- Bu konu 142 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
3 Ağustos 2017: 03:45 #821089
Anonim
ŞEYH-İ GEYLANÎ’NİN FIKRASIYLA KERAMETKÂRANE VERDİĞİ HABER-İ GAYBÎNİN TETİMMESİDİR.
ﺍَﻧَﺎ ﻟِﻤُﺮِﻳﺪِﻯ fıkrasında ﻣُﺮِﻳﺪِﻯ “Molla Said” kelimesine tam tevafuk ediyor. Yalnız bir elif fark var. Elif ise, kaide-i Sarfiyece “elfün” okunur. Elfün ise, bindir. Demek bin ikiyüz doksandörtte (1294) dünyaya gelecek bir müridi, bu ﻣُﺮِﻳﺪِﻯ lafzında muraddır. Çünki ﻟِﻤُﺮِﻳﺪِﻯ de lâm sayılsa ikiyüz doksandört (294) eder ki, bir tek fark ile Said’in tarih-i veladetine tevafuk eder. Esas arabî sayılsa fark yoktur. Lâmsız ﻣُﺮِﻳﺪِﻯ ise ikiyüz altmışdört (264) eder. “Molla Said” dahi ikiyüz altmış beş (265) eder. “Molla”daki elif, bine işaret olduğu için mütebâkisi ikiyüzaltmışdört (264) kalır.
Elhasıl: Şu zamanda dellâl-ı Kur’an ve hâdim-i Furkan olan o adamın iki ismi ve iki lakabı var. “El-Kürdî” lakabı ile “Molla Said” ismi, ﺍَﻧَﺎ ﻟِﻤُﺮِﻳﺪِﻯ fıkrasında zahir görünüyor. “Nursî” lakabıyla “Bedîüzzaman Said” ismi ﻛُﻦْ ﻗَﺎﺩِﺭِﻯَّ ﺍﻟْﻮَﻗْﺖِ fıkrasında aşikâr görünüyor. Hattâ hizmet-i Kur’aniyede en mühim bir arkadaşı ve hâlis bir talebesi olan Hulusi Bey’e
ﻟِﻠَّﻪِ ﻣُﺨْﻠِﺼًﺎ ﺗَﻌِﻴﺶُ ﺳَﻌِﻴﺪًﺍ ﺻَﺎﺩِﻗًﺎ ﺑِﻤُﺤَﺒَّﺘِﻰ fıkrasında işaret olduğu gibi, diğer bir kısım talebelerine işaretler var.
Risale-i Nur talebeleri namına
Rüşdü, Hüsrev3 Ağustos 2017: 03:50 #821090Anonim
SAİD KENDİ SÖYLÜYOR:
Hazret-i Şeyh-i Geylanî, hizmet-i Kur’aniyeye nazar-ı dikkati celbetmek ve o hizmet-i Kur’aniye âhirzamanda dağ gibi büyük bir hâdise olduğuna işaret için, kerametkârane şu hizmette istidad ve liyakatımın pek fevkinde bulunması ve fedakâr, çalışkan kardeşlerimle çalıştığımıza fazilet noktasından değil, belki sebkatiyet noktasından ismimi bir derece göstermesi beni epey zamandır düşündürüyordu. Acaba bunun izharında manevî bir zarar bana terettüb eder, bir gurur, bir hodfüruşluk getirir diye sekiz-on senedir tevakkuf ettim. Bugünlerde izhara bir ihtar hissettim.
Hem kalbime geldi ki: Hazret-i Şeyh bana bir pâye vermedi. Belki Said isminde bir müridim mühim bir hizmette bulunacak, fitne ve belalardan izn-i İlahî ile ve Şeyh’in duasıyla ve himmetiyle mahfuz kalacak.
Hem uzak yerde taşlar görünmez, dağlar görünür. Demek sekiz yüz sene bir mesafede görünen, hizmet-i Kur’aniyenin şâhikasıdır; yoksa Said gibi karıncalar değil. Madem bu keramet-i Gavsiyeyi ilân ve izharından, Kur’an şakirdlerinin ve hizmetkârlarının şevki artıyor, elbette arkalarında Şeyh-i Geylanî gibi kahramanlar kahramanı zâtlar himmet ve dualarıyla ve izn-i İlahî ile himaye ettiklerini bilseler, şevk ve gayretleri daha artar.
Elhasıl: Bunu, kardeşlerimi fazla şevke ve ziyade gayrete getirmek için izhar ettim. Eğer kusur etmiş isem, Cenab-ı Hak afvetsin. ﺍِﻧَّﻤَﺎ ﺍﻟْﺎَﻋْﻤَﺎﻝُ ﺑِﺎﻟﻨِّﻴَّﺎﺕِ
………
ﻓَﻴَﺎ ﻣُﻨْﺸِﺪًﺍ ﻧَﻈْﻤِﻰ fıkrasında dahi Hazret-i Şeyh’in (R.A.) muhatabı şübhesiz Bedîüzzaman Molla Said’dir (R.A.).
Elhasıl: Şu acib kasidesinin âhirindeki şu beş beyitte beş kelime, medar-ı nazar-ı Şeyh ve mahall-i hitab-ı Gavsî’dir. Ve o beş kelime ise, ﻟِﻤُﺮِﻳﺪِﻯ ﻭَ ﻣُﺮِﻳﺪِﻯ ﻭَ ﻣُﻨْﺸِﺪًﺍ ﻭَ ﻗَﺎﺩِﺭِﻯ ﻭَ ﺳَﻌِﻴﺪًﺍ lafızlarıdır. Said’in dahi iki lakabı olan “Nursî”, “El-Kürdî”; iki ismi “Molla Said”, “Bedîüzzaman” bu beş kelimede bulunur. Hazret-i Gavs’ın medar-ı teveccüh ve hitabı olan şu beş kelimesinde, aşikâr bir surette, mezkûr iki isim ve lakab, ilm-i cifir kaidesinde makam-ı ebced ile görünmesi şübhe bırakmıyor ki, Hazret-i Şeyh kasidesinin âhirinde onunla konuşuyor, ona teselli verip teşci’ ediyor. ﻭَﺍﻟْﻌَﺎﻗِﺒَﺔُ ﻟِﻠْﻤُﺘَّﻘِﻴﻦَ sırrıyla muvaffakıyetine teminat veriyor.
ﻟﺎَ ﻳَﻌْﻠَﻢُ ﺍﻟْﻐَﻴْﺐَ ﺍِﻟﺎَّ ﺍﻟﻠَّﻪُ ٭ ﻭَﺍﻟﻠَّﻪُ ﺍَﻋْﻠَﻢُ ﺑِﺎﻟﺼَّﻮَﺍﺏِ
ﻓَﻴَﺎ ﻣُﻨْﺸِﺪًﺍ ﻧَﻈْﻤِﻰ fıkrasında, ﻧَﻈْﻤِﻰ kelimesi, makam-ı ebcedîsi bin (1000) olup; ﺭِﺳَﺎﻟَﺔُ ﺍﻟﻨُّﻮﺭِ iki farkla, ﺭَﺳَٓﺎﺋِﻞُ ﻛِﺘَﺎﺏِ ﺍﻟﻨُّﻮﺭِ un (iki medde sayılmazsa ve şedde de lâm sayılsa) makam-ı ebcedîsi yine bindir.
Demek ﻓَﻴَﺎ ﻣُﻨْﺸِﺪًﺍ ﻧَﻈْﻤِﻰ ﻓَﻘُﻠْﻪُ ﻭَﻟﺎَ ﺗَﺨَﻒْ fıkrasının meal-i gaybîsi şudur ki: ﻳَﺎ ﻣُﺆَﻟِّﻒَ ﺭِﺳَﺎﻟَﺔِ ﺍﻟﻨُّﻮﺭِ ﺟَﺎﻫِﺪْ ﺑِﻬَﺎ ﻓَﻘُﻞْ ﻭَﻟﺎَ ﺗَﺨَﻒْ yani “Korkma, sözlerini söyle, neşrine çalış.” ﻭَﺍﻟْﻌِﻠْﻢُ ﻋِﻨْﺪَ ﺍﻟﻠَّﻪِ
Amma ﻓَﻘُﻠْﻪُ ﻭَﻟﺎَ ﺗَﺨَﻒْ fıkrasında şâyan-ı hayret bir tevafuk var ki: İlm-i Cifir kaidesiyle makam-ı ebcedîsi bin üçyüz otuziki (1332) eder. Şu halde ﻳَﺎ ﻣُﻨْﺸِﺪًﺍ ﻧَﻈْﻤِﻰ ﻓَﻘُﻠْﻪُ ﻭَﻟﺎَ ﺗَﺨَﻒْ meal-i gaybîsi “Yâ Risalet-ün Nur ve Sözler sahibi! Bana bak. Gafil davranma! Bin üçyüz otuzikide mücahedeye başla; Sözleri korkma yaz, söyle!” Filhakika Said (R.A.) Hürriyetten sonra az bir zamanda mücahedesinde tevakkuf etmiş ise, bin üçyüz otuzikide İşarat-ül İ’caz’ı te’lif ile beraber Eski Said’den sıyrılmak niyet edip, Yeni Said suretinde bütün kuvvetiyle mücahede-i maneviyeye başlayıp, iki-üç sene sonra da Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye’de bir-iki sene Hazret-i Gavs-ı Geylanî’nin şu vasiyetini ve emrini imtisal ederek envâr-ı Kur’aniyeyi neşretmiş. Lillahilhamd, şimdiye kadar devam ediyor.
