﺒَﺼَﺮَ ﻫَﻞْ ﺗَﺮَﻯ ﻣِﻦْ ﻓُﻄُﻮﺭٍ
Haydi, çevir gözünü: En küçük bir kusur görüyor musun? (Mülk Sûresi, 61:3)
(Lem’alar sh: 327)
ﻟﺎَ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻟﺎَّ ﻫُﻮَ
Ondan başka hiçbir ilâh yoktur. (Haşir Sûresi, 59:22)
ﺍَﻟﺴَّﺒَﺐُ ﻛَﺎﻟْﻔَﺎﻋِﻞِ
Bir şeye sebep olan, onu işleyen gibidir. [“Hayrın yolunu gösteren, onu işleyen gibidir” (Feyzü’l- Kadîr, c.3, s. 531, hadîs no: 4250; Keşfü’l-Hafâ, c. 1, s. 399.)
(Lem’alar sh: 328)
ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻚَ ﻟﺎَ ﻋِﻠْﻢَ ﻟَﻨَٓﺎ ﺍِﻟﺎَّ ﻣَﺎ ﻋَﻠَّﻤْﺘَﻨَٓﺎ ﺍِﻧَّﻚَ ﺍَﻧْﺖَ ﺍﻟْﻌَﻠِﻴﻢُ ﺍﻟْﺤَﻜِﻴﻢُ
Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin. (Bakara Sûresi, 2:32)
(Lem’alar sh: 329)
Otuzuncu Lem’anın Beşinci Nüktesi
ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla
ﻓَﺎﻧْﻈُﺮْ ﺍِﻟَٓﻰ ﺍَﺛَﺎﺭِ ﺭَﺣْﻤَﺖِ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﻛَﻴْﻒَ ﻳُﺤْﻴِﻰ ﺍْﻟﺎَﺭْﺽَ ﺑَﻌْﺪَ ﻣَﻮْﺗِﻬَﺎ ﺍِﻥَّ ﺫَﻟِﻚَ ﻟَﻤُﺤْﻴِﻰ ﺍﻟْﻤَﻮْﺗَﻰ ﻭَﻫُﻮَ ﻋَﻠَﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ ﻗَﺪِﻳﺮٌ
Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor. Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir; O herşeye hakkıyla kadirdir. (Rum Sûresi, 30:50)
ﺍَﻟﻠَّﻪُ ﻟﺎَٓ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻟﺎَّ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﺤَﻰُّ ﺍﻟْﻘَﻴُّﻮﻡُ ﻟﺎَ ﺗَﺎْﺧُﺬُﻩُ ﺳِﻨَﺔٌ ﻭَﻟﺎَ ﻧَﻮْﻡٌ
Allah Teâlâ ki, Ondan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. O Hayy ve Kayyûmdur. Onu ne uyuklama ve ne de uyku tutmaz, gafletin hiçbir çeşidi hiçbir zaman Ona ârız olamaz. (Bakara Sûresi, 2:255)
(Lem’alar sh: 332)
ﻭَﻫُﻮَ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﻳُﺤْﻴِﻰ ﻭَ ﻳُﻤِﻴﺖُ ﻭَﻟَﻪُ ﺍﺧْﺘِﻠﺎَﻑُ ﺍﻟَّﻴْﻞِ ﻭَﺍﻟﻨَّﻬَﺎﺭِ
Dirilten de, öldüren de ancak Odur. Geceyle gündüzü değiştirmek de ancak Onun eseridir. (Mü’minûn Sûresi, 23:80)
ﻫُﻮَ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﻳُﺤْﻴِﻰ ﻭَ ﻳُﻤِﻴﺖُ ﻓَﺎِﺫَﺍ ﻗَﻀَٓﻰ ﺍَﻣْﺮًﺍ ﻓَﺎِﻧَّﻤَﺎ ﻳَﻘُﻮﻝُ ﻟَﻪُ ﻛُﻦْ ﻓَﻴَﻜُﻮﻥُ
