- Bu konu 142 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
2 Ağustos 2017: 23:45 #821073
Anonim
YİRMİDOKUZUNCU ÂYETİN SEHVİNE DAİR TAFSİLÂT
Küçük bir sehivden kuvvetli bir işaret-i gaybiye gördüm. Ondan bildim ki, o sehiv bunun içinmiş. Şöyle ki:
Birinci Şua olan İşarat-ı Kur’aniyenin yirmidokuzuncu âyet Sure-i İbrahim’in başında, ﺍﻟٓﺮَ ﻛِﺘَﺎﺏٌ ﺍَﻧْﺰَﻟْﻨَﺎﻩُ ﺍِﻟَﻴْﻚَ ﻟِﺘُﺨْﺮِﺝَ ﺍﻟﻨَّﺎﺱَ ﻣِﻦَ ﺍﻟﻈُّﻠُﻤَﺎﺕِ ﺍِﻟَﻰ ﺍﻟﻨُّﻮﺭِ ﺑِﺎِﺫْﻥِ ﺭَﺑِّﻬِﻢْ içinde ﺍِﻟَﻰ ﺍﻟﻨُّﻮﺭِ ﺑِﺎِﺫْﻥِ ﺭَﺑِّﻬِﻢْ cümlesine, makam-ı cifrîsi sehven bin üçyüz otuzdört (1334) ederek Risale-i Nur’un fatihası olan İşarat-ül İ’caz Tefsirinin zuhuru ve tab’ı tarihine tevafukla bakar denilmiş. Halbuki melfuz harflerinin makamı, bin üçyüz otuzdokuz (1339) olup o tefsirin fevkalâde iştiharı ve Dâr-ül Hikmet tarafından ekser müftülere gönderilen nüshalar, müteaddid ve maddî ve manevî inkılabların sarsıntılarından vikaye noktasında -çok emareler ve müftülerin itirafıyla- birer kal’a ve ekser müftülerin ellerinde birer elmas kılınç hükmüne geçmeleri tarihine tevafukla takdirkârane bakar. Okunmayan iki “elif” sayılsa, bin üçyüz kırkbir (1341) edip Risale-i Nur’un mebde-i zuhuruna tam tamına tevafukla bakar.
Bu küçük sehiv şöyle bir manayı birden kuvvetli ihtar etti ki:
O Sure-i İbrahim’in (A.S.) başındaki âyetin Risale-i Nur’a remzen bakan yalnız onun dört cümlesi değil, belki o birinci sahife âhirine kadar münasebat-ı maneviye cihetinde bir mana-yı remziyle -efrad-ı kesîresi içinde- Risale-i Nur’a gizli bir hususiyet ile îma eder, remzen bakar. Ben şimdilik o hakikat-ı remziyeyi beyan edemem. Yalnız kısa bir işaret edilecek.
Evet Risale-i Nur’un mayası ve meşrebi tefekkür ve şefkat olduğu cihetle, Hazret-i İbrahim’in (A.S.) hususî meşrebi olan tefekkür ve şefkat noktasında tam tevafuk etmek sırrıyla şu surede daha ziyade Risale-i Nur’u kucağına alıyor. Baştaki âyet, dört cümle ile en karanlık bir asrın kara kara içinde, zulmet zulmet içinde insanları nura çıkaran ve Kur’andan çıkan bir nura parmak bastığı gibi en karanlık içinde bulunan ve Risale-i Nur’un cereyanına muhalif gidenleri tarif eder.
ÜÇÜNCÜ ÂYET:
ﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﻳَﺴْﺘَﺤِﺒُّﻮﻥَ ﺍﻟْﺤَﻴَﺎﺓَ ﺍﻟﺪُّﻧْﻴَﺎ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟْﺎَﺧِﺮَﺓِ ﻭَﻳَﺼُﺪُّﻭﻥَ ﻋَﻦْ ﺳَﺒِﻴﻞِ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﻭَﻳَﺒْﻐُﻮﻧَﻬَﺎ ﻋِﻮَﺟًﺎ ﺍُﻭﻟَٓﺌِﻚَ ﻓِﻰ ﺿَﻠﺎَﻝٍ ﺑَﻌِﻴﺪٍ
Bu dahi, üç cümlesiyle bazı münasebat-ı maneviye ve muvafakat-ı mefhumiye cihetinde ve hem Risale-i Nur’un mesleğine, hem mülhidlerin mesleğine îmaen bakar.
Ve birinci cümlesiyle der ki: “O bedbahtlar, bazı ehl-i imanın (imanları beraber olduğu halde) ve bir kısım ehl-i ilmin (âhireti tam bildikleri halde) onlara iltihak delaletiyle, bilerek ve severek hayat-ı dünyeviyeyi dine ve âhirete, yani elması tanıdığı ve bulduğu halde beş paralık şişeyi ona tercih etmek gibi; sefahet-i hayatı, dinî hissiyata muannidane tercih edip dinsizlik ile iftihar ederler.” Bu cümlenin bu asra bir hususiyeti var. Çünki hiçbir asır böyle bir tarzı göstermemiş. Sair asırlarda o ehl-i dalalet âhireti bilmiyor ve inkâr ediyor. Elması elmas bilmiyor, dünyayı tercih ediyor.
Ve ikinci cümlesi olan ﻭَ ﻳَﺼُﺪُّﻭﻥَ ﻋَﻦْ ﺳَﺒِﻴﻞِ ﺍﻟﻠَّﻪِ ile der ki: “O bedbahtların dalaleti, muhabbet-i hayattan ve temerrüdden neş’et ettiği için kendi halleri ile durmuyorlar, tecavüz ediyorlar. Bildikleri ve onun ile ecdadları bağlı olan dine adavetkârane, menbalarını kurutmak ve esasatını bozmak ve kapılarını ve yollarını kapatmak istiyorlar.”
Ve üçüncü cümlesi olan ﻭَ ﻳَﺒْﻐُﻮﻧَﻬَﺎ ﻋِﻮَﺟًﺎ ile der ki: “Onların dalaleti fenden, felsefeden geldiği için acib bir gurur ve garib bir firavunluk ve dehşetli bir enaniyet onlara verip nefislerini öyle şımartmış ki, kâinatı idare eden İlahî kanunların şualarını ve insan âleminde o hakaikin düsturlarını süflî hevesatlarına ve müştehiyatlarına müsaid görmediklerinden (hâşâ! hâşâ!) eğri, yanlış, noksan bulmak istiyorlar.”
İşte bu âyet, üç cümlesiyle manen bu asırda acib bir taife-i dâlleye tam bir tevafuk-u manevî ile mana-yı işarîsiyle çok efradı içinde hususî baktığı gibi, tevafuk-u cifrîsiyle dahi başlarına parmak basıyor. Evet evvelki cümle olan ﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﻳَﺴْﺘَﺤِﺒُّﻮﻥَ nin makamı bin üçyüz yirmiyedi (1327); eğer şeddeli “lâm” ve “be” ikişer sayılsa Arabî tarihiyle bin üçyüz ellidokuz (1359) edip o tuğyanlı taifenin savletli zamanını göstererek tam tevafukla bakar. ﻭَ ﻳَﺒْﻐُﻮﻧَﻬَﺎ ﻋِﻮَﺟًﺎ nin makamı, tenvin “nun” olmak cihetiyle bin ikiyüz dokuz (1209) ederek şeriat-ı İslâmiyeye sû’-i kasd olarak ecnebi kanunlarını adliyeye sokmak fikri ve teşebbüsü tarihine tam tamına tevafukla bakar. Ve bu emareler gibi çok îmalar ile baştaki âyetin kuvvetli işaret ettiği Risale-i Nur’un muarızlarına zahir bir surette baktığı gibi, mefhum-u muhalifi delaletiyle dahi Risale-i Nur’a tam bakar. Hattâ dördüncü âyette Risale-i Nur’un Türkçe olmasını tahsin eder ve beşincide Arabî ve Türkçeyi tam bilmeyen ve mürşidleri ve âlimleri perişan olan vilayat-ı şarkıyede Risale-i Nur imdadlarına ve her taifeden ziyade başlarına gelen hâdiseler ve âyette ﺑِﺎَﻳَّﺎﻡِ ﺍﻟﻠَّﻪِ tabir edilen elîm vakıaları hatırlarına getirmekle ikaz ve irşad etmelerine bir mana-yı işarî ve remzî ile emrediyor.
Bu âhirki ehemmiyetli işareti beyan etmeme şimdilik izin olmadığından yalnız herbirinin bir tek remzi gayet kısa beyan edilecek. Şöyle ki:
DÖRDÜNCÜ ÂYETİN
ﻭَﻣَٓﺎ ﺍَﺭْﺳَﻠْﻨَﺎ ﻣِﻦْ ﺭَﺳُﻮﻝٍ ﺍِﻟﺎَّ ﺑِﻠِﺴَﺎﻥِ ﻗَﻮْﻣِﻪِ ﻟِﻴُﺒَﻴِّﻦَ ﻟَﻬُﻢْ cümlesi makam-ı cifrîsiyle ve baştaki âyetin işaretleri karinesiyle, risalet ve nübüvvetin her asırda veraset noktasında naibleri, vekilleri bulunmak kaidesiyle, bir mana-yı remzî cihetinde vazife-i irsiyeti yapan Risale-i Nur’u efradı içine hususî bir iltifatla dâhil edip lisan-ı Kur’an olan Arabî olmayarak Türkçe olmasını takdir ediyor.
Evet bunun makamı ﺭَﺳُﻮﻝٍ deki tenvin “nun” sayılmak ve şeddeli “lâm” iki sayılsa ve şeddeli “ye” bir sayılsa bin üçyüz ellisekiz (1358), her ikisi birer sayılsa bin üçyüz yirmisekiz (1328); şeddeliler iki sayılsa, tenvin sayılmazsa, bin üçyüz onsekiz (1318); hem tenvin hem şeddeliler sayılsa bin üçyüz altmışsekiz (1368) ederek Risale-i Nur’un beş devresine ve beş vaziyetine remzen ve îmaen bakar.
BEŞİNCİ ÂYETTE:
ﺍَﻥْ ﺍَﺧْﺮِﺝْ ﻗَﻮْﻣَﻚَ ﻣِﻦَ ﺍﻟﻈُّﻠُﻤَﺎﺕِ ﺍِﻟَﻰ ﺍﻟﻨُّﻮﺭِ ﻭَﺫَﻛِّﺮْﻫُﻢْ ﺑِﺎَﻳَّﺎﻡِ ﺍﻟﻠَّﻪِ
ﺍِﻟَﻰ ﺍﻟﻨُّﻮﺭِ ﻭَﺫَﻛِّﺮْﻫُﻢْ ﺑِﺎَﻳَّﺎﻡِ ﺍﻟﻠَّﻪِ cümlesinde makam-ı cifrîsi, şeddeliler birer sayılmak cihetinde bin üçyüz ellibir (1351) ederek Risale-i Nur’un şimdilik beyanına iznim olmayan ehemmiyetli vazifesinin ve bu evamir-i Kur’aniyeyi imtisalinin tarihine tam tamına tevafuk-u cifrî ve muvafakat-ı maneviye karinesiyle ve kıssadan hisse almak münasebat-ı mefhumiye remzi ile Risale-i Nur’a îmaen bakar. Daha yazılacak çok gaybî işaretler var, fakat izin verilmedi, şimdilik kaldı.
2 Ağustos 2017: 23:46 #821074Anonim
Sekizinci Şua
ÜÇÜNCÜ BİR KERAMET-İ ALEVİYE
BİR İFADE-İ MERAM [Malûm olsun ki; ben Risale-i Nur’un kıymetini ve ehemmiyetini beyan etmekle Kur’an’ın hakikatlarını ve imanın rükünlerini ilân etmek ve za’f-ı imana düşenleri onlara davet etmek ve onların kuvvetlerini ve hakkaniyetlerini göstermek istiyorum. Yoksa, hâşâ kendimi ve hiçbir cihetle beğenmediğim nefs-i emmaremi beğendirmek ve medhetmek değildir. Hem Risale-i Nur zahiren benim eserim olmak haysiyetiyle sena etmiyorum. Belki yalnız Kur’anın bir tefsiri ve Kur’andan mülhem bir tercüman-ı hakikîsi ve imanın hüccetleri ve dellâlı olmak haysiyetiyle meziyetlerini beyan ediyorum. Hattâ bir kısım risaleleri ihtiyarım haricinde yazdığım gibi, Risale-i Nur’un ehemmiyetini zikretmekte ihtiyarsız hükmündeyim. İmam-ı Ali’nin (Radıyallahü Anh) Âyet-ül Kübra namını verdiği Yedinci Şua risalesini yazmakta çok zahmet çektiğime bir mükâfat-ı âcile ve bir alâmet-i makbuliyet ve bir medar-ı teşvik olarak bu keramet-i Celcelutiye, inayet-i İlahiye tarafından verildiğine şübhem kalmamış. Tahdis-i nimet kabîlinden bunu Sekizinci Şua olarak yazdım. Yoksa haşre dair mühim bir âyetin mu’cizeli olan bürhanlarını yazacaktım.]
ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ
[İmam-ı Ali’nin (Radıyallahü Anh) Risale-i Nur’a dair üçüncü bir kerametidir.]
Evet Onsekizinci ve Yirmisekizinci Lem’alarda izah ve isbat edilen iki zahir kerametini teyid ve takviye ederek Kaside-i Celcelutiye’sinde Siracünnur’dan sarahat derecesinde haber verdiği gibi, yine o kasidede Siracünnur’un en namdar risalelerine parmak basıyor, âdeta alkışlıyor; ve sekiz aded remz ile meşhur bir kısım risalelerini gösteriyor.
BİRİNCİSİ:
Risale-i Nur’a tasrih eden ﺗُﻘَﺎﺩُ ﺳِﺮَﺍﺝُ ﺍﻟﻨُّﻮﺭِ ﺳِﺮًّﺍ ﺑَﻴَﺎﻧَﺔً fıkrasından sonra Süryanî lisanıyla esma-i hüsnadan istimdad ve suver-i Kur’aniye ile bir münacat yapıyor. Tam otuzüç surelerle öyle garib ve manidar bir tarzda zikrediyor ki; bir kısım sırları ve gaybî haberleri dahi bildirmek istediği anlaşılıyor. Ben sıkıntılı bir zamanda İmam-ı Ali’nin (Radıyallahü Anh) Âyet-ül Kübra namını verdiği Yedinci Şua’ı bitirdiğim aynı vakitte -itikadımca bana acele bir mükâfat ve bir ücret olarak- geceleyin Celcelutiye’yi okudum.
Birden bir ihtar-ı gaybî gibi kalbime denildi: İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, Risale-i Nur ile çok meşguldür. Mecmuundan haber verdiği gibi kıymetdar risalelerine de işaret derecesinde remzedip îma ediyor. Eğer sarih bir surette gaybdan haber vermek çok zararları bulunduğundan, hikmete münafî olduğu cihetle hikmet-i İlahiye tarafından yasak olmasa idi tasrih edecekti.
