• Bu konu 16 yanıt içerir, 6 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 18)
  • Yazar
    Yazılar
  • #655093
    Anonim

      Sepepler insanoğlunun hayatında oldukça geniş bir yer teşkil etmektedir. Hemen her şeyi bir sebebe bağlama ihtiyacı hissederiz. Sebep-sonuç ilişkilerine olan şahitliklerimiz saymakla bitmez. Bir kaç basit örnek verecek olursak;

      Bir yumurtayı sertçe yere atsak kırılır, sebebi onu serçe yere çarpmaktır,
      Bir insan yüksek bir yerden atladığında ölürse sebep olarak yüksek bir yerden atlamasını gösteririz,
      Ektiğimiz ekinlerden iyi mahsul alan bir çiftçi, bunu mevsim şartlarının normalliğine, yağmurun yağmasına vs. sebeplere bağlar. Buna benzer çok misaller vermek mümkün.

      Bunun yanında öyle anlar olur ki; sebeplerin sükut ettiğine şahit oluruz. Misal; çok defalar şahit olmuşuzdur; -ya bizzat veya basın yoluyla vs.- Bir insanın ölmesi için bütün sebepler bir araya geldiğini fakat o insanın ölmediğini görürüz. Veyahut mevsimler tamamen normal seyrinde gitmesine rağmen çiftçilerin verim alamadığına şahit oluruz.

      İşte bunun gibi sebeplerin sükut ettiği anlar gösterir ki sebeplere de hükmü geçen biri var. Bu tür olaylar sebeplerde gaflete düşen insanoğluna bir uyarı mahiyetindedir. “Dikkat et! Çok güvendiğin sebeplere de sözü geçen biri var. Demek onların icadda tesiri yok” mesajına muhatap oluruz böyle durumlar da. Yani bir Müsebbibü’l Esbab olanın (Allah cc.) var olduğunu anlarız.

      Hz. Yunus a.s. kıssası da konumuza en çarpıcı örneklerden sadece birisidir.

      “Hazret-i Yunus Aleyhisselâmın kıssa-i meşhuresinin hülâsası:

      Denize atılmış, büyük bir balık onu yutmuş. 1 Deniz fırtınalı ve gece dağdağalı ve karanlık ve her taraftan ümit kesik bir vaziyette,

      2لاَۤ اِلٰهَ اِلاَّۤ اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنِّى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ münâcâtı, ona sür’aten vasıta-i necat olmuştur.

      Şu münâcâtın sırr-ı azîmi şudur ki:

      O vaziyette esbab bilkülliye sukut etti. Çünkü o halde ona necat verecek öyle bir Zat lâzım ki, hükmü hem balığa, hem denize, hem geceye, hem cevv-i semâya geçebilsin. Çünkü onun aleyhinde gece, deniz ve hût ittifak etmişler. Bu üçünü birden emrine musahhar eden bir Zat onu sahil-i selâmete çıkarabilir. Eğer bütün halk onun hizmetkârı ve yardımcısı olsaydılar, yine beş para faydaları olmazdı. 3 Demek esbabın tesiri yok. Müsebbibü’l-Esbabdan başka bir melce olamadığını aynelyakin gördüğünden, sırr-ı ehadiyet, nur-u tevhid içinde inkişaf ettiği için, şu münâcat birden bire geceyi, denizi ve hûtu musahhar etmiştir. O nur-u tevhid ile hûtun karnını bir tahtelbahir gemisi hükmüne getirip ve zelzeleli dağvâri emvac dehşeti içinde, denizi, o nur-u tevhid ile emniyetli bir sahrâ, bir meydan-ı cevelân ve tenezzühgâhı olarak o nur ile semâ yüzünü bulutlardan süpürüp, kameri bir lâmba gibi başı üstünde bulundurdu. Her taraftan onu tehdit ve tazyik eden o mahlûkat, her cihette ona dostluk yüzünü gösterdiler. Tâ sahil-i selâmete çıktı, şecere-i yaktîn 4 altında o lûtf-u Rabbânîyi müşahede etti.” Birinci Lem’a’dan iktibas.

      1 : bk. et-Taberî, Câmiu’l-Beyân: 17:79-81.
      2 : “Senden başka ilâh yoktur. Seni her türlü noksandan tenzih ederim. Gerçekten ben kendine zulmedenlerden oldum.” Enbiyâ Sûresi, 21:87.
      3 : bk. En’âm Sûresi, 6:17; Yûnus Sûresi, 10:107; Fâtır Sûresi, 35:2.
      4 : bk. Saffât Sûresi, 37:146.