Dirilten de, öldüren de ancak Odur. O birşeyin olmasını dilediği zaman Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir. (Mü’min Sûresi, 40:68)
ﻓَﻴُﺤْﻴِﻰ ﺑِﻪِ ﺍْﻟﺎَﺭْﺽَ ﺑَﻌْﺪَ ﻣَﻮْﺗِﻬَﺎ
Yeryüzünü ölümünün ardından diriltir. (Rum Sûresi, 30:24)
(Lem’alar sh: 333)
ﻫُﻮَ ﺍﻟﺮَّﺯَّﺍﻕُ ﺫُﻭ ﺍﻟْﻘُﻮَّﺓِ ﺍﻟْﻤَﺘِﻴﻦُ
Rızık veren, mutlak kudret ve kuvvet sahibi olan ancak Odur. (Zâriyat Sûresi, 51:58)
ﻭَ ﺍِﺫَﺍ ﻣَﺮِﺿْﺖُ ﻓَﻬُﻮَ ﻳَﺸْﻔِﻴﻦِ
Hastalandığımda bana şifa veren ancak Odur. (Şuarâ Sûresi, 26:80)
ﻭَﻫُﻮَ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﻳُﻨَﺰِّﻝُ ﺍﻟْﻐَﻴْﺚَ ﻣِﻦْ ﺑَﻌْﺪِ ﻣَﺎ ﻗَﻨَﻄُﻮﺍ
İnsanlar ümitsizliğe düştüklerinde yağmuru indiren ancak Odur. (Şûrâ Sûresi, 42:28)
ﻫُﻮَ ﺍﻟَّﺬِﻯ
..öyle ki, Odur. (Şûrâ Sûresi, 42:28)
ﻫُﻮَ ﺍﻟﺮَّﺯَّﺍﻕُ
.. Rızık verici ancak Odur. (Zâriyat Sûresi, 51:58)
(Lem’alar sh: 339)
ﻳَﺎ ﺣَﻰُّ ﻗَﺒْﻞَ ﻛُﻞِّ ﺣَﻰٍّ ٭ ﻳَﺎ ﺣَﻰُّ ﺑَﻌْﺪَ ﻛُﻞِّ ﺣَﻰٍّ ٭ ﻳَﺎ ﺣَﻰُّ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﻟَﻴْﺲَ ﻛَﻤِﺜْﻠِﻪِ ﺣَﻰٌّ ٭ ﻳَﺎ ﺣَﻰُّ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﻟﺎَ ﻳُﺸْﺒِﻬُﻪُ ﺷَﻲْﺀٌ ٭ ﻳَﺎ ﺣَﻰُّ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﻟﺎَ ﻳَﺤْﺘَﺎﺝُ ﺍِﻟَﻰ ﺣَﻰٍّ ٭ ﻳَﺎ ﺣَﻰُّ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﻟﺎَ ﻳُﺸَﺎﺭِﻛُﻪُ ﺣَﻰٌّ ٭ ﻳَﺎ ﺣَﻰُّ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﻳُﻤِﻴﺖُ ﻛُﻞَّ ﺣَﻰٍّ ٭ ﻳَﺎ ﺣَﻰُّ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﻳَﺮْﺯُﻕُ ﻛُﻞَّ ﺣَﻰٍّ ٭ ﻳَﺎ ﺣَﻰُّ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﻳُﺤْﻴِﻰ ﺍﻟْﻤَﻮْﺗَﻰ ٭ ﻳَﺎ ﺣَﻰُّ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﻟﺎَ ﻳَﻤُﻮﺕُ ٭ ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻚَ ﻳَﺎ ﻟﺎَٓ ﺍِﻟَﻪَ ﺍِﻟﺎَّ ﺍَﻧْﺖَ ﺍْﻟﺎَﻣَﺎﻥُ ﺍْﻟﺎَﻣَﺎﻥُ ﻧَﺠِّﻨَﺎ ﻣِﻦَ ﺍﻟﻨَّﺎﺭِ ﺍَﻣِﻴﻦَ
Ey her zîhayattan önce var olan Hayy.. Ey her zîhayattan sonra bâkî olan Hayy..
Ey kendisine benzer hiçbir şey bulunmayan Hayy.. Ey kendisi gibi hiç hayat sahibi bulunmayan Hayy..
Ey hiçbir şeriki bulunmayan Hayy.. Ey hiçbir hayat sahibine hiçbir vecihle muhtaç olmayan Hayy..
Ey bütün canlılara ölümü veren Hayy.. Ey bütün canlıları rızıklandıran Hayy..