Meselâ; sureleri ta’dad ederken, yirmibeşinciye geldiği vakit diyor ki:
ﺑِﺤَﻖِّ ﺗَﺒَﺎﺭَﻙَ ﺛُﻢَّ ﻧُﻮﻥٍ ﻭَ ﺳَٓﺎﺋِﻞٍ ٭ ﻭَ ﺑِﺴُﻮﺭَﺓِ ﺍﻟﺘَّﻬْﻤِﻴﺰِ ﻭَ ﺍﻟﺸَّﻤْﺲُ ﻛُﻮِّﺭَﺕْ
ﻭَ ﺑِﺎﻟﺬَّﺍﺭِﻳَﺎﺕِ ﺫَﺭْﻭًﺍ ﻭَ ﺍﻟﻨَّﺠْﻢِ ﺍِﺫَﺍ ﻫَﻮَﻯ ٭ ﻭَ ﺑِﺎِﻗْﺘَﺮَﺑَﺖْ ﻟِﻰَ ﺍﻟْﺎُﻣُﻮﺭُ ﺗَﻘَﺮَّﺑَﺖْ
ﻭَ ﺑِﺴُﻮَﺭِ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍَﻥِ ﺣِﺰْﺑًﺎ ﻭَ ﺍَﻳَﺔً ٭ ﻋَﺪَﺩَ ﻣَﺎ ﻗَﺮَﺍَ ﺍﻟْﻘَﺎﺭِﻯ ﻭَﻣَﺎ ﻗَﺪْ ﺗَﻨَﺰَّﻟَﺖْ
ﻓَﺎَﺳْﺌَﻠُﻚَ ﻳَﺎ ﻣَﻮْﻟﺎَﻯَ ﺑِﻔَﻀْﻠِﻚَ ﺍﻟَّﺬِﻯ ٭ ﻋَﻠَﻰ ﻛُﻞِّ ﻣَٓﺎ ﺍَﻧْﺰَﻟْﺖَ ﻛُﺘْﺒًﺎ ﺗَﻔَﻀَّﻠَﺖْ
İşte bu fıkralarda Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesini hayrette bırakan ve üstünde göz ile görünen bir kerametiyle ve kıyamet ve haşri isbat eden hârika hüccetleriyle iştihar eden Yirmidokuzuncu Söz’e Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, zikr ü ta’dad ettiği surelerin yirmidokuzuncu mertebesinde ﻭَﺍﻟﺸَّﻤْﺲُ ﻛُﻮِّﺭَﺕْ ile ona işaret eder. Çünki kıyamet kopmasından gayet dehşetli haber veren ﺍِﺫَﺍ ﺍﻟﺸَّﻤْﺲُ ﻛُﻮِّﺭَﺕْ suresine tam mutabık bir surette o Yirmidokuzuncu Söz, kıyametin ve harab-ı âlemin ve mevt-i dünyanın ve hayat-ı âhiretin ve ihya-yı emvatın kat’î hüccetlerini beyan ederken, bu surenin dehşetli tasvirini zikretmesi; hem manada, hem yirmidokuzuncu mertebede tetabukları o işareti isbat eder.
Hem tahavvülât-ı zerratta boğulan maddiyyunları susturan ve zerratın tahavvülâtı ve harekâtını, vazife ve intizamlarını emsalsiz bir tarzda isbat eden Otuzuncu Söz namındaki Zerrat Risalesi’ne Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, otuzuncu mertebede ﻭَﺑِﺎﻟﺬَّﺍﺭِﻳَﺎﺕِ ﺫَﺭْﻭًﺍ kasemiyle ona işaret eder. Evet bu işarette lafzan ve sureten Sure-i ﻭَﺍﻟﺬَّﺍﺭِﻳَﺎﺕِ ﺫَﺭْﻭًﺍ ve Risale-i Zerrat, birbirine müşabehet ile beraber mana cihetiyle dahi münasebet var. Çünki Sure-i ﻭَﺍﻟﺬَّﺍﺭِﻳَﺎﺕ ın başında tesadüfî ve intizamsız zannedilen temevvücat-ı havaiye, gayet hikmetli ve vazifedar olarak rububiyetin tekvinî emirlerini etrafa yetiştirir diye ifade ettiği gibi, Risale-i Zerrat dahi maddiyyunlar tarafından tesadüfî ve intizamsız telakki edilen harekât-ı zerrat dahi, gayet hikmetli ve o zerreler muntazam vazifelerle vazifedar olduklarını gayet kuvvetli ve kat’î bürhanlar ile isbat ediyor.
Hem Mi’rac-ı Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı delail-i akliye ile gayet makul ve kat’î bir surette isbat eden ve Otuzbirinci Söz namında ve mertebesinde bulunan Risale-i Mi’rac’a, Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) otuzbirinci mertebede Mi’rac-ı Ahmedî (A.S.M.) ve Kab-ı Kavseyn’deki müşahede ve mükâlemeyi sarih bir surette başlayan Sure-i ﻭَ ﺍﻟﻨَّﺠْﻢِ ﺍِﺫَﺍ ﻫَﻮَﻯ nın başında bulunan ﻭَ ﺍﻟﻨَّﺠْﻢِ ﺍِﺫَﺍ ﻫَﻮَﻯ cümlesi ile sarahata yakın bir tarzda o risaleye işaret eder ve Sure-i ﻭَ ﺍﻟﻄُّﻮﺭِ yi bırakarak ﻭَ ﺍﻟﺬَّﺍﺭِﻳَﺎﺕ den sonra ﻭَ ﺍﻟﻨَّﺠْﻢِ Suresini zikretmesi bu işareti kuvvetlendirir.
Hem Şakk-ı Kamer mu’cizesini münkirlere karşı kuvvetli deliller ile isbat eden Mi’rac Risalesi’nin zeyli bulunan Şakk-ı Kamer Risalesi namında otuzbirinci mertebenin âhirinde olan o risaleye, Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) şakk-ı Kamer’i nass-ı sarih ile zikreden Sure-i ﺍِﻗْﺘَﺮَﺑَﺖِ ﺍﻟﺴَّﺎﻋَﺔُ ﻭَ ﺍﻧْﺸَﻖَّ ﺍﻟْﻘَﻤَﺮُ den iktibas ederek otuzbirinci mertebenin akabinde zikredilen ﻭَ ﺑِﺎِﻗْﺘَﺮَﺑَﺖْ ﻟِﻰَ ﺍﻟْﺎُﻣُﻮﺭُ ﺗَﻘَﺮَّﺑَﺖْ fıkrasıyla sarahata yakın işaret eder.
Malûmdur ki; Risale-i Nur başta otuzüç aded Sözler’dir ve Sözler namıyla yâd edilir. Fakat Otuzüçüncü Söz müstakil değil, belki otuzüç aded Mektubat’tan ibarettir ve Mektubat namıyla zikredilir. Sonra Otuzbirinci Mektub dahi müstakil değil, belki otuzbir aded Lem’alardan mürekkebdir ve Lem’alar adı ile müştehirdir. Sonra Otuzbirinci Lem’a dahi müstakil olmamış, o da inşâallah otuzbir aded Şualardan mürekkeb olacak. El-Âyet-ül Kübra yedinci ve bu risale Sekizinci Şualarıdır. Demek Sözler’in hâtimesi Otuzikinci Söz’dür.
Hem Risale-i Nur’un yıldızları içinde bir güneş hükmünde şakirdlerince telakki edilen Otuzikinci Söz namındaki üç mevkıflı risale-i hârika ve câmia ve Sözler’in bir cihette hâtimesi ve cem’iyetli neticesi olan o risaleye Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) onun fevkalâde ehemmiyetini ve câmiiyetini göstermek için Kur’anın çok sureleriyle birden otuzikinci mertebede ﻭَ ﺑِﺴُﻮَﺭِ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍَﻥِ ﺣِﺰْﺑًﺎ ﻭَ ﺍَﻳَﺔً kasemiyle otuzikinci mertebede bulunan o câmi’ risaleye işaret eder. Risale-i Nur’un Otuzüçüncü Söz’ü ise, bundan evvel beyan ettiğimiz gibi otuzüç aded mektublardan ibaret ve Mektubat namında otuzüç kitab ve yüzden ziyade risalelerdir.
İşte Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) otuzüçüncü mertebede ve kaseminde Otuzüçüncü Söz’ün eczaları olan o yüzon kitab ve mektubata birden işaret etmek için yüzon semavî suhuf namında yüzon muhtasar kitablar ve o büyük mukaddes kitablardan istimdad manasında olan şu: ﻓَﺎَﺳْﺌَﻠُﻚَ ﻳَﺎ ﻣَﻮْﻟﺎَﻯَ ﺑِﻔَﻀْﻠِﻚَ ﺍﻟَّﺬِﻯ ٭ ﻋَﻠَﻰ ﻛُﻞِّ ﻣَٓﺎ ﺍَﻧْﺰَﻟْﺖَ ﻛُﺘْﺒًﺎ ﺗَﻔَﻀَّﻠَﺖْ kelâmıyla işaret eder.
Malûmdur ki; ilm-i belâgatta ve fenn-i beyanda uzak ve gizli manalara delalet etmek için karine tabir ettikleri emarelerden ve münasebetlerden birisi bulunsa, uzak bir mana ve gizli ve işarî olan bir mefhum, karinenin kuvvetine göre sarih ve zahir manası gibi kabul edilir. İşte bu kaideye binaen, bu işarî manaların herbirisine müteaddid karineler, emareler bulunduğu gibi sair arkadaşları da ona karineler olur. Risale-i Nur’un mecmuundan haber veren sarih fıkralar dahi herbirisine kuvvetli bir karinedir.
2 Ağustos 2017: 23:47 #821075Anonim
İKİNCİ REMZ:
Kur’anın El-Âyet-ül Kübra’sı olan ﺗُﺴَﺒِّﺢُ ﻟَﻪُ ﺍﻟﺴَّﻤَﻮَﺍﺕُ ﺍﻟﺴَّﺒْﻊُ ﻭَﺍﻟْﺎَﺭْﺽُ ﻭَ ﻣَﻦْ ﻓِﻴﻬِﻦَّ ﻭَ ﺍِﻥْ ﻣِﻦْ ﺷَﻲْﺀٍ ﺍِﻟﺎَّ ﻳُﺴَﺒِّﺢُ ﺑِﺤَﻤْﺪِﻩِ nin hakikat-ı kübrasını ve tefsir-i ekberini gösteren ve ramazan-ı şerifin ilhamî bir hediyesi bulunan Yedinci Şua risalesine Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) Mektubat’a işaretten sonra Lem’alar’a işaret içinde Şualar’a bakarak ﻭَ ﺑِﺎﻟْﺎَﻳَﺔِ ﺍﻟْﻜُﺒْﺮَﻯ ﺍَﻣِﻨِّﻰ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻔَﺠَﺖْ {(Haşiye): İmam-ı Ali bu fıkra ile işaret eder ki, Âyet-ül Kübra risalesi yüzünden şakirdleri bir musibete düşecekler ve onun kerameti ve bereketiyle emniyete ve selâmete çıkacaklar. Evet bu keramet-i Aleviye tam tamına çıktı ki, o risale için hapse düşüp ve onun kuvvetli hakikatları ile kurtuldular.} deyip ilm-i belâgatça “müstetbeat-üt terakib” ve “maariz-ül kelâm” denilen mana-yı zahirînin tebaiyetiyle ve perdesinin arkasıyla müteaddid karinelerin kuvvetine göre işaret eder. Ve o acib ve yüksek ve tevhidin hüccet-ül kübrası ve El-Âyet-ül Kübra’nın bir alâmet-i kübrası ve bir tefsir-i a’zamı olan risaleye “Âyet-ül Kübra” namını veriyor. Ve o namla hem menbaı olan Âyet-ül Kübra’nın azametini, hem bu Yedinci Şua olan vahdaniyetin ve tevhidin bürhan-ı a’zamının fevkalâde kuvvetini ilân eder, haber verir. Hazret-i İmam-ı Ali’nin (R.A.) bu büyük iltifatına, bu risalenin liyakatına her kimin bir şübhesi varsa gelsin bir defa o risaleyi okusun. Eğer evet lâyıktır demezse, bana tuh desin.
Evet Kur’anın aleyhinde bin seneden beri müntakimane hazırlanan dinsizlerin itirazlarını ve kâfir feylesofların teraküm edip şimdi yol bularak intişar eden şübhelerini ve Kur’anın dehşetli darbelerinden intikam besleyen muannid Yahudilerin ve mağrur bir kısım Hristiyanların hücumlarını def’edip mukabele eden ve her asırda Kur’anın pek çok kahramanları ve manevî kal’aları vardı. Şimdi ihtiyaç bir-ikiden, yüze çıkmış. Ve müdafiler yüzden, iki-üçe inmiş.
Hem hakaik-i imaniyeyi, ilm-i Kelâm’dan ve medreseden öğrenmek çok zamana muhtaç bulunduğundan bu zamanda o kapı dahi kapandı. Hem çabuk, hem herkes anlayacak bir tarzda en derin hakikatları talim eden Risale-i Nur, elbette İmam-ı Ali Radıyallahü Anh’ın bu iltifatına lâyıktır.
Hem İmam-ı Ali (R.A.) onuncu mertebe-i ta’dadında onuncu sure olarak ve kıyamet ve leyle-i berata bakan ﻭَﺑِﺴُﻮﺭَﺓِ ﺍﻟﺪُّﺧَﺎﻥِ ﻓِﻴﻬَﺎ ﺳِﺮًّﺍ ﻗَﺪْ ﺍُﺣْﻜِﻤَﺖْ deyip mana-yı işarîsiyle Onuncu Söz namında ve mertebesinde olan Haşir Risalesi’ne işaretle beraber o risalenin fevkalâde ehemmiyetini ve gayet muhkem olduğunu ve o zamanın dumanlı karanlıklarını izale eden bir leyle-i beratın bir kandili hükmünde bulunmasına ve haşir ve kıyametin bir alâmeti olan duhan, hem leyle-i beratın senevî olarak hikmetli tefrik ve taksim-i umûr noktalarıyla ve başka karineler ile îmaen ve remzen haber veriyor.
Evet Onuncu Söz, çok ehemmiyetli bir belayı def’etti. Hürriyet-i efkâr serbestiyeti ve harb-i umumî sarsıntısı vaktinde haşri inkâr eden münafıklar, fırsat bulup çok yerlerde zehirli fikirlerini izhara başladıkları bir zamanda, Onuncu Söz çıktı ve tab’edildi. Bin nüshası etrafa yayıldı. Onu gören herkes kemal-i iştiyak ve merakla okudu. Zındıkların kâfirane fikirlerini tam kırdı ve onları susturdu. İmam-ı Ali Radıyallahü Anh’ın bu takdirine liyakatını isbat etti. Kimin şübhesi varsa gelsin onu dikkatle okusun, haşrin ne kadar kuvvetli bir bürhanı olduğunu görsün.
