• Bu konu 41 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 43)
  • Yazar
    Yazılar
  • #791843
    Anonim

      İşte bu hakikati bilmeyen insafsız insanlar derler ki: “Âhiretin tafsilâtını ders alan müteyakkız kalbli, keskin nazarlı olan Sahabelerin fikirleri, niçin bin sene hakikatten uzak olarak fikirleri düşmüş gibi, istikbal-i dünyevîde bin dört yüz sene sonra gelecek bir hakikati asırlarında karib zannetmişler?”

      Elcevap: Çünkü, Sahabeler, feyz-i sohbet-i Nübüvvetten, herkesten ziyade dâr-ı âhireti düşünerek, dünyanın fenâsını bilerek, kıyametin ipham vaktindeki hikmet-i İlâhiyeyi anlayarak, ecel-i şahsî gibi dünyanın eceline karşı dahi daima muntazır bir vaziyet alarak, âhiretlerine ciddî çalışmışlar. Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm “Kıyameti bekleyiniz, intizar ediniz” tekrar etmesi, şu hikmetten ileri gelmiş bir irşad-ı Nebevîdir. Yoksa vuku-u muayyene dair bir vahyin hükmüyle değildir ki hakikatten uzak olsun. İllet ayrıdır, hikmet ayrıdır. İşte, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın bu nevi sözleri, hikmet-i iphamdan ileri geliyor.

      Hem şu sırdandır ki, Mehdî, Süfyan gibi âhirzamanda gelecek eşhasları, çok zaman evvel, hattâ Tâbiîn zamanında onları beklemişler, yetişmek emelinde bulunmuşlar. Hattâ bazı ehl-i velâyet “Onlar geçmiş” demişler. İşte bu da, kıyamet gibi, hikmet-i İlâhiye iktiza eder ki, vakitleri taayyün etmesin. Çünkü her zaman, her asır, kuvve-i mâneviyenin takviyesine medar olacak ve yeisten kurtaracak Mehdî mânâsına muhtaçtır. Bu mânâda her asrın bir hissesi bulunmak lâzımdır. Hem gaflet içinde fenalara uymamak ve lâkaytlıkta nefsin dizginini bırakmamak için, nifakın başına geçecek müthiş şahıslardan her asır çekinmeli ve korkmalı. Eğer tayin edilseydi, maslahat-ı irşad-ı umumî zayi olurdu.

      Şimdi, Mehdî gibi eşhasın hakkındaki rivâyâtın ihtilâfâtı ve sırrı şudur ki:


      Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) Mehdî: âhirzamanda gelip dini takviye edecek ve Müslümanların imanlarını yenileyecek olan zât (bk. h-d-y)
      Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m) Sahabe: Peygamberimizi (a.s.m.) dünya gözüyle görüp onun yolundan gidenler
      Süfyan: âhirzamanda gelip İslâm dinini yıkmak için çalışacak olan dinsiz ve münafık şahıs Tâbiin: sahabeleri gören mü’minler
      dâr-ı âhiret: âhiret yurdu (bk. e-ḫ-r) ecel: ölüm zamanı
      ecel-i şahsi: kişinin ölüm vakti ehl-i velâyet: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y)
      eşhas: şahıslar fenâ: gelip geçicilik; kötü (bk. f-n-y)
      feyz-i sohbet-i Nübüvvet: Peygamberimizin (a.s.m.) sohbetinin feyzi, bereketi (bk. f-y-ḍ; n-b-e) gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l)
      hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
      hikmet-i ipham: bir şeyi gizlemenin hikmeti (bk. ḥ-k-m) hikmet-i İlâhiye: İlâhî hikmet; Allah’ın gözettiği fayda ve gaye (bk. ḥ-k-m; e-l-h)
      ihtilâfât: farklılıklar, ihtilaflar iktiza: gerektirme
      illet: esas sebep intizar etmek: beklemek
      ipham: gizli bırakmak irşad-ı Nebevî: Peygamberin doğru yolu göstermesi (bk. r-ş-d; n-b-e)
      istikbal-i dünyevî: dünyanın geleceği karib: yakın
      kuvve-i mâneviye: mânevî kuvvet, moral gücü (bk. a-n-y) kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m)
      lâkayt: duyarsız, ilgisiz maslahat-ı irşad-ı umumî: herkese doğru yolu göstermenin gerektirdiği hikmet (bk. ṣ-l-ḥ; r-ş-d)
      medar: sebep, dayanak muntazır: bekleyen, hazır
      müteyakkız: uyanık, gözü açık müthiş: dehşet veren, korkutan
      nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r) nefis: insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s)
      nevi: tür, çeşit nifak: münafıklık, ikiyüzlülük
      rivâyât: rivâyetler, Peygamberimizden duyulan şeylerin nakledilmesi sır: gizem, gizli gerçek
      taayyün: belirlenme tafsilât: ayrıntılar
      takviye: kuvvetlendirme, güçlendirme vahy: bir emrin veya hakikatin Allah tarafından Peygambere bildirilmesi (bk. v-ḥ-y)
      vuku-u muayyen: belirlenmiş olay yeis: ümitsizlik
      zayi olmak: kaybolmak ziyade: fazla, çok
      âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) âhirzaman: dünya hayatının kıyamete yakın son devresi (bk. e-ḫ-r)
      #791844
      Anonim

        Ehâdisi tefsir edenler, metn-i ehâdisi tefsirlerine ve istinbatlarına tatbik etmişler. Meselâ, merkez-i saltanat o vakit Şam’da veya Medine’de olduğundan, vukuat-ı Mehdiye veya Süfyâniyeyi, merkez-i saltanat civarında olan Basra, Kûfe, Şam gibi yerlerde tasavvur ederek öyle tefsir etmişler. Hem de o eşhasın şahs-ı mânevîsine veya temsil ettikleri cemaate ait âsâr-ı azîmeyi o eşhasın zatlarında tasavvur ederek öyle tefsir etmişler ki, o eşhas-ı harika çıktıkları vakit bütün halk onları tanıyacak gibi bir şekil vermişler. Halbuki, demiştik: Bu dünya tecrübe meydanıdır. Akla kapı açılır, fakat ihtiyarı elinden alınmaz. Öyle ise, o eşhas, hattâ o müthiş Deccal dahi çıktığı zaman, çokları, hattâ kendisi de bidâyeten Deccal olduğunu bilmez. Belki nur-u imanın dikkatiyle o eşhas-ı âhirzaman tanınabilir.

        Alâmet-i kıyametten olan Deccal hakkındaki hadis-i şerifte “Birinci günü bir sene, ikinci günü bir ay, üçüncü günü bir hafta, dördüncü günü eyyâm-ı saire gibidir. Çıktığı zaman dünya işitir. Kırk günde dünyayı gezer”blank.gif1 rivâyet ediliyor. İnsafsız insanlar bu rivâyete muhal demişler—hâşâ—şu rivâyetin inkâr ve iptaline gitmişler. Halbuki, ve’l-ilmü indallah, hakikati şu olmak gerektir ki:

        Âlem-i küfrün en kesafetlisi olan şimalde, tabiiyyunun fikr-i küfrîsinden süzülen bir cereyan-ı azîmin başına geçecek ve Ulûhiyeti inkâr edecek bir şahsın şimal tarafından çıkmasına işaret ve şu işaret içinde bir remz-i hikmet vardır ki, kutb-u şimalîye yakın dairede bütün sene, bir gece bir gündüzdür; altı ayı gece, altı ayı gündüzdür. “Deccalın bir günü bir senedir” o daire yakınında zuhuruna işarettir. “İkinci günü bir aydır” demekten murat, şimalden bu tarafa geldikçe bazan olur, yazın bir ayında güneş gurub etmez. Şu dahi, Deccal şimalden çıkıp âlem-i medeniyet tarafına tecavüzüne işarettir; günü Deccala isnat etmekle şu işarete işaret eder. Daha bu tarafa geldikçe, bir haftada güneş gurub etmiyor.

        [NOT]Dipnot-1 bk. Müslim, Fiten: 110; Ebû Dâvud, Melâhim: 14; Tirmizi, Fiten: 59; İbn-i Mâce, Fiten: 33; Müsned, 4:181.[/NOT]



        ehâdis: hadisler, Peygamberimize ait söz, emir veya davranışlar (bk. ḥ-d-s̱) Basra: (bk. bilgiler)
        Deccal: kıyamet kopmadan önce gelen, İslâmı kaldırmaya kalkan, dinlere savaş açan yalancı ve aldatıcı kimse Kûfe: (bk. bilgiler)
        Medine: (bk. bilgiler) Ulûhiyet: Cenab-ı Allah’ın ilâhlığı (bk. e-l-h)
        alâmet-i kıyamet: kıyametin alâmetleri (bk. ḳ-v-m) bidâyeten: başlangıçta
        cereyan-ı azîm: büyük akım (bk. a-ẓ-m) eyyâm-ı saire: diğer günler
        eşhas: şahıslar eşhas-ı harika: harika, olağanüstü şahıslar
        eşhas-ı âhirzaman: âhirzamanda etkin olan şahıslar (bk. e-ḫ-r) fikr-i küfrî: küfür felsefesi, düşüncesi (bk. f-k-r; k-f-r)
        gurub: batma hadis-i şerif: Peygamberimize ait söz, emir veya davranışlar (bk. ḥ-d-s̱)
        hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâşâ: asla, kesinlikle öyle değil
        ihtiyar: irade, seçim gücü (bk. ḫ-y-r) inkâr: kabul etmeme, inanmama (bk. n-k-r)
        isnat: dayandırma (bk. s-n-d) istinbat: bir söz veya bir işten gizli bir mana ve hüküm çıkarma, içtihad etme
        kesafetli: yoğun, katı kutb-u şimalî: kuzey kutbu
        merkez-i saltanat: saltanatın merkezi (bk. s-l-ṭ) metn-i ehâdis: hadislerin metni, sözleri (bk. ḥ-d-s̱)
        muhal: imkânsız murat: kasıt, amaç (bk. r-v-d)
        nur-u iman: iman nuru (bk. n-v-r; e-m-n) remz-i hikmet: bilimsel işaret (bk. ḥ-k-m)
        rivâyet: Peygamberimizden duyulan şeylerin nakledilmesi tabiiyyun: tabiatçılar, herşeyin tabiatın tesiriyle var olduğunu iddia edenler (bk. ṭ-b-a)
        tasavvur: düşünme (bk. ṣ-v-r) tatbik: uygulama
        tecavüz: saldırma tefsir: yorumlama (bk. f-s-r)
        ve’l-ilmü indallah: bilgi Allah katındadır (bk. a-l-m) vukuat-ı Mehdiye ve Süfyaniye: Mehdinin ve Süfyanın gelmesiyle ortaya çıkacak olaylar (bk. h-d-y)
        zuhur: belirme, görünme (bk. ẓ-h-r) âlem-i küfr: küfür ve inkâr dünyası (bk. a-l-m; k-f-r)
        âlem-i medeniyet: medenî dünya (bk. a-l-m) âsâr-ı azîme: büyük eserler (bk. a-ẓ-m)
        Şam: (bk. bilgiler) şahs-ı mânevi: mânevî şahıs, kollektif kişilik (bk. a-n-y)
        şimal: kuzey
        #791845
        Anonim

