• Bu konu 38 yanıt içerir, 12 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
10 yazı görüntüleniyor - 31 ile 40 arası (toplam 40)
  • Yazar
    Yazılar
  • #773999
    Anonim

      “Allah göklerin ve yerin nûrudur. Onun nûrunun misâli, bir lâmba yuvası gibidir ki, onda bir kandil vardır. Kandil de cam fânus içindedir. Cam fânus ise, inci gibi parlayan bir yıldıza benzer ki, ne doğuya, ne de batıya âit olmayan mübârek bir ağacın yakıtından tutuşturulur. Onun yakıtı, kendisine ateş dokunmasa bile ışık verecek kabiliyettedir. O nûr üstüne nûrdur. Allah dilediğini nûruna kavuşturur. İnsanlara Allah böyle misaller verir. Çünkü Allah herşeyi hakkıyla bilendir.”(Nur Sûresi, 24:35)

      Malum olduğu üzere, ayetin zahir ve malum manasından başka, çok işari ve remzi manaları da vardır. İlimde derin ve sağlam olan alimler, ilmin ince ve latif prensipleri ile bu işaret ve remizleri ayetin belagat kıvrımlarından çıkarıp, insanların nazarına takdim ediyorlar. Ayetin basit ve kısa mealinde o incelik ve işaretler görünmez. Ancak orjinal ifadesinde o işaretler ve remizler bulunurlar. Üstad, ince ve latif nazarı ile, bu ayetten bize elektriğe ve Risale-i Nur’a bakan işaretleri takdim ediyor.

      Elektrik odunsuz ve yakıtsız bir şekilde, nasıl maddi alemi aydınlatıyor ise; Risale-i Nur da medrese ve tekke meşakkati çekmeden, bu zamanda elektrik gibi manevi alemi aydınlatıyor. Aşağı yukarı elektriğin ilk çıkışı ile Risale-i Nurların ilk çıkışı aynı dönemde oluyor. Elektrik ve lambanın gelişimi ile, Risale-i Nur gibi bir manevi lambanın gelişimi, kısa zamanda ve harika bir şekilde oluyor. İnsanlığın gündemine giren bu iki önemli olaya, elbette işaret ve remizde bulunması, Nur suresinin belagatının şanındandır. Üstad da bu işaret ve remizi, ebced ve cifir ilminin vasıtası ile bize izhar edip ilan ediyor.

      sorularlarisale

      Sorularla Risale | Bediüzzaman Hazretlerinin Her Soruya Cevap Vermesi Hakkındaki İtiraz Ve Cevaplar…

      #774000
      Anonim

        Konuyla alakasi olamayan mesajlar, tahrik, itham vs.. içeren mesajlar silinecektir.Bilginize.

        #774007
        Anonim

          feraklit12 den alıntı. (acizler)


          @HuSeYni

          Nur suresi 35. ayetin Tefsiri !
          Said-i Nursi demek ister ki: “Allah Nur’undan söz ederken elektriği Risale-i Nur’u ve beni anlatmak istemiştir. Bu âyette benden ve eserimden özellikle söz edilmek istenmiştir. Benim özelliğimde bir başka kimse, kitabımın özelliğinde de bir başka kitap bulunmadığı için Allah’ın Nuruyla ancak ben ve kitabım anlatılmış olabilir. Kitabım da bir nurdur ben de bir nurum. Çünkü ben herkesin ancak 15 yılda okuyabildiği kitapları, sadece 3 ayda okuyup öğrendim…”

          Bakalım öyle mi demiş ?

          “BİRİNCİSİ

          Sûre-i Nur’dan Âyetü’n-Nur’dur ki, Risale-i Nur’un Resâilü’n-Nur ve Risalei’n-Nur ve Risaletü’n-Nur namlarıyla sebeb-i tesmiyesinin on altı sebebinden bir sebep olduğundan, birinci olarak onu beyan etmek gerektir. Bu Âyeti’n-Nur:

          اَللهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكٰوةٍ فِيهَا مِصْباَحٌ اَلْمِصْباَحُ فِى زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّىٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لاَشَرْقِيَّةٍ وَلاَغَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِىۤءُ وَلَوْلَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ عَلٰى نُورٍ يَهْدِى اللهُ لِنُورِهِ مَنْ يَشَآءُ وَيَضْرِبُ اللهُ اْلاَمْثَالَ لِلنَّاسِ وَاللهُ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ

          “Allah göklerin ve yerin nûrudur. Onun nûrunun misâli, bir lâmba yuvası gibidir ki, onda bir kandil vardır. Kandil de cam fânus içindedir. Cam fânus ise, inci gibi parlayan bir yıldıza benzer ki, ne doğuya, ne de batıya âit olmayan mübârek bir ağacın yakıtından tutuşturulur. Onun yakıtı, kendisine ateş dokunmasa bile ışık verecek kàbiliyettedir. O nûr üstüne nûrdur. Allah dilediğini nûruna kavuşturur. İnsanlara Allah böyle misaller verir. Çünkü Allah herşeyi hakkıyla bilendir.” Nur Sûresi, 24:35.

