- Bu konu 75 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
10 Kasım 2011: 17:22 #799580
Anonim
حَتّٰى كَأَنَّ اْلاِنْسَانَ الْمُؤْمِنَ لَهُ عُمْرٌ مَعْنَوِىٌّ يَمْتَدُّ مِنْ أَوَّلِ الدُّنيَا إِلٰى اٰخِرِهَا، يَسْتَمِدُّ ذٰلِكَ الْعُمْرُ مِنْ نُورِ حَيَاةٍ مُمْتَدَّةٍ مِنْ اْلأَزَلِ اِلَى اْلأَبَدِ.
وَحَتىّٰ إنَّ اْلإِنسَانَ بِسِرّ تَنْوِيرِ اْلاِيمَانِ لِجِهَاتِهِ يَخْرُجُ عَنْ مَضِيقِ الزَّمَانِ الْحَاضِرِ وَالْمَكَانِ الضَّيِّقِ اِلَى سَاحَةِ وُسْعَةِ الْعَالَمِ، وَيَصِيرُ الْعَالَمُ كَبَيْتِهِ، وَالْمَاضِى وَالْمُسْتَقْبَلُ زَمَانَاً حَاضِراً لِرُوحِهِ وَقَلْبِهِ. وَهٰكَذَا فَقِسْ…
النُقطة الثالثة
اَلْحَمْدُ ِللهِ عَلَى اْلاِيمَانِ الْحَاوِى لِنُقْطَتَىِ اْلاِسْتِنَادِ وَاْلاِسْتِمْدَادِ.
نَعَمْ، بِسِرِّ غَايَةِ عَجْزِ الْبَشَرِ وَكَثْرَةِ أَعْدَائِهِ يَحْتَاجُ الْبَشَرُ أَشَدَّ اِحْتِيَاجٍ إِلٰى نُقْطَةِ اِسْتِنَادٍ يَلْتَجِئُ إِلَيْهِ لِدَفْعِ أَعْدَآئِهِ الْغَيْرِِ الْمَحْدُودَةِ، وَبِغَايَةِ فَقْرِ اْلاِنْسَانِ مَعَ غَايَةِ كَثْرَةِ حَاجَاتِهِ وَاٰمَالِهِ يَحْتَاجُ أَشَدَّ اِحْتِيَاجٍ اِلٰى نُقْطَةِ اِسْتِمْدَادٍ يَسْتَمِدُّ مِنْهَا، وَيَسْأَلُ حَاجَاتِهِ بِهَا.
فَاْلاِيمَانُ بِِاللهِ هِىَ نُقْطَةُ اِسْتِنَادٍ لِفِطْرَةِ الْبَشَرِ. وَاْلاِيمَانُ بِاْلآخِرَةِ هُوَ نُقْطَةُ اِسْتِمْدَادٍ لِوِجْدَانِهِ. فَمَنْ لَمْ يَعْرِفْ هَاتَيْنِ النُّقْطَتَيْنِ يَتَوَحَّشُ عَلَيْهِ قَلْبُهُ وَرُوحُهُ، وَيُعَذِّبهُ وِجْدَانُهُ دآئِماً.1
[NOT]Dipnot-1
Hattâ mü’min olan bir insanın dünyanın kuruluşundan sonuna kadar uzanan mânevî bir ömrü vardır. Ve insanın bu mânevî ömrü, ezelden ebede uzanan bir hayat nurundan medet ve yardım alır.
Ve kezâ cihât-ı sitteyi tenvir eden iman sayesinde, insanın şu dar zaman ve mekânı geniş ve rahat bir âleme inkılâp eder. Bu büyük âlem bir insanın hanesi gibi olur ve mâzi, müstakbel zamanları, insanın ruhuna, kalbine bir zaman-ı hal hükmünde olur. Aralarında uzaklık kalkıyor.
Üçüncü nokta
İmanın istinad ve istimdat noktalarını hâvi olmasından, “Elhamdü lillâh” demesi iktiza eder.
Evet, nev-i beşer, aczi ve düşmanların kesreti dolayısıyla dayanacak bir nokta-i istinada muhtaçtır ki, düşmanlarını def için o noktaya iltica etsin. Ve kezâ, kesret-i hâcât ve şiddet-i fakr dolayısıyla da istimdat edecek bir nokta-i istimdada muhtaçtır ki, onun yardımıyla ihtiyaçlarını def etsin.
Ey insan! Senin nokta-i istinadın ancak ve ancak Allah’a olan imandır. Ruhuna, vicdanına nokta-i istimdat ise ancak âhirete olan imandır. Binaenaleyh, bu her iki noktadan haberi olmayan bir insanın kalbi, ruhu tevahhuş eder, vicdanı daima muazzep olur.
[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Elhamdü lillâh: “ezelden ebede her türlü hamd ve övgü Allah’a mahsustur” [/TD]
[TD]acz: acizlik, güçsüzlük [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[TD]cihât-ı sitte: altı yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]def etmek: gidermek, uzaklaştırmak[/TD]
[TD]ebed: sonsuz [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ezel: başlangıcı olmayan [/TD]
[TD]hane: ev[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâvi: ihtiva eden, içine alan[/TD]
[TD]iktiza etmek: gerektirmek [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iltica etmek: sığınmak[/TD]
[TD]iman: Allah’a inanma [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkılâp etme: değişme, dönüşme[/TD]
[TD]istimdat: yardım dileme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istinad etme: dayanma [/TD]
[TD]kesret: çokluk [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kesret-i hâcât: ihtiyaçların çokluğu [/TD]
[TD]kezâ: bunun gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medet: yardım[/TD]
[TD]muazzep: eziyet çeken, sıkıntı gören[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâzi: geçmiş zaman[/TD]
[TD]mü’min: Allah’a inanan [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müstakbel: gelecek zaman [/TD]
[TD]nev-i beşer: insanlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nokta-i istimdad: yardım alma noktası[/TD]
[TD]nokta-i istinad: dayanak noktası [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tenvir etmek: aydınlatmak, nurlandırmak [/TD]
[TD]tevahhuş etme: korkma, ürküntü duyma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zaman-ı hal: şimdiki zaman[/TD]
[TD]âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem: dünya, evren [/TD]
[TD]şiddet-i fakr: şiddetli fakirlik [/TD]
[/TR]
[/TABLE]
10 Kasım 2011: 17:26 #799581Anonim
وَمَنْ اِسْتَنَدَ بِاْلاِيمَانِ إِلٰى النُّقْطَةِ اْلاُولىٰ، وَاسْتَمَدَّ مِنَ النُّقْطَةِ الثَّانِيَةِ أَحَسَّ مِنْ أَعْمَاقِ رُوحِهِ لَذَائِذَ مَعْنَويَّةً وَأُنْسِيَةً مُسَلِّيَةً وَاِعْتِمَاداً يَطْمَئِنُّ بِهَا وِجْدَانُهُ.
اَلنُّقْطَةُ الرَّابِعَةُ
اَلْحَمْدُ ِللهِ عَلٰى نُورِ اْلاِيمَانِ الْمُزِيلِ لِلآلآمِ عَنِ اللَّذَائِذِ الْمَشْرُوعَةِ بِإِرَاءَةِ دَوَرَانِ اْلاَمْثَالِ،
وَالْمُدِيمِ لِلنِّعَمِ بِإِرَاءَةِ شَجَرَةِ اْلإِنْعَامِ،
وَالْمُزِيلِ آلاَمَ الْفِرَاقِ بِإِرَاءَةِ لَذَّةِ تَجَدُّدِ اْلاَمْثَالِ. يَعْنِى أَنَّ فِى كُلِّ لَذَّةٍ آلاَماً تَنْشَأُ مِنْ زَوَالِهَا. فَبِنُورِ اْلاِيمَانِ يَزُولُ الزَّوَالُ، وَيَنْقَلِبُ اِلٰى تَجَدُّدِ اْلاَمْثَالِ. وَفِى التَّجَدُّدِ لَذَّةٌ أُخْرىٰ. فَكَمَا أَنَّ الثَّمَرَةَ إِذَا لَمْ تُعْرَفْ شَجَرَتُهَا تَنْحَصِرُ النِّعْمَةُ فِى تِلْكَ الثَّمَرَةِ. فَتَزُولُ بِأكَْلِهَا. وَتُورِثُ تَأسُّفاً عَلى فَقْدِهَا. وإذا عُرِفَتْ شَجَرَتُهَا وَشُوهِدَتْ، يَزُولُ اْلاَلمُ فِى زَوَالِهَا لِبَقَاءِ شَجَرَتِهَا الْحَاضِرَةِ، وَتَبْدِيلِ الثَّمَرَةِ الْفَانِيَةِ بِأَمْثاَلِهَا.
وَكَذَا إِنَّ مِنْ أَشَدِّ حَالاَتِ رُوحِ الْبَشَرِ هِىَ التَّأَلمَاتُ النَّاشِئَةُ مِنَ الْفِرَاقَاتِ. فَبِنُورِ اْلاِيمَانِ تَفْتَرِقُ الْفِرَاقَاتُ وَتَنْعَدِمُ. بَلْ تَنْقَلِبُ بِتَجَدُّدِ اْلاَمْثَالِ الَّذِى فِيهِ لَذَّة ٌ أُخْرٰى إِذْ [كُلُّ جَدِيدٍ لَذِيذٌ].1
[NOT]Dipnot-1
Lâkin, birinci noktaya istinad ve ikincisinden de istimdat eden adam, kalben ve ruhen pek çok zevk ve lezzetleri, ünsiyetleri hisseder ki, hem mütesellî, hem vicdanı mutmain olur.Dördüncü nokta
İman nuru, lezâiz-i meşrûanın zevâle başladıkları zaman hasıl olan elemleri, emsalinin vücut ve gelmekte olduklarını göstermekle izale eder.
Ve kezâ, nimetlerin devam edip tenakus etmemesini, nimetlerin menbaını göstermekle temin eder.
Ve kezâ, firak ve ayrılmaların elemlerini, teceddüd-ü emsalinin lezzetini göstermekle izale eder. Yani zeval düşüncesiyle bir lezzette çok elemler olur ki, iman o elemleri teceddüd-ü emsaliyle ihtar ve izale eder. Maahâzâ, lezzetlerin teceddüdünde de başka lezzetler vardır. Evet, bir semerenin şeceresi olmasa, o semerede münhasır kalan lezzet, onun yemesiyle zâil olur ve zevâli de mûcib-i teessür olur. Fakat o semerenin şeceresi mâruf ise, o semerenin zevâlinden elem hasıl olmuyor; çünkü yerine gelen var. Ve aynı zamanda, teceddüd haddizâtında bir lezzettir.
Ve kezâ ruh-u beşeri en ziyade sıkan, ayrılmalardan neş’et eden elemlerdir. Nur-u iman o elemleri teceddüd-ü emsal ve tahaddüs-ü visâl ümidiyle izale eder.
[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]elem: acı, keder, sıkıntı
[/TD]
[TD]emsal: benzer
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]firak: ayrılık
[/TD]
[TD]haddizâtında: aslında, yaratılışında
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hasıl olan: meydana gelen
[/TD]
[TD]hasıl olmak: meydana gelmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtar: hatırlatma
[/TD]
[TD]iman: Allah’a inanma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istimdat: yardım dileme
[/TD]
[TD]istinad etmek: dayanmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]izale etme: giderme
[/TD]
[TD]kezâ: bunun gibi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lezâiz-i meşrûa: İslâmın izin verdiği helâl lezzetler
[/TD]
[TD]lâkin: ama, fakat
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maahâzâ: bununla beraber
[/TD]
[TD]menba: kaynak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mutmain: şüphesiz, tam kanaatle inanma
[/TD]
[TD]mâruf: bilinen, belli
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mûcib-i teessür: üzüntü verici
[/TD]
[TD]münhasır: ait, sınırlı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütesellî: tesellî bulan
[/TD]
[TD]neş’et eden: doğan, meydana gelen
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nimet: iyilik, lütuf, ihsan
[/TD]
[TD]nur-u iman: iman ışığı, aydınlığı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ruh-u beşer: insan ruhu
[/TD]
[TD]semere: meyve
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahaddüs-ü visâl: her ayrılıktan sonra kavuşmanın olması
[/TD]
[TD]teceddüd: yenileme
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teceddüd-ü emsal: benzerleriyle yenilenme
[/TD]
[TD]temin etmek: sağlamak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tenakus: eksilme, noksanlaşma
[/TD]
[TD]zevâl: geçip gitme, kaybolma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziyade: çok, fazla
[/TD]
[TD]zâil olma: kaybolma, geçip gitme
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ünsiyet etmek: alışmak
[/TD]
[TD]şecere: ağaç
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
10 Kasım 2011: 17:31 #799582Anonim
اَلنُّقْطَةُ الْخَامِسَةُ
اَلْحَمْدُ ِللهِ عَلٰى نُورِ اْلاِيمَانِ الَّذِى يُصَوِّرُ مَا يُتَوَهَّمُ أَعْدآءً وَاَجَانِبَ وَاَمْوَاتاً مُوحِشِينَ، وَاَيْتاَماً بَاكِينَ مِنَ الْمَوْجُودَاتِ، أَحْباَباً وَإِخْوَاناً وَأَحْياَءً مُونِسِينَ، وَعِبَاداً مُسَبِّحِينَ ذَاكِرِينَ.
