• Bu konu 20 yanıt içerir, 9 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
7 yazı görüntüleniyor - 16 ile 22 arası (toplam 22)
  • Yazar
    Yazılar
  • #811986
    Anonim

      @gsari42 393760 wrote:

      görüşlerimin hiçbir önemi yok, zira islam’ın kaynağı kişisel görüşler değil, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet’tir.. bunun dışında kalan ictihatlar (Kıyas-ül Fakih, İcma-i Ümmet) hariç bütün hükümler bir Bidat unsurudur. Bidat Dine sonradan katılmış İbadet özellikli adetlere denir. ibadet özelliği taşımayan yeni adet, alışıklıklara bidat denmez. Sizin de bildiğiniz gibi Bidat’ın sakıncaları üzerine birçok hadis ve ayet mevcuttur. örneğin; ‘Dinde Sonradan ortaya çıkan herşey bid’attir; her bid’at sapıklıktır ve her sapıklık insanı ateşe sürükler. (Müslim, Cumua, 43; Ebû Davud, Sünnet 5; Nesâî, lydeyn, 22; İbn Mâce, Mukaddime, 7)’ hadisi gibi… anlayacağınız, güzel düşünce de taşısa dine ekleme yapmak kesinlikle yasaklanmıştır. Zira, Haşa Din eksik miydi ki; Efendimiz sav bize dini eksik mi anlattı da biz dini tamamlamaya çalışalım.. Düşünün ki evinizin salonu herşeyiyle tam takır dolu, eksiksiz.. bu salona yeni bir koltuk takımı almak için ne yapmamız gerekir? eski koltuk takımını atmamız gerekir değil mi! oysa ki düşüncemiz güzeldir. yeni temiz kullanışlı bir takım almak.. Bidat da işte buna benzer, iyi niyetle dahi olsa dine eklenen her bidat en az bir sünneti yerinden eder. Örneğin; Teyeccüd namazı’nı efendimiz 12 rekat kılmışsa sen de ben daha çok ibadet ederim niyetiyle 20 rekat kılarsan, efendimizin teyeccüdü 12 rekat kılma sünneti yerinden etmiş olursunuz.. saygılarımla..

      Merakımı mazur görünüz itikadınız ve mezhebiniz nedir? Bu sözleriniz itikad ve mezhebe göre değişmekte, ancak ehli sünnet velcemaat itikad ve mezhebinde sizin tesbihata dair bu dediğinizi dediğiniz şekli ile bidat olarak ele almamaktadır.

      #811991
      Anonim

        ben de ehli sünnet vel cemaat itikadına göre yasıyorum. sünneti seniyyeye uymaya calısan, selefi salihin üzere yola sahibim. ayrıca amelde hanefiyim. ancak imam-ı azam bile koyduğu ictihatlarının bazı hükümleri için yanlıs olma olasılıgının bulundugunu ve doğrusunu bulanın onu yapmakla mukellef oldugunu belırtmısken ne dıye yanlısla yasamaya devam edelım. beşer şaşar, yalnızca Peygamberler hata yapmaz öyle değil mi! sahabe bile hata yapmış ki cemel vakası olmuş! tabiyyundan olan mezhep ımamlarının yasadıgı 300lü yıllara baktıgınızda bir hadise bile ulaşmak için aylarca yol katedildiği oluyordu. böyle bir zamanda her hüküm için doğru kaynağı doğru bilgiyi %100 bulmak mümkün müydü! anlayacağınız elbetteki mezhepe tabi olmak insan için gerekli, tek tek alim olunamayacağına göre kolaylık sağlar fakat sonucta mezhepler farz değildir ve elbette ki bu ictihatlarda hata olabilir, dedik ya sahabe bile hata yapmış. Bu hatalar haşa ayet de değil ki değiştirilemesin. tekrar beyan ediyorum İmam-ı Azam bile belirtmiş yanlış hükümlerin doğrusu ile düzeltilebileceğini..