          Şu âyet-i nuriyenin mânâca çok tabakatı ve vücûh-u kesiresi vardır. Ve o tabakalardan ve vecihlerden işârî ve remzî bir vechi, mânâca ve cifirce nurlu bir tefsiri olan Risalei’n-Nur ve Risaletü’n-Nur’a dört-beş cümlesiyle on cihetten bakıyor.”

          Yani demiyor ayet tek buna işaret ediyor diye.

          “Ve o tabakalardan ve o vecihlerden bir tabaka ve bir perde dahi, mu’cizâne elektrikten haber veriyor.

          Risale-i Nur’a bakan birinci cümlesi: مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكٰوةٍ فِيهَا مِصْباَحٌ ’ “Onun nûrunun misâli, bir lâmba yuvası gibidir ki, onda bir kandil vardır.” Nur Sûresi, 24:35. dur. Yani, nur-u İlâhînin veya nur-u Kur’ânînin veya nur-u Muhammedînin (a.s.m.) misali, şu مِشْكٰوةٍ فِيهَا مِصْباَحٌ ’dur. Makam-ı cifrîsi dokuz yüz doksan sekiz (998) olarak, aynen Risaletü’n-Nur—şeddeli ن, iki ن sayılmak cihetiyle—tam tamına tevafukla ona işaret eder.

          İkinci cümlesi: اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّىٌّ يُوقَدُ ’“Cam fânus ise, inci gibi parlayan bir yıldıza benzer…” Nur Sûresi, 24:35. dur. Yirmi Sekizinci Lem’a’da tafsilen beyan edildiği gibi, İmam-ı Ali (r.a.) Kaside-i Celcelûtiye’sinde sarahat derecesinde Risalei’n-Nur’a bakarak ve ona işaret ederek demiş: اَقِدْ كَوْكَبِى بِاْلاِسْمِ نُورًا “Yâ Rab! Nur isminle ve cemâlinle parlat yıldızımı.”

          Ben tahmin ediyorum ki, İmam-ı Ali’nin (r.a.) bu işareti, bu cümle-i nuriyenin remzinden mülhemdir. Bu cümle-i âyetin makamı, beş yüz kırk altı (546) edip, Risale-i Nur’un adedi olan beş yüz kırk sekiz (548)’e gayet cüz’î ve sırlı iki farkla tevafuk noktasından işaret ettiği gibi, remzî bir mânâsıyla tam bakıyor.

          Üçüncü cümlesi: مِنْ شَجَرَةٍ ’dir. Eğer مِنْ شَجَرَةٍ ’deki ة vakıflarda gibiﻫ sayılsa beş yüz doksan sekiz (598) ederek tam tamına Resâili’n-Nur ve Risalei’n-Nur adedi olan beş yüz doksan sekiz (598)’e tevafukla beraber,

          مِنْ فُرْقَانٍ حَكِيمٍ ’ “Hak ile bâtılı ayıran hikmet dolu Kur’ân’dan…”in adedine yine sırlı birtek farkla tevafuk-u remzî ile, hem Resâili’n-Nur’u efradına dahil eder, hem yine Risalei’n-Nur’un şecere-i mübareki Furkan-ı Hakîm olduğunu gösterir.”

          Burda da görüldüğü gibi Risale-i Nur’u kendi ve nefsi hesabına değil; Kur’an tefsiri olması hasebiyle makbuliyetine işareten ona olan işaretleri, remzleri gösteriyor.

          “Eğer مِنْ شَجَرَةٍ ’deki ة, ة kalsa, o vakit makam-ı cifrîsi dokuz yüz doksan üç (993) eder, tevafuka zarar vermeyen cüz’î ve sırlı beş farkla Risaletü’n-Nur adedi olan 998’e tevafukla mânâsının dahi muvafakatine binaen ona işaret eder.