يَعْنِى أَنَّ نَظَرَ الْغَفْلَةِ يَرٰى مَوْجُودَاتِ الْعَالَمِ مُضِرِّينَ كَاْلاَعْدَاءِ وَيَتَوَحَّشُ مِنْ كُلِّ شَىْءٍ، وَيَرٰى اْلاَشْيآءَ كَاْلاَجَانِبِ. إِذْ فِى نَظَرِ الضَّلاَلَةِ تَنْقَطِعُ عَلاَقَةُ اْلاُخُوَّةِ فِى كُلِّ اْلاَزْمِنَةِ الْمَاضِيَةِ وَاْلاِسْتِقْبَالِيَّةِ. وَمَا اُخُوَّتُهُ وَعَلاَقَتُهُ إِلاَّ فِى زَمَانٍ حَاضِرٍ صَغِيرٍ قَلِيلٍ. فَاُخُوَّةُ أَهْلِ الضَّلاَلةِ كَدَقِيَقَةٍ فِى اُلوفِ سَنَةٍ مِنَ اْلاَجْنَبِيَّةِ. وَاُخُوَّةُ أَهْلِ اْلاِيمَانِ تَمْتَدُّ مِنْ مَبْدَإِ الْمَاضِى إِلٰى مُنْتَهٰى اْلاِسْتِقبَالِ.
وَاِنَّ نَظَرَ الضَّلاَلةِ يَرٰى أَجْرَامَ الْكَائِنَاتِ أَمْوَاتاً مُوحِشِينَ. وَنَظَرَ اْلاِيمَانِ يُشَاهِدُ اُولٰئِكَ اْلاَجْرَامَ أَحْياَءً مُونِسِينَ يَتَكَلَّمُ كُلُّ جِرْمٍ بِلِسَانِ حَالِهِ بِتَسْبِيحَاتِ فَاطِرِهِ. فَلَهَا رُوحٌ وَحَيَاةٌ مِنْ هٰذِهِ الْجِهَةِ. فَلاَ تَكُونُ مُوحِشاً مُدْهِشاً، بَلْ اَنِيساً مُونِساً.
وَاَنَّ نَظَرَ الضَّلاَلةِ يَرٰى ذَوِى الْحَياَةِ الْعَاجِزِينَ عَنْ مَطَالِبِهِمْ لَيْسَ لَهُمْ حَامٍ مُتَوَدِّدٌ وَصَاحِبٌ مُتَعَهِّدٌ. كَأَنهاَ أَيْتاَمٌ يَبْكُونَ مِنْ عَجْزِهِمْ وَحُزْنِهِمْ وَيَأْسِهِمْ. وَنَظَرُ اْلاِيمَانِ يَقُولُ: إِنَّ ذَوِى الْحَياَةِ لَيْسُوا أَيْتَاماً بَاكِينَ، بَلْ هُمْ عِبَادٌ مُكَلَّفُونَ وَمَأْمُورُونَ مُوَظَّفُونَ وَذَاكِرُونَ مُسَبِّحُونَ.1
[NOT]
Dipnot-1
[TR]
Beşinci nokta:
İnsan şu mevcudatta kendisine düşman ve ecnebî tevehhüm ettiği veya ölüler, yetimler gibi hayatsız perişan vehmettiği şeyleri nur-u iman, ahbap ve kardeş sıfatıyla gösterir ve hayattar tesbihhân şeklinde irâe eder.
Yani, gafletle bakan adam, âlemin mevcudâtını düşman gibi muzır telâkki ederek tevahhuş eder. Ve eşyayı ecnebîler gibi görür. Çünkü, dalâlet nazarında mâzi ve istikbâl zamanlarındaki eşya arasında uhuvvet, kardeşlik rabıtası ve bağlanış yoktur. Ancak eşya arasında küçük, cüz’î bir alâka olur. Binaenaleyh, ehl-i dalâletin yekdiğerine olan uhuvvetleri, binler senelik uzun bir zamanda bir dakika kadardır.
Ve kezâ, iman nazarında bütün ecrâmı, hayattar ve birbirine ünsiyetli olduklarını görüyor. Ve her bir cirmin lisan-ı haliyle Hâlıkına tesbihat yapmakta olduğunu gösteriyor. İşte, bu itibarla, bütün ecramın kendilerine göre bir nevi hayat ve ruhları vardır. Binaenaleyh imanın şu görüşüne nazaran o ecramda dehşet, vahşet yoktur, ünsiyet ve muhabbet vardır.
Dalâlet nazarı, matluplarını tahsil etmekten âciz olan insanların sahipsiz, hâmîsiz olduklarını telâkki eder ve hüzün, keder, aczlerinden dolayı ağlayan yetimler gibi zanneder. İman nazarı ise, canlı mahlûkata, ağlar yetimler gibi değil, ancak mükellef memur, muvazzaf zâkir ve tesbihhân ibâd sıfatıyla bakar.
[/NOT]
[TABLE]
[TD]Hâlık: herşeyi yaratan Allah
[/TD]
[TD]acz: acizlik, güçsüzlük
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ahbap: dostlar, sevgililer
[/TD]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cirm: büyüklük
[/TD]
[TD]cüz’î: ferdî, küçük
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dalâlet: hak yoldan ayrılma
[/TD]
[TD]ecnebî: yabancı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ecram: gök cisimleri
[/TD]
[TD]ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapan kimseler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gaflet: âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli, umursamazlık
[/TD]
[TD]hayattar: canlı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâmî: koruyucu, sahip çıkan
[/TD]
[TD]ibâd: kullar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irâe eden: gösteren
[/TD]
[TD]istikbâl: gelecek zaman
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lisan-ı hal: hal ve beden dili
[/TD]
[TD]mahlûkat: yaratıklar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]matlup: istenen, talep edilen
[/TD]
[TD]mazi: geçmiş
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar
[/TD]
[TD]muvazzaf: görevli
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muzır: zararlı şeyler
[/TD]
[TD]mükellef: yükümlü
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar: bakış, görüş
[/TD]
[TD]nazaran: –göre
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nur-u iman: iman ışığı, aydınlığı
[/TD]
[TD]rabıta: bağ, ilgi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]telâkki: anlama, kabul etme
[/TD]
[TD]tesbihat: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tesbihhân: tesbih eden
[/TD]
[TD]tevahhuş: korkma, ürküntü duyma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevehhüm etmek: kuruntuya düşme
[/TD]
[TD]uhuvvet: kardeşlik
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vahşet: ürküntü, korku
[/TD]
[TD]vehmetmek: kuruntu yapmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]yekdiğer: bir diğer şey
[/TD]
[TD]yetim: babası ölmüş olan çocuk, tek, yalnız
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zâkir: zikreden
[/TD]
[TD]ünsiyet: dostluk, yakınlık
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
10 Kasım 2011: 17:49 #799583Anonim
اَلنُّقْطَةُ السَّادِسَةُ
اَلْحَمْدُ ِللهِ عَلٰى نُورِ اْلاِيمَانِ الْمُصَوِّرِ لِلدَّارَينِ كَسُفْرَتَيْنِ مَمْلُوءَتَيْنِ مِنَ النِّعَمِ يَسْتَفِيدُ مِنْهُمَا الْمُؤْمِنُ بِيَدِ اْلاِيمَانِ بِأَنْوَاعِ حَوَاسِّهِ الظَّاهِرَةِ وَالْبَاطِنَةِ، وَاَقْسَامِِ لَطَائِفِهِ الْمَعْنَويَّةِ وَالرُّوحِيَّةِ الْمُنْكَشِفَةِ بِضِيَاءِ اْلاِيمَانِ. نَعَمْ: إنَّ فِى نَظَرِ الضَّلاَلةِ تَتَصَاغَرُ دَائِرَةُ اِسْتِفَادَةِ ذَوِى الْحَياَةِ اِلٰى دَائِرَةِ لَذَائِذِهِ الْمَادِّيَّةِ الْمُنَغَّصَةِ بِزَوَالِهَا.
وَبِنُورِ اْلاِيمَانِ تَتَوَسَّعُ دَائِرَةُ اْلاِسْتِفَادَةِ اِلٰى دآئِرَةِ تُحِيطُ بِالسَّمٰواتِ وَاْلاَرْضِ بَلْ بِالدُّنْياَ وَاْلآخِرَةِ. فَالْمُؤْمِنُ يَرٰى الشَّمْسَ كَسِرَاجٍ فِى بَيْتِهِ وَرَفِيقاً فِى وَظِيفَتِهِ وَأنِيسساً فِى سَفَرِهِ؛ وَتَكُونُ الشَّمْسُ نِعْمَةً مِنْ نِعْمَةٍ. وَمَنْ تَكُونُ الشَّمْسُ نِعْمَةً لَهُ؛ تَكُونُ دَائِرَةُ اِسْتِفَادَتِهِ وَسُفْرَةُ نِعْمَتِهِ اَوْسَعَ مِنَ السَّمٰواتِ.
فَالْقُرْآنُ الْمُعْجِزُ الْبَيَانِ بِاَمْثَالِ [وَسَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ]1 [وَسَخَّرَ لَكُمْ مَا فِى اْلاَرْضِ]2 يُشِيرُ بِبَلاَغَتِهِ إِلٰى هٰذِهِ اْلإِحْسَانَاتِ الْخَارِقَةِ النَّاشِئَةِ مِنَ اْلاِيمَانِ.
اَلنُّقْطَةُ السَّابِعَة
اَلْحَمْدُ ِللهِ عَلَى اللهِ. فَوُجُودُ الْوَاجِبِ الْوُجوُدِ نِعْمَة ٌ لَيْسَتْ فَوْقهَا نِعْمَةٌ لِكُلِّ أَحَدٍ ولِكُلِّ مَوْجُودٍ. وَهٰذِهِ النِّعْمَةُ تَتََضَمَّنُ أَنْوَاعَ نِعَمٍ لاَ نِهَايَةَ لَهَا، وَأَجْنَاسِ إِحْسَانَاتٍ لاَ غَايَةَ لَهَا، وَأَصْنَافَ عَطِيَّاتٍ لاَ حَدَّ لَهَا.3
[NOT]Dipnot-1 İbrahim Sûresi, 14:33.
Dipnot-2 Hac Sûresi, 22:65.
Dipnot-3Altıncı noktaNur-u iman, dünya ve âhiret âlemlerini çeşit çeşit nimetlere mazhar iki sofra ile tasvir eder ki, mü’min olan kimse iman eliyle ve zâhirî, bâtınî duygularıyla ve mânevî, ruhî olan letaifiyle o sofralardan istifade ediyor. Dalâlet nazarında ise, zevilhayatın daire-i istifadesi küçülür, maddî lezzetlere münhasırdır.
İman nazarında, semâvât ve arzı ihâta eden bir daire kadar tevessü eder. Evet, bir mü’min, güneşi kendi hanesinin damında asılmış bir lüküs, kameri bir idare lâmbası addedebilir. Bu itibarla şems, kamer, kendisine bir nimet olur. Binaenaleyh mü’min olan zâtın daire-i istifadesi semâvâttan daha geniş olur.
