- Bu konu 22 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
1 Ekim 2011: 10:04 #673670
Anonim
Yirmi Beşinci Lem’a Yirmi Beş DevâdırHastalara bir merhem, bir teselli, mânevî bir reçete, bir iyâdetü’l-marîz ve geçmiş olsun makamında yazılmıştır. İHTAR VE İTİZAR: Bu mânevî reçete, bütün yazdıklarımızın fevkinde bir sür’atle HAŞİYE-1 telif edildiği gibi, hem umuma muhalif olarak, tashihata ve dikkate vakit bulmayarak, telifi gibi gayet sür’atle, ancak bir defa nazardan geçirildi. Demek, müsvedde-i evvel hükmünde müşevveş kalmıştır. Kalbe fıtrî bir surette gelen hâtırâtı san’atla ve dikkatle bozmamak için, yeniden tetkikata lüzum görmedik. Okuyan zatlar, hususan hastalar, bazı nâhoş ibarelerden veyahut ağır kelimelerden ve ifadelerden sıkılıp gücenmesinler, bana da dua etsinler.
اَلَّذِينَ اِذَآ اَصَابَتْهُمْ مُصِيبَةٌ قَالُوۤا اِنَّا ِللهِ وَاِنَّآ اِلَيْهِ رَاجِعُونَ 1
وَالَّذِى هُوَ يُطْعِمُنِى وَيَسْقِينِ وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفِينِ 2
ŞU LEM’ADA, nev-i beşerin on kısmından bir kısmını teşkil eden musibetzede ve hastalara hakikî bir teselli ve nâfi bir merhem olabilecek Yirmi Beş Devâyı icmâlen beyan ediyoruz.
[NOT]Haşiye-1 Bu risale dört buçuk saat zarfında telif edilmiştir. Evet (Rüştü), Evet (Re’fet), Evet (Hüsrev); Evet (Said)
Dipnot-1 “O kimseler ki, başlarına bir musibet geldiğinde ‘Biz Allah’ın kullarıyız; dönüşümüz de ancak Onadır’ derler.” Bakara Sûresi, 2:156.
Dipnot-2 “Beni yediren ve içiren Odur. Hastalandığımda bana şifa veren de Odur.” Şuarâ Sûresi, 26:79-80.[/NOT]
[TR]
[TABLE]
[TD]Hüsrev: (bk. bilgiler – Hüsret Altınbaşak)
[/TD]
[TD]Re’fet: (bk. bilgiler – Refet Bey)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Rüştü: (bk. bilgiler – Süleyman Rüştü)
[/TD]
[TD]Said: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beyan etmek: açıklamak
[/TD]
[TD]devâ: ilâç, çare
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fevkinde: üstünde
[/TD]
[TD]fıtrî: doğal
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikî: asıl, gerçek
[/TD]
[TD]haşiye: dipnot
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hususan: bilhassa, özellikle
[/TD]
[TD]hâtırât: hatıralar, düşünceler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ibâre: cümle, ifade
[/TD]
[TD]icmâlen: kısaca
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtar: hatırlatma, uyarı
[/TD]
[TD]itizar: özür dileme
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iyâdetü’l-marîz: hastayı ziyâret etme
[/TD]
[TD]lem’a: parıltı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]makam: konum
[/TD]
[TD]merhem: ilaç
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhalif: zıt, ters düşen
[/TD]
[TD]musibetzede: belâya, sıkıntıya düşmüş olan kimse
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müsvedde-i evvel: ilk müsvedde, ilk karalama
[/TD]
[TD]müşevveş kalmak: karışık, düzensiz kalmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazardan geçirmek: gözden geçirmek
[/TD]
[TD]nev-i beşer: insanlar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nâfi: faydalı
[/TD]
[TD]nâhoş: hoşa gitmeyen
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi
[/TD]
[TD]suret: biçim, şekil
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sür’at: hız
[/TD]
[TD]tashihat: bir eser üzerinde, yanlışları gidermek amacıyla, yayın öncesi yapılan düzeltmeler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]telif etmek: eser yazmak
[/TD]
[TD]tetkikat: incelemeler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşkil eden: oluşturan
[/TD]
[TD]umum: genel
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zarfında: içinde
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
1 Ekim 2011: 10:11 #797637Anonim
BİRİNCİ DEVÂ
Ey biçare hasta! Merak etme, sabret. Senin hastalığın sana dert değil, belki bir nevi dermandır. Çünkü ömür bir sermayedir, gidiyor. Meyvesi bulunmazsa zayi olur. Hem rahat ve gafletle olsa, pek çabuk gidiyor. Hastalık, senin o sermayeni büyük kârlarla meyvedar ediyor. Hem ömrün çabuk geçmesine meydan vermiyor, tutuyor, uzun ediyor—tâ meyveleri verdikten sonra bırakıp gitsin. İşte, ömrün hastalıkla uzun olmasına işareten bu darbımesel dillerde destandır ki, “Musibet zamanı çok uzundur; safâ zamanı pek kısa oluyor.”
İKİNCİ DEVÂ
Ey sabırsız hasta! Sabret, belki şükret. Senin bu hastalığın, ömür dakikalarını birer saat ibadet hükmüne getirebilir. Çünkü ibadet iki kısımdır. Biri müsbet ibadettir ki, namaz, niyaz gibi malûm ibadetlerdir. Diğeri menfi ibadetlerdir ki, hastalıklar, musibetler vasıtasıyla musibetzede aczini, zaafını hisseder, Hâlık-ı Rahîmine iltica eder, yalvarır. Hâlis, riyâsız, mânevî bir ibadete mazhar olur.
Evet, hastalıkla geçen bir ömür, Allah’tan şekvâ etmemek şartıyla, mü’min için ibadet sayıldığına rivâyât-ı sahiha vardır. 1 Hattâ bazı sâbir ve şâkir hastaların bir dakikalık hastalığı, bir saat ibadet hükmüne geçtiği ve bazı kâmillerin bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçtiği, rivâyât-ı sahiha ve keşfiyat-ı sadıka ile sabittir. Senin bir dakika ömrünü bin dakika hükmüne getirip, sana uzun ömrü kazandıran hastalıktan teşekkî değil, teşekkür et.
ÜÇÜNCÜ DEVÂ
Ey tahammülsüz hasta! İnsan bu dünyaya keyif sürmek ve lezzet almak için gelmediğine, mütemadiyen gelenlerin gitmesi ve gençlerin ihtiyarlaşması ve mütemadiyen zeval ve firakta yuvarlanması şahittir. Hem insan, zîhayatın en mükemmeli, en yükseği ve cihazatça en zengini, belki zîhayatların sultanı hükmünde iken, geçmiş lezzetleri ve gelecek belâları düşünmek vasıtasıyla, hayvana nisbeten en ednâ bir derecede, ancak kederli, meşakkatli bir hayat geçiriyor. Demek insan bu dünyaya yalnız güzel yaşamak için ve rahatla ve safâ ile ömür
[TR]
[NOT]Dipnot-1 el-Elbânî, Sahîhu Câmii’s-Sağîr, 256.
[/NOT][TABLE]
[TD]Hâlık-ı Rahîm: sınırsız rahmet sahibi ve bütün varlıkların yaratıcısı olan Allah
[/TD]
[TD]acz: güçsüzlük
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]belâ: büyük sıkıntı[/TD]
[TD]biçare: çaresiz, zavallı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihazat: cihazlar, donanımlar [/TD]
[TD]darbımesel: atasözü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]derman: ilâç[/TD]
[TD]devâ: ilâç, çare[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ednâ: en aşağı[/TD]
[TD]firak: ayrılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gaflet: sorumsuzluk, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma[/TD]
[TD]hâlis: samimi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iltica etmek: sığınmak[/TD]
[TD]keder: sıkıntı, üzüntü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keşfiyat-ı sadıka: doğru keşifler; manevî âlemlerde bazı olayları ve hakikatleri görme[/TD]
[TD]kâmil: mânevî mertebelerde yükselip olgunlaşan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]malûm: bilinen[/TD]
[TD]mazhar olmak: erişmek, sahip olmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]menfi: olumsuz, negatif[/TD]
[TD]meyvedar: verimli, meyve veren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meşakkat: güçlük, zorluk[/TD]
[TD]musibet: belâ, büyük sıkıntı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]musibetzede: belâya, sıkıntıya düşmüş olan kimse[/TD]
[TD]müsbet: olumlu, pozitif[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütemadiyen: sürekli olarak[/TD]
[TD]mü’min: Allah’a ve Ondan gelen herşeye inanan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nevi: çeşit[/TD]
[TD]nisbeten: kıyasla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]niyaz: dua, yalvarma[/TD]
[TD]rivâyât-ı sahiha: Peygamber Efendimize (a.s.m.) ait olduğu kesin olarak bilinen rivayet, hadis[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]riyâ: gösteriş, başkalarına iyi görünme[/TD]
[TD]safâ: rahat ve huzur[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sermaye: servet, varlık[/TD]
[TD]sâbir: sabreden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahammülsüz: dayanıksız[/TD]
[TD]teşekkî etmek: şikayet etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vasıtasıyla: aracılığıyla[/TD]
[TD]zaaf: zayıflık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zayi olmak: kaybolup gitmek[/TD]
[TD]zeval: gelip geçici olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîhayat: canlı[/TD]
[TD]şekvâ etmek: şikâyet etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şâkir: şükreden[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
1 Ekim 2011: 10:12 #797638Anonim
geçirmek için gelmemiştir. Belki azîm bir sermaye elinde bulunan insan, burada ticaret ile, ebedî, daimî bir hayatın saadetine çalışmak için gelmiştir. Onun eline verilen sermaye de ömürdür.