          Daha gele gele, tulû ve gurub ortasında üç saat devam ediyor. Ben Rusya’da esarette iken böyle bir yerde bulundum. Bize yakın, bir hafta güneş gurub etmeyen bir yer vardı; seyir için oraya gidiyorlardı. “Deccalın çıktığı vakit umum dünya işitecek” olan kaydı, telgraf ve radyo halletmiştir. Kırk günde gezmesini de, merkebi olan şimendifer ve tayyare halletmiştir. Eskiden bu iki kaydı muhal gören mülhidler şimdi âdi görüyorlar.

          Alâmet-i kıyametten olan Ye’cüc ve Me’cüce ve Sedde dair bir risalede bir derece tafsilen yazdığımdan, ona havale edip şurada yalnız şunu deriz ki: Eskiden Mançur, Moğol ünvanıyla içtimaat-ı beşeriyeyi zîrüzeber eden taifeler ve Sedd-i Çinînin yapılmasına sebebiyet verenler, kıyamete yakın, yine anarşistlik gibi bir fikirle medeniyet-i beşeriyeyi zîrüzeber edecekleri, rivâyetlerde vardır.

          Bazı mülhidler derler: “Bu kadar acaibi yapan ve yapacak taifeler nerede?”

          Elcevap: Çekirge gibi bir âfat, bir mevsimde pek çok kesretle bulunur. Mevsim değiştikçe, memleketi fesada veren kesretli o taifelerin hakikatleri, mahdut bazı fertlerde saklanıyor. Yine zamanı geldikçe, emr-i İlâhî ile, o mahdut fertlerden gayet kesretli aynı fesat yine başlar. Güya onların hakikat-i milliyetleri inceliyor, kopmuyor; yine mevsimi geldikçe zuhur ediyor.

          Aynen öyle de, bir zaman dünyayı hercümerc eden o taifeler, izn-i İlâhî ile, mevsimi geldiği vakit, aynı o taife, medeniyet-i beşeriyeyi hercümerc edecekler. Fakat onların muharrikleri başka bir surette tezahür eder.لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللهُ blank.gif1

          DOKUZUNCU ASIL: Mesâil-i imaniyeden bir kısmın netâici, şu mukayyet ve dar âleme bakar. Diğer bir kısmı, geniş ve mutlak olan âlem-i âhirete bakar. Amellerin fazilet ve sevabına dair ehâdis-i şerifenin bir kısmı, tergib ve terhîbe münasip bir tesir vermek için belâğatli bir üslûpta geldiğinden, dikkatsiz insanlar

          [NOT]Dipnot-1 “Gaybı ancak Allah bilir.” Neml Sûresi, 27:65; Tirmizi, Sevâbü’l-Kur’ân: 7; Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân: 21.[/NOT]

          Mançur: Asya’nın kuzeydoğusunda yaşayan bir kavim Rusya: (bk. bilgiler)
          Sed: (Sedd-i Zülkarneyn) Zülkarneyn’in Yecüc ve Mecüc kavminden korunmak isteyenler için yaptırdığı çok büyük ve sağlam set, kale Sedd-i Çinî: Çin Seddi (bk. bilgiler – Çin)
          Ye’cüc ve Me’cüc: Kur’ân-ı Kerimde bahsi geçen ve ortalığı fitne, fesat ve anarşiye boğacak olan kavimler, anarşist topluluk acaib: şaşırtıcı, garip şeyler
          alâmet-i kıyamet: kıyamet alâmeti (bk. ḳ-v-m) amel: davranış, iş
          belâğat: maksada ve hale uygun güzel söz söyleme (bk. b-l-ğ) ehâdis-i şerife: Peygamberimize ait söz, emir veya davranışlar (bk. ḥ-d-s̱)
          emr-i İlâhî: Allah’ın emri (bk. e-l-h) fazilet: değer, üstün (bk. f-ḍ-l)
          fesat: bozgunluk gurub: güneşin batışı
          güya: sanki hakikat: asıl, esas, mahiyet (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
          hakikat-i milliyet: millî yapıları (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hercümerc: karma karışık
          izn-i İlâhî: Allah’ın izni (bk. e-l-h) içtimaat-ı beşeriye: insanlığın toplumsal hayatı (bk. c-m-a)
          kesret: çokluk (bk. k-s̱-r) kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m)
          mahdut: sınırlı medeniyet-i beşeriye: insanlık medeniyeti
          mesâil-i imaniye: imanî meseleler (bk. m-s̱-l; e-m-n) muhal: imkansız
          muharrik: harekete geçirici, tahrik edici mukayyet: kayıtlı, sınırlı
          mutlak: kayıtsız, sınırsız (bk. ṭ-l-ḳ) mülhid: dinsiz
          münasip: uygun (bk. n-s-b) netâic: neticeler, sonuçlar
          risale: küçük kitap (bk. r-s-l) seyir: bakma
          suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tafsilen: ayrıntılı olarak
          taife: grup, topluluk tayyare: uçak
          tergib: şevklendirme, isteklendirme terhîb: korkutma
          tezahür: belirme, görünme (bk. ẓ-h-r) tulû: güneşin doğuşu
          umum: bütün zuhur: görünme, ortaya çıkma (bk. ẓ-h-r)
          zîrüzeber: alt üst, darma dağınık âdi: basit, sıradan
          âfat: bela, büyük felaket âlem: dünya (bk. a-l-m)
          âlem-i âhiret: âhiret âlemi (bk. a-l-m; e-ḫ-r) üslûp: tarz, biçim
          şimendifer: tren
          #791846
          Anonim

            onları mübalâğalı zannetmişler. Halbuki, bütün onlar ayn-ı hak ve mahz-ı hakikat olduklarından, mücazefe ve mübalâğa, içlerinde yoktur.

            Ezcümle, en ziyade insafsızların zihnini kurcalayan şu hadistir ki:

            لَوْ وَزِنَتِ الدُّنْياَ عِنْدَ اللهِ جَناَحَ بَعُوضَةٍ مَا شَرِبَ الْكَافِرُ مِنْهَا جُرْعَةَ مَاۤءٍ blank.gif1


            ev kemâ kàl. Meâl-i şerifi: “Dünyanın, Cenâb-ı Hakkın yanında bir sinek kanadı kadar kıymeti olsaydı, kâfirler bir yudum suyu ondan içmeyecek idiler.” Hakikati şudur ki: عِنْدَ اللهِtabiri, “âlem-i bekàdan” demektir. Evet, âlem-i bekàdan bir sinek kanadı kadar bir nur, madem ebedîdir, yeryüzünü dolduracak muvakkat bir nurdan daha çoktur. Demek koca dünyayı bir sinek kanadıyla muvazene değil; belki herkesin kısacık ömrüne yerleşen hususî dünyasını, âlem-i bekàdan bir sinek kanadı kadar daimî bir feyz-i İlâhîye ve bir ihsan-ı İlâhîye muvazeneye gelmediği demektir.

            Hem dünyanın iki yüzü var, belki üç yüzü var: Biri, Cenâb-ı Hakkın esmâsının âyineleridir. Diğeri âhirete bakar, âhiret tarlasıdır. Diğeri fenâya, ademe bakar. Bildiğimiz, marzî-i İlâhî olmayan, ehl-i dalâletin dünyasıdır. Demek, Esmâ‑i Hüsnânın âyineleri ve mektubât-ı Samedâniye ve âhiretin mezraası olan koca dünya değil; belki âhirete zıt ve bütün hatîâtın menşei ve beliyyâtın menbaı olan, dünyaperestlerin dünyasının, âlem-i âhirette ehl-i imana verilen sermedî bir zerresine değmediğine işarettir.

