• Bu konu 41 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
13 yazı görüntüleniyor - 31 ile 43 arası (toplam 43)
  • Yazar
    Yazılar
  • #791978
    Anonim
      • Üçüncüsü: Ebnâ-yı cinsine imdat için gönderilen nebâtâta karşı hüsn-ü istikbali herkesin başında izhar etmektir.
      • Dördüncüsü: Nev-i hayvânâtın nebâtâta derece-i aşka vasıl olan şiddet-i ihtiyacını, nebâtâtın güzel yüzlerine karşı, mübarek başları üstünde beyan etmektir.
      • Beşincisi: Mâlikü’l-Mülk-i Zü’l-Celâli ve’l-Cemâli ve’l-İkramın bârgâh-ı merhametine en lâtif bir tesbihi, en lâtif bir şevk içinde, gül gibi en lâtif bir yüzde takdim etmektir.

      İşte, şu beş gayeler gibi başka mânâlar da vardır. Şu mânâlar ve şu gayeler, bülbülün, Hak Sübhânehu ve Teâlânın hesabına ettiği amelin gayesidir. Bülbül kendi diliyle konuşur; biz şu mânâları onun hazin sözlerinden fehmediyoruz. Melâike ve ruhaniyatın fehmettikleri gibi kendisi kendi nağamâtının mânâsını tamamen bilmese de fehmimize zarar vermez. “Dinleyen söyleyenden daha iyi anlar” meşhurdur. Hem bülbül şu gayeleri tafsilâtıyla bilmemesinden, olmamasına delâlet etmiyor. Lâakal, saat gibi sana evkatını bildirir. Kendisi bilmiyor, ne yapıyor. Bilmemesi, senin bildiğine zarar vermez.

      Amma o bülbülün cüz’î maaşı ise, o tebessüm eden ve gülen güzel gül çiçeklerinin müşahedesiyle aldığı zevk ve onlarla muhavere ve konuşmak ve dertlerini dökmekle aldığı telezzüzdür. Demek onun nağamât-ı hazînesi, hayvanî teellümattan gelen teşekkiyat değil, belki atâyâ-yı Rahmâniyeden gelen bir teşekkürattır.

      Bülbüle nahli, fahli, ankebut ve nemli, yani arı ve vasıta-i nesil erkek hayvan ve örümcek ve karınca ve hevâm ve küçük hayvanların bülbüllerini kıyas et. Herbirinin amellerinin bülbül gibi çok gayeleri var. Onlar için de birer maaş-ı cüz’î hükmünde birer zevk-i mahsus, hizmetlerinin içinde derc edilmiştir. O zevk ile san’at-ı Rabbâniyedeki mühim gayelere hizmet ediyorlar. Nasıl ki bir sefine-i sultaniyede bir nefer dümencilik edip bir cüz’î maaş alır. Öyle de, hizmet-i Sübhâniyede bulunan bu hayvânâtın birer cüz’î maaşları vardır.



      Hak Sübhânehu ve Teâlâ: Hakkın ta kendisi, her türlü kusur ve eksiklikten uzak ve yüce olan Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ; s-b-ḥ) Mâlikü’l-Mülk-i Zü’l-Celâli ve’l-Cemâli ve’l-İkram: bütün mülkün sahibi, sonsuz haşmet, güzellik ve ikram sahibi Allah (bk. m-l-k; ẕü; c-l-l; c-m-l; k-r-m)
      amel: iş, fiil ankebut: örümcek
      atâyâ-yı Rahmâniye: sonsuz merhamet sahibi Cenâb-ı Hakkın bağış ve hediyeleri (bk. r-ḥ-m) beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n)
      bârgâh-ı merhamet: merhamet makamı (bk. r-ḥ-m) cüz’î: az, küçük (bk. c-z-e)
      delâlet: delil olma, işaret etme derc etmek: yerleştirmek
      derece-i aşk: aşk derecesi ebnâ-yı cins: kendi cinsinden olanlar
      evkat: vakitler fahl: aygır; neslin devamını sağlayan erkek hayvan
      fehm: anlayış fehmetmek: anlamak
      hayvanî: hayvanca (bk. ḥ-y-y) hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
      hazin: hüzünlü hevâm: böcekler
      hizmet-i Sübhâniye: kusur ve eksiklikten yüce olan Allah’ın hizmeti (bk. s-b-ḥ) hüsn-ü istikbal: güzel karşılama (bk. ḥ-s-n)
      imdat: yardım izhar etmek: göstermek (bk. ẓ-h-r)
      lâakal: en azından lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f)
      maaş-ı cüz’î: az bir maaş (bk. c-z-e) melâike: melekler (bk. m-l-k)
      muhavere: karşılıklı konuşma mübarek: hayırlı, bereketli (bk. b-r-k)
      müşahede: görme, gözlem (bk. ş-h-d) nahl: arı
      nağamât: nağmeler, hoş sesler nağamât-ı hazîne: hüzünlü nağmeler
      nebâtât: bitkiler nefer: asker, er
      neml: karınca nev-i hayvânât: hayvan türü
      ruhaniyat: ruhanîler, maddî yapısı olmayan varlıklar (bk. r-v-ḥ) san’at-ı Rabbâniye: Rabbânî sanat (bk. ṣ-n-a; r-b-b)
      sefine-i sultaniye: hükümdarlık gemisi (bk. s-l-ṭ) tafsilât: ayrıntılar
      takdim: sunma (bk. ḳ-d-m) teellümat: elemler, acılar
      telezzüz: lezzetlenme tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ)
      teşekkiyat: şikâyetler teşekkürat: teşekkürler (bk. ş-k-r)
      vasıl olan: ulaşan vasıta-i nesil: üreme vasıtası
      zevk-i mahsus: özel zevk şiddet-i ihtiyaç: ihtiyacın şiddeti (bk. ḥ-v-c)
      #791980
      Anonim