      #748757
      Anonim

        2لاَۤ اِلٰهَ اِلاَّۤ اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنِّى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ

        Amin…

        Hükmün Sahibine şükürler olsun…El-Hakim…

        #748928
        Anonim

          Nemrut ve yandaşları karşısında doğruları söylemekten bir an bile geri durmayan Hz. İbrahim a.s kıssasını az çok bilirsiniz, duymuşsunuzdur. Hz. İbrahim’in a.s bu tavırlarından deliye dönen Nemrut ve yandaşları onu cezalandırmak için dağ gibi bir odun yığını hazırlatıp, karşısına bir mancınık kurdurup Hz. İbrahim’i a.s bu dağvari ateş yığınının içine atmışlardı. Tabi ki bu olay sadece sebeplerin sustuğu bir andan ibaret değildi. Daha birçok hikmetleri vardı, fakat konumuz itibariyle sebeplerin bir anda sükut ettiği bu olay; biz insanları, sebepler üzerindeki gafletimizden intibaha getirmek için çok mühim bir vakıadır.

          “Çünki Cenab-ı Hak, İsm-i Hakîm iktizasıyla; bu dünya dâr-ül hikmet olmak hasebiyle, esbab perdesi altında icraat yapıyor. Öyle ise Hazret-i İbrahim’in cismi gibi, gömleğini de ateş yakmadı ve ateşe karşı mukavemet haletini vermiştir. İbrahim’i yakmadığı gibi, gömleğini de yakmıyor.” Yirminci Söz

          #748946
          Anonim
            Quote:
            İşte bunun gibi sebeplerin sükut ettiği anlar gösterir ki sebeplere de hükmü geçen biri var. Bu tür olaylar sebeplerde gaflete düşen insanoğluna bir uyarı mahiyetindedir. “Dikkat et! Çok güvendiğin sebeplere de sözü geçen biri var. Demek onların icadda tesiri yok” mesajına muhatap oluruz böyle durumlar da. Yani bir Müsebbibü’l Esbab olanın (Allah cc.) var olduğunu anlarız.

            Burdan sunu anlayabilirmiyiz? : sebeplerin, neticelerin yaratilmasinda tesirleri yoktur. ama neticeye ulasmak icinde sebeplere riayet etmek gerekmezmi?

            Sebeplerin sukut ettigi an kadere iman ve tevekkule muracat etmek mi gerekir?

            zira Bediüzzaman hazretleri de tevekkülü şöyle ifade etmektedir: “Tevekkül, sebepleri bütün bütün reddetmek değildir. Belki sebepleri, dest-i kudretin perdesi bilip, riayet ederek, sebeplere teşebbüs ise bir nevi fiili dua kabul ederek, neticeyi yalnız Cenab-ı Hak’tan istemek ve neticeleri ondan bilmek ve ona minnettar olmaktan ibarettir.”

            #748951
            Anonim
              Fezapilotu;140488 wrote:
              Burdan sunu anlayabilirmiyiz? : sebeplerin, neticelerin yaratilmasinda tesirleri yoktur. ama neticeye ulasmak icinde sebeplere riayet etmek gerekmezmi?

              Sebeplerin sukut ettigi an kadere iman ve tevekkule muracat etmek mi gerekir?

              zira Bediüzzaman hazretleri de tevekkülü şöyle ifade etmektedir: “Tevekkül, sebepleri bütün bütün reddetmek değildir. Belki sebepleri, dest-i kudretin perdesi bilip, riayet ederek, sebeplere teşebbüs ise bir nevi fiili dua kabul ederek, neticeyi yalnız Cenab-ı Hak’tan istemek ve neticeleri ondan bilmek ve ona minnettar olmaktan ibarettir.”

              “Esbaba teşebbüs, bir dua-yı fiilîdir.”
              (23. Söz)

              Buradan anladığımız kadarıyla sebeplere sarılmak, fiili bir dua hükmündedir. Örneğin ekilen bir şey sulamak, onun gübresini vermek gibi işlemleri yerine getirmek sebeplere teşebbüs olduğu gibi, aynı zamanda bu işin neticesi için fiili bir duadır. Fakat mahsülden verim almak bu sebeblerin yerine getirilmesiyle alakalı değildir. Neticeyi olumlu veya olumsuz yapmak Müsebbibü’l Esbab olan, Allah’ın cc. bileceği iştir. Sebeplerin yerine getirilip, neticelerin Allah’tan beklenmesi alıntı yaptığınız kısımda da geçtiği gibi tevekküldür.