            İşte, en doğru ve ciddî şu hakikat nerede? Ve insafsız ehl-i ilhâdın fehmettikleri mânâ nerede? O insafsız ehl-i ilhâdın en mübalâğa, en mücazefe zannettikleri mânâ nerede?
            Hem meselâ, insafsız ehl-i ilhâdın mübalâğa zannettikleri, hattâ muhal bir mübalâğa ve mücazefe tevehhüm ettikleri biri de, amellerin sevabına dair ve bazı

            [NOT]Dipnot-1 bk. Tirmizi, Zühd: 13; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:306; Ebû Naîm el-Isbahânî, Hilyetü’l-Evliyâ, 3:253.[/NOT]



            Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, şeref ve azamet sahibi yüce Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n)
            adem: yokluk, hiçlik amel: davranış, iş
            ayn-ı hak: hakkın, doğrunun ta kendisi (bk. ḥ-ḳ-ḳ) beliyyât: belâlar, musibetler
            dünyaperest: dünyaya düşkün ebedî: sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d)
            ehl-i dalâlet: hak yoldan sapmış inançsız kimseler (bk. ḍ-l-l) ehl-i ilhâd: inkârcılar, dinsizler
            ehl-i iman: iman edenler, inananlar (bk. e-m-n) esmâ: isimler (bk. s-m-v)
            ev kemâ kâl: veya nasıl söylemiş ise… ezcümle: meselâ, örneğin
            fehmetmek: anlamak fena: gelip geçicilik, yok oluş (bk. f-n-y)
            feyz-i İlâhiye: Allah’ın feyzi, lütfu (bk. f-y-ḍ; e-l-h) hadis: Peygamberimize ait söz, emir veya davranışlar (bk. ḥ-d-s̱)
            hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hatîât: hatalar
            hususî: özel ihsan-ı İlâhî: Allah’ın ihsanı, ikramı, bağışı (bk. ḥ-s-n; e-l-h)
            mahz-ı hakikat: gerçeğin ta kendisi (bk. ḥ-ḳ-ḳ) marzî-i İlâhî: Allah’ın rızasına uygun olan iş (bk. e-l-h)
            mektubat-ı Samedâniye: Allah tarafından gönderilmiş birer mektup gibi, şuur sahiplerine İlâhî san’atı anlatan eserler (bk. k-t-b; ṣ-m-d) menba: kaynak
            menşe: kaynak mezraa: tarla
            meâl-i şerif: şerefli, yüce mânâ muhal: imkansız
            muvakkat: geçici muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n)
            mübalağa: abartı (bk. b-l-ğ) mücazefe: aldatma
            sermedî: daimi, sürekli tabir: ifade (bk. a-b-r)
            tevehhüm etmek: zannetmek, sanmak zerre: atom, maddenin en küçük parçası
            ziyade: çok, fazla âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
            âlem-i bekà: dev
            #791847
            Anonim

              surelerin faziletleri hakkında gelen rivâyetlerdir. Meselâ, Fâtiha’nın Kur’ân kadar sevabı vardır;blank.gif1 Sûre-i İhlâs, sülüs-ü Kur’ân;blank.gif2 Sûre-i İzâ Zülzileti’l-Ardu, rub’u;blank.gif3 Sûre-i Kul Yâ Eyyühe’l-Kâfirûn, rub’u;blank.gif4 Sûre-i Yâsin, on defa Kur’ân kadar olduğuna rivâyet vardır. İşte, insafsız ve dikkatsiz insanlar demişler ki: “Şu muhaldir. Çünkü Kur’ân içinde Yâsin ve öteki faziletli olanlar da vardır. Onun için mânâsız olur.”

              Elcevap: Hakikati şudur ki: Kur’ân-ı Hakîmin herbir harfinin bir sevabı var, bir hasenedir. Fazl-ı İlâhîden, o harflerin sevabı sünbüllenir, bazan on tane verir, bazan yetmiş, bazan yedi yüz (Âyetü’l-Kürsî harfleri gibi), bazan bin beş yüz (Sûre-i İhlâsın harfleri gibi), bazan on bin (Leyle-i Beratta okunan âyetler ve makbul vakitlere tesadüf edenler gibi) ve bazan otuz bin (meselâ, haşhaş tohumunun kesreti misillü, Leyle-i Kadîrde okunan âyetler gibi). Ve “O gece bin aya mukabil” işaretiyle, bir harfinin o gecede otuz bin sevabı olur, anlaşılır. İşte, Kur’ân-ı Hakîm, tezâuf-u sevabıyla beraber, elbette muvazeneye gelmez ve gelemiyor. Belki asıl sevabıyla, bazı surelerle muvazeneye gelebilir.

              Meselâ, içinde mısır ekilmiş bir tarla farz edelim ki, bin tane ekilmiş. Bazı habbeleri yedi sünbül vermiş farz etsek, herbir sünbülde yüzer dane olmuşsa, o vakit tek bir habbe, bütün tarlanın iki sülüsüne mukabil oluyor. Meselâ birisi de on sünbül vermiş, herbirinde iki yüz dane vermiş. O vakit bir tek habbe, asıl tarladaki habbelerin iki misli kadardır. Ve hâkezâ, kıyas et.

              Şimdi, Kur’ân-ı Hakîmi, nuranî, mukaddes bir mezraa-i semâviye tasavvur ediyoruz. İşte, herbir harfi, asıl sevabıyla birer habbe hükmündedir. Onların sünbülleri nazara alınmayacak. Sûre-i Yâsin, İhlâs, Fâtiha, Kul Yâ Eyyühe’l-Kâfirûn, İzâ Zülzileti’l-Ardu gibi, sair faziletlerine dair rivâyet edilen sûre ve âyetlerle muvazene edilebilir. Meselâ, Kur’ân-ı Hakîmin üç yüz bin altı yüz yirmi harfi olduğundan, Sûre-i İhlâs, Besmeleyle beraber altmış dokuzdur. Üç defa altmış dokuz, iki yüz yedi harftir. Demek, Sûre-i İhlâsın herbir harfinin haseneleri bin beş yüze yakındır. İşte, Sûre-i Yâsinin hurufatı hesap edilse, Kur’ân-ı


              [NOT]Dipnot-1 bk. Buhari, Tefsîru Sûreti: 1:1, 15:3, Fedâilü’l-Kur’ân: 9; Tirmizi, Sevâbu’l-Kur’ân: 1; Nesâî, İftitâh: 26; Muvatta, Nidâ: 38; Müsned, 4:211, 5:114.

              Dipnot-2 bk. Tirmizi, Sevâbü’l-Kur’ân: 10, 11; İbn-i Mâce, Edeb: 52; Ebû Dâvud, Vitir: 18; Nesâî, İftitah: 69; Muvatta’, Kur’ân: 17, 19.

              Dipnot-3 bk. Tirmizi, Sevâbü’l-Kur’ân: 9; Müsned, 3:147, 221.

              Dipnot-4 bk. Tirmizi, Sevâbü’l-Kur’ân: 9; Müsned, 3:147, 221.[/NOT]



              Kur’ân-ı Hakîm: sayısız hikmetleri içinde bulunduran Kur’ân (bk. ḥ-k-m) Leyle-i Berat: Berat Gecesi
              Leyle-i Kadir: Kadir Gecesi (bk. ḳ-d-r) farz etmek: varsaymak
              fazilet: değer ve üstünlük (bk. f-ḍ-l) fazl-ı İlahî: Allah’ın lütfu, ihsanı (bk. f-ḍ-l; e-l-h)
              habbe: dane, tohum hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
              hasene: sevap (bk. ḥ-s-n) hurufat: harfler
              hâkezâ: bunun gibi iki sülüs: üçte iki
              kesret: çokluk (bk. k-s̱-r) makbul: kabul görmüş
              mezraa-i semâviye: semâvi tarla (bk. s-m-v) muhal: imkânsız
              mukabil: karşılık mukaddes: her türlü çirkinlikten ve eksiklikten arınmış, kutsal (bk. ḳ-d-s)
              muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n) nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r)
              nuranî: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r) rivâyet: Peygamberimizden duyulan şeylerin nakledilmesi
              rub’: dörtte bir sair: diğer
              sülüs-ü Kur’ân: Kur’ân’ın üçte biri tasavvur: düşünme, hayal etme (bk. ṣ-v-r)
              tesadüf etme: rastgelme tezâuf-u sevab: sevabın katlanması
              Âyetü’l-Kürsî: Allah’ın varlığından ve bir kısım mühim sıfatlarından bahseden Bakara Sûresinin 255. âyeti
              #791848
              Anonim

                Hakîmin mecmu-u hurufatına nisbet edilse ve on defa muzaaf olması nazara alınsa, şöyle bir netice çıkar ki: Yâsin-i Şerifin herbir harfi, takriben beş yüze yakın sevabı vardır, yani o kadar hasene sayılabilir. İşte, buna kıyasen başkalarını dahi tatbik etsen, ne kadar lâtif ve güzel ve doğru ve mücazefesiz bir hakikat olduğunu anlarsın.

                ONUNCU ASIL: Ekser taife-i mahlûkatta olduğu gibi, ef’al ve a’mâl-i beşeriyede bazı harika fertler bulunur. O fertler, eğer iyilikte ileri gitmişse, o nevilerin medar-ı fahrleridir, yoksa medar-ı şeâmetleridir. Hem gizleniyorlar; adeta birer şahs-ı mânevî, birer gaye-i hayal hükmüne geçerler. Sair fertlerin herbirisi, o olmaya çalışır ve o olmak ihtimali var. Demek, o mükemmel harika fert mutlak, müphem bulunup, her yerde bulunması mümkün… Şu ipham itibarıyla, mantıkça kaziye-i mümkine suretinde, külliyetine hükmedilebilir. Yani, herbir amel şöyle bir netice verebilmesi mümkündür. Meselâ, “Kim iki rekât namazı filân vakitte kılsa, bir hac kadardır.”blank.gif1 İşte, iki rekât namaz bazı vakitte bir hacca mukabil geldiği hakikattir. Herbir iki rekât namazda, bu mânâ külliyetle mümkündür.

                Demek, şu nevideki rivâyetler, vukuu bilfiil daimî ve küllî değil. Zira kabulün madem şartları vardır; külliyet ve daimîlikten çıkar. Belki, ya bilfiil muvakkattir, mutlaktır; veyahut mümkinedir, külliyedir. Demek şu nevi ehâdisteki külliyet ise, imkân itibarıyladır.

                Meselâ, “Gıybet, katl gibidir.” Demek gıybette öyle bir fert bulunur ki, katl gibi bir zehr-i kàtilden daha muzırdır. Meselâ, “Bir güzel söz, bir abdi âzâd etmek gibi bir sadaka-i azîmenin yerine geçer.”blank.gif2 Şimdi, tergib veya teşvik için, o müphem ferd-i mükemmel, mutlak bir surette her yerde bulunmasının imkânını vaki bir surette göstermekle, hayra şevki ve şerden nefreti tahrik etmektir.
                Hem de şu âlemin mikyasıyla âlem-i ebedînin şeyleri tartılmaz. Buranın en

                [NOT]Dipnot-1 bk. Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, 7740; Müsnedü’l-Firdevs, 3:116, 117.