Evet, Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan “Güneşi ve ayı da sizin hizmetinize verdi.” (İbrahim Sûresi, 14:33); “Yerde olanları da sizin hizmetinize vermiştir.” (Hac Sûresi, 22:65) âyetlerin belâgatı ile, imandan neş’et eden şu harika ihsanlara, in’âmlara işaret ediyor.Yedinci nokta
Nur-u iman ile bilinir ki, Allah’ın varlığı bütün nimetlerin fevkinde öyle büyük bir nimettir ki, sonsuz nimetlerin envâını, nihayetsiz ihsanların cinslerini, sayısız atiyyelerin sınıflarını hâvi bir menba, bir kaynaktır.[/NOT]
[TR]
[TABLE]
[TD]Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmaktan akılları âciz bırakan Kur’ân-ı Kerim [/TD]
[TD]addetmek: saymak [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]arz: yeryüzü[/TD]
[TD]atiyye: verilen, nimet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]belâgat: maksada ve hale uygun düzgün ve güzel söz söyleme [/TD]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bâtınî: görünmeyen, iç [/TD]
[TD]cins: tür [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]daire-i istifade: yararlanma alanı[/TD]
[TD]dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dam: tavan[/TD]
[TD]envâ: neviler, türler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fevkinde: üstünde[/TD]
[TD]hane: ev[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâvi: içine alan[/TD]
[TD]ihsan: bağış, iyilik, lütuf [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihâta etmek: içine almak, kuşatmak[/TD]
[TD]iman: inanma [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]in’âm: nimetlendirme [/TD]
[TD]istifade: faydalanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kamer: ay[/TD]
[TD]letaif: lâtifeler, duyular [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lüküs: eskiden kullanılan hava basınçlı bir aydınlatma aracı[/TD]
[TD]mazhar: bir nimeti üzerinde bulunduran [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]menba: kaynak[/TD]
[TD]mü’min: Allah’a inanan [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münhasır: ait[/TD]
[TD]nazar: bakış, görüş [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]neş’et etmek: kaynaklanmak [/TD]
[TD]nihayetsiz: sınırsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nimet: iyilik, lütuf, ihsan [/TD]
[TD]nur-u iman: iman ışığı, aydınlığı [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ruhî: ruha ait [/TD]
[TD]semâvât: gökler [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sonsuz: sonu olmayan[/TD]
[TD]tasvir etme: anlatma, ifade etme [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevessü etmek: genişlemek[/TD]
[TD]zahirî: görünürde olan [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zevilhayat: canlılar [/TD]
[TD]âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem: dünya, evren [/TD]
[TD]âyet: Kur’an’ın her bir cümlesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şems: güneş[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
10 Kasım 2011: 17:51 #799584Anonim
قَدْ اُشِيرَ اِلٰى قِسْمٍ مِنْهاَ فِى اَجْزَاءِ [رِسَالَةِ النُّورِ] وَبِالْخَاصَّةِ (فِى الْمَوْقِفِ الثَّالِثِ مِنَ الرِّسَالَةِ الثَّانِيَةِ وَالثَّلاَثِينَ). وَكُلُّ الرَّسَائِلِ الْباَحِثَةِ عَنِ اْلاِيمَانِ بِاللهِ مِنْ أَجْزَاءِ رِسَالَةِ النُّورِ تَكْشِفُ الْحِجَابَ عَنْ وَجْهِ هٰذِهِ النِّعْمَةِ. فَإِكْتِفَاءً بِهَا نَقْتَصِرُ هُناَ.
اَلْحَمْدُ ِللهِ عَلٰى رَحْمَانِيَّتِهِ تَعَالٰى اَلتِى تَتَضَمَّنُ نِعَماً بِعَدَدِ مَنْ تَعَلَّقَ بِهِ الرَّحْمَةُ مِنْ ذَوِى الْحَََياَةِ. إِذْ فِى فِطْرَةِ اْلاِنْسَانِ بِسِرِّ جَامِعِيَّتِهِ عَلاَقاَتٌ بِكُلِّ ذَوِى الْحَياَةِ تَحْصُلُ لَهُ سَعَادَة ٌ مَعْنَويَّةٌ بِسَبَبِ سَعَادَاتِهِمْ. وَفِى فِطْرَتِهِ تَأَثرٌ بِآلاَمِهِمْ. فَالنِّعْمَةُ عَلَيْهِمْ تَكُونُ نَوْعَ نِعْمَةٍ لِذَلِكَ اْلاِنْسَانِ. وَالْحَمْدُ ِللهِ عَلٰى رَحِيمِيَّتِهِ تَعَالٰى بِعَدَدِ اْلاَطْفَالِ الْمُنْعَمِ عَلَيْهِمْ بِشَفَقَاتِ وَالِدَاتِهِمْ. إِذْ كَمَا أَنَّ كُلَّ مَنْ لَهُ فِطْرَةٌ سَلِيمَةٌ يَتَأَلمُ وَيَتَوَجَّعُ مِنْ بُكَاءِ طِفْلٍ جَائِعٍ لاَ وَالِدَةَ لَهُ؛ كَذَلِكَ يَتَنَعَّمُ بِتَعَطُّفِ الْوَالِدَاتِ عَلٰى أَطْفَالِهَا. اَلْحَمْدُ ِللهِ عَلٰى حَكِيمِيَّتِهِ تَعَالٰى بِعَدَدِ دَقَائِقِ جَمِيعِ أَنْوَاعِ حِِكْمَتِهِ فِى الْكَائِنَاتِ. إِذْ كَمَا تَتَنَعَّمُ نَفْسُ اْلإِنْسَانِ بِجَلَوَاتِ رَحْمَانِيَّتِهِ، وَيَتَنَعَّمُ قَلْبُ اْلاِنْسَانِ بِتَجَلِّياَتِ رَحِيمِيَّتِهِ؛ كَذَلِكَ يَتَلَذَّذُ عَقْلُ اْلاِنْسَانِ بِلَطَائِفِ حِكْمَتِهِ.1
[NOT]Dipnot-1
Binaenaleyh, zerrât-ı âlemin adedince iman nimetlerine hamd ü senâ etmek bir borçtur. Risale-i Nur’un eczasında bir kısmına işaretler yapılmıştır. Maahâzâ, iman-ı billâhdan bahseden Risale-i Nur’un cüzleri, bu nimetten perdeyi kaldırarak gösteriyor.
“Elhamdü lillâh” lâm-ı istiğrakla işaret ettiği umum hamdlerle hamd edilmesi lâzım olan nimetlerden birisi de, Rahmâniyet nimetidir. Evet, Rahmâniyet, zevilhayattan rahmete mazhar olanların sayısınca nimetleri tazammun etmiştir. Çünkü bilhassa insan, her bir zîhayatla alâkadardır. Bu itibarla insan her zîhayatın saadetiyle saidleşir ve elemleriyle müteessir olur. Öyleyse, herhangi bir fertte bulunan bir nimet, arkadaşlarına da bir nimettir. Ve kezâ, validelerin şefkatleriyle nimetlenen çocukların sayısınca nimetleri tazammun edip ona göre hamdlere, senâlara kesb-i istihkak edenlerden birisi de rahîmiyettir. Evet, annesiz aç bir çocuğun ağlamasından müteessir ve acıyan bir vicdan sahibi, elbette validelerin çocuklarına olan şefkatlerinden zevk alır, memnun ve mahzuz olur. İşte, bu gibi zevkler birer nimettir, hamd ve şükürler ister. Ve kezâ, kâinatta mündemiç hikmetlerin bütün envâ ve efradı adedince hamd ve şükürleri iktiza edenlerden birisi de hakîmiyettir. Zira insanın nefsi, Rahmâniyetin cilveleriyle, kalbi de Rahîmiyetin tecelliyatıyla nimetlendikleri gibi, insanın aklı da hakîmiyetin letaifiyle zevk alır, telezzüz eder. İşte, bu itibarla ağız dolusu ile “Elhamdü lillâh” söylemekle hamd ü senâları istilzam eder.[/NOT]
[TR]
[TABLE]
[TD]Rahmâniyet: Allah’ın bütün varlıkları kaplayan merhamet ediciliği
[/TD]
[TD]alâkadar olmak: alakalı, bağlantılı olmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilhassa: özellikle
[/TD]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve: görüntü, akis
[/TD]
[TD]cüz: bölüm, kısım
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ecza: parçalar, bölümler
[/TD]
[TD]efrad: fertler, bireyler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elem: keder, üzüntü
[/TD]
[TD]elhamdü lillâh: “ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet Allah’a mahsustur”
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]envâ: türler, çeşitler
[/TD]
[TD]fert: kişi, şahıs
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakîmiyet: herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yapma
[/TD]
[TD]hamd ü sena etmek: hamd edip övmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hamd ü senâ: Cenab-ı Hakka şükür ve övgüde bulunma
[/TD]
[TD]hikmet: sebep, ince sır
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktiza etmek: gerektirmek
[/TD]
[TD]iman: Allah’a inanma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iman-ı billâh: Allah’a iman
[/TD]
[TD]istilzam etmek: gerektirmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kesb-i istihkak etmek: hak kazanma, lâyık olma
[/TD]
[TD]kezâ: bunun gibi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]letaif: lâtifeler, duyular
[/TD]
[TD]lâm-ı istiğrak: Arapça, başına geldiği kelimeyi umûmileştiren “lâm”
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maahâzâ: bununla beraber, bununla birlikte
[/TD]
[TD]mahzuz olmak: hazzetmek, hoşlanmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazhar olmak: erişmek
[/TD]
[TD]mündemiç: içinde olan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müteessir olmak: üzülmek
[/TD]
[TD]nefs: kişinin kendisi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nimet: iyilik, lütuf
[/TD]
[TD]rahmet: şefkat ve merhamet
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rahîmiyet: Allah’ın sonsuz merhamet ediciliği
[/TD]
[TD]saadet: mutluluk
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saidleşmek: mutlu olmak, sevinmek
[/TD]
[TD]senâ: övgü
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tazammun etmek: içine almak, kapsamak
[/TD]
[TD]tecelliyât: görünümler, yansımalar, İlâhî isimlerin varlıklarda eserini göstermesi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]telezzüz etmek: lezzet almak
[/TD]
[TD]umum: bütün
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]valide: anne
[/TD]
[TD]vicdan: insanın içinde bulunan ve iyiyi kötüden ayırabilen his
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zerrât-ı âlem: evrendeki zerreler
[/TD]
[TD]zevilhayat: hayat sahibi, canlı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîhayat: canlı, hayat sahibi
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
10 Kasım 2011: 17:55 #799585Anonim
اَلْحَمْدُ ِللهِ عَلٰى حَفِيظِيَّتِهِ تَعَالٰى بِعَدَدِ تَجَلِّياَتِ اِسْمِهِ [الْوَارِثِ]، وَبِعَدَدِ جَمِيعِ مَا بَقِىَ بَعْدَ فَوَاتِ اُصُولِهَا وَآبآئِهَا وَصَوَاحِبِهَا، وَبِعَدَدِ مَوجُودَاتِ دَارِ اْلآخِرَةِ، وَبِعَدَدِ آمَالِ الْبَشَرِ الْمَحْفُوظَةِ ِلاَجْلِ الْمُكَافَأَةِ اْلاُخْرَوِيَّةِ. إِذْ دَوَامُ النِّعْمَةِ اَعْظَمُ نِعْمَةً مِنْ نَفسِ النِّعْمَةِ؛ وَبَقَاءُ اللَّذَّةِ لَذَّةٌ أَعْلٰى لَذَّةً مِنْ نَفسِ اللَّذَّةِ؛ وَالْخُلودُ فِى الْجَنَّةِ نِعْمَةٌ فَوْقَ نَفْسِ الْجَنَّةِ. وَهَكَذَا. فَحَفِيظِيَّتُهُ تَعَالٰى تَتَضَمَّنُ نِعَماً اَكْثَرَ وَاَزْيدَ وَاَعْلٰى مِنْ جَمِيعِ النِّعَمِ عَلٰى الْمَوْجُودَاتِ فِى جَمِيعِ الْكَائِنَاتِ.
وَهٰكَذَا، فَقِسْ عَلٰى اِسْمِ [الرَّحْمٰنِ وَالرَّحِيمِ وَالْحَكِيمِ وَالْحَفِيظِ] سآئِرَ أَسْمَائِهِ الْحُسْنىٰ. فَالْحَمْدُ ِللهِ عَلٰى كُلِّ اسْمٍ مِنْ أَسْمآئِهِ تَعَالٰى حَمْداً بِلاَ نِهَايَةٍ. لِمَا أَنَّ فِى كُلِّ اسْمٍ مِنْهَا نِعَماً بِلاَ نِهَايَةٍ.
اَلْحَمْدُ ِللهِ عَلٰى الْقُرآنِ الَّذِى هُوَ تَرْجُمَانٌ لِكُلِّ مَا مَضٰى مِنْ جَمِيعِ اْلإِنْعَامَاتِ الَّتِى لاَ نِهَايَةَ لَهَا حَمْداً بِلاَ نِهَايَةٍ. اَلْحَمْدُ ِللهِ عَلٰى مُحَمَّدٍ عَليْهِ الصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ حَمْداً بِلاَ نِهَايَةٍ. إِذْ هُوَ الْوَسِيلَةُ لِلاِيمَانِ الَّذِى فِيهِ جَمِيعُ الْمَفَاتِيحِ لِجَمِيعِ خَزَائِنِ النِّعمِ الَّتِى أَشَرْناَ إِلَيْهَا فِى هٰذَا الْباَبِ الثَّانِى آنِفاً. اَلْحَمْدُ ِللهِ عَلٰى نِعْمَةِ اْلاِسْلاَمِيَّةِ الَّتِى هِىَ مَرْضِيَّاتُ رَبِّ الْعَالَمِينَ، وَفِهْرِسْتَةٌ ِلاَنْوَاعِ نِعَمِهِ الْمَادِّيةِ وَالْمَعْنَوِيَّةِ، حَمْداً بِلاَ نِهَايَةٍ.1
[NOT]Dipnot-1
Ve kezâ, Esmâ-i Hüsnâdan “Vâris” isminin tecelliyatı adedince ve babalar gibi usulün zevâlinden sonra bâki kalan fürûatın sayısınca ve âlem-i âhiretin mevcudatı adedince ve uhrevî mükâfatları almaya medar olmak üzere hıfzedilen beşerin amelleri sayısınca, sadâsı ile şu fezayı dolduracak kadar büyük bir “Elhamdü lillâh” ile hamd edilecek hafîziyet nimetidir. Çünkü, nimetin devamı, nimetin zâtından daha kıymetlidir. Lezzetin bekàsı, lezzetten daha lezizdir. Cennette devam, cennetin fevkindedir. Ve hâkeza… Binaenaleyh, Cenâb-ı Hakkın hafîziyeti tazammun ettiği nimetler, bütün kâinatta mevcut, bütün nimetlerden daha çok ve daha üstündedir. Bu itibarla dünya dolusu ile bir “Elhamdü lillâh” ister.