Bu şâyan-ı hayret fıkrada cây-ı dikkat şu nokta var ki; Hazret-i Gavs, doğrudan doğruya altıncı asırdan şu asrımıza bakıyor. O altıncı asrın âhirlerinde Hülâgu felâketi gibi feci’, dehşetli meşhur fitnenin çok elîm ve feci’ ve kuburdaki emvatı ağlattıracak derecede dehşetli bir nev’i, şu ondördüncü asırda bulunuyor. Bu iki asır birbirine tevafuk ediyor ki, Hazret-i Şeyh ondan buna bakıyor.
Risale-i Nur talebeleri namına
Re’fet, Hüsrev, Hâfız Ali, Sabri3 Ağustos 2017: 03:52 #821091Anonim
ŞU KERAMET-İ GAVSİYE MÜNASEBETİYLE ÜÇ NOKTA BEYAN EDİLECEK:
Birinci Nokta: Hazret-i Gavs’ın kasidesinin başında bu beş satırdan evvel, acib, pek garib, çok belig, nazdarane tahdis-i nimet suretinde bir dava-yı iftiharkârane ifade eden iki sahifelik kasidesindeki hârika davasına delil olarak bir keramet-i bahireyi âdeta mu’cizeye yakın bir hârikayı göstermek lâzım geliyordu. İşte o akılları hayrette bırakan mertebeye lâyık olduğunu gösterir bir keramet izhar etti ki; sekizyüz sene bir mesafede Cenab-ı Hakk’ın izniyle, i’lamıyla zamanımızı tafsilatıyla görür tarzında, bizim gibi âciz, zaîf talebelerine ders verip teşvik eder. İşte Hazret-i Gavs’ın davasına bu ihbar-ı gaybîsi en bahir bürhan olduğu gibi, Risale-i Nur’un eczalarının hakkaniyet ve ulviyetine bir hüccet-i katıa hükmündedir. Evet Hazret-i Şeyh, bu kasidesiyle Sözler’in hakkaniyetini imza ediyor.
İkinci Nokta: Ehl-i tarîkat ve hakikatça müttefekun aleyh bir esas var ki: Tarîk-ı Hak’ta sülûk eden bir insan, nefs-i emmaresinin enaniyetini ve serkeşliğini kırmak için lâzım gelir ki; nazarını nefsinden kaldırıp şeyhine hasr-ı nazar ede ede tâ fena fi-ş şeyh hükmüne gelir. “Ben” dediği vakit, şeyhinin hissiyatiyle konuşur ve hâkeza.. tâ fena fi-r resul, fena fillaha kadar gider. Meselâ: Nasılki gayet fedakâr ve sadık bir hizmetkâr, bir yaver, efendisinin hissiyatıyla güya kendisi kendisinin efendisidir ve padişahıdır gibi konuşur. “Ben böyle istiyorum” der; yani “Benim seyyidim, üstadım, sultanım böyle istiyor.” Çünki kendini unutmuş, yalnız onu düşünüyor. “Böyle emrediyor” der. Öyle de Gavs-ı Geylanî, o hârika kasidesinin tazammun ettiği ezvak-ı fevkalâde, Hazret-i Şeyh’in sırr-ı azîm-i Ehl-i Beyt’in irsiyetiyle Âl-i Beyt’in şahs-ı manevîsinin makamı noktasında ve Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın verasetiyle Hakikat-ı Muhammediyyesinde (A.S.M.) kendini gördüğü gibi, fena-yı mutlak ile Cenab-ı Hakk’ın tecelli-i zâtîsine mazhariyet noktasında, kasidesinde o sözleri söylemiş. Onun gibi olmayan ve o makama yetişmeyen onu söyleyemez; söylese mes’uldür.
Hazret-i Şeyh veraset-i mutlaka noktasında, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın kadem-i mübarekini omuzunda gördüğü için, kendi kademini evliyanın omuzuna o sırdan bırakıyor. Kasidesinde zahir görünen temeddüh ve iftihar değil, belki tahdis-i nimet ve âlî bir şükürdür. Yalnız bu kadar var ki, muhibbiyet makamı olan makam-ı niyazdan, mahbubiyet makamı olan nazdarlık makamına çıkmış. Yani tarîk-ı acz ve fakrdan, meşreb-i aşk ve istiğraka girmiş. Ve kendine olan niam-ı azîme-i İlahiyeyi yâdedip, bihakkın müftehirane şükretmiştir.
Üçüncü Nokta: Keramet, mu’cize gibi Cenab-ı Hakk’ın fiilidir, hediyesidir, ihsanıdır ve ikramıdır; beşerin fiili değildir. O keramete mazhar olan zât ise bazan biliyor, bazan bilmiyor -vukuundan sonra bilir-. Keramete mazhariyetini kabl-el vuku’ bilen ve ikram-ı İlahîye ihtiyarıyla tevfik-i hareket eden kısım, eğer enaniyetten bütün bütün tecerrüd etmiş ise ve Hazret-i Gavs gibi kudsiyet kesbetmiş ise, Cenab-ı Hakk’ın izniyle, o kerametin her tarafını bilerek kendisi sahib çıkar, bilir ve bildirir. Fakat bununla beraber, madem o keramet ikramdır; bütün tafsilatıyla keramet sahibine de meşhud olmak lâzım değildir. Bu sırra binaen Hazret-i Şeyh i’lam-ı Rabbanî ve izn-i İlahî ile bu asrı görmüş ve hizmet-i Kur’aniyenin etrafında bizleri müşahede edip nazar-ı şefkatiyle bakmış. O beş satır, sırf bir keramet ve intak-ı bilhak ve bir ikram-ı İlahî ve veraset-i Nebeviye itibariyle zuhur ettiğinden; mu’cizevari, kudret-i beşer fevkinde bir şekil almış. Sun’î, irade-i Şeyh ile olduğu değildir. Çünki intaktır. Ruh-u kudsîsi hissetmiş, görmüş. İrade ve ihtiyar yetişemiyor. Akıl ise ruhun harekâtını ihata edemez. Lisan, ne kadar aklın dekaik-ı tasavvuratının tercümesinde âciz ise, ihtiyar dahi ruhun dekaik-ı harekâtının derkinde o derece âcizdir.
Hazret-i Gavs, o derece yüksek bir mertebeye mâlik ve o derece hârika bir keramete mazhardır ki, kâfirlerin bir kısmı demiş: “Biz İslâmiyeti kabul edemiyoruz; fakat Abdülkàdir-i Geylanî’yi de inkâr edemiyoruz.” Hem evliyayı inkâr eden Vehhabî’nin müfrit kısmı dahi, Hazret-i Şeyh’i inkâr edemiyorlar. Evliya onun derece-i celaletine yetişmediği, bütün ehl-i tarîkatça teslim edilmiştir.
İşte böyle güneş gibi bir mu’cize-i Muhammediye (Aleyhissalâtü Vesselâm), yüksek ve sönmez bir bârika-i İslâmiyet olan bir zât-ı nuranînin gayb-aşina nazarıyla asrımızı görüp, böyle bir keramet izharıyla teselli verip teşci’ etmek şe’nindendir. Acaba hiç mümkün müdür ki; “Sultan-ül Evliya” makamını ihraz etmiş ve hamiyet-i İslâmiye ile zamanındaki padişahları titretmiş ve kuvve-i kudsiye ile mazi ve müstakbeli hazır gibi izn-i İlahî ile görmüş ve mematında dahi hayatındaki gibi daimî tasarrufu bulunduğu tasdik edilmiş olan bir kahraman-ı velayet, bu asrımıza ve bu asır içindeki kemal-i acz ve za’f ile Kur’anın hizmetinde çalışan ve insafsız düşmanların hücumuna maruz ve teselli ve temine muhtaç bîçare Kur’anın hâdimlerine ve talebelerine lâkayd kalabilir mi? Hiç mümkün müdür ki, bizimle münasebetdar olmasın? Sekiz, dokuz, belki onbeş kuvvetli delilden kat’-ı nazar, edna bir işaret kelâmında bulunsa, bize baktığına delalet eder; hafî bir işaret etse kâfidir. Çünki makam iktiza ediyor, mutabık-ı mukteza-yı haldir ve münasebet kavîdir.
Ey benimle beraber Hazret-i Şeyh’in teveccüh ve duasına mazhar kardeşlerim! Şu üstadımız, bizi istikbalde adem zulümatı içinde düşünüp bizimle meşgul olurken, biz o mazide mevcud ve nur perdeleri içinde üstadımızı ve üstadımızın üstadı ve ceddi olan Fahr-ül Âlemîn Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizin teveccühlerinden gaflet etmek, onlara istinad etmemek lâyık mıdır? Madem onlar bizi düşünüyorlar; biz de bütün kuvvet ve ruhumuzla onlara itimad edip ve emirlerine bilâ kayd u şart itaat etmeliyiz.
Ehl-i dünyanın telsiz telgraf ve telefonları şarktan garba gittiği gibi, işte ehl-i hakikatın da maziden, dokuzyüz sene mesafe-i azîmeden müstakbele böyle manevî telefonları işleyebilir ve manevî teleskopları görebilir. Malûmdur ki zaîf emareler içtima’ ettikçe kuvvet bulur, delil hükmüne geçer. İncecik ipler, içtima’ ettikçe kopmaz halat olur. Küllî umumî kayıdlar, içtima’ ettikçe hususiyet peyda edip taayyün eder. Bu sırra binaen, Hazret-i Şeyh’in bu beş satırında sekiz-dokuz kuvvetli işaretin içtimaında hiç şekk ve şübhe bırakmadı ki; Hazret-i Şeyh, şimdiki Kur’an-ı Hakîm’in şakirdlerine biiznillah üstadlık ediyor, bihavlillah şefkati altında himaye ediyor.