          Dördüncü cümlesi: نُورٌ عَلٰى نُورٍ يَهْدِى اللهُ لِنُورِهِ ’“O nûr üstüne nûrdur. Allah dilediğini nûruna kavuşturur.” Nur Sûresi, 24:35. dir ki, dokuz yüz doksan dokuz (999) ederek sırlı birtek farkla Risaletü’n-Nur adedi olan dokuz yüz doksan sekiz (998)’e tevâfukla mânâsının kuvvetli münasebetine binaen işaret derecesinde remzeder.

          Beşinci cümlesi: مَنْ يَشَاءُ cümlesi gayet cüz’î bir farkla Risaletü’n-Nur Müellifinin ismiyle meşhur bir lâkabına tevafukla mânâsı baktığı gibi bakıyor. Eğer يَشَاءُ daki mukadder zamir izhar edilirse مَنْ يَشَاۤئُهُ olur, tam tamına tevafuk eder.

          Bu âyet nasıl ki Risalei’n-Nur’a ismiyle bakıyor; öyle de tarih-i telifine ve tekemmülüne tam tamına tevafukla remzen bakıyor.

          كَمِشْكٰوةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ فِى زُجَاجَةٍ
          “…Onda bir kandil vardır. Kandil de cam fânus içindedir.” Nur Sûresi, 24:35.

          cümlesi
          كَمِشْكٰوةٍ ’daki tenvin vakıf yeri olmadığından nun sayılmak veفِى زُجَاجَةٍ vakıf yeri olduğundan ة, ﻫ olmak cihetiyle bin üç yüz kırk dokuz (1349) ederek, Resâili’n-Nur’un en nuranî cüzlerinin telifi hengâmı ve tekemmül zamanı olan bin üç yüz kırk dokuz (1349) tarihine tam tamına tevafukla işaret eder.

          Hem اَلْمِصْباَحُ فِى زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّىٌّ “Kandil de cam fânus içindedir. Cam fânus ise, inci gibi parlayan bir yıldıza benzer…” Nur Sûresi, 24:35. cümlesi bin üç yüz kırk beş (1345) ederek Resâili’n-Nur’un intişarı ve iştiharı ve parlaması tarihine tam tamına tevafuk eder. Çünkü şeddeli ر, iki ر; şeddeli ن, iki ن; şeddeli ز, aslı itibariyle bir ل, bir ز ve birinci زُجَاجَةٍ vakıf cihetiyle ﻫ, ikinci vakıf olmadığından ت sayılır.

          Eğer şeddeli ز, iki ز sayılsa, o vakit bin üç yüz yirmi iki (1322) eder ki, yine Risalei’n-Nur Müellifi, mukaddemat-ı Nuriyeye başladığı aynı tarihe tam tamına tevafuk eder.

          Hem مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ cümlesi; tâ-i evvel ت, ikinci ت ise, vakıf yeri olduğundan olmak ve شَجَرَةٍ deki tenvin ن sayılmak cihetiyle bin üç yüz on bir (1311) eder ki, o tarihte Resâili’n-Nur Müellifi Risaletü’n-Nur’un mübarek şecere-i kudsiyesi olan Kur’ân’ın basamakları olan ulûm-u Arabiyeyi tedrise başladığı aynı tarihe tam tamına tevafuk ederek remzen bakar.

          İşte bu kadar mânidar ve müteaddit tevâfukat-ı Kur’âniyenin ittifakı yalnız bir emâre, bir işaret değil, belki kuvvetli bir delâlettir. Belki elektrikle beraber Resâili’n-Nur’a münasebet-i mâneviyesiyle bir tasrihtir.”

          Kur’an-ı Kerim’in kendi tefsirine (Risale-i Nur) bir ayetinin bir kaç tevafukla, emareyle, işaretle ya da kuvvetli bir delille bakmasında nasıl bir tuhaflık var ? Kendini tefsir eden bir eserle alakadar olması akıldan uzak mıdır ? Burda yine Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinin sadece indiği dönemle sınırlı olmıyacak kadar şümullü olduğu, manalarının tüm zamanlarla alakadar olabileceği de gösterilmiş. Ve öyledir.

          “Bu âyetin münasebet-i mâneviyesinin letafetlerinden bir letafeti şudur ki: İhbar-ı gayb nev’inden mu’cizâne hem elektriğe, hem Risalei’n-Nur’a işaret ettiği gibi, ikisinin zuhurlarına ve zaman-ı zuhurlarından sonraki tekemmül zamanlarına ve hilâf-ı âdet vaziyetlerini çok güzel gösteriyor.

