- Bu konu 58 yanıt içerir, 9 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
10 Nisan 2010: 14:22 #769141
Anonim
>>Yani Risale-i nurdaki ifadelere ve derslere bakarsanız,kendi kendine parlar, müşkilat yoktur gibi derslerin olması için,bazı usuller ve tatbik edilmesi gereken ameller vardır..Diye anlaşılmaktadır..!!<< Buyrun yazında bilelim bunlar nelermiş inşallah risaleden yazarsınız yoksa sizin fikirleriniz elektro teknik te geçerlidir. (Hâşiye): Yirmi üç senede te’lifi tamamlanan ve yüz otuz kitabdan müteşekkil “Risale-i Nur” adlı eserleriyle, İlm-i Kelâm sahasında bir teceddüd yaptığı görülmüştür. Evet, kendisi, onbeş sene tahsili lâzım gelen ilmi üç ayda elde etmesi, gaybî bir işarettir ki: “Bir zaman gelecek, onbeş sene değil, bir sene bile ilm-i iman dersini alacak medreseler ele geçmiyecek. İşte o zamanda müştaklara on beş senelik dersi on beş haftada ellere verebilecek Kur’anî bir tefsir çıkacak ve Said onun hizmetinde bulunacak.” Evet tam zuhur etti ve aynen görüldü. Risale-i Nur, otuz senelik müdhiş bir zamanda gizli dinsiz ve ifsad komitelerinin hücumlarına rağmen iman hakikatları derslerini yüzbinler nüshalariyle her tarafda neşrettiler ve binler kalemlerin gayretleriyle matbaalara ihtiyaç bırakmadan Kur’anın bu yeni dersleri yayıldı; milyonlarca insanın imanlarının takviyesine vesile oldu. Anadolu’daki Risale-i Nurun faaliyeti, iman hizmeti ve mâkul yüksek dersleri, herkesin nazar-ı dikkatini celbetti; mahkemeler ve tetkikler yoliyle Cenab-ı Hak, Nurları, ehl-i siyaset ve hükûmete de okutturdu; ve mektebliler arasında yayıldı, genç İslâm ve iman fedakârları çoğaldı; ve bunun büyük bir neticesi olarak, küfr-ü mutlakın ve dalâletin hücumu önlendi, geri çekildi. Yer yer bütün vatanda din lehinde cereyanlar başladı. İzn-i İlâhî ile, Âlem-i İslâm ve insaniyete doğmaya başlayan İslâmî saadetin fecr-i sâdıkını gösterdi, Elhamdülillâhi Rabb-il-Âlemin…
(Tarihçe-i Hayat – 33)10 Nisan 2010: 14:24 #769144Anonim
ISPARTAYA GÖNDERİLEN BİR FIKRADIR
Risale-i Nur, kendi sâdık ve sebatkâr şâkirdlerine kazandırdığı çok büyük kâr ve kazanç ve pek çok kıymetdar neticeye mukabil; fiat olarak, o şâkirdlerden tam ve hâlis bir sadakat ve dâimî sarsılmaz bir sebat ister. Evet Risale-i Nur, onbeş senede medresede kazanılan kuvvetli îman-ı tahkikîyi, onbeş haftada ve bazılara onbeş günde kazandırdığına, yirmibin zât, tecrübeleriyle şehadet ederler. Hem “İştirâk-i a’mâl-i uhreviye” düsturiyle, herbir şâkirdinin her bir günde binler hâlis lisanlariyle edilen makbul duaları ve binler ehl-i salâhatin işledikleri a’mâl-i salihanın misil sevablarını kazandırıp herbir hakikî sâdık ve sebatkâr şâkirdlerini, amelce, binler adam hükmüne getirdiğini delil, kerametkârane ve takdirkârane İmam-ı Ali’nin üç ihbarı ve keramet-i gaybiye-i Gavs-ı Âzam’daki tahsinkârane ve teşvikkârane beşareti ve Kur’an-ı Mu’cizül-Beyan’ın kuvvetli işaretleri, o hâlis şâkirdlerin ehl-i saadet ve ehl-i Cennet olacaklarını pek kat’î isbat ederler. Elbette böyle bir kazanç, öyle fiat ister. Madem hakikat budur, Risale-i Nur dairesinin yakınında bulunan ehl-i ilim ve ehl-i tarikat ve sofî-meşreb zâtlar, onun cereyanına girmek ve ilim ve tarikattan gelen sermayeleriyle ona kuvvet vermek ve genişlemesine çalışmak ve şâkirdlerini teşvik etmek………..