Ey ölüleri dirilten Hayy.. Ey kendisine asla ölüm ârız olmayan Hayy..
Sen aczden ve şerikten münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman, el-aman, bizi azap ateşinden ve Cehennemden kurtar. Âmin.
ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻚَ ﻟﺎَ ﻋِﻠْﻢَ ﻟَﻨَٓﺎ ﺍِﻟﺎَّ ﻣَﺎ ﻋَﻠَّﻤْﺘَﻨَٓﺎ ﺍِﻧَّﻚَ ﺍَﻧْﺖَ ﺍﻟْﻌَﻠِﻴﻢُ ﺍﻟْﺤَﻜِﻴﻢُ
Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin. (Bakara Sûresi, 2:32)
(Lem’alar sh: 340)
Otuzuncu Lem’anın Altıncı Nüktesi
ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla
ﺑِﻴَﺪِﻩِ ﻣَﻠَﻜُﻮﺕُ ﻛُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ
Herşeyin hüküm ve tasarrufu Onun elindedir. (Yâsin Sûresi, 36:83)
ﻟَﻪُ ﻣَﻘَﺎﻟِﻴﺪُ ﺍﻟﺴَّﻤَﻮَﺍﺕِ ﻭَ ﺍْﻟﺎَﺭْﺽِ
Göklerin ve yerin tedbir ve tasarrufu Ona aittir. (Zümer Sûresi, 39:63)
ﻭَﺍِﻥْ ﻣِﻦْ ﺷَﻲْﺀٍ ﺍِﻟﺎَّ ﻋِﻨْﺪَﻧَﺎ ﺧَﺰَٓﺍﺋِﻨُﻪُ
Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri Bizim yanımızda olmasın. (Hicr Sûresi, 15:21)
ﻣَﺎ ﻣِﻦْ ﺩَٓﺍﺑَّﺔٍ ﺍِﻟﺎَّ ﻫُﻮَ ﺍَﺧِﺬٌ ﺑِﻨَﺎﺻِﻴَﺘِﻬَﺎ
Hiçbir canlı yoktur ki, Allah onu alnından tutup kudretine boyun eğdirmiş olmasın. (Hûd Sûresi, 11:56)
(Lem’alar sh: 341)
ﻟَﻴْﺲَ ﻛَﻤِﺜْﻠِﻪِ ﺷَﻲْﺀٌ
“Yani, ne zâtında, ne sıfâtında, ne ef’âlinde nazîri yoktur, misli olmaz, şebîhi yoktur, şerîki olmaz.”
(Lem’alar sh: 344)
ﻟﺎَ ﺗَﺎْﺧُﺬُﻩُ ﺳِﻨَﺔٌ ﻭَﻟﺎَ ﻧَﻮْﻡٌ
Onu ne uyuklama ve ne de uyku tutmaz, gafletin hiçbir çeşidi hiçbir zaman Ona ârız olamaz. (Bakara Sûresi, 2:255)
ﻣَﺎ ﻣِﻦْ ﺩَٓﺍﺑَّﺔٍ ﺍِﻟﺎَّ ﻫُﻮَ ﺍَﺧِﺬٌ ﺑِﻨَﺎﺻِﻴَﺘِﻬَﺎ
Hiçbir canlı yoktur ki, Allah onu alnından tutup kudretine boyun eğdirmiş olmasın. (Hûd Sûresi, 11:56)
ﻟَﻪُ ﻣَﻘَﺎﻟِﻴﺪُ ﺍﻟﺴَّﻤَﻮَﺍﺕِ ﻭَ ﺍْﻟﺎَﺭْﺽِ
Göklerin ve yerin tedbir ve tasarrufu Ona aittir. (Zümer Sûresi, 39:63)