          Meselâ, زَيْتُونَةٍ لاَشَرْقِيَّةٍ وَلاَغَرْبِيَّةٍ cümlesi der: “Nasıl ki elektriğin kıymettar metâı, ne şarktan, ne de garptan celb edilmiş bir mal değildir. Belki yukarıda, cevv-i havada rahmet hazinesinden, semâvât tarafından iniyor. Her yerin malıdır. Başka yerden aramaya lüzum yoktur” der. Öyle de, mânevî bir elektrik olan Resâili’n-Nur dahi ne şarkın malûmatından, ulûmundan ve ne de garbın felsefe ve fünunundan gelmiş bir mal ve onlardan iktibas edilmiş bir nur değildir. Belki, semâvî olan Kur’ân’ın şark ve garbın fevkindeki yüksek mertebe-i arşîsinden iktibas edilmiştir.”

          Burda da Kur’an-ı Kerim’i ve kaynağı o olduğundan dolayı Risale-i Nur’u nazara veriyor.

          “Hem meselâ, يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِىءُ وَلَوْلَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ cümlesi, mânâ-yı remziyle diyor ki: “On üçüncü ve on dördüncü asırda semâvî lâmbalar ateşsiz yanarlar, ateş dokunmadan parlarlar. Onun zamanı yakındır.” Yani, bin iki yüz seksen (1280) tarihine yakındır. İşte, bu cümle ile nasılki elektriğin hilâf-ı âdet keyfiyetini ve geleceğini remzen beyan eder. Aynen öyle de, mânevî bir elektrik olan Resâili’n-Nur dahi gayet yüksek ve derin bir ilim olduğu halde, külfet-i tahsile ve derse çalışmaya ve başka üstadlardan taallüm edilmeye ve müderrisînin ağzından iktibas olmaya muhtaç olmadan, herkes derecesine göre o ulûm-u âliyeyi, meşakkat ateşine lüzum kalmadan anlayabilir, kendi kendine istifade eder, muhakkik bir âlim olabilir. Hem işaret eder ki, Resâili’n-Nur Müellifi dahi ateşsiz yanar, tahsil için külfet ve ders meşakkatine muhtaç olmadan kendi kendine nurlanır, âlim olur.

          Evet, bu cümlenin bu mu’cizâne üç işârâtı elektrik ve Resâili’n-Nur hakkında hak olduğu gibi, müellif hakkında dahi ayn-ı hakikattir. Tarihçe-i hayatını okuyanlar ve hemşehrileri bilirler ki, İzhar kitabından sonraki medrese usulünce on beş sene ders almakla okunan kitapları Resâili’n-Nur Müellifi yalnız üç ayda tahsil etmiş.”

          Evet Üstad’ın Tarihce-i Hayatında burayı açıklayan yeterli bilgiler var. Oraya havale ediyoruz. Burda yine maksat kendini övmek değil, Allahın verdiği bir nimeti izhar etmektir. Münasebet gelmişken Üstad’ın Risalelerdeki sözlerinden birini yine bu araya alalım inşaallah.

          “Hem madem yazılan Sözler onun bir nevi tefsiridir. Ve o risaleler ki, hakaik-i Kur’âniyenin malıdır ve hakikatleridir. Ve madem Kur’ân-ı Hakîm ekser
          sûrelerde, hususan الۤرٰ’larda, حٰمۤ’lerde kendi kendini kemâl-i haşmetle gösteriyor, kemâlâtını söylüyor, lâyık olduğu methi kendi kendine ediyor. Elbette, Sözlerde in’ikas etmiş Kur’ân-ı Hakîmin lemeât-ı i’câziyesinden ve o hizmetin makbuliyetine alâmet olan inâyât-ı Rabbâniyenin izharına mükellefiz. Çünkü o üstadımız öyle eder ve öyle ders verir.

          ÜÇÜNCÜ SEBEP: Sözler hakkında, tevazu suretinde demiyorum; belki bir hakikati beyan etmek için derim ki:

          Sözlerdeki hakaik ve kemâlât benim değil, Kur’ân’ındır ve Kur’ân’dan tereşşuh etmiştir. Hattâ Onuncu Söz, yüzer âyât-ı Kur’âniyeden süzülmüş bazı katarattır. Sair risaleler dahi umumen öyledir.

          Madem ben öyle biliyorum. Ve madem ben fâniyim, gideceğim. Elbette bâki olacak birşey ve bir eser, benimle bağlanmamak gerektir ve bağlanmamalı. Ve madem ehl-i dalâlet ve tuğyan, işlerine gelmeyen bir eseri, eser sahibini çürütmekle eseri çürütmek âdetleridir. Elbette, semâ-yı Kur’ân’ın yıldızlarıyla bağlanan risaleler, benim gibi çok itirazâta ve tenkidâta medar olabilen ve sukut edebilen çürük bir direkle bağlanmamalı.