Cem’-i kutbiyet ve ferdiyet ve gavsiyet
İle üç sütun üzerine durur
Râyet-i ulviyet-i şeyh-i hakkanîdir hitab-ı Abdülkàdir
İlham-ı Huda, kitab-ı Abdülkàdir
Bâz-ül eşheb ferd-i ferîd-i deveran
Gavs-ı A’zam Cenab-ı Abdülkàdir.Said Nursî3 Ağustos 2017: 13:02 #816133Anonim
RİSALE-İ NUR ŞAKİRDLERİNİN BİR FIKRASIDIR
ﻭَﻛُﻦْ ﻗَﺎﺩِﺭِﻯَّ ﺍﻟْﻮَﻗْﺖِ ﻟِﻠَّﻪِ ﻣُﺨْﻠِﺼًﺎ ٭ ﺗَﻌِﻴﺶُ ﺳَﻌِﻴﺪًﺍ ﺻَﺎﺩِﻗًﺎ ﺑِﻤُﺤَﺒَّﺘِﻰ
İlm-i cifir ile manası:
“Ey Said! Sen, zamanın Abdülkàdir’i ol, ihlas-ı tâmmı kazan, fakrınla beraber maişetini düşünme, nâstan minnet alma, ismin “Said” olduğu gibi maişette de mes’ud olacaksın! Muhabbetimde sadık olduğundan ve ihlasa çalıştığından, Hulusi gibi muhlis talebeler ve yardımcılar ve Süleyman, Bekir gibi sadık hizmetkârlar ve Sabri gibi tam takdir edici ve ciddî müştak talebeler size verilmiş.”
Evet lillahilhamd, Gavs’ın sarahat derecesinde ihbar ettiği hal vuku’ bulmuştur. Gavs-ı A’zam, “Said” namıyla tesmiye ettiği müridinin tarihçe-i hayatında en mühim noktaları beyan etmekle beraber, İlm-i Cifir esrarıyla sekiz-dokuz cihette Said’in başına parmağını basıyor. Beyitlerin mana-yı zahirîsi ile maânî-i cifriyesi birbirine çok yakın olmakla, dokuz vecihteki işaretler birbirini teyid ettiğinden sarahat derecesine çıkmış.
ﺍَﻧَﺎ ﻟِﻤُﺮِﻳﺪِﻯ ﺣَﺎﻓِﻈًﺎ ﻣَﺎ ﻳَﺨَﺎﻓُﻪُ ٭ ﻭَﺍَﺣْﺮُﺳُﻪُ ﻓِﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﺮٍّ ﻭَ ﻓِﺘْﻨَﺔٍİlm-i cifir ile manası:
“Ondördüncü asırda “El-Kürdî” lakabıyla yâdedilen Molla Said, benim müridimdir. O fitne ve bela asrının her şer ve fitnesinden, Allah’ın izniyle ve havl-ü kuvvetiyle onun muhafızıyım.”
Evet Hürriyetten yirmi-otuz sene sonraya kadar, yirmi fitne-i azîme içinde fevkalâde bir surette Gavs’ın o müridi mahfuz kalmıştır. Korktuğu şer ve mehalikten bir hıfz-ı gaybî ile kurtulmuştur.
ﻣُﺮِﻳﺪِﻯ ﺍِﺫَﺍ ﻣَﺎ ﻛَﺎﻥَ ﺷَﺮْﻗًﺎ ﻭَ ﻣَﻐْﺮِﺑًﺎ ٭ ﺍَﻏِﺜْﻪُ ﺍِﺫَﺍ ﻣَﺎ ﺳَﺎﺭَ ﻓِﻰ ﺍَﻯِّ ﺑَﻠْﺪَﺓٍ
İlm-i cifir ile manası:
“O Gavs’ın müridi olan Said-ül Kürdî, Rusya’da esaretle Asya’nın şark-ı şimalîsinde ve ehl-i bid’anın eliyle Asya’nın garbına nefyolunarak kaldığı mikdarca ve Sibirya taraflarından firar edip fevkalâde çok bilâdı seyr ü seyahat etmeğe mecbur olduğu zaman, Allah’ın izniyle, havl ü kuvvet-i Rabbanî ile ona imdad etmişim ve istimdadına yetişmişim.”
Evet Hazret-i Gavs’ın müridi ünvanıyla irade ettiği Said (R.A.), üç sene esaretle Asya’nın şark-ı şimalîsinde mehalik içinde mahfuz kalıp, üç-dört aylık mesafeyi firar suretiyle kat’ederek çok şehirleri gezip Gavs’ın dediği gibi mahfuz kalmıştır.
ﻓَﻴَﺎ ﻣُﻨْﺸِﺪًﺍ ﻧَﻈْﻤِﻰ ﻓَﻘُﻠْﻪُ ﻭَﻟﺎَ ﺗَﺨَﻒْ ٭ ﻓَﺎِﻧَّﻚَ ﻣَﺤْﺮُﻭﺱٌ ﺑِﻌَﻴْﻦِ ﺍﻟْﻌِﻨَﺎﻳَﺔِ
İlm-i Cifirle manası:
Bedîüzzaman Molla Said namıyla yâdolunan ve evrad-ı muntazamasını okuyan müridine der ki: “Benim nazmımı, yani meslek ve meşrebimi ve mücahedatımı gösteren makalâtımı söyle. Yani nazmımdan murad, senin Risalelerin ve Sözlerin ve Mektubatındır. ﻓَﻘُﻠْﻪُ ﻭَ ﻟﺎَ ﺗَﺨَﻒْ Bin üçyüz otuzikide (1332) o Sözler ile mücahedeye başla. Sen inayet-i İlahiyenin hıfzındasın.”
Evet ﻣُﻨْﺸِﺪًﺍ İlm-i Cifirle “Molla Said”i gösterdiği gibi; ﻧَﻈْﻤِﻰ, ﻅ ile Risalet-ün Nur’u gösterir ve ﻣِﻰ ile hem Mektubat’ı hem ﻛَﻠِﻤَﺎﺕُ ﺳَﻌِﻴﺪِ ﺍﻟْﻜُﺮْﺩِﻯ gösterir. “Kelimat” Sözler demektir. ﻓَﻘُﻠْﻪُ ﻭَ ﻟﺎَ ﺗَﺨَﻒْ bin üçyüz otuzikiyi (1332) gösterir. O tarih, mebde-i cihadıdır. O tarihte İşarat-ül İ’caz Tefsirinin neşriyle mücahedeye başlamış.
3 Ağustos 2017: 13:08 #816134Anonim
KERAMET-İ GAYBİYE-İ GAVSİYE’NİN İŞARATINI TEYİD EDEN ÜÇ REMİZ:
Birinci Remiz: ﺍَﻧَﺎ ﻟِﻤُﺮِﻳﺪِﻯ ﺣَﺎﻓِﻈًﺎ İlm-i Cifir itibariyle, makam-ı ebcedî hesabıyla, bin üçyüz otuzaltıyı (1336) gösterir. Demek Hazret-i Gavs, bu tarihte istikbalde gelecek müridini emr-i İlahî ile muhafaza edecek diyor. Evet bu bîçare Said dahi diyor: Nev’-i beşere gelen en büyük bir musibet Harb-i Umumî hengâmında, çok tehlikelere maruz kaldım. Hazret-i Gavs’ın gösterdiği arabî tarihte veya az evvel, hârika bir surette kurtuldum. Hattâ bir defa, bir dakikada üç gülle öldürecek yere mukabil bana isabet ettiği halde tesir etmediler. Bitlis’in sukutunda, bir mikdar talebelerimle Rus askerlerinin bir taburu içine düştük. Bizi sardılar, her tarafta el ele ateş edildi. Dört tanesi müstesna, bütün arkadaşlarım şehid olduktan sonra, taburun dört sıralarını yardık; yine onların içinde bir yere girdik. Onlar üstümüzde, etrafımızda sesimizi, öksürüğümüzü işittikleri halde bizi görmüyordular. Otuz saat, o halde çamur içinde, ben yaralı iken hıfz-ı İlahî ile istirahat-ı kalb içinde muhafaza edildim.
Bunun gibi müteaddid tehlikede Hazret-i Gavs’ın gösterdiği tarih-i arabî itibariyle, hakikaten bir hıfz-ı İlahî içinde bulunduğumu hissediyordum. Demek Cenab-ı Hak o kudsî üstadımı, bir melaike-i sıyanet gibi bana muhafız kılmış.
İşte bu ﺍَﻧَﺎ ﻟِﻤُﺮِﻳﺪِﻯ ﺣَﺎﻓِﻈًﺎ fıkrası, bu fakirin mühim sergüzeştlerine işaret ettiği gibi, bu fakirin etrafında hizmet-i Kur’aniye işinde toplanan arkadaşlarından dokuz talebesini “Hâfız” ismiyle işaret ediyor.
ﻭَﺍَﺣْﺮُﺳُﻪُ ﻓِﻰ ﻛُﻞِّ ﺷَﺮٍّ ﻭَ ﻓِﺘْﻨَﺔٍ fıkrasında iki hüküm var. Biri şerden, diğeri fitnedendir. Demek ikincisi ﺍَﺣْﺮُﺳُﻪُ ﻓِﻰ ﻛُﻞِّ ﻓِﺘْﻨَﺔٍ ve bu cümle ﻛُﻞِّ deki şedde sayılmazsa bin üçyüz kırkdört (1344) eder. Evet, bu tarihten şimdiye kadar çok fitne-i mühimmeden, bir himayet-i gaybî ile mahfuz kaldığımı “tahdîsen linni’me” ilân ediyorum.