Şu zikredilen dört isme, bâki kalan Esmâ-i Hüsnâyı kıyas et ki, herbir isimde sonsuz nimetler bulunduğu için sonsuz hamdleri, şükürleri istilzam eder.
Ve kezâ, bütün nimet hazinelerini açmak salâhiyetinde olan, nimet-i imana vesile olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm dahi öyle bir nimettir ki, nev-i beşer ilelebed o zâtı (a.s.m.) medh ü senâ etmeye borçludur. Ve kezâ, maddî ve mânevî bütün nimetlerin envâına fihriste ve kaynak olan İslâmiyet ve Kur’ân nimeti de gayr-ı mütenâhi hamdleri bil’istihkak istilzam eder.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah
[/TD]
[TD]Esmâ-i Hüsnâ: Cenâb-ı Hakkın en güzel isimleri
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Vâris: Bâkî olan, herşeyin kendisine döneceği, varislerin en hayırlısı Allah
[/TD]
[TD]amel: iş, davranış
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bekà: devamlılık, kalıcılık
[/TD]
[TD]beşer: insan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bil’istihkak: hak etmek suretiyle
[/TD]
[TD]binaenaleyh: bundan dolayı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bâki: devamlı olan, yok olmayan
[/TD]
[TD]bâki kalan: geride kalan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elhamdü lillâh: “ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet Allah’a mahsustur”
[/TD]
[TD]envâ: türler, çeşitler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fevkinde: üstünde
[/TD]
[TD]feza: uzay
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fihriste: liste, muhteva
[/TD]
[TD]fürûat: sonraki nesiller
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayr-ı mütenâhi: sınırsız, sonsuz
[/TD]
[TD]hafîziyet: Allah’ın herşeyi koruyup saklaması
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hamd: övgü ve şükür
[/TD]
[TD]hamd etmek: şükür ve övgülerini sunmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâkeza: bunun gibi
[/TD]
[TD]hıfzedilmek: korunmak, muhafaza edilmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ilelebed: sonsuza kadar
[/TD]
[TD]istilzam etmek: gerektirmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kezâ: bunun gibi
[/TD]
[TD]kıyas etmek: karşılaştırmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]leziz: lezzetli
[/TD]
[TD]medar olmak: sebep olmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medh ü senâ etmek: överek, yüceltmek
[/TD]
[TD]mevcudat: varlıklar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcut: var
[/TD]
[TD]mükâfat: ödül
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nev-i beşer: insanlık
[/TD]
[TD]nimet: iyilik, lütuf, ihsan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nimet-i iman: iman nimeti
[/TD]
[TD]sadâ: ses
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]salâhiyet: yetki
[/TD]
[TD]tazammun etmek: içine almak, kapsamak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecelliyât: görünümler, yansımalar, İlâhî isimlerin varlıklarda eserini göstermesi
[/TD]
[TD]uhrevî: ahirete ait
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]usul: asıllar, atalar
[/TD]
[TD]zevâl: geçicilik, yokluk
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zikretmek: anmak, hatırlatmak
[/TD]
[TD]âlem-i âhiret: öldükten sonraki hayat, âhiret âlemi
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
10 Kasım 2011: 18:01 #799586Anonim
اَلنُّقْطَةُ الثَّامِنَةُ
اَلْحَمْدُ ِللهِ الَّذِى يَحْمَدُ لَهُ وَيُثنِى عَلَيْهِ بِإِظْهَارِ أَوْصَافِ جَمَالِهِ وَكَمَالِهِ، هٰذَا الْكِتَابُ الْكَبِيرُ الْمُسَمّٰى بِـ[الْكَائِنَاتِ] بِجَمِيعِ اََبْوَابِهِ وَفصُولِهَا، وَبِجَمِيعِ صَحَائِفِهِ وَسُطُورِهَا، وَبِجَمِيعِ كَلِمَاتِهِ وَحُرُوفِهَا،
كُلٌّ بِقَدَرِ نِسْبَتِهِ يَحْمَدُهُ تَعَالٰى وَيُسَبِّحُهُ بِإِظْهَارِ بَوَارِقِ اَوْصَافِ جَلاَلِ نَقَّاشِهِ اْلاَحَدِ الصَّمَدِ بِمَظْهَرِيَّةِ كُلٌّ بِقَدَرِ نِسْبَتِهِ ِلأضْوَاءِ أَوْصَافِ جَمَالِ كَاتِبِهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ، وَبِمَظْهَرِيَّةِ كُلٌ بِقَدَرِ نِسْبَتِهِ ِلأَنْوَارِ أَوْصَافِ كَمَالِ مُنْشِِئِهَا وَمُنْشِدِهَا الْقَدِيرِ الْعَلِيمِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ، وَبِمِرْآتِيَّةِ كُلٍّ بِقَدَرِ نِسْبَتِهِ ِلاَشِعَّةِ تَجَلِّياَتِ أَسْمَاءِ مَنْ لَهُ اْلاَسْمَاءُ الْحُسْنىٰ. جَلَّ جَلاَلهُ وَلاَ إِلٰهَ إِلاَّ هُوَ.1
[NOT]Dipnot-1
Sekizinci nokta
Öyle bir Allah’a hamd olsun ki, kâinat ile tâbir edilen şu kitab-ı kebîr ve onun tefsiri olan Kur’ân-ı Azîmüşşanın beyanına göre bütün babları ile fasılları ve bütün sayfaları ile satırları ve bütün kelimatı ile harfleri, o Zât-ı Akdese, sıfât-ı cemâliye ve kemâliyesini izhar ile hamd ü senâhandır. Şöyle ki:
O kitab-ı kebîrin herbir nakşı, küçük olsun, büyük olsun, karınca kaderince, Vâhid ve Samed olan Nakkaşının evsaf-ı celâliyesini izhar ile hamd-ü senâlar eder. Ve kezâ, o kitabın herbir yazısı, Rahmân ve Rahîm olan Kâtibinin evsâf-ı cemâlini göstermekle senâhan oluyor. Ve kezâ, o kitabın bütün yazıları noktaları, nakışları, Esmâ-i Hüsnânın tecelliyat ve cilvelerine mâkes ve mazhar olmak cihetiyle, o Zât-ı Akdesi takdis, tahmid, temcid ile senâhandır. Ve kezâ, o kitabın her bir nazmı, kasidesi, Kadîr, Alîm olan Nâzımını takdis ile tahmid eyler.[/NOT]
[TR]
[TABLE]
[TD]Alîm: herşeyi hakkıyla bilen, ilmi herşeyi kuşatan, sonsuz ilim sahibi Allah
[/TD]
[TD]Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Kadîr: herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah
[/TD]
[TD]Kur’ân-ı Azîmüşşan: şan ve şerefi büyük olan Kur’ân
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Kâtib: bütün varlıkları bir kitap yazar gibi, mükemmel bir şekilde yaratan Allah
[/TD]
[TD]Nakkaş: herşeyi san’atlı bir şekilde işleyen Allah
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Nâzım: nazmeden, düzenleyen, tanzim eden
[/TD]
[TD]Rahmân: rahmeti sonsuz, yaratıklarını esirgeyip koruyan, şefkat eden ve rızıklandıran Allah (r- ḥ-m)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Rahîm: rahmeti herşeyi kuşatan her bir varlığa ayrı ayrı şefkatini gösteren Allah
[/TD]
[TD]Samed: Allah’ın hiçbir şeye muhtaç olmayıp herşeyin Kendisine muhtaç olması
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Vâhid: Zâtında, sıfatlarında, isimlerinde, işlerinde ve hükümlerinde asla ortağı, benzeri ve dengi olmayan ve herşeyi birliğiyle kuşatan Allah
[/TD]
[TD]Zât-ı Akdes: bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksiklikten, benzer ve ortak edinmekten sonsuz derecede yüce olan Allah
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bab: kısım, bölüm
[/TD]
[TD]beyan: açıklama
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: yön, şekil
[/TD]
[TD]cilve: görünme, yansıma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]evsaf-ı celâliye: Cenâb-ı Allah’ın haşmetine ait vasıfları
[/TD]
[TD]evsâf-ı cemâl: Cenâb-ı Allah’ın güzelliğine ait sıfatları
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fasıl: bölüm, ara
[/TD]
[TD]hamd: övgü ve şükür
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hamd etmek: şükür ve övgülerini sunmak
[/TD]
[TD]hamd ü senâhan: Cenâb-ı Hakka şükür ve övgüde bulunan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]izhar: göstermek, ortaya çıkarmak
[/TD]
[TD]karınca kaderince: az da olsa, elden geldiği kadar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kaside: övgü şiiri
[/TD]
[TD]kelimat: kelimeler, sözler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kezâ: bunun gibi
[/TD]
[TD]kitab-ı kebîr: büyük kitap, kâinat
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren
[/TD]
[TD]makes olmak: ayna olmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazhar olmak: elde etmek, erişmek
[/TD]
[TD]nazm: kafiyeli, vezinli söz; şiir
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]senâ etmek: yüceltmek
[/TD]
[TD]senâhan: senâ eden, öven
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıfât-ı cemâliye: Cenâb-ı Hakkın güzellik sıfatları
[/TD]
[TD]sıfât-ı kemâliye: Allah’ın bütün kusur ve eksiklerden uzak olduğunu ifade eden sıfatı; mükemmellik sıfatı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahmid: Allah’ı övme ve Ona teşekkürlerini sunma
[/TD]
[TD]takdis: Allah’ı her türlü eksiklik ve çirkinlikten yüce tutma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecelliyât: görünümler, yansımalar, İlâhî isimlerin varlıklarda eserini göstermesi
[/TD]
[TD]tefsir: açıklama, yorum
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temcid: yüceltme
[/TD]
[TD]tâbir: ifade, adlandırma
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
10 Kasım 2011: 18:07 #799587Anonim
اَلنُّقْطَةُ التَّاسِعَةُ
1HAŞİYE-1اَلْحَمْدُ-مِنَ اللهِ بِاللهِ عَلَى اللهِ- ِللهِ بِعَدَدِ ضَرْبِ ذَرَّاتِ الْكَائِنَاتِ مِنْ أَوَّلِ الدُّنيَا اِلٰى آخِرِ الْخِلْقَةِ فىِ عَاشِرَاتِ دَقاَئِقِ اْلأَزْمِنَةِ مِنَ اْلأَزَلِ اِلٰى اْلأَبدِ. اَلْحَمْدُ ِللهِ عَلَى [الْحَمْدُ ِللهِ] بِدَوْرٍ دآئِرٍ فِى تَسَلْسُلٍ HAŞİYE-2 يَتَسَلْسَلُُ إِلٰى مَالاَ يَتَنَاهىٰ. اَلْحَمْدُ ِللهِ عَلٰى نِعْمَةِ الْقُرْآنِ وَاْلاِيمَانِ عَلَيَّ وَعَلٰى إِخْوَانِى بِعَدَدِ ضَرْبِ ذَرَّاتِ وُجُودِى فِى عَاشِرَاتِِ دَقَائِقِ عُمْرِى فِى الدُّنْياَ، وَبَقَائِى وَبقَائِهِمْ فِى اْلآخِرَةِ.
[سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا إِلاَّ عَلَّمْتَنَا إِنَّكَ أَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ] [اَلْحَمْدُ ِللهِ الَّذِى هَديٰنَا لِهٰذَا وَمَا كُناَّ لِنَهْتَدِىَ لَوْلاَ أَنْ هَديٰنَا اللهُ لَقَدْ جَآءَتْ رُسُلُ رَبناَ بِالْحَقِّ]. اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ حَسَنَاتِ
اُمَّتِهِ وَعَلٰى آلهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ آمِينَ. وَالْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ. 1
[NOT]
Dipnot-1
Dokuzuncu noktaHAŞİYE 1
Hamd Allah’tan gelir, Allah ile kaimdir, Allah için ve Onun vücudu sebebiyledir. Dünyanın evvelinden hilkatin âhirine kadar bütün zerrât-ı kâinatın, ezelden ebede bütün zamanlardaki dakikaların âşirelerine darbı adedince, Allah’a hamd olsun. “Elhamdü lillâh” nimeti için dahi, nâmütenâhi bir devir ve teselsülleHAŞİYE 2 Allah’a hamd olsun. Bana ve kardeşlerime ihsan ettiği Kur’ân nimeti için, zerrât-ı vücudumun, dünyadaki ömrümün dakikalarının âşireleriyle ve âhirette benim ve kardeşlerimin bekàlarıyla darbı adedince hamd olsun.
“Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın.” (Bakara Sûresi, 2:32.) “Bizi bu saâdete eriştiren Allah’a hamd olsun. Yoksa Allah hidâyet etmeseydi biz kendiliğimizden buna erişemezdik.” (A’râf Sûresi, 7:43.) Allahım, ümmetinin hasenâtı adedince, Efendimiz Muhammed’e ve âl ve ashabına salât ve selâm et. Âmin. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.