(Tarihçe-i Hayat – 320)11 Nisan 2010: 13:03 #769175Anonim
ve bihi nesteinu
İ’lem Eyyühel-Aziz! Misafir olan bir kimse seferinde çok yerlere, menzillere uğrar, Uğradığı her yerin âdetleri ve şartları ayrı ayrı olur.
Kezalik Allah’ın yolunda sülûk eden zât çok makamlara, mertebelere, hallere, perdelere rastgelir ki, bunların da her birisi için kendine mahsus şartlar ve vaziyetler vardır. Bu şartları ve perdeleri,
birbirine haltedip karıştıran, galat ve yanlış hareket eder. Meselâ: Bir ahırda atın kişnemesini işiten bir adam, yüksek bir sarayda andelibin terennümünü, güzel sadâsını işitir. Eğer o terennüm ile atın kişnemesini farketmeyip andelibden kişnemeyi taleb ederse, kendi nefsiyle mugalata etmiş olur.(Mesnevi-i Nuriye)
Mahiyet ve istidat itibarı ile ilme bağlıdır..
Risale-i nurlar
mesail-i ilmiyedir
mesail-i kalbiyedir,
mesail-i ruhiyedir,
mesail-i haliyedir
Her bir kelama kuvvet veren:
Mütekellim
muhatab
makam
mevzu
larına bakmak gerektir..
İlim ise malume bağlıdır..!!
(imam rabbani r.a)
Seyr-i suluk hareket-i ilmiyeden ibarettir..
Reşha,katre,züherinin suluklarına işarettir..(24.söz 2. dal)
..Cenab-ı Hakk’a vâsıl olacak tarîkler pek çoktur. Bütün hak tarîkler Kur’andan alınmıştır. Fakat tarîkatların bazısı, bazısından daha kısa, daha selâmetli, daha umumiyetli oluyor. O tarîkler içinde, kasır fehmimle Kur’andan istifade ettiğim “Acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür” tarîkıdır.
(Sözler)Şu kısa tarikin evrad-ı
ittiba-ı sünnettir
feraiz-i işlemek
kebair-i terketmek
bilhassa namazı tadil-i erkan ile kılmak ve nazamzın sonrasındaki tesbihası yapmaktır..
(26.söz zeyl)
..Bir sene bu risaleleri ANLAYARAK VE KABUL EDEREK OKUYAN..!! zamanın hakikatli bir alimi olabillir..(lem’alar)
Nazar ile niyet mahiyet-i eşyayı tağyir eder..(anlamayıda tağyir eder..)
Derecat-ı takdir deracat-ı fehim gibi müteaddid ve müteaffiftir, herkes derece-i fehmine göre takdir edebilir..
mana-i harfi ile bakmak gerektir..
İ’lem Eyyühel-Aziz! İmana ait bilgilerden sonra en lâzım ve en mühim a’mal-i sâlihadır. Sâlih amel ise, maddî ve manevî hukuk-u ibada tecavüz etmemekle, hukukullahı da bihakkın îfa etmekten ibarettir. Ecnebilerden alınan maddî bilgiler, san’at ve terakkiyata ait ise lâzımdır. Sefahete dair ise muzırdır.Mesnevi-i Nuriye
Ehl-i hakikatçe müttefikun aleyh bir hakikat vardır ki,nefsin enaniyyet ve serkeşliğini kırmak için..
.. Çünki bütün emval, o iştirak eden herbir ferdin eline tamamen geçmesinin sırrını taşıyor. Çünki nasılki dört beş adamdan iştirak niyetiyle biri gazyağı, biri fitil, biri lâmba, biri şişe, biri kibrit getirip lâmbayı yaktılar. Herbiri tam bir lâmbaya mâlik oluyor. O iştirak edenlerin herbirinin bir duvarda büyük bir âyinesi varsa,
herbirinin noksansız, parçalanmadan birer lâmba oda ile beraber âyinesine girer. Aynen öyle de: Emval-i uhreviyede sırr-ı ihlas ile iştirak ve sırr-ı uhuvvet ile tesanüd ve sırr-ı ittihad ile teşrik-ül mesaî.. o iştirak-i a’malden hasıl olan umum yekûn ve umum nur herbirinin defter-i a’maline bitamamiha gireceği ehl-i hakikat mabeyninde meşhud ve vaki’dir ve vüs’at-ı rahmet ve kerem-i İlahînin muktezasıdır.
Lem’alar
Allah’a imanınız varsa onu seveceksiniz,ve onun sevdiği tarzı yapacaksınız..sevdiği tarz ise onun habibi a.s.m da cem edilmiştir..