Hem Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh ondokuzuncu sure olarak Suret-ün Nur’u ﺑِﺴِﺮِّ ﺣَﻮَﺍﻣِﻴﻢِ ﺍﻟْﻜِﺘَﺎﺏِ ﺟَﻤِﻴﻌِﻬَﺎ ٭ ﻋَﻠَﻴْﻚَ ﺑِﻔَﻀْﻞِ ﺍﻟﻨُّﻮﺭِ ﻳَﺎ ﻧُﻮﺭُ ﺍُﻗْﺴِﻤَﺖْ fıkrasıyla zikrederek pek muhtasar olan Ondokuzuncu Söz’e ve pek mükemmel bulunan Ondokuzuncu Mektub’a işaret için nur lafzını tekrar etmekle mektubların mertebesi, yani Ondördüncü Mektub noksan kalmasına îmaen Sure-i Nur’u onbeşincide yine zikretmesiyle gayet latif ve müdakkikane haber veriyor. Ve o iki risaleleri Risale-i Nur’un büyük nurları olduklarını bildiriyor.
Evet risalet-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’a dair olan Ondokuzuncu Söz, hem üç cihetle kerametli ve hârika olan Ondokuzuncu Mektub elhak Risale-i Nur’un en parlak birer nurudurlar. Ve Âişe-i Sıddıka Radıyallahü Anha’nın beraeti münasebetiyle, âyet-i Nur’un ﻣَﺜَﻞُ ﻧُﻮﺭِﻩِ kelimesindeki zamir, üç vecihten birisi ile Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a raci’ olmak haysiyetiyle Sure-i Nur Zât-ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm ile ziyade alâkadar bulunduğundan, o sure ile risalet-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ı isbat eden o iki risaleye iki nur lafzıyla, belki üç nur kelimeleriyle yine aynen risalet-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ı isbat eden Mi’rac Risalesi’ne dahi işaret etmiş.
Ben itiraf ediyorum ki: Ondördüncü Mektub noksan kaldığını unutmuştum. Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) aynı sureyi iki defa tekrar etmesiyle tahattur ettim ve işaratındaki dikkatine hayran oldum. Fakat o tekrar, yalnız Ondokuzuncu Söz ve Mektub için sayılır; ondan sonrakilere nisbeten sayılmaz.
2 Ağustos 2017: 23:48 #821076Anonim
ÜÇÜNCÜ REMZ:
Yirmisekizinci Lem’ada izah ve isbat edilen
ﺗُﻘَﺎﺩُ ﺳِﺮَﺍﺝُ ﺍﻟﻨُّﻮﺭِ ﺳِﺮًّﺍ ﺑَﻴَﺎﻧَﺔً٭ ﺗُﻘَﺎﺩُ ﺳِﺮَﺍﺝُ ﺍﻟﺴُّﺮْﺝِ ﺳِﺮًّﺍ ﺗَﻨَﻮَّﺭَﺕْ
ﺑِﻨُﻮﺭِ ﺟَﻠﺎَﻝٍ ﺑَﺎﺯِﺥٍ ﻭَ ﺷَﺮَﻧْﻄَﺦٍ ٭ ﺑِﻘُﺪُّﻭﺱِ ﺑَﺮْﻛُﻮﺕٍ ﺑِﻪِ ﺍﻟﻨَّﺎﺭُ ﺍُﺧْﻤِﺪَﺕْfıkralarıyla Risale-i Nur’un üç ehemmiyetli vaziyetini haber veriyor. Bu fıkraların sarahata yakın bir surette hem cifir, hem mana cihetiyle Risale-i Nur’a işaretini Onsekizinci Lem’ada izahına binaen, burada ise, orada zikredilmeyen ve İmam-ı Ali Radıyallahü Anh’ın nazar-ı dikkatini celbeden yalnız üç sırrı beyan edilecek.
Birincisi: İslâmlar içinde, dellâllar elinde teşhir suretinde gezdirmeye lâyık olan Risale-i Nur, maatteessüf gayet gizli perde altında intişar ve istitara mecbur olmasına işareten İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, iki defa ﺳِﺮًّﺍ ﺑَﻴَﺎﻧَﺔً ve ﺳِﺮًّﺍ ﺗَﻨَﻮَّﺭَﺕْ kelimeleriyle ﺳِﺮًّﺍ yani yalnız gizli intişar edebilir. Müteaccibane haber veriyor.
İkincisi: Risale-i Nur, İsm-i A’zam cilvesiyle ve İsm-i Rahîm ve Hakîm’in tecellisiyle zuhur ettiğinden imtiyazlı hâssası “Allahü Ekber”den iktibasen celal ve kibriya ve “Bismillahirrahmanirrahîm”den istifazaten merhamet ve şefkat, ﻭَ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﻌَﺰِﻳﺰُ ﺍﻟْﺤَﻜِﻴﻢُ den istifadeten hikmet ve intizamın esasları üzerine gidiyor. Onun ruhu ve hayatı onlardır. Sair meşreblerdeki aşk yerinde, Risale-i Nur’un meşrebinde müştakane şefkattir ve re’fetkârane muhabbettir. Nasılki Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) sarih bir surette Siracünnur’un tarih-i te’lifini ve tekemmül zamanını ve meşhur ismini ﺗُﻘَﺎﺩُ ﺳِﺮَﺍﺝُ ﺍﻟﻨُّﻮﺭِ fıkrasıyla haber vermiş. Öyle de ﺑِﻨُﻮﺭِ ﺟَﻠﺎَﻝٍ ﺑَﺎﺯِﺥٍ ﻭَ ﺷَﺮَﻧْﻄَﺦٍ ilâ âhir.. fıkrasıyla da Siracünnur’un esaslarından haber veriyor. Çünki ﺟَﻠﺎَﻝٍ ﺑَﺎﺯِﺥٍ izzet, azamet ve celal ve kibriyadır. ﺷَﺮَﻧْﻄَﺦٍ Süryanîce Rauf ve ﺑَﺮْﻛُﻮﺕٍ Rahîm’dir. Demek Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh Siracünnur’u tarif ediyor. Hayatını ve nurunu, kibriya ve azamet ve re’fet ve rahîmiyetten alıyor diye mümtaz hâsiyetini beyan eder.
Üçüncüsü: Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, bu fıkrada ﺑِﻪِ ﺍﻟﻨَّﺎﺭُ ﺍُﺧْﻤِﺪَﺕْ cümlesiyle diyor ki: Bin üçyüz ellidörtte (1354) Siracünnur -yani, Risale-i Nur’un nuru- ile dalaletin tecavüz eden nârı inşâallah sönecek. Yani, fitne-i diniye ateşini ya tahribattan vazgeçirecek veya ileri tecavüzatını kıracak.
Eğer Hicri tarihi olsa, bundan iki sene evvel, dini dünyadan tefrik fırsatından istifade ile, dinin ve Kur’anın zararına olarak ilerleyen dehşetli tasavvuratın tecavüzatı tevakkuf etmesi, elbette karşılarında kuvvetli bir seddin bulunmasındandır. O sed ise, bu zamanda çok intişar eden Risale-i Nur’un keskin hüccetleri ve kuvvetli bürhanları olduğu, çok emareler ile hissediliyor. Ve bu ikinci ihtimaldeki işaret-i Aleviye dahi onu teyid ediyor. {(Haşiye): Hem de “İnna A’tayna”nın sırrı kısmen tahakkuk etmiş. Çünki Süfyaniyetin dört rüknünden en kuvvetlisi ve dehşetlisi bütün bütün çekildi. Kabir altında azab çekiyor. Ve en büyüğü dahi alâkası bilfiil çekilmiş. Mason komitesinin mahkûmu ve âleti olup azabıyla meşguldür. Yalnız onun gölgesi hükmediyor. İleri tecavüz etmemekle beraber kısmen geriliyor. Bâki kalan iki şahıs ise, ellerinden gelse tamire çalışacaklar.}
Evet cifirce ﺑِﻪِ ﺍﻟﻨَّﺎﺭُ ﺍُﺧْﻤِﺪَﺕْ : ﺥ altıyüz, ﺕ dörtyüz, ﺭ ikiyüz, şeddeli ﻥ yüz, ﻡ kırk, ﺩ ve üç elif yedi, ﺑِﻪِ deki ﺏ iki, ﻫـ beş, yekûnü bin üçyüz ellidört (1354) eder. Lillahilhamd Siracünnur’un El-Âyet-ül Kübra’sı gibi çok risaleleri var. Herbiri kuvvetli birer lâmba hükmünde sırat-ı müstakimi gösterip, İmam-ı Ali Radıyallahü Anh’ın haberini tasdik ettiriyorlar.
Bu üçüncü sırrın münasebetiyle aynen ﺑِﻪِ ﺍﻟﻨَّﺎﺭُ ﺍُﺧْﻤِﺪَﺕْ gibi bin üçyüz ellidört (1354) tarihine makam-ı cifrîsiyle bakan ve Said’in (R.A.) iki maruf lakabına remzen ve ismen îma eden ve “Kendini muhafaza et” emrini veren ve o tarihte herkesten ziyade müteaddid tehlikelere maruz bulunacağını telvih eden “Ercuze”nin âhirlerindeki
ﻓَﺎﺳْﺌَﻞْ ﻟِﻤَﻮْﻟﺎَﻙَ ﺍﻟْﻌَﻈِﻴﻢِ ﺍﻟﺸَّﺎﻥِ ﻳَﺎ ﻣُﺪْﺭِﻛًﺎ ﻟِﺬَﻟِﻚَ ﺍﻟﺰَّﻣَﺎﻥِ
ﺑِﺎَﻥْ ﻳَﻘِﻴﻚَ ﺷَﺮَّ ﺗِﻠْﻚَ ﺍﻟْﻔِﺘْﻨَﺔِ ﻭَ ﺷَﺮَّ ﻛُﻞِّ ﻛُﺮْﺑَﺔٍ ﻭَ ﻣِﺤْﻨَﺔٍ fıkrasıyla diyor: “Yâ Said-el Kürdî! Bin üçyüz ellidört (1354) tarihine yetişirsen Mevlâ-yı Azîminden, o zamanın ve o asrın fitne ve şerlerinden muhafazanı iste ve yalvar.”Evet Onsekizinci Lem’ada Birinci Keramet-i Aleviye’nin izahında, Kaside-i Ercuziye’nin Risale-i Nur ve müellifine dair işarat-ı gaybiyesi beyan edilmiş. İsm-i a’zam ve sekine tabir ettiği esma-i sitte-i meşhuruyla daima meşgul olan bir şakirdiyle konuştuğu ve teselli verdiği ve çok emareler ve karinelerle o şakird, Said olduğu isbat edilmiş. Ve orada o şakirdine demiş:
ﺍَﺣْﺮُﻑُ ﻋُﺠْﻢٍ ﺳُﻄِّﺮَﺕْ ﺗَﺴْﻄِﻴﺮًﺍ ﺑِﺖَّ ﺑِﻬَﺎ ﺍﻟْﺎَﻣِﻴﺮُ ﻭَﺍﻟْﻔَﻘِﻴﺮَﺍ
Yani, ecnebi harfleri bin üçyüz kırksekizde (1348) tamim edilecek, çoluk-çocuk, emirler ve fakirler icbar suretinde gece dersleriyle öğrenmeye çalışacaklar.
Evet ﺳُﻄِّﺮَﺕْ ﺗَﺴْﻄِﻴﺮًﺍ cümlesi tam tamına; iki ﺕ sekizyüz, iki ﺱ yüz yirmi, iki ﺭ dörtyüz, iki ﻁ onsekiz, bir ﻯ on, mecmuu bin üçyüz kırksekizdir. Aynı tarihte Latinî huruflarına gece dersleriyle cebren çalıştırıldı.
Sonra İmam-ı Ali (R.A.) Sekine ile meşgul olan Said’e bakar, konuşur. Akibinde ﻳَﺎ ﻣُﺪْﺭِﻛًﺎ ﻟِﺬَﻟِﻚَ ﺍﻟﺰَّﻣَﺎﻥِ der. İki-üç yerde kuvvetli işaret ile Said ismini verdiği şakirdine hitaben “Kendini Sekine ile dua edip muhafazaya çalış.” Yâ-i nidaîden sonra müteaddid karineler ve emareler ile Said var. Demek ﻳَﺎ ﺳَﻌِﻴﺪُ ﻣُﺪْﺭِﻛًﺎ ﻟِﺬَﻟِﻚَ ﺍﻟﺰَّﻣَﺎﻥِ olur. Bu fıkra nasılki ﻣُﺪْﺭِﻛًﺎ kelimesiyle “El-Kürdî” lakabına hem lafzan hem cifren bakar. Çünki mimsiz ﺩْﺭِﻛًﺎ Kürd kalbidir. {(1): Yani; tersinden okunuşudur.} Mim ise, “lâm” ve “ye”ye tam muvafıktır. Öyle de; diğer bir ismi olan Bedîüzzaman lakabına dahi “ez-zaman” kelimesiyle îma etmekle beraber bin üçyüz ellidört (1354) veya bin üçyüz ellibeş (1355) makam-ı cifrîsiyle Said’in hakikat-ı halini ve hilaf-ı âdet vaziyetini ve hıfz u vikaye için kesretli duasını ve halvet ve inzivasını tamamıyla tabir ve ifade ettiğinden sarahata yakın bir surette parmağını onun başına o kasidede teselli için basıyor. Burada da ﺑِﻪِ ﺍﻟﻨَّﺎﺭُ ﺍُﺧْﻤِﺪَﺕْ sırrına mazhar olan Risale-i Nur’u alkışlıyor.
Malûm olsun ki; Celcelutiye’nin esası ve ruhu olan ﺍَﻟْﻘَﺴَﻢُ ﺍﻟْﺠَﺎﻣِﻊُ ﻭَﺍﻟﺪَّﻋْﻮَﺓُ ﺍﻟﺸَّﺮِﻳﻔَﺔُ ﻭَﺍﻟْﺎِﺳْﻢُ ﺍﻟْﺎَﻋْﻈَﻢُ İmam-ı Ali Radıyallahü Anh’ın en mühim ve en müdakkik Üveysî bir şakirdi ve İslâmiyet’in en meşhur ve parlak bir hücceti olan Hüccet-ül İslâm İmam-ı Gazalî (R.A.) diyor ki: “Onlar vahy ile Peygamber’e (A.S.M.) nâzil olduğu vakit İmam-ı Ali’ye (R.A.) emretti: “Yaz.” O da yazdı. Sonra nazmetti.”
İmam-ı Gazalî (R.A.) diyor:
ﺍِﻥَّ ﻫَﺬِﻩِ ﺍﻟﺪَّﻋْﻮَﺓَ ﺍﻟﺸَّﺮِﻳﻔَﺔَ ﻭَ ﺍﻟْﻮِﻓْﻖَ ﺍﻟْﻌَﻈِﻴﻢَ ﻭَ ﺍﻟْﻘَﺴَﻢَ ﺍﻟْﺠَﺎﻣِﻊَ ﻭَ ﺍﻟْﺎِﺳْﻢَ ﺍﻟْﺎَﻋْﻈَﻢَ ﻭَ ﺍﻟﺴِّﺮَّ ﺍﻟْﻤَﻜْﻨُﻮﻥَ ﺍﻟْﻤُﻌَﻈَّﻢَ ﺑِﻠﺎَ ﺷَﻚٍّ ﻛَﻨْﺰٌ ﻣِﻦْ ﻛُﻨُﻮﺯِ ﺍﻟﺪُّﻧْﻴَﺎ ﻭَ ﺍﻟْﺎَﺧِﺮَﺓِ
İmam-ı Gazalî, İmam-ı Nureddin’den ders alarak bu Celcelutiye’nin hem Süryanî kelimelerini, hem kıymetini ve hâsiyetini şerhetmiş.