Haşiye-1
Bu gibi şifrelerin anahtarı bende yoktur ki açayım. Maahâzâ, oruçlu bir kafa, ne o şifreleri açabilir ve o darbları yapabilir. Kusura bakmayınız, bu kadarı da, ancak müellifinin mânevî yardımıyla ve Leyle-i Kadrin bereketiyle ve Mevlânâ’nın komşuluğundan istifade ile yapabildim. Mütercim
Abdülmecid Nursî
Haşiye-2
Devir ve teselsül, mümkinat dairesinde muhaldirler. Çünkü ikisi nihayetsizlik iktiza ettiklerinden ve mümkinat dairesi mütenahi olduğundan, gayr-ı mütenâhi yerleşmez. Fakat daire-i vücuba taallûk eden hamd ise, o gayr-ı mütenâhidir. Devir ve teselsülle gayr-ı mütenâhi bir daireye girer, yerleşir.[/NOT]
[TR]
[TABLE]
[TD]Abdülmecid Nursî: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]Leyle-i Kadir: Kadir Gecesi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Mevlânâ: (bk. bilgiler-Mevlana Celaleddin-i Rumi)[/TD]
[TD]Rab: her bir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ahir: son [/TD]
[TD]al ve ashab: aile ve arkadaşlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]amin: “Allah’ım kabul eyle” [/TD]
[TD]bekà: devamlılık ve kalıcılık, sonsuzluk [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]daire-i vücub: hiç değişikliğe uğramayan varlığı zorunlu olan İlâhlık dairesi [/TD]
[TD]darb: çarpma işlemi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]devir: dönüp dolaşıp başlangıç noktasına gelme[/TD]
[TD]ebed: sonu olmayan sonsuzluk [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elhamdü lillâh: “ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet Allah’a mahsustur” [/TD]
[TD]ezel: başlangıcı olmayan [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayr-ı mütenâhi: sınırsız, sonsuz[/TD]
[TD]gayr-ı mütenâhi daire: sınırsız, sonsuz daire[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hamd etmek: şükür ve övgülerini sunmak [/TD]
[TD]hasenât: iyilikler, sevaplar [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haşiye: dipnot, açıklayıcı not[/TD]
[TD]hilkat: yaratılış [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihsan etmek: ikramda bulunmak, bağışlamak [/TD]
[TD]iktiza etmek: gerektirmek [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istifade: faydalanma[/TD]
[TD]kaim: var olan [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maahâzâ: bununla birlikte[/TD]
[TD]muhal: imkansız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müellif: yazar [/TD]
[TD]mümkinat dairesi: varlığı ile yokluğu imkân dahilinde olup Allah’ın var etmesine bağlı olan daire [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütenahi: sona eren, biten[/TD]
[TD]mütercim: tercüme eden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayetsiz: sonsuz, sınırsız[/TD]
[TD]nimet: iyilik, lütuf, ihsan [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nâmütenâhi: sonsuz [/TD]
[TD]salât ve selâm: Peygamberimiz için yapılan dua ve niyaz [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taallûk etmek: ilgilendirmek, ait olmak[/TD]
[TD]teselsül: zincirleme devam etme, ard arda gelme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud: varlık, var oluş [/TD]
[TD]zerrât-ı kâinat: evrendeki atomlar [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zerrât-ı vücud: beden zerreleri [/TD]
[TD]âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âşire: saatin dakika ve saniye gibi on birim küçüğü olan zaman dilimi[/TD]
[TD]ümmet: Hz. Peygambere inanıp onun yolundan giden mü’minler [/TD]
[/TR]
[/TABLE]
10 Kasım 2011: 18:13 #799588Anonim
اَلْباَبُ الثَّالِثُ فِى مَرَاتِبِ (اَللهُ اَكْبَرُ )اَلْمَرْتَبَةُ اْلاوُلٰى
[وَقُلِ الْحَمْدُ ِللهِ الَّذِى لَمْ يَتَّخّذْ وَلَداً وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَرِيكٌ فِى الْمُلْكِ وَلمْ يَكُنْ لَهُ وَلِىٌّ مِنَ الذُّلِّ وَكَبّرْهُ تَكْبِيراً ] لَبَّيْكَ وَسَعْدَيْكَ
جَلَّ جَلاَلهُ اَللهُ اَكْبَرُ مِنْ كُلِّ شَىْءٍ قُدْرَةً وَعِلْماً، اِذْ هُوَ الْخَالِقُ الْباَرِئُ الْمُصَوِّرُ الَّذِى صَنَعَ اْلاِنْسَانَ
بِقُدْرَتِهِ كَالْكَائِنَاتِ، وَكَتَبَ الْكَائِنَاتِ بِقَلَمِ قَدَرِهِ كَمَا كَتَبَ اْلاِنْسَانَ بِذَلِكَ الْقَلَمِ. اِذْ ذاَكَ الْعَالَمُ الْكَبِيرُ كَهٰذَا الْعَالَمِ الصَّغِيرِ مَصْنوعُ قُدْرَتِهِ مَكْتُوبُ قَدَرِهِ. اِبْدَاعُهُ لِذَاكَ صَيَّرَهُ مَسْجِداً. اِيجَادُهُ لِهٰذَا صَيَّرَهُ سَاجِداً. اِنْشَاؤُهُ لِذَاكَ صَيَّرَ ذاَكَ مُلْكًا. بِنَاؤُهُ لِهٰذَا صَيَّرَهُ مَمْلُوكًا. صَنْعَتُهُ فِى ذَاكَ تَظَاهَرَتْ كِتَاباً. صِبْغَتُهُ فِى هٰذَا تَزَاهَرَتْ خِطَاباً.قُدْرَتهُ فِى ذَاكَ تُظْهِرُ حِشْمَتَهُ. رَحْمَتُهُ فِى هٰذَا تَنْظِمُ نِعْمَتَهُ. حِشْمَتُهُ فِى ذَاكَ تَشْهَدُ هُوَ الْوَاحِدُ. نِعْمَتُهُ فِى هٰذَا تُعْلِنُ هُوَ اْلاَحَدُ. سِكَّتُهُ فِى ذَاكَ فِى الْكُلِّ وَاْلاَجْزَاءِ سُكُونًا حَرَكَةً. خَاتَمُهُ فِى هٰذَا فِى الْجِسْمِ وَاْلاَعْضَاءِ حُجَيْرَةً ذَرَّةً.1
[NOT]Dipnot-1 ÜÇÜNCÜ BAB
Allahu Ekber’in mertebelerine dairdir.
[Otuz üç mertebesinden yedi mertebeyi zikredeceğiz. O mertebelerden mühim bir kısmı Yirminci Mektubun İkinci Makamında ve Otuz İkinci Sözün İkinci Mevkıfının âhirinde ve Üçüncü Mevkıfının evvelinde izah edilmiştir. Şu mertebelerin hakikatini anlamak isteyenler o iki Söze müracaat etsinler.]
Birinci Mertebe
“De ki: ‘Hamd olsun o Allah’a ki, evlât edinmekten münezzehtir, mülkünde ortağı bulunmaz ve hiçbir şeyden de âciz değildir ki yardımcıya ihtiyacı olsun.’ Ve hürmet ve tâzimle Onun yüceliğini an.” (İsrâ Sûresi, 17:111).
Emret Allah’ım, emrini yerine getirmeye hazırız. Celâli (haşmeti) yüce olan Allah, ilmi ve kudretiyle herşeyden sonsuz derecede büyüktür. Zira O herşeyi yaratan öyle bir Hâlık ve yarattığı varlıklara birbirinden ayrı ve lâyık şekiller veren öyle bir Bâri’ ve o varlıkları en güzel suretlere kavuşturan Musavvirdir ki, kudretiyle insanı bir kâinat gibi san’atlı yaratmış; ve insanı nasıl kader kalemiyle yazmışsa, kâinatı da aynen o kalemle yazmıştır. Çünkü şu büyük âlem olan kâinat, aynen bu küçük âlem olan insan gibi, Onun kudretinin san’at eseri ve kaderinin mektubudur. Herşeyi sonsuz san’at ve hikmetle yapan Sâni-i Hakîm şu büyük âlemi öyle bir surette yoktan var etmiştir ki, onu bir mescid şekline döndürmüş; ve bu küçük âlemi de öyle bir surette icad etmiştir ki, onu secde eden bir kul yapmıştır. Şu büyük âlemi bir mülk şeklinde inşa etmiş, bu küçük âlemi de bütün mülke muhtaç bir memlük olarak bina etmiştir. Onun büyük âlemdeki san’atı bir kitap şeklinde kendini göstermiş, insandaki sıbğası (boyası) ise hitap çiçekleri açmıştır. Onun kudreti, büyük âlemde rubûbiyetinin (rablığının) haşmetini gösterirken, küçük âlem olan insanda da nimetleri tanzim ediyor. Onun haşmeti büyük âlemde vahdâniyetine (zâtının birliğine) şehadet ederken, rahmeti de küçük âlemde Onun ehadiyetini (her bir varlıkta tecelli eden birliğini) ilân ediyor. O celâl (haşmet) sahibi San’atkâr, büyük âlemin tamamına ve nevilerin ve fertlerin hareket ve sükûnetlerine birer sikke-i vahdet (birlik mührü) koyduğu gibi, şu insanın cisim ve organlarına ve hücre ve zerrelerine dahi öylece birer hâtem-i vahdet (birlik mührü) basmıştır.
[/NOT]10 Kasım 2011: 18:16 #799589Anonim
فَانْظُرْ اِلٰى آثاَرِهِ الْمُتَّسِقَةِ كَيْفَ تَرٰى كَالْفَلَقِ سَخَاوَةً مُطْلَقَةً مَعَ اِنْتِظَامٍ مُطْلَقٍ، فِى سُرْعَةٍ مُطْلَقَةٍ مَعَ اِتِّزَانٍ مُطْلَقٍ، فِى سُهُولَةٍ مُطْلَقَةٍ مَعَ اِتْقَانٍ مُطْلَقٍ ، فِى وُسْعَةٍ مُطْلَقَةٍ مَعَ حُسْنِ صُنْعٍ مُطْلَقٍ، فِى بُعْدَةٍ مُطْلَقَةٍ مَعَ اِتِّفَاقٍ مُطْلَقٍ، فِى خِلْطَةٍ مُطْلَقَةٍ مَعَ اِمْتِيَازٍ مُطْلَقٍ، فِى رُخْصَةٍ مُطْلَقَةٍ مَعَ غُلُوٍّ مُطْلَقٍ.
فَهَذِهِ الْكَيْفِيَّةُ الْمَشْهُودَةُ شَاهِدَةٌ لِلْعَاقِلِ الْمُحَقِّقِ، مُجْبِرَةٌ لِلاَحْمَقِ الْمُنَافِقِ عَلٰى قَبُولِ الصّنْعَةِ وَالْوَحْدَةِ لِلْحَقِّ ذِى الْقُدْرَةِ الْمُطْلَقَةِ، وَهُوَ الْعَليِمُ الْمُطْلَقُ.
و َفِى الْوَحْدَةِ سُهُولَةٌ مُطْلَقَةٌ، وَفِى الْكَثْرَةِ وَالشِّرْكَةِ صُعُوبَةٌ مُنْغَلِقَةٌ:
اِنْ اُسْنِدَ كُلُّ اْلاَشْيَاءِ لِلْوَاحِدِ، فَالْكَائِنَاتُ كَالنَّخْلَةِ، وَالنَّخْلَةُ كَالثَّمَرَةِ سُهُولَةً فِى اْلاِبْتِدَاعِ.
وَإِنْ اُسْنِدَ لِلْكَثْرَةِ فَالنَّخْلَةُ كَالْكَائِنَاتِ، وَالثَّمَرَةُ كَالشَّجَرَاتِ صُعُوبَةً فِى اْلاِمْتِنَاعِ. اِذْ اَلْوَاحِدُ بِالْفَعْلِ الْوَاحِدِ يُحَصِّلُ نَتِيجَةً وَوَضْعِيَّةً لِلْكَثِيرِ بِلاَ كُلْفَةٍ وَلاَ مُباَشَرَةٍ؛ وَلوْ اُحِيلَتْ تِلْكَ الْوَضْعِيَّةُ وَالنَّتيِجَةُ اِلٰى الْكَثْرَةِ لاَ يُمْكِنُ اَنْ تَصِلَ اِلَيْهَا اِلاَّ بِتَكَلُّفَاتٍ وَمُباَشَرَاتٍ وَمُشَاجَرَاتٍ كَاْلاَمِيرِ مَعَ النَّفَرَاتِ، وَالْبَانِى مَعَ الْحَجَراتِ، وَاْلاَرْضِ مَعَ السَّيَّارَاتِ، والْفَوَّارَةِ مَعَ الْقَطَرَاتِ، وَنقْطَةِ الْمَرْكَزِ مَعَ النُّقَطِ فِى الدَّائِرَةِ.