Risale-i nur ger çi umuma teşmil sareti ile değil, fakat her halde, hakaik-i islamiyyenin içinde cereyan edip gelen
esas-ı velayet
esas-ı takva
esas-ı azimet
esasat-ı sünneti seniyye gibi ince fakat ehemmiyetli esasları muhafaza etmek bir vazife-i asliyyesidir..
Hulasa : risale-i nuru okuyan, o eserlerde üstad r.a muhatabı olana ders veriyor gibi, onun tabibi gibi bilip, o derslere o nazar ile bakıp,evvela kendi hastalıklarını tedavi etmek noktasından bakıp,kendi nesfini ıslah etmek noktasıdan ders alsa, görürki, risale-i nurda her ilim ve dersleri, İNSANA VERİLAN MADDİ VE MANEVİ CİHAZAT-I İNSANİYYENİN AMELLERİNİN İLİMLERİ VE ÖLÇÜLERİ VE ESASLARI VE NASIL AMEL EDİLECEĞİNE DAİR NUMUNELERİ İLE DOLUDUR..!! Bu kadarı maksada işaret için kifayet eder inşaallah..11 Nisan 2010: 21:52 #769205Anonim
Bu zamanda tahribat ve menfî cereyan dehşetlendiği için, takva bu tahribata karşı en büyük esastır.
Farzlarını yapan, kebireleri işlemeyen,kurtulur.
Böyle kebair-i azîme içinde amel-i sâlihin ihlasla muvaffakıyeti pek azdır.
Hem az bir amel-i sâlih, bu ağır şerait içinde çok hükmündedir.
Kastamonu Lahikası ( 148 )11 Nisan 2010: 21:55 #769206Anonim
Ümid ve iman gibi pek âlî sermayemiz var.
Hoca Efendi Hazretlerinin âlî tavsiyeleri:
Beş vakit namazını ta’dil-i erkân ile kıl, yani başka ibadete gücün yetmez.
Namazın nihayetindeki tesbihleri yap, yani başka zikri yapamadım diye teessüf etme.
Yedi kebairi terk et, çünki sagairi arayacak zamanda değiliz.
İttiba’-ı sünnet et, zira bu zamanda arkasında gidilecek ve harekâtı taklide değer saf, hâlis ve muhlis bir hâdî ki, (o da seni yine bu yola götürecektir) maalesef bulamayacaksın.
Belki bu yola çıkaracaklar vardır. Fakat kömür ile elması kim fark edecek?Öyle ise sen çalış, ondan daha iyi kılavuz bulamazsın.
Derslerinden birinde ki, her vakit zikrettiğim مَنْ اۤمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ şefaatbahş vecizesi hatırımızda varken, şübhesiz her musibet ve her elem hoş karşılanacaktır.Aziz kardeş! Zaman olur ki her şey, herkes, her muamele, kalbi incitiyor. Fakat işte tiryakı:
فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللَّهُ لاَ اِلَهَ اِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ
(Barla Lahikası – 49)
11 Nisan 2010: 22:01 #769207Anonim
Risale-i nurun hocası risale- nurdur.
İkinci esaretimde, bu hapiste iken yirmi sene derslerimi dinlemiş ve benden daha güzel ders veren bir has kardeşimin ve zarurî hizmetimi gören hizmetçilerimin benim yanıma gelmeleri adliye memuru tarafından yasak edildi, tâ benden ders almasınlar.
Halbuki Nur Risaleleri başka derslere hiç ihtiyaç bırakmıyor ve hiçbir dersimiz kalmamış ve hiç bir sırrımız gizli kalmamış. Her ne ise, bu uzun kıssayı kısa kesmeye bir hal sebep oldu.12 Nisan 2010: 07:11 #769213Anonim
@age 189200 wrote:
.Bu sözleri aczimendi dedi diye delilsiz kabul mü edelim.
Onun anladığını kim diyor ki?
Bugün olmuş hâlâ 28 Şubat kargaşasında Kocatepede ettikleri kargaşayı alnının akıyla savunan,
hakikat mesleği olan Nurlara “ille de tarikattır” diyen biri neyini anlamış Nurların?
Bu rumuzla forum forum dolaşmasının ve yönetimlerin buna izin vermesinin kime faydası var anlamadım ki!
Dışardan bakan onca insana “bak bak bunlarda Nurcuymuş” dedirtmek vebal değil de nedir?
Bu durumdan rahatsız olan gerçek Nurcuları kimse dikkate almıyor ki!