        Bülbül bahsine bir tetimme: Sakın zannetme ki, bu ilân ve dellâllık ve tesbihatın nağamâtıyla tegannî bülbüle mahsustur. Belki ekser envâın herbir nev’inin bülbül misali bir sınıfı var ki, o nev’in en lâtif hissiyatını, en lâtif bir tesbih ile, en lâtif sec’alarla temsil edecek birer lâtif ferdi veya efradı bulunur. Hususan sinek ve böceklerin bülbülleri hem çoktur, hem çeşit çeşittirler ki, onlar, bütün kulağı bulunanların, en küçük hayvandan en büyüğüne kadar olanların başlarında, tesbihatlarını güzel sec’alarla onlara işittirip onları mütelezziz ediyorlar.

        Onlardan bir kısmı leylîdir. Gecede sükûta dalan ve sükûnete giren bütün küçük hayvanların kaside-hân enisleri, gecenin sükûnetinde ve mevcudatın sükûtunda, onların tatlı sözlü nutuk-hanlarıdır. Ve o meclis-i halvette olan zikr-i hafînin dairesinde birer kutuptur ki, herbirisi onu dinler, kendi kalbleriyle Fâtır-ı Zülcelâllerine bir nevi zikir ve tesbih ederler.

        Diğer bir kısmı neharîdir. Gündüzde, ağaçların minberlerinde, bütün zîhayatların başlarında, yaz ve bahar mevsimlerinde, yüksek âvazlarıyla, lâtif nağamatla, sec’alı tesbihatla Rahmânü’r-Rahîmin rahmetini ilân ediyorlar. Güya bir zikr-i cehrî halkasının bir reisi gibi, işitenlerin cezbelerini tahrik ediyorlar ki, o vakit işitenlerin herbirisi lisan-ı mahsusuyla ve bir âvâz-ı hususî ile Fâtır-ı Zülcelâlinin zikrine başlar.

        Demek, herbir nevi mevcudatın, hattâ yıldızların da bir serzâkiri ve nurefşan bir bülbülü var. Fakat bütün bülbüllerin en efdali ve en eşrefi ve en münevveri ve en bâhiri ve en azîmi ve en kerîmi ve sesçe en yüksek ve vasıfça en parlak ve zikirce en etemm ve şükürce en eamm ve mahiyetçe en ekmel ve suretçe en ecmel, kâinat bostanında, arz ve semâvâtın bütün mevcudatını lâtif seceâtıyla, leziz nağamâtıyla, ulvî tesbihatiyle vecde ve cezbeye getiren, nev-i beşerin andelib-i zîşânı ve benî Âdemin bülbül-ü zü’l-Kur’ân’ı, Muhammed-i Arabîdir.

        Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyi harika üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-l-l) Muhammed-i Arabî: Arapların içinden çıkan peygamberimiz Muhammed (a.s.m.) (bk. ḥ-m-d)
        Rahmânü’r-Rahîm: dünya ve ahirette yarattıklarına sonsuz rahmet, şefkat ve merhametiyle muamele eden Allah (bk. r-ḥ-m) andelib-i zîşân: şan sahibi bülbül (bk. ẕî)
        arz: yer, dünya azîm: büyük, yüce (bk. a-ẓ-m)
        bahis: konu benî Âdem: Âdemoğulları, insanlar
        bostan: bahçe bâhir: açık, berrak
        bülbül-ü zü’l-Kur’ân: Kur’ân sahibi, okuyan bülbül cezbe: kendinden geçme hali
        dellâllık: ilan edicilik eamm: daha umumi ve daha genel
        ecmel: en güzel (bk. c-m-l) efdal: en üstün, en faziletli (bk. f-ḍ-l)
        efrad: fertler (bk. f-r-d) ekmel: en mükemmel (bk. k-m-l)
        ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) enis: dost, arkadaş
        envâ: türler, çeşit etemm: tastamam, eksiksiz
        eşref: en şerefli, en üstün hissiyat: duygular, hisler
        hususan: özellikle ilân etmek: duyurmak
        kaside-hân: şiir okuyan kerîm: cömert, ikram sahibi (bk. k-r-m)
        kutup: önder, rehber kâinat: evren, bütün yaratılmışlar (bk. k-v-n)
        leylî: gececi leziz: lezzetli
        lisan-ı mahsus: kendine özel lisan lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f)
        mahiyet: nitelik, özellik mahsus: özgü
        meclis-i halvet: zikir meclisi mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
        minber: taht, kürsü misali: gibi, benzeri (bk. m-s̱-l)
        münevver: nurlu (bk. n-v-r) mütelezziz etme: lezzetlendirme
        nağamât: nağmeler, hoş sesler neharî: gündüzcü
        nev-i beşer: insanlık nev’: tür, çeşit
        nurefşan: nur saçan (bk. n-v-r) nutuk-han: nutuk okuyan
        rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) reis: başkan
        sec’a/seceât: belli bir ritim ve tempo ile çıkan ses/sesler semâvât: gökler (bk. s-m-v)
        serzâkir: zikredenlerin başı suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
        sükûnet: durgunluk, hareketsizlik (bk. s-k-n) sükût: sessizlik
        tahrik etmek: harekete geçirmek tegannî: şarkı söyleme
        tesbih/tesbihat: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) tetimme: ek
        ulvî: yüce, yüksek vasıf: özellik (bk. v-ṣ-f)
        vecd: coşku zikir: Allah’ı anma
        zikr-i cehrî: yüksek sesle yapılan zikir zikr-i hafî: gizli zikir
        zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) âvaz: yüksek ses
        âvâz-ı hususî: kendine özel ses
        #791981
        Anonim
          عَلَيْهِ وَعَلٰۤى اٰلِهِ وَاَمْثاَلِهِ اَفْضَلُ الصَّلاَةِ وَاَجْمَلُ التَّسْلِيمَاتِ blank.gif1