بِسِرِّ اَنَّ فِى الْوَحْدَةِ يَقُومُ اْلاِنْتِسَابُ مَقَامَ قُدْرَةٍ غَيْرِ مَحْدُودَةٍ. وَلاَ يَضْطَرُّ السَّبَبُ لِحَمْلِ مَنَابِعِ قُوَّتِهِ وَيَتَعَاظَمُ اْلاَثَرُ بِالنّسْبَةِ اِلٰى الْمُسْنَدِ اِلَيْهِ.1
[NOT]Dipnot-1
Şimdi Onun eserlerine toplu bir halde bak: Nasıl gün gibi âşikâr bir şekilde, sehavet-i mutlaka (sınırsız bir cömertlik) ile beraber mutlak bir intizam (düzenlilik) göreceksin. Onu da mutlak bir sür’at ile beraber mutlak bir ittizan (ölçü ve denge) içinde göreceksin. Onu da mutlak bir itkanla (kusursuzlukla) beraber mutlak kolaylık içinde göreceksin. Onu da mutlak güzel san’atla beraber mutlak bir genişlik içinde göreceksin. Onu da mutlak bir uzaklıkla beraber mutlak bir ittifak (beraberlik) içinde bulacaksın. Onu da mutlak bir ihtilât (iç içe bir vaziyet) ile beraber mutlak bir imtiyaz (ayrılmış bir vaziyet) içinde göreceksin. Onu da, yüksek değerlilikle beraber mutlak bolluk ve kolaylıkla hadsiz mahlûkatın istifadesine arz edilmiş bir şekilde bulacaksın.
İşte bu gözle görünen keyfiyet, akıl sahibi bir ehl-i tahkik (araştırmacı) için bir şahit olduğu gibi, ahmak bir münafığı dahi, bütün bunların herşeyi bilen bir mutlak kudret sahibinin birlik eseri olduğunu kabul etmek zorunda bırakır.
Vahdette (birlikte) mutlak bir kolaylık, şirk ve kesrette (çoklukta) ise içinden çıkılması imkânsız bir zorluk vardır.
Eğer bütün varlıklar tek bir zâta verilse, kâinatı hiç yoktan icad etmek, bir hurma fidanı icad etmek kadar, bir hurma fidanı da bir meyve kadar kolay olur. Kesrete (çokluğa) dayandırıldığında ise, meyveyi ağaç kadar, ağacı ise kâinat kadar zorlaştıran bir imkânsızlık ortaya çıkar. Zira birtek zât, pek çok şey için birtek sonucu ve durumu, birtek fiil ile, külfetsiz ve temassız (bizzat uğraşmayacak) bir şekilde elde eder. Eğer bu durum ve sonuç kesrete (çokluğa) havale edilse, o sonuca ancak pek çok zorluklar, bizzat sergilediği uğraşılar ve çekişmeler ile ulaşılabilir: bir subayın görevini erlere, ustanın görevini binanın taşlarına, dünyanın kendi etrafındaki dönüşüyle meydana gelen yıldız ve gezegenlerin yerlerinin değişmelerini o yıldız ve gezegenlerin hareketlerine, daire merkezinin görevini o dairenin çevresindeki noktalara bırakmak gibi…
Vahdette (birlikte), intisap (bağlanma) sırrıyla, sonsuz bir kudret bulunur. Bu suretle, bir sebep bütün kuvvet kaynaklarını kendisi taşımak zorunda kalmaz ve o sebepten meydana gelen eser, onun dayandığı şey oranında büyük olur.
[/NOT]17 Kasım 2011: 20:06 #799825Anonim
وَفِى الشّرْكَةِ يَضْطَرُّ كُلُّ سَبَبٍ لِحَمْلِ مَناَبعِ قُوَّتِهِ؛ فَيَتَصَاغَرُ اْلاَثَرُ بِنِسْبَةِ جِرْمِهِ. وَمِنْ هُناَ غَلَبَتِ النَّمْلَةُ وَالذُّباَبَةُ عَلٰى الْجَباَبِرَةِ، وَحَمَلَتِ النُّوَاةُ الصَّغِيرَةُ شَجَرَةً عَظِيمَةً.
وَبِسِرِّ اَنَّ فِى اِسْناَدِ كُلِّ اْلاَشْياَءِ اِلٰى الْوَاحِدِ لاَ يَكُونُ اْلاِيجَادُ مِنَ الْعَدَمِ الْمُطْلَقِ. بَلْ يَكُونُ اْلاِيجَادُ عَيْنَ نَقْلِ الْمَوْجُودِ الْعِلْمِىِّ اِلٰى الْوُجُودِ الْخَارِجِيِّ، كَنَقْلِ الصُّورَةِ الْمُتَمَثّلَةِ فِى الْمِرْآةِ اِلٰى الصَّحِيفَةِ الْفُوطُوغْرافِيَّةِ لِتَثْبِيتِ وُجُودٍ خَارِجِىٍِّ لَهَا بِكَمَالِ السُّهُولَةِ، اَوْ اِظْهَارِ الْخَطِّ الْمَكْتُوبِ بِمِدَادٍ لا يُرىٰ، بِوَاسِطَةِ مَادَّةٍ مُظْهِرَةٍ لِلْكِتَابَةِ الْمَسْتُورَةِ.
وَفِى اِسْناَدِ اْلاَشْياَءِ اِلٰى اْلاَسْباَبِ وَالْكَثْرَةِ يَلْزَمُ اْلاِيجَادُ مِنَ الْعَدَمِ الْمُطْلَقِ، وَهُوَ اِنْ لَمْ يَكُنْ مُحَالاً يَكُونُ اَصْعَبَ اْلاَشْيَاءِ. فَالسُّهُولَةُ فِى الْوَحْدَةِ وَاصِلَةٌ اِلٰى دَرَجَةِ الْوُجُوبِ، وَالصُّعُوبَةُ فِى الْكَثْرَةِ وَاصِلَةٌ اِلٰى دَرَجَةِ اْلاِمْتِنَاعِ.
وَبِحِكْمَةِ اَنَّ فِى الْوَحْدَةِ يُمْكِنُ اْلاِبْدَاعُ وَاِيجَادُ [اْلاَيْسِ مِنَ اللَّيْسِ] يَعْنِى اِبْدَاعَ الْمَوْجُودِ مِنَ الْعَدَمِ الصّرْفِ بِلاَ مُدَّةٍ وَلاَ مَادَّةٍ، وَإِفْرَاغَ الذَّرَّاتِ فِى الْقَالَبِ الْعِلْمِىِّ بِلاَ كُلْفَةٍ وَلاَ خِلْطَةٍ. وَفِى الشِّرْكَةِ وَالْكَثْرَةِ لاَ يُمْكِنُ اْلاِبْدَاعُ مِنَ الْعَدَمِ بِاتّفَاقِ كُلِّ اَهْلِ الْعَقْلِ. فَلاَ بُدَّ لِوُجوُدِ ذِى حَياَةٍ جَمْعُ ذَرَّاتٍ مُنْتَشِرَةٍ فِى اْلاَرْضِ وَالْعَناَصِرِ؛ وَبِعَدَمِ الْقَالِبِ الْعِلْمِىِّ يَلْزَمُ لِمُحَافَظَةِ الذَّرَّاتِ فِى جِسْمِ ذِى الْحَياَةِ وُجُودُ عِلْمٍ كُلّىٍِّ، وَإِرَادَةٍ مُطْلَقَةٍ فِى كُلِّ ذَرَّةٍ. وَمَعَ ذَلِكَ اِنَّ الشُّرَكَاءَ مُسْتَغْنِيَةٌ عَنْهَا وَمُمْتَنِعَةٌ بِالذَّاتِ وَتحَكُّمِيَّةٌ مَحْضَةٌ، لاَ اَمَارَةَ عَلَيْهاَ وَلاَ اِشَارَةَ اِلَيْهَا فِى شَىْءٍ مِنَ الْمَوْجُودَاتِ. اِذْ خِلْقَةُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ تَسْتَلْزِمُ قُدْرَةً كَامِلَةً غَيْرَ مُتَناَهِيَةٍ باِلضَّرُورَةِ. فَاسْتُغْنِىَ عَنِ الشُّرَكَاءِ؛
1[NOT]Dipnot-1 Şirkte ise, herbir sebep, kendi kuvvet kaynaklarını kendi belinde taşımaya mecburdur; eseri de kendi cirmi kadar küçük olur. Bir karınca ve bir sinek, işte bu intisap (bağ) kuvvetiyle büyüklük taslayan zalimlere galip gelir; bir küçük çekirdek, bu sırla koca bir ağacı üzerinde taşır.
Herşey birtek zâta verildiği takdirde, icad etmek, “mutlak yokluktan çıkarmak” mânâsına gelmez. Birtek zâtın herşeyi icadı, tıpkı camdaki misalî sureti gayet kolaylıkla fotoğraf kâğıdına aksettirerek ona bir haricî vücud vermek (varlık âlemine çıkarmak) gibi, yahut görünmez bir mürekkeple yazılmış bir yazıyı, gizli yazıları ortaya çıkaran bir madde vasıtasıyla görünür hale getirmek gibi, bir ilmî varlığı haricî vücuda çıkarmak mânâsını taşır. Eşyanın sebeplere ve kesrete (çokluğa) havale edilmesi halinde ise, birşeyi var etmek için, o şeyi mutlak yokluktan çıkarmak gerekir. Bu ise, eğer muhal olmazsa, zorluğun en son mertebesi olur. Demek, vahdette (birlikte) zorunluluk derecesine varan bir kolaylık, kesrette (çoklukta) ise imkânsızlık derecesinde bir zorluk vardır.
Vahdette (birlikte), maddeye ve zamana ihtiyaç olmadan, bir varlığı tam bir yokluktan ibda’ (yaratmak) ve icad etmek mümkün olur ki, o varlığın zerreleri külfetsiz bir şekilde ve hiçbir karışıklığa meydan vermeden bir ilmî kalıba dökülür. Şirkte ve kesrette (ortaklıkta ve çoklukta) yoktan var etmek ise, bütün akıl sahiplerinin ittifakıyla, imkân dışıdır. Çünkü bir canlının vücudu için, yeryüzüne yayılmış zerrelerin ve unsurların toplanması kaçınılmaz olur; ayrıca, ilmî bir kalıbın var olmayışı sebebiyle, o canlının cismindeki zerrelerin korunması için, her zerrede küllî bir ilmin ve mutlak bir iradenin bulunması gerekecektir. Bununla beraber, şerikler “müstağniyetün anhâ” ve “mümteniatün bizzat”, yani hiç onlara ihtiyaç olmadığı gibi ve var olmaları da imkansız oldukları halde, onları dâvâ etmek (şirk var demek) hiçbir dayanağı olmayan bir iddiadır ve varlıklardan hiçbir şeyde böyle bir ihtimal için ne bir emare, ne bir işaret mevcut değildir.Zira kâinatın yaratılışı, zorunlu olarak, sonsuz bir mükemmel kudretin varlığını gerektirir; ortaklara hiç ihtiyaç yoktur.
[/NOT]
17 Kasım 2011: 20:10 #799826Anonim
وَ اِلاَّ لَزِمَ تَحْدِيدُ وَانْتِهَاءُ قُدْرَةٍ كَامِلَةٍ غَيْرِ مُتَناَهِيَةٍ فِى وَقْتِ عَدَمِ التَّناَهِى بِقُوَّةٍ مُتَناَهِيَةٍ بِلاَ ضَرُورَةٍ، مَعَ الضَّرُورَةِ فِى عَكْسِهِ ؛ وَهُوَ مُحَالٌ فِى خَمْسَةِ اَوْجُهٍ . فَامْتَنَعَتِ الشُّرَكَاءُ، مَعَ اَنَّ الشُّرَكَاءَ الْمُمْتَنِعَةَ بِتِلْكَ الْوُجوُهِ لاَ اِشَارَةَ اِلٰى وُجوُدِهَا، وَلاَ اَمَارَةَ عَلٰى تَحَقُّقِهَا فِى شَىْءٍ مِنَ الْمَوْجُودَاتِ. فَقَدِ اسْتَفْسَرْناَ هَذِهِ الْمَسْأَلةَ فِى [الْمَوْقِفِ اْلاَوَّلِ مِنَ الرِسَالَةِ الثَّانِيةِ وَالثَّلاَثِينَ] مِنَ الذَّرَّاتِ اِلٰى السَّيَّارَاتِ وَفِى [الْمَوْقِفِ الثَّانِى] مِنَ السَّمٰوَاتِ اِلٰى التَّشَخُّصَاتِ الْوَجْهِيَّةِ فَاَعْطَتْ جَمِيعُهَا جَوَابَ رَدِّ الشّرْكِ بِاِرَاءَةِ سِكَّةِ التَّوْحِيدِ.