Eğer hastalık olmazsa, sıhhat ve âfiyet gaflet verir, dünyayı hoş gösterir, âhireti unutturur. Kabri ve ölümü hatırına getirmek istemiyor. Sermaye-i ömrünü bâd-ı heva boş yere sarf ettiriyor. Hastalık ise, birden gözünü açtırır. Vücuduna ve cesedine der ki: “Lâyemut değilsin, başıboş değilsin, bir vazifen var. Gururu bırak, seni Yaratanı düşün, kabre gideceğini bil, öyle hazırlan.”
İşte hastalık bu nokta-i nazardan hiç aldatmaz bir nâsih ve ikaz edici bir mürşiddir. Ondan şekvâ değil, belki bu cihette ona teşekkür etmek, eğer fazla ağır gelse sabır istemek gerektir.
DÖRDÜNCÜ DEVA
Ey şekvâcı hasta! Senin hakkın şekvâ değil, şükürdür, sabırdır. Çünkü senin vücudun ve âzâ ve cihazatın, senin mülkün değildir. Sen onları yapmamışsın, başka tezgâhlardan satın almamışsın. Demek başkasının mülküdür. Onların mâliki, mülkünde istediği gibi tasarruf eder.
Yirmi Altıncı Sözde denildiği gibi, meselâ gayet zengin, gayet mâhir bir san’atkâr, güzel san’atını, kıymettar servetini göstermek için, miskin bir adama modellik vazifesini gördürmek maksadıyla, bir ücrete mukabil, bir saatçik zamanda, murassâ ve gayet san’atlı diktiği bir gömleği, bir hulleyi o fakire giydirir. Onun üstünde işler ve vaziyetler verir. Harika envâ-ı san’atını göstermek için keser, değiştirir, uzaltır, kısaltır. Acaba şu ücretli miskin adam, o zâta dese: “Bana zahmet veriyorsun, eğilip kalkmakla verdiğin vaziyetten bana sıkıntı veriyorsun. Beni güzelleştiren bu gömleği kesip kısaltmakla güzelliğimi bozuyorsun” demeye hak kazanabilir mi? “Merhametsizlik, insafsızlık ettin” diyebilir mi?
İşte, aynen bu misal gibi, Sâni-i Zülcelâl sana, ey hasta, göz, kulak, akıl, kalb gibi nuranî duygularla murassâ olarak giydirdiği cisim gömleğini, Esmâ-i Hüsnâsının nakışlarını göstermek için, çok hâlât içinde seni çevirir ve çok vaziyetlerde
[TR]
[TABLE]
[TD]Sâni-i Zülcelâl: büyüklük ve haşmet sahibi olan ve her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah[/TD]
[TD]azîm: büyük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bâd-i hevâ: boşu boşuna[/TD]
[TD]cihazat: cihazlar, organlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: yön[/TD]
[TD]cisim: beden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]daimî: devamlı, sürekli[/TD]
[TD]devâ: ilâç, çare[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ebedî: sonsuz[/TD]
[TD]envâ-i san’at: san’at türleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esmâ-i hüsnâ: Allah’ın sınırsız güzellikteki isimleri[/TD]
[TD]gaflet: sorumsuzluk, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hulle: elbise[/TD]
[TD]hâlât: durumlar, hâller[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ikaz edici: uyarıcı[/TD]
[TD]insafsızlık: vicdansızlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıymettar: değerli[/TD]
[TD]lâyemut: ölümsüz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maksat: amaç, gaye[/TD]
[TD]merhamet: acıma, şefkat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]miskin: fakir, zavallı[/TD]
[TD]mukabil: karşılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]murassâ: kıymetli taşlarla süslenmiş[/TD]
[TD]mâhir: hünerli, sanatkâr[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâlik: sahip[/TD]
[TD]mülk: sahip olunan şey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mürşid: irşad edici, doğru yol gösteren[/TD]
[TD]nakış: işleme, süsleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nokta-i nazar: bakış açısı[/TD]
[TD]nuranî: nurlu, parlak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nâsih: nasihat eden[/TD]
[TD]saadet: mutluluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]san’atkâr: sanatçı, usta[/TD]
[TD]sarf etmek: harcamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sermaye: servet, varlık[/TD]
[TD]sermaye-i ömür: ömür sermayesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]servet: zenginlik[/TD]
[TD]sıhhat: sağlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasarruf etmek: dilediği gibi kullanmak ve yönetmek[/TD]
[TD]tezgâh: satış yapılan yer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaziyet: durum, hâl[/TD]
[TD]âfiyet: sağlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat[/TD]
[TD]âzâ: uzuvlar, organlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şekvâ: şikâyet[/TD]
[TD]şükür: Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
5 Ekim 2011: 18:23 #797844Anonim
geçirmek için gelmemiştir. Belki azîm bir sermaye elinde bulunan insan, burada ticaret ile, ebedî, daimî bir hayatın saadetine çalışmak için gelmiştir. Onun eline verilen sermaye de ömürdür.
Eğer hastalık olmazsa, sıhhat ve âfiyet gaflet verir, dünyayı hoş gösterir, âhireti unutturur. Kabri ve ölümü hatırına getirmek istemiyor. Sermaye-i ömrünü bâd-ı heva boş yere sarf ettiriyor. Hastalık ise, birden gözünü açtırır. Vücuduna ve cesedine der ki: “Lâyemut değilsin, başıboş değilsin, bir vazifen var. Gururu bırak, seni Yaratanı düşün, kabre gideceğini bil, öyle hazırlan.”İşte hastalık bu nokta-i nazardan hiç aldatmaz bir nâsih ve ikaz edici bir mürşiddir. Ondan şekvâ değil, belki bu cihette ona teşekkür etmek, eğer fazla ağır gelse sabır istemek gerektir.
DÖRDÜNCÜ DEVA
Ey şekvâcı hasta! Senin hakkın şekvâ değil, şükürdür, sabırdır. Çünkü senin vücudun ve âzâ ve cihazatın, senin mülkün değildir. Sen onları yapmamışsın, başka tezgâhlardan satın almamışsın. Demek başkasının mülküdür. Onların mâliki, mülkünde istediği gibi tasarruf eder.
Yirmi Altıncı Sözde denildiği gibi, meselâ gayet zengin, gayet mâhir bir san’atkâr, güzel san’atını, kıymettar servetini göstermek için, miskin bir adama modellik vazifesini gördürmek maksadıyla, bir ücrete mukabil, bir saatçik zamanda, murassâ ve gayet san’atlı diktiği bir gömleği, bir hulleyi o fakire giydirir. Onun üstünde işler ve vaziyetler verir. Harika envâ-ı san’atını göstermek için keser, değiştirir, uzaltır, kısaltır. Acaba şu ücretli miskin adam, o zâta dese: “Bana zahmet veriyorsun, eğilip kalkmakla verdiğin vaziyetten bana sıkıntı veriyorsun. Beni güzelleştiren bu gömleği kesip kısaltmakla güzelliğimi bozuyorsun” demeye hak kazanabilir mi? “Merhametsizlik, insafsızlık ettin” diyebilir mi?
İşte, aynen bu misal gibi, Sâni-i Zülcelâl sana, ey hasta, göz, kulak, akıl, kalb gibi nuranî duygularla murassâ olarak giydirdiği cisim gömleğini, Esmâ-i Hüsnâsının nakışlarını göstermek için, çok hâlât içinde seni çevirir ve çok vaziyetlerde
[TABLE]
[TR]
[TD]Sâni-i Zülcelâl: büyüklük ve haşmet sahibi olan ve her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah[/TD]
[TD]azîm: büyük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bâd-i hevâ: boşu boşuna[/TD]
[TD]cihazat: cihazlar, organlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: yön[/TD]
[TD]cisim: beden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]daimî: devamlı, sürekli[/TD]
[TD]devâ: ilâç, çare[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ebedî: sonsuz[/TD]
[TD]envâ-i san’at: san’at türleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esmâ-i hüsnâ: Allah’ın sınırsız güzellikteki isimleri[/TD]
[TD]gaflet: sorumsuzluk, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hulle: elbise[/TD]
[TD]hâlât: durumlar, hâller[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ikaz edici: uyarıcı[/TD]
[TD]insafsızlık: vicdansızlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıymettar: değerli[/TD]
[TD]lâyemut: ölümsüz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maksat: amaç, gaye[/TD]
[TD]merhamet: acıma, şefkat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]miskin: fakir, zavallı[/TD]
[TD]mukabil: karşılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]murassâ: kıymetli taşlarla süslenmiş[/TD]
[TD]mâhir: hünerli, sanatkâr[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâlik: sahip[/TD]
[TD]mülk: sahip olunan şey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mürşid: irşad edici, doğru yol gösteren[/TD]
[TD]nakış: işleme, süsleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nokta-i nazar: bakış açısı[/TD]
[TD]nuranî: nurlu, parlak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nâsih: nasihat eden[/TD]
[TD]saadet: mutluluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]san’atkâr: sanatçı, usta[/TD]
[TD]sarf etmek: harcamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sermaye: servet, varlık[/TD]
[TD]sermaye-i ömür: ömür sermayesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]servet: zenginlik[/TD]
[TD]sıhhat: sağlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasarruf etmek: dilediği gibi kullanmak ve yönetmek[/TD]
[TD]tezgâh: satış yapılan yer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaziyet: durum, hâl[/TD]
[TD]âfiyet: sağlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat[/TD]
[TD]âzâ: uzuvlar, organlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şekvâ: şikâyet[/TD]
[TD]şükür: Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
5 Ekim 2011: 18:24 #797845Anonim
seni değiştirir. Sen açlıkla onun Rezzâk ismini tanıdığın gibi, Şâfî ismini de hastalığınla bil. Elemler, musibetler bir kısım esmâsının ahkâmını gösterdikleri için, onlarda hikmetten lem’alar ve rahmetten şuâlar ve o şuâât içinde çok güzellikler bulunuyor. Eğer perde açılsa, tevahhuş ve nefret ettiğin hastalık perdesi arkasında sevimli, güzel mânâları bulursun.