        #812002
        Anonim

          @gsari42 393774 wrote:

          ben de ehli sünnet vel cemaat itikadına göre yasıyorum. sünneti seniyyeye uymaya calısan, selefi salihin üzere yola sahibim. ayrıca amelde hanefiyim. ancak imam-ı azam bile koyduğu ictihatlarının bazı hükümleri için yanlıs olma olasılıgının bulundugunu ve doğrusunu bulanın onu yapmakla mukellef oldugunu belırtmısken ne dıye yanlısla yasamaya devam edelım. beşer şaşar, yalnızca Peygamberler hata yapmaz öyle değil mi! sahabe bile hata yapmış ki cemel vakası olmuş! tabiyyundan olan mezhep ımamlarının yasadıgı 300lü yıllara baktıgınızda bir hadise bile ulaşmak için aylarca yol katedildiği oluyordu. böyle bir zamanda her hüküm için doğru kaynağı doğru bilgiyi %100 bulmak mümkün müydü! anlayacağınız elbetteki mezhepe tabi olmak insan için gerekli, tek tek alim olunamayacağına göre kolaylık sağlar fakat sonucta mezhepler farz değildir ve elbette ki bu ictihatlarda hata olabilir, dedik ya sahabe bile hata yapmış. Bu hatalar haşa ayet de değil ki değiştirilemesin. tekrar beyan ediyorum İmam-ı Azam bile belirtmiş yanlış hükümlerin doğrusu ile düzeltilebileceğini..

          Madem öyle hata nerede? Bidat olmasında mı eğer böyle diyorsanız zati ehli sünnet mezhep imamları bidat olduğunda hem görüşler ancak ehli sünnet imamları bidatı ele alırken çeşitlere ayırmakta ve fetvalarını ona göre vermekteler. Ancak diğerleri ise bidatı tek anlamda ele alıp amel ederler. Siz hangi hatada takıldınız? Ehli sünnetin bidatı çeşitlendirmesinde mi yoksa bidatı tek anlamda ele almakta mı?

          #812012
          Anonim

            gsari sizin teorinize göre islamiyet baştan aşağıya bidat olmuş. İmam-ı Azam bahsettiğiniz tarzda bir söz söylemişse bizim gibi ahirzamanın günahlarından ble kendini alıkoyamamış ilim ve takva fukaraları, bu hataları bulsun düzeltsin diye söylememiştir. O hazretten daha ziyade ilmimiz olsun ki onun yanlışlıklarını bulup düzeltelim. Bu zamanda onun hususiyetlerine sahip, içtihad kabiliyeti olan kaç kişi gösterebilirsiniz? Siz mesela kendinizi o makamda görüyormusunuz ? Ya da o kadar olmaya gerek yok belki ondan sonra gelmiş büyük zatların hangisi kadar mertebe sahibiyiz ki onların yanlışları diye ortaya çıkıyoruz. Kardeşim Kainatı Kuran tefsir eder, Kuranı Efendimiz aleyhissalatü vesselam, Onun aleyhisselatü vesselamın hayat tarzını ve tam anlayamadığımız hadisleri ve Kuranın anlaşılmayan anlamakta zorlandığımız ayetlerini de peygamber varisleri alimler tefsir eder. Bunun yanında zaman dahi bir müfessirdir. Bu kadar müfessire karşı koyabilecek ilminiz varmı? Onlara tabi olmakmı, yoksa onların çizgisinden çıkmakmı daha tehlikelidir ? Bazı uygulamaları sizin tarzınıza uymayabilir bu yüzden de bir zorlama yoktur zaten. Bununla beraber yaptıklarınızın ehli sünnet vel cemaat dahilinde olması gerekir. Yani a tarikatı değilde b tarikatı ya da tarikat değilde cemaat gibi tercihleri kendiniz yaparsınız. Tek kalırsanız, ben kendim sünnetten ayetten bulurum yapacağım derseniz sürüden ayrılan kuzu misali olursunuz. Bir de o mübarek Zatlara muhalif olmak onlar kadar takva ve ilim sahibi olmayı gerektirir.