فَكَمَا لاَ شُرَكَاءَ لَهُ؛ كَذَلِكَ لاَ مُعِينَ وَلاَ وُزَرَاءَ لَهُ. وَمَا اْلاَسْبَابُ اِلاَّ حِجَابٌ رَقِيقٌ عَلٰى تَصَرُّفِ الْقُدْرَةِ اْلاَزَلِيَّةِ، لَيْسَ لَهَا تَأْثِيرٌ إِيجَادِيٌّ فِى نَفْسِ اْلاَمْرِ. اِذْ أَشْرَفُ اْلاَسْبَابِ وَ اَوْسَعُهَا اِخْتِيَاراً هُوَ اْلاِنْسَانُ؛ مَعَ اَنهُ لَيْسَ فِى يَدِهِ مِنْ اَظْهَرِ اَفْعَالِهِ اْلاِخْتِيَارِيَّةِ كَـ[اْلاَكْلِ وَالْكَلاَمِ وَالْفِكْرِ] مِنْ مِئَاتِ اَجْزاَءٍ اِلاَّ جُزْءٌ وَاحِدٌ مَشْكُوكٌ. فَاِذَا كَانَ السَّبَبُ اْلاَشْرَفُ وَاْلاَوْسَعُ اِختِيَاراً مَغْلُولَ اْلاَيدِى عَنِ التَّصَرُّفِ الْحَقِيقىِّ كَمَا تَرىٰ؛ فَكَيْفَ يُمْكِنُ اَنْ تَكُونَ الْبَهِيمَاتُ وَالْجَمَادَاتُ شَرِيكَةً فِى اْلاِيجَادِ وَالرُّبوبِيَّةِ لِخَالِقِ اْلاَرْضِ وَالسَّمٰوَاتِ. فَكَمَا لاَ يُمْكِنُ اَنْ يَكُونَ الظَّرْفُ الَّذِى وَضَعَ السُّلْطَانُ فِيهِ الْهَدِيَّةَ، اَوِ الْمَنْدِيلُ الَّذِى لَفَّ فِيهِ الْعَطِيَّةَ، اَوِ النَّفَرُ الَّذِى اَرْسَلَ عَلٰى يَدِهِ النِّعْمَةَ اِلَيْكَ، شُرَكَاءَ لِلسُّلْطَانِ فِى سَلْطَنَتِهِ؛ كَذَلِكَ لاَ يُمْكِنُ اَنْ يَكُونَ اْلاَسْباَبُ الْمُرْسَلَةُ عَلٰى اَيْديِهِمُ النّعَمُ اِلَيْنَا، وَالظُّرُوفُ الَّتِى هِىَ صَناَدِيقُ لِلنّعَمِ الْمُدَّخَّرَةِ لَنَا، وَاْلاَسْبَابُ الَّتِى الْتَفَّتْ عَلٰى عَطَايَا اِلٰهِيَّةٍ مُهْدَاةٍ اِلَيْناَ، شُرَكَاءَ اَعْوَاناً اَوْ وَسَائِطَ مُؤَثِّرَةً.
1
[NOT]Dipnot-1 Eğer şerik (ortak) bulunsa, sınırlı diğer bir kuvvet, hiçbir zorunluluk olmadan, hattâ zorunluluk bunun tam zıddı iken, o sonsuz ve sınırsız mükemmellikteki kudreti, sonsuz olduğu bir vakitte sınırlayıp ona son vermek lâzım gelir ki, bu, beş yönden muhaldir (olması mümkün değildir). İşte, şeriklerin (ortakların) olması böylece imkân dışıdırlar; ve kâinatın varlıklarından hiçbir şeyde, adı geçen sebeplerle olması asla mümkün olmayan ortakların varlığına dair bir işaret, yahut gerçekleşebileceğine dair bir belirti yoktur.Bu mesele, Otuz İkinci Sözün Birinci Mevkıfında zerrattan seyyârâta, İkinci Mevkıfta semâvattan teşahhusât-ı veçhiyeye (yüzlerdeki kişiye özel şahsiyetlere) kadar, hepsi de üzerlerindeki sikke-i tevhidi (birlik mührünü) göstererek şirki (ortaklığı) reddeden mevcudatın (varlıkların) cevaplarıyla izah edilmiştir.
Onun şeriki (ortağı) olmadığı gibi, yardımcısı ve veziri de yoktur. Sebepler ise, ezelî Kudretin tasarrufuna ince bir perdeden ibarettir, hakikatte icad açısından bir tesir sahibi değildir. Zira, sebepler içinde, en şerefli ve iradesi en geniş olan insan olduğu halde, yemek ve içmek ve düşünmek gibi irade dahilindeki en açık fiillerden onun elinde bulunan, ancak yüz parçadan bir şüpheli parçadır. En şerefli ve en geniş ihtiyar (seçme gücü) sahibi bir sebebin eli, böyle gördüğün gibi hakikî tasarruftan bağlanmış olursa, diğer hayvanlar ve canlılar, yerin ve göklerin Yaratıcısına icad ve rububiyette (yani idare, terbiye ve egemenlik konusunda) nasıl ortak olabilirler? Nasıl ki bir padişahın içine hediyesini koyduğu zarf yahut hediyesini sardığı mendil yahut hediyesini eline verip sana gönderdiği nefer o padişahın saltanatına ortak olamaz. Öyle de, elleriyle bize nimetlerin gönderildiği sebepler ve bizim için depolanmış nimetlerin sandukçalarından ibaret olan zarflar ve bize hediye gönderilmiş İlâhî ikramların sarıldığı sebepler, ortak veya yardımcı veya gerçek tesir sahibi birer vasıta olamazlar.[/NOT]
17 Kasım 2011: 20:12 #799827Anonim
اَلْمَرْتَبَةُ الثَّانِيَةُ
جَلَّ جَلاَلهُ اَللهُ اَكْبَرُ مِنْ كُلِّ شَىْءٍ قُدْرَةً وَعِلْمًا،
اِذْ هُوَ الْخَلاَّقُ الْعَلِيمُ الصَّانِعُ الْحَكِيمُ الرَّحْمٰنُ الرَّحِيمُ الَّذِى هَذِهِ الْمَوْجُودَاتُ اْلاَرْضِيَّةُ وَاْلاَجْرَامُ الْعُلْوِيَّةُ فِى بُسْتَانِ الْكَائِنَاتِ مُعْجِزَاتُ قُدْرَةِ خَلاَّقٍ عَليِمٍ بِالْبَدَاهَةِ، وَهَذِهِ النَّبَاتَاتُ الْمُتَلَوِّنةُ الْمُتَزَيّنَةُ الْمَنْثُورَةُ، وَهَذِهِ الْحَيْوَناَتُ الْمُتَنَوِّعَةُ الْمُتَبَرِّجَةُ الْمَنْشُورَةُ فِى حَدِيقَةِ اْلاَرْضِ خَوَارِقُ صَنْعَةِ صَانِعٍ حَكِيمٍ بِِالضَّرُورَةِ، وَهَذِهِ اْلاَزْهَارُ الْمُتَبَسّمَةُ وَاْلاَثْمَارُ الْمُتَزَيّنَةُ فِى جِنَانِ هَذِهِ الْحَدِيقَةِ هَدَايَا رَحْمَةِ رَحْمٰنٍ رَحيِمٍ بِالْمُشَاهَدَةِ. تَشْهَدُ هَاتِيكَ وَ تُناَدِى تَاكَ وَتعْلِنُ هَذِهِ بِاَنَّ خَلاَّقَ هَاتيِكَ وَمُصَوِّرَ تَاكَ وَوَاهِبَ هَذِهِ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ وَبِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ قَدْ وَسِعَ كُلَّ شَىْءٍ رَحْمَةً وَعِلْماً، تَتَسَاوٰى بِالنِّسْبَةِ اِلٰى قُدْرَتِهِ الذَّرَّاتُ وَالنُّجُومُ وَالْقَلِيلُ وَالْكَثِيرُ وَالصَّغِيرُ وَالْكَبِيرُ وَالْمُتَناَهِى وَغَيرُ الْمُتَناَهِى. وَكُلُّ الْوُقوعَاتِ الْمَاضِيَةِ وَغَراَئِبِهَا مُعْجِزَاتُ صَنْعَةِ صَانِعٍ حَكِيمٍ تَشْهَدُ عَلٰى اَنَّ ذَلِكَ الصَّانِعَ قَدِيرٌ عَلٰى كُلِّ اْلاِمْكَانَاتِ اْلاِسْتِقْبَالِيَّةِ وَعَجَائِبِهَا، اِذْ هُوَ الْخَلاَّقُ الْعَلِيمُ وَالْعَزِيزُ الْحَكيِمُ.
فَسُبْحَانَ مَنْ جَعَلَ حَدِيقَةَ اَرْضِهِ مَشْهَرَ صَنْعَتِهِ. مَحْشَرَ فِطْرَتِهِ. مَظْهَرَ قُدْرَتِهِ. مَدَارَ حِكْمَتِهِ. مَزْهَرَ رَحْمَتِهِ. مَزْرَعَ جَنَّتِهِ. مَمَرَّ الْمَخْلُوقَاتِ. مَسِيلَ الْمَوجُودَاتِ. مَكِيلَ الْمَصْنُوعَاتِ. فَمُزَيّنُ الْحَيْوَانَاتِ مُنَقَّشُ الطُّيوُراَتِ مُثَمَّرُ الشَّجَراَتِ مُزَهَّرُ النَّباَتاَتِ مُعْجِزَاتُ عِلْمِهِ. خَوَارِقُ صُنْعِهِ. هَدَايَا جُودِهِ. بَرَاهِينُ لُطْفِهِ.
1
[NOT]Dipnot-1
İkinci Mertebe
Celâli (haşmeti) yüce olan Allah, ilmi ve kudretiyle herşeyden sonsuz derecede büyüktür. Zira O herşeyi bilen ve herşeyi yaratan öyle bir Hallâk-ı Alîm ve herşeyi san’atla ve hikmetle yapan öyle bir Sâni-i Hakîm ve rahmeti bütün varlıkları kuşattığı gibi her bir varlığa da hususî rahmet tecellileri olan öyle bir Rahmânü’r-Rahîmdir ki, kâinat bostanındaki şu dünya varlıkları ve gök cisimleri, apaçık, o herşeyi yaratan ve bilen Hallâk-ı Alîmin kudretinin mucizeleridir. Ve şu yeryüzü bağında serilmiş rengârenk süslü bitkiler ve açılıp saçılmış ve yayılmış çeşitli hayvanlar, zorunlu olarak, o herşeyi san’atla ve hikmetle yapan Sâni-i Hakîmin san’atının harikalarıdır. Ve bu bağın bahçelerindeki şu tebessüm eden çiçekler ve süslenmiş meyveler, gözler önünde, o rahmeti bütün varlıkları kuşatan ve her bir varlığa da hususî rahmet tecellileri olan Rahmânü’r-Rahîmin rahmetinin hediyeleridir. O kudret mucizeleri şehadet ediyor; şu san’at harikaları sesleniyor; ve bu rahmet hediyeleri ilân ediyor ki: Evvelkinin Hallâkı (Yaratıcısı) ve diğerinin Musavviri (Şekillendiricisi) ve sonuncusunun Vâhibi (ihtiyaçlarının Vericisi) olan Zâtın kudreti herşeye yeter, ilmi herşeyi kuşatır. Onun rahmeti ve ilmi herşeyi kuşatmıştır. Kudretine nisbeten zerreler ve yıldızlar, az ve çok, küçük ve büyük, sonlu ve sonsuz, herşey eşittir. O Sâni-i Hakîmin mucizeleri olan geçmişin bütün olayları ve garip şeyleri şehadet eder ki, o Sâni (San’atkâr), Hallâk-ı Alîm (herşeyi Yaratan ve herşeyi Bilen) ve Azîz-i Hakîm (kudreti herşeye galip ve her işi hikmetle yapan) olduğundan, geleceğin bütün şaşırtıcı şeylerini yapmaya kàdirdir.
Her türlü noksandan ve kusurdan münezzehtir o Zât ki,- ilminin mucizeleri, san’atının harikaları, cûd ve sehâsının (cömertliğinin) hediyeleri ve lûtfunun delilleri olan
- müzeyyen (süslü) hayvanları, münakkaş (nakışlı) kuşları, meyveli ağaçları ve çiçekli bitkileri ile;
- yeryüzü bahçesini san’atının sergisi, mahluklarının mahşeri (toplantı yeri), kudretinin mahzarı (aynası), hikmetinin medarı (vesilesi), rahmetinin çiçekliği, Cennetinin tarlası, mahlûkatının resmi-geçit meydanı, varlıklarının akıp gittiği yer, san’at eserlerinin ölçeği yapmıştır.