              #748955
              Anonim
                HuSeYni;140493 wrote:
                “Esbaba teşebbüs, bir dua-yı fiilîdir.”
                (23. Söz)

                Buradan anladığımız kadarıyla sebeplere sarılmak, fiili bir dua hükmündedir. Örneğin ekilen bir şey sulamak, onun gübresini vermek gibi işlemleri yerine getirmek sebeplere teşebbüs olduğu gibi, aynı zamanda bu işin neticesi için fiili bir duadır. Fakat mahsülden verim almak bu sebeblerin yerine getirilmesiyle alakalı değildir. Neticeyi olumlu veya olumsuz yapmak Müsebbibü’l Esbab olan, Allah’ın cc. bileceği iştir. Sebeplerin yerine getirilip, neticelerin Allah’tan beklenmesi alıntı yaptığınız kısımda da geçtiği gibi tevekküldür.

                verdiginiz misalden sunu anliyorum: insanin sebeplere muracati neticenin yaratilmasina kafi gelmiyor ama sebeplere muracatta, her zaman beklenen neticeyi getirmeyebiliyor.
                ve bu noktada tevekkul gerekiyor

                peki neden bi takim insanlar tevekkulu tembellik olarak algilar?

                #748974
                Anonim
                  Fezapilotu;140498 wrote:
                  peki neden bi takim insanlar tevekkulu tembellik olarak algilar?

                  Tevekkül bütün bütün esbabı terketmek olmadığına göre, sebeplere de teşebbüs etmeyi gerektirir. Bu anlamda insana sorumluluklar yüklemektedir. Bu sorumlulukların yükünü çekmek istemeyen insan, tevekkülü bu şekilde algılar, denebilir.

                  #748979
                  Anonim

                    Sosyal bilim ile hemhal olan arkadaşlar bilirler.. ideolojik yaklaşımlar yahut kuramlar akademisyenlerce izaha kvuşturulmaya çalışılırken çok kullanılır ‘kadercidir bu ekolü benimseyenler’ diye..

                    Nasılki kullandıkları mana, hiçbir sebebe müracat etmeden, oturup olacakları bekleme anlamına tekabül ediyor ise; işte tevekkülde maalesef ehl-i dünya için aynı şekilde kullanılmakta..

                    Müsebbibü’l Esbab ile tanışmamanın yahut yetersiz ya da yanlış bir malumatın neticesinde kullanılan lafızlardır bunlar..

                    Esbabın tesiri yok; külli irade kapsamında..Cüzi irade kapsamında elzem, zira yaşadığımız küre-i arz da sebepler ile imtihanı götürüyoruz..

                    Peki;

                    sırr-ı ehadiyet, nur-u tevhid içinde inkişaf ettiği için…Nasıl anlamalı bu cümleyi?

                    #748984
                    Anonim
                      elfaz;140533 wrote:
                      Peki;

                      sırr-ı ehadiyet, nur-u tevhid içinde inkişaf ettiği için…Nasıl anlamalı bu cümleyi?

                      Konumuzla ilgili farkı söylemek istiyoruz. vahidiyet kanunları perdesi altında yapılan umumi tecellilerdir. Ehadiyet ise kanunsuz, doğrudan doğruya ve özel tecellilerdir. Mesela herkese iki göz iki kulak bir burun ve yüz verilmesi vahidiyetin tecellisidir. Bir annenin doğumu ile dünyaya geliyoruz ve herkeste de bu organlar vardır. Ancak herkese özel ve farklı bir simanın verilmesi ise ehadiyetin tecellisidir. perdesizdir ve kişiye özeldir. Yani özel bir durumdur. İşte Hz. İbrahimin ateşten ve Hz. Yunusun da denizden kurtulması da birer özel durumdur, kanunlara bağlı değildir, kanun üstüdür ve perdesizdir.

                      Selam ve dua ile…
                      Sorularla Risale-i Nur Editör

                      #749147
                      Anonim

                        Peygamberimiz’in s.a.v ve diğer tüm Peygamberlerin a.s gösterdiği mucizeler,
                        evliyaullahın k.s göstermiş olduğu kerametler de vs… sebeplerin sükut ettiği anlardandır.