12 Nisan 2010: 11:10 #769215Anonim
ve bihi nesteinu
Bizlerin yaptıklarında zerre kadar kur’an ve sünnete ve ehl-i sünnet velcemaat itikadına ve amellerine ve Risale-i nursa uygun düşmeyen fiil ve faaliyet olmadığı gibi yaptıklarımızı,Kur’anda ve sünnetlerde ve ehl-i sünnet itikad ve ameli mezheblerinin hükümlerinde ve risale-i nurlarda bir çok yerde görmekteyiz,ve onları tatbik etmekteyiz..
Merak edenlerede yerlerini göstermişizdir..
Hem bizleri mihenge vuranlar,bizi vurdukları usul ve tarz ile kendilerinide mihenge vursalar nasıl olur..!!
Mukaddeme
Akaidî ve imanî hükümleri kavî ve sabit kılmakla meleke haline getiren ancak ibadettir. Evet Allah’ın emirlerini yapmaktan ve nehiylerinden sakınmaktan ibaret olan ibadetle, vicdanî ve aklî olan imanî hükümler terbiye ve takviye edilmezse, eserleri ve tesirleri zayıf kalır. Bu hale, âlem-i İslâmın hal-i hazırdaki vaziyeti şahiddir. Ve keza ibadet, dünya ve âhiret saadetlerine vesile olduğu gibi, maaş ve maâde, yani dünya ve âhiret işlerini tanzime sebebdir ve şahsî ve nev’î kemalâta vasıtadır ve Hâlık ile abd arasında pek yüksek bir nisbet ve şerefli bir rabıtadır.
İbadetin dünya saadetine vesile olduğunu izah eden cihetler:
Birisi: İnsan, bütün hayvanlardan mümtaz ve müstesna olarak, acib ve latif bir mizac ile yaratılmıştır. O mizac yüzünden, insanda çeşit çeşit meyiller, arzular meydana gelmiştir. Meselâ: İnsan en müntehab şeyleri ister, en güzel şeylere meyleder, zînetli şeyleri arzu eder, insaniyete lâyık bir maişet ve bir şerefle yaşamak ister.
Şu meyillerin iktizası üzerine yiyecek, giyecek ve sair hacetlerini, istediği gibi güzel bir şekilde tedarikinde çok san’atlara ihtiyacı vardır. O san’atlara vukufu olmadığından, ebna-yı cinsiyle teşrik-i mesaî etmeye mecbur olur ki; herbirisi, semere-i sa’yiyle arkadaşına mübadele suretiyle yardımda bulunsun ve bu sayede ihtiyaçlarını tesviye edebilsinler.
Fakat insandaki kuvve-i şeheviye, kuvve-i gazabiye, kuvve-i akliye Sâni’ tarafından tahdid edilmediğinden ve insanın cüz’-i ihtiyarîsiyle terakkisini temin etmek için bu kuvvetler başıboş bırakıldığından, muamelâtta zulüm ve tecavüzler vukua gelir. Bu tecavüzleri önlemek için, cemaat-ı insaniye çalışmalarının semerelerini mübadele etmekte adalete muhtaçtır. Lâkin her ferdin aklı, adaleti idrakten âciz olduğundan, küllî bir akla ihtiyaç vardır ki; ferdler, o küllî akıldan istifade etsinler. Öyle küllî bir akıl da ancak kanun şeklinde olur. Öyle bir kanun, ancak şeriattır.
Sonra o şeriatın tesirini, icrasını, tatbikini temin edecek bir merci’, bir sahib lâzımdır. O merci’ ve o sahib de, ancak peygamberdir. Peygamber olan zâtın da, zahiren ve bâtınen halka olan hâkimiyetini devam ettirmek için, maddî ve manevî bir ulviyete ve bir imtiyaza ihtiyacı olduğu gibi, Hâlık ile olan derece-i münasebet ve alâkasını göstermek için de, bir delile ihtiyacı vardır. Böyle bir delil de ancak mu’cizelerdir.
Sonra Cenab-ı Hakk’ın emirlerine ve nehiylerine itaat ve inkıyadı tesis ve temin etmek için, Sâni’in azametini zihinlerde tesbit etmeye ihtiyaç vardır. Bu tesbit de ancak akaid ile, yani ahkâm-ı imaniyenin tecellisiyle olur. İmanî hükümlerin takviye ve inkişaf ettirilmesi, ancak tekrar ile teceddüd eden ibadetle olur.
İkincisi:İbadet, fikirleri Sâni’-i Hakîm’e çevirttirmek içindir. Abdin Sâni’-i Hakîm’e olan teveccühü, itaat ve inkıyadını intac eder. İtaat ve inkıyad ise, abdi intizam-ı ekmel altına idhal eder. Abdin intizam altına girmesiyle ve nizama ittiba etmesiyle, hikmetin sırrı tahakkuk eder. Hikmet ise, kâinat sahifelerinde parlayan san’at nakışlarıyla tebarüz eder.