BEŞİNCİ DEVÂ
Ey maraza müptelâ hasta! Bu zamanda tecrübemle kanaatim gelmiştir ki, hastalık bazılara bir ihsan-ı İlâhîdir, bir hediye-i Rahmânîdir. Bu sekiz dokuz senedir, liyakatsiz olduğum halde, bazı genç zatlar hastalık münasebetiyle dua için benimle görüştüler. Dikkat ettim ki: Hangi hastalıklı genci gördüm; sair gençlere nisbeten âhiretini düşünmeye başlıyor. Gençlik sarhoşluğu yok. Gaflet içindeki hayvânî hevesattan bir derece kendini kurtarıyor. Ben de bakıyordum, onların tahammül dahilindeki hastalıklarını bir ihsan-ı İlâhî olduğunu ihtar ederdim. Derdim ki:
“Kardeşim, senin bu hastalığının aleyhinde değilim. Hastalık için sana karşı bir şefkat hissedip acımıyorum ki, dua edeyim. Hastalık seni tam uyandırıncaya kadar sabra çalış. Ve hastalık vazifesini bitirdikten sonra, Hâlık-ı Rahîm inşaallah sana şifa verir.”
Hem derdim: “Senin bir kısım emsalin sıhhat belâsıyla gaflete düşüp, namazı terk edip, kabri düşünmeyip, Allah’ı unutup, bir saatlik hayat-ı dünyeviyenin zâhirî keyfiyle hadsiz bir hayat-ı ebediyesini sarsar, zedeler, belki de harap eder. Sen hastalık gözüyle, herhalde gideceğin bir menzilin olan kabrini ve daha arkasında uhrevî menzilleri görürsün ve onlara göre davranıyorsun. Demek senin için hastalık bir sıhhattir; bir kısım emsalindeki sıhhat bir hastalıktır.”
ALTINCI DEVÂ
Ey elemden teşekkî eden hasta! Senden soruyorum: Geçmiş ömrünü düşün ve o ömürde geçmiş lezzetli safâ günleri ve belâ ve elemli vakitlerini tahattur et.
[TABLE]
[TR]
[TD]Hâlık-ı Rahîm: sınırsız rahmet sahibi ve bütün varlıkların yaratıcısı olan Allah[/TD]
[TD]Rezzâk: bütün varlıkların rızıklarını bol bir şekilde tekrar tekrar veren ve ihtiyaçlarını karşılayan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ahkâm: hükümler, esaslar[/TD]
[TD]aleyhinde: karşısında[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]belâ: büyük sıkıntı[/TD]
[TD]dahilinde: içerisinde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]devâ: ilâç, çare[/TD]
[TD]elem: acı, keder[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elemli: acı veren, üzücü[/TD]
[TD]emsal: benzer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esmâ: Allah’ın isimleri[/TD]
[TD]gaflet: sorumsuzluk, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[TD]harap etmek: yıkmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı[/TD]
[TD]hayat-ı ebediye: sonsuz hayat, âhiret hayatı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayvânî: hayvansal[/TD]
[TD]hediye-i Rahmânî: Acıma ve merhamet sahibi Allah’ın hediyesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hevesat: heves ve arzular[/TD]
[TD]hikmet: bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihsan-ı İlâhî: Allah’ın ihsanı, ikramı, bağışı[/TD]
[TD]ihtar etmek: uyarmak, hatırlatmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inşaallah: Allah izin verirse[/TD]
[TD]lem’a: parıltı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]liyakat: layık olma[/TD]
[TD]maraz: hastalık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]menzil: ev, mekân[/TD]
[TD]musibet: belâ, büyük sıkıntı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münasebetiyle: vesilesiyle, sebebiyle[/TD]
[TD]müptelâ: bağımlı, düşkün[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nisbeten: kıyasla[/TD]
[TD]rahmet: İlâhî şefkat, merhamet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]safâ: rahat, huzur[/TD]
[TD]sair: diğer, başka[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıhhat: sağlık, sağlamlık[/TD]
[TD]tahammül: dayanma, katlanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahattur etmek: hatırlamak[/TD]
[TD]tecrübe: deneyim[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevahhuş etmek: korkmak, ürkmek[/TD]
[TD]teşekkî eden: şikâyet eden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]uhrevî: ahirete ait[/TD]
[TD]zâhirî: dış görünüşte[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat[/TD]
[TD]Şâfî: yarattıklarına şifa verip iyileştiren Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şefkat: içten ve karşılık beklemeden duyulan merhamet, sevgi[/TD]
[TD]şifa vermek: iyileştirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şuâ: ışık, parıltı[/TD]
[TD]şuâât: şuâlar, ışıklar, parıltılar[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
5 Ekim 2011: 18:27 #797846Anonim
Herhalde ya oh, ya ah diyeceksin. Yani, ya “Elhamdü lillâh, şükür,” veyahut “Vâ hasretâ, vâ esefâ!” kalbin veya lisanın diyecek.Dikkat et, sana “Oh, elhamdü lillâh, şükür” dediren, senin başından geçmiş elemler, musibetlerin düşünmesi, bir mânevî lezzeti deşiyor ki, senin kalbin şükreder. Çünkü elemin zevâli lezzettir. O elemler, o musibetler, zevâliyle ruhta bir lezzet irsiyet bırakmış ki, düşünmekle deşilse, ruhtan bir lezzet akıyor, şükürler takattur ediyor.
Sana “Vâ esefâ, vâ hasretâ!” dedirten, eski zamanda geçirdiğin lezzetli ve safâlı o hallerdir ki, zevalleriyle senin ruhunda dâimî bir elem-i irsiyet bırakıp, ne vakit düşünsen o elem yine deşiliyor, esef ve hasret akıtıyor.
Madem bir günlük gayr-ı meşru lezzet bazan bir sene mânevî elem çektiriyor. Ve muvakkat bir günlük hastalıkla gelen elem, çok günler mânevî lezzet, sevapla beraber, zevâlindeki halâs ve kurtulmaktan gelen mânevî lezzet vardır. Senin başındaki şimdilik bu muvakkat hastalığın neticesi ve içyüzündeki sevabı düşün. “Bu da geçer, yâ Hû” de, şekvâ yerinde şükret.
ALTINCI DEVÂ HAŞİYE-1
Ey dünya zevkini düşünüp hastalıktan ıztırap çeken kardeşim! Bu dünya eğer daimî olsaydı ve yolumuzda ölüm olmasaydı ve firak ve zevâlin rüzgârları esmeseydi ve musibetli, fırtınalı istikbalde mânevî kış mevsimleri olmasaydı, ben de seninle beraber senin haline acıyacaktım. Fakat madem dünya birgün bize “Haydi, dışarı” diyecek, feryadımızdan kulağını kapayacak. O bizi dışarı kovmadan, biz bu hastalıklar ikazatıyla şimdiden onun aşkından vazgeçmeliyiz. O bizi terk etmeden, kalben onu terke çalışmalıyız.
Evet, hastalık bu mânâyı bize ihtar edip der ki: “Senin vücudun taştan, demirden değildir. Belki daima ayrılmaya müsait muhtelif maddelerden terkip edilmiştir. Gururu bırak, aczini anla. Mâlikini tanı, vazifeni bil, dünyaya niçin geldiğini öğren.” Kalbin kulağına gizli ihtar ediyor.