İkinci Remiz: ﻣُﺮِﻳﺪِﻯ ﺍِﺫَﺍ ﻣَﺎ ﻛَﺎﻥَ ﺷَﺮْﻗًﺎ ﻭَ ﻣَﻐْﺮِﺑًﺎ ٭ ﺍَﻏِﺜْﻪُ ﺍِﺫَﺍ ﻣَﺎ ﺳَﺎﺭَ ﻓِﻰ ﺍَﻯِّ ﺑَﻠْﺪَﺓٍ fıkrasında bahsettiği ve konuştuğu müridi ise, şarka esareten gittiği tarihi gösterdiği gibi, garba nefy olduğu tarihi de gösterir. Şöyle ki:
Şu fıkranın hakikî tabiri ﺍِﺫَﺍ ﻣَﺎ ﻛَﺎﻥَ ﻣُﺮِﻳﺪِﻯ ﺍَﺳِﻴﺮًﺍ ﻓِﻰ ﺷَﺮْﻕٍ oluyor. Demek zaman-ı esaret ﻣَﺎ ﻛَﺎﻥَ ﻣُﺮِﻳﺪِﻯ ﺍَﺳِﻴﺮًﺍ ﻓِﻰ ﺷَﺮْﻕٍ de çıkıyor. Ve bin üçyüz otuzyedi (1337) ediyor. İşte bu fakir, o tarih-i arabîde Rus esaretinde, tek başımla Petrograd’dan bir ay şimal-i şark tarafından firar edip, çok enva’-ı mehalik varken, Rusça bilmediğim halde, bir muhafaza-i gaybiye altında pek çok bilâdı seyr ü seyahat ettim. Tâ Varşova, Avusturya tarîkiyle İstanbul’a gelip uzun bir daire-i arzda seyahat ettim. Hazret-i Gavs’ın dediği gibi, o esaret-i şarkıye ve o seyr-i bilâd-ı kesîre içinde izn-i İlahî ile istigaseme meded görüyordum. Demek izn-i İlahî ile Hazret-i Gavs, melek gibi bu vazifeyi duasıyla yapmış.
Amma ﻣَﺎ ﻛَﺎﻥَ ﻣَﻐْﺮِﺑًﺎ kaydı, tarih-i arabî olarak bin üçyüz ellibir (1351) meşhur Rumi tarihiyle iki sene fark var. İşte -Hazret-i Gavs’ın dediği gibi- bu fakir, tarih-i Arabî ile bin üçyüz ellibirde (1351), şeair-i İslâm içinde mühim tahavvülât zamanında bütün kuvvetimle şeairin muhafazasına hizmetle mükellef olduğum halde, o manevî herc ü mercdeki fırtınalar bizi sarsmadı.
Hem ﻣَﻐْﺮِﺑًﺎ kelimesi, âhirdeki tenvin ile beraber bin ikiyüz doksaniki (1292) eder ki, bu fakirin dünyaya gelmesinden bir sene evvel veyahut rahm-ı maderdeki tarihe işaretle beraber, ﻛَﺎﻥَ ﻣَﻐْﺮِﺑًﺎ bin üçyüz ondört (1314) eder. Bin üçyüz ondört senelerinde mevzu-u bahis olan müridi, mühim vartadan kurtulmasına Gavs (R.A.) işaret ediyor, onun imdadına yetiştim diyor. Hayatta olan eski talebelerim biliyorlar ki; bin üçyüz ondört, bin üçyüz onbeş-onaltı senelerinde, Van kal’ası ki, iki minare yüksekliğinde sırf dağ gibi bir taştan ibarettir, eskiden kalma oda gibi bir in kapısına gidiyorduk. Ayağımdan kunduralar kaydı, iki ayağım birden kaydı. Tehlike yüzde yüz… Başkaca nokta-i istinad kalmadığı halde, büyük bir istinada basmış gibi üç metrelik bir kavisle o mağaranın kapısına atılmışım. Hem ben, hem beraberimdeki orada hazır arkadaşlarım, ecel gelmediği için sırf bir hıfz-ı İlahî, hârika bir imdad-ı gaybî telakki ettik.
İşte Hazret-i Gavs, madem bu kasidesinde sergüzeşt-i hayatımın mühim noktalarına işaret ediyor; elbette bu acib ve en tehlikeli bir sergüzeşt-i hayatıma şu cümlesiyle işaret ediyor denilebilir.
Elhasıl: Hazret-i Gavs’ın mezkûr kelimatları, bu fakirin tarih-i hayatımda geçen en mühim noktaları manasıyla ifade ettikleri gibi, hesab-ı ebced makamıyla mühim noktaların tarih-i vukularına tevafukları, elbette tesadüfî ve tesadüf işi olamaz. Sair işaratın kuvveti, kat’iyyeti, tesadüfü muhal derecesine getirmiştir. Madem bu beş satır kasidesi, bir keramettir; keramet ise mu’cize gibi Cenab-ı Hak tarafındandır, intak-ı bilhak nev’indendir, daha beyan etmediğimiz çok esrarı hâvidir, ihtiyar-ı beşer yetişemez.
………
Said Nursî3 Ağustos 2017: 13:09 #821093Anonim
LATİF BİR TEFE’ÜL
Şeyh Sa’dî-i Şirazî’nin “Bostan”ından Sözler hakkında ben, Hâfız Hâlid, Galib, Süleyman niyet edip açtık. Tefe’ül bu çıktı:
ﻧِﮕَﺮْ ﺗَﺎ ﮔُﻠِﺴْﺘَﺎﻥ ﻣَﻌْﻨَﺎ ﺷُﮕُﻔْﺖ ٭ ﺑَﺮُﻭ ﻫِﻴﭻْ ﺑُﻠْﺒُﻞْ ﭼُﻨِﻴﻦْ ﺧُﻮﺵْ ﻧَﮕُﻔْﺖ
ﻋَﺠَﺐْ ﮔَﺮْ ﺑِﻤِﻴﺮَﺩْ ﭼُﻨِﻴﻦْ ﺑُﻠْﺒُﻠِﻰ ٭ ﻛِﻪ ﺍَﺯْ ﺍُﺳْﺘُﺨَﻮﺍﻧَﺶْ ﻧَﺮُﻭﻳَﺪْ ﮔُﻠِﻰ
Meali: Yani “Gel, bak, güller bağı şeklinde hakikat gülleri açılmış. Böyle hakikat bahçesinde hiçbir bülbül, böyle şirin, hoş nağme etmemiştir. Nasıl oluyor ki, böyle bir bülbül öldükten sonra onun kemiklerinden güller açılmasın.”
Bu meal, maksadımıza o kadar yakındır ki tabire lüzum yoktur. Yalnız gülistanımız; ebedî Kur’an cennetindendir, ondan gelmiştir.
Mehmed Tevfik, Galib, Süleyman, Hâfız Hâlid, Said (R.A.)3 Ağustos 2017: 13:19 #821094Anonim
ﺑِﺴْﻢِ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﻦِ ﺍﻟﺮَّﺣِﻴﻢِ
Gavs, meşhur kasidesinde -sarahat derecesinde- bizlerden, yani hizb-ül Kur’an’dan haber verdiği gibi, daha birkaç yerde yine işarî bir tarzda haber veriyor.
Ezcümle, o kasidenin arkasında “Mecmuat-ül Ahzab”ın 563’üncü sahifesinde, yine o malûm müridinden bahsediyor ve beytinde diyor ki:
ﻓَﻤُﺮِﻳﺪِﻯ ﺍِﺫَﺍ ﺩَﻋَﺎﻧِﻰ ﺑِﺸَﺮْﻕٍ ﺍَﻭْ ﺑِﻐَﺮْﺏٍ ﺍَﻭْ ﻏَﺎﺭٍ ﻓِﻰ ﺑَﺤْﺮِ ﻃَﺎﻣِﻰ ﺍَﻏِﺜْﻪُ
“Garbda beni çağırdığı vakit, onun imdadına yetişeceğim.” Evet doğrudur. Arabî tarih ile bin üçyüz otuzdokuzda (1339) müdhiş bir buhran-ı ruhî ve dehşetli bir heyecan-ı kalbî ve dağdağalı bir teşevvüş-ü fikrî geçirdiğim sıralarda, pek şiddetli bir surette Hazret-i Gavs’tan istimdad eyledim. Bir-iki yerde bahsettiğim gibi, Fütuh-ul Gayb kitabı ile ve dua ve himmetiyle imdadıma yetişti ve o buhranı geçirdim. İşte o müridi ise, bîçare Said-ül Kürdî olduğunu meşhur kasidesinde kat’î gösterdiği gibi, bu kasidede de ﻓَﻤُﺮِﻳﺪِﻯ den murad odur. Çünki ﺩَﻋَﺎﻧِﻰ ﺑِﻐَﺮْﺏٍ ebced hesabıyla bin üçyüz otuzdokuz (1339) eder. O zaman memleketime nisbeten garb sayılan İstanbul’da idim. ﺩَﻋَﺎﻧِﻰ ﺑِﻐَﺮْﺏٍ makam-ı ebcedîsi zaman-ı istimdadıma tevafuk ediyor. Hesabda ﺍِﺫَﺍ lafzı dâhil olmaz. Çünki ﺍِﺫَﺍ zamanı gösteriyor, ﺩَﻋَﺎﻧِﻰ ﺑِﻐَﺮْﺏٍ cümlesi o mübhem zamanı tayin ediyor.