Üçüncüsü: İnsan santral gibi, bütün hilkatın nizamlarına ve fıtratın kanunlarına ve kâinattaki nevamis-i İlahiyenin şualarına bir merkezdir. Binaenaleyh insanın o kanunlara intisab ve irtibat etmesi ve o namusların eteklerine yapışıp temessük etmesi lâzımdır ki, umumî cereyanı temin etsin. Ve tabakat-ı âlemde deveran eden dolapların hareketlerine muhalefetle o dolapların çarkları altında ezilmesin. Bu da ancak, o emir ve nevahiden ibaret olan ibadetle olur.
Dördüncüsü: Emirleri imtisal, nehiylerden içtinab etmek sayesinde bir ferd, heyet-i içtimaiyede çok mertebelerle nisbet peyda eder ve alâkadar olur. Bilhâssa ahkâm-ı diniye ve mesalih-i umumiye hususunda bir ferd, bir nev’ hükmüne geçer. Yani pek çok hukuklar, haysiyetler, irşadlar, talimler, ıslahlar gibi vazifeler bir şahsa yüklenir. Eğer o emri imtisal, nevahiden içtinab eden o şahıs olmasa; o vazifeler tamamen payimal olur.
Beşincisi: İnsan İslâmiyet sayesinde, ibadet saikasıyla bütün müslümanlara karşı sabit bir münasebet peyda eder ve kavî bir irtibat ve bağlılık elde eder. Bunlar ise sarsılmaz bir uhuvvete, hakikî bir muhabbete sebeb olur. Zâten heyet-i içtimaiyenin kemaline ve terakkisine ilk ve en birinci basamaklar, uhuvvet ile muhabbettir.
İbadetin şahsî kemalâta sebeb olduğunun izahı:
İnsan cismen küçük, zaîf ve âciz olmakla beraber, hayvanattan addedildiği halde, pek yüksek bir ruhu taşıyor ve pek büyük bir istidada mâliktir ve hasredilmeyecek derecede meyilleri vardır ve gayr-ı mütenahî emeller sahibidir ve addedilemez fikirleri vardır ve gayr-ı mahdud şeheviye ve gazabiye gibi kuvveleri vardır ve öyle acaib bir yaratılışı vardır ki, sanki bütün enva’ ve âlemlere fihriste olarak yaratılmıştır.
İşte böyle bir insanın o yüksek ruhunu inbisat ettiren, ibadettir; istidadlarını inkişaf ettiren, ibadettir; meyillerini temyiz ve tenzih ettiren, ibadettir; emellerini tahakkuk ettiren ibadettir; fikirlerini tevsi’ ve intizam altına alan, ibadettir; şeheviye ve gazabiye kuvvelerini hadd altına alan, ibadettir; zahirî ve bâtınî uzuvlarını ve duygularını kirleten tabiat paslarını izale eden, ibadettir; insanı mukadder olan kemalâtına yetiştiren, ibadettir; abd ile Mabud arasında en yüksek ve en latif olan nisbet, ancak ibadettir. Evet kemalât-ı beşeriyenin en yükseği, şu nisbet ve münasebettir.
İhtar: İbadetin ruhu, ihlastır. İhlas ise, yapılan ibadetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer başka bir hikmet ve bir faide ibadete illet gösterilse, o ibadet bâtıldır. Faideler, hikmetler yalnız müreccih olabilirler, illet olamazlar.
İşarat-ül İ’caz12 Nisan 2010: 11:12 #769218Anonim
ve bihi nesteinu
Mahiyet ve istidat itibarı ile ilme bağlıdır..
..Bir sene bu risaleleri ANLAYARAK VE KABUL EDEREK OKUYAN..!! zamanın hakikatli bir alimi olabillir..(lem’alar)
Nazar ile niyet mahiyet-i eşyayı tağyir eder..(anlamayıda tağyir eder..)
Derecat-ı takdir deracat-ı fehim gibi müteaddid ve müteaffiftir, herkes derece-i fehmine göre takdir edebilir..
İ’lem Eyyühel-Aziz! İmana ait bilgilerden sonra en lâzım ve en mühim a’mal-i sâlihadır. Sâlih amel ise, maddî ve manevî hukuk-u ibada tecavüz etmemekle, hukukullahı da bihakkın îfa etmekten ibarettir. Ecnebilerden alınan maddî bilgiler, san’at ve terakkiyata ait ise lâzımdır. Sefahete dair ise muzırdır.