                        #749281
                        Anonim

                          Konu vahidiyet ve ehadiyete dair şunlarında bilinmesi ehemmiyet arz ediyor inşaAllah:

                          Vahidiyette ehadiyette Allah’ın birliğini anlatır.Fakat aralarında bazı farklar vardır.Şöyle ki;

                          Vahidiyet:Bütün mevcudat Allah’a aittir, Allah’ın icadıdır.
                          Ehadiyet:Esman her şeyde ayrı ayrı tecelli eder; Allahı gösterir.
                          Mesela bir ağaç Allah’ın ehadiyet özelliğini gösterirken, orman yada bitkiler Allah’ın vahidiyet özelliğini gösterir..Gördüğümüz gibi ehadiyet tek bişeyin Allah’ı göstermesi iken, vahidiyet bütüncül bi şekilde Allah’ın varlığını kat’i bi şekilde göstermesidir..

                          Nur-u tevhid içinde sırrı ehadiyetin inkışafıyla ne kastediliyor?

                          Tevhid genel, ehadiyet özel manada BİR’e ulaşma.Madem hud, karanlık,deniz Allah’ın hükmüne icabet ediyor,O’na uyuyor elbette Allah beni de görüyor, bana da icabet edecek diyor Yunus a.s…Yani kudreti tüm bunlara yeten Allah, bana da kudret elini uzatır.Böylece tevhidin içinde, ehadiyet inkışaf etmiş oluyor..BİR’i vesile ederek kainattan kendine indi, kendinden BİR’e ulaştı.

                          İsraf-ı kelam oldu ise Allah affetsin..

                          #749303
                          Anonim

                            Kâinatta en mühim hakikat ve en kıymetdar mahiyet;
                            nur,
                            vücud
                            ve hayat
                            ve rahmettir ki,

                            bu dört şey perdesiz, vasıtasız, doğrudan doğruya kudret-i İlahiye ve meşiet-i hâssa-i İlahiyeye bakar.

                            Onaltıncı Lem’a dan.

                            #749643
                            Anonim
                              HuSeYni;141220 wrote:
                              Kâinatta en mühim hakikat ve en kıymetdar mahiyet;
                              nur,
                              vücud
                              ve hayat
                              ve rahmettir ki,

                              bu dört şey perdesiz, vasıtasız, doğrudan doğruya kudret-i İlahiye ve meşiet-i hâssa-i İlahiyeye bakar.

                              Onaltıncı Lem’a dan.

                              nur, vücud, hayat ve rahmetin sebepsiz, vasıtasız ve doğrudan Allah’ın dilemesiyle olması nasıl oluyor? İzah edicek bir arkadaş var mı?

                              #749678
                              Anonim

                                Girizgah olsun:

                                Diğer tüm nimetlerin mevcudatında esbap perde hükmünde..Nasıl cevizi kabuğu örter; aynı bu şekilde sebepler dünyasıda da nimetleri bu şekilde çevrelemekte..Bu çevreleme dehlizini tevhid nuru ile göremeyen, okuyamayan gözler herşeyi Bir’e değilde sebeplere verir hatta varır inkar bataklığına saplanır..

                                Ama sair 4 nimette esbap yoluna girmeden direkt kudret ufkuna ihtiyaç vardır..Onları sebeplere vermek imkanat sınırlarında değil..Sebepler saramıyor..

                                #749782
                                Anonim
                                  elfaz;142060 wrote:
                                  Girizgah olsun:

                                  Diğer tüm nimetlerin mevcudatında esbap perde hükmünde..Nasıl cevizi kabuğu örter; aynı bu şekilde sebepler dünyasıda da nimetleri bu şekilde çevrelemekte..Bu çevreleme dehlizini tevhid nuru ile göremeyen, okuyamayan gözler herşeyi Bir’e değilde sebeplere verir hatta varır inkar bataklığına saplanır..

                                  Ama sair 4 nimette esbap yoluna girmeden direkt kudret ufkuna ihtiyaç vardır..Onları sebeplere vermek imkanat sınırlarında değil..Sebepler saramıyor..

                                  Allah razı olsun. Bu dört nimeti sebepler saramıyor evet ama, mesela nur dan bahsedecek olursak nasıl anlarız sebepsiz olduğunu? Biraz açar mısınız?

                                15 yazı görüntüleniyor - 1 ile 15 arası (toplam 18)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.