            #812015
            Anonim

              @ziyakarababa 358206 wrote:

              bi ufak sorum vardıda :
              peygamberimiz yada sahabe zamanında tesbihat aynı günümüzdeki gibi mi çekiliyordu yani bi müezzin esliginde
              peygamberimiz yada BİLAL HABESİ müezzinlik yaparken cemaate tesbih cektirmismi …

              Rasülü Ekrem [a.s.m.] zamanında herkes itikad ve amelini yaşamakta idi. şimdi ki gibi ben müslümanın deyip rast gelen günahları işlemezdi veya iman akaidini birini kabul ötekini reddetmezdi.

              bu sebeble tesbihat ferdi yapılırdı.

              emir-ül müminin ömer bin hattab [r.a.] zamanında belde-i islamiye genişlemesi ve tesbihatın terki sebebiyle tesbihat cemaatle yapılır hale geldi!

              #812016
              Anonim

                @Serxan 359848 wrote:

                Abi bi sorum olacaq: bazi kardesler aksam namazinin 2 rekat sunnetinden sora kalkib 4 rekat da namaz kiliyor diyor ki bu da sunnetdir…böyle sunnet varmi ya da dogrumu

                Akşam namazının sünnetinden sonra kılınan 2,4,6 rekâtlık gayr-i müekked namaz.

                Evvâb, faal vezninde ism-i fâildir, günâhları terk ve hayırlı işler yapmak sûretiyle Allah`a dönen demektir. Çoğulu Evvâbin`dir. Evvâbin namazı, Allah`a çok itaat edenlerin namazı demektir. Ashab-ı kirâmdan Zeyd b. Erkâm, kuşluk vakti birtakım insanların namaz kıldıklarını görmüş de; “Bu adamlar pek âlâ bilir ki, bu saatten başka zamanda namaz kılmak, daha faziletlidir. Çünkü Resulullah (s.a.s.), “Evvâbin namazı, sıcaktan deve yavrularının ayakları yandığı zaman kılınır” buyurmuştur” (Müslim, Salât, 19).

                Zeyd b. Erkâm, başka bir rivâyetinde şöyle demiştir: “Resulullah (s.a.s.) Kûba`lıların yanına gitti. Vardığında, onlar namaz kılıyordu. Allah elçisi, onlara, `Evvâbin namazı, sıcaktan deve yavrularının ayakları yandığı zamandır` buyurdu” (A. Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercümesi ve Şerhi IV, 2132).

                Bu Hadislerde, namazın kaç rekât kılınacağı belirtilmemiştir. İslâm âlimleri, sıcağın yükseldiği bu vaktin, kuşluk namazı için en elverişli ve faziletli olduğunu söylemişlerdir. Çünkü kuşluk namazının vakti, günün evveli olup, daha erken saatlerde de kılınabilmektedir.

                Hz. Sevbân`dan nakledilen şu hadis de, evvâbin namazının önemini belirtir: “Allah Rasûlü, günün yarısından sonra namaz kılmayı severdi. Hz. Âişe, Ya Resulullah, sen bu saatte de mi namaz kılmayı seviyorsun? dedi. Resulullah (s.a.s.): “Bu saatte gök kapıları açılır ve Hak Teâla hazretleri, bu saatte kullarına rahmetle bakar. Bu namaz Âdem, Nuh, İbrahim ve İsâ`nın devam ettikleri bir namazdır” buyurdular (el-Askalânî, Bulûgu`l Merâm, Terc. A. Davudoğlu, II, 48).

                Evvâbin namazının dört rekât olduğuna dâir çeşitli hadisler nakledilmiştir. Akşam namazından sonra ve altı rekât kılındığına dâir hadisler de nakledilir ve bunların uygulamada daha yaygın olduğu bilinmektedir (Tirmizî, Salat, 32 1) .

                Akşam namazının sünnetinden sonra iki ilâ altı rekat arasında kılınan nafile namaza da “evvâbin” denilmiştir
                . Hz. Peygamber, akşam namazından sonra altı rekat nâfile namaz kılanın evvâbinden (günah işleyip, arkasından hemen tövbe eden kimselerden) sayılacağını bildirmiş ve arkasından da şu ayeti okumuştur: “Rabbiniz, içinizden geçenleri çok iyi bilir. Eğer salih kimseler olursanız, şüphesiz Allah tövbe edenleri affedicidir” (el-İsrâ, 17/25; bk. İbn Kesir, Tefsir, İstanbul 1985, V, 64, 65; Şürünbülâli, Şerhu Nüri`l-İzah, İstanbul 1984. s.74)

                ehl-i sünnet arasında gayet müstahsen güzel bir ameldir. şahsen bende kılmaktayım ve gayet lezzetli bir sünnetir. zaten hangi sünnet varki lezzetli olmasın değil mi?🙂

                #812017
                Anonim

                  @TaLHa 359408 wrote:

                  Değerli kardeşim günümüzde yapılan bazı ibadetler hayırlı bidatlardandır. Yani peygamber efendimizden sonraki dönemlerde peygamber efendimizin yaptıkları günümüz şekli ile islam adetlerinden olmuştur.