                Dipnot-2 bk. Et-Terğîb ve’t-Terhîb, 3:421, 434; Kenzü’l-Ummâl, 6:422.[/NOT]

                Kur’ân-ı Hakîm: sayısız hikmetleri içinde bulunduran Kur’ân (bk. ḥ-k-m) abd: köle (bk. a-b-d)
                bilfiil: fiilen, uygulamada olan (bk. f-a-l) daimî: devamlı
                ef’al ve a’mâl-i beşeriye: insanların iş ve davranışları (bk. f-a-l) ehâdis: hadisler, Peygamberimize ait söz, emir veya davranışlar (bk. ḥ-d-s̱)
                ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) ferd-i mükemmel: mükemmel fert, birey (bk. f-r-d; k-m-l)
                gaye-i hayal: hayal edilen gaye (bk. ḫ-y-l) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                hasene: sevap, iyilik (bk. ḥ-s-n) hayr: iyilik (bk. ḫ-y-r)
                imkân: mümkün olma, olabilirlik (bk. m-k-n) ipham: gizli, belirsiz bırakma
                kaziye-i mümkine: mümkün olan hüküm; olabilirlik içeren önerme (bk. m-k-n) kàtl: öldürme
                küllî/külliye: genel, kapsamlı (bk. k-l-l) lâtif: hoş, güzel (bk. l-ṭ-f)
                mecmu-u hurufat: harflerin toplamı (bk. c-m-a) medar-ı fahr: övünç vesilesi
                medar-ı şeâmet: kötülük, uğursuzluk vesilesi mikyas: ölçek
                mukabil: karşılık mutlak: kayıtsız, sınırsız (bk. ṭ-l-ḳ)
                muvakkat: geçici muzaaf: kat kat
                muzır: zararlı mücazefe: abartma, mübalağa
                mümkine: varlığı ile yokluğu imkan dahilinde olan (bk. m-k-n) müphem: gizli, belirsiz
                nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r) netice: sonuç
                nevi: tür, çeşit nisbet: kıyas, ölçü (bk. n-s-b)
                rivâyet: Peygamberimizden duyulan şeylerin nakledilmesi sadaka-i azîme: büyük sadaka (bk. ṣ-d-ḳ; a-ẓ-m)
                sair: diğer suret: biçim, şekil (bk. ṣ-v-r)
                tahrik: harekete geçirme taife-i mahlûkat: yaratıklar taifesi (bk. ḫ-l-ḳ)
                takriben: yaklaşık olarak tatbik: uygulama
                tergib: isteklendirme teşvik: şevklendirme
                vaki: olmuş, mevcut vuku: gerçekleşme, meydana gelme
                zehr-i kâtil: öldürücü zehir âlem: dünya (bk. a-l-m)
                âlem-i ebedî: sonsuz âhiret âlemi (bk. a-l-m; e-b-d) âzâd: hürriyetine kavuşturma
                şahs-ı mânevî: mânevî şahıs; tüzel kişilik, kollektif kişilik (bk. a-n-y) şer: kötülük
                #791968
                Anonim

                  büyüğü, oranın en küçüğüne muvazi gelemez. Sevab-ı a’mâl o âleme baktığı için, dünyevî nazarımız ona dar geliyor, aklımıza sığıştıramıyoruz. Meselâ

                  مَنْ قَرَاَ هٰذَا اُعْطِىَ لَهُ مِثْلُ ثَوَابِ مُوسٰى وَهَارُونَ blank.gif1

                  yani

                  اَلْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَرَبِّ اْلاَرَضِينَ رَبِّ الْعاَلمِينَ وَلَهُ الْكِبْرِيَاۤءُ فِى السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ اَلْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَرَبِّ اْلاَرَضِينَ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَلَهُ الْعَظَمَةُ فِى السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ وَلَهُ الْمُلْكُ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ blank.gif2


                  İnsafsız ve dikkatsizlerin en ziyade nazar-ı dikkatini celb eden, şu gibi rivâyetlerdir. Hakikati şudur ki:
                  Dünyada, dar nazarımızla, kısacık fikrimizle, Mûsâ ve Hârun Aleyhimesselâmın sevaplarını ne derece tasavvur ediyoruz, biliyoruz? Âlem-i ebediyette, Rahîm-i Mutlak, saadet-i ebediyede, nihayetsiz ihtiyaç içinde bir abdine, birtek virde mukabil vereceği hakikat-i sevap, o iki zâtın sevaplarına—fakat daire-i ilmimize ve tahminimize giren sevaplarına—müsavi olabilir.

                  Meselâ, bedevî, vahşî bir adam, hiç padişahı görmemiş, saltanat haşmetini bilmiyor. Bir köyde bir ağayı nasıl tasavvur eder; o mahdut fikriyle, bir padişahı ondan büyükçe bir ağa kadar bilir. Hattâ bizde sade-dil bir taife var ki, eskiden diyorlardı ki: “Padişah kendi ocağı yanında ve tenceresinin başında pişirdiği bulgur çorbası yanında ne yapıyor, bizim ağamız onu biliyor.” Demek onlar, padişahı o kadar dar bir vaziyette ve âdi bir surette tahayyül ediyorlar ki, kendi bulgur çorbasını kendi pişiriyor! Âdeta bir yüzbaşı haşmetinde farz ediyorlar.

                  [NOT]
                  Dipnot-1
                  “Kim bunu okursa, Mûsâ ile Hârun’un sevaplarının misli ona verilir.” Şeyh Ahmed Gümüşhanevî, Mecmuatü’l-Ahzâb, s. 263.

                  Dipnot-2 Hamd o Allah’a mahsustur ki, Göklerin Rabbi, Yerlerin Rabbi, Âlemlerin Rabbidir. Göklerde ve yerde kibriyâ Ona mahsustur. Onun kudreti herşeye galiptir ve hikmeti herşeyi kuşatır. Hamd o Allah’a mahsustur ki, Göklerin Rabbi, Yerlerin Rabbi, Âlemlerin Rabbidir. Göklerde ve yerde azamet Onundur. Onun kudreti herşeye galiptir ve hikmeti herşeyi kuşatır. Mülk de Ona âittir. O Göklerin Rabbidir. Onun kudreti herşeye galiptir ve hikmeti herşeyi kuşatır.[/NOT]



                  Aleyhimesselâm: Allah’ın selâmı onların üzerine olsun (bk. s-l-m) Hârun: (bk. bilgiler)
                  Mûsâ: (bk. bilgiler) Rahîm-i Mutlak: rahmeti sınırsız olan Allah (bk. r-ḥ-m; ṭ-l-ḳ)
                  abd: kul (bk. a-b-d) bedevî: çölde yaşayan, göçebe
                  celb etmek: çekmek daire-i ilm ve tahmin: ilim alanı ve tatmin alanı (bk. a-l-m)
                  farz etmek: sanmak, zannetmek hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                  hakikat-i sevap: sevap gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ) haşmet: büyüklük, ihtişam
                  mahdut: sınırlı mukabil: karşılık
                  muvazi: denk, eşit müsavi: eşit, denk
                  nazar: bakış, düşünce (bk. n-ẓ-r) nazar-ı dikkat: dikkatli bakış (bk. n-ẓ-r)
                  nihayetsiz: sınırsız rivâyet: Peygamberimizden duyulan şeylerin nakledilmesi
                  saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d) sade-dil: saf, temiz kalpli
                  sevab-ı a’mâl: amellerin sevabı, karşılığı suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
                  tahayyül: hayal etme (bk. ḫ-y-l) taife: topluluk, grup
                  tasavvur: düşünme, hayal etme (bk. ṣ-v-r) vahşî: medeni olmayan, yabanî
                  vird: devamlı yapılan zikir ziyade: çok, fazla
                  âdi: basit âlem-i ebediyet: sonsuzluk âlemi (bk. a-l-m; e-b-d)
                  #791969
                  Anonim

                    Şimdi, biri o adamlardan birisine dese, “Sen bugün benim için bu işi yapsan, senin bildiğin padişah haşmeti kadar sana bir haşmetlik vereceğim. Yani bir yüzbaşı kadar bir rütbe vereceğim”; o söz hakikattir. Çünkü, haşmet-i padişahîden onun dar daire-i fikrine giren, ancak bir yüzbaşılık kadar bir şevkettir.

                    İşte, dünya nazarıyla, dar fikrimizle, âhirete müteveccih hakaik-ı sevabiyeyi o bedevî adam kadar da düşünemiyoruz. Hazret-i Mûsâ (a.s.) ve Hârun’un (a.s.) meçhulümüz olan hakikî sevapları ile muvazene değil—çünkü teşbih kaidesi, meçhulü malûma kıyas eder—belki muvazene edilen, malûmumuz olan ve tahminimize giren sevaplarıyla, bir abd-i mü’minin bir virdine mukabil meçhulümüz olan hakikî sevabıdır.

                    Hem de, deniz yüzü ile katrenin gözbebeği, güneşin tamam-ı aksini tutmakta müsavidirler. Fark keyfiyettedir. Hazret-i Mûsâ (a.s.) ve Hârun’un (a.s.) deniz-misal âyine-i ruhlarına in’ikâs eden mahiyet-i sevap, bir katre hükmünde bir abd-i mü’minin bir âyetten aldığı aynı mahiyet-i sevaptır. Mahiyetçe, kemiyetçe birdirler. Keyfiyet ise, kabiliyete tâbidir.

                    Hem bazan olur ki, birtek kelime, birtek tesbih öyle bir saadet hazinesini açar ki, altmış sene hizmetle o açılmamış. Demek bazı hâlât oluyor ki, birtek âyet, Kur’ân kadar faide verebilir.
                    Hem İsm-i Âzama mazhar olan Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın bir âyette mazhar olduğu feyz-i İlâhî, belki bir peygamberin umum feyzi kadar olabilir. Veraset-i Ahmediye ile İsm-i Âzam zılline mazhar bir mü’min, kendi kabiliyeti itibarıyla, kemiyetçe bir nebînin feyzi kadar sevap alıyor denilse, hilâf-ı hakikat olamaz.

                    Hem de sevap ve fazilet, nur âlemindendir. O âlemden bir âlem, bir zerreye sığışabilir. Nasıl ki, bir zerrecik bir şişede, semâvât, nücumuyla beraber görünebilir. Öyle de, niyet-i hâlise ile şeffafiyet peydâ eden bir zikirde veya bir âyette, semâvât gibi nuranî sevap ve fazilet yerleşebilir.