          Elhasıl:
          Kâinat sarayında hizmet eden hayvânat, kemâl-i itaatle evâmir-i tekvîniyeye imtisal edip, fıtratlarındaki gayeleri güzel bir vech ile ve Cenâb-ı Hakkın namıyla izhar ederek, hayatlarının vazifelerini bedî bir tarzla, Cenâb-ı Hakkın kuvvetiyle işlemekle ettikleri tesbihat ve ibadat, onların hedâyâ ve tahiyyâtlarıdır ki, Fâtır-ı Zülcelâl ve Vâhib-i Hayat dergâhına takdim ediyorlar.

          Üçüncü kısım ameleler, nebâtat ve cemâdattır. Onların cüz-ü ihtiyarîleri olmadığı için, maaşları yoktur. Amelleri hâlisen livechillâhtır ve Cenâb-ı Hakkın iradesiyle ve ismiyle ve hesabıyla ve havl ve kuvvetiyledir.

          Fakat nebâtâtın gidişatlarından hissolunuyor ki, onların vezâif-i telkih ve tevlidde ve meyvelerin terbiyesinde bir çeşit telezzüzatları var; fakat hiç teellümâta mazhar değiller. Hayvan, muhtar olduğu için, lezzetle beraber elemi de var. Cemâdat ve nebâtâtın amellerinde ihtiyar gelmediği için, eserleri de, ihtiyar sahibi olan hayvanların amellerinden daha mükemmel oluyor. İhtiyar sahibi olanların içinde, arı emsali gibi vahiy ve ilhamla tenevvür edenlerin amelleri, cüz-ü ihtiyarîsine itimad edenlerin amellerinden daha mükemmeldir.

          Yeryüzünün tarlasında nebâtâtın herbir taifesi, lisan-ı hâl ve istidat diliyle Fâtır-ı Hakîmden sual ediyorlar, dua ediyorlar ki, “Yâ Rabbenâ! Bize kuvvet ver ki, yeryüzünün herbir tarafında taifemizin bayrağını dikmekle saltanat-ı rububiyetini lisanımızla ilân edelim. Ve rû-yi arz mescidinin herbir köşesinde Sana ibadet etmek için bize tevfik ver. Ve meşhergâh-ı arzın herbir tarafında Senin Esmâ-i Hüsnânın nakışlarını, Senin bedî ve antika san’atlarını kendi lisanımızla teşhir etmek için bize bir revaç ve seyahate iktidar ver” derler.

          [NOT]Dipnot-1 Salâvâtın en üstünü ve selâmetin en güzeli onun, âlinin ve ona benzeyenlerin üzerine olsun.[/NOT]



          Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n) Fâtır-ı Hakîm: herşeyi hikmetle ve harika üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ḥ-k-m)
          Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyi üstün sanatıyla yoktan yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-l-l) Vâhib-i Hayat: hayat bağışlayan Allah (bk. ḥ-y-y)
          Yâ Rabbenâ: ey Rabbimiz (bk. r-b-b) amel: iş, fiil
          amele: işçi bedî: güzel, benzersiz (bk. b-d-a)
          cemâdat: cansız varlıklar cüz-ü ihtiyarî: çok az irade serbestliği (bk. c-z-e; ḫ-y-r)
          dergâh: makam, huzur dua etmek: yalvarmak, yakarmak (bk. d-a-v)
          elem: acı, üzüntü elhasıl: özetle, sonuç olarak
          emsali: benzeri (bk. m-s̱-l) evâmir-i tekvîniye: yaratılışla ilgili emirler (bk. k-v-n)
          fıtrat: yaratılış (bk. f-ṭ-r) gidişat: hal, vaziyet
          havl: güç, kuvvet hayvânat: hayvanlar
          hedâyâ: hediyeler hâlisen: katıksız, samimi olarak (bk. ḫ-l-ṣ)
          ibadat: ibadetler (bk. a-b-d) ihtiyar: irade, seçme gücü (bk. ḫ-y-r)
          iktidar: güç, kudret (bk. ḳ-d-r) imtisal etme: uyma
          irade: istek, tercih, dileme (bk. r-v-d) istidat: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d)
          itimad etmek: güvenmek izhar etme: gösterme (bk. ẓ-h-r)
          kemâl-i itaat: tam ve mükemmel itaat (bk. k-m-l) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
          lisan: dil lisan-ı hâl: hal ve davranış dili
          livechillâh: Allah için mazhar: sahip olma (bk. ẓ-h-r)
          mescid: namaz kılınan yer meşhergâh-ı arz: yeryüzü sergisi
          muhtar: ihtiyar ve irade sahibi (bk. ḫ-y-r) nakış: işleme, dokuma (bk. n-ḳ-ş)
          nam: ad nebâtat: bitkiler
          revaç: kıymet, değer rû-yi arz: yeryüzü
          saltanat-ı rububiyet: Allah’ın rablık saltanatı (bk. s-l-ṭ; r-b-b) sual etmek: istemek
          tahiyyat: selamlar ve dualar (bk. ḫ-y-y) taife: topluluk
          takdim etmek: sunmak (bk. ḳ-d-m) teellümât: elemler, acı çekmeler
          telezzüzat: lezzet almalar tenevvür etme: nurlanma (bk. n-v-r)
          tesbihat: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) tevfik: muvaffakiyet, başarı
          teşhir etmek: sergilemek vahiy/ilham: Allah tarafından varlıklara bir takım duygu ve kabiliyetlerin verilmesi (bk. v-ḥ-y)
          vecih: şekil, tarz vezâif-i telkih ve tevlid: aşılama ve doğurma vazifeleri
          #791985
          Anonim