2 Ağustos 2017: 23:49 #821077Anonim
DÖRDÜNCÜ REMZ:
İmam-ı Ali (R.A.) Siracünnur’dan haber verdikten sonra yine otuzüç ve bir cihetle otuziki aded Süryanîce esmayı ta’dad ederken Risale-i Nur’un en kuvvetli, en kıymetdar olan Mu’cizat-ı Kur’aniye Risalesi’ne ve Otuzikinci Söz’e kuvvetli işaret ettiği gibi, sair risalelere de remzen veya îmaen veya telvihen bakar.
Evet Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) Risale-i Nur’a bakarak Süryanî isimleri dercederek diyor:
ﺗُﻘَﺎﺩُ ﺳِﺮَﺍﺝُ ﺍﻟﻨُّﻮﺭِ ﺳِﺮًّﺍ ﺑَﻴَﺎﻧَﺔً ٭ ﺗُﻘَﺎﺩُ ﺳِﺮَﺍﺝُ ﺍﻟﺴُّﺮْﺝِ ﺳِﺮًّﺍ ﺗَﻨَﻮَّﺭَﺕْ
ﺑِﻨُﻮﺭِ ﺟَﻠﺎَﻝٍ ﺑَﺎﺯِﺥٍ ﻭَ ﺷَﺮَﻧْﻄَﺦٍ ٭ ﺑِﻘُﺪُّﻭﺱِ ﺑَﺮْﻛُﻮﺕٍ ﺑِﻪِ ﺍﻟﻨَّﺎﺭُ ﺍُﺧْﻤِﺪَﺕْ
ﺑِﻴَﺎﻩٍ ﻭَﻳَﺎ ﻳُﻮﻩٍ ﻧَﻤُﻮﻩٍ ﺍَﺻَﺎﻟِﻴًﺎ ٭ ﺑِﻄَﻤْﻄَﺎﻡٍ ﻣِﻬْﺮَﺍﺵٍ ﻟِﻨَﺎﺭِ ﺍﻟْﻌِﺪَﺍﺳَﻤَﺖْ
ﺑِﻬَﺎﻝٍ ﺍَﻫِﻴﻞٍ ﺷَﻠْﻊٍ ﺷَﻠْﻌُﻮﺏٍ ﺷَﺎﻟِﻊٍ ٭ ﻃَﻬِﻰٍّ ﻃَﻬُﻮﺏٍ ﻃَﻴْﻄَﻬُﻮﺏٍ ﻃَﻴَﻄَّﻬَﺖْ
ﺍَﻧُﻮﺥٍ ﺑِﻴَﻤْﻠُﻮﺥٍ ﻭَ ﺍَﺑْﺮُﻭﺥٍ ﺍُﻗْﺴِﻤَﺖْ ٭ ﺑِﺘَﻤْﻠِﻴﺦِ ﺍَﻳَﺎﺕٍ ﺷَﻤُﻮﺥٍ ﺗَﺸَﻤَّﺨَﺖْ
ﺍَﺑَﺎﺫِﻳﺦَ ﺑَﻴْﺬُﻭﺥٍ ﻭَ ﺫَﻳْﻤُﻮﺥٍ ﺑَﻌْﺪَﻫَﺎ ٭ ﺧَﻤَﺎﺭُﻭﺥٍ ﻳَﺸْﺮُﻭﺥٍ
{(Haşiye): Haşre dair meşhur Yirmidokuzuncu Söz’e, sonra Mi’rac ve zeyli Şakk-ı Kamer’e bakar.}
ﺑِﺸَﺮْﺥٍ ﺗَﺸَﻤَّﺨَﺖْ ٭ ﺑِﺒَﻠْﺦٍ ﻭَ ﺳِﻤْﻴَﺎﻥٍ ﻭَ ﺑَﺎﺯُﻭﺥٍ ﺑَﻌْﺪَﻫَﺎ
ﺑِﺬَﻳْﻤُﻮﺥٍ ﺍَﺷْﻤُﻮﺥٍ ﺑِﻪِ ﺍﻟْﻜَﻮْﻥُ ﻋُﻤِّﺮَﺕْ ٭ ﺑِﺸَﻠْﻤَﺨَﺖٍ ﺍِﻗْﺒَﻞْ ﺩُﻋَٓﺎﺋِﻰ diye dua ile hatmeder. Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) başta sarahat ile haber verdiği Risale-i Nur’u, Siracünnur ve Siracüssürc namıyla birinci mertebede aşikâr onu gösterip ta’dad ederken, tâ yirmibeşe geldiği vakitﺑِﺘَﻤْﻠِﻴﺦِ ﺍَﻳَﺎﺕٍ ﺷَﻤُﻮﺥٍ ﺗَﺸَﻤَّﺨَﺖْ der. Âyât-ı Kur’aniyenin i’cazlarını beyan ve Kur’anın kırk vecihle mu’cize olduğunu yedi aded küllî vecihlerde isbat eden Risale-i Nur’un en meşhur ve parlak risalesi olan Yirmibeşinci Söz namındaki Mu’cizat-ı Kur’aniye Risalesi’ne işaret eder. Çünki başta Siracünnur’un birinci mertebede sayılması, hem ﺑِﺘَﻤْﻠِﻴﺦِ ﺍَﻳَﺎﺕٍ fıkrasında ﺍَﻳَﺎﺕٍ kelimesinin bulunması, hem yirmibeşinci mertebede zikretmesi, kuvvetli bir karinedir ki; pekçok âyetleri zikredip i’cazları ve sırları beyan eden Yirmibeşinci Söz’e mana-yı mecazî ile bakar. Ve surelerin ta’dadında dahi yine yirmibeşinci mertebede ibareyi değiştirip baştan başlar gibi ﺑِﺤَﻖِّ ﺗَﺒَﺎﺭَﻙَ diyerek Risale-i Nur’un en mübarek ve bereketli olan Yirmibeşinci Söz’ün ehemmiyetini gösteriyor. Sonra yirmialtı ve yedide ﺍَﺑَﺎﺫِﻳﺦَ ﺑَﻴْﺬُﻭﺥٍ ﻭَ ﺫَﻳْﻤُﻮﺥٍ ﺑَﻌْﺪَﻫَﺎ der. Sonra otuz ve otuzbirincide ﺑِﺒَﻠْﺦٍ ﻭَ ﺳِﻤْﻴَﺎﻥٍ ﻭَ ﺑَﺎﺯُﻭﺥٍ ﺑَﻌْﺪَﻫَﺎ deyip yine ibareyi değiştirip ﺑَﻌْﺪَﻫَﺎ kelimesini zikreder. Gayet zahir ve kuvvetli bir karine ile içtihada dair Yirmiyedinci Söz’ün sahabeler hakkındaki çok mühim ve kıymetdar zeylini ve Mi’raca dair Otuzbirinci Söz’ün Şakk-ı Kamer’e dair ve ona çok ihtiyaç bulunan ehemmiyetli zeylini ﺑَﻌْﺪَﻫَﺎ kelimesiyle gösterir gibi, kuvvetli işaret eder.
Ben itiraf ediyorum ki; ben bu zeyilleri unutmuştum. İmam-ı Ali’nin (R.A.) bu ihtarı ile tahattur ettim. Şakk-ı Kamer’i sâbıkan yazdım. Şimdi bu anda sahabeler hakkındaki zeyli hatırladım. İşte madem ilm-i belâgat ve fenn-i beyanda bir tek karine ile mecazî bir mana murad olunabilir ve bir tek münasebetle, bir mefhuma işaret bulunsa, o mefhum bir mana-yı işarî olarak kabul edilir. Elbette zahir ve çok karinelerden ve emarelerden kat’-ı nazar, yalnız bu iki yerde tam zeyillerin bulunduğu aynı makamda ve zeyl manasında olan ﺑَﻌْﺪَﻫَﺎ kelimesini tekrar suretinde ifadeyi değiştirerek söylemesi, tam bir karinedir ki; Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) mana-yı hakikîsinden başka bir mana-yı mecazî ve işarîyi dahi ifade etmek istiyor.
Sonra yirmidokuzuncu mertebede, heybetli bir tarzda ﺧَﻤَﺎﺭُﻭﺥٍ ﻳَﺸْﺮُﻭﺥٍ ﺑِﺸَﺮْﺥٍ ﺗَﺸَﻤَّﺨَﺖْ der. Yirmibeşte geçen ve sırları bilmek manasında olan ﺗَﺸَﻤَّﺨَﺖْ kelimesini tekrar ile sâbıkan beyan ettiğimiz hârikalı Yirmidokuzuncu Söz’e kuvvetli bir karine ile işaret eder.
Sonra otuzikinci mertebede surelerin ta’dadında ehemmiyetle işaret ettiği risale-i câmia olan Otuzikinci Söz’e yine nazar-ı dikkati kuvvetli celbetmek için ﺫَﻳْﻤُﻮﺥٍ ﺍَﺷْﻤُﻮﺥٍ ﺑِﻪِ ﺍﻟْﻜَﻮْﻥُ ﻋُﻤِّﺮَﺕْ ve bir nüshada ﺑِﻪِ ﺍﻟْﻜَﻮْﻥُ ﻋُﻄِّﺮَﺕْ yani İsm-i Adl ve İsm-i Hakem’in tecellisiyle ve adalet ve mizanıyla ve intizam ve hikmetiyle dünya tamir edilir, tahribden kurtulur. İkinci nüsha ile o iki ismin rayiha-i tayyibesiyle ve çok hoş kokularıyla, dünya güzel kokular alır. Attar dükkânı gibi rayiha-i tayyibe verir.
İşte İsm-i Adl ve İsm-i Hakem’in parlak bir âyineleri ve bir tefsirleri hükmünde olan Otuzikinci Söz’e parmak basıyor ve mana-yı mecazî suretinde ifade eder. ﺫَﻳْﻤُﻮﺥٍ kelimesinin tekrarıyla Sözler otuzüç iken bir mertebesi mektublardan ibaret olduğuna ve Otuzikinci Söz son mertebesi bulunduğuna îma eder.
Ben Süryanî kelimelerinin manalarını tamamıyla bilemediğimden ve İmam-ı Gazalî (R.A.) dahi tamamıyla izah etmediğinden Hazret-i İmam-ı Ali’nin (R.A.) o kelimeler ile sair risalelere işaratını şimdilik bırakıyorum.
2 Ağustos 2017: 23:50 #821078Anonim
BEŞİNCİ REMZ:
Madem Celcelutiye vahy ile Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’a nâzil olmuş. Ve Allâm-ül Guyub’un ilmiyle ifade-i mana eder. Hem madem Celcelutiye ﺍَﻗِﺪْ ﻛَﻮْﻛَﺒِﻰ ve ﺗُﻘَﺎﺩُ ﺳِﺮَﺍﺝُ ﺍﻟﻨُّﻮﺭِ fıkralarında mana-yı mecazî ile o kasidenin hakikatını isbat eden Risale-i Nur’a sarihan ve onun onüç ehemmiyetli risalelerine işareten haber vermekle beraber, ﻓَﻴَﺎ ﺣَﺎﻣِﻞَ ﺍﻟْﺎِﺳْﻢِ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﺟَﻞَّ ﻗَﺪْﺭُﻩُ de dahi o kasidenin bir esası olan ﺍَﻟْﺎِﺳْﻢُ ﺍﻟْﻤُﻌَﻈَّﻢُ ile çok iştigal ve istimdad eden Risale-i Nur müellifine ve bunun onüç ehemmiyetli vakıat-ı hayatına îmaen, remzen, işareten mana-yı mecazî ile haber veriyor. Hem madem mana-yı mecazî ile ve mefhum-u işarînin murad olmasına bir zaîf karine ve bir gizli emare ve bir tek münasebet kâfi geliyor. Hem madem Risale-i Nur ve risalelerine ve müellifi ve ahvaline olan işaretler birbirine karine olur. Belki mes’elenin vahdeti itibariyle umum işaretler, karineleriyle beraber her birisine kuvvetli bir karine ve kavî bir emare hükmündedir. Elbette diyebiliriz ki; Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) nasılki başta
ﺑَﺪَﺋْﺖُ ﺑِﺒِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﺭُﻭﺣِﻰ ﺑِﻪِ ﺍﻫْﺘَﺪَﺕْ ﺍِﻟَﻰ ﻛَﺸْﻒِ ﺍَﺳْﺮَﺍﺭٍ ﺑِﺒَﺎﻃِﻨِﻪِ ﺍﻧْﻄَﻮَﺕْ
yani “Hazine-i esrar olan Bismillahirrahmanirrahîm ile başladım. Ruhum, onun ile o hazineyi keşfetti.” diyerek sair işaratın karinesiyle bir mana-yı işarî ve bir medlûl-ü mecazî suretinde Risale-i Nur’un Bismillahı hükmünde ve fatihası ve besmelesi ve “Bismillah”taki büyük sırrın hakikatını beyan eden ve kısa ve gayet kuvvetli Birinci Söz namında olan Bismillah Risalesi’ne îma, belki remz, belki işaret ediyor. Aynen öyle de; sair işaratın karine ve münasebetiyle ve huruf-u Kur’aniyenin esrarından bahseden ve Rumuzat-ı Semaniye namında bulunan sekiz küçük risalelerin mahiyetlerini andırır bir tarzda, ibareyi değiştirerek hurufların esrarıyla istimdad etmeğe başlaması karine-i latifesiyle muazzam dua ve münacat ve câmi’ kasem-i istimdadînin âhirlerinde ve Sözler’e ve Mektublar’a işaretten sonra ﺑِﻮَﺍﺡِ ﺍﻟْﻮَﺣَﺎ ﺑِﺎﻟْﻔَﺘْﺢِ ﻭَﺍﻟﻨَّﺼْﺮِ ﺍَﺳْﺮَﻋَﺖْ fıkrasıyla Yirmidokuzuncu Mektub’un bir kısım esrar-ı huruf-u Kur’aniyeyi beyan eden Rumuzat-ı Semaniye namında sekiz küçük risalelerin en mühimleri ve feth-i Mekke ve feth-i Şam ve feth-i Kudüs ve feth-i İstanbul gibi çok fütuhat-ı İslâmiyeden gaybî haber veren Sure-i ﺍِﺫَﺍ ﺟَٓﺎﺀَ ﻧَﺼْﺮُ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﻭَ ﺍﻟْﻔَﺘْﺢُ nun esrarını beyan ile, fütuhat-ı İslâmiyenin pehlivanı olan Hazret-i İmam-ı Ali’nin (R.A.) nazar-ı dikkatini celbeden Feth ve Nasr Risalesi’ne, hem Sure-i Feth’in en mühim ve en âhir âyetin beş vecih ile i’cazını beyan ve isbat ile, kahraman-ı İslâm Hazret-i İmam-ı Ali’nin (R.A.) nazar-ı dikkatini celbeden gayet kıymetli olan Âyet-i Feth Risalesi namındaki küçük bir risaleye îma belki işaret eder, itikadındayım. Böyle itikada iştirak edilmezse de itiraz edilmemeli.2 Ağustos 2017: 23:50 #821079Anonim
ALTINCI REMZ:
Madem Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.), üstad-ı kudsîsinden aldığı derse binaen, Kur’ana taalluk eden gelecek hâdisattan haber veriyor. Ve “Benden sorunuz!” diye müteaddid ve doğru haberleri verip bir şah-ı velayet olduğunu öyle kerametlerle isbat etmiş. Ve madem bu asırda Avrupa dinsizleri ve ehl-i dalalet münafıkları, dehşetli bir surette Kur’ana hücumu hengâmında Risale-i Nur o seyl-i dalalete karşı mukavemet edip, Kur’anın tılsımlarını keşfederek hakikatını muhafaza ediyor. Ve madem ﺍَﻗِﺪْ ﻛَﻮْﻛَﺒِﻰ ﺑِﺎﻟْﺎِﺳْﻢِ ﻧُﻮﺭًﺍ ﻭَ ﺑَﻬْﺠَﺔً ٭ ﻣَﺪَﻯ ﺍﻟﺪَّﻫْﺮِ ﻭَ ﺍﻟْﺎَﻳَّﺎﻡِ ﻳَﺎ ﻧُﻮﺭُ ﺟَﻠْﺠَﻠَﺖْ fıkrasıyla Yirmisekizinci Lem’ada isbat edildiği gibi sarahata yakın bir surette Risale-i Nur’a işaret etmekle beraber Sure-i Nur’daki âyet-ün Nur’un Risale-i Nur’a işaretine işaret eder. Ve madem ﺍَﻗِﺪْ ﻛَﻮْﻛَﺒِﻰ ﺑِﺎﻟْﺎِﺳْﻢِ ﻧُﻮﺭًﺍ mana ve cifirce tam tamına Risale-i Nur’a tevafuk ediyor. Elbette diyebiliriz ki; bu fıkranın akibinde:
ﺑِﺎَﺝٍ ﺍَﻫُﻮﺝٍ ﺟَﻠْﻤَﻬُﻮﺝٍ ﺟَﻠﺎَﻟَﺔٍ٭ ﺟَﻠِﻴﻞٍ ﺟَﻠْﺠَﻠَﻴُّﻮﺕٍ ﺟَﻤَﺎﻩٍ ﺗَﻤَﻬْﺮَﺟَﺖْ
ﺑِﺘَﻌْﺪَﺍﺩِ ﺍَﺑْﺮُﻭﻡٍ ﻭَ ﺳِﻤْﺮَﺍﺯِ ﺍَﺑْﺮَﻡٍ ٭ ﻭَ ﺑَﻬْﺮَﺓِ ﺗِﺒْﺮِﻳﺰٍ ﻭَ ﺍُﻡٍّ ﺗَﺒَﺮَّﻛَﺖْfıkrasıyla Risale-i Nur’un bidayette Oniki Söz namında iştihar ve intişar eden oniki küçük risalelerine ﺍَﻗِﺪْ ﻛَﻮْﻛَﺒِﻰ karinesiyle, bu fıkradaki oniki Süryanî kelimeler onlara birer işarettir. Gerçi elimde bulunan Celcelutiye nüshası en sahih ve en mutemeddir. İmam-ı Gazalî (R.A.) gibi çok imamlar Celcelutiye’yi şerh etmişler. Fakat bu Süryanî kelimelerin manasını tam bilmediğimden ve nüshalarda ihtilaf bulunduğundan, herbirisinin vech-i işaretini ve münasebetini şimdilik bilmediğimden bırakıyorum.