                  Peygamber Efendimiz a.s.v döneminde namazdan sonraki günümüzdeki dualar aynen ferdi olarak yapılmaktaydı sonraları cemaatte unutkanlık ve bu fazileti terk olduğu görülünce toplu halde tesbihat adet haline getirilmiştir.

                  Bakın BEN SİZE YAYGIN BİDATLARIN BAZILARINI YAZAYIM. AMA BUNLARIN BAZILARI İCMA VE KIYASLA KABUL EDİLMİŞ BU SEBEBLE BİDA-İ HSENE SAYILIR.
                  bugünkü tesbihat ile asrı saadetteki tesbihat arasındaki tek fark topluca yapılmasıdır. Diğer hususlar peygamber efendimiz a.s.v efendimizden öğrenilmiştir.

                  “Yakasız gömlek giymek sünnet, yakalısını giymek bid’at;”

                  “Yer sofrasında yemek yemek sünnet, masada yemek bid’at;”

                  “Yer minderinde oturmak sünnet, koltukta oturmak bid’at;”

                  “Mikrofonsuz ezan okumak sünnet, mikrofonla okumak bid’at;”

                  “Takke ve sarık takmak sünnet, başaçık gezmek bid’at” gibi kanaatler ileri sürülür, böylece sünnet ve bid’at tanınmış ve tanıtılmış olur çok kere…

                  Bu sözlerle insanları sünnete teşvik etmek gibi bir iyiniyet vardır aslında. Tersini iddia edenler sünnete karşı gelmekle ve bid’ate taraftar olmakla suçlanır. Akabinde ise tartışmalar, münakaşalar başlar, husumet ve kırgınlıklarla konu kapanır.

                  Bu tür meseleler bazı zamanlar karı-koca, baba-oğul ve kardeşler arasında gündeme geldiği gibi, çok kere de İslâmî hizmetlerde bulunan kişiler arasında sohbet konusu olur, konuşulur, tartışmaya girilir ve sonuçta istenmeyen manzaralar ortaya çıkar.

                  Resûlullah’ın Sallallahu Aleyhi Vesellem hayatını inceleyen, sünnet ve hadisi tetkik eden İslâm uleması arasında konu müzakere edilmiş, değişik tarzda yorumlar yapılmış ve neticede birtakım tarifler getirilerek bid’at meselesi tasnife tabi tutulmuştur.

                  Ulema arasında bid’at geniş ve dar kapsamlı olmak üzere iki ayrı şekilde mütalâa edilmiştir. Bid’atı geniş kapsamlı olarak inceleyen başta İmam Şâfiî, İmam Nevevî olmak üzere İbn Âbidin ve benzeri âlimler bu kısaca şu tarifi getirirler:

                  “Bid’at, Resûlullah’tan Sallallahu Aleyhi Vesellem sonra ortaya çıkan her şeydir.”

                  Bu tarife göre, dinî özellik taşıyan amel ve davranışlarla birlikte günlük hayatla ilgili olarak sonradan ortaya çıkan yeni düşünceler, uygulama ve âdetler de bid’at olarak kabul edilmiştir.

                  Bu âlimler, meseleye delil olarak da şu hadisi zikrederler:

                  “Kim benim bir sünnetimi ihya ederek insanların onunla amel etmelerine vesile olursa, o insanların kazanacağı sevaplardan hiçbir şey eksiltmeden onların sevaplarının bir katını almış olacaktır. Kim de bir bid’at icat ederek onunla amel edilmesine sebep olursa, o bid’at ile amel edenlerin yüklenecekleri günahlardan hiçbir şey eksiltmeden onların günahlarının bir katını yüklenmiş olacaktır.” (İbn Mâce, Mukaddime, 15)

                  Bu tarifle birlikte aynı ulema bid’atı, hasene ve seyyie olarak ikiye ayırır, yapılması mahzurlu olmayanlara bid’at-ı hasene (iyi bid’at), yapılması mahzurlu olanlara da bid’at-ı seyyie (kötü bid’at) derler. Minare ve medrese yapmak bid’at-ı hasene, kabirlerin üzerine mum yakmak da bid’at-ı seyyiedir. Buna göre, hadislerde reddedilen bid’atler, kötü bid’atlerdir.