                    Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) Hazret-i Hârun: (bk. bilgiler)
                    Hazret-i Mûsâ: (bk. bilgiler) Katre: damla
                    Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m) Veraset-i Ahmediye: Hz. Muhammed’in varisliği
                    abd-i mü’min: iman etmiş kul (bk. a-b-d; e-m-n) bedevî: çölde yaşayan, göçebe
                    daire-i fikr: düşünce alanı (bk. f-k-r) deniz-misal: deniz gibi (bk. m-s̱-l)
                    fazilet: değer, üstünlük (bk. f-ḍ-l) feyz: mânevî gıda, lütuf (bk. f-y-ḍ)
                    feyz-i İlâhiye: Allah’ın feyzi, lütfu (bk. f-y-ḍ; e-l-h) hakaik-i sevabiye: sevap gerçekleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                    hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                    haşmet: görkem, ihtişam haşmet-i padişahî: padişahın haşmeti, görkemi
                    hilâf-ı hakikat: gerçeğe aykırı (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâlât: haller, durumlar
                    in’ikâs: yansıma kaide: düstur, prensip
                    kemiyet: sayıca çokluk, nicelik keyfiyet: özellik, nitelik, durum
                    mahiyet: nitelik, esas mahiyet-i sevap: sevabın mahiyeti
                    malûm: bilinen (bk. a-l-m) mazhar: yansıma ve görünme yeri (bk. ẓ-h-r)
                    meçhul: bilinmeyen mukabil: karşılık
                    muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n) müsavi: eşit, denk
                    müteveccih: yönelik mü’min: iman etmiş (bk. e-m-n)
                    nazar: bakış (bk. n-ẓ-r) nebî: peygamber (bk. n-b-e)
                    niyet-i hâlis: saf, temiz niyet (bk. ḫ-l-ṣ) nur: ışık, aydınlık (bk. n-v-r)
                    nuranî: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r) nücum: yıldızlar
                    saadet: mutluluk semâvat: gökler (bk. s-m-v)
                    tamam-ı aks: yansımanın tamamı tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ)
                    teşbih: benzetme umum: bütün
                    vird: zikir zerre: maddenin en küçük parçası
                    zıll: gölge âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
                    âlem: dünya (bk. a-l-m) âyet: Kur’ân’ın her bir cümlesi
                    âyine-i ruh: ruh aynası (bk. r-v-ḥ) İsm-i Âzam: Cenab-ı Hakkın binbir isminden en büyük ve mânâca diğer isimleri kuşatmış olanı (bk. s-m-v; a-ẓ-m)
                    şeffafiyet peydâ etmek: şeffaflık kazanmak şevket: büyüklük, haşmet
                    #791970
                    Anonim

                      Netice-i kelâm: Ey insafsız ve dikkatsiz ve imanı zayıf, felsefesi kavî, hodbin, münekkit adam! Şu On Asıl’ı nazara al; sonra sen hilâf-ı hakikat ve kat’î muhalif‑i vaki gördüğün bir rivâyeti bahane ederek ehâdis-i şerifeye ve dolayısıyla Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mertebe-i ismetine halel verecek itiraz parmağını uzatma. Zira, evvelâ o On Asıl’ın on dairesi seni inkârdan vazgeçirir. “Hakikî bir kusur varsa bize aittir” derler. “Hadise râci olamaz. Eğer hakikî değilse, senin sû-i fehmine aittir” derler.

                      Elhasıl, inkâr ve redde gitmek için, şu On Asıl’ı tekzip ve iptal etmek lâzım gelir. Şimdi, insafın varsa, bu On Usulü kemâl-i dikkatle düşündükten sonra, o aklın hilâf-ı hakikat gördüğü bir hadisin inkârına kalkışma. “Ya bir tefsiri, ya bir tevili, ya bir tabiri vardır” de, ilişme.

                      ON BİRİNCİ ASIL: Nasıl Kur’ân-ı Hakîmin müteşâbihâtı var; tevile muhtaçtır veyahut mutlak teslim istiyor. Ehâdisin de, Kur’ân’ın müteşâbihâtı gibi, müşkilâtı vardır. Bazan çok dikkatli bir tefsire ve tabire muhtaçtır. Geçmiş misallerle iktifa edebilirsiniz.

                      Evet, nasıl ki hüşyar olan adam, yatmış olan adamın rüyasını tabir eder. Öyle de, bazan uykuda olan bir adam, yanında uyanık olan konuşanların sözlerini işitiyor, fakat kendi âlem-i menâmına tatbik eder bir tarzda mânâ veriyor, tabir ediyor. Öyle de, ey gaflet ve felsefe uykusu içinde tenvim edilen insafsız adam! Sırr-ı blank.gif1 مَازَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى ve blank.gif2 تَناَمُ عَيْنِى وَلاَ يَناَمُ قَلْبِى hükmüne mazhar ve hakikî hüşyar ve yakzan olan zâtın gördüğünü, sen kendi rüyanda inkâr değil, tabir et.

                      Evet, uykuda bir adamı bir sinek ısırsa, müthiş bir harpte yaralar alır gibi bir hakikat-i nevmiye bazan telâkki eder. Ondan sorulsa, “Hakikaten ben yaralandım.

                      [NOT]Dipnot-1 “Göz ne şaştı, ne de başka birşeye baktı.” Necm Sûresi, 53:17.

                      Dipnot-2 “Benim gözüm uyur, kalbim uyumaz.” Buhari, Teheccüd 16, Teravih 1, Menâkıb 24; Tirmizi, Edeb 86; Nesâî, Kıyâmu’l-Leyl 36; Ebû Dâvud, Tahâret 79; Müsned, 1:274.[/NOT]



                      Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmetler bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
                      Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m) ehâdis/ehadis-i şerife: hadisler, Peygamberimize ait söz, emir veya davranışlar (bk. ḥ-d-s̱)
                      elhasıl: özetle, sonuç olarak evvelâ: önce
                      gaflet: umursamazlık, sorumsuzluk, Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma hali (bk. ğ-f-l) hakikat-i nevmiye: uyku gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                      hakikaten: gerçekten (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                      halel: zarar, eksiklik hilâf-ı hakikat: gerçeğe aykırı (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                      hodbin: bencil, kibirli hüşyar: uyanık
                      iktifa: yetinme inkâr: kabul etmeme, inanmama (bk. n-k-r)
                      insaf: vicdana uygun davranış insafsız: vicdansız
                      kat’î: kesin kavî: kuvvetli, güçlü
                      kemâl-i dikkat: tam bir dikkat (bk. k-m-l) mazhar: erişme, sahip olma (bk. ẓ-h-r)
                      mertebe-i ismet: günahsızlık, masumluk mertebesi muhalif-i vaki: vakıaya aykırı, gerçeğe zıt
                      mutlak: kesin olarak, kayıtsız, şartsız (bk. ṭ-l-ḳ) münekkit: tenkitçi
                      müteşâbihât: mânâsı açık olmayan âyetler müşkilât: zorluklar
                      nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r) netice-i kelâm: sözün neticesi, özü (bk. k-l-m)
                      rivâyet: Peygamberimizden duyulan şeylerin nakledilmesi râci: ait
                      sû-i fehm: kötü anlayış tabir: açıklama, yorumlama (bk. a-b-r)
                      tefsir: yorum, açıklama (bk. f-s-r) tekzip etmek: yalanlamak
                      telâkki etmek: kabul etmek tenvim edilen: uyutulan
                      tevil: yorum yakzan: uyanık
                      âlem-i menâm: uyku âlemi (bk. a-l-m)
                      #791971
                      Anonim

                        Bana top, tüfek atıldı” diyecek. Yanında oturanlar, onun uykusundaki ıztırabına gülüyorlar.
                        İşte, bu nevm-âlûd nazar-ı gaflet ve fikr-i felsefe, elbette hakaik-ı Nübüvvete mihenk olamazlar.
                        ON İKİNCİ ASIL: Nazar-ı Nübüvvet ve tevhid ve iman, vahdete, âhirete, Ulûhiyete baktığı için, hakaikı ona göre görür. Ehl-i felsefe ve hikmetin nazarı kesrete, esbaba, tabiata bakar, ona göre görür. Nokta-i nazar birbirinden çok uzaktır.

                        Ehl-i felsefenin en büyük bir maksadı, ehl-i usulü’d-din ve ulemâ-i ilm-i kelâmın makàsıdı içinde görünmeyecek bir derecede küçük ve ehemmiyetsizdir. İşte onun içindir ki, mevcudatın tafsil-i mahiyetinde ve ince ahvallerinde ehl-i hikmet çok ileri gitmişler. Fakat hakikî hikmet olan ulûm-u âliye-i İlâhiye ve uhreviyede o kadar geridirler ki, en basit bir mü’minden daha geridirler. Bu sırrı fehmetmeyenler, muhakkıkîn-i İslâmiyeyi, hükemâlara nisbeten geri zannediyorlar. Halbuki akılları gözlerine inmiş, kesrette boğulmuş olanların ne haddi var ki, veraset-i Nübüvvet ile makàsıd-ı âliye-i kudsiyeye yetişenlere yetişebilsinler?

                        Hem bir şey, iki nazarla bakıldığı vakit, iki muhtelif hakikati gösteriyor. İkisi de hakikat olabilir. Fennin hiçbir hakikat-i kat’iyesi, Kur’ân’ın hakaik-ı kudsiyesine ilişemez. Fennin kısa eli, onun münezzeh ve muallâ dâmenine erişemez. Nümune olarak bir misal zikrederiz.