[TR]
[NOT]Haşiye-1 Fıtrî bir surette bu Lem’a tahattur ettiğinden, altıncı mertebede iki devâ yazılmış. Fıtrîliğine ilişmemek için öylece bıraktık; belki bir sır vardır diye değiştirmedik.[/NOT][TABLE]
[TD]Elhamdü lillah: Allah’a hamd olsun
[/TD]
[TD]Mâlik: her şeyin gerçek sahibi olan Allah
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]acz: güçsüzlük[/TD]
[TD]daimî: devamlı, sürekli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]devâ: ilâç, çare[/TD]
[TD]elem: keder, üzüntü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esef: üzüntü, acı[/TD]
[TD]feryat: bağırıp çağırma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]firak: ayrılık[/TD]
[TD]fıtrî: doğal, yaratılıştan gelen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayr-ı meşru: helâl olmayan, dine aykırı[/TD]
[TD]halâs: kurtulma, kurtuluşa erme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hasret: üzüntü, iç çekme[/TD]
[TD]haşiye: dipnot[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtar etmek: hatırlatmak, uyarmak[/TD]
[TD]ikazat: uyarılar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irsiyet: miras[/TD]
[TD]istikbal: gelecek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lem’a: parıltı[/TD]
[TD]lisan: dil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mertebe: derece, makam[/TD]
[TD]muhtelif: çeşitli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]musibet: belâ, büyük sıkıntı[/TD]
[TD]musibetli: sıkıntılı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvakkat: geçici[/TD]
[TD]mânâ: anlam[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müsait: uygun[/TD]
[TD]netice: son, sonuç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]safâ: rahat ve huzur[/TD]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahattur etmek: hatırlamak[/TD]
[TD]takattur etmek: damlalar hâlinde süzülmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terkip edilmek: oluşturulmak, meydana getirilmek[/TD]
[TD]vâ hasretâ vâ esefâ: “Yazıklar olsun, esefler olsun”[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücut: beden[/TD]
[TD]yâ Hû: ey Allah’ım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zevâl: gelip geçicilik, yok olmuş[/TD]
[TD]ıztırap: acı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şekvâ: şikayet, yakınma[/TD]
[TD]şükür: Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
5 Ekim 2011: 18:28 #797847Anonim
Günahlar, hayat-ı ebediyede daimî hastalıklardır; bu hayat-ı dünyeviyede dahi kalb, vicdan, ruh için mânevî hastalıklardır. Sen eğer sabredip şekvâ etmezsen, şu muvakkat bir hastalıkla daimî pek çok hastalıklardan kurtuluyorsun. Eğer günahları düşünmüyorsan, yahut âhireti bilmiyorsan veya Allah’ı tanımıyorsan, sende öyle dehşetli bir hastalık var ki, milyon defa sendeki bu küçük hastalıktan daha büyüktür; ondan feryad et. Çünkü, bütün dünyanın mevcudatıyla kalbin, ruhun ve nefsin alâkadardır. Mütemadiyen firak ve zeval ile o alâkalar kesilip, sende hadsiz yaralar açılır. Bahusus âhireti bilmediğin için, ölümü idam-ı ebedî tahayyül ettiğinden, adeta, güya yara bere içinde, dünya kadar hastalıklı bir vücudun var. İşte en evvel, hadsiz yaralı ve hastalıklı bu büyük mânevî vücudun hadsiz hastalıklarına kat’î ilâç ve kat’î şifa verici bir tiryak olan iman ilâcını aramak ve itikadını düzeltmek gerektir ki, o ilâcı bulmakta en kısa yol, bu maddî hastalığın yırttığı gaflet perdesinin altında sana gösterdiği aczin ve zaafın penceresiyle, bir Kadîr-i Zülcelâlin kudretini ve rahmetini tanımaktır.
Evet, Allah’ı tanımayanın, dünya dolusu belâ başında vardır. Allah’ı tanıyanın dünyası nurla ve mânevî sürurla doludur; derecesine göre, iman kuvvetiyle hisseder. Bu imandan gelen mânevî sürur ve şifa ve lezzet altında, cüz’î maddî hastalıkların elemi erir, ezilir.
DOKUZUNCU DEVÂ
Ey Hâlıkını tanıyan hasta! Hastalıklardaki elem ve tevahhuş ve korkmak ise, hastalık bazan ölüme vesile olduğu cihetindendir. Ölüm, nazar-ı gaflet ve zâhirî cihetinde dehşetli olduğundan, ona vesile olabilen hastalıklar korkutuyor, telâş veriyor.Evvelâ bil ve kat’î iman et ki, ecel mukadderdir, tagayyür etmez. Çok ağır hastaların başında ağlayanlar ve sıhhatleri yerinde olanlar ölmüşler, o ağır hastalar şifa bulup yaşamışlar.
Saniyen: Ölüm, sureten göründüğü gibi dehşetli değil. Çok risalelerde gayet
[TABLE]
[TR]
[TD]Hâlık: her şeyi yaratan Allah[/TD]
[TD]Kadîr-i Zülcelâl: kudreti herşeyi kuşatan ve sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]acz: güçsüzlük[/TD]
[TD]alâkadar: alakalı, ilgili[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bahusus: özellikle[/TD]
[TD]belâ: büyük sıkıntı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: yön, taraf[/TD]
[TD]cüz’î: ferdî, küçük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]daimî: devamlı, sürekli[/TD]
[TD]dehşetli: korkunç, ürkütücü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]devâ: ilâç, çare[/TD]
[TD]ecel: ölüm vakti[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elem: acı, sıkıntı, keder, üzüntü[/TD]
[TD]evvel: önce[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]evvelâ: ilk olarak[/TD]
[TD]firak: ayrılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gaflet: sorumsuzluk, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma[/TD]
[TD]hadsiz: sayısız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı[/TD]
[TD]hayat-ı ebediye: sonsuz hayat, âhiret hayatı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]idam-ı ebedî: dirilmemek üzere sonsuz yok oluş[/TD]
[TD]itikad: inanç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kat’î: kesin olarak[/TD]
[TD]kudret: güç, iktidar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
[TD]mukadder: takdir olunmuş, belirlenmiş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvakkat: gelip geçici[/TD]
[TD]mütemadiyen: sürekli olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar-ı gaflet: gaflet bakışı, bir şeyin manasını anlamadan bakmak[/TD]
[TD]nefis: maddî isteklere ve ihtiyaçlara olan doğal eğilim[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rahmet: İlâhî şefkat, merhamet[/TD]
[TD]risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saniyen: ikinci olarak[/TD]
[TD]sureten: görünüşte[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sürur: mutluluk, sevinç[/TD]
[TD]sıhhat: sağlık, sağlamlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tagayyür etmek: değişmek[/TD]
[TD]tahayyül etmek: hayal etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevahhuş: korkma, ürküntü[/TD]
[TD]tiryak: derman, ilâç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vesile olmak: aracı olmak[/TD]
[TD]vücut: beden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zaaf: zayıflık[/TD]
[TD]zeval: gelip geçici olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zâhirî: dış görünüş[/TD]
[TD]âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şekvâ: şikâyet[/TD]
[TD]şifa: iyileşme[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
5 Ekim 2011: 18:31 #797848Anonim
kat’î, şeksiz, şüphesiz bir surette, Kur’ân-ı Hakîmin verdiği nurla ispat etmişiz ki, ehl-i iman için ölüm, vazife-i hayat külfetinden bir terhistir. Hem dünya meydanındaki imtihanda, talim ve talimat olan ubudiyetten bir paydostur. Hem öteki âleme gitmiş yüzde doksan dokuz ahbap ve akrabasına kavuşmak için bir vesiledir. Hem hakikî vatanına ve ebedî makam-ı saadetine girmeye bir vasıtadır. Hem zindan-ı dünyadan, bostan-ı cinâna bir davettir. Hem Hâlık-ı Rahîminin fazlından, kendi hizmetine mukabil ahz-ı ücret etmeye bir nöbettir. Madem ölümün mahiyeti hakikat noktasında budur; ona dehşetli bakmak değil, bilâkis rahmet ve saadetin bir mukaddemesi nazarıyla bakmak gerektir.
Hem ehlullahın bir kısmının ölümden korkmaları, ölümün dehşetinden değildir. Belki daha fazla hayır kazanacağım diye, vazife-i hayatın idamesinden kazanacakları hayrat içindir.
Evet, ehl-i iman için ölüm rahmet kapısıdır, ehl-i dalâlet için zulümat-ı ebediye kuyusudur.
ONUNCU DEVÂ
Ey lüzumsuz merak eden hasta! Sen hastalığın ağırlığından merak ediyorsun. O merakın senin hastalığını ağırlaştırır. Hastalığın hafifleşmesini istersen, merak etmemeye çalış. Yani, hastalığın faydalarını, sevabını ve çabuk geçeceğini düşün, merakı kaldır, hastalığın kökünü kes.