(Lem’alar sh: 346)
ﺍَﻟﻠَّﻪُ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﺭَﻓَﻊَ ﺍﻟﺴَّﻤَﻮَﺍﺕِ ﺑِﻐَﻴْﺮِ ﻋَﻤَﺪٍ ﺗَﺮَﻭْﻧَﻬَﺎ
O Allah ki, gökleri, gördüğünüz gibi direksiz yükseltti. (Ra’d Sûresi, 13:2)
ﻭَ ﺍِﻟَﻴْﻪِ ﻳُﺮْﺟَﻊُ ﺍْﻟﺎَﻣْﺮُ ﻛُﻠُّﻪُ
Bütün işler sadece Ona döndürülür. (Hûd Sûresi, 11:123)
(Lem’alar sh: 347)
ﻛُﻞَّ ﻳَﻮْﻡٍ ﻫُﻮَ ﻓِﻰ ﺷَﺎْﻥٍ
O her an bir tasarruftadır. (Rahmân Sûresi, 55:29)
ﻓَﻌَّﺎﻝٌ ﻟِﻤَﺎ ﻳُﺮِﻳﺪُ
O dilediğini hakkıyla yapandır. (Burûc Sûresi, 85:16)
ﻳَﺨْﻠُﻖُ ﻣَﺎ ﻳَﺸَٓﺎﺀُ
O dilediğini dilediği şekilde yaratır. (Rum Sûresi, 30:54)
ﺑِﻴَﺪِﻩِ ﻣَﻠَﻜُﻮﺕُ ﻛُﻞِّ ﺷَﻲْﺀٍ
Herşeyin hüküm ve tasarrufu Onun elindedir. (Yâsin Sûresi, 36:83)
ﻓَﺎﻧْﻈُﺮْ ﺍِﻟَٓﻰ ﺍَﺛَﺎﺭِ ﺭَﺣْﻤَﺖِ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﻛَﻴْﻒَ ﻳُﺤْﻴِﻰ ﺍْﻟﺎَﺭْﺽَ ﺑَﻌْﺪَ ﻣَﻮْﺗِﻬَﺎ
Bak Allah’ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor. (Rum Sûresi, 30:50)
ﻳُﺤْﻴِﻰ ﻭَ ﻳُﻤِﻴﺖُ
Diriltir ve öldürür.
(Lem’alar sh: 353)
ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻟِﻠَّﻪِ ﻋَﻠَﻰ ﺭَﺣْﻤَﻨِﻴَّﺘِﻪِ ﻭَﻋَﻠَﻰ ﺣَﻜِﻴﻤِﻴَّﺘِﻪِ
Hamd Allah’a mahsusutur. Ve Onun Rahmaniyetine ve Hakîmiyetine..
(Lem’alar sh: 356)
ﻋَﻠَﻴْﻪِ ﻭَ ﻋَﻠَٓﻰ ﺍَﻟِﻪِ ﺍﻟﺼَّﻠﺎَﺓُ ﻭ ﺍﻟﺴَّﻠﺎَﻡُ ﺑِﻌَﺪَﺩِ ﺣَﺴَﻨَﺎﺕِ ﺍُﻣَّﺘِﻪِ
ﻳَٓﺎ ﺍَﻟﻠَّﻪُ ﻳَﺎ ﺭَﺣْﻤَﻦُ ﻳَﺎ ﺭَﺣِﻴﻢُ ﻳَﺎ ﻓَﺮْﺩُ ﻳَﺎ ﺣَﻰُّ ﻳَﺎ ﻗَﻴُّﻮﻡُ ﻳَﺎ ﺣَﻜَﻢُ ﻳَﺎ ﻋَﺪْﻝُ ﻳَﺎ ﻗُﺪُّﻭﺱُ
ﻧَﺴْﺌَﻠُﻚَ ﺑِﺤَﻖِّ ﻓُﺮْﻗَﺎﻧِﻚَ ﺍﻟْﺤَﻜِﻴﻢِ ﻭَ ﺑِﺤُﺮْﻣَﺔِ ﺣَﺒِﻴﺒِﻚَ ﺍْﻟﺎَﻛْﺮَﻡِ ﻭَ ﺑِﺤَﻖِّ ﺍَﺳْﻤَٓﺎﺋِﻚَ ﺍﻟْﺤُﺴْﻨَﻰ ﻭَ ﺑِﺤُﺮْﻣَﺔِ ﺍِﺳْﻤِﻚَ ﺍْﻟﺎَﻋْﻈَﻢِ ﺍِﺣْﻔَﻈْﻨَﺎ ﻣِﻦْ ﺷَﺮِّ ﺍﻟﻨَّﻔْﺲِ ﻭَ ﺍﻟﺸَّﻴْﻄَﺎﻥِ ﻭَ ﻣِﻦْ ﺷَﺮِّ ﺍﻟْﺠِﻦِّ ﻭَ ﺍْﻟﺎِﻧْﺴَﺎﻥِ ﺍَﻣِﻴﻦَ
Ümmetinin hasenatı adedince Ona ve âline salât ve selâm olsun. Ya Allah, yâ Rahmân, yâ Rahîm, yâ Ferd, yâ Hayy, yâ Kayyûm, yâ Hakem, yâ Adl, yâ Kuddûs!