            Fâtır-ı Hakîm, onların mânevî dualarını kabul edip ki, bir taifenin tohumlarına kıldan kanatçıklar verir; her tarafa uçup gidiyorlar, taifeleri namına esmâ-i İlâhiyeyi okutturuyorlar (ekser dikenli nebâtat ve bir kısım sarı çiçeklerin tohumları gibi). Ve bir kısmına da, insana lâzım veya hoşuna gidecek güzel et veriyor, insanı ona hizmetkâr edip her tarafa ekiyor. Bazı taifelerine de, hazmolmayacak sert bir kemik üstünde hayvanlar yutacak bir et veriyor ki, hayvanlar onu çok taraflara dağıtıyorlar. Bazılara da çengelcikleri verip her temas edene yapışıyor; başka yerlere giderek taifesinin bayrağını dikerler, Sâni-i Zülcelâlin antika san’atını teşhir ediyorlar. Ve bir kısmına da-acı düvelek denilen nebâtat gibi-saçmalı tüfek gibi bir kuvvet verir ki, vakti geldiği zaman onun meyvesi olan hıyarcık düşer, saçmalar gibi birkaç metre yerlere tohumcuklarını atar, zer’ eder, Fâtır-ı Zülcelâlin zikir ve tesbihini kesretli lisanlarla söylettirmeye çalışırlar. Ve hâkezâ, kıyas et.

            Fâtır-ı Hakîm ve Kadîr-i Alîm, kemâl-i intizamla, herşeyi güzel yaratmış, güzel teçhiz etmiş, güzel gayelere tevcih etmiş, güzel vazifelerle tavzif etmiş, güzel tesbihat yaptırıyor, güzel ibadet ettiriyor.
            Ey insan! İnsan isen, şu güzel işlere tabiatı, tesadüfü, abesiyeti, dalâleti karıştırma, çirkin etme, çirkin yapma, çirkin olma.

            Dördüncü kısım insandır. Şu kâinat sarayında bir nevi hademe olan insanlar hem melâikeye benzer, hem hayvânâta benzer. Melâikeye, ubûdiyet-i külliyede, nezaretin şümulünde, marifetin ihatasında, Rububiyetin dellâllığında meleklere benzer. Belki insan daha câmi’dir. Fakat insanın şerîre ve iştihalı bir nefsi bulunduğundan, melâikenin hilâfına olarak, pek mühim terakkiyat ve tedenniyâta mazhardır. Hem insan, amelinde nefsi için bir haz ve zâtı için bir hisse aradığı için, hayvana benzer.
            Öyle ise insanın iki maaşı var: Biri cüz’îdir, hayvanîdir, muacceldir. İkincisi

            Fâtır-ı Hakîm: herşeyi hikmetle ve harika üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ḥ-k-m) Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyi üstün sanatıyla yoktan yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-l-l)
            Kadîr-i Alîm: herşeyi bilen ve herşeye gücü yeten Allah (bk. ḳ-d-r; a-l-m) Sâni-i Zülcelâl: herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan, sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l)
            abesiyet: faydasızlık ve gayesizlik amel: iş, fiil
            câmi’: toplayıcı, kapsamlı (bk. c-m-a) cüz’î: az, küçük, ferdî (bk. c-z-e)
            dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık (bk. ḍ-l-l) dellâllık: ilancılık, rehberlik
            ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h)
            hademe: hizmetçi hayvanî: canlıya ait (bk. ḥ-y-y)
            hayvânât: hayvanlar haz: zevk, hoşlanma
            hilâf: ters, zıt hizmetkâr: hizmetçi
            hâkezâ: bunun gibi ihata: kuşatma, içine alma
            iştihalı: fazla arzulu ve istekli kemâl-i intizam: tam bir düzenlilik (bk. k-m-l; n-ẓ-m)
            kesretli: çok (bk. k-s̱-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
            lisan: dil marifet: Allah’ı bilme, tanıma (bk. a-r-f)
            mazhar: sahip olma (bk. ẓ-h-r) melâike: melekler (bk. m-l-k)
            muaccel: peşin, hemen verilen mühim: önemli
            nebâtât: bitkiler nefis: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s)
            nevi: tür, çeşit nezaret: gözetim (bk. n-ẓ-r)
            rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b) tabiat: canlı cansız varlıklar, maddî alem; materyalist düşünce (bk. ṭ-b-a)
            taife: topluluk, grup tavzif etmek: görevlendirmek
            tedenniyât: alçalmalar, gerilemeler terakkiyat: ilerlemeler, yükselmeler
            tesbih/tesbihat: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) tevcih etmek: yöneltmek
            teçhiz etmek: donatmak teşhir etmek: sergilemek
            ubûdiyet-i külliye: geniş kapsamlı kulluk (bk. a-b-d; k-l-l) zer’ etmek: ekmek, dikmek
            zikir: Allah’ı anma zât: kendisi
            şerîr: şerli, kötülük yapan şümul: kapsamlılık
            #791987
            Anonim