Elhasıl: Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) bir defa ﺍَﻗِﺪْ ﻛَﻮْﻛَﺒِﻰ fıkrasıyla, âhirzamanda Risale-i Nur’u dua ile Allah’tan niyaz eder, ister ve bidayette oniki risaleden ibaret bulunduğundan yalnız oniki risalesine işaret ediyor. İkinci defada ﺗُﻘَﺎﺩُ ﺳِﺮَﺍﺝُ ﺍﻟﻨُّﻮﺭِ fıkrasıyla daha sarih bir surette Risale-i Nur’u medh ü sena ile göstererek tekemmülüne işareten, umum Sözler’i ve Mektublar’ı ve Lem’alar’ı remzen haber verir.
Hem Oniki Söz namı ile çok intişar eden o küçücük risaleler, bu fıkradaki kelimeler gibi birbirine ismen ve sureten benzedikleri gibi bedî’ manasında olan Celcelutiye kelimesine mutabık olarak herbiri gayet bedî’ bir tarzda, güzel bir temsil ile, büyük ve derin bir hakikat-ı Kur’aniyeyi tefsir ve isbat eder.
Eğer bir muannid tarafından denilse: Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) bu umum mecazî manaları irade etmemiş?
Biz de deriz ki: Farazâ Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) irade etmezse, fakat kelâm delalet eder ve karinelerin kuvvetiyle işarî ve zımnî delaletle manaları içine dâhil eder.
Hem madem o mecazî manalar ve işarî mefhumlar haktır, doğrudur ve vakıa mutabıktır ve bu iltifata lâyıktırlar ve karineleri kuvvetlidir; elbette Hazret-i İmam-ı Ali’nin (R.A.) böyle bütün işarî manaları irade edecek küllî bir teveccühü farazâ bulunmazsa -Celcelutiye vahiy olmak cihetiyle- hakikî sahibi Hazret-i İmam-ı Ali’nin (R.A.) üstadı olan Peygamber-i Zîşan’ın (A.S.M.) küllî teveccühü ve Üstadının Üstad-ı Zülcelalinin ihatalı ilmi onlara bakar, irade dairesine alır.Bu hususta benim hususî ve kat’î ve yakîn derecesindeki kanaatimin bir sebebi şudur ki:
Müşkilât-ı azîme içinde, El-Âyet-ül Kübra’nın tefsir-i ekberi olan Yedinci Şua’ı yazmakta çok zahmet çektiğimden, bir kudsî teselli ve teşvike cidden çok muhtaç idim. Şimdiye kadar mükerrer tecrübeler ile bu gibi haletlerimde, inayet-i İlahiye imdadıma yetişiyordu. Risaleyi bitirdiğim aynı vakitte -hiç hatırıma gelmediği halde- birden bu keramet-i Aleviyenin zuhuru, bende hiçbir şübhe bırakmadı ki; bu dahi benim imdadıma gelen sair inayet-i İlahiye gibi, Rabb-ı Rahîm’in bir inayetidir. İnayet ise aldatmaz, hakikatsız olmaz.
2 Ağustos 2017: 23:51 #821080Anonim
YEDİNCİ REMZ:
Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) nasılki ﻭَ ﺑِﺎﻟْﺎَﻳَﺔِ ﺍﻟْﻜُﺒْﺮَﻯ ﺍَﻣِﻨِّﻰ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻔَﺠَﺖْ ٭ ﻭَ ﺑِﺤَﻖِّ ﻓَﻘَﺞٍ ﻣَﻊَ ﻣَﺨْﻤَﺔٍ ﻳَٓﺎ ﺍِﻟَﻬَﻨَﺎ
ﻭَ ﺑِﺎَﺳْﻤَٓﺎﺋِﻚَ ﺍﻟْﺤُﺴْﻨَﻰ ﺍَﺟِﺮْﻧِﻰ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺸَّﺘَﺖْ ٭ ﺣُﺮُﻭﻑٌ ﻟِﺒَﻬْﺮَﺍﻡٍ ﻋَﻠَﺖْ ﻭَ ﺗَﺸَﺎﻣَﺨَﺖْ ﻭَ ﺍﺳْﻢُ ﻋَﺼَﺎ ﻣُﻮﺳَﻰ ﺑِﻪِ ﺍﻟﻈُّﻠْﻤَﺖُ ﺍﻧْﺠَﻠَﺖْ diye birinci fıkrasıyla Yedinci Şua’a işaret etmiş. Öyle de, aynı fıkra ile âlî bir tefekkürname ve tevhide dair yüksek bir marifetname namında olan Yirmidokuzuncu Arabî Lem’aya dahi işaret eder. İkinci fıkrasıyla İsm-i A’zam ve Sekine denilen esma-i sitte-i meşhurenin hakikatlarını gayet âlî bir tarzda beyan ve isbat eden ve Yirmidokuzuncu Lem’ayı takib eyleyen Otuzuncu Lem’a namında altı nükte-i esma risalesine ﺑِﺎَﺳْﻤَٓﺎﺋِﻚَ ﺍﻟْﺤُﺴْﻨَﻰ ﺍَﺟِﺮْﻧِﻰ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺸَّﺘَﺖْ cümlesiyle işaret ettiğinden sonra akibinde risale-i esmayı takib eden Otuzbirinci Lem’anın Birinci Şua’ı olarak, otuzüç âyet-i Kur’aniyenin Risale-i Nur’a işaratını kaydedip, hesab-ı cifrî münasebetiyle, baştan başa ilm-i huruf risalesi gibi görünen ve bir mu’cize-i Kur’aniye hükmünde bulunan risaleye ﺣُﺮُﻭﻑٌ ﻟِﺒَﻬْﺮَﺍﻡٍ ﻋَﻠَﺖْ ﻭَ ﺗَﺸَﺎﻣَﺨَﺖْ kelimesiyle işaret edip, der-akab ﻭَ ﺍﺳْﻢُ ﻋَﺼَﺎ ﻣُﻮﺳَﻰ ﺑِﻪِ ﺍﻟﻈُّﻠْﻤَﺖُ ﺍﻧْﺠَﻠَﺖْ kelâmıyla dahi, risale-i hurufiyeyi takib eden ve El-Âyet-ül Kübra’dan ve başka Resail-i Nuriye’den terekküb eden ve Asâ-yı Musa namını alan ve asâ-yı Musa gibi, dalaletin ve şirkin sihirlerini ibtal eden Risale-i Nur’un şimdilik en son ve âhir risalesine Asâ-yı Musa namını vererek işaretle beraber, manevî karanlıkları dağıtacağını müjde ediyor.Evet ﻭَ ﺑِﺎﻟْﺎَﻳَﺔِ ﺍﻟْﻜُﺒْﺮَﻯ kelimesiyle Yedinci Şua’a işareti, kuvvetli karineler ile isbat edildiği gibi, aynı kelime, diğer bir mana ile elhak Risale-i Nur’un Âyet-ül Kübrası hükmünde ve ekser risalelerin ruhlarını cem’eden ve Arabî bulunan Yirmidokuzuncu Lem’aya bu kelâm, “müstetbeat-üt terakib” kaidesiyle ona bakıyor, efradına dâhil ediyor. Öyle ise Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) dahi bu fıkradan ona bakıp işaret eder diyebiliriz.
Hem sair işaratın karinesiyle, hem Mektubat’tan sonra Lem’alar’a başka bir tarz-ı ibare ile îma ederek; Lem’aların en parlağının te’lifi, dehşetli bir zamanda ve hapis ve i’damdan kurtulmak ve emniyet ve selâmet bulmak için, mana-yı mecazî ve mefhum-u işarî ile, Hazret-i Ali (R.A.) kendi lisanını, büyük tehlikelerde bulunan müellifin hesabına istimal ederek; ﻭَ ﺑِﺎﻟْﺎَﻳَﺔِ ﺍﻟْﻜُﺒْﺮَﻯ ﺍَﻣِﻨِّﻰ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻔَﺠَﺖْ yani “Yâ Rab! Beni kurtar, eman ve emniyet ver.” diye dua etmesiyle, tam tamına Eskişehir hapishanesinde i’dam ve uzun hapis tehlikesi içinde te’lif edilen Yirmidokuzuncu Lem’anın ve sahibinin vaziyetine tevafuk karinesiyle, kelâm zımnî ve işarî delalet ettiğinden diyebiliriz ki; Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) dahi bundan, ona işaret eder.
Hem Otuzuncu Lem’a namında ve altı nükte olan risale-i esmaya bakarak ﻭَ ﺑِﺎَﺳْﻤَٓﺎﺋِﻚَ ﺍﻟْﺤُﺴْﻨَﻰ deyip, sair işaratın karinesiyle, hem Yirmidokuzuncu Lem’aya takib karinesiyle, hem ikisinin isimde ve esma lafzında tevafuk karinesiyle, hem teşettüt-ü hale ve sıkıntılı bir gurbete ve perişaniyete düşen müellifi, onun te’lifi bereketiyle teselli ve tahammül bulmasına ve mana-yı mecazî cihetinde, Hazret-i İmam-ı Ali’nin (R.A.) lisanıyla kendine dua olan ﻭَ ﺑِﺎَﺳْﻤَٓﺎﺋِﻚَ ﺍﻟْﺤُﺴْﻨَﻰ ﺍَﺟِﺮْﻧِﻰ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺸَّﺘَﺖْ yani ism-i a’zam olan o esma risalesinin bereketiyle beni teşettütten, perişaniyetten hıfzeyle ya Rabbi meali, tam tamına o risale ve sahibinin vaziyetine tevafuk karinesiyle kelâm mecazî delalet ve İmam-ı Ali (R.A.) ise gaybî işaret eder diyebiliriz.
Hem madem Celcelutiye’nin aslı vahiydir ve esrarlıdır ve gelecek zamana bakıyor ve gaybî umûr-u istikbaliyeden haber veriyor.
Ve madem Kur’an itibariyle bu asır dehşetlidir ve Kur’an hesabıyla, Risale-i Nur bu karanlık asırda ehemmiyetli bir hâdisedir.
Ve madem sarahat derecesinde çok karine ve emarelerle; Risale-i Nur Celcelutiye’nin içine girmiş, en mühim yerinde yerleşmiş.
Ve madem Risale-i Nur ve eczaları bu mevkie lâyıktırlar ve Hazret-i İmam-ı Ali’nin (R.A.) nazar-ı takdirine ve tahsinine ve onlardan haber vermesine liyakatları ve kıymetleri var.
Ve madem Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) Siracünnur’dan zahir bir surette haber verdikten sonra ikinci derecede perdeli bir tarzda Sözler’den, sonra Mektublar’dan, sonra Lem’alar’dan, risalelerdeki gibi aynı tertib, aynı makam, aynı numara tahtında, kuvvetli karinelerin sevkiyle kelâm delalet ve Hazret-i İmam-ı Ali’nin (R.A.) işaret ettiğini isbat eylemiş.
Ve madem başta ﺑَﺪَﺋْﺖُ ﺑِﺒِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﺭُﻭﺣِﻰ ﺑِﻪِ ﺍﻫْﺘَﺪَﺕْ ﺍِﻟَﻰ ﻛَﺸْﻒِ ﺍَﺳْﺮَﺍﺭٍ ﺑِﺒَﺎﻃِﻨِﻪِ ﺍﻧْﻄَﻮَﺕْ risalelerin başı ve Birinci Söz olan Bismillah Risalesi’ne baktığı gibi, kasem-i câmi-i muazzamın âhirinde, risalelerin kısm-ı âhirleri olan son Lem’alar’a ve Şualar’a, hususan bir âyet-ül kübra-yı tevhid olan Yirmidokuzuncu Lem’a-i hârika-i Arabiye ve Risale-i Esma-i Sitte ve Risale-i İşarat-ı Huruf-u Kur’aniye ve bilhâssa şimdilik en âhir Şua ve asâ-yı Musa gibi, dalaletlerin bütün manevî sihirlerini ibtal edebilen bir mahiyette bulunan ve bir manada Âyet-ül Kübra namını alan risale-i hârikaya bakıyor gibi bir tarz-ı ifade görünüyor.