Hem ezcümle, “Mecmuat-ül Ahzab”ın ikinci cildinin 379’uncu sahifesinde Hazret-i Gavs’ın “Vird-ül İşâ” namındaki münacatında şu fıkra var:
ﻓَﺎﻟْﻮَﺍﺻِﻞُ {(Haşiye): ﻓَﺎﻟْﻮَﺍﺻِﻞُ kelimesi müteaddî olmak cihetiyle, Sözleriyle selâmete îsal edici demektir.}
ﺍِﻟَﻰ ﺳَﺎﺣِﻞِ ﺍﻟﺴَّﻠﺎَﻣَﺔِ ﻫُﻮَ ﺍﻟﺴَّﻌِﻴﺪُ ﺍﻟْﻤُﻘَﺮَّﺏُ {(Haşiye-1): ﺍَﻟْﻤُﻘَﺮَّﺏُ müşedded râ bir sayılsa, Üstadımızın lakabı olan “En-Nursî” kelimesinin aynıdır. Yalnız atf için “vav” var. Tam tevafukla, mukarrebden murad Nurslu olduğunu gösteriyor. ﺍَﻟْﻤُﻘَﺮَّﺏُ de şeddeli râ iki sayılsa “Bedîüzzaman Nursî” ya-i muhaffefle aynıdır. Yalnız iki fark var. İki hemze-i vasl sayılsa, tam tamına tevafukla ﺍَﻟْﻤُﻘَﺮَّﺏُ doğrudan doğruya ona işaret ediyor. Şamlı Tevfik, Süleyman, Ali}
ﻭَ ﺫُﻭ ﺍﻟْﻬَﻠﺎَﻙِ ﻫُﻮَ ﺍﻟﺸَّﻘِﻰُّ ﺍﻟْﻤُﺒَﻌَّﺪُ ﻭَ ﺍﻟْﻤُﻌَﺬَّﺏُ
İşte Gavs’ın şu fıkrası, ﻓَﻤِﻨْﻬُﻢْ ﺷَﻘِﻰٌّ ﻭَ ﺳَﻌِﻴﺪٌ âyetinin bir nevi tefsiridir. Şu küllî âyetin bir kısım efradını, altıncı asır ve ondördüncü asırda âyetin külliyetinde dâhil bir kısım efrad-ı mahsusayı irae ettiğine müteaddid emareler var. Âyetin külliyetinde
{(Haşiye): Âyetin külliyetinde saadet noktasında mazhariyetine mâsadak olmak için milyarlar dereceden yalnız bir derece murad olduğumuzu anlasak, ebede kadar şükretsek o nimetlerin hakkını eda edemeyiz. Hazret-i Gavs’ın işaretinden anlaşılıyor ki, o muhit âyetin denizinden bir katre kadar hissemiz var. ﺍَﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻟِﻠَّﻪِ ﻫَﺬَﺍ ﻣِﻦْ ﻓَﻀْﻞِ ﺭَﺑِّﻰ }
tevafuk sırrıyla ﻓَﻤِﻨْﻬُﻢْ ﺷَﻘِﻰٌّ kelimesinde bu zamanın en büyük şakîlerinden üçüne cifirce tevafuk etmesi, o küllî âyette bunlar dahi kasden murad olduklarına emaredir, belki işarettir. İşte Hazret-i Gavs bu âyetteki bu emareden, bu zamana bakmış. Mezkûr fıkrasını küllî âyete bir nevi hususî tefsir yaparak, kasidesinde kerametkârane bahsettiği fitne-i âhirzaman içindeki şakirdlerini görüp, o zamanın şakîlerinin şerrinden muhafaza edildiği ve burada münacatında dahi o kasidenin mealine bakıyor.
Şu fıkra-i Gavsiyede bir îma var. Buradaki “Said” lafzında, meşhur kasidesindeki ﺗَﻌِﻴﺶُ ﺳَﻌِﻴﺪًﺍ kelimesine hafî bir işaret olduğu gibi; ﺫُﻭ ﺍﻟْﻬَﻠﺎَﻙِ ﻫُﻮَ ﺍﻟﺸَّﻘِﻰُّ ﺍﻟْﻤُﺒَﻌَّﺪُ fıkrasıyla kendisinden sonra vuku’bulan ve ulûm-u İslâmiyeyi mahvetmek niyetiyle kütübhaneleri Dicle ve Fırat nehrine atan Hülâgu felâketini haber vermekle beraber; Hülâgu gibi ulûm-u İslâmiyeye perde çeken şakîleri dahi, mezkûr âyete istinaden haber veriyor.
Evet ﻓَﺎﻟْﻮَﺍﺻِﻞُ ﺍِﻟَﻰ ﺳَﺎﺣِﻞِ ﺍﻟﺴَّﻠﺎَﻣَﺔِ fıkrasıyla Hizb-ül Kur’ana işaret ettiği gibi, ﺫُﻭ ﺍﻟْﻬَﻠﺎَﻙِ ﻫُﻮَ ﺍﻟﺸَّﻘِﻰُّ ﺍﻟْﻤُﺒَﻌَّﺪُ ﻭَ ﺍﻟْﻤُﻌَﺬَّﺏُ fıkrasıyla ulûm-u İslâmiyeyi imha niyetiyle Hülâgu ve vüzerası gibi davranan bazı malûm insanların isimleri ilm-i cifirce dahi mezkûr âyetin işaretine istinaden tam tevafuk ediyor, gösteriyor.
Malûmdur ki tevafuk, ilm-i cifrin anahtarlarından mühim bir anahtardır. Eğer bir tevafuk ise, delalet denilmez; fakat hafî bir îma olur. Eğer iki cihet ile aynı mes’eleye tevafuk gelse, îmadan remiz derecesine çıkar. Eğer iki-üç cihetle aynı mes’eleye gelse işaret olur. Eğer maânî-i elfaz, işarat-ı harfiyeye münasib gelse ve işaretle bahsedilen insanların ahvali o manaya mutabık ve muvafık olsa, o işaret o vakit delalet derecesine çıkar. Eğer altı-yedi vecihle tevafukla beraber, mana-yı kelimat işaret-i harfiyeye muvafık gelse ve mukteza-yı hale de mutabık olsa, o delalet o vakit sarahat derecesine çıkar. İşte bu düstura binaen, Şeyh-i Geylanî o meşhur kasidesinde sarahat derecesinde Hizb-ül Kur’andan bahsettiği gibi, ﻭِﺭْﺩُ ﺍﻟْﻌِﺸَﺎﺀِ münacatında dahi mezkûr âyete istinaden Hizb-ül Kur’anın bir hâdimini tasrihen ve arkadaşlarını da işaret derecesinde haber veriyor.
Gavs-ı A’zam’ın istikbalden haber verdiği nev’inden, meşhur Şeyhülislâm Ahmed-i Camî dahi İmam-ı Rabbanî (R.A.) olan Ahmed-i Farukî’den haber verdiği gibi, Celaleddin-i Rumî Nakşibendîlerden haber vermiş. Daha bu nevi’den çok evliyalar, vakıa mutabık haber vermişler. Fakat onların bir kısmı sarahata yakın haber vermişler, diğer bir kısmı haberleri çendan bir derece mübhem, mutlaktır; fakat bahsettikleri zâtlar makam sahibi ve büyük olduklarından, büyüklükleri ve taayyünleri cihetiyle o mübhem ihbar-ı gaybîyi bil’istihkak kendilerine almışlar. Meselâ: Ahmed-i Camî (K.S.) demiş ki: “Her dörtyüz sene başında mühim bir Ahmed gelir. Bin tarihi başındaki Ahmed en mühimmidir.” Yani o elfin müceddididir. İşte böyle mutlak bir surette söylediği halde, İmam-ı Rabbanî’nin (K.S.) büyüklüğü ve teşahhusu, o haber-i gaybîyi kat’iyyen kendine almış. Hazret-i Mevlâna Celaleddin-i Rumî de (K.S.) Nakşibendî’den mübhem bir surette bahsetmiş; fakat Nakşîlerin büyüklüğü ve yüksekliği ve teşahhusları, o haberi de bil’istihkak kendilerine almışlar.
İşte bu kerametkârane ihbar-ı gaybî nev’inden Gavs-ı A’zam (K.S.) dahi, Hizb-ül Kur’andan -işarî bir surette- haber verdiği gibi; Hizb-ül Kur’anın bir hâdimi olan bu bîçare Said’i (R.A.) iki yerde sarahaten haber veriyor. Mübhem ve mutlak bırakmadığının sırrı budur ki: Bu bîçare Said, makam sahibi olmamış iken ve büyük değil iken ve mutlak tabiri teşhis edecek bir teşahhus yokken, lütf-u İlahî ile büyük bir makamın hizmetinde bulunmasıdır. Âdeta bir nefer iken, müşiriyet makamı hizmetinde bulunmasıdır. İşte küçüklüğü ve ehemmiyetsizliği içindir ki, Hazret-i Gavs öteki evliyaya muhalif olarak yalnız işaretle kalmayıp -sarahat derecesinde- parmağını onun başına basıyor.
Sergüzeşt-i hayatımda geçen ve çoğunu gizlediğim çok hârika vakıalar vardı. Kendimi hiçbir vecihle keramete lâyık görmediğim için onları bazan tesadüfe, bazan da başka esbaba isnad ediyordum. Şimdi kanaatım geliyor ki, o hârikalar, Gavs-ı A’zam’ın bir silsile-i kerametini teşkil ederler. Demek onun duasıyla, himmetiyle, ona kerameten ve bize ikram nev’inden, bir nevi inayet-i İlahiyeye mazhar olmuşuz.