              melekîdir, küllîdir, müecceldir. Şimdi, insanın vazifesiyle maaşı ve terakkiyat ve tedenniyâtı, geçen yirmi üç adet Sözlerde kısmen geçmiştir. Hususan On Birinci ve Yirmi Üçüncüde daha ziyade beyan edilmiş.

              Onun için şurada ihtisar ederek kapıyı kapıyoruz. Erhamürrâhimînden, rahmet kapılarını bize açmasını ve şu Sözün tekmiline tevfikini refik eylemesini niyaz ile kusurumuzun ve hatamızın affını talep ile hatmediyoruz.

              BEŞİNCİ DAL

              Beşinci Dalın Beş Meyvesi var.

              BİRİNCİ MEYVE: Ey nefisperest nefsim, ve ey dünyaperest arkadaşım! Muhabbet şu kâinatın bir sebeb-i vücududur. Hem şu kâinatın rabıtasıdır, hem şu kâinatın nurudur, hem hayatıdır. İnsan kâinatın en câmi’ bir meyvesi olduğu için, kâinatı istilâ edecek bir muhabbet, o meyvenin çekirdeği olan kalbine derc edilmiştir. İşte, şöyle nihayetsiz bir muhabbete lâyık olacak, nihayetsiz bir kemâl sahibi olabilir.

              İşte, ey nefis ve ey arkadaş! İnsanın havfa ve muhabbete âlet olacak iki cihaz, fıtratında derc olunmuştur. Alâküllihal, o muhabbet ve havf, ya halka veya Hâlıka müteveccih olacak. Halbuki, halktan havf ise elîm bir beliyyedir; halka muhabbet dahi belâlı bir musibettir.
              Çünkü, sen öylelerden korkarsın ki, sana merhamet etmez veya senin istirhamını kabul etmez. Şu halde havf, elîm bir belâdır.

              Muhabbet ise, sevdiğin şey, ya seni tanımaz, Allahaısmarladık demeyip gider (gençliğin ve malın gibi); ya muhabbetin için seni tahkir eder. Görmüyor musun ki, mecazî aşklarda yüzde doksan dokuzu, mâşukundan şikâyet eder. Çünkü, Samed âyinesi olan bâtın-ı kalble sanem-misal dünyevî mahbuplara perestiş etmek, o mahbupların nazarında sakildir ve istiskal eder, reddeder. Zira, fıtrat, fıtrî ve lâyık olmayan şeyi reddeder, atar. (Şehvânî sevmekler bahsimizden hariçtir.)



              Erhamürrâhimîn: merhametlilerin en merhametlisi olan Allah (bk. r-ḥ-m) Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
              Samed: Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan, ama herşey Ona muhtaç olan Allah (bk. ṣ-m-d) alâküllihal: ister istemez, her durumda (bk. k-l-l)
              bahis: konu beliyye: belâ
              beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n) bâtın-ı kalb: kalbin içi
              cihaz: organ, duyu câmi’: kapsamlı (bk. c-m-a)
              derc: yerleştirme dünyaperest: dünyaya aşırı derecede düşkün
              dünyevî: dünya ile ilgili elîm: elemli, acılı
              fıtrat: yaratılış (bk. f-ṭ-r) fıtrî: yaratılışla ilgili olan (bk. f-ṭ-r)
              hariç: dışında hatmetmek: bitirmek, son vermek
              havf: korku hususan: özellikle
              ihtisar etmek: kısaltmak istilâ etmek: kuşatmak
              istirham: merhamet dileme (bk. r-ḥ-m) istiskal: soğuk muameleyle hoşlanmadığını göstermek, küçümsemek
              kemâl: mükemmellik, kusursuzluk (bk. k-m-l) kâinat: evren, yaratılmış her şey (bk. k-v-n)
              küllî: geniş ve kapsamlı (bk. k-l-l) mahbup: sevgili (bk. ḥ-b-b)
              mecâzî: gerçek olmayan (bk. c-v-z) melekî: melek gibi, meleğe ait (bk. m-l-k)
              merhamet: acıma, şefkat (bk. r-ḥ-m) muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b)
              musibet: felaket, dert mâşuk: aşık olunan
              müeccel: sonraya bırakılan müteveccih: yönelmiş
              nazar: bakış, görüş (bk. n-ẓ-r) nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s)
              nefisperest: nefsin arzu ve isteklerine çok düşkün olan (bk. n-f-s) nihayetsiz: sonsuz
              niyaz: duâ, istek nur: ışık, aydınlık (bk. n-v-r)
              perestiş: tapma derecesinde aşırı değer verme rabıta: bağ
              rahmet: merhamet, şefkat (bk. r-ḥ-m) refik: arkadaş (bk. r-f-ḳ)
              sakil: ağır sanem-misal: put gibi (bk. m-s̱-l)
              sebeb-i vücud: varlık sebebi (bk. s-b-b; v-c-d) tahkir etmek: aşağılamak
              talep: isteme (bk. ṭ-l-b) tedenniyât: alçalmalar, gerilemeler
              tekmil: tamamlama (bk. k-m-l) terakkiyat: yükselmeler, ilerlemeler
              tevfik: muvaffakiyet, başarı ziyade: çok, fazla
              âlet: araç, vasıta âyine: ayna
              şehvânî: şehvetle ilgili
              #791988
              Anonim

                Demek, sevdiğin şeyler ya seni tanımıyor, ya seni tahkir ediyor, ya sana refakat etmiyor, senin rağmına mufarakat ediyor. Madem öyledir; bu havf ve muhabbeti öyle birisine tevcih et ki, senin havfın lezzetli bir tezellül olsun, muhabbetin zilletsiz bir saadet olsun.