Evet, merak hastalığı ikileştirir. Maddî hastalığın altında, merak ile mânevî bir hastalığı kalbine verir; maddî hastalık ona dayanır, devam eder. Eğer teslimiyetle, rıza ile, hastalığın hikmetini düşünmekle o merak gitse, o maddî hastalığın mühim bir kökü kesilir, hafifleşir, kısmen gider. Hususan evhamla bir dirhem maddî hastalık, bazan merak vasıtasıyla on dirhem kadar büyür. Merak kesilmesiyle, o hastalığın onda dokuzu gider.Merak, hastalığı ziyade ettiği gibi, hikmet-i İlâhiyeyi ittiham ve rahmet-i İlâhiyeyi
[TR]
[TABLE]
[TD]Hâlık-ı Rahîm: sonsuz merhamet ve şefkat sahibi olan ve herşeyi yaratan Allah
[/TD]
[TD]Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ahbap: dostlar, sevgililer
[/TD]
[TD]ahz-ı ücret: ücret alma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilâkis: tersine, aksine
[/TD]
[TD]bostan-ı cinân: Cennet bahçeleri
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dehşet: korku, ürkme
[/TD]
[TD]dehşetli: korkunç, ürkütücü
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]devâ: ilâç, çare
[/TD]
[TD]dirhem: eskiden kullanılan ve yaklaşık 3 gramlık ağırlığa karşılık gelen bir ölçü birimi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ebedî: sonsuz
[/TD]
[TD]ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i iman: Allah’a ve Allah’tan gelen herşeye inanan kimseler, mü’minler
[/TD]
[TD]ehlullah: Allah dostları
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]evham: vehimler, kuruntular
[/TD]
[TD]fazl: cömertlik, yardım
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: asıl, esas, gerçek
[/TD]
[TD]hakikî: asıl, gerçek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayrat: hayırlar
[/TD]
[TD]hayır: iyilik, faydalı ve sevaplı amel
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: sebep, fayda, gaye
[/TD]
[TD]hikmet-i İlâhiye: Allah’ın bütün âlemde gözettiği fayda ve gaye
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hususan: bilhassa, özellikle
[/TD]
[TD]idame: devam ettirme
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ittiham etmek: suçlamak
[/TD]
[TD]kat’î: kesin olarak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]külfet: yük
[/TD]
[TD]maddî hastalık: bedende meydana gelen hastalık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahiyet: nitelik, özellik
[/TD]
[TD]makam-ı saadet: mutluluk yeri
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukabil: karşılık
[/TD]
[TD]mukaddeme: başlangıç
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mânevî hastalık: ruhsal hastalık; ruhta meydana gelen hastalık
[/TD]
[TD]mühim: önemli
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar: bakış
[/TD]
[TD]rahmet: İlâhî şefkat, merhamet
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rıza: memnuniyet, hoşnutluk
[/TD]
[TD]saadet: mutluluk
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, şekil
[/TD]
[TD]talim: eğitim
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]talimat: eğitimler
[/TD]
[TD]terhis: göreve son verme, serbest bırakma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teslimiyet: bağlılık, kendini Allah’ın iradesine bırakma
[/TD]
[TD]ubudiyet: kulluk
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vasıta: araç
[/TD]
[TD]vazife-i hayat: hayat vazifesi, görevi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vesile: araç, vasıta
[/TD]
[TD]zindan-ı dünya: dünya zindanı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziyade etmek: artırmak, çoğaltmak
[/TD]
[TD]zulümat-ı ebediye: sonsuz karanlıklar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şeksiz: şüphesiz
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
5 Ekim 2011: 18:33 #797849Anonim
tenkit ve Hâlık-ı Rahîminden şekvâ hükmünde olduğu için, aksi maksadıyla tokat yer, hastalığını ziyadeleştirir. Evet, nasıl ki şükür nimeti ziyadeleştirir; öyle de, şekvâ, hastalığı, musibeti tezyid eder.
Hem merakın kendisi de bir hastalıktır. Onun ilâcı, hastalığın hikmetini bilmektir. Madem hikmetini, faydasını bildin; o merhemi meraka sür, kurtul. Ah yerine oh de; “Vâ esefâ” yerine “Elhamdü lillâhi alâ külli hal” söyle.
ON BİRİNCİ DEVÂ
Ey sabırsız hasta kardeş! Hastalık, hazır bir elemi sana vermekle beraber, evvelki hastalığından bugüne kadar, o hastalığın zevâlindeki bir lezzet-i mâneviye ve sevabındaki bir lezzet-i ruhiye veriyor. Bugünden, belki bu saatten sonraki zamanda hastalık yok; elbette yoktan elem yok. Elem olmazsa teessür olamaz. Sen yanlış bir surette tevehhüm ettiğin için sabırsızlık geliyor. Çünkü, bugünden evvel bütün hastalık zamanının maddîsi gitmekle elemi de beraber gitmiş, kendindeki sevabı ve zevâlindeki lezzet kalmış. Sana kâr ve sürur vermek lâzım gelirken, onları düşünüp müteellim olmak ve sabırsızlık etmek divaneliktir. Gelecek günler daha gelmemişler. Onları şimdiden düşünüp, yok bir günde, yok olan bir hastalıktan, yok olan bir elemden tevehhüm ile düşünüp müteellim olmak, sabırsızlık göstermekle, üç mertebe yok yoğa vücut rengi vermek divanelik değil de nedir?
Madem bu saatten evvelki hastalık zamanları ise sürur veriyor. Ve madem, yine bu saatten sonraki zaman mâdum, hastalık mâdum, elem mâdumdur. Sen, Cenâb-ı Hakkın sana verdiği bütün sabır kuvvetini böyle sağa sola dağıtma, bu saatteki eleme karşı tahşid et, “Yâ Sabûr” de, dayan.
ON İKİNCİ DEVÂ
Ey hastalık sebebiyle ibadet ve evrâdından mahrum kalan ve o mahrumiyetten teessüf eden hasta! Bil ki, hadisçe sabittir ki, “Müttakî bir mü’min, hastalık sebebiyle
[TR]
[TABLE]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
[TD]Hâlık-ı Rahîm: sonsuz merhamet ve şefkat sahibi olan ve herşeyi yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sabûr: kullarına sabır gücü ihsan eden Allah[/TD]
[TD]aks-i maksad: maksadın aksi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]devâ: ilâç, çare[/TD]
[TD]divanelik: akılsızlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elem: keder, üzüntü[/TD]
[TD]elhamdü lillâhi alâ külli hal: her türlü hâl için Allah’a hamd olsun![/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]evrâd: zikirler[/TD]
[TD]evvel: önce[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]evvelki: önceki[/TD]
[TD]hadis: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: sebep, fayda, gaye[/TD]
[TD]lezzet-i mâneviye: mânevî lezzet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lezzet-i ruhiye: ruhun lezzet alması[/TD]
[TD]mahrumiyet: yoksun kalma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mertebe: derece, makam[/TD]
[TD]musibet: belâ, büyük sıkıntı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâdum: yok[/TD]
[TD]müteellim: acı çeken, üzülen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müttakî: Allah’tan korkup emir ve yasaklarını titizlikle uyan[/TD]
[TD]mü’min: Allah’a ve Ondan gelen herşeye inanan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nimet: iyilik, lütuf, ihsan[/TD]
[TD]rahmet-i İlâhiye: Allah’ın herşeyi kuşatan sonsuz rahmeti[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[TD]sürur: mutluluk, sevinç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahşid etmek: öneminden dolayı bir şeyin üzerinde fazla durmak[/TD]
[TD]teessüf eden: üzülen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teessür: üzüntü[/TD]
[TD]tenkit etmek: eleştirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevehhüm etmek: sanmak, zannetmek, kuruntu[/TD]
[TD]tezyid etmek: artırmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vâ esefâ!: esefler olsun![/TD]
[TD]vücut rengi vermek: olmayan bir şeyi var kabul etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zevâl: gelip geçicilik, yokluk[/TD]
[TD]ziyadeleştirmek: artırmak, fazlalaştırmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şekvâ: şikâyet, yakınma[/TD]
[TD]şükür: Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
5 Ekim 2011: 18:37 #797850Anonim
yapamadığı daimî virdinin sevabını, hastalık zamanında yine kazanır.” 1 Farzı mümkün olduğu kadar yerine getiren bir hasta, sabır ve tevekkül ile ve farzlarını yerine getirmekle, o ağır hastalık zamanında sair sünnetlerin yerini, hem hâlis bir surette, hastalık tutar.
Hem hastalık, insandaki aczini, zaafını ihsas eder. O aczin lisanıyla ve zaafın diliyle, hâlen ve kàlen bir dua ettirir. Cenâb-ı Hak insana hadsiz bir acz ve nihayetsiz bir zaaf vermiş, tâ ki daimî bir surette dergâh-ı İlâhiyeye iltica edip niyaz etsin, dua etsin.
قُلْ مَا يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبِّى لَوْلاَ دُعَاۤؤُكُمْ 2 Yani, “Eğer duanız olmassa ne ehemmiyetiniz var?” Âyetin sırrıyla, insanın hikmet-i hilkati ve sebeb-i kıymeti olan samimî dua ve niyazın bir sebebi hastalık olduğundan, bu nokta-i nazardan şekvâ değil, Allah’a şükretmek ve hastalığın açtığı dua musluğunu, âfiyeti kesb etmekle kapamamak gerektir.
ON ÜÇÜNCÜ DEVÂ
Ey hastalıktan şekvâ eden biçare adam! Hastalık bazılara ehemmiyetli bir definedir, gayet kıymettar bir hediye-i İlâhiyedir. Her hasta, kendi hastalığını o neviden tasavvur edebilir.
Madem ecel vakti muayyen değil; Cenâb-ı Hak, insanı ye’s-i mutlak ve gaflet‑i mutlaktan kurtarmak için, havf ve recâ ortasında ve hem dünya ve hem âhireti muhafaza etmek noktasında tutmak için, hikmetiyle eceli gizlemiş. Madem her vakit ecel gelebilir; eğer insanı gaflet içinde yakalasa, ebedî hayatına çok zarar verebilir. Hastalık gafleti dağıtır, âhireti düşündürür, ölümü tahattur ettirir,
[NOT]Dipnot-1 Buharî, Cihad: 134; Müsned, 4:410, 418.