          Hem madem örf-ü nâsta, bir eserdeki mezâyâ, o eserin masdarı ve menbaı zannettikleri müellifinin etvârında aranılıyor. Ve bu örfe göre, o hakaik-i âliyeyi ve o cevâhir-i gàliyeyi kendim gibi bir müflise ve onların binde birini kendinde gösteremeyen şahsiyetime mal etmek, hakikate karşı büyük bir haksızlık olduğu için, risaleler kendi malım değil, Kur’ân’ın malı olarak, Kur’ân’ın reşehât-ı meziyâtına mazhar olduklarını izhar etmeye mecburum.

          Evet, lezzetli üzüm salkımlarının hâsiyetleri, kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.”

          Devam ediyoruz…

          “Hem, nasıl ki bu cümlenin mânevî münasebet cihetinde kuvvetli ve letafetli işareti var; öyle de, cifrî ve ebcedî tevafukuyla hem elektriğin zaman-ı zuhurunun kurbiyetini, hem Resâili’n-Nur’un meydana çıkması, hem de müellifinin velâdetini remzen haber veriyor; bir lem’a-i i’caz daha gösterir. Şöyle ki:

          يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِىءُ ’“Onun yakıtı ışık verecek kàbiliyettedir…” Nur Sûresi, 24:35. nun makamı bin iki yüz yetmiş dokuz (1279) olup وَلَوْلَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ “…Kendisine ateş dokunmasa bile.” Nur Sûresi, 24:35. kısmı ise, iki tenvin, iki nun sayılmak cihetiyle 1284 ederek, hem elektriğin taammümünün kurbiyetini, hem Resâili’n-Nur’un yakınlığını, hem on dört sene sonra müellifinin velâdetini يَكَادُ kelime-i kudsiyesiyle mânen işaret ettiği gibi, cifirle de tam tamına aynı tarihe tevafukla işaret eder. Mâlumdur ki, zayıf ve ince ipler içtima ettikçe kuvvetleşir, kopmaz bir halat olur. Bu sırra binaen, bu âyetin bu işaretleri birbirine kuvvet verir, teyid eder. Tevafuk tam olmazsa da tam hükmünde olur ve işareti, delâlet derecesine çıkar.”

          Ve Üstad şu tenbihi de bir gün biri çıkıp sorar belki diye Allah bilir yazmış buraya. Anlayana inşaallah.

          “TENBİH: Ben bu âyet-i nuriyenin işaretlerini elektrik ve Resâili’n-Nur’un hatırı için beyan etmedim. Belki bu âyetin i’câz-ı mânevîsinin bir şubesinden bir lem’asını göstermek istedim.

          Elhasıl: Bu âyet-i kudsiye sarîh mânâsıyla nur-u İlâhî ve nur-u Kur’ânî ve nur-u Muhammedîyi (a.s.m.) ders verdiği gibi, mânâ-yı işârîsiyle de her asra baktığı gibi, on üçüncü asrın âhirine ve on dördüncü asrın evveline dahi bakar ve dikkatle baktırır. Ve bu iki asrın âhir ve evvellerinde en ziyade nazara çarpan ve en ziyade münasebet-i mâneviyesi bulunan ve bu âyetin umum cümlelerinin muvafakatlerini ve mutabakatlarını en ziyade kazanan elektrikle Resâili’n-Nur olduğundan, doğrudan doğruya mânâ-yı remziyle bakar diye bana kanaat-i kat’iye verdiğinden, çekinmeyerek kanaatimi yazdım. Hata etmişsem, Erhamürrâhimînden rahmetiyle affetmesini niyaz ediyorum. Resâil’in-Nur’un bu âyetin iltifatına liyakatini anlamak isteyen zâtlar hangi risaleye dikkatle baksalar anlarlar. Hiç olmazsa Eskişehir Hapishanesi’nin bir meyvesi olan Otuzuncu Lem’a namındaki altı esmâ-i İlâhiyeye dair altı nükte risalesine, hiç olmazsa o Lem’adan İsm-i Hayy ve Kayyûm’a dair Beşinci ve Altıncı Nüktelere dikkatle baksa, elbette tasdik eder.”

          Artı olarak şu kısmı da ilave etmeyi uygun görüyorum.

          “DÖRDÜNCÜ SEBEP: Bazan tevazu, küfrân-ı nimeti istilzam ediyor; belki küfrân-ı nimet olur. Bazan da tahdis-i nimet, iftihar olur. İkisi de zarardır. Bunun çare-i yegânesi ki ne küfrân-ı nimet çıksın, ne de iftihar olsun—meziyet ve kemâlâtları ikrar edip, fakat temellük etmeyerek, Mün’im-i Hakikînin eser-i in’âmı olarak göstermektir.