                        Meselâ, küre-i arz, ehl-i hikmet nazarıyla bakılsa, hakikati şudur ki: Güneş etrafında mutavassıt bir seyyare gibi, hadsiz yıldızlar içinde döner. Yıldızlara nisbeten küçük bir mahlûk… Fakat ehl-i Kur’ân nazarıyla bakıldığı vakit, On Beşinci Sözde izah edildiği gibi, hakikati şöyledir ki: Semere-i âlem olan insan en

                        Ulûhiyet: ilâhlık (bk. e-l-h) ahval: haller
                        dâmen: etek ehl-i Kur’ân: Kur’ân ilmiyle uğraşanlar; müfessirler gibi
                        ehl-i felsefe ve hikmet: felsefeyle uğraşanlar, filozoflar (bk. ḥ-k-m) ehl-i hikmet: felsefeyle uğraşanlar, filozoflar (bk. ḥ-k-m)
                        ehl-i usulü’d-din: din usulcüleri; hadis, fıkıh ve tefsir âlimleri gibi esbab: sebepler (bk. s-b-b)
                        fehmetmek: anlamak fen: bilim dalı
                        fikr-i felsefe: felsefe düşüncesi (bk. f-k-r) hadsiz: sayısız
                        hakaik: hakikatler, gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakaik-i Nübüvvet: Peygamberlik gerçekleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ; n-b-e)
                        hakaik-ı kudsiye: mukaddes gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ; ḳ-d-s) hakikat-i kat’iye: kesin gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                        hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olduğunu gösteren ilim, bilgi (bk. ḥ-k-m)
                        hükema: filozoflar, felsefeciler (bk. ḥ-k-m) kesret: çokluk (bk. k-s̱-r)
                        küre-i arz: yer küre, dünya mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)
                        maksad: gaye (bk. ḳ-ṣ-d) makàsıd: maksatlar, gayeler (bk. ḳ-ṣ-d)
                        makàsıd-ı âliye-i kudsiye: her türlü kusur ve eksiklikten yüce olan İlâhî maksatlar, gayeler (bk. ḳ-ṣ-d; ḳ-d-s) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
                        mihenk: ölçü misal: örnek, benzetme (bk. m-s̱-l)
                        muallâ: yüksek, yüce muhakkıkîn-i İslâmiye: hakikatleri araştırıp bulan büyük İslâm âlimleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ; s-l-m)
                        muhtelif: farklı mutavassıt: orta derecede
                        münezzeh: kusur ve eksiklikten yüce, temiz (bk. n-z-h) mü’min: iman etmiş, imanlı (bk. e-m-n)
                        nazar: bakış, düşünce (bk. n-ẓ-r) nazar-ı Nübüvvet: Peygamberlik bakışı (bk. n-ẓ-r; n-b-e)
                        nazar-ı gaflet: gaflet bakışı (bk. n-ẓ-r; ğ-f-l) nevm-âlûd: uykulu
                        nisbeten: kıyasla (bk. n-s-b) nokta-i nazar: bakış açısı
                        semere-i âlem: kâinatın meyvesi (bk. a-l-m) seyyare: gezegen
                        sır: gizem, gizli gerçek tabiat: doğa, canlı ve cansız bütün varlıklar, maddî âlem (bk. ṭ-b-a)
                        tafsil-i mahiyet: öz niteliğinin ayrıntılı açıklaması tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma (bk. v-ḥ-d)
                        ulemâ-i ilm-i kelâm: kelâm ilmiyle uğraşan âlimler (bk. a-l-m; k-l-m) ulûm-u âliye-i İlâhiye ve uhreviye: din ve âhiretle ilgili yüksek ilimler (bk. a-l-m; e-l-h; e-ḫ-r)
                        vahdet: birlik (bk. v-ḥ-d) veraset-i Nübüvvet: Peygamber varisliği (bk. n-b-e)
                        zikretmek: belirtmek, hatırlatmak âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
                        #791973
                        Anonim

                          câmi’, en bedî ve en âciz, en aziz, en zayıf, en lâtif bir mu’cize-i kudret olduğundan, beşik ve meskeni olan zemin, semâya nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber, mânen ve san’aten bütün kâinatın kalbi, merkezi; bütün mu’cizât-ı san’atının meşheri, sergisi; bütün tecelliyât-ı esmâsının mazharı, nokta-i mihrakiyesi; nihayetsiz faaliyet-i Rabbâniyenin mahşeri, mâkesi; hadsiz hallâkıyet-i İlâhiyenin, hususan nebâtat ve hayvânâtın kesretli envâ-ı sağiresinden cevâdâne icadın medarı, çarşısı; ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuâtın küçük mikyasta nümunegâhı; ve mensucât-ı ebediyenin sür’atle işleyen destgâhı; ve menâzır-ı sermediyenin çabuk değişen taklitgâhı; ve besâtîn-i daimenin tohumcuklarına sür’atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur. İşte, arzın bu azamet-i mâneviyesinden ve ehemmiyet-i san’aviyesindendir ki, Kur’ân-ı Hakîm, semâvâta nisbeten büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan arzı, bütün semâvâta karşı, küçücük kalbi büyük kalıba mukabil tutmak gibi denk tutuyor. Onu bir kefede, bütün semâvâtı bir kefede koyuyor, mükerreren رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِblank.gif1 diyor.

                          İşte, sair mesâili buna kıyas et ve anla ki, felsefenin ruhsuz, sönük hakikatleri, Kur’ân’ın parlak, ruhlu hakikatleriyle müsademe edemez. Nokta-i nazar ayrı ayrı olduğu için, ayrı ayrı görünür.

                          DÖRDÜNCÜ DAL

                          اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللهَ يَسْجُدُ لَهُ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِى اْلاَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَاۤبُّ وَكَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ

                          [NOT]Dipnot-1 “Göklerin ve yerin Rabbi.” Kehf Sûresi, 18:14; Sâd Sûresi, 38:66; Zuhruf Sûresi, 43:82; Nebe Sûresi, 78:37.[/NOT]



                          Kur’ân-ı Hakîm: sayısız hikmetleri içinde bulunduran Kur’ân (bk. ḥ-k-m) Rabbü’s-Semâvâti ve’l-Arz: göklerin ve yerin Rabbi (bk. r-b-b; s-m-v)
                          arz: yeryüzü, dünya azamet-i mâneviye: mânevî büyüklük (bk. a-ẓ-m; a-n-y)
                          aziz: izzetli, değerli (bk. a-z-z) bedî: güzel, eşsiz (bk. b-d-a)
                          besâtîn-i daime: dâimî bostan ve bahçeler cevâdâne: çömertçe (bk. c-v-d)
                          câmi’: kapsamlı (bk. c-m-a) ehemmiyet-i san’aviye: san’at bakımından önemlilik (bk. ṣ-n-a)
                          envâ-ı sağire: küçük çeşitler faaliyet-i Rabbâniye: Rab olan Allah’ın faaliyet ve icraatı (bk. f-a-l; r-b-b)
                          hadsiz: sınırsız hakaret: küçüklük, değersizlik
                          hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hallâkıyet-i İlâhiye: Allah’ın kendi zatına yaraşan yaratıcılığı (bk. ḫ-l-ḳ; e-l-h)
                          hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hususan: özellikle
                          icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d) kesretli: çok (bk. k-s̱-r)
                          kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f)
                          mahşer: toplanma yeri (bk. ḥ-ş-r) masnuât: san’at eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a)
                          mazhar: görüntü yeri, ayna (bk. ẓ-h-r) medar: eksen, yörünge
                          mensucât-ı ebediye: sonsuzluğa ait dokumalar (bk. e-b-d) menâzır-ı sermediye: daimî manzaralar (bk. n-ẓ-r)
                          mesken: ev, mekân (bk. s-k-n) mesâil: meseleler (bk. m-s̱-l)
                          mezraa: tarla meşher: sergi yeri
                          mikyas: ölçek mucize-i kudret: Allah’ın kudret mu’cizesi (bk. a-c-z; ḳ-d-r)
                          mukabil: karşılık muvakkat: geçici
                          mu’cizât-ı san’ât: san’at mu’cizeleri (bk. a-c-z; ṣ-n-a) mâkes: yansıma yeri
                          mânen: mânevî yönden (bk. a-n-y) mükerreren: tekrar tekrar
                          müsademe: çarpışma, çatışma nebâtat: bitkiler
                          nisbeten: kıyasla (bk. n-s-b) nokta-i mihrakiye: odak noktası
                          nokta-i nazar: bakış açısı (bk. n-ẓ-r) nümunegâh: örneklerin bulunduğu yer
                          sair: diğer san’aten: san’at yönünden (bk. ṣ-n-a)
                          semâ: gökyüzü (bk. s-m-v) semâvât: gökler (bk. s-m-v)
                          taklitgâh: taklit yeri tecelliyât-ı esmâ: Allah’ın isimlerinin yansıması (bk. c-l-y; s-m-v)
                          terbiyegâh: terbiye yeri (bk. r-b-b) zemin: yeryüzü
                          âciz: güçsüz (bk. a-c-z) âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
                          #791974
                          Anonim
                            وَمَنْ يُهِنِ اللهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُكْرِمٍ اِنَّ اللهَ يَفْعَلُ مَايَشَاۤءُ blank.gif1


                            Şu büyük ve geniş âyetin hazinesinden yalnız birtek cevherini göstereceğiz. Şöyle ki:
                            Kur’ân-ı Hakîm tasrih ediyor ki, Arştan ferşe, yıldızlardan sineklere, meleklerden semeklere, seyyârâttan zerrelere kadar herşey Cenâb-ı Hakka secde ve ibadet ve hamd ve tesbih eder. Fakat ibadetleri, mazhar oldukları esmâlara ve kabiliyetlerine göre ayrı ayrıdır, çeşit çeşittir. Biz, onların ibadetlerinin tenevvüünün bir nev’ini, bir temsille beyan ederiz.

                            Meselâ, blank.gif2 وَ ِللهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلٰى azîm bir mâlikü’l-mülk, büyük bir şehri veya muhteşem bir sarayı bina ettiği vakit, o zat dört nevi ameleyi onun binasında istihdam ve istimal eder.

                            Birinci nevi: Onun memlük ve köleleridir. Bu nev’in ne maaşı var ve ne de ücreti var. Belki onlar, seyyidlerinin emriyle işledikleri her amelde, onların gayet lâtif bir zevk ve hoş bir şevkleri vardır. Seyyidlerinin medhinden ve vasfından ne deseler, onların zevkini ve şevkini ziyade eder. Onlar, o mukaddes seyyidlerine intisaplarını büyük bir şeref bilerek onunla iktifa ediyorlar. Hem o seyyidin namıyla, hesabıyla, nazarıyla işlere bakmalarından da mânevî lezzet buluyorlar; ücret ve rütbeye ve maaşa muhtaç olmuyorlar.