Furkan-ı Hakîminin hakkı için ve Habib-i Ekreminin hürmetine, Esmâ-i Hüsnânın hakkı için ve İsm-i Âzamın hürmetine Senden niyaz edip istiyoruz: Bizi nefsin ve şeytanın ve cin ve insanın şerrinden muhafaza buyur. Âmin.
ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻚَ ﻟﺎَ ﻋِﻠْﻢَ ﻟَﻨَٓﺎ ﺍِﻟﺎَّ ﻣَﺎ ﻋَﻠَّﻤْﺘَﻨَٓﺎ ﺍِﻧَّﻚَ ﺍَﻧْﺖَ ﺍﻟْﻌَﻠِﻴﻢُ ﺍﻟْﺤَﻜِﻴﻢُ
Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin. (Bakara Sûresi, 2:32)
(Lem’alar sh: 357)18 Mayıs 2018: 10:05 #823572Anonim
Otuzbirinci Lem’a
Şualara inkısam etmiş olup, Şuaların onbeşi te’lif edilmiş, bir kısmı henüz te’lif edilmemiştir. “Şualar” namı altında müstakil bir mecmua halinde neşredilecektir.18 Mayıs 2018: 10:06 #823573Anonim
Otuzikinci Lem’a
Eski Said’in en son te’lifi ve yirmi gün Ramazanda te’lif edilen, kendi kendine manzum gelen “Lemaat” risalesidir. “Sözler” Mecmuasında neşredilmiştir.18 Mayıs 2018: 10:07 #823574Anonim
Otuzüçüncü Lem’a
Yeni Said’in en evvel hakikattan şuhud derecesinde kalbine zahir olan ve Arabî ibaresinde Katre, Habbe, Şemme, Zerre, Hubab, Zühre, Şu’le ve onların zeyillerinden ibarettir. “Risale-i Nur Külliyatından Mesnevî-i Nuriye” ismi altında intişar etmiştir.(Lem’alar sh: 358)
18 Mayıs 2018: 10:07 #823575Anonim
Münacat
Bu Münacat Risalesi, 1931 yılında Kastamonu’da te’lif edilmiştir.
(Lem’alar sh: 370)
ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻚَ ﻳَﺎ ﻣَﻦْ ﺟَﻌَﻞَ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻤَٓﺎﺀِ ﻛُﻞَّ ﺷَﻲْﺀٍ ﺣَﻰٍّ
Ey su ile herşeyi canlandıran Zât-ı Akdes, Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederim.
(Lem’alar sh: 373)
ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻪُ ﻭَ ﺗَﻌَﺎﻟَﻰ ﻋَﻤَّﺎ ﻳَﻘُﻮﻟُﻮﻥَ ﻋُﻠُﻮًّﺍ ﻛَﺒِﻴﺮًﺍ
Allah, onların söyledikleri şeylerden pek münezzehtir ve pek büyük bir yücelikle yücedir. (İsrâ Sûresi, 11:43)
(Lem’alar sh: 374)
ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻚَ ﻟﺎَ ﻋِﻠْﻢَ ﻟَﻨَٓﺎ ﺍِﻟﺎَّ ﻣَﺎ ﻋَﻠَّﻤْﺘَﻨَٓﺎ ﺍِﻧَّﻚَ ﺍَﻧْﺖَ ﺍﻟْﻌَﻠِﻴﻢُ ﺍﻟْﺤَﻜِﻴﻢُ
Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin. (Bakara Sûresi, 2:32)
ﻭَ ﺍَﺧِﺮُ ﺩَﻋْﻮَﻳﻬُﻢْ ﺍَﻥِ ﺍﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻟِﻠَّﻪِ ﺭَﺏِّ ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻤِﻴﻦَ
Duâları ise şu sözlerle sona erer: ‘Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.” (Yûnus Sûresi, 10:10)
(Lem’alar sh: 445) -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.