          Meselâ, nasıl ki murassâ ve müzeyyen bir elbise-i fâhireyi biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk sana dese,

          “Maşaallah, çok güzelsin, çok güzelleştin.” Eğer sen tevazukârâne desen,

          “Hâşâ, ben neyim? Hiç! Bu nedir, nerede güzellik?”

          O vakit küfrân-ı nimet olur ve hulleyi sana giydiren mahir san’atkâra karşı hürmetsizlik olur.

          Eğer müftehirâne desen,

          “Evet, ben çok güzelim. Benim gibi güzel nerede var? Benim gibi birini gösteriniz.”

          O vakit, mağrurâne bir fahirdir.

          İşte, fahirden, küfrandan kurtulmak için demeli ki:

          “Evet, ben güzelleştim. Fakat güzellik libasındır ve dolayısıyla libası bana giydirenindir; benim değildir.”

          İşte, bunun gibi, ben de, sesim yetişse bütün küre-i arza bağırarak derim ki:

          Sözler güzeldirler, hakikattirler. Fakat benim değildirler; Kur’ân-ı Kerîmin hakaikinden telemmu’ etmiş şualardır.

          وَمَامَدَحْتُ مُحَمَّدًا بِمَقَالَتِى – وَلٰكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَتِى بِمُحَمَّدٍ

          “Ben sözlerimle Muhammed’i (a. s.m.) övmüş olmadım; aslında sözlerimi Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmla övmüş ve güzelleştirmiş oldum.”


          düsturuyla derim ki:

          وَمَامَدَحْتُ الْقُرْاٰنَ بِكَلِمَاتِى – وَلٰكِنْ مَدَحْتُ كَلِمَاتِى بِالْقُرْاٰنِ

          Yani, “Kur’ân’ın hakaik-i i’câzını ben güzelleştiremedim, güzel gösteremedim. Belki Kur’ân’ın güzel hakikatleri benim tabiratlarımı da güzelleştirdi, ulvîleştirdi.”

          Madem böyledir; hakaik-i Kur’ân’ın güzelliği namına, Sözler namındaki âyinelerinin güzelliklerini ve o âyinedarlığa terettüp eden inâyât-ı İlâhiyeyi izhar etmek, makbul bir tahdis-i nimettir.” Bu kadarı kafi olsa gerek inşaallah.

          #774036
          Anonim

            @feraklit12 203849 wrote:

            @Fezapilotu hocam her ne kadar layık olmasam da sabrınızdan ve seviyenizden ötürü teşekkür ederim, daha nikinizi gördüğüm anda hakkınızda kararımı vermiştim siz farklısınız. Aslında hocam sizden rica ettiğim şey zor değildi ama peki öyle olsun, bende bu konuyu burada kapatıyorum tek kelime etmiyorum. Hakkınızı helal edin, samimiyetinizden zerre şüphem yok, her ne kadar gösteremesemde sizinde şüpheniz olmasın.
            Allah’a emanet

            Kullinici adima olan alakaniz üstad Necip Fazil’a olan muhabbetinizden kaynaklaniyor kardes.

            O halde buyrun Necip Fazil’dan , Bediuzzaman’i dinleyelim :

            Bedizzaman Said Nursi / Hayat ve Nur Risalesi nd – Necip Fazl Ksakrek | Kitap Okuyoruz !

            Bediüzzaman Said Nursi / Hayatı ve Nur Risalesi nd, Kitabın Yazarı : Necip Fazıl Kısakürek

            Bir baska kaynak:
            Necip Fazıl KISAKÜREK (R.Aleyh)
            -Son Devrin Din Mazlumları-
            S: 244 – 245

            Hakkimiz varsada helal olsun.
            Selam ve dua ile.

            #774061
            Anonim

              feraklit siz bu sitenin sohbet kanalında da aynı şekilde davranıp huzuru bozmuştunuz.rica ediyorum bu uslup tan vazgeçip vehhabiler gibi davranmayın.

              Biz istediğimiz seçmekte hürüz.Kuranı Kerim bir saf ışıktır ve biz saf ışıktan elde edilen tüm yedi ışık da yollardır ve cemaatlerdir.Size en basit bu ışık prizmasını örnek verdim.ben bu rengi sevdim fakat diğer renklere de hürmetimiz vardır.Ki asıl kaynağı Kuranı Kerim olan bu renkleri sevmek ve seçmek bizim seçimimizdir.