Mesnevi-i Nuriye
Risale-i nurlar
mesail-i ilmiyedir,
mesail-i kalbiyedir,
mesail-i ruhiyedir,
mesail-i haliyedir..ile ahir..
.. Allah’ın yolunda sülûk eden zât çok makamlara, mertebelere, hallere, perdelere rastgelir ki, bunların da her birisi için kendine mahsus şartlar ve vaziyetler vardır. Bu şartları ve perdeleri, birbirine haltedip karıştıran, galat ve yanlış hareket eder.
(Mesnevi-i Nuriye)
Reşha,katre,züherinin suluklarına işarettir..(24.söz 2. dal)
..Cenab-ı Hakk’a vâsıl olacak tarîkler pek çoktur. Bütün hak tarîkler Kur’andan alınmıştır. Fakat tarîkatların bazısı, bazısından daha kısa, daha selâmetli, daha umumiyetli oluyor. O tarîkler içinde, kasır fehmimle Kur’andan istifade ettiğim “Acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür” tarîkıdır.
(Sözler)
Şu kısa tarikin evrad-ı
ittiba-ı sünnettir
feraiz-i işlemek
kebair-i terketmek
bilhassa namazı tadil-i erkan ile kılmak ve nazamzın sonrasındaki tesbihası yapmaktır..
(26.söz zeyl)
‘’
.. Mütevazii, bir reisin ismini aldı..
..Alanı, her yerde selâmetle gezdi. Bir katı-üt tarîke rast gelse, der: “Ben, filan reisin ismiyle gezerim
..Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki: Askere kaydolur.. (1.söz)
..
Hüdabîn, Hüdaperest ve Hakendiş, güzel ahlâklı idi ki: Nazarında pek güzel bir memlekete düştü. İşte bu iyi adam, girdiği memlekette bir umumî şenlik görüyor. Her tarafta bir sürur, bir şehr-âyin, bir cezbe ve neş’e içinde zikirhaneler; herkes ona dost ve akraba görünür..(2.söz)
. İntizam-ı askerî altındaki sağ yolun yolcusu ise, mugaddi hülâsalardan dolu dört okkalık bir çanta ve her adüvvü alt ve mağlub edecek iki kıyyelik bir mükemmel mîrî silâhı taşımaya mecburdur..
.. Askerlik nizamını seven, çanta ve silâhını muhafaza eden ve sağa giden nefer ise, kimseden minnet almayarak, kimseden havf etmeyerek rahat-ı kalb ve vicdan ile gider. Tâ o matlub şehire yetişir..
..O yol ise, hayat yoludur ki; âlem-i ervahtan gelip kabirden geçer, âhirete gider. O çanta ve silâh ise, ibadet ve takvadır..(3.söz)
Birisi bahtiyar idi ki, istasyona kadar bir parça para masraf eder. Fakat o masraf içinde efendisinin hoşuna gidecek öyle güzel bir ticaret elde eder ki; sermayesi birden bine çıkar.(4.söz)
Seferberlikte bir taburda biri muallem, vazifeperver; diğeri acemî, nefisperver iki asker beraber bulunuyordu. Vazifeperver nefer, talime ve cihada dikkat eder..
.. Diğer şikemperver ve acemî nefer ise, talime ve harbe dikkat etmezdi. “O, devlet işidir. Bana ne?” derdi. Daim nafakasını düşünüp onun peşine dolaşır, taburu terkeder, çarşıya gider, alış-veriş ederdi. Bir gün, muallem arkadaşı ona dedi:
-Birader, asıl vazifen, talim ve muharebedir. Sen, onun için buraya getirilmişsin. Padişaha itimad et. O, seni aç bırakmaz. O, onun vazifesidir.
.. Diğeri, bizim vazifemizdir. Padişah bize teshilat ile yardım eder ki, talim ve harbdir. Acaba o serseri nefer, o mücahid mualleme kulak vermezse, ne kadar tehlikede kalır anlarsın!