                  Hz. Ömer (r.a), Mescid-i Nebevi’de teravih namazını cemaatle kılanları görünce, “Bu ne güzel bir bid’attır.” diyerek teşvik etmiş ve bid’at-ı haseneyi belirtmiştir. (Buhârî, Teravih, 1)

                  Bid’atı dar kapsamlı olarak anlayan başta İmam Malik olmak üzere, Aynî, Beyhakî, İbn Hacer el-Askalânî ve Heytemî, İmam Birgivî ve İbn Teymiyye gibi Ehl-i Sünnet Olmayan âlimler de şu tarifi getirirler:

                  “Bid’at, Resûlullah’tan Sallallahü Aleyhi Vesellem sonra ortaya çıkan ve dinle ilgili olup ilave veya eksiltme özelliği taşıyan herşeydir.”

                  Bu ulemaya göre dinle ilgisi olmayan ve dinî özellik taşımayan yeni icatlar bid’at sayılmaz. Bu bakımdan örf ve âdet türünden olan davranışlar bid’at kavramının dışında değerlendirilir.

                  Bu görüşün delilleri de şu hadislerdir:

                  “İşlerin en kötüsü sonradan ihdas edilenlerdir.” (Müslim, Cum’a, 43)

                  “Sonradan ihdas edilen her şey bid’attır.” (İbn Mâce, Mukaddime, 7)

                  “Her bid’at dalalettir.” (Müslim, Cum’a, 43)

                  “Din namına sonradan ortaya çıkarılan şeylerden sakının. Gerçekten sonradan ortaya çıkarılan her şey bid’attır ve her bid’at de sapıklıktır. Bu durumda sizin yapmanız gereken şey, benim sünnetime ve birer hidayet ve irşad rehberi olan halifelerimin sünnetlerine sarılmanızdır.” (Ebû Dâvud, Sünnet, 5)

                  Aynı görüşü benimseyen fıkıh usulü uzmanı eş-Şâtibî ise, bid’atı ‘sonradan ortaya çıkan dinî görünümlü yol’ olarak tarif ettikten sonra, konuya şu şekilde bir açıklık getirir:

                  “Bid’atı dinî görünümlü bir yol olarak benimseyen kişilerin bu yola girmelerinin sebebi Allah’a daha çok kulluk etmektir. Bunun yanında, dinî görünümlü olmayan ve dinî telakki edilmeyen şeyler bid’atten sayılmaz. Meselâ, bir kimsenin helâl olan bir şeyi kendisine yasaklaması bid’at değildir, ancak bu yasaklamayı dindarlık düşüncesiyle yapması bid’attır.”

                  Şâtıbî’ye göre bid’atı ‘hasene’ ve ‘seyyie’ olarak iki ayırmak doğru değildir. (İbrahim bin el-Musâ eş-Şâtıbî, el-İ’tisam; DİA, “Bid’at” maddesi)

                  Sünnetin titizlikle korunmasını isteyen ve Hicrî 1000’inci yılda yaşayan İmam Rabbânî bid’atlere karşı mücadele etmeyi dile getirirken şöyle der:

                  “En bahtiyar odur ki, İslâm’ın ve Müslümanların garip düştüğü bir zamanda terk ve ihmal edilmiş sünnetlerden birisini ihya edip yaygın olan bid’atlerden birisini yok edip kaldıran insandır. Şimdi öyle bir zaman ki, Resûl-i Ekrem Sallallahu Aleyhi Vesellem gönderileli bin seneyi geçmiştir, kıyamet alametleri de teker teker çıkmaya başlamıştır.”