              Siz de istediğiniz rengi seçmekte hürsünüz…

              #774064
              Anonim
                #774065
                Anonim

                  @HuSeYni 203720 wrote:

                  Sen daha fazla alimsin ve onu yorumlayarak bu sonuca vardın öyle mi ? Orda bulamazsın çünkü böyle bi ifade. Orjinal nüshalarda da bulamazsın. Sadeleştirme olmayan hayrat neşriyat, envar, rnk, sözler, yeniasya yayınlarında da bulamazsın. Çünkü bunlar senin anlamak istediklerin.

                  Külliyat sadece bu zannettiğin yerlerden ibaret değil, adı üzerinde külliyat. Sözler var, Şualar var, Lem’alar, Mesnevi-i Nuriye, Mektubat, Tarihce-i Hayat, Asay-ı Musa, İşaratü’l İcaz, Muhakemat vs. Sen tabiri caizse koca denizi görememiş bir damlada boğulmuşsun.

                  Bektaşiye sormuşlar; neden namaz kılmıyorsun ? Demiş; ayette namaza yaklaşmayın diyor… O zaman ayetin devamını da oku demişler… Bu kez de demiş ki; ben hafız değilim. Ayetin devamında da “Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar ” ifadesi vardır.

                  Ne demek istediğimiz anlaşılmıştır sanırım.

                  ……………..

                  @feraklit12 203940 wrote:

                  Soru: Hz. Peygamber (a.s.m)’in cifir, ebced hesabı ve tevafuk gibi şeylerden hüküm çıkardığı varid olmadığına göre, böyle bir metodu kullanmak caiz midir? Ve bu sünnete aykırı değil midir?

                  Cevap: Kur’an’ın, had ve hesaba gelmez mânaları, işaretleri, tefsirleri söz konusudur. Halbuki bunların hepsinin, Hz. Peygamber (a.s.m) tarafından ifade edildiğini kimse gösteremez…

                  Bu kadarı benim için kafi geldi, bu açıklama bile ziyedesiyle beni memnun ve mutlu etti, teşekkür ederim Allah razı olsun.
                  Olay işte bu idi 6 sayfa tartışmanın ne manası vardıki arkadaşlar.
                  Başka sorum yok sayın yargıç

                  Soru: Hz. Peygamber (a.s.m)’in cifir, ebced hesabı ve tevafuk gibi şeylerden hüküm çıkardığı varid olmadığına göre, böyle bir metodu kullanmak caiz midir? Ve bu sünnete aykırı değil midir?

                  Cevap: Kur’an’ın, had ve hesaba gelmez mânaları, işaretleri, tefsirleri söz konusudur. Halbuki bunların hepsinin, Hz. Peygamber (a.s.m) tarafından ifade edildiğini kimse gösteremez.

                  Devamında da bu ifadeler mevcut. Ve yazının tamamında yeterli derecede açıklanmış. Söylemek istediğim bizzat aşikar bi şekilde hasıl oldu. Selam ve dua ile.

                  Şüphesiz bu hakikatler, yine de o kudsî kaynağın malıdır. İlm-i huruf değil; bilâkis, çok zâhir ( Bâtinîliğin zıddı) ve bir aritmetik tablo içerisinde yer alan ebced hesabı ve gözle görünen tevafukları Kur’an’daki bazı işaret ve nüktelerinin anlaşılması için bir vesîle yapılması işaretlerinden istifade edilmesi, elbette Hz. Pegamber (a.s.m)’in sünnetine aykırılığı sözkonusu olamaz.(30) Milyonlarca tefsirdeki milyonlarca farklı yorumların varlığı, bu gerçeğin açık bir delilidir.

                  #774091
                  Anonim

                    Feraklit kardes, seviyesiz ve uslupsuz mesajlarindan ötürü tarafimca banlanmistir.
                    Sizin amaciniz en bastan belliydi kardes, arife tarif gerekmiyor.
                    Sizi tekrar baska bir kullanici adiyla gormemek ümïdiyle, dua ile…

                    #774168
                    Anonim

                      (Mâlum olsun ki, ben Risale-i Nur’un kıymetini ve ehemmiyetini beyan etmekle Kur’ân’ın hakikatlerini ve imanın rükünlerini ilân etmek ve zaaf-ı imana düşenleri onlara davet etmek ve onların kuvvetlerini ve hakkaniyetlerini göstermek istiyorum. Yoksa, hâşâ, kendimi ve hiçbir cihetle beğenmediğim nefs-i emmâremi beğendirmek ve medhetmek değildir.