                            İkinci kısım ki, bazı âmi hizmetkârlardır. Bilmiyorlar, niçin işliyorlar. Belki o mâlik-i zîşan onları istimal ediyor, kendi fikriyle ve ilmiyle onları çalıştırıyor. Onlara lâyık bir cüz’î ücret dahi veriyor. O hizmetkârlar bilmiyorlar ki, amellerine ne çeşit küllî gayeler, âli maslahatlar terettüp ediyor. Hattâ bazıları tevehhüm ediyorlar ki, onların amelleri yalnız kendilerine ait o ücret ve maaşından başka gayesi yoktur.


                            [NOT]Dipnot-1 “Görmez misin ki, göklerde olanlar ve yerde olanlar, güneş, ay ve yıldızlar, dağlar, ağaçlar ve hayvanlar ve insanların birçoğu Allah’a secde eder. Birçoğu da vardır ki, onlar üzerine azap hak olmuştur. Allah kimi hor ve hakir kılarsa, ona ikramda bulunup şerefli hâle getirecek kimse yoktur. Şüphesiz ki Allah dilediğini yapar.” Hacc Sûresi, 22:18. (Bu âyet secde âyetidir.)

                            Dipnot-2 “En yüce sıfatlar Allah’ındır.” Nahl Sûresi, 16:60.[/NOT]



                            Arş: göğün en yüksek katı; Allah’ın büyüklüğünün ve yüceliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş) Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, şeref ve azamet sahibi yüce Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                            Kur’ân-ı Hakîm: sayısız hikmetleri içinde bulunduran Kur’ân (bk. ḥ-k-m) amel: iş, fiil
                            amele: işçiler azîm: büyük, yüce (bk. a-ẓ-m)
                            beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n) bina etmek: yapmak
                            cevher: asıl, öz cüz’î: az, küçük (bk. c-z-e)
                            esmâ: isimler (bk. s-m-v) ferş: yer
                            hamd: şükür ve övgü (bk. ḥ-m-d) hizmetkâr: hizmetçi
                            ibadet: Allah’a kulluk (bk. a-b-d) iktifa etme: yetinme
                            intisap: bağlanma, mensup olma (bk. n-s-b) istihdam: çalıştırma
                            istimal: kullanma küllî: çok, büyük, kapsamlı (bk. k-l-l)
                            lâtif: hoş, güzel (bk. l-ṭ-f) maslahat: fayda, yarar (bk. ṣ-l-ḥ)
                            mazhar: görünme ve yansıma yeri (bk. ẓ-h-r) medh: övgü
                            memluk: köle (bk. m-l-k) mukaddes: her türlü çirkinlik ve eksiklikten arınmış (bk. ḳ-d-s)
                            mâlik-i zîşan: şanlı ve şerefli sahip (bk. m-l-k; ẕî) mâlikü’l-mülk: bütün mülkün sahibi (bk. m-l-k)
                            nam: ad, şan nazar: bakış (bk. n-ẓ-r)
                            nev’: tür, çeşit semek: balık
                            seyyarat: gezegenler seyyid: efendi
                            tasrih etmek: açık şekilde bildirmek temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
                            tenevvü: çeşitlilik terettüp: gerekme
                            tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) tevehhüm: olmayan birşeyi varsaymak
                            vasıf: sıfat, nitelik (bk. v-ṣ-f) zerre: atom
                            ziyade etmek: artırmak, çoğaltmak âli: yüksek, yüce
                            âmi: basit, sıradan şevk: çok arzu, şiddetli istek
                            #791975
                            Anonim

                              Üçüncü kısım: O mâlikü’l-mülkün bir kısım hayvânâtı var. Onları o şehrin, o sarayın binasında bazı işlerde istihdam ediyor. Onlara yalnız bir yem veriyor. Onların da istidatlarına muvafık işlerde çalışmaları, onlara bir telezzüz veriyor. Çünkü, bilkuvve bir kabiliyet ve bir istidat, fiil ve amel suretine girse, inbisat ile teneffüs eder, bir lezzet verir. Ve bütün faaliyetlerdeki lezzet bu sırdandır. Şu kısım hizmetkârların ücret ve maaşları, yalnız yem ve şu lezzet-i mâneviyedir; onunla iktifa ederler.

                              Dördüncü kısım: Öyle amelelerdir ki, biliyorlar ne işliyorlar ve niçin işliyorlar ve kimin için işliyorlar ve sair ameleler niçin işliyorlar ve o mâlikü’l-mülkün maksadı nedir, niçin işlettiriyor? İşte bu nevi amelelerin sair amelelere bir riyaset ve nezaretleri var. Onların derecat ve rütbelerine göre, derece derece maaşları var.

                              Aynen bunun gibi, semâvât ve arzın Mâlik-i Zülcelâli ve dünya ve âhiretin Bâni-i Zülcemâli olan Rabbü’l-Âlemîn—değil ihtiyaç için, çünkü herşeyin Hâlıkı Odur; belki izzet ve azamet ve rububiyetin şuûnâtı gibi bazı hikmetler için—şu kâinat sarayında, şu daire-i esbab içinde, hem melâikeyi, hem hayvânâtı, hem cemâdat ve nebâtâtı, hem insanları istihdam ediyor, onlara ibadet ettiriyor. Şu dört nev’i, ayrı ayrı vezâif-i ubûdiyetle mükellef etmiştir.

                              Birinci kısım: Temsilde memlüklere misal melâikelerdir. Melâikeler ise, onlarda mücahede ile terakkiyat yoktur. Belki herbirinin sabit bir makamı, muayyen bir rütbesi vardır. Fakat onların nefs-i amellerinde bir zevk-i mahsusaları var, nefs-i ibadetlerinde derecatlarına göre tefeyyüzleri var. Demek, o hizmetkârlarının mükâfatı, hizmetlerinin içindedir. Nasıl insan mâ, hava ve ziya ve gıda ile tagaddî edip telezzüz eder. Öyle de, melekler zikir ve tesbih ve hamd ve ibadet ve marifet ve muhabbetin envarıyla tagaddî edip telezzüz ediyorlar. Çünkü

                              Bâni-i Zülcemâl: sonsuz güzellik sahibi, herşeyin yapıcısı olan Allah (bk. ẕü; c-m-l) Hâlık: yaratıcı Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
                              Mâlik-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyin sahibi olan Allah (bk. m-l-k; ẕü; c-l-l) Rabbü’l-Âlemîn: âlemlerin Rabbi olan Allah (bk. r-b-b; a-l-m)
                              amel: iş, fiil amele: işçiler
                              arz: yer, dünya azamet: büyüklük, yücelik (bk. a-ẓ-m)
                              bilkuvve: potansiyel olarak cemâdat: cansız varlıklar
                              daire-i esbab: sebepler dairesi (bk. s-b-b) derecat: dereceler
                              envar: nurlar (bk. n-v-r) hamd: şükür ve övgü (bk. ḥ-m-d)
                              hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hikmet: gaye, fayda (bk. ḥ-k-m)
                              ibadet: Allah’a kulluk (bk. a-b-d) iktifa etme: yetinme
                              inbisat: genişleme, yayılma istidat: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d)
                              istihdam: çalıştırma izzet: şeref, üstünlük (bk. a-z-z)
                              kâinat: evren, yaratılmış her şey (bk. k-v-n) lezzet-i mâneviye: manevi lezzet (bk. a-n-y)
                              maksat: istek (bk. ḳ-ṣ-d) marifet: Allah’ı tanıma, bilme (bk. a-r-f)
                              melâike: melekler (bk. m-l-k) memlük: köle (bk. m-l-k)
                              misal: örnek (bk. m-s̱-l) muayyen: belirlenmiş
                              muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) muvafık: uygun
                              : su mâlikü’l-mülk: bütün mülkün sahibi (bk. m-l-k)
                              mücahede: mücadele (bk. c-h-d) mükellef: yükümlü
                              mükâfat: ödül nebâtât: bitkiler
                              nefs-i amel: işin kendisi (bk. n-f-s) nefs-i ibadet: ibâdetin kendisi (bk. n-f-s; a-b-d)
                              nev’: çeşit, tür nezaret: gözetim (bk. n-ẓ-r)
                              riyaset: başkanlık rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b)
                              sair: diğer semâvat: gökler (bk. s-m-v)
                              suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tagaddî: gıdalanma, beslenme
                              tefeyyüz: feyizlenme (bk. f-y-ḍ) telezzüz: lezzetlenme
                              temsil: örnek teneffüs: nefes alma, soluklanma
                              terakkiyat: ilerleme, yükselme tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ)
                              vezâif-i ubûdiyet: kulluk görevleri (bk. a-b-d) zevk-i mahsusa: özel zevk
                              zikir: Allah’ı anma ziya: ışık
                              âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) şuûnât: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecellîye sevk eden Zâtına ait mukaddes özellikler (bk. ş-e-n)
                              #791976
                              Anonim

                                onlar nurdan mahlûk oldukları için, gıdalarına nur kâfidir. Hattâ nura yakın olan râyiha-i tayyibe dahi onların bir nevi gıdalarıdır ki, ondan hoşlanıyorlar. Evet, ervâh-ı tayyibe, revâyih-i tayyibeyi sever.
                                Hem melekler, Mâbudlarının emriyle işledikleri işlerde ve Onun hesabıyla işledikleri amellerde ve Onun namıyla ettikleri hizmette ve Onun nazarıyla yaptıkları nezarette ve Onun intisabıyla kazandıkları şerefte ve Onun mülk ve melekûtunun mütalâasıyla aldıkları tenezzühte ve Onun tecelliyât-ı cemâliye ve celâliyesinin müşahedesiyle kazandıkları tena’umda öyle bir saadet-i azîme vardır ki, akl-ı beşer anlamaz, melek olmayan bilemez.

                                Meleklerin bir kısmı âbiddirler. Diğer bir kısmının ubûdiyetleri, ameldedir. Melâike-i arziyenin amele kısmı, bir nevi insan gibidir, tabir caizse bir nevi çobanlık ederler. Bir nev’i de çiftçilik ederler.
                                Yani rû-yi zemin umumî bir mezraadır. İçindeki bütün hayvânâtın taifelerine, Hâlık-ı Zülcelâlin emriyle, izniyle, hesabıyla, havl ve kuvvetiyle bir melek-i müekkel nezaret eder. Ondan daha küçük, herbir nevi hayvânâta mahsus, bir nevi çobanlık edecek bir melâike-i müekkel var.