                  “Resûlullah’ın (a.s.m.) Saadet Asrından uzaklaştıkça sünnetler perdelenmiş, bid’atler yalan illetinin yaygınlaşmasıyla çoğalmıştır. Şimdi öyle bir mücahide ihtiyaç vardır ki, sünnetleri ihya etsin, bid’atleri kaldırsın. Çünkü bid’atlerin revaç bulması dinin tahribine sebep olur.” (Mektubat, 1:34-35)

                  Şâtıbî gibi bid’atin seyyie ve hasene şeklinde tasnif edilmesine şiddetle karşı çıkan İmam Rabbânî, itirazını şu şekilde dile getirir:

                  “Eski âlimler bid’atlerin bazı güzel taraflarını görmüş olacaklar ki, bazı bid’atlere ‘hasene’ (iyi) bid’at ismini vermişlerdir. Fakat bu fakir, bu meselede onlara uymuyorum. Bid’atlerden hiçbirisine ‘hasene’ diyemem. Bid’atlerde karanlık ve bulanıklıktan başka birşey göremiyorum. Çünkü Resûlullah Sallallahü Aleyhi Vesellem ‘Bütün bid’atler dalalettir’ buyurmuştur. İslâm’ın garip olduğu ve zayıfladığı bir zamanda kurtuluş ancak ve ancak sünnete uymakta, felaket de nasıl olursa olsun bir bid’ate sarılmaktadır.”

                  “Sonradan çıkan herşey bid’at ve her bid’at dalalet olursa, nasıl olur da bid’atte güzellik olur. Hadis-i şeriflerde buyurulduğu gibi, icat edilen her bid’at bir sünneti kaldırmaktadır. Bu husus bazı bid’atlerle sınırlı değildir ve her bid’at seyyiedir.”

                  “Resûl-i Ekrem Efendimiz Sallallahü Aleyhi Vesellem buyurmuşlardır ki: ‘Peygamberlerinden sonra dinlerinde bid’at uyduran her ümmet, sünnetten de o bid’at kadar bir sünneti zayi etmiş olur.’ (Et-Tergîb ve’t-Terhîb Trc, 1:109)
                  “Hassan bin Sabit’ten şöyle bir hadis rivayet edilmektedir:

                  ‘Bir topluluk dinlerinde bir bid’at icat ederse, Cenâb-ı Hak sünnetlerden bir sünneti o bid’at gibi çeker, çıkarır, onlardan uzaklaştırır da kıyamete kadar iade etmez.’” (Mektubat, 1:160)

                  Görüldüğü üzere İmam Rabbânî, sünnete en ufak bir gölge düşürecek bid’ate müsamaha dahi göstermemekle birlikte Mektubat’ın bazı nüshalarının şerhinde sünnette aslı bulunanlara bid’at ismini bulaştırmaz, onlar için ‘güzel âdet’ anlamında ‘sünnet-i hasene’ tabirini kullanır.

                  Kendisini ‘Bid’atüzzaman’ olarak tanıtan ve hayatı boyu bid’atlerle mücadele eden ve sünnet-i seniyyeyi ihya etmek için hayatını vakfeden Bediüzzaman Said Nursî, “Mirkatü’s-Sünne ve Tiryaku Marazı’l-Bid’a” (Sünnetin Dereceleri ve Bid’at Hastalığının İlacı) adıyla müstakil olarak kaleme aldığı eserinde bid’atı dar kapsamlı olarak tarif eden ulemanın görüşünü benimser ve, “Ahkâm-ı ubudiyette yeni icadlar bid’attır,” “Şeriat ve sünnet tamam ve kemâlini bulduktan sonra, yeni icadlarla o düsturları beğenmemek veyahut—hâşâ ve kellâ—nâkıs (eksik) görmek hissini veren bid’aları icad etmek dalâlettir, ateştir.” diyerek bid’at mefhumunun sadece dinle, ibadetlerle ilgili meselelerde söz konusu olduğunu belirtir.