Ve madem bir tek mes’elede bulunan emareler ve karineler, mes’elenin vahdeti haysiyetiyle, emareler birbirine kuvvet verir, zaîf bir münasebetle bir tereşşuh dahi menbaına ilhak edilir.
Elbette bu yedi aded esaslara istinaden deriz: Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) nasılki meşhur Sözler’e tertibleri üzerine işaret etmiş ve Mektubat’tan bir kısmına ve Lem’alar’dan en mühimlerine tertible bakmış; öyle de ﺑِﺎَﺳْﻤَٓﺎﺋِﻚَ ﺍﻟْﺤُﺴْﻨَﻰ ﺍَﺟِﺮْﻧِﻰ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺸَّﺘَﺖْ cümlesiyle, Otuzuncu Lem’aya, yani müstakil Lem’alardan en son olan Esma-i Sitte Risalesi’ne tahsin ederek bakıyor. Ve ﺣُﺮُﻭﻑٌ ﻟِﺒَﻬْﺮَﺍﻡٍ ﻋَﻠَﺖْ ﻭَ ﺗَﺸَﺎﻣَﺨَﺖْ kelâmıyla dahi, Otuzuncu Lem’ayı takib eden İşarat-ı Huruf-u Kur’aniye Risalesi’ni takdir edip, işaretle tasdik ediyor. ﻭَ ﺍﺳْﻢُ ﻋَﺼَﺎ ﻣُﻮﺳَﻰ ﺑِﻪِ ﺍﻟﻈُّﻠْﻤَﺖُ ﺍﻧْﺠَﻠَﺖْ kelimesiyle dahi şimdilik en âhir risale ve tevhid ve imanın elinde asâ-yı Musa gibi hârikalı, en kuvvetli bürhan olan mecmua risalesini senakârane remzen gösteriyor gibi bir tarz-ı ifadeden bilâ-perva hükmediyoruz ki: Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) hem Risale-i Nur’dan, hem çok ehemmiyetli risalelerinden mana-yı hakikî ve mecazî ile; işarî ve remzî ve îmaî ve telvihî bir surette haber veriyor. Kimin şübhesi varsa, işaret olunan risalelere bir kerre dikkatle baksın. İnsafı varsa, şübhesi kalmaz zannediyorum.
Buradaki mana-yı işarî ve medlûl-ü mecazîlere, karinelerin en güzeli ve latifi; aynı tertibi muhafaza ile verilen isimlerin münasebetidir. Meselâ: Yirmidokuz, otuz ve otuzbir ve otuziki mertebe-i ta’dadda, Yirmidokuz ve Otuz ve Otuzbir ve Otuzikinci Sözler’e gayet münasib isimler ile ve başta, Sözler’in başı olan Birinci Söz’e, aynı Besmele sırrıyla ve âhirde, şimdilik risalelerin âhirine mahiyetini gösterir lâyık birer isim vererek işaret etmesi gerçi gizli ise de, fakat çok güzeldir ve letafetlidir.
Ben itiraf ediyorum ki: Böyle makbul bir eserin mazharı olmak, hiçbir vecihle o makama liyakatım yoktur. Fakat küçük ehemmiyetsiz bir çekirdekten, koca dağ gibi bir ağacı halketmek; kudret-i İlahiyenin şe’nindendir ve âdetidir ve azametine delildir.
Ben kasemle temin ederim ki: Risale-i Nur’u senadan maksadım, Kur’anın hakikatlarını ve imanın rükünlerini teyid ve isbat ve neşirdir.
Hâlık-ı Rahîmime yüzbinler şükrolsun ki; kendimi kendime beğendirmemiş, nefsimin ayıblarını ve kusurlarını bana göstermiş ve o nefs-i emmareyi, başkalara beğendirmek arzusu kalmamış. Kabir kapısında bekleyen bir adam, arkasındaki fâni dünyaya riyakârane bakması, acınacak bir hamakattır ve dehşetli bir hasarettir. İşte bu halet-i ruhiye ile, yalnız hakaik-i imaniyenin tercümanı olan Risale-i Nur’un doğru ve hak olduğuna latif bir münasebet söyleyeceğim. Şöyle ki:
Celcelutiye, Süryanîce bedî’ demektir ve bedî’ manasındadır. İbareleri bedî’ olan Risale-i Nur, Celcelutiye’de mühim bir mevki tutup ekser yerlerinde tereşşuhatı göründüğünden, kasidenin ismi ona bakıyor gibi verilmiş. Hem şimdi anlıyorum ki; eskiden beri benim liyakatım olmadığı halde bana verilen Bedîüzzaman lakabı benim değildi, belki Risale-i Nur’un manevî bir ismi idi. Zahir bir tercümanına âriyeten ve emaneten takılmış. Şimdi o emanet isim, hakikî sahibine iade edilmiş. Demek, Süryanîce bedî’ manasında ve kasidede tekerrürüne binaen kasideye verilen Celcelutiye ismi işarî bir tarzda, bid’at zamanında çıkan Bedîülbeyan ve Bedîüzzaman olan Risale-i Nur’un hem ibare, hem mana, hem isim noktalarıyla bedî’liğine münasebetdarlığını ihsas etmesine ve bu isim bir parça ona da bakmasına; bu ismin müsemmasında, Risale-i Nur çok yer işgal ettiği için hak kazanmış tahmin ediyorum.
ﺭَﺑَّﻨَﺎ ﻟﺎَ ﺗُﺆَﺍﺧِﺬْﻧَٓﺎ ﺍِﻥْ ﻧَﺴِﻴﻨَٓﺎ ﺍَﻭْ ﺍَﺧْﻄَﺎْﻧَﺎ2 Ağustos 2017: 23:52 #821081Anonim
SEKİZİNCİ REMZ:
Bu remzin beyanından evvel en mühim iki suale cevab yazılacak.
Birinci Sual: Bütün kıymetdar kitablar içinde Risale-i Nur, Kur’anın işaretine ve iltifatına ve Hazret-i İmam-ı Ali’nin (R.A.) takdir ve tahsinine ve Gavs-ı A’zam’ın teveccüh ve tebşirine vech-i ihtisası nedir? O iki zâtın kerametle Risale-i Nur’a bu kadar kıymet ve ehemmiyet vermesinin hikmeti nedir?
Elcevab: Malûmdur ki, bazı vakit olur bir dakika; bir saat ve belki bir gün, belki seneler kadar.. ve bir saat; bir sene, belki bir ömür kadar netice verir ve ehemmiyetli olur. Meselâ: Bir dakikada şehid olan bir adam, bir velayet kazanır; ve soğuğun şiddetinden incimad etmek zamanında ve düşmanın dehşet-i hücumunda bir saat nöbet, bir sene ibadet hükmüne geçebilir. İşte aynen öyle de: Risale-i Nur’a verilen ehemmiyet dahi, zamanın ehemmiyetinden, hem bu asrın şeriat-ı Muhammediyeye (A.S.M.) ve şeair-i Ahmediyeye (A.S.M.) ettiği tahribatın dehşetinden, hem bu âhirzamanın fitnesinden eski zamandan beri bütün ümmet istiaze etmesi cihetinden, hem o fitnelerin savletinden mü’minlerin imanlarını kurtarması noktasından Risale-i Nur öyle bir ehemmiyet kesbetmiş ki; Kur’an ona kuvvetli işaretle iltifat etmiş ve Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) üç kerametle ona beşaret vermiş ve Gavs-ı A’zam (R.A.) kerametkârane ondan haber verip tercümanını teşci’ etmiş.
Evet bu asrın dehşetine karşı, taklidî olan itikadın istinad kal’aları sarsılmış ve uzaklaşmış ve perdelenmiş olduğundan; her mü’min, tek başıyla dalaletin cemaatle hücumuna mukavemet ettirecek gayet kuvvetli bir iman-ı tahkikî lâzımdır ki dayanabilsin. Risale-i Nur bu vazifeyi; en dehşetli bir zamanda ve en lüzumlu ve nazik bir vakitte, herkesin anlayacağı bir tarzda, hakaik-i Kur’aniye ve imaniyenin en derin ve en gizlilerini gayet kuvvetli bürhanlar ile isbat ederek, o iman-ı tahkikîyi taşıyan hâlis ve sadık şakirdleri dahi, bulundukları kasaba, karye ve şehirlerde -hizmet-i imaniye itibariyle- âdeta birer gizli kutub gibi, mü’minlerin manevî birer nokta-i istinadı olarak, bilinmedikleri ve görünmedikleri ve görüşülmedikleri halde, kuvve-i maneviye-i itikadları cesur birer zabit gibi, kuvve-i maneviyeyi ehl-i imanın kalblerine verip, mü’minlere manen mukavemet ve cesaret veriyorlar.
İkinci Sual: Keramet izhar edilmezse daha evlâ olduğu halde, neden sen ilân edersin?
Elcevab: Bu, bana ait bir keramet değildir. Belki Kur’anın i’caz-ı manevîsinden tereşşuh ederek has bir tefsirinden keramet suretinde bizlere ve ehl-i imana bir ikram-ı Rabbanî ve in’am-ı İlahîdir. Elbette mu’cize-i Kur’aniye ve onun lem’aları izhar edilir. Ve nimet ise, şükür niyetiyle ilân etmek, bir tahdis-i nimettir. ﻭَ ﺍَﻣَّﺎ ﺑِﻨِﻌْﻤَﺔِ ﺭَﺑِّﻚَ ﻓَﺤَﺪِّﺙْ âyeti izharına emreder.
Benim için medar-ı fahr ve gurur olacak bir liyakatım ve istihkakım olmadığını kasemle itiraf ediyorum. Ben çekirdek gibi çürüdüm ve kurudum. Bütün kıymet ve hayat ve şeref o çekirdekten çıkan şecere-i Risale-i Nur ve mu’cize-i maneviye-i Kur’aniyeye geçmiş biliyorum. Ve öyle itikad ettiğimden i’caz-ı Kur’anî hesabına izhar ederim. Bütün kıymet bir mu’cize-i Kur’aniye olan Risale-i Nur’dadır. Hattâ eskiden beri taşıdığım Bedîüzzaman ismi onun imiş, yine ona iade edildi.
Risale-i Nur ise, Kur’anın malıdır ve manasıdır. Bu remizde hususî kanaatımı teyid eden ve kendime mahsus çok emare ve karineler var. Fakat başkalara isbat edemediğimden yazamıyorum. Yalnız iki-üçüne işaret etmeğe münasebet gelmiş:
Birincisi: Ben Celcelutiye’yi okuduğum vakit, sair münacatlara muhalif olarak kendim bizzât hissiyatımla münacat ediyorum diye hissederdim. Ve başkasının lisanıyla taklidkârane olmuyordu. Benim için gayet fıtrî ve dertlerime alâkadar ve tefekkürat-ı ruhiyeme hoş bir zemin oluyordu. Birkaç sene sonra kerametini ve Risale-i Nur ile münasebetini gördüm ve anladım ki; o halet, bu münasebetten ileri gelmiş.
İkincisi: Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) başta ﺭُﻭﺣِﻰ ﺑِﻪِ ﺍﻫْﺘَﺪَﺕْ ﺍِﻟَﻰ ﻛَﺸْﻒِ ﺍَﺳْﺮَﺍﺭٍ ﺑِﺒَﺎﻃِﻨِﻪِ ﺍﻧْﻄَﻮَﺕْ ve ortalarında ﻭَﺍَﻣْﻨِﺤْﻨِﻰ ﻳَﺎ ﺫَﺍ ﺍﻟْﺠَﻠﺎَﻝِ ﻛَﺮَﺍﻣَﺔً ٭ ﺑِﺎَﺳْﺮَﺍﺭِ ﻋِﻠْﻢٍ ﻳَﺎ ﺣَﻠِﻴﻢُ ﺑِﻚَ ﺍﻧْﺠَﻠَﺖْ ve âhirde ﻣَﻘَﺎﻝُ ﻋَﻠِﻰٍّ ﻭَ ﺍﺑْﻦِ ﻋَﻢِّ ﻣُﺤَﻤَّﺪٍ ٭ ﻭَ ﺳِﺮُّ ﻋُﻠُﻮﻡٍ ﻟِﻠْﺨَﻠﺎَﺋِﻖِ ﺟُﻤِّﻌَﺖْ bir hazine-i ulûm olarak gösteriyor. Halbuki zahirinde yalnız bir münacattır. Hattâ İmam-ı Ali’nin (R.A) hakikat-feşan sair kasideleri ve ilmî başka münacatları gibi, esrar-ı ilmiye ile tam münasebeti görünmüyor. Benim hususî kanaatım şudur ki:
Celcelutiye, madem Risale-i Nur’u içine almış ve sînesine basıp manevî veled gibi kabul etmiş, elbette ﻭَ ﺳِﺮُّ ﻋُﻠُﻮﻡٍ ﻟِﻠْﺨَﻠﺎَﺋِﻖِ ﺟُﻤِّﻌَﺖْ fıkrası ile, kendi hazinesinin bir kısım pırlantalarını âhirzamanda neşreden Risale-i Nur’u şahid gösterip Celcelutiye’yi bir hazine-i ulûm ve bir define-i ilmiyedir diye bihakkın medh ü sena edebilir.
Üçüncüsü: Malûmdur ki, bazan gayet küçük bir emare, bazı şerait dâhilinde gayet kuvvetli bir delil hükmüne geçer. Yakîn derecesinde kanaat verir. Bana böyle kanaat veren çok misallerinden yalnız sâbık beyan ettiğim bir tek misal bana kâfi geliyor. Şöyle ki:
Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) ﺗُﻘَﺎﺩُ ﺳِﺮَﺍﺝُ ﺍﻟﻨُّﻮﺭِ fıkrasıyla Risale-i Nur’u tarihiyle ve ismiyle ve mahiyetiyle ve esaslarıyla ve hizmetiyle ve vazifesiyle gösterdikten sonra, Süryanîce isimleri ta’dad ederek münacat eder. Otuziki veya otuzüç aded isimlerde iki defa ﺑَﻌْﺪَﻫَﺎ kelimesini tekrar eder. Biri, yirmiyedincide ﻭَ ﺫَﻳْﻤُﻮﺥٍ ﺑَﻌْﺪَﻫَﺎ diğeri, otuzbirde ﻭَ ﺑَﺎﺯُﻭﺥٍ ﺑَﻌْﺪَﻫَﺎ der.