                Evet, Hâlık-ı Zülcelâlinden havf etmek, Onun rahmetinin şefkatine yol bulup iltica etmek demektir. Havf bir kamçıdır, Onun rahmetinin kucağına atar. Malûmdur ki, bir valide, meselâ bir yavruyu korkutup sinesine celb ediyor. O korku, o yavruya gayet lezzetlidir. Çünkü şefkat sinesine celb ediyor. Halbuki, bütün validelerin şefkatleri, rahmet-i İlâhiyenin bir lem’asıdır. Demek havfullahta azîm bir lezzet vardır.

                Madem havfullahın böyle lezzeti bulunsa, muhabbetullahta ne kadar nihayetsiz lezzet bulunduğu malûm olur. Hem Allah’tan havf eden, başkaların kasavetli, belâlı havfından kurtulur. Hem, Allah hesabına olduğu için, mahlûkata ettiği muhabbet dahi firaklı, elemli olmuyor.

                Evet, insan evvelâ nefsini sever. Sonra akaribini, sonra milletini, sonra zîhayat mahlûkları, sonra kâinatı, dünyayı sever. Bu dairelerin herbirisine karşı alâkadardır; onların lezzetleriyle mütelezziz ve elemleriyle müteellim olabilir. Halbuki, şu hercümerç âlemde ve rüzgâr deveranında hiçbir şey kararında kalmadığından, biçare kalb-i insan her vakit yaralanıyor. Elleri yapıştığı şeylerle, o şeyler gidip ellerini paralıyor, belki koparıyor. Daima ıztırap içinde kalır. Yahut gafletle sarhoş olur.
                Madem öyledir, ey nefis, aklın varsa bütün o muhabbetleri topla, hakikî sahibine ver, şu belâlardan kurtul. Şu nihayetsiz muhabbetler, nihayetsiz bir kemâl ve cemâl sahibine mahsustur. Ne vakit hakikî sahibine verdin; o vakit bütün eşyayı Onun namıyla ve Onun âyinesi olduğu cihetle ıztırapsız sevebilirsin. Demek, şu muhabbet doğrudan doğruya kâinata sarf edilmemek gerektir. Yoksa muhabbet, en leziz bir nimet iken, en elîm bir nikmet olur.
                Bir cihet kaldı ki, en mühimi de odur ki: Ey nefis, sen muhabbetini kendi nefsine

                Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi yaratıcı Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l) akarib: akrabalar, yakınlar
                alâkadar: alakalı, ilgili azîm: büyük (bk. a-ẓ-m)
                biçare: çaresiz celb etmek: çekmek
                cemâl: güzellik (bk. c-m-l) cihet: yön, taraf
                deveran: dönüş elem: acı, keder
                elîm: elemli, acılı evvelâ: öncelikle
                eşya: şeyler, varlıklar firak: ayrılık (bk. f-r-ḳ)
                gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l) hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                havf: korku havfullah: Allah korkusu
                hercümerç: karışıklık, dağınıklık iltica etmek: sığınmak
                kalb-i insan: insan kalbi kararında: yerinde
                kasavet: sıkıntı, keder kemâl: kusursuzluk, mükemmellik (bk. k-m-l)
                kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) lem’a: parıltı
                leziz: lezzetli mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)
                mahlûkat: yaratılmışlar (bk. ḫ-l-ḳ) mahsus: has, özgü
                malûm: bilinen (bk. a-l-m) mufarakat: ayrılma (bk. f-r-ḳ)
                muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) muhabbetullah: Allah sevgisi (bk. ḥ-b-b)
                mühim: önemli müteellim: elemlenme, acı çekme
                mütelezziz: lezzetlenen nam: ad
                nefis: kişinin kendisi, canı (bk. n-f-s) nihayetsiz: sınırsız
                nikmet: azap, ceza; nimetin tersi rahmet: merhamet, şefkat (bk. r-ḥ-m)
                rahmet-i ilâhiye: Allah’ın rahmeti (bk. r-ḥ-m; e-l-h) rağmına: zıddına, inadına
                refakat: arkadaşlık (bk. r-f-ḳ) saadet: mutluluk
                sarf etmek: harcamak sine: göğüs, kalb
                tahkir etmek: aşağılamak tevcih etmek: yöneltmek
                tezellül: alçalma zilletsiz: alçalmadan
                zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) âyine: ayna
                ıztırap: aşırı elem, sıkıntı
                #791989
                Anonim