                  Ona göre, “Her bid’at dalalettir ve her dalalet cehennem ateşindedir” hadis-i şerifi ve “Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim.” (Mâide, 5/3) âyet-i kerimesinin bildirdiği üzere, şeriatın kaideleri ve sünnetin düsturları tamamlandıktan ve kemâl noktasına erdikten sonra yeni icatlarla o düsturları beğenmemek veyahut—hâşâ ve kellâ—eksik görmeye götüren bid’atları icat etmek dalâlettir, ateştir.” (Lem’alar)

                  Yine Bediüzzaman’a göre, ibadetlerle ilgili hüküm ve meselelerde yeni icatlar çıkarmak bid’attır ve dince reddedilmiştir. Çünkü sünnetlerin bir kısmı ibadetlerle ilgilidir ve fıkıh kitaplarında açıklanmıştır, onları değiştirmek bid’attır. Diğer kısmı ‘âdâb’ olarak bilinir ve bunlar siyer kitaplarında mevcuttur. Onlara aykırı hareket etmeye bid’at denilmez; ancak nebevî edebe uyulmamış, onun nurundan ve hakikî edepten istifade edilmemiş olur. Bu kısım da örf ve âdât, fıtrî muamelelerde Resûl-i Ekrem’in Sallallahu Aleyhi Vesellem tevatürle belirlenen hareketlerine uymaktır. Bunlar ise konuşmak, yemek içmek, yatıp kalkmak gibi görgü kurallarıyla alâkalı sünnetlerdir. (Lem’alar)

                  Sünneti kavlî, fiilî ve hâlî olarak üçe ayıran Bediüzzaman, bu üç kısmı da farz, nafile ve güzel âdetler olarak üç bölüme tâbi tutar. Efendimizin Sallallahü Aleyhi Vesellem namaz ve hac gibi ibadetlerde fiilî olarak bizzat tatbik ettiği—farz namazları kılmak gibi—farz ve vacip cinsinden olan sünnetlere uyma mecburiyeti vardır.

                  Nafile olarak tespit edilen ve müstehap olarak belirtilen ibadetlerle ilgili sünnetlere uymakta büyük sevaplar vardır; fakat bunları değiştirmek bid’attır, dalalettir.

                  Efendimizin Sallallahü Aleyhi Vesellem güzel âdetleri sınıfına giren sünnetleri işlemek ‘müstahsendir,’ çok güzeldir. Ki bunlar şahsî ve sosyal hayatla ilgilidir. Bu sünnetleri işleyenler âdet ve alışkanlıklarını ibadete çevirmiş olurlar. (Lem’alar)

                  Bu tespitlerin yanında, Bediüzzaman, eserlerinde zaman zaman ‘ehl-i bid’a’ tabirini kullanır. Bunları muhatap alarak İslâm’ı müdafaa sadedinde bazı açıklamalar yapar. Bediüzzaman’ın ehl-i bid’a olarak isimlendirdiği zihniyetin mahiyetlerini de şu ifadelerinde anlamaktayız:

                  “Acaba, bu ehl-i bid’a ve doğrusu ehl-i ilhad, bu dinsizlikte hangi menfaati buluyorlar?” (RNK, Mektubat, s. 558).
                  “Ehl-i bid’a, ecnebî inkılâpçılarından böyle meş’um bir fikir aldılar ki: ‘Madem Hıristiyan dininde böyle bir inkılâp oldu; öyleyse, İslâmiyette de böyle dinî bir inkılâp olabilir.” (Mektubat).

                  “Şeâiri tağyir eden (İslâm’ın alâmetlerini değiştiren) ehl-i bid’a diyorlar ki: ‘Bu taassub-u dinî bizi geri bıraktı. Bu asırda yaşamak taassubu bırakmakla olur.’”
                  Bu ifadelerden, ‘ehl-i bid’a’yı İslâm ülkelerinde yaşayan ve taşıdıkları sinsi fikirleriyle İslâm’ın bazı esas ve kaidelerini değiştirmeye ve hatta İslâm’ı tamamen ortadan kaldırmaya çalışan komiteler olarak görmekteyiz.