[/NOT]
17 Kasım 2011: 20:16 #799828Anonim
تَبَسُّمُ اْلاَزْهَارِ مِنْ زِينَةِ اْلاَثْمَارِ، تَسَجُّعُ اْلاَطْيَارِ فِى نَسْمَةِ اْلاَسْحَارِ، تَهَزُّجُ اْلاَمْطَارِ عَلٰى خُدُودِ اْلاَزْهَارِ، تَرَحُّمُ الْوَالِدَاتِ عَلٰى اْلاَطْفَالِ الصّغَارِ. تَعَرُّفُ وَدُودٍ، تَوَدُّدِ رَحْمٰنٍ، تَرَحُّمُ حَنَّانٍ، تَحَنُّنُ مَنَّانٍ لِلْجِنِّ وَ اْلاِنْسَانِ وَالرُّوحِ وَالْحَيْوَانِ وَالْمَلَكِ وَالْجَانِّ. وَالْبُذُورُ وَاْلاَثْمَارُ، وَالْحُبوبُ وَاْلاَزْهَارُ، مُعْجِزَاتُ الْحِكْمَةِ، خَوَارِقُ الصَّنْعَةِ، هَدَايَا الرَّحْمَةِ، بَرَاهِينُ الْوَحْدَةِ، شَوَاهِدُ لُطْفِهِ فِى دَارِ اْلآخِرَةِ. شَوَاهِدُ صَادِقَةٌ بِاَنَّ خَلاَّقَهَا عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ. وَبِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ. قَدْ وَسِعَ كُلَّ شَىْءٍ بِالرَّحْمَةِ وَالعِلْمِ وَالْخَلْقِ وَالتَّدْبِيرِ وَالصُّنْعِ وَالتَّصْوِيرِ. فَالشَّمْسُ كَالْبَذْرَةِ وَالنَّجْمُ كَالزَّهْرَةِ واْلاَرْضُ كَالْحَبَّةِ لاَ تَثْقُلُ عَلَيْهِ بِالْخَلْقِ وَالتَّدْبِيرِ وَالصُّنْعِ وَالتَّصْوِيرِ. فَالْبُذُورُ وَاْلاَثْمَارُ مَرَايَا الْوَحْدَةِ فِى اَقْطَارِ الْكَثْرَةِ. اِشَارَاتُ الْقَدَرِ. رُمُوزَاتُ الْقُدْرَةِ بِاَنَّ تِلْكَ الْكَثْرَةَ مِنْ مَنْبَعِ الْوَحْدَةِ، تَصْدُرُ شَاهِدَةً لِوَحْدَةِ الْفَاطِرِ فِى الصُّنْعِ وَالتَّصْوِيرِ. ثُمَّ اِلٰى الْوَحْدَةِ تَنْتَهِى ذَاكِرَةً لِحِكْمَةِ الصَّانِعِ فِى الْخَلْقِ وَالتَّدْبِيرِ. وَتَلْوِيحَاتُ الْحِكْمَةِ بِاَنَّ خَالِقَ الْكُلِّ بِكُلّيَّةِ النَّظَرِ اِلَى الْجُزْئِىِِّ يَنْظُرُ، ثَمَّ اِلٰى جُزْئِهِ. اِذْ اِنْ كاَنَ ثَمَراً فَهُوَ الْمَقْصُودُ اْلاَظْهَرُ مِنْ خَلْقِ هٰذَا الشَّجَرِ. فَالْبَشَرُ ثَمَرٌ لِهَذِهِ الْكَائِنَاتِ، فَهُوَ الْمَقْصُودُ اْلاَظْهَرُ لِخَالِقِ الْمَوْجُودَاتِ. وَالْقَلْبُ كَالنُّوَاةِ، فَهُوَ الْمِرآةُ اْلاَنْوَرُ لِصَانِعِ الْمَخْلُوقَاتِ. وَمِنْ هَذِهِ الْحِكْمَةِ فَاْلاِنْسَانُ اْلاَصْغَرُ فِى هَذِٰهِ الْكَائِنَاتِِ هُوَ الْمَدَارُ اْلاَظْهَرُ لِلنَّشْرِ وَالْمَحْشَرِ فِى هَذِهِ الْمَوْجُودَاتِ، وَالتَّخْرِيبِ وَالتَّبْدِيلِ وَالتَّحْوِيلِ وَالتَّجْدِيدِ لِهَذِهِ الْكَائِنَاتِ.
1 [NOT]Dipnot-1
Bu yeryüzü bahçelerinde,- meyvelerin ziynetiyle (süsleriyle) gülen çiçeklerin tebessümü, seher yeliyle şakıyan kuşların sec’aları (ötmeleri), çiçeklerin yaprakçıklarındaki damlaların şıpıltısı ve annelerin küçük yavrulara olan merhameti;
- cinlere, insanlara, hayvanlara, ruhanîlere ve meleklere, seven ve sevdiren bir Vedûd’un kendisini tanıttırması, rahmeti bütün varlıkları kuşatan bir Rahmân’ın kendini sevdirmesi, eserlerinde sonsuz rahmetinin en lâtif cilvelerini gösteren sınırsız şefkat sahibi bir Hannân’ın merhameti, bitmez tükenmez ikramlarıyla ve nimetleriyle, varlıkları besleyen bir Mennân’ın en uygun ve şirin rahmet cilvelerini göstermesidir.
Bütün meyve ve tohumlar, birer hikmet mucizesi, birer san’at harikası, birer rahmet hediyesi, birer vahdet (birlik) delili, âhiret yurdundaki İlâhî lütufların birer şahididir. Onlar birer doğru şahid olarak ilân ederler ki, kendilerinin Yaratıcısı herşeye gücü yeten Kadîr ve herşeyi bilen Alîmdir. Onun rahmeti ve ilmi ve yaratması ve tedbiri ve san’at ve tasviri herşeyi kaplamıştır. Onun yaratma ve tedbirine ve san’at ve tasvirine oranla güneş bir tohumcuk gibi, yıldız bir çiçek gibi, yerküre bir tane gibidir; hiçbir şey Ona ağır gelmez. Meyve ve tohumlar, kesret (çokluk) âleminin her tarafında vahdetin (birliğin) aynaları, kaderin işaretleri, kudretin remizleridir ki, bu kesretli (çoklu) varlıkların kaynaklarının vahdetini (birliğini) gösterirler. Onlar, bir kaynaktan çıkmaları sırasında yoktan benzersiz şekilde var eden Fâtırlarının san’at ve tedbirdeki birliğine şehadet ettikleri gibi, tekrar birlikte son bulmalarıyla da san’atkârlarının yaratma ve tedbirindeki hikmetini zikrederler.Hem o meyve ve tohumlar Rabbânî hikmetin işaretleridir ki, herşeyin Yaratıcısı olan Allah’ın, o cüz’î varlıklara yönelik kapsamlı bakışı, onların cüzlerine dahi baktığını gösterir. Çünkü o ağacın yaratılmasının asıl gayesi, onun meyvesidir. İşte, insan da şu kâinatın meyvesidir ve kâinatın Yaratıcısının nazarında en açık gaye odur. Kalb de bir tohumcuk gibidir ve varlıkları yaratan San’atkârın en münevver aynası odur. İşte şu hikmettendir ki, bu kâinattaki şu küçücük insan, bu varlıklar âleminde haşir ve neşir gibi büyük inkılâplara ve kâinatın tahrip edilip değiştirilmesine, başka şekle sokulup yenilenmesine en güçlü gerekçe olur.[/NOT]
17 Kasım 2011: 20:23 #799829Anonim
اَللهُ اَكْبَرُ يَا كَبِيرُ اَنْتَ الَّذِى لاَ تَهْدِى الْعُقُولُ لِكُنْهِ عَظَمَتِهِ. كِه لاَِإلٰهَ إلاَّ هُوَ بَرَابَرْمى زَنَنْدْ هَرْشئ دَمَادَمْ جُو يَدَنْدْ: [ياحَقْ] سَرَاسَرْ گُوَيَدَنْدْ: [يَا حَىّ ]
1 اَلْمَرْتَبَةُ الثَّالِثَةُ: HAŞİYE-1اِيضَاحُهَا فِى رَأْسِ [الْمَوْقِفِ الثَّالِثِ] مِنَ [الرِّسَالَةِ الثَّانِيَةِ وَالثَّلاَثِينَ]. اَللهُ اَكْبَرُ مِنْ كُلِّ شَىْءٍ قُدْرَةً وَعِلْماً اِذْ هُوَ الْقَدِيرُ الْمُقَدِّرُ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ الْمُصَوِّرُ الْكَرِيمُ اللَّطِيفُ الْمُزَيّنُ الْمُنْعِمُ الْوَدُودُ الْمُتَعَرِّفُ الرَّحْمٰنُ الرَّحِيمُ الْمُتَحَنّنُ الْجَمِيلُ ذُو الْجَلاَلِ وَالْكَمَالِ الْمُطْلَقِ النَّقَّاشُ اْلاَزَليُّ الَّذِى مَا حَقَائِقُ هَذِهِ الْكَائِنَاتِ كُلاًّ وَ اَجْزَاءً وَصَحَائِفَ وَطَبَقَاتٍ، وَمَا حَقَائِقُ هَذِهِ الْمَوْجُودَاتِ كُلّيّاً وَجُزئِيّاً وَوُجُوداً وَبقَاءً: اِلاَّ خُطُوطُ قَلَمِ قَضَائِهِ وَقَدَرِهِ بِتَنْظِيمٍ وَتَقدِيرٍ وَعِلْمٍ وَحِكْمَةٍ. واِلاَّ نُقُوشُ بَرْكَارِ عِلْمِهِ وَحِكْمَتِهِ بِصُنْعٍ وَتَصْوِيرٍ.1 [NOT]Dipnot-1 “Allahu Ekber” (Allah en yücedir). Sen, akılların yüzde bir bile büyüklüğünü kavrayamadığı bir celâl (haşmet) sahibisin, ey herşeyden daha büyük olan Kebîr!Çünkü: Bütün eşya Lâilâhe illallah (Allah’tan başka ilâh yoktur) deyip kâinatın büyük zikir halkasında beraber zikrederek çalışıyorlar.Her zaman devamlı istidat diliyle Cenâb-ı Haktan hayat hakkını “Yâ Hak” deyip rahmet hazinesinden istiyorlar. Baştan başa da hayata kavuşmaları diliyle de “Yâ Hayy” (Bütün canlılara hayatlarını veren ezelî hayat sahibi Hayy diyerek) ismini zikrediyorlar.
Üçüncü Mertebe HAŞİYEİzahı, Otuz İkinci Sözün Üçüncü Mevkıfının başındadır.Allah Teâlâ ilim ve kudretiyle herşeyden sonsuz derecede büyüktür. Zira o öyle herşeye gücü yeten bir Kadîr, herşeyin ölçü ve miktarlarını takdir eden Mukaddir, herşeyi bilen Alîm, heyşeyi hikmetle yapan Hakîm, herşeye gayet güzel şekiller veren Musavvir, her bir varlığa ikramlarda bulunan Kerîm, bütün ihsanları ve ilminin nüfuzu hoş ve şirin olan Lâtif, herşeyi en güzel şekillerle süsleyen Müzeyyin, her varlığa en münasip nimetleri veren Mün’im, varlıklara sevgi duygusunu veren Vedûd, sayısız yollarla kendisini yarattığı varlıklara tanıttıran Mütearrif, rahmeti bütün varlıkları kaplayan Rahmân, her bir varlığa bizzat rahmet tecellileri olan Rahîm, sonsuz şefkatiyle varlıkları kendine müştak eden Mütehannin, sonsuz haşmet sahibi ve sınırsız güzelliği olan Cemîl-i Zülcelâl, sınırsız kemâl ve mükemmellik sahibi olan Kâmil-i Mutlak ve herşeyi en güzel şekillerle nakış nakış işleyen Ezelî Nakkaş ki, bu kâinatın sayfaları ve tabakalarıyla, küll (bütün) ve cüz (parça) olarak hakikati ve bu varlıklar âleminin külliyet (genel) ve cüz’iyet (ferd, birey) ve vücut (varlık) ve bekà (devamlılık) itibarıyla hakikati,
- Onun kazâ (tatbik, uygulama) ve kader (plân, program) kaleminin ilim ve hikmetle tanzim (düzenlediği) ve takdir ettiği hatları;
- ilim ve hikmet pergelinin san’at ile tasvir ettiği nakışları;
Haşiye-1 Bu Üçüncü Mertebe, cüz’î bir çiçeği ve güzel bir kadını nazara alıyor. Koca bahar bir çiçektir. Cennet dahi bir çiçek gibidir. O mertebenin mazharlarıdırlar. Ve âlem, güzel ve büyük bir insan; ve huriler nev’i ve ruhanîler taifesi ve hayvanlar cinsi ve insan sınıfı, herbiri mânen güzel bir insan hükmünde, bu mertebenin gösterdiği esmâyı safahâtıyla gösteriyor.[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]cüz’î: küçük, ferdî [/TD]
[TD]esmâ: Allah’ın isimleri [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]huri: Cennet kızı[/TD]
[TD]hâşiye: dipnot, açıklayıcı not[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazhar: bir nimete ulaşan, o nimeti üzerinde yansıtan [/TD]
[TD]mânen: mânevî olarak [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazara almak: dikkate almak [/TD]
[TD]nev’i: tür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ruhanî: maddî yapısı olmayan ve gözle görülemeyen ruh âlemine ait varlık [/TD]
[TD]safahât: safhalar, gelişmeler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taife: topluluk[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.