                  sarf ediyorsun. Sen kendi nefsini kendine mâbud ve mahbup yapıyorsun. Herşeyi nefsine feda ediyorsun. Adeta bir nevi rububiyet veriyorsun. Halbuki muhabbetin sebebi ya kemâldir—zira kemâl zâtında sevilir—yahut menfaattir, yahut lezzettir, veyahut hayriyettir; ya bunlar gibi bir sebep tahtında muhabbet edilir. Şimdi, ey nefis, birkaç Sözde kat’î ispat etmişiz ki, asıl mahiyetin kusur, naks, fakr, aczden yoğrulmuştur ki; zulmet, karanlığın derecesi nisbetinde nurun parlaklığını gösterdiği gibi, zıddiyet itibarıyla sen onlarla Fâtır-ı Zülcelâlin kemâl, cemâl, kudret ve rahmetine âyinedarlık ediyorsun. Demek, ey nefis, nefsine muhabbet değil, belki adavet etmelisin yahut acımalısın veyahut, mutmainne olduktan sonra, şefkat etmelisin. Eğer nefsini seversen—çünkü senin nefsin lezzet ve menfaatin menşeidir; sen de lezzet ve menfaatin zevkine meftunsun—o zerre hükmünde olan lezzet ve menfaat-i nefsiyeyi nihayetsiz lezzet ve menfaatlere tercih etme. Yıldız böceği gibi olma. Çünkü o bütün ahbabını ve sevdiği eşyayı karanlığın vahşetine gark eder, nefsinde bir lem’acıkla iktifa eder. Zira, nefsî olan lezzet ve menfaatinle beraber, bütün alâkadar olduğun ve bütün menfaatleriyle intifa ettiğin ve saadetleriyle mes’ut olduğun mevcudâtın ve bütün kâinatın menfaatleri, nimetleri, iltifatına tâbi bir Mahbûb-u Ezelîyi sevmekliğin lâzımdır—tâ, hem kendinin, hem bütün onların saadetleriyle mütelezziz olasın, hem kemâl-i mutlakın muhabbetinden aldığın nihayetsiz bir lezzeti alasın.

                  Zaten sana, sende senin nefsine olan şedit muhabbetin, Onun zâtına karşı muhabbet-i zâtiyedir ki, sen sûiistimal edip kendi zâtına sarf ediyorsun. Öyle ise, nefsindeki ene’yi yırt, Hüve’yi göster. Ve kâinata dağınık bütün muhabbetlerin, Onun esmâ ve sıfâtına karşı verilmiş bir muhabbettir; sen sûiistimal etmişsin, cezasını da çekiyorsun. Çünkü, yerinde sarf olunmayan bir muhabbet-i gayr-ı meşruanın cezası, merhametsiz bir musibettir. Rahmânü’r-Rahîm ismiyle, hurilerle

                  Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan ve herşeyi üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-l-l) Hüve: O, Allah
                  Mahbûb-u Ezelî: varlığının başlangıcı olmayan ve bütün yaratılmışlar tarafından sevilen Allah (bk. ḥ-b-b; e-z-l) Rahmânü’r-Rahîm: dünya ve ahirette yarattıklarına sonsuz rahmet, şefkat ve merhametiyle muamele eden Allah (bk. r-ḥ-m)
                  acz: acizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) adavet: düşmanlık
                  ahbap: sevgililer, dostlar (bk. ḥ-b-b) alâkadar: alakalı, ilgili
                  cemâl: güzellik (bk. c-m-l) ene: ben
                  esmâ: isimler (bk. s-m-v) fakr: fakirlik (bk. f-ḳ-r)
                  gark etmek: boğmak hayriyet: hayırlılık (bk. ḫ-y-r)
                  huri: Cennet kızı iktifa etmek: yetinmek
                  iltifat: lütufla hitap ve muamele etme intifa etmek: faydalanmak, yararlanmak
                  kat’î: kesin kemâl: mükemmellik (bk. k-m-l)
                  kemâl-i mutlak: her yönüyle mükemmel (bk. k-m-l; ṭ-l-ḳ) kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r)
                  kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) lem’acık: küçük parıltı
                  mahbup: sevgili (bk. ḥ-b-b) mahiyet: asıl, esas, nitelik
                  meftun: düşkün, tutkun menfaat: çıkar, kişisel yarar
                  menfaat-i nefsiye: nefsin menfaatleri (bk. n-f-s) menşe: kaynak
                  mes’ut: mutlu mevcudât: varlıklar (bk. v-c-d)
                  muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) muhabbet-i gayr-ı meşrua: dine uygun olmayan sevgi (bk. ḥ-b-b; ş-r-a)
                  muhabbet-i zâtiye: Allah’ın zâtını sevme (bk. ḥ-b-b) musibet: belâ, sıkıntı
                  mutmainne olmak: nefsin iyilikle kötülüğü ayırt eden, huzur ve sükûna ermiş, faziletlerle donanmış mertebesi (bk. n-f-s) mâbud: kendisine ibadet edilen (bk. a-b-d)
                  mütelezziz: lezzetlenen naks: eksiklik
                  nefis: kişinin kendisi; insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s) nefsî: nefisle ilgili (bk. n-f-s)
                  nihayetsiz: sınırsız nisbet: ölçü (bk. n-s-b)
                  rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) rububiyet: rablık (bk. r-b-b)
                  saadet: mutluluk sarf etmek: harcamak
                  sûistimal: kötüye kullanma sıfat: özellik, vasıf (bk. v-ṣ-f)
                  tahtında: altında tâbi: bağlı, uyan
                  vahşet: ürküntü, yalnızlık zerre: atom, en küçük parça
                  zira: çünkü zulmet: karanlık (bk. ẓ-l-m)
                  zât: öz zıddiyet: karşıtlık, mübayenet ve farklılık
                  âyinedarlık: aynalık şedit: şiddetli
                  #791990
                  Anonim