Ezcümle: Ben menfî olarak İstanbul’a getirildiğim vakit, bir zaman Meşihat-ı İslâmiye dairesinde bulunan Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye’deki hizmet-i Kur’aniyeye çalıştığım için, o alâkadarlık cihetinde “Meşihat dairesi ne haldedir?” diye sordum. Eyvah! Öyle bir cevab aldım ki; ruhum, kalbim ve fikrim titrediler ve ağladılar. Sorduğum adam dedi ki: “Yüzer sene envâr-ı şeriatın mazharı olmuş olan o daire, şimdi büyük kızların lisesi ve mel’abegâhıdır.” İşte o vakit öyle bir halet-i ruhiyeye giriftar oldum ki, dünya başıma yıkılmış gibi oldu. Kuvvetim yok, kerametim yok, kemal-i me’yusiyetle âh vâh diyerek dergâh-ı İlahiyeye müteveccih oldum. Ve bizim gibi kalbleri yanan çok zâtların hararetli âhları, benim âhıma iltihak ettiler. Hatırıma gelmiyor ki, acaba Şeyh-i Geylanî’nin duasını ve himmetini, duamıza yardım için istedim mi, istemedim mi bilmiyorum. Fakat her halde o eskiden beri nurlar yeri olmuş bir yeri zulmetten kurtarmak için, bizim gibilerin âhlarını ateşlendiren onun duasıdır ve himmetidir. İşte o gece Meşihat kısmen yandı. Herkes vâ-esefâ dedi. Ben ve benim gibi yananlar, Elhamdülillah dedik. Zannederim ki, bu fakir millete ikiyüz milyon zarar veren adliye dairesindeki yangında böyle bir mana var. İnşâallah bu da bir ikaz ve intibahı verecektir. Ateş bazan sudan ziyade temizlik yapar.
3 Ağustos 2017: 13:22 #821095Anonim
Hakikatlı bir latife:
Sultan Süleyman-ı Kanunî, kesretli kırk çeşme sularını İstanbul’a getirdiği vakit, Şeyhülislâm Zenbilli Ali Efendi ona demiş: “Hilaf-ı şeriat kanunları Avrupa’dan getirdiğin cihetle, İstanbul’a öyle bir bok sıçtın ki; o getirdiğin suların cümlesi üzerinden akıp geçse, yüz senede temizleyemez.”
Sual: Gavs-ı A’zam gibi büyük veliler, bazı evkatta, mazi ve müstakbeli hazır gibi müşahede ederler. Neden maziye ait cihette sarahat suretinde haber veriyorlar da, istikbalden hafî remizlerle, gizli işaretlerle bahsediyorlar?
Elcevab: ﻟﺎَ ﻳَﻌْﻠَﻢُ ﺍﻟْﻐَﻴْﺐَ ﺍِﻟﺎَّ ﺍﻟﻠَّﻪُ âyetiyle,
ﻋَﺎﻟِﻢُ ﺍﻟْﻐَﻴْﺐِ ﻓَﻠﺎَ ﻳُﻈْﻬِﺮُﻋَﻠَﻰ ﻏَﻴْﺒِﻪِٓ ﺍَﺣَﺪًﺍ ٭ ﺍِﻟﺎَّ ﻣَﻦِ ﺍﺭْﺗَﻀَﻰ ﻣِﻦْ ﺭَﺳُﻮﻝٍ
âyeti ifade ettikleri kudsî yasağa karşı ubudiyetkârane bir hüsn-ü edeb takınmak için tasrihten işaret mesleğine girmişler. Tâ ki işaretler ile, remz ile anlaşılsın ki, ihtiyarsız niyetsiz bir surette talim-i İlahî ile olmuştur. Çünki istikbalî olan gaybiyat, niyet ve ihtiyar ile verilmediği gibi niyet ile de müdahale etmek, o yasağa karşı adem-i itaatı işmam ediyor.
3 Ağustos 2017: 21:27 #821096Anonim
HAZRET-İ GAVS’IN KERAMET-İ GAYBİYESİNİ TEYİD EDEN BİR ÂYETİN İŞARATINDAKİ BİR NÜKTE-İ İ’CAZİYEDİR
Kur’andan tereşşuh eden o Sözler ve risaleler, Kur’an-ı Hakîm’in bir nevi müstakim tefsiri ve hakaik-i imaniyenin istikametli ve kuvvetli delilleri olduğundan; o risaleler ve Sözler’e gelen şeref ve takdir ve tahsin, Kur’ana ve hakaik-i imana aittir. Madem öyledir bilâ-perva derim ki: ﻭَﻟﺎَ ﺭَﻃْﺐٍ ﻭَﻟﺎَ ﻳَﺎﺑِﺲٍ ﺍِﻟﺎَّ ﻓِﻰ ﻛِﺘَﺎﺏٍ ﻣُﺒِﻴﻦٍ sırrıyla, Kur’anda elbette bu istikametli tefsirinin istikametine işaret var. Evet var. Kur’an o tefsirine hususî bakıyor. Çünki âyât-ı mühimmeden Sure-i Hud’daki
{(Haşiye): Hattâ Resul-i Ekrem (Aleyhissalâtü Vesselâm) ferman etmiş ki: ﺷَﻴَّﺒَﺘْﻨِﻰ ﺳُﻮﺭَﺓُ ﻫُﻮﺩٍ yani Sure-i Hud’daki ﻓَﺎﺳْﺘَﻘِﻢْ ﻛَﻤَٓﺎ ﺍُﻣِﺮْﺕَ âyeti beni ihtiyarlattırdı. Çünki ehemmiyeti azîmdir. İstikamet-i tâmmeyi emrediyor.}ﻓَﻤِﻨْﻬُﻢْ ﺷَﻘِﻰٌّ ﻭَ ﺳَﻌِﻴﺪٌ âyeti bulunan sahifenin karşısında ﻓَﺎﺳْﺘَﻘِﻢْ ﻛَﻤَٓﺎ ﺍُﻣِﺮْﺕَ âyeti, fâ-yı atf hariç olarak ﺍِﺳْﺘَﻘِﻢْ ﻛَﻤَٓﺎ ﺍُﻣِﺮْﺕَ makam-ı ebcedîsi bin üçyüzikidir (1302).
Demek ﺍِﺳﺘَﻘِﻢْ deki emr-i has içinde bulunan hitab-ı âmmın hadsiz müstakim efradları içinde, o bin üçyüz iki (1302) tarihinde bir ferdin bir cihette istikamet emrinin imtisali bir hususiyet kazanacak. Demek ondördüncü asırda Kur’andan iktibas edip, istikametsiz sakîm yollar içinde sırat-ı müstakimi gösterecek âsârı neşreden bir adamı, o hadsiz efrad içinde dâhil ediyor.
Hem o istikametin bir hususiyeti var ki, tarihiyle işaret ediyor. Halbuki, o asırda şahsen istikamette mümtaz bir hususiyet kesbetmek çok uzaktır. Demek, şahsî istikamet değil. Öyle ise, o adamın teşebbüsüyle neşredilen esrar-ı Kur’aniye, o asırda istikamette imtiyaz kesbedecek. O adam şahsen gayr-ı müstakim olduğu halde, müstakimler içine idhali, o imtiyaza remzeder.
Madem hakikat budur, ben kat’î bir surette itiraf ediyorum ki; hayatım istikametsiz gitmiş, kalbim sekametten kurtulmamış, o kudsî emrin imtisalinden belki yüz derece uzağım. Fakat ﻭَ ﺍَﻣَّﺎ ﺑِﻨِﻌْﻤَﺔِ ﺭَﺑِّﻚَ ﻓَﺤَﺪِّﺙْ sırrıyla o nimete bir şükür olarak derim ki: O bin üçyüz iki (1302) tarihi ise, -arabî tarih itibariyle olsa- Kur’an okumağa başladığım aynı tarihe tevafuk eder. Ve rumi tarihi hesabıyla, ilme başladığım tarihe tevafuk eder. Öyle ise o îma edilen ferd olabiliriz. Halbuki şahsen bütün hayatı sakîm ve istikametsiz olan bir ferde istikametle îma edilse ve gayr-ı müstakim iken müstakimler içine idhal edilse, elbette o ferdin mazhar olacağı âsârın istikametine îmadır. Ve o âsârın istikameti, o tarihte başlayıp dalalet yolları ve zulümat tarîkleri içinde sırat-ı müstakimi gösterecek ﺍِﺳْﺘَﻘِﻢْ ﻛَﻤَٓﺎ ﺍُﻣِﺮْﺕَ emrini imtisal edecek demektir. Evet lillahilhamd Risale-i Nur eczaları, Kur’anın bu mu’cizane îma-i gaybîsini bilfiil göstermiş, meydandadır.
Şu âyetin gizli îmasını ﺍِﻥَّ ﺣِﺰْﺏَ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﻫُﻢُ ﺍﻟْﻐَﺎﻟِﺒُﻮﻥَ âyeti teyid ediyor. Çünki ﺍِﻥَّ deki şeddeli nun bir sayılsa tam evvelki âyete tevafuk ile, Hizb-ül Kur’anın faaliyetine vasıta olan bir hâdiminin Kur’an okumağa başladığı bin üçyüz iki (1302) tarihine, iki fark ile tevafuk etmekle beraber, şeddeli nun iki nun sayılsa, bin üçyüz elli (1350) eder ki, bu tarihte Kur’andan muktebes olan Risale-i Nur etrafında toplanan, bütün kuvvetleriyle Kur’anın hizmetlerine çalışan Hizb-ül Kur’anın faaliyeti ve dalalet ve zındıkaya manen galebe ettikleri bir zamana tevafuku ise, istikbalde tam galebelerine bir îma-i gaybîdir.
3 Ağustos 2017: 21:30 #821097Anonim
Sual: Sen bu zamanın hâdisatına, fitne-i âhirzaman diyorsun. Halbuki hadîste vârid olmuş ki: “Âhirzamanda Allah Allah denilmeyecek; sonra kıyamet kopacak.”
Elcevab: Evvelâ: Fitne-i âhirzamanın müddeti uzundur, biz bir faslındayız.