Dipnot-2 Furkan Sûresi, 25:77.[/NOT]
[TR]
[TABLE]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
[/TD]
[TD]acz: güçsüzlük
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]biçare: çaresiz, zavallı
[/TD]
[TD]daimî: devamlı, sürekli
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]define: hazine
[/TD]
[TD]dergâh-ı İlâhiye: Allah’ın yüce katı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]devâ: ilâç, çare
[/TD]
[TD]dua: Allah’a yalvarma, yakarma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ebedî: sonsuz
[/TD]
[TD]ecel: ölüm vakti
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehemmiyet: değer, önem
[/TD]
[TD]farz: Allah’ın kesinlikle yapılmasını emrettiği şey
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gaflet: sorumsuzluk, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma
[/TD]
[TD]gaflet-i mutlaka: bütünüyle umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız
[/TD]
[TD]havf ve recâ: korku ve ümit
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hediye-i İlâhiye: Allah’ın hediyesi
[/TD]
[TD]hikmet: bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet-i hilkat: yaratılış hikmeti ve gayesi
[/TD]
[TD]hâlen: davranışla
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâlis: samimi, saf, temiz
[/TD]
[TD]ihsas etmek: hissettirmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iltica etmek: sığınmak
[/TD]
[TD]kesb etmek: kazanmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kàlen: sözle
[/TD]
[TD]kıymettar: değerli
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lisan: dil
[/TD]
[TD]muayyen: belirlenmiş
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhafaza etmek: korumak, saklamak
[/TD]
[TD]nevi: tür
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayetsiz: sınırsız
[/TD]
[TD]niyaz: dua, yalvarıp yakarma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nokta-i nazar: bakış açısı
[/TD]
[TD]sair: diğer, başka
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sebeb-i kıymet: değerli oluş sebebi
[/TD]
[TD]suret: biçim, şekil
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sünnet: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler
[/TD]
[TD]tahattur etmek: hatırlamak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasavvur etmek: düşünme, hayal etme
[/TD]
[TD]tevekkül: Allah’a dayanma ve güvenme
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vird: devamlı yapılan zikir
[/TD]
[TD]ye’s-i mutlak: tam bir ümitsizlik
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zaaf: zayıflık
[/TD]
[TD]âfiyet: sağlık, selâmet
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat
[/TD]
[TD]âyet: Kur’an’da yer alan her bir cümle
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şekvâ: şikayet, yakınma
[/TD]
[TD]şekvâ eden: şikâyet eden
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şükür: Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
5 Ekim 2011: 18:38 #797851Anonim
öylece hazırlanır. Bazı öyle bir kazancı olur ki, yirmi senede kazanamadığı bir mertebeyi yirmi günde kazanıyor.
Ezcümle, arkadaşlarımızdan—Allah rahmet etsin—iki genç vardı: Biri İlâmalı Sabri, diğeri İslâmköylü Vezirzâde Mustafa. Bu iki zât, talebelerim içinde kalemsiz oldukları halde, samimiyette ve iman hizmetinde en ileri safta olduklarını hayretle görüyordum. Hikmetini bilmedim. Vefatlarından sonra anladım ki, her ikisinde de ehemmiyetli bir hastalık vardı. O hastalık irşadıyla, sair gafil ve ferâizi terk eden gençlere bedel, en mühim bir takvâ ve en kıymettar bir hizmette ve âhirete nâfi bir vaziyette bulundular. İnşaallah, iki senelik hastalık zahmeti, milyonlar sene hayat-ı ebediyenin saadetine medar oldu. Ben onların sıhhati için bazı ettiğim duayı, şimdi anlıyorum, dünya itibarıyla beddua olmuş. İnşaallah, o duam, sıhhat-i uhreviye için kabul olunmuştur.
İşte bu iki zât, benim itikadımca, on senelik bir takvâ ile elde edilecek bir kazanç kadar bir kâr buldular. Eğer ikisi, bir kısım gençler gibi sıhhat ve gençliğine güvenip gaflet ve sefahete atılsaydılar, ölüm de onları tarassut edip tam günahlarının pislikleri içinde yakalasaydı, o nurlar definesi yerine, kabirlerini akrepler ve yılanlar yuvası yapacaklardı.
Madem hastalıkların böyle menfaati var. Ondan şekvâ değil, tevekkül, sabır ile, belki şükredip rahmet-i İlâhiyeye itimad etmektir.
ON DÖRDÜNCÜ DEVÂ
Ey gözüne perde gelen hasta! Eğer ehl-i imanın gözüne gelen perdenin altında nasıl bir nur ve mânevî bir göz olduğunu bilsen, “Yüz bin şükür Rabb-i Rahîmime” dersin. Bu merhemi izah için bir hadise söyleyeceğim. Şöyle ki:
Bana sekiz sene kemâl-i sadakatle, hiç gücendirmeden hizmet eden Barlalı Süleyman’ın halasının bir vakit gözü kapandı. O saliha kadın, bana karşı haddimden yüz derece fazla hüsn-ü zan ederek, “Gözümün açılması için dua et” diyerek,
[TR]
[TABLE]
[TD]Barlalı Süleyman: (bk. bilgiler – Sıddık Süleyman)[/TD]
[TD]Rabb-i Rahîm: sonsuz merhamet ve şefkat sahibi ve herşeyi terbiye ve idare eden Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beddua: kötü dua[/TD]
[TD]bedel: karşılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]define: hazine[/TD]
[TD]devâ: ilâç, çare[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehemmiyetli: önemli[/TD]
[TD]ehl-i iman: Allah’a ve Ondan gelen herşeye inananlar, mü’minler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ezcümle: örneğin[/TD]
[TD]ferâiz: farzlar, Allah’ın kesin emirleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gafil: Allah’ı düşünmeyen ve sorumluluklarından habersiz[/TD]
[TD]gaflet: sorumsuzluk, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadise: olay[/TD]
[TD]hayat-ı ebediye: sonsuz hayat, âhiret hayatı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: sebep, gaye[/TD]
[TD]hüsn-ü zan: güzel zanda bulunma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inşaallah: Allah izin verirse[/TD]
[TD]irşad: doğru yolu gösterme, uyarma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itibarıyla: açısından[/TD]
[TD]itikat: inanç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itimad etmek: güvenmek, dayanmak[/TD]
[TD]izah: açıklama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kalemsiz: okur yazar olmayan[/TD]
[TD]kemâl-i sadakat: tam bir bağlılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıymettar: değerli[/TD]
[TD]medar olmak: sebep olmak, vesile olmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]menfaat: fayda, yarar[/TD]
[TD]mertebe: derece, makam[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mühim: önemli[/TD]
[TD]nâfi: faydalı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rahmet-i İlâhiye: Allah’ın herşeyi kuşatan sonsuz rahmeti[/TD]
[TD]saadet: mutluluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sair: diğer, başka[/TD]
[TD]saliha: dinin emir ve yasaklarına uygun hareket eden, Allah’ın sevgili kulu mü’mine kadın[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sefahet: yasak zevk ve eğlenceye düşkünlük[/TD]
[TD]sıhhat: sağlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıhhat-i uhreviye: ahiret hayatında sağlıklı olma[/TD]
[TD]takvâ: Allah’ın emirlerini tutup, günahlardan sakınmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]talebe: öğrenci[/TD]
[TD]tarassut etmek: gözetlemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevekkül: Allah’a dayanma ve güvenme[/TD]
[TD]vaziyet: durum, hâl[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zât: kişi[/TD]
[TD]âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]İlâmalı Sabri: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]şekvâ: şikayet, yakınma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şükür: nimeti veren Allah’a karşı minnet duymak, teşekkür etmek[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
5 Ekim 2011: 18:41 #797852Anonim
cami kapısında beni yakaladı. Ben de, o mübarek ve meczûbe kadının salâhatini duama şefaatçi yapıp, “Yâ Rabbi, onun salâhati hürmetine onun gözünü aç” diye yalvardım. İkinci gün Burdurlu bir göz hekimi geldi, gözünü açtı. Kırk gün sonra yine gözü kapandı. Ben çok müteessir oldum, çok dua ettim. İnşaallah o dua âhireti için kabul olmuştur. Yoksa benim o duam, onun hakkında gayet yanlış bir beddua olurdu. Çünkü eceli kırk gün kalmıştı. Kırk gün sonra—Allah rahmet etsin—vefat eyledi.
İşte o merhume, kırk gün Barla’nın hazînâne bağlarına rikkatli ihtiyarlık gözüyle bakmasına bedel, kabrinde, Cennet bağlarını kırk bin günlerde seyredeceğini kazandı. Çünkü imanı kuvvetli, salâhati şiddetli idi.
Evet, bir mü’min, gözüne perde çekilse ve gözü kapalı kabre girse, derecesine göre, ehl-i kuburdan çok ziyade o âlem-i nuru temâşâ edebilir. Bu dünyada nasıl çok şeyleri biz görüyoruz, kör olan mü’minler görmüyorlar. Kabirde o körler, imanla gitmişse, o derece ehl-i kuburdan ziyade görür. En uzak gösteren dürbünlerle bakar nev’inde, kabrinde, derecesine göre, Cennet bağlarını sinema gibi görüp temâşâ ederler.
İşte böyle gayet nurlu ve toprak altında iken göklerin üstündeki Cenneti görecek ve seyredecek bir gözü, bu gözündeki perde altında, şükürle, sabırla bulabilirsin. İşte o perdeyi senin gözünden kaldıracak, o gözle seni baktıracak göz hekimi, Kur’ân-ı Hakîmdir.