                                Hem de rû-yi zemin bir tarladır; umum nebâtat onun içinde ekilir. Umumuna, Cenâb-ı Hakkın namıyla, kuvvetiyle nezaret edecek müekkel bir melek vardır. Ondan daha aşağı bir melek, bir taife-i mahsusaya nezaret etmekle Cenâb-ı Hakka ibadet ve tesbih eden melekler var. Rezzâkıyet arşının hamelesinden olan Hazret-i Mikâil Aleyhisselâm, şunların en büyük nâzırlarıdır.

                                Meleklerin çoban ve çiftçiler mesabesinde olanlarının insanlara müşabehetleri yoktur. Çünkü onların nezaretleri sırf Cenâb-ı Hakkın hesabıyladır ve Onun namıyla ve kuvvetiyle ve emriyledir. Belki nezaretleri, yalnız Rububiyetin tecelliyâtını, memur olduğu nevide müşahede etmek ve kudret ve rahmetin cilvelerini o nevide mütalâa etmek ve evâmir-i İlâhiyeyi o nev’e bir nevi ilham etmek ve o

                                Aleyhisselâm: Allah’ın selamı onun üzerine olsun (bk. s-l-m) Hazret-i Mikâil: (bk. bilgiler)
                                Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l) Mâbud: Kendisine ibadet edilen Allah (bk. a-b-d)
                                Rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b) akl-ı beşer: insan aklı
                                amel: iş, fiil cilve: görünme, yansıma (bk. c-l-y)
                                ervâh-ı tayyibe: temiz ve iyi ruhlar (bk. r-v-h) evâmir-i İlâhiye: Allah’ın emirleri (bk. e-l-h)
                                hamele: taşıyıcılar havl: güç
                                hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) ilham etmek: kalb yoluyla bildirmek
                                intisab: bağlanma, mensup olma (bk. n-s-b) kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r)
                                kâfi: yeterli mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)
                                mahsus: has, özel melek-i müekkel: vekil tayin edilmiş, görevli melek (bk. m-l-k; v-k-l)
                                melekût: varlığın iç yüzü, hakikati (bk. m-l-k) melâike-i arziye: dünyadaki işlerle meşgul olan melekler (bk. m-l-k)
                                mesabe: derece mezraa: tarla
                                müekkel: vazifeli, görevli (bk. v-k-l) mülk: varlığın dış yüzü, maddî âlem (bk. m-l-k)
                                mütalâa: etraflıca inceleyip düşünme müşabehet: benzeyiş
                                müşahede: gözlemleme (bk. ş-h-d) nam: ad, şan
                                nazar: bakış (bk. n-ẓ-r) nebâtat: bitkiler
                                nevi: tür, çeşit nezaret: gözetim (bk. n-ẓ-r)
                                nâzır: bakan, gözetici (bk. n-ẓ-r) rahmet: şefkat, merhamet, ihsan (bk. r-ḥ-m)
                                revâyih-i tayyibe: temiz ve güzel kokular rezzâkiyet arşı: rızık vericilik makamı (bk. r-z-ḳ; a-r-ş)
                                râyiha-i tayyibe: güzel, hoş koku rû-yi zemin: yeryüzü
                                saadet-i azîme: büyük mutluluk (bk. a-ẓ-m) taife: topluluk
                                taife-i mahsusa: özel topluluk tecelliyât: tecelliler, yansımalar (bk. c-l-y)
                                tecelliyât-ı cemâliye ve celâliye: Allah’ın güzellik ve yücelik sıfatlarının yansımaları (bk. c-l-y; c-m-l; c-l-l) tena’um: nimetlenme (bk. n-a-m)
                                tenezzüh: ferahlama, rahatlama (bk. n-z-h) tesbih: Allah’ı yüce şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ)
                                ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) umum: bütün
                                umumî: genel âbid: ibadet eden (bk. a-b-d)
                                #791977
                                Anonim

                                  nev’in ef’âl-i ihtiyariyesini bir nevi tanzim etmekten ibarettir. Ve bilhassa zeminin tarlasındaki nebâtâta nezaretleri, onların tesbihat-ı mâneviyelerini melek lisanıyla temsil etmek ve onların hayatlarıyla Fâtır-ı Zülcelâle karşı takdim ettiği tahiyyât-ı mâneviyelerini melek lisanıyla ilân etmek, hem onlara verilen cihâzâtı hüsn-ü istimal etmek ve bazı gayelere tevcih etmek ve bir nevi tanzim etmekten ibarettir.

                                  Melâikelerin şu hizmetleri, cüz-ü ihtiyarîleriyle bir nevi kisbdir. Belki bir nevi ubûdiyet ve ibadettir. Tasarruf-u hakikîleri yoktur. Çünkü herşeyde Hâlık-ı Külli Şeye has bir sikke vardır; başkaları parmağını icada karıştıramaz. Demek melâikelerin şu nevi amelleri ise onların ibadetidir; insan gibi âdetleri değildir.

                                  Ve bu saray-ı kâinatta ikinci kısım amele, hayvânattır. Hayvânat dahi, iştiha sahibi bir nefis ve bir cüz-ü ihtiyarîleri olduğundan, amelleri hâlisen livechillâh olmuyor. Bir derece nefislerine de bir hisse çıkarıyorlar. Onun için, Mâlikü’l-Mülki Zü’l-Celâli ve’l-İkram, kerîm olduğundan, onların nefislerine bir hisse vermek için, amellerinin zımnında onlara bir maaş ihsan ediyor.

                                  Meselâ, meşhur bülbül kuşu,HAŞİYE-1 gülün aşkıyla maruf o hayvancığı, Fâtır-ı Hakîm istihdam ediyor. Beş gaye için onu istimal ediyor:

                                  • Birincisi: Hayvânat kabileleri namına, nebâtat taifelerine karşı olan münasebât-ı şedideyi ilâna memurdur.
                                  • İkincisi: Rahmân’ın rızka muhtaç misafirleri hükmünde olan hayvânat tarafından bir hatib-i Rabbânîdir ki, Rezzâk-ı Kerîm tarafından gönderilen hediyeleri alkışlamakla ve ilân-ı sürur etmekle muvazzaftır.

                                  [NOT]Haşiye-1 Bülbül şairâne konuştuğu için, şu bahsimiz de bir parça şairâne düşüyor. Fakat hayal değil, hakikattir.
                                  [/NOT]

                                  Fâtır-ı Hakîm: herşeyi hikmetle ve eşsiz üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ḥ-k-m) Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyi hârika üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-l-l)
                                  Hâlık-ı Külli Şey: herşeyin yaratıcısı olan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; k-l-l) Mâlikü’l-Mülki Zü’l-Celâli ve’l-İkram: bütün mülkün sahibi, sonsuz haşmet ve ikram sahibi Allah (bk. m-l-k; ẕü; c-l-l; k-r-m)
                                  Rahmân: sonsuz rahmet sahibi olan ve merhametin eserleri bütün varlıkları kuşatan Allah (bk. r-ḥ-m) Rezzâk-ı Kerîm: bütün yaratılmışların rızıklarını veren ve pek büyük ikram sahibi olan Allah (bk. r-z-ḳ; k-r-m)
                                  amel: iş, fiil amele: işçiler
                                  bahis: konu cihâzât: donanım, cihazlar
                                  cüz-ü ihtiyarî: çok az irade serbestliği (bk. c-z-e; ḫ-y-r) ef’âl-i ihtiyariye: iradeyle yapılan davranışlar, fiiller (bk. f-a-l; ḫ-y-r)
                                  hakikat: gerçek (bk.ḥ-ḳ-ḳ) has: özel
                                  hatib-i Rabbânî: Allah’ın bir hutbecisi, Onun adına koşan (bk. ḫ-ṭ-b; r-b-b) hayvânat: hayvanlar
                                  haşiye: dipnot, açıklayıcı not hâlisen: katıksız, samimi olarak (bk. ḫ-l-ṣ)
                                  hüsn-ü istimal: güzel ve iyi kullanma (bk. ḥ-s-n) icad: yaratma, var etme (bk. v-c-d)
                                  ihsan etmek: bağışlamak (bk. ḥ-s-n) ilân-ı sürur: sevincin duyurulması
                                  istihdam etmek: çalıştırmak istimal etmek: kullanmak
                                  iştiha: iştah, fazla arzu ve istek kabile: topluluk
                                  kerîm: cömertlik ve ikram sahibi (bk. k-r-m) kisb: kazanma, edinme
                                  lisan: dil livechillah: Allah için
                                  maruf: bilinen, tanınan (bk. a-r-f) melâike: melekler (bk. m-l-k)
                                  memur: görevli muvazzaf: vazifeli, görevli
                                  münasebât-ı şedide: kuvvetli bağlantılar (bk. n-s-b) nam: ad
                                  nebâtât: bitkiler nefis: kendisi; maddî lezzetlere düşkün olan güç (bk. n-f-s)
                                  nev’: çeşit, tür nezaret: gözetim (bk. n-ẓ-r)
                                  saray-ı kâinat: kâinat sarayı (bk. k-v-n) sikke: varlıkların Allah’a ait olduklarını gösteren üstlerindeki mühür, damga
                                  tahiyyât-ı mâneviye: mânevi selâm ve dualar (bk. ḥ-y-y; a-n-y) taife: topluluk
                                  takdim etmek: sunmak (bk. ḳ-d-m) tanzim: düzenleme (bk. n-ẓ-m)
                                  tasarruf-u hakikî: gerçek anlamda dilediği gibi kullanma ve yönetme (bk. ṣ-r-f; ḥ-ḳ-ḳ) tesbihat-ı mâneviye: sözle değil de mânâ ile yapılan tesbihat (bk. s-b-ḥ; a-n-y)
                                  tevcih etmek: yöneltmek ubûdiyet: Allah’a kulluk (bk. a-b-d)
                                  zemin: yeryüzü zımn: iç
                                  âdet: alışkanlık şairâne: şairce, şair gibi
                                15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 43)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.