İşte Risale-i Nur’un Sözler’i otuzüç ve bir cihette otuziki.. ve Mektubat namındaki risalelerin dahi bir cihette otuziki ve bir cihette otuzüç olup bu münacatla mutabık olması ve yalnız risale şeklinde iki aded zeyilleri bulunması ve o zeyillerin birisi Yirmiyedinci Söz’ün ehemmiyetli zeyli ve diğeri Otuzbirinci Söz’ün kıymetdar zeyli olması ve o iki zeyl risalesinin müstakil mertebe ve numaraları bulunmaması ve ﺑَﻌْﺪَﻫَﺎ kelimesi dahi aynı yerde, aynı manada tevafuk etmesi bana iki kerre iki dört eder derecesinde kanaat veriyor ki; Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) tebaî bir mana ile ve işarî bir mefhum ile Risale-i Nur’a, hattâ zeyillerine bakmak için öyle yapmış. Daha çok karineler ve birer Söz’e işaret eden münasebetler var. Fakat gizli ve ince olduklarından zikredilmedi.
{(Haşiye): Meselâ, yirmisekizinci mertebede ﻭَ ﺑِﺴُﻮﺭَﺓِ ﺍﻟﺘَّﻬْﻤِﻴﺰِ kelimesiyle Yirmisekizinci Söz’ün âhiri olan Cehennem mes’elesinin çok kuvvetli bir bürhanına işaret edip baştaki Cennet mes’elesinin yalnız iki-üç sual ve cevaba dair bahsi ise, başka yerde işaret ettiğinden münasebet gizlenmiş. Hem meselâ ikinci mertebede ﻳَﺲٓ kelimesiyle, hem İkinci Söz’e, hem İkinci Mektub’a, hem İkinci Lem’aya, hem İkinci Şua’a baktığından münasebet genişlendiğinden gizlenmiş. Hem meselâ: ﻭَ ﻛَﺎﻑٍ ﻭَ ﻫَﺎ ﻳَﺎﺀٍ ﻭَ ﻋَﻴْﻦٍ ﻭَ ﺻَﺎﺩِﻫَﺎ yani ﻛٓﻬَﻴَﻌٓﺺٓ beşinci mertebede bulunması, hem Beşinci Söz’e, hem Beşinci Mektub’a, hem Beşinci Lem’aya ve Dördüncü Şua olan Âyet-i Hasbiye Risalesi’ne, hem Üçüncü Şua olan Münacat’a baktığı cihetle münasebet genişlenmiş, gizlenmiş. Buna başkaları kıyas edilsin.}
ﻟﺎَ ﻳَﻌْﻠَﻢُ ﺍﻟْﻐَﻴْﺐَ ﺍِﻟﺎَّ ﺍﻟﻠَّﻪُ ٭ ﻭَﺍﻟﻠَّﻪُ ﺍَﻋْﻠَﻢُ ﺑِﺎﻟﺼَّﻮَﺍﺏِ ٭ ﺍَﺳﺘَﻐْﻔِﺮُ ﺍﻟﻠَّﻪَ ﻣِﻦْ ﺧَﻄَٓﺎﺋِﻰ ﻭَﺧَﻄِٓﻴﺌَﺎﺗِﻰ ﻭَ ﻣِﻦْ ﺳَﻬْﻮِﻯ ﻭَﻏَﻠَﻄَﺎﺗِﻰ ﻭَﺍﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻟِﻠَّﻪِ ﻋَﻠَﻰ ﻧِﻌْﻤَﺔِ ﺍﻟْﺎِﻳﻤَﺎﻥِ ﻭَ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍَﻥِ ﺑِﻌَﺪَﺩِ ﺣَﺎﺻِﻞِ ﺿَﺮْﺏِ ﺣُﺮُﻭﻑِ ﺭَﺳَﺎﺋِﻞِ ﺍﻟﻨُّﻮﺭِ ﺍﻟْﻤَﻘْﺮُﻭﺋَﺔِ ﻭَ ﺍﻟْﻤَﻜْﺘُﻮﺑَﺔِ ﻭَ ﺍﻟْﻤُﺘَﻤَﺜِّﻠَﺔِ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻬَﻮَﺍﺀِ ﻓِﻰ ﻋَﺎﺷِﺮَﺍﺕِ ﺩَﻗَﺎﺋِﻖِ ﺣَﻴَﺎﺗِﻰ ﻓِﻰ ﺍﻟﺪُّﻧْﻴَﺎ ﻭَ ﺍﻟْﺒَﺮْﺯَﺥِ ﻭَ ﺍﻟْﺎَﺧِﺮَﺓِ
ﺍَﻟﻠَّﻬُﻢَّ ﺻَﻞِّ ﻭَ ﺳَﻠِّﻢْ ﻋَﻠَﻰ ﻣُﺤَﻤَّﺪٍ ﻭَ ﻋَﻠَٓﻰ ﺍَﻟِﻪِ ﻭَ ﺍَﺻْﺤَﺎﺑِﻪِ ﺑِﻌَﺪَﺩِﻫَﺎ ﻭَﺍﺭْﺣَﻤْﻨَﺎ ﻭَ ﺍﺭْﺣَﻢْ ﻃَﻠَﺒَﺔَ ﺭَﺳَٓﺎﺋِﻞِ ﺍﻟﻨُّﻮﺭِ ﺑِﻌَﺪَﺩِﻫَﺎ ﺍَﻣِﻴﻦَ ﻭَ ﺍﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻟِﻠَّﻪِ ﺭَﺏِّ ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻤِﻴﻦَ
ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻚَ ﻟﺎَ ﻋِﻠْﻢَ ﻟَﻨَٓﺎ ﺍِﻟﺎَّ ﻣَﺎ ﻋَﻠَّﻤْﺘَﻨَٓﺎ ﺍِﻧَّﻚَ ﺍَﻧْﺖَ ﺍﻟْﻌَﻠِﻴﻢُ ﺍﻟْﺤَﻜِﻴﻢُ
3 Ağustos 2017: 03:30 #821083Anonim
OTUZBİRİNCİ MEKTUB’UN OTUZBİRİNCİ LEM’ASININ OTUZBİR MES’ELESİNDEN BİR MES’ELEDİR.
Bir tek cümle olan kısacık bir hadîsin beş lem’a-i i’caziyesine dair bir nüktedir. Buraya bir münasebetle girmiş.
َﺍﻟْﺨِﻠﺎَﻓَﺔُ ﺑَﻌْﺪِﻯ ﺛَﻠﺎَﺛُﻮﻥَ ﺳَﻨَﺔً hadîs-i şerifin ihbar-ı gaybî nev’inden tarihçe musaddak beş lem’a-i i’caziyesi vardır.
Birincisi: Hulefa-yı Raşidîn’in hilafetleri ile Hazret-i Hasan Radıyallahü Anh’ın altı aylık hilafetinin müddeti, otuz sene olacağını ihbardır. Aynen çıkmış.
İkincisi: Otuz senelik halifeleri olan Hazret-i Ebu Bekir Radıyallahü Anh, Hazret-i Ömer Radıyallahü Anh, Hazret-i Osman Radıyallahü Anh ve Hazret-i Ali Radıyallahü Anh’ın ebcedî ve cifrî hesabları bin üçyüz yirmialtı (1326) eder ki, o tarihten sonra şerait-i hilafet daha takarrur etmedi. Hilafet-i Aliyye-i Osmaniye bitti.
Üçüncüsü: ﺛَﻠﺎَﺛُﻮﻥَ kelimesi, cifr hesabı bin seksen yedi (1087) eder ki, tarihçe hilafet-i Abbasiyenin inkırazıyla hilafet-i Osmaniyenin takarruruna kadar olan zaman-ı fetret tayyedilse bin seksen küsur kalır. Eğer nâkıs hilafetler sayılsa, ﺛَﻠﺎَﺛُﻮﻥَ ﺳَﻨَﺔً deki “sene” lafzı ilâve olur. O halde bin ikiyüz iki (1202) eder ki, “Rumuzat-ı Semaniye-i Kur’aniye Risaleleri”nde hem ﺍِﻧَّﺎ ﻓَﺘَﺤْﻨَﺎ ﻟَﻚَ, hem Fatiha, hem Sure-i Nasr, hem Sure-i Alak gibi çok yerlerde aynen hilafetle beraber Devlet-i İslâmiyenin hem terakki, hem galibiyet devresi olan bin iki yüz iki (1202) tarihini gösterir. Hem nâkıs hilafetle beraber bütün müddet-i hilafet-i İslâmiye bin iki yüz ikidir ki, tam tamına tevafukla haber verir.
ﻭَ ﺍِﻥِ ﺍﺳْﺘَﻘَﺎﻣَﺖْ ﺍُﻣَّﺘِﻰ ﻓَﻠَﻬَﺎ ﻳَﻮْﻡٌ ﻭَ ﺍِﻟﺎَّ ﻓَﻨِﺼْﻒُ ﻳَﻮْﻡٍ hadîsinin mu’cizane ihbar-ı gaybîsini izah eder. Yani bu hadîs kıyametten değil, belki galibane hâkimiyet-i İslâmiyeden haber veren Onsekizinci Lem’ada ve başka yerde bu hadîsin üç lem’a-i i’caziyesini beyan ettiğimden burada kısa kesiyoruz.
Dördüncüsü: ﺍِﻥَّ ﺍﻟْﺨِﻠﺎَﻓَﺔَ ﺑَﻌْﺪِﻯ ilâ âhir.. şeddeli ﺍِﻥَّ yüz bir, ﺍﻟْﺨِﻠﺎَﻓَﺔ bin yüz kırkbir, ﺑَﻌْﺪِﻯ seksen altı eder. Yekûnü: Arabîce bin üçyüz yirmisekiz (1328) olur ve Rumice bin üçyüz yirmialtıdır (1326) ki, Hulefa-yı Raşidîn’in isimleri ikinci vecihte gösterdiği aynı tarihe ve Hürriyetin üçüncü senesindeki inkıta-i hilafetin tarihine tam tamına tevafuku, elbette o lisan-ül-gayb olan zâtın lisanında tesadüfî olamaz; belki onu da görmüş, ona da işaret etmiş.
Beşincisi: ﺍِﻥَّ ﺍﻟْﺨِﻠﺎَﻓَﺔ şeddeli nun bir nun sayılsa bin yüz doksaniki (1192) eder ki, aynen ﺛَﻠﺎَﺛُﻮﻥَ ﺳَﻨَﺔً cümlesinin gösterdiği gibi bin ikiyüz iki (1202) tarihine on farkla tam tevafuk ederek tam ve nâkıs bütün müddet-i hilafeti göstermesi ve yalnız “hilafet” kelimesi bin yüz onbir (1111) edip tam hilafetin müddetine tam tevafukla beraber o müddete işaret eder. ﺛَﻠﺎَﺛُﻮﻥ kelimesinin cifrî hesabı olan bin seksenyedi (1087) adedine, yirmidört gibi cüz’î bir farkla muvafakat etmesi, elbette ve her halde o Muhbir-i Gaybî’nin bir işaret-i gaybiyesidir ve bir nevi mu’cizat-ı gaybiyesinin bir lem’asıdır.
İşte bu kısacık hadîsin câmiiyetine, sair cevami-ül kelim olan hadîsler kıyas edilsin.
ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻚَ ﻟﺎَ ﻋِﻠْﻢَ ﻟَﻨَٓﺎ ﺍِﻟﺎَّ ﻣَﺎ ﻋَﻠَّﻤْﺘَﻨَٓﺎ ﺍِﻧَّﻚَ ﺍَﻧْﺖَ ﺍﻟْﻌَﻠِﻴﻢُ ﺍﻟْﺤَﻜِﻴﻢُ3 Ağustos 2017: 03:31 #821084Anonim
ONSEKİZİNCİ LEM’A
Risale-i Nur’dan haber veren Birinci Keramet-i Aleviye Risalesidir. Teksir Lem’alar ve Teksir Sikke-i Tasdik-ı Gaybî mecmualarında neşredilmiştir.3 Ağustos 2017: 03:32 #821085Anonim
YİRMİSEKİZİNCİ LEM’A
Risale-i Nur’dan haber veren İkinci Keramet-i Aleviye risalesidir. Tamamı teksir Lem’alar mecmuasında, Keramet-i Aleviye kısmı ise teksir Sikke-i Tasdik-ı Gaybî mecmuasında neşredilmiştir.3 Ağustos 2017: 03:35 #821086Anonim
Sekizinci Lem’a
Gavs-ı A’zam’ın Hizb-ül Kur’ana dair keramet-i gaybiyesidir. {(Haşiye): Üstadımızın şahsına sarihan işaret eden bu gibi gaybî keramet ve işaratın neşrini Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî Hazretleri arzu etmiyor. Fakat bizler düşündük ki; bu gibi delalet derecesinde olan gaybî işaretlerin ehl-i imanca bilinmesine, bu zamanda kat’î lüzum ve ihtiyaç var. Buna binaen neşrediyoruz. Naşirler}
Şu risale içindeki imzalar ile gösterildiği gibi, hizmet-i Kur’aniyedeki arkadaşlarıma iştirakim var. Bir kısmı benim imzam iledir. Bir kısmı onların tasvib ve istihracıyla ve tasdikleriyle olduğundan, bana ait haddimden fazla hisseyi onların hatırı için sükût ile kabul ettim. Yoksa bu risalenin başında söylediğim gibi, bunda öyle bir hisse-i şerefe hakkım yoktur. On sene mukaddem, o kaside-i gaybiyeyi gördükçe bana manevî bir ihtar gibi “Dikkat et!” diye kalbime geliyordu. O hatırayı iki cihetle dinlemiyordum:
Birincisi: Benim gibi ehemmiyetli ömrü şan ü şeref perdesi altında hubb-u câh zehiriyle zehirlenip öldüğü için, yeniden bu suretle nefs-i emmareye diğer bir şeref kapısı açmak istememekti.
İkinci cihet: Bu muannid zamanda, bedihî davaları ve zahirî hüccetleri kabul etmeyenlere karşı, böyle işarat-ı gaybiye nev’inden hodfüruşane bir tarzda izhar etmek hoşuma gitmemekti.
En nihayet esaretimin sekizinci senesinde, en işkenceli ve en sıkıntılı bir zamanda gayet kuvvetli bir teselli ve teşvike muhtaç olduğumuzdan bana ihtar edildi ki: “Bunu, tahdis-i nimet ve bir şükr-ü manevî nev’inden izhar et. Hem korkma, kanaat verecek derecede kuvvetlidir.”Bu izharda en mühim maksadım, esrar-ı Kur’aniyeye ait olan risalelerin makbuliyetine Gavs-ı A’zam’ın imza basması nev’inden olduğudur. İkinci maksadım; o kudsî üstadımın kerametini izhar etmekle, keramat-ı evliyayı inkâr eden mülhidleri iskât edip, hizmet-i Kur’aniyeye fütur verecek çok esbaba maruz ve çok avaika hedef olan arkadaşlarımın kuvve-i maneviyesini takviye ve şevklerini tezyid ve füturlarını izale etmek idi.
Benim için bir nevi hodfüruşluk nev’inden olduğu için ehemmiyetli zarardır. Fakat o zararımı, o kudsî üstadım ve arkadaşlarım hatırı için kabul ettim. Şu “Keramet-i Gavsiye Risalesi” tedricen istihrac edildiği için, birkaç parça ve tetimmelere inkısam etti. Gittikçe birbirini tenvir ve teyid ettikçe vuzuh peyda ediyor. İşaretin bazısında za’f varsa da, sair arkadaşlarının ittifakından aldığı kuvvet, o za’fı izale eder.