                      Hem Risale-i Nur zâhiren benim eserim olmak haysiyetiyle senâ etmiyorum. Belki yalnız Kur’ân’ın bir tefsiri ve Kur’ân’dan mülhem bir tercüman-ı hakikîsi ve imanın hüccetleri ve dellâlı olmak haysiyetiyle meziyetlerini beyan ediyorum. Hattâ, bir kısım risaleleri ihtiyarım haricinde yazdığım gibi Risale-i Nur’un ehemmiyetini zikretmekte ihtiyarsız hükmündeyim.



                      İkinci sual: Keramet izhar edilmezse daha evlâ olduğu halde, neden sen ilân edersin?

                      Elcevap: Bu, bana ait bir keramet değildir. Belki, Kur’ân’ın i’câz-ı mânevîsinden tereşşuh ederek has bir tefsirinden keramet suretinde bizlere ve ehl-i imana bir ikram-ı Rabbânî ve in’âm-ı İlâhîdir. Elbette mu’cize-i Kur’âniye ve onun lem’aları izhar edilir. Ve nimet ise, şükür niyetiyle ilân etmek, bir tahdis-i nimettir.

                      1وَاَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ âyeti izharına emreder.
                      “Rabbinin nimetini de yâd et.” Duhâ Sûresi, 93:11.

                      Benim için medâr-ı fahr ve gurur olacak bir liyakatim ve istihkakım olmadığını kasemle itiraf ediyorum. Ben çekirdek gibi çürüdüm ve kurudum. Bütün kıymet ve hayat ve şeref, o çekirdekten çıkan şecere-i Risale-i Nur ve mu’cize-i mâneviye-i Kur’âniyeye geçmiş biliyorum. Ve öyle itikad ettiğimden, i’câz-ı Kur’ânî hesabına izhar ederim. Bütün kıymet, bir mu’cize-i Kur’âniye olan Risale-i Nur’dadır.



                      Evet, ekser kardeşlerim ve yanımdaki umum arkadaşlarım ve müstensihler biliyorlar ki, On Dokuzuncu Mektubun beş parçası, birkaç gün zarfında, hergün iki üç saatte ve mecmuu on iki saatte, hiçbir kitaba müracaat edilmeden yazılması, hattâ en mühim bir parça ve o parçada lâfz-ı Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimesinde zâhir bir hâtem-i nübüvveti gösteren dördüncü cüz, üç dört saatte, dağda, yağmur altında, ezber yazılmış. Ve Otuzuncu Söz gibi mühim ve dakik bir risale, altı saat içinde bir bağda yazılmış. Ve Yirmi Sekizinci Söz, Süleyman’ın bahçesinde bir, nihayet iki saat içinde yazılması gibi, ekser risaleler böyle olması; ve eskiden beri sıkıntılı ve münkabız olduğum zaman en zâhir hakikatleri dahi beyan edemediğimi, belki bilemediğimi yakın dostlarım biliyorlar. Hususan o sıkıntıya hastalık da ilâve edilse, daha ziyade beni dersten, teliften men etmekle beraber, en mühim Sözler ve risaleler, en sıkıntılı ve hastalıklı zamanımda, en sür’atli bir tarzda yazılması, doğrudan doğruya bir inâyet-i İlâhiye ve bir ikram-ı Rabbânî ve bir keramet-i Kur’âniye olmazsa nedir?

                      Hem hangi kitap olursa olsun, böyle hakaik-i İlâhiyeden ve imaniyeden bahsetmişse, alâküllihal bir kısım mesâili, bir kısım insanlara zarar verir. Ve zarar verdikleri için, her mesele herkese neşredilmemiş. Halbuki şu risaleler ise, şimdiye kadar hiç kimsede—çoklardan sorduğum halde—sû-i tesir ve aksülâmel ve tahdiş-i ezhan gibi bir zarar vermedikleri, doğrudan doğruya bir işaret-i gaybiye ve bir inâyet-i Rabbâniye olduğu bizce muhakkaktır.
                      Sikke-i Tasdik-i Gaybi

                      #779548
                      Anonim

                        Kardeşimizin kızdıgı efendimize ümmi denilmesi kardeş bende diyorumki efendimiz zaten bu ifadeyi kendisi ilk vahiy geldiginde cebrail as kendi söylüyor ben ümmiyim okuma bilmem . Vahih ile ilham arsındada fark var zaten haşa bizde üstada peygamber demiyoruz o bir alim.

                      10 yazı görüntüleniyor - 31 ile 40 arası (toplam 40)
                      • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.