ON BEŞİNCİ DEVÂ
Ey âh ü enîn eden hasta! Hastalığın suretine bakıp ah eyleme; mânâsına bak, oh de. Eğer hastalığın mânâsı güzel birşey olmasaydı, Hâlık-ı Rahîm en sevdiği ibâdına hastalıkları vermezdi. Halbuki, hadis-i sahihte vardır ki,
اَشَدُّ النَّاسِ بَلاَءً اَ ْلاَنْبِيَاۤءُ ثُمَّ اْلاَوْلِيَاۤءُ، ثُمَّ اْلاَمْثَلُ فَاْلاَمْثَلُ 1
(ev kemâ kàl). Yani, “En ziyade musibet ve meşakkate giriftar olanlar, insanların
[TR]
[NOT]Dipnot-1 el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 1:519, no: 1056; el-Hâkim, el-Müstedrek, 3:343; Buharî, Merdâ: 3; Tirmizî, Zühd: 57; İbni Mâce, Fiten: 23; Dârimî, Rikâk: 67; Müsned, 1:172, 174, 180, 185, 6:369.[/NOT][TABLE]
[TD]Barla: (bk. bilgiler)
[/TD]
[TD]Burdur: (bk. bilgiler)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Hâlık-ı Rahîm: sınırsız rahmet sahibi ve bütün varlıkların yaratıcısı olan Allah[/TD]
[TD]Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’an[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Yâ Rabbi: Ey Rabbim![/TD]
[TD]beddua: kötü dua[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bedel: karşılık[/TD]
[TD]devâ: ilâç, çare[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ecel: ölüm vakti[/TD]
[TD]ehl-i kubur: kabirdekiler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ev kemâ kàl: veya buna benzer şekilde buyurmuşlardır[/TD]
[TD]giriftar olan: tutulan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadis-i sahih: sahih hadis; Peygamber Efendimize (a.s.m.) ait olduğu kesin bilinen ve doğru sened ve güçlü râvîlerle rivâyet edilen hadis[/TD]
[TD]hazînâne: hüzünlü bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hekim: doktor[/TD]
[TD]ibâd: kullar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inşaallah: Allah izin verirse[/TD]
[TD]meczûbe: cezbeye tutulmuş, İlâhî aşkla aklî dengesi değişmiş kadın, mecnun[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]merhume: vefat etmiş kadın[/TD]
[TD]meşakkat: güçlük, zorluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]musibet: belâ, büyük sıkıntı[/TD]
[TD]mübarek: hayırlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müteessir olmak: üzülmek[/TD]
[TD]mü’min: Allah’a ve Ondan gelen herşeye inanan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nev’: tür, çeşit[/TD]
[TD]rahmet: İlâhî şefkat ve merhamet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rikkatli: acıma hissi uyandıracak bir şekilde[/TD]
[TD]salâhat: dindarlıkta çok ileri olma hali[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, görünüş[/TD]
[TD]temâşâ etmek: bakmak, seyretmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziyade: çok, fazla[/TD]
[TD]âh ü enîn eden: âh çekip inleyen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat[/TD]
[TD]âlem-i nur: nur âlemi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şefaatçi yapmak: af için aracı yapmak[/TD]
[TD]şükür: Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
5 Ekim 2011: 18:45 #797853Anonim
en iyisi, en kâmilleridir.” Başta Hazret-i Eyyub Aleyhisselâm, enbiyalar, sonra evliyalar ve sonra ehl-i salâhat, çektikleri hastalıklara birer ibadet-i hâlisa, birer hediye-i Rahmâniye nazarıyla bakmışlar, sabır içinde şükretmişler, Hâlık-ı Rahîmin rahmetinden gelen bir ameliyat-ı cerrahiye nev’inden görmüşler.
Sen, ey âh ü fîzâr eden hasta! Bu nuranî kafileye iltihak etmek istersen, sabır içinde şükret. Yoksa şekvâ etsen, onlar seni kafilelerine almayacaklar. Ehl-i gafletin çukurlarına düşersin. Karanlıklı bir yolda gideceksin.
Evet, hastalıkların bir kısmı var ki, eğer ölümle neticelense, mânevî şehid hükmünde, şehadet gibi bir velâyet derecesine sebebiyet verir. Ezcümle, çocuk doğurmaktan gelen hastalıklar HAŞİYE-1 ve karın sancısıyla, gark ve hark ve tâun ile vefat eden şehid-i mânevî olduğu gibi, çok mübarek hastalıklar var ki, velâyet derecesini ölümle kazandırır. Hem hastalık, dünya aşkını ve alâkasını hafifleştirdiğinden, vefat ile dünyadan, ehl-i dünya için gayet elîm ve acı olan mufarakati tahfif eder, bazan da sevdirir.
ON ALTINCI DEVÂ
Ey sıkıntıdan şekvâ eden hasta! Hastalık, hayat-ı içtimaiye-i insaniyede en mühim ve gayet güzel olan hürmet ve merhameti telkin eder. Çünkü insanı vahşete ve merhametsizliğe sevk eden istiğnâdan kurtarıyor. Çünkü,
1 اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَيَطْغٰ اَنْ رَاٰهُ اسْتَغْنٰى sırrıyla, sıhhat ve âfiyetten gelen istiğnâda bulunan bir nefs-i emmâre, şâyân-ı hürmet çok uhuvvetlere karşı hürmeti
[TR]
[NOT]Haşiye-1 Bu hastalığın mânevî şehadeti kazandırması, lohusa zamanı olan kırk güne kadardır.Dipnot-1 “Şüphesiz ki insan, kendisini ihtiyaçtan uzak görünce azgınlaşıverir.” Alâk Sûresi, 96:6-7.
[/NOT]
[TABLE]
[TD]Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun
[/TD]
[TD]Hazret-i Eyyub: [bk. bilgiler – Eyyub (a.s.)]
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Hâlık-ı Rahîm: sonsuz merhamet ve şefkat sahibi olan ve herşeyi yaratan Allah[/TD]
[TD]ameliyat-ı cerrahiye: cerrahî ameliyat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]devâ: ilâç, çare[/TD]
[TD]ehl-i dünya: sadece dünya ile ilgilenen, ahireti düşünmeyen kişiler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i gaflet: âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız olanlar[/TD]
[TD]ehl-i salâhat: dindarlıkta çok ileri olanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elîm: acı ve sıkıntı veren[/TD]
[TD]enbiya: nebiler, peygamberler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]evliya: Allah dostları[/TD]
[TD]ezcümle: örneğin[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gark: suda boğulma[/TD]
[TD]hark: yanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayat-ı içtimaiye-i insaniye: insanlığın sosyal hayatı[/TD]
[TD]haşiye: dipnot[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hediye-i Rahmâniye: sonsuz rahmet sahibi Allah’ın hediyesi[/TD]
[TD]hürmet: saygı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ibadet-i hâlisa: samimiyetle, içtenlikle yapılan ibadet[/TD]
[TD]iltihak etmek: katılmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istiğna: ihtiyaç duymama, kaçınma[/TD]
[TD]kafile: grup, topluluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâmil insan: mânevî mertebelerde yükselip olgunlaşan, fazilet sahibi insan[/TD]
[TD]lohusa: yeni doğum yapmış kadın[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]merhamet: acıma, şefkat[/TD]
[TD]merhametsizlik: acımasız olma durumu, acımasızlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mufarakat: ayrılık[/TD]
[TD]mânevî şehadet: mânevî şehitlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mübarek: uğurlu, hayırlı[/TD]
[TD]mühim: önemli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar: bakış, görüş[/TD]
[TD]nefs-i emmâre: hazır zevke düşkün ve insanı kötülüğe, yasak zevk ve isteklere sevk eden duygu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]neticelenmek: sonuçlanmak [/TD]
[TD]nev’: tür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nuranî: nurlu, aydınlık[/TD]
[TD]rahmet: İlâhî şefkat, merhamet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sebebiyet vermek: sebep olmak[/TD]
[TD]sevk etmek: yöneltmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıhhat: sağlık[/TD]
[TD]tahfif etmek: hafifletmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]telkin etmek: fikir aşılamak, öğüt vermek[/TD]
[TD]tâun: veba hastalığı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]uhuvvet: kardeşlik[/TD]
[TD]vahşet: yalnızlık, ilkellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]velâyet: velilik[/TD]
[TD]âfiyet: sağlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âh ü fîzâr eden: âh çekip ağlayan[/TD]
[TD]şehadet: şehitlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şehid: Allah yolunda canını feda eden Müslüman[/TD]
[TD]şehid-i mânevî: mânevî olarak şehit sayılan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şekvâ: şikâyet[/TD]
[TD]şâyân-ı hürmet: saygı duymaya değer, saygıya layık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şükretmek: Allah’a karşı minnet duymak, teşekkür etmek[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
8 Ekim 2011: 14:05 #798025Anonim
hissetmez. Ve şâyân-ı merhamet ve şefkat olan musibetzedelere ve hastalıklılara merhameti duymaz. Ne vakit hasta olsa, o hastalıkta aczini ve fakrini anlar, lâyık-ı hürmet olan ihvanlarına ihtiram eder. Ziyaretine gelen veya ona yardım eden mü’min kardeşlerine karşı hürmeti hisseder. Ve rikkat-i cinsiyeden gelen şefkat-i insaniye ve en mühim bir haslet-i İslâmiye olan, musibetzedelere karşı merhameti hissedip, onları nefsine kıyas ederek, onlara tam mânâsıyla acır, şefkat eder, elinden gelse muavenet eder, hiç olmazsa dua eder, hiç olmazsa şer’an sünnet olan keyfini sormak için ziyaretine gider, sevap kazanır.