                  Mektubat isimli eserinde ehl-i bid’a sayılan bu sapık fikirli insanların teşebbüslerini akim bırakacak, onların hak olarak göstermeye çalıştıkları iddia ve planları kökünden çürütecek izahlar yapan Bediüzzaman, ‘tahribatçı ehl-i bid’a’yı da iki kısma ayırır:

                  Birinciler güya din hesabına, İslâmiyet’e sadakat namına, güya dini milliyetle takviye etme telakkisiyle dine taraftar görünerek ‘dinin nurlu ağacını ırkçılığın karanlık toprağına dikmek isterler.’ Bu hareketleri bid’akârâne bir teşebbüs olarak gören Bediüzzaman, bu adamlara dünya çıkarı için ahiretini satan âlimler mânâsında “ulemâ-i sû’, meczup, akılsız, cahil sufiler” tabirlerini kullanır ki, bu ifadeleriyle onların gerçek kimliklerini açıklar.

                  İkinci kısım ehl-i bid’a ise, “millet namına milliyet hesabına unsuriyete (ırkçılığa) kuvvet vermek fikrine binaen ‘Milleti İslâmiyetle aşılamak istiyoruz’ diye bid’atları icat ediyorlar.” (Mektubat)

                  Barla Lâhikası’nda en büyük yedi günahın arasında ‘dine zarar verecek bid’alara taraftar olmayı’ da sayan Bediüzzaman (Barla Lâhikası), bid’atı seyyie ve hasene olarak kabul eder ve bu konuda iki misal zikreder:

                  Birincisi: Her tarikatın kendi meşrebine göre ayrı ayrı tarz ve şekilde virdleri, zikir ve tesbihleri vardır. Bu zikirlerin asılları Kitab ve sünnetten alınmak şartıyla ve sünnete aykırı olmamak ve bütün bütün sünneti değiştirmemek kaydıyla bid’at değildir. Bu çeşit uygulamaya bazı âlimler, bid’at demiş olsalar da, ‘bid’a-i hasene’ adını vermişlerdir. (Lem’alar)

                  İkincisi: Bazı cami ve mescitlerde Peygamberimizin (asm) mübarek saç ve sakalının telleri bulunmakta ve bunlar belli vakitlerde ziyaret edilmektedir. “Bazı ehl-i takva, böyle işlerde, ya takva veya ihtiyat veya azîmet noktasında ilişseler de, hususî ilişirler. Bid’a da deseler, bid’a-i hasene nev’inde dahildir. Çünkü vesile-i salâvattır.” (Lem’alar)

                  Tariflerden, yapılan izahlardan, verilen misallerden ağırlıklı olarak anlaşılan; iman esaslarını, İslâmî şeâirleri ve ibadetlerle alâkalı sünnetleri bozmaya, değiştirmeye, kaldırmaya ve unutturmaya yönelik yeni icatlar, düşünce ve uygulamalar gerçek anlamda bid’at sınıfına girmektedir. Çünkü asıl itibarıyla bid’at, ahkâmla ilgili bir esası kaldırıp yerine beşerî ve arzî bir ‘yeniliği’ getirmektir. Yoksa Efendimizin (asm) güzel âdetlerine ve ‘âdap’ olarak bilinen beşerî davranışlarına yönelik sünnetleri terk etmek, sadece bir sünnet sevabını alamamaktır. Bu arada, Kitab ve sünnetin ruhuna aykırı olmayan, “Müslümanların güzel gördüğü güzeldir” esasına uygun olarak dinin kendi dairesinde kalmak şartıyla günlük yaşantıyla alâkalı, evrad ve zikirle ilgili uygulamalar ise ‘bid’at-ı hasene’ veya ‘sünnet-i hasene’ kısmına girer.

                  Bunun yanında, muhatabımızda bizim benimsemediğimiz veya yadırgadığımız bir davranış ve hareket görülecek olsa, onun ‘nâzikâne, nezihâne ve kavl-i leyyinle’ tashihine ve düzeltilmesine gitmek gerekir.

                  Sözün özü:

                  “Bid’atların ve dalâletlerin istilâsı zamanında sünnet-i seniyyeye ve hakikat-i Kur’âniyeye temessük edip hizmet eden, yüz şehid sevabını kazanabilir.” (et-Tergîb ve’t-Terhîb, 1:41)
                  “Ne mutlu o kimseye ki, sünnet-i seniyyeye ittibâından hissesi ziyade ola. Veyl o kimseye ki, sünnet-i seniyyeyi takdir etmeyip bid’alara giriyor.” (Lem’alar)

                7 yazı görüntüleniyor - 16 ile 22 arası (toplam 22)
                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.