Sâniyen: Yerde Allah Allah denilmeyecekten murad; Allah’a iman kalkacak demek değildir. {(Haşiye-1): Çünki hadîste vardır ki, ﻟﺎَ ﺗَﺰَﺍﻝُ ﻃَﺎﺋِﻔَﺔٌ ﻣِﻦْ ﺍُﻣَّﺘِﻰ ﻇَﺎﻫِﺮِﻳﻦَ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟْﺤَﻖِّ ﺍِﻟَﻰ ﻗِﻴَﺎﻡِ ﺍﻟﺴَّﺎﻋَﺔِ Bu hadîs, diğer hadîsi takyid ediyor.} belki Allah’ın namını değiştirecekler demektir. Nasılki yerde Allah Allah denilmezse kıyamet-i kübra kopacak. Bir memlekette de Allah Allah denilmezse, bir nevi kıyamet kopmasına işarettir. {(Haşiye-2): Yedi sene evvel yazılan bu işaret-i gaybiye aynen vukua geldi. Herkes gördü. Evet bu geçen zelzele, kıyametin zelzele-i kübrasından haber verir gibi sarstı; fakat akılları başlarına gelmedi.}
ﺗَﻮَﺳَّﻞْ ﺑِﻨَﺎ ﻓِﻰ ﻛُﻞِّ ﻫَﻮْﻝٍ ﻭَﺷِﺪَّﺓٍ ٭ ﺍَﻏِﻴﺜُﻚَ ﻓِﻰ ﺍﻟْﺎَﺷْﻴَٓﺎﺀِ ﺩَﻫْﺮًﺍ ﺑِﻬِﻤَّﺘِﻰ
İlm-i Cifirle manası: “Yâ Said! Âhirzamanın fitnelerine yetişip düştüğün zaman, benim dua ve himmetimi kendine vesile ve şefaatçi yap. İnşâallah senin herşeyinde ve her işinde uzun bir zamanda, yani tufuliyet zamanından tâ ihtiyarlığın vaktinde işkenceli esaretine kadar.. yani, bin ikiyüz doksandörtten (1294) tâ bin üçyüz kırkbeş (1345), belki altmışdörde (1364), daha ziyade bir zamana kadar Allah’ın izniyle ve kuvvetiyle senin imdadına yetişeceğim.”
ﺭَﺑَّﻨَﺎ ﻟﺎَ ﺗُﺆَﺍﺧِﺬْﻧَٓﺎ ﺍِﻥْ ﻧَﺴِﻴﻨَٓﺎ ﺍَﻭْ ﺍَﺧْﻄَﺎْﻧَﺎ
Said Nursî3 Ağustos 2017: 21:32 #821098Anonim
Risale-i Nur’dan parlak fıkralar ve bir kısım güzel mektublar
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Latif, manidar ve beşaretli iki hâdiseyi beyan ediyorum:
Birincisi: Me’yusane bir hatıradan müjdeli bir ihtar:
Bugünlerde hatırıma geldi ki: Hayat-ı içtimaiyeye giren hangi şeye temas etse, ekseriyetle günahlara maruz kalıyor. Her cihetle günahlar serbestçe insanı sarıyorlar. Bu kadar günahlara karşı insanların hususî ibadatı ve takvası nasıl mukabele edebilir? diye me’yusane düşündüm.
Hayat-ı içtimaiyedeki Risalet-ün Nur talebelerinin vaziyetlerini tahattur ettim. Risale-i Nur şakirdleri hakkında necatlarına ve ehl-i saadet olduklarına dair kuvvetli işarat-ı Kur’aniyeyi ve beşaret-i Aleviye ve Gavsiyeyi düşündüm. Kalben dedim ki: “Herbiri bin yerden gelen günahlara karşı bir dil ile nasıl mukabele eder, galebe eder, necat bulur?” diye mütehayyir kaldım. Bu tahayyürüme mukabil ihtar edildi ki:
Risalet-ün Nur’un hakikî ve sadık şakirdleri mabeynindeki düstur-u esasî olan iştirak-i a’mal-i uhreviye kanunuyla ve samimî ve sadık tesanüd sırrıyla herbir hâlis ve hakikî şakird bir dil ile değil, belki kardeşleri adedince dilleriyle ibadet edip istiğfar eder. Bin taraftan hücum eden günahlara karşı, bin dil ile mukabele eder. İhlas ve sadakat ve sünnet-i Seniyeye mutâbaat ve hizmet derecesine göre o küllî ubudiyete sahib olur.
Bu büyük kazancı elden kaçırmamak gerektir. Bazı melaikenin kırkbin dil ile zikrettikleri gibi; hâlis ve hakikî, müttaki bir şakird dahi, kırkbin kardeşinin dilleriyle ibadet eder, necata müstehak olur, inşâallah.
İkincisi: Eski zamanda, ondört yaşında iken icazet almanın alâmeti olan, üstad tarafından bir cübbe bana giydirmek vaziyetine mâniler bulundu. Yaşımın küçüklüğüyle, memleketimizde büyük hocalara mahsus kisve giymek yakışmadığını…
Sâniyen: O zaman büyük âlimler, bana karşı üstadlık vaziyetini değil, ya rakib veyahut teslimiyet derecesine girdikleri için, bana bir cübbe giydirmek ve üstadlık vaziyetini alacak kendilerine güvenenler bulunmadı. Ve evliya-yı azîmeden dört-beş zâtın da vefat etmeleri cihetiyle, ellialtı senedir icazetin zahir alâmeti olan cübbeyi giymek, bir üstadın elini öpmek, üstadlığını kabul etmek hakkımı bugünlerde, yüz senelik bir mesafede Hazret-i Mevlâna Zülcenaheyn Hâlid Ziyaeddin kendi cübbesini, pek garib bir tarzda bana giydirmek için gönderdiğini bazı emarelerle bana kanaat geldi. Ben de o mübarek yüz yaşında{(Haşiye): Risale-i Nur şakirdlerinden ve âhiret hemşiremizden “Âsiye” namında bir hanım eliyle o mübarek emaneti aldım.} cübbeyi giyiyorum. Cenab-ı Hakk’a şükrediyorum.
Said Nursî3 Ağustos 2017: 21:34 #821099Anonim
EMİN VE FEYZİ’NİN ISPARTA’DAKİ KARDEŞLERİNE, ÜSTADLARININ HASTALIĞI HAKKINDA BİR MEKTUBLARIDIR.
……………
Ramazan-ı Şerif’te beş gün savm-ı visal içinde gıda olarak, ekmeksiz muhallebi üç ve beş-altı kaşık soğuk yoğurt. Üçüncü gece, yarım kaşık muhallebi ve dördüncü gece iftarda sulu şehriyeden beş kaşık ve beş kaşık da yine o şehriyeden sahurda ve yoğurt keza üç dört kaşık, beşinci gece, tanesiz gibi gayet hafif şehriye beş-altı kaşık, sahurda ise yine beş-altı kaşık. İşte beş günde pirinç çorbası su sayılmamak şartiyle şehriyeden beş dirhem, yoğurt süzülse on dirhem, muhallebi susuz altı-yedi dirhem, mecmuu otuz dirhem gıda ile beş gün savm-ı visal, yalnız teravih noksan olarak sair vazifelerin yapılması, Risalet-ün Nur şakirdlerine ihata edilen inayatın hârikalarından bir kerametini gördük.Hem Üstadımızdan hiç görmediğimiz ikimiz yani Feyzi, Emin; Barla, Isparta Süleyman’ları gibi inceden inceye hastalık hiddetlerini tahrik etmemek için ihtiyat edemediğimizden, şiddetli hiddetini gördük. Bu hastalığında yine eser-i rahmettir ki; hiç hayal ve hatıra gelmeyen aşr-ı âhirin gayet mühim gecelerinde, Üstadımızın tam îfa edemediği vazife yerinde bu havalide herbir şakird, kendi hususî çalışmasından başka, bir saati Üstad hesabına Risalet-ün Nur’un şakirdlerinin mücahede-i maneviyelerine iştirak ve onları hedef edip onların defter-i a’maline geçmeye, aynı Üstad gibi çalışmağa başladılar.
Hattâ Üstadımız diyordu: Ehemmiyetsizliğimle beraber Isparta ve havalisinde kardeşlerimizin a’mal-i uhreviyesine bir medar-ı müheyyic hükmünde benim kusurlu çalışmam kâfi gelmiyordu; Demek Üstad yerinde, onun birkaç saat çalışmasına bedel, pek çok saatler aynı vazifeyi görmeye başladılar. Cenab-ı Hak rahmetiyle, bu hastalık vesilesiyle bir şahs-ı manevî ve kuvvetli bir medar olacak bu tedbiri ihsan eyledi, cüz’iyetten külliyete çıkardı.
Hem bu hastalık letaifindendir ki; Üstadımızın hiç sesi çıkmıyordu, konuşamıyordu. Hiç beklenilmeden, birden iftar vaktinde bir doktor geldi, elini tuttu. Üstadımız dedi ki: “Ben hastalığımı muayene ettirmem, ben hekimlere muhtaç değilim. Hekim, Cenab-ı Hak’tır.” Birden canlandı, sesi çıkmağa başladı. Güya kendisi bir doktor şeklini aldı. Doktor ise, bir hasta hükmüne geçti. Doktora ehemmiyetli bir mektubu okudu, doktorun derdine deva olacak bir ilâç oldu. Sonra top atıldı. Doktora dedi: “Burada iftar et.” Doktor dedi: “Bugün kusur etmişim, oruç tutamadım” demesiyle çok hayret ettiğimiz Üstadımızın vaziyeti, orucu bozmuş bir doktorun tıb noktasında hâkimane vaziyetini kabul etmedi ki, o vaziyet ona verildi.
Evet Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsinden gelen şifa duası, öyle yüzbin doktora mukabil gelir diye biz de tasdik ettik.