.. o tabur ise, şu asrın cemaat-ı İslâmiyesidir. O iki nefer ise, biri feraiz-i diniyesini bilen ve işleyen ve kebairi terk ve günahları işlememek için nefis ve şeytanla mücahede eden müttaki müslümandır.(5.söz)
..Bir zaman bir padişah, raiyetinden iki adama, her birisine emaneten birer çiftlik verir ki; içinde fabrika, makine, at, silâh gibi her şey var. Fakat fırtınalı bir muharebe zamanı olduğundan, hiçbir şey kararında kalmaz. ..Padişah, o iki nefere kemal-i merhametinden bir yaver-i ekremini gönderdi. Gayet merhametkâr bir ferman ile onlara diyordu: Elinizde olan emanetimi bana satınız. Tâ, sizin için muhafaza edeyim, ..Hem muharebe bittikten sonra size daha güzel bir surette iade edeceğim. Hem güya o emanet malınızdır, pek büyük bir fiat size vereceğim. Hem o makine ve fabrikadaki âletler, benim namımla ve benim tezgâhımda işlettirilecek. Hem fiatı, hem ücretleri, birden bine yükselecek. Bütün o kârı size vereceğim. Hem de siz, âciz ve fakirsiniz. O koca işlerin masarıfatını tedarik edemezsiniz. Bütün masarıfatı ve levazımatı, ben deruhde ederim. Bütün vâridatı ve menfaatı size vereceğim. Hem de terhisat zamanına kadar elinizde bırakacağım. İşte beş mertebe kâr içinde kâr…
.. Hem de bana satmak ise, bana asker olup benim namımla tasarruf etmek demektir. ..âlî bir padişahın has, serbest bir yaver-i askeri olursunuz.
..aklı başında olanıdedi:
–Baş üstüne, ben maaliftihar satarım. Hem, bin teşekkür ederim.
..
ey akıl, dikkat et! Kâinat anahtarı nerede?
Ey göz, güzel bak! Kütübhane-i İlahînin mütefennin bir nâzırı nerede?
Ve ey dil, iyi tad! Hazine-i hâssa-i rahmet nâzırı nerede?
Ve daha bunlar gibi başka âletleri ve âzaları kıyas etsen anlarsın ki: Hakikaten mü’min Cennet’e lâyık.. ..muvafık bir mahiyet kesbeder. Ve onların herbiri, öyle bir kıymet almalarının sebebi: Mü’min, imanıyla Hâlıkının emanetini, onun namına ve izni dairesinde istimal etmesidir..(6.söz)
Risale-i nur ger çi umuma teşmil sareti ile değil, fakat her halde, hakaik-i islamiyyenin içinde cereyan edip gelen
esas-ı velayet
esas-ı takva
esas-ı azimet
esasat-ı sünneti seniyye gibi ince fakat ehemmiyetli esasları muhafaza etmek bir vazife-i asliyyesidir..
Hulasa : Risale-i nurları okuyan, Risale-i nurların okunması gereken usullerle kendie hitab ediyor gibi okursa, risale-i nurda verilen her ilim ve dersleri, İNSANA VERİLAN MADDİ VE MANEVİ CİHAZAT-I İNSANİYYENİN AMELLERİNİN İLİMLERİ VE ÖLÇÜLERİ VE ESASLARI MİKTARLARI VE NASIL AMEL EDİLECEĞİNE DAİR NUMUNELERİ OLDUKLARI GÖRÜLÜR..!! Bu kadarı maksada işaret için kifayet eder inşaallah..
12 Nisan 2010: 11:40 #769216Anonim
S- Neden bunların umumuna fena diyorsun? Halbuki hayırhahımız gibi görünüyorlar.
C- Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mehenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hattâ benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyle ise her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mehenge vurunuz. Eğer altun çıktı ise kalbde saklayınız. Bakır çıktı ise çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz gönderiniz.
(Münazarat – 14)12 Nisan 2010: 11:43 #769217Anonim
[Maddî ve manevî bir sual münasebetiyle hatıra gelen bir cevabdır.]
Deniliyor ki: Neden Nur şakirdlerinin kuvvetli hüsn-ü zanları ve kat’î kanaatları, senin şahsın hakkında Nurlara daha ziyade şevklerine medar olan bir makamı ve kemalâtı şahsına kabul etmiyorsun? Yalnız Risale-i Nur’a verip, kendini çok kusurlu bir hâdim gösteriyorsun?
Elcevab: Hadsiz hamd ve şükür olsun ki, Risale-i Nur’un öyle kuvvetli ve sarsılmaz istinad noktaları ve öyle parlak ve keskin hüccetleri var ki; benim şahsımda zannedilen meziyete, istidada ihtiyacı yoktur. Başka eserler gibi müellifin kabiliyetine bakıp, makbuliyeti ve kuvveti ondan almıyor. İşte meydanda, yirmi senedir kat’î hüccetlerine dayanıp, şahsımın maddî ve manevî düşmanlarını teslime mecbur ediyor. Eğer şahsiyetim ona ehemmiyetli bir nokta-i istinad olsaydı, dinsiz düşmanlarım ve insafsız muarızlarım kusurlu şahsımı çürütmekle, Nurlara büyük darbe vurabilirdiler. Halbuki o düşmanlar divaneliklerinden, yine her nevi desiselerle beni çürütmeye ve hakkımda teveccüh-ü ammeyi kırmaya çalıştıkları halde, Nurların fütuhatına ve kıymetine zarar veremiyorlar. Yalnız bazı zaîf ve yeni müştakları bulandırsa da vazgeçiremiyorlar.