ON YEDİNCİ DEVÂ
Ey hastalık vasıtasıyla hayrat yapamamaktan şekvâ eden hasta! Şükret. Hayrâtın en hâlisinin kapısını sana açan, hastalıktır. Hastalık mütemadiyen hastaya ve lillâh için hastaya bakıcılara sevap kazandırmakla beraber, duanın makbuliyetine en mühim bir vesiledir.
Evet, hastalara bakmak, ehl-i iman için mühim sevabı vardır. Hastaların keyfini sormak, fakat hastayı sıkmamak şartıyla ziyaret etmek, sünnet-i seniyyedir, 1 keffâretü’z-zünub olur. Hadiste vardır ki, “Hastaların duasını alınız; onların duası makbuldür.” 2
Bahusus hasta, akrabadan olsa, hususan peder ve valide olsa, onlara hizmet mühim bir ibadettir, mühim bir sevaptır. Hastaların kalbini hoşnud etmek, teselli vermek, mühim bir sadaka hükmüne geçer. Bahtiyardır o evlât ki, peder ve validesinin hastalık zamanında, onların seriütteessür olan kalblerini memnun edip hayır dualarını alır.
Evet, hayat-ı içtimaiyede en muhterem bir hakikat olan peder ve validesinin şefkatlerine
[TR]
[NOT]Dipnot-1 el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 2:45, no:1285.Dipnot-2 İbni Mâce, Cenâiz: 1; Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs, 1:280.[/NOT][TABLE]
[TD]acz: güçsüzlük
[/TD]
[TD]bahtiyar: talihli, mutlu
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bahusus: özellikle[/TD]
[TD]devâ: ilâç, çare[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i iman: iman edenler, mü’minler[/TD]
[TD]evlât: çocuk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fakr: fakirlik[/TD]
[TD]hadis: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: esas, gerçek[/TD]
[TD]haslet-i İslâmiye: İslâmiyetten gelen haslet, özellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayat-ı içtimaiye: sosyal hayat[/TD]
[TD]hayrât: hayırlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayır: iyilik[/TD]
[TD]hoşnud etmek: memnun etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hususan: bilhassa, özellikle[/TD]
[TD]hâlis: içten, katıksız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hürmet: saygı[/TD]
[TD]ihtiram etmek: saygı duymak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihvan: kardeşler[/TD]
[TD]keffâretü’z-zünub: günahların bağışlanmasına vesile[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıyas etmek: karşılaştırmak[/TD]
[TD]lillâh için: Allah için[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lâyık-ı hürmet: saygıya değer[/TD]
[TD]makbul: kabul edilen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]makbuliyet: kabul edilmişlik[/TD]
[TD]merhamet: acıma, şefkat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muavenet etmek: yardım etmek[/TD]
[TD]muhterem: hürmete layık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]musibetzede: belâya, sıkıntıya düşmüş olan kimse[/TD]
[TD]mühim: önemli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütemadiyen: sürekli olarak[/TD]
[TD]mü’min: Allah’a ve Ondan gelen herşeye inanan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefis: bir kimsenin kendisi[/TD]
[TD]peder: baba[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rikkat-i cinsiye: insanın kendi cinsinden olana acıması[/TD]
[TD]sadaka: Allah rızası için ihtiyaç sahibi fakirlere yapılan yardım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]seriütteessür: hemen üzülen, çabuk etkilenen[/TD]
[TD]sünnet: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sünnet-i seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler[/TD]
[TD]teselli vermek: avutmak, avundurmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]valide: anne[/TD]
[TD]vesile: aracı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şefkat: içten ve karşılık beklemeden duyulan merhamet, sevgi[/TD]
[TD]şefkat-i insaniye: insanın şefkati[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şekvâ etmek: şikâyet etmek[/TD]
[TD]şer’an: şeriata göre, İlâhî emir ve yasaklara göre[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şâyân-ı merhamet ve şefkat: şefkat ve merhamete lâyık[/TD]
[TD]şükretmek: Allah’a karşı minnet duymak, teşekkür etmek[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
8 Ekim 2011: 14:07 #798026Anonim
mukabil, hastalıkları zamanında kemâl-i hürmet ve şefkat-i ferzendâne ile mukabele eden o iyi evlâdın vaziyetini ve insaniyetin ulviyetini gösteren o vefâdâr levhaya karşı, hattâ melâikeler dahi “Maşaallah, bârekâllah” deyip alkışlıyorlar.
Evet, hastalık zamanında, hastalık elemini hiçe indirecek gayet hoş ve ferahlı, etrafında tezahür eden şefkatlerden ve acımak ve merhametlerden gelen lezzetler var. Hastanın duasının makbuliyeti ehemmiyetli bir meseledir. Ben otuz kırk seneden beri, bendeki kulunç denilen bir hastalıktan şifa için dua ederdim. Ben anladım ki, hastalık dua için verilmiş. Dua ile duayı, yani, dua kendi kendini kaldırmadığından, anladım ki, duanın neticesi uhrevîdir, HAŞİYE-1 kendisi de bir nevi ibadettir ve hastalıkla aczini anlayıp dergâh-ı İlâhiyeye iltica eder. Onun için, otuz senedir şifa duasını ettiğim halde duam zâhirî kabul olmadığından, duayı terk etmek kalbime gelmedi. Zira hastalık duanın vaktidir; şifa duanın neticesi değil. Belki Cenâb-ı Hakîm-i Rahîm şifa verse, fazlından verir.
Hem dua istediğimiz tarzda kabul olmazsa, makbul olmadı denilmez. Hâlık-ı Hakîm daha iyi biliyor; menfaatimize hayırlı ne ise onu verir. Bazan dünyaya ait dualarımızı, menfaatimiz için âhiretimize çevirir, öyle kabul eder.
Her ne ise, hastalık sırrıyla hulûsiyet kazanan, hususan zaaf ve aczden ve tezellül ve ihtiyaçtan gelen bir dua, kabule çok yakındır. Hastalık böyle hâlis bir duanın medarıdır. Hem dindar olan hasta, hem hastaya bakan mü’minler de bu duadan istifade etmelidirler.
ON SEKİZİNCİ DEVÂ
Ey şükrü bırakıp şekvâya giren hasta! Şekvâ bir haktan gelir. Senin bir hakkın zayi olmamış ki şekvâ ediyorsun. Belki senin üstünde hak olan çok şükürler var, yapmadın. Cenâb-ı Hakkın hakkını vermeden, haksız bir surette hak istiyorsun gibi
[NOT]Haşiye-1 Evet, bir kısım hastalık duanın sebeb-i vücudu iken, dua hastalığın ademine sebep olsa, duanın vücudu kendi ademine sebep olur; bu da olamaz.
[TR]
[/NOT][TABLE]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan, şeref ve yücelik sahibi Allah
[/TD]
[TD]Cenâb-ı Hakîm-i Rahîm: her şeyi hikmetle ve yerli yerinde yaratan, yarattıklarına sonsuz şefkat gösteren Allah
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Hâlık-ı Hakîm: her varlığı sayısız hikmetlerle yaratan Allah[/TD]
[TD]acz: güçsüzlük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]adem: yokluk[/TD]
[TD]bârekâllah: Allah hayırlı ve bereketli kılmış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dergâh-ı İlâhiye: Allah’ın yüce katı[/TD]
[TD]devâ: ilâç, çare[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dua: Allah’a yakarış[/TD]
[TD]ehemmiyetli: değerli, önemli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elem: acı, keder[/TD]
[TD]fazl: cömertlik, fazladan nimet verme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ferahlı: sevinç ve huzur veren[/TD]
[TD]gayet: çok[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haşiye: dipnot[/TD]
[TD]hulûsiyet: hâlislik, içtenlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hususan: özellikle[/TD]
[TD]hâlis: içten[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iltica etmek: sığınmak[/TD]
[TD]insaniyet: insanlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl-i hürmet: tam bir saygı[/TD]
[TD]kulunç: özellikle omuzlarda olan şiddetli ağrı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]makbul: kabul edilen[/TD]
[TD]makbuliyet: kabul edilmiş olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maşaallah: Allah dilemiş ve ne güzel yaratmış[/TD]
[TD]medar: dayanak noktası, kaynak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]melâike: melekler[/TD]
[TD]menfaat: fayda, yarar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]merhamet: acıma, şefkat[/TD]
[TD]mukabele etmek: karşılık vermek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukabil: karşılık[/TD]
[TD]mü’min: Allah’a ve Ondan gelen herşeye inanan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nevi: çeşit, tür[/TD]
[TD]sebeb-i vücud: varlık sebebi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]surette: şekilde[/TD]
[TD]tezahür etmek: görünmek, ortaya çıkmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tezellül: kendisini çok küçük görme[/TD]
[TD]uhrevî: ahirete ait[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ulviyet: yücelik[/TD]
[TD]vaziyet: hâl, durum[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vefâdâr: vefâlı[/TD]
[TD]vücud: varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zaaf: zayıflık[/TD]
[TD]zayi olmak: kaybolup gitmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zira: çünkü[/TD]
[TD]zâhirî: dış görünüşte[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âhiret: öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat[/TD]
[TD]şefkat: içten ve karşılık beklemeden duyulan merhamet, sevgi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şefkat-i ferzendâne: evlâda yakışır sûrette şefkat gösterme[/TD]
[TD]şekvâ: şikâyet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şifa: iyileşme, sağlıklı olma[/TD]
[TD]şükür: Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.