Hem bu hastalığın Leyle-i Kadir’de Risalet-ün Nur talebeleri, hususan masumlar ettikleri şifa duaları öyle bir derecede hârika bir surette tesirini gösterdi ki; Üstadımıza sıhhat halinden daha ileri bir surette bir vaziyet verildi, Leyle-i Kadr’e lâyık bir tarzda çalışmağa başladı. Risale-i Nur şakirdlerinden gelen bu dua-yı şifa, hârika bir mu’cize gibi bir keramet olduğunu biz gözümüzle gördük.
Risale-i Nur şakirdlerinden
Emin, Feyzi3 Ağustos 2017: 21:36 #821100Anonim
Bizden bir ay uzakta bulunan Risalet-ün Nur şakirdleri, Üstadımızın hastalığının aynı zamanında hastalığının vaziyetini rü’yada aynen gördükleri gibi; Sabri ve Hâfız Ali’nin taifeleri de aynı vakitte burada yani Kastamonu’da olduğu gibi, hasta olan Üstadımızın hesabına daha mühim bir tarzda çalışmışlar. Şöyle ki:
(Sabri’nin mektubunun bir parçasıdır)
Üstadım efendim!
Rahatsızlığınız ânında oradaki menba-ı Nur’un mücahidleri bir saat mesaî-i maneviyelerini hâdim-i Kur’an hesabına yaptıkları gibi, bu havalide de bu seneye mahsus îfa edilen mesaî-i diniye tahdis-i nimet zımnında zikre vesile olduğu fakire bu sene Leyle-i Kadir’den bir gün evvel ihtar edildi ki: “Bu sene Leyle-i Kadri iki gece yap.” Bendeleri de cemaate şöyle söyledim ki: “Üstadım (Sellemehullahu ve âfâhu) bazı bu gibi mübarek geceleri bazı maksadlara binaen o leyle-i mübarekeyi ihya için bir gece evvel, hattâ ma’hud geceden bir gece sonra daha ihyaya sa’yederlerdi. Biz de o isre ittibaen onun hesabına Leyle-i Kadr’i iki gece yapacağız diye niyet ve karar ettik.
Birinci gecede Evrad-ı Bahaiye ve Tesbihat ve Sekine ve Delail-ül Hayrat ve Cevşen-ül Kebir gibi ders ve virdlerimize çalıştık. İkinci gece keza; hem nasihat… Demek ittiba cihetiyle, Üstadımızın hesabına yüz cemaatle “tekabbelallah” çalıştırılmışız. Sonra Isparta, Atabey, İslâmköy, Kuleönü vesaire gibi mahallerde de sair vezaiften maada her gün Kur’anın cüzlerini taksim suretiyle hatm-i Kur’an, Üstad hesabına bütün Ramazan’da ve Âyet-ül Kürsî hatimleri keza…
Şu halde, bu seneye mahsus yapılan ibadat-ı maruzaların bir hikmeti varmış ki, bilmediğimiz halde Kastamonu’lu kardeşlerimiz gibi Üstad hesabına çalıştırılmışız. Fîmâba’d Rabbim uzun ömürler ihsan etsin, muammer, ebedî şifa ve deva ve inayetler ihsan buyursun, âmîn!
Talebeniz Sabri3 Ağustos 2017: 21:37 #821101Anonim
NAMAZ TESBİHATININ FAZİLETİNE AİT ISPARTA’YA GÖNDERİLEN BİR MEKTUBDUR
Bugünlerde ince bir mes’ele kalbime geldi. Vaktinde kaleme alamadım. Vakit geçtikten sonra o ehemmiyetli hakikate bir işaret ederiz:
Kardeşlerimizden birisinin namaz tesbihatında tekâsülüne binaen dedim: Namazdan sonraki tesbihatlar, tarîkat-ı Muhammediye’dir (A.S.M.) ve velayet-i Ahmediye’nin (A.S.M.) bir evradıdır. O nokta-i nazarda ehemmiyeti büyüktür.
Sonra, bu kelimenin hakikatı böyle inkişaf etti:
Nasılki risalete inkılab eden velayet-i Ahmediye (A.S.M.) bütün velayetlerin fevkindedir; öyle de, o velayetin tarîkatı ve o velayet-i kübranın evrad-ı mahsusası olan farz namazların akabindeki tesbihat, o derece sair tarîkatların ve evradların fevkindedir.
Ve bu sır dahi şöyle inkişaf etti:
Nasıl zikir dairesinde bir mecliste veyahut hatme-i Nakşiyede bir mescidde birbiriyle alâkadar heyet-i mecmuada nuranî bir vaziyet hissediliyor. Öyle de kalbi hüşyar bir zât, namazdan sonra “Sübhanallah Sübhanallah” deyip tesbihi çekerken, o daire-i zikrin reisi olan Zât-ı Ahmediyenin (A.S.M.) müvacehesinde, tesbih elinde yüz milyon adam tesbih çektiklerini manen hisseder; o azamet ve ulviyetle “Sübhanallah Sübhanallah” der.
Sonra o serzâkirin emr-i manevîsiyle ona ittibaen “Elhamdülillah Elhamdülillah” dediği vakit, o halka-i zikrin ve o geniş dairesi bulunan hatme-i Ahmediyenin (A.S.M.) dairesinde yüz milyon müridlerin “Elhamdülillah Elhamdülillah”larından tezahür eden azametli bir hamdi düşünüp içinde “Elhamdülillah Elhamdülillah” ile iştirak eder ve hâkeza… “Allahü Ekber Allahü Ekber” ve duadan sonra “Lâ ilahe illallah Lâ ilahe illallah” otuzüç defa o tarîkat-ı Ahmediyenin (A.S.M.) halka-i zikrinde ve hatme-i kübrasında o sâbık mana ile o ihvan-ı tarîkatı nazara alıp, o halkanın serzâkiri olan Zât-ı Ahmediyeye (A.S.M.) müteveccih olup ﺍَﻟْﻒُ ﺍَﻟْﻒِ ﺻَﻠﺎَﺓٍ ﻭَ ﺍَﻟْﻒُ ﺍَﻟْﻒِ ﺳَﻠﺎَﻡٍ ﻋَﻠَﻴْﻚَ ﻳَﺎ ﺭَﺳُﻮﻝَ ﺍﻟﻠَّﻪِ der, diye anladım ve hissettim ve hayalen gördüm. Demek tesbihat-ı salâtiyenin çok ehemmiyeti var.
Said Nursî3 Ağustos 2017: 21:38 #821102Anonim
Hâfız Ali’nin bu defaki mektubunda çok mübarek ve yüksek duası bizi en derin ruhumuzdan mesrur edip şükre sevketti. Ve her musibetzedeye ve hüzün ve kederlere düşenlere mana-yı işarîsiyle mededres ve halaskâr ve şifadar ve medar-ı sürur olan ﺍَﻟَﻢْ ﻧَﺸْﺮَﺡْ ﻟَﻚَ ﺻَﺪْﺭَﻙَ ve ﺍِﻥَّ ﻣَﻊَ ﺍﻟْﻌُﺴْﺮِ ﻳُﺴْﺮًﺍ her musibetzedeye baktığı gibi, bu geçen hastalık cihetiyle bize de baktığını yazıyor.
Evet Hâfız Ali (R.H.) o noktayı tam görmüş. Ben de tasdiken derim ki:
Eğer o hastalık yirmi derece tezauf etseydi, bizlere kazandırdığı neticeye nisbeten yine ucuz düşerdi ve rahmet olurdu. Fakat Hâfız Ali’nin (R.H.) üstadı hakkında, benim haddimden çok fazla isnad ettiği meziyet ve masumiyeti; onun masum lisanıyla hakkımda medih olarak değil, belki bir nevi dua olarak tasavvur ediyoruz.
Hem Hâfız Ali’nin, Sava gibi yerler, karyeler ve Isparta, bir Medrese-i Nuriye hükmüne geçmesi ve Risale-i Nur’un sadık şakirdleri hârikulâde olarak günden güne yükselmeleri, tenevvür etmeleri, bizleri belki Anadolu’yu belki Âlem-i İslâm’ı mesrur ve müferrah eden bir hakikatlı haber telakki ediyoruz.
Âhir fıkrasında, “Muhbir-i Sadık’ın haber verdiği manevî fütuhat yapmak ve zulümatı dağıtmak, zaman ve zemini hemen hemen gelmiş” diye fıkrasına, bütün ruh u canımızla rahmet-i İlahiyeden niyaz ve temenni ediyoruz. Fakat biz Risalet-ün Nur şakirdleri ise: Vazifemiz hizmettir, vazife-i İlahiyeye karışmamak ve hizmetimizi onun vazifesine bina etmekle bir nevi tecrübe yapmamak olmakla beraber; kemmiyete değil, keyfiyete bakmak; hem çoktan beri sukut-u ahlâka ve hayat-ı dünyeviyeyi her cihetle hayat-ı uhreviyeye tercih ettirmeye sevkeden dehşetli esbab altında Risalet-ün Nur’un şimdiye kadar fütuhatı ve zındıkaların ve dalaletlerin savletlerinin kırılması ve yüzbinler bîçarelerin imanlarını kurtarması ve herbiri yüze mukabil binler hakikî mü’min talebeleri yetiştirmesi, Muhbir-i Sadık’ın ihbarını aynen tasdik etmiş ve vukuat isbat etmiş ve ediyor ve inşâallah daha edecek. Hem öyle kökleşmiş ki; inşâallah hiçbir kuvvet Anadolu’nun sinesinden onu çıkaramaz. Tâ âhirzamanda, hayatın geniş dairesinde asıl sahibleri (yani Mehdi ve şakirdleri), Cenab-ı Hakk’ın izniyle gelir, o daireyi genişlendirir ve o tohumlar sünbüllenir. Bizler de kabrimizde seyredip, Allah’a şükrederiz.
Said Nursî -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.