Bu hakikat için, hem bu zamanda enaniyet ziyade hükmettiği için, haddimden çok ziyade olan hüsn-ü zanları kendime almıyorum. Ve ben, kardeşlerim gibi, kendi nefsime hüsn-ü zan etmiyorum. Hem kardeşlerimin bu bîçare kardeşlerine verdiği makam-ı uhrevî, hakikî, dinî makam ise; Mektubat’ta İkinci Mektub’un âhirindeki kaideye göre, “Şahsıma verdikleri manevî hediye olan kemalâtı, eğer hâşâ ben kendimi öyle bilsem, olmamasına delildir; kendimi öyle bilmesem, onların o hediyesini kabul etmemek lâzım geliyor.” Hem kendini makam sahibi bilmek cihetinde enaniyet müdahale edebilir.
Bir şey daha kaldı ki; dünya cihetinde hakaik-i imaniyenin neşrindeki vazifedar, makam sahibi olsa, daha iyi tesir eder denilebilir. Bunda da iki mani’ var:
Birisi: Faraza velayet olsa da; bilerek, isteyerek makam yapmak tarzında, velayetin mahiyetindeki ihlas ve mahviyete münafîdir. Nübüvvetin vereseleri olan Sahabeler gibi izhar ve dava edemezler, onlara kıyas edilmez.
İkinci mani’: Pek çok cihetlerle çürütülebilir ve fâni ve cüz’î ve muvakkat ve kusurlu bir şahıs sahib olsa, Nurlara ve hakaik-i imaniyenin fütuhatına zarar gelir.
Fakat bir nokta var ki, mûcib-i şükrandır: Ehl-i siyasetteki düşmanlarım, mezkûr hakikatları bilmedikleri için; şerefli, izzetli Eski Said’i düşünüp mütemadiyen Nurlar bedeline benim şahsıma ihanet ve tenkis etmekle meşgul oluyorlar. Bazı mutaassıb enaniyetli hocaları da şahsımın aleyhine çeviriyorlar, güya Nurları söndürmeye çalışıyorlar. Halbuki Nurları daha ziyade parlattırmaya vesile oluyorlar. Nurlar, âdi şahsımdan değil, Kur’an güneşinin menbaından nurları alıyor.
(Emirdağ – 1 – 228)12 Nisan 2010: 15:39 #769225Anonim
@aczmendi reşha 189143 wrote:
ve bihi nesteinu
Risale-i nuru okumamış veya usulu ile okumamış kimselerdir..
Kalbden kasdettiğimiz ,hakikat mertebesinde komutan olarak istimal edilen kalbdir, yoksa kasdettiğiniz manaya değildir..
Yani üstad r.a eski saidden yeni saide gecerken kalbi komutan olarak ve aklı onunla ittifak ettirerek kasdettiğidir demek istediğimiz..
Bu kisim aciklayici oldu tesekkürler :gül:
12 Nisan 2010: 16:22 #769231Anonim
Risale-i nur anlama miktarını ölçen bir cihazınız mı var.Enterasan
12 Nisan 2010: 18:19 #769239Anonim
@age 189440 wrote:
Risale-i nur anlama miktarını ölçen bir cihazınız mı var.Enterasan
Risale-i nurlardan ders alabilen alir dersi yapabilende yapar,baglayan bu olmalidir kardes.Aksi davranislar kisinin kendisine zarar verir.Enteran olan atistirmalar,dersi yapabilene bir ALLAH RAZI OLSUN diyebilmeli insan,hele bu birde risale-i nur okuyan bir kimlikse bir Allah razi olsun bir tesekkür diyebilmeli.
12 Nisan 2010: 19:38 #769248Anonim
(Bu makamda perde indi. Yazmaya izin verilmedi. Başka zamana te’hir edildi.)
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
(Haşiye): Bu nüktenin bâki kısmı şimdilik yazdırılmadığının sebebi, bir derece dünyaya, siyasete temasıdır. Biz de bakmaktan memnuuz. Evet اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَيَطْغَى bu taguta bakar ve baktırır.
Said Nursî
(Şualar – 272)Acaba bu ayet kimlere bakar baktırır o ipleri o taguta bağlı ve o tagutun oynattığı birilerine bakıyor olmasın.Anlayana tabi
-
YazarYazılar
- ‘Risale-i Nur’u nurun usulleri ile anlamak’ konusu yeni yanıtlara kapalı.