3 Ağustos 2017: 03:36 #821087Anonim
ŞÂYAN-I HAYRET BİR TEFE’ÜL VE MÜHİM BİR İHBAR-I GAYBÎ
Sabri, Süleyman, Bekir, Galib ve Tevfik’in fıkrasıdır. Hem Hüsrev, Hâfız Ali ve Re’fet ve Asım’ın ve Kuleönü’nden Mustafaların fıkrasıdır.
Latif ve müjdeli bir tefe’ül: Üstad, Galib ve Süleyman, Ümmi Sinan divanında mesleğimize ve Sözler’e dair tefe’ül edildi, şu beyitler çıktı. Baktık, “Sözler” lafzı, bütün divanında yalnız bu kafiyelerde görünüyor. Demek Sözler, “hak söz” hem “nur söz” oluyor.
DERİM Kİ YARDIMCIM ALLAH,
ŞEFAATÇIM RESULULLAH.
Kİ BÜRHANIM KİTABULLAH,
BUDUR BENDEKİ HAK SÖZ.
SENİN KAPINDA KUL ÇOKTUR,
HESABI, HADDİ HİÇ YOKTUR,
VELÂKİN BİR DAHİ YOKTUR,
SİNAN-I ÜMMİ GİBİ NUR SÖZ.3 Ağustos 2017: 03:42 #821088Anonim
MÜHİM BİR İHBAR-I GAYBÎ
[Şeyh-i Geylanî’nin kendinden sekizyüz sene sonra, gayb-aşina gözüyle haber verdiği bir hâdise-i Kur’aniyedir.]
Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın hizmetindeki kudsiyete, kerametkârane sekizyüz küsur sene evvel “Gavs-ı A’zam” ünvanıyla bihakkın iştihar eden Kutb-u A’zam Şeyh-i Geylanî,
ﻧَﻈَﺮْﺕُ ﺑِﻌَﻴْﻦِ ﺍﻟْﻔِﻜْﺮِ ﻓِﻰ ﺣَﺎﻥِ ﺣَﻀْﺮَﺗِﻰ.. ﺣَﺒِﻴﺒًﺎ ﺗَﺠَﻠَّﻰ ﻟِﻠْﻘُﻠُﻮﺏِ ﻓَﺠَﻨَّﺖِ
fıkrasıyla başlayan kasidesinin âhirinde “Mecmuat-ül Ahzab”ın birinci cildinin beşyüzaltmışikinci sahifesinde, beş satırla şu zamanda hizmet-i Kur’aniyedeki heyete ve başında bulunan Üstadımıza beş vecihle bakıyor ve gösteriyor. İşte o beş satır şudur:
ﺗَﻮَﺳَّﻞْ ﺑِﻨَﺎ ﻓِﻰ ﻛُﻞِّ ﻫَﻮْﻝٍ ﻭَﺷِﺪَّﺓٍ ٭ ﺍَﻏِﻴﺜُﻚَ ﻓِﻰ ﺍﻟْﺎَﺷْﻴَٓﺎﺀِ ﺩَﻫْﺮًﺍ ﺑِﻬِﻤَّﺘِﻰ
ﺍَﻧَﺎ ﻟِﻤُﺮِﻳﺪِﻯ ﺣَﺎﻓِﻈًﺎ ﻣَﺎ ﻳَﺨَﺎﻓُﻪُ ٭ ﻭَﺍَﺣْﺮُﺳُﻪُ ﻓِﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﺮٍّ ﻭَ ﻓِﺘْﻨَﺔٍ
ﻣُﺮِﻳﺪِﻯ ﺍِﺫَﺍ ﻣَﺎ ﻛَﺎﻥَ ﺷَﺮْﻗًﺎ ﻭَ ﻣَﻐْﺮِﺑًﺎ ٭ ﺍَﻏِﺜْﻪُ ﺍِﺫَﺍ ﻣَﺎ ﺳَﺎﺭَ ﻓِﻰ ﺍَﻯِّ ﺑَﻠْﺪَﺓٍ
ﻓَﻴَﺎ ﻣُﻨْﺸِﺪًﺍ ﻧَﻈْﻤِﻰ ﻓَﻘُﻠْﻪُ ﻭَﻟﺎَ ﺗَﺨَﻒْ ٭ ﻓَﺎِﻧَّﻚَ ﻣَﺤْﺮُﻭﺱٌ ﺑِﻌَﻴْﻦِ ﺍﻟْﻌِﻨَﺎﻳَﺔِ
ﻭَﻛُﻦْ ﻗَﺎﺩِﺭِﻯَّ ﺍﻟْﻮَﻗْﺖِ ﻟِﻠَّﻪِ ﻣُﺨْﻠِﺼًﺎ ٭ ﺗَﻌِﻴﺶُ ﺳَﻌِﻴﺪًﺍ ﺻَﺎﺩِﻗًﺎ ﺑِﻤُﺤَﺒَّﺘِﻰ
Beşinci satırdan sonra gelen hâtime-i kaside:
ﻭَ ﺟَﺪِّﻯ ﺭَﺳُﻮﻝُ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﺍَﻋْﻨِﻰ ﻣُﺤَﻤَّﺪًﺍ ٭ ﺍَﻧَﺎ ﻋَﺒْﺪُ ﺍﻟْﻘَﺎﺩِﺭِ ﺩَﺍﻡَ ﻋِﺰِّﻯ ﻭَ ﺭِﻓْﻌَﺘِﻰ
İşte evvelki beş satırda, beş vecihle ve beş tevafukla şimdi hizmet-i Kur’aniyenin başında bulunanı gösteriyor.
Birinci vecih: Âhirdeki satırda ﺗَﻌِﻴﺶُ ﺳَﻌِﻴﺪًﺍ ismini sarahatle haber vermekle beraber, maişet hususunda izzet ve saadetle geçineceğini haber veriyor. Evet hocamız, küçüklüğünden beri fakr-ı haliyle istiğna-yı tam ile beraber, maişet hususunda en mes’ud bir zâttır.
İkinci vecih: Aynı satırın başında ﻭَﻛُﻦْ ﻗَﺎﺩِﺭِﻯَّ ﺍﻟْﻮَﻗْﺖِ fıkrasıyla o müridine diyor ki: “Vaktin Abdülkàdirîsi ol.” Bu ﻗَﺎﺩِﺭِﻯ kelimatı, hesab-ı ebcedî ile üçyüz yirmibeş (325) eder. Üstadımızın lakabı “Nursî” olduğu cihetle, “Nursî”nin makam-ı ebcedîsi üçyüz yirmialtı (326) ediyor. Bir tek fark var. O tek eliftir. Bin manasında “elf”e remzeder. Demek bin üçyüz yirmibeşde (1325) Şeyh-i Geylanî’ye mensub bir zât, Şeyh-i Geylanî tarzında hakikat-ı Kur’aniyeyi müdafaa etmeye çalışacak. Hakikaten Üstadımız, bin üçyüz yirmialtı (1326) senesinde -Hürriyetin ikinci senesi- mücahede-i maneviyeye atılmıştır.
Üçüncü vecih: Onun iki ismi var: “Said”, “Bedîüzzaman.” Bu iki ismin mecmuunun makam-ı ebcedîsi “Ez-zaman”daki şedde sayılmazsa üçyüz yirmidokuz (329) ediyor. İki “dal” bir sayılsa üçyüzyirmibeş (325). Aynen ﻛُﻦْ ﻗَﺎﺩِﺭِﻯَّ ﺍﻟْﻮَﻗْﺖِ deki muhatab o olmasına işaret ediyor, belki delalet ediyor. Eğer “Ez-zaman”daki okunmayan elif-lâm sayılsa, kaideten ﻗَﺎﺩِﺭِﻯ ye dahi bir elif-lâm dâhil olmak lâzım gelir. Çünki tarif için, muzafünileyh kalktıktan sonra elif-lâm lâzım gelir, o halde dahi müsavi olurlar.
Dördüncü vecih: Bu beş satırda Hazret-i Şeyh, istikbalde bir müridine teminat veriyor. ﻗُﻞْ ﻭَﻟﺎَ ﺗَﺨَﻒْ “Korkma, sözlerini söyle” diyor. Sen şark ve garba gideceksin; çok fitnelere ve şerlere girip, umumunda esbab-ı âdiyenin fevkinde bir tarz ile kurtularak mahfuz kalacaksın. Evet, bu hizmet-i Kur’aniye içindeki zât, hakikaten esaretle şarka gitti. Ve yine acib bir esaretle Asya’nın garbında ondokuz sene kaldı. Hazret-i Şeyh’in dediği gibi, çok şehirleri gezdi. Mücahedesi Sözler’ledir. ﻗُﻞْ ﻭَﻟﺎَ ﺗَﺨَﻒْ hükmüyle, çekinmeyerek Hazret-i Şeyh’in dediği gibi yapmış. Yirmi sene zarfında yirmi fitne ve mehalik-i azîmeye düştüğü halde, bir hıfz-ı gaybî ile Hazret-i Şeyh’in dediği gibi mahfuz kalmış. Hem fevkalme’mul, bir gurbet diyarında fevkalâde inayete mazhariyeti o dereceye gelmiş ki, bir risale sırf o inayatın ta’dadında yazılmıştır. Hazret-i Gavs’ın dediği gibi, biz onun etrafında ﻣَﺤْﺮُﻭﺱٌ ﺑِﻌَﻴْﻦِ ﺍﻟْﻌِﻨَﺎﻳَﺔِ fıkrasının mealini gözümüzle görüyoruz.
Beşinci vecih: Üstadımız kendisi söylüyor ki: “Ben sekiz-dokuz yaşında iken, bütün nahiyemizde ve etrafında ahali Nakşî Tarîkatında ve oraca meşhur Gavs-ı Hizan namıyla bir zâttan istimdad ederken, ben akrabama ve umum ahaliye muhalif olarak “Yâ Gavs-ı Geylanî” derdim. Çocukluk itibariyle elimden bir ceviz gibi ehemmiyetsiz bir şey kaybolsa, “Yâ Şeyh! Sana bir Fatiha, sen benim bu şeyimi buldur.” Acibdir ve yemin ediyorum ki, bin defa böyle Hazret-i Şeyh, himmet ve duasıyla imdadıma yetişmiş. Onun için bütün hayatımda umumiyetle Fatiha ve ezkâr ne kadar okumuş isem, Zât-ı Risalet’ten (A.S.M.) sonra Şeyh-i Geylanî’ye hediye ediliyordu. Ben üç-dört cihetle Nakşî iken, Kàdirî meşrebi ve muhabbeti bende ihtiyarsız hükmediyordu. Fakat tarîkatla iştigale, ilmin meşguliyeti mani’ oluyordu.
Sonra bir inayet-i İlahiye imdadıma yetişip gafleti dağıttığı bir zamanda, Hazret-i Şeyh’in “Fütuh-ul Gayb” namındaki kitabı hüsn-ü tesadüfle elime geçmiş. Yirmisekizinci Mektub’da beyan edildiği gibi, Hazret-i Şeyh’in himmet ve irşadıyla Eski Said (R.A.) Yeni Said’e inkılab etmiş. O Fütuh-ul Gayb’ın tefe’ülünde en evvel şu fıkra çıktı: ﺍَﻧْﺖَ ﻓِﻰ ﺩَﺍﺭِ ﺍﻟْﺤِﻜْﻤَﺔِ ﻓَﺎﻃْﻠُﺐْ ﻃَﺒِﻴﺒًﺎ ﻳُﺪَﺍﻭِﻯ ﻗَﻠْﺒَﻚَ Yani, “Ey bîçare! Sen Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye’de bir a’zâ olmak cihetiyle güya bir hekimsin, ehl-i İslâmın manevî hastalıklarını tedavi ediyorsun. Halbuki en ziyade hasta sensin. Sen evvel kendine tabib ara, şifa bul; sonra başkasının şifasına çalış.” İşte o vakit, o tefe’ül sırrıyla, maddî hastalığım gibi manevî hastalığımı da kat’iyyen anladım. O şeyhime dedim: “Sen tabibim ol.” Elhak o tabibim oldu. Fakat pek şiddetli ameliyat-ı cerrahiye yaptı. “Fütuh-ul Gayb” kitabında “Yâ gulam!” tabir ettiği bir talebesine pek müdhiş ameliyat-ı cerrahiye yapıyor. Ben kendimi o gulam yerine vaz’ettim. Fakat pek şiddetli hitab ediyordu. “Eyyühe-l münafık” “Ey dinini dünyaya satan riyakâr” diye diye yarısını ancak okuyabildim. Sonra o risaleyi terkettim. Bir hafta bakamadım. Fakat ameliyat-ı cerrahiyenin arkasından bir lezzet geldi; iştiyak ile o mübarek eseri acı tiryak gibi veya sulfato gibi içtim. Elhamdülillah kabahatlerimi anladım, yaralarımı hissettim, gurur bir derece kırıldı.” Hocamızın sözü bitti.
İşte hocamızın bu macera-yı hayatiyesi gösteriyor ki, Hazret-i Şeyh’in müteveccih olduğu ve ehemmiyetle bahsettiği ve istikbalde gelecek müridi bu olmak için kuvvetli bir ihtimaldir. Hazret-i Şeyh’in vefatından sonra hayatta oldukları gibi tasarrufu ehl-i velayetçe kabul edilen üç evliya-yı azîmenin en a’zamı, o Hazret-i Gavs-ı Geylanî’dir. Ve demiş:
ﺍَﻓَﻠَﺖْ ﺷُﻤُﻮﺱُ ﺍﻟْﺎَﻭَّﻟِﻴﻦَ ﻭَ ﺷَﻤْﺴُﻨَﺎ ٭ ﺍَﺑَﺪًﺍ ﻋَﻠَﻰ ﻓَﻠَﻚِ ﺍﻟْﻌُﻠَﻰ ﻟﺎَ ﺗَﻐْﺮُﺏُfıkrasıyla ba’de-l memat dua ve himmetiyle müridlerinin arkasında ve önünde bulunmasıyla, böyle hârika keramet-i acibe ile meşhur bir zât, elbette böyle bir zamanda kıymetdar bir hizmet-i Kur’aniye bir müridinin vasıtasıyla olacağını onun görmesi ve göstermesi şe’nindendir. Hazret-i Şeyh’in bahsettiği ehemmiyetli müridi ve talebesi ve himayegerdesi olan şahıs; binden sonra, ondördüncü asırda geleceğine bir îmadır.
Süleyman, Sabri, Zekâi, Asım, Re’fet, Ali, Ahmed Hüsrev, Mustafa Efendi (R.H.), Rüşdü, Lütfü, Şamlı Tevfik, Ahmed Galib (R.H.), Zühdü, Bekir Bey, Lütfü (R.H.), Mustafa, Mustafa, Mes’ud, Mustafa Çavuş (R.H.), Hâfız Ahmed (R.H.), Hacı Hâfız (R.H.), Mehmed Efendi (R.H.), Ali Rıza.
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.