                    müzeyyen Cennet gibi senin bütün arzularına câmi’ bir meskeni senin cismanî hevesâtına ihzar eden; ve sair esmâsıyla senin ruhun, kalbin, sırrın, aklın ve sair letâifin arzularını tatmin edecek ebedî ihsânâtını o Cennette sana müheyyâ eden; ve herbir isminde mânevî çok hazine-i ihsan ve kerem bulunan bir Mahbûb-u Ezelînin, elbette bir zerre muhabbeti kâinata bedel olabilir; kâinat Onun bir cüz’î tecellî-i muhabbetine bedel olamaz. Öyle ise, o Mahbûb-u Ezelînin kendi habîbine söylettirdiği şu ferman-ı ezelîyi dinle, ittibâ et:

                    قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللهَ فَاتَّبِعُونِى يُحْبِبْكُمُ اللهُ blank.gif1


                    İKİNCİ MEYVE: Ey nefis! Ubûdiyet, mukaddeme-i mükâfat-ı lâhika değil, belki netice-i nimet-i sabıkadır. Evet, biz ücretimizi almışız; ona göre hizmetle ve ubûdiyetle muvazzafız.
                    Çünkü, ey nefis, hayr-ı mahz olan vücudu sana giydiren Hâlık-ı Zülcelâl, sana iştihalı bir mide verdiğinden, Rezzâk ismiyle, bütün mat’umâtı bir sofra-i nimet içinde senin önüne koymuştur.
                    Sonra sana hassasiyetli bir hayat verdiğinden, o hayat dahi bir mide gibi rızık ister. Göz, kulak gibi bütün duyguların, eller gibidir ki, rû-yi zemin kadar geniş bir sofra-i nimeti, o ellerin önüne koymuştur.

                    Sonra, mânevî çok rızık ve nimetler isteyen insaniyeti sana verdiğinden, âlem‑i mülk ve melekût gibi geniş bir sofra-i nimet, o mide-i insaniyetin önüne ve aklın eli yetişecek nisbette sana açmıştır.
                    Sonra, nihayetsiz nimetleri isteyen ve hadsiz rahmetin meyveleriyle tagaddî eden ve insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyeti ve imanı sana verdiğinden, daire-i mümkinat ile beraber Esmâ-i Hüsnâ ve sıfât-ı mukaddesenin dairesine şamil bir sofra-i nimet ve saadet ve lezzet sana fethetmiştir.

                    [NOT]Dipnot-1 “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:31.[/NOT]


                    Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n) Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi yaratıcı Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l)
                    Mahbûb-u Ezelî: varlığının başlangıcı olmayan ve bütün yaratılmışlar tarafından sevilen Allah (bk. ḥ-b-b; e-z-l) Rezzak: bütün canlıların rızıklarını veren Allah (bk. r-z-ḳ)
                    cismanî: vücutla alakalı câmi’: kapsamlı, içine alan (bk. c-m-a)
                    cüz’î: az, küçük (bk. c-z-e) daire-i mümkinat: imkân alemi; yaratılanların tamamının teşkil ettiği âlem (bk. m-k-n)
                    ebedî: sonsuz (bk. e-b-d) esmâ: isimler (bk. s-m-v)
                    fermân-ı ezelî: ezelî buyruk (bk. e-z-l) fethetmek: açmak
                    habîb: sevgili (bk. ḥ-b-b) hadsiz: sınırsız
                    hassasiyetli: duyarlı, hassas hayr-ı mahz: sırf hayırdan ibaret (bk. ḫ-y-r)
                    hazine-i ihsan ve kerem: iyilik ve bağış hazinesi (bk. ḥ-s-n; k-r-m) hevesât: hevesler, arzular
                    ihsânât: iyilikler, bağışlar (bk. ḥ-s-n) ihzar: hazırlama (bk. ḥ-ḍ-r)
                    insaniyet-i kübrâ: en büyük insanlık (bk. k-b-r) ittibâ etmek: uymak
                    iştiha: iştah, fazla istek ve arzu kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
                    letâif: insanın mânevî yapısındaki ince duygular (bk. l-ṭ-f) mat’umât: yenecek şeyler
                    mesken: ev, mekân (bk. s-k-n) mide-i insaniyet: insanlık midesi, insanî değerlerle doyan mide
                    muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) mukaddeme-i mükâfat-ı lâhika: sonradan verilecek olan mükafatın başlangıcı (bk. ḳ-d-m)
                    muvazzaf: vazifeli mânevî: mânâya ait (bk. a-n-y)
                    müheyyâ etme: hazırlama müzeyyen: süslü (bk. z-y-n)
                    nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s) netice-i nimet-i sabıka: geçmişte verilmiş nimetin sonucu (bk. n-a-m)
                    nihayetsiz: sonsuz nisbet: ölçü, oran (bk. n-s-b)
                    rahmet: merhamet, şefkat, ihsan (bk. r-ḥ-m) rû-yi zemin: yeryüzü
                    saadet: mutluluk sair: diğer
                    sofra-i nimet: nimet sofrası (bk. n-a-m) sıfât-ı mukaddese: mukaddes sıfatlar (bk. v-ṣ-f; ḳ-d-s)
                    tagaddî etmek: beslenmek tecellî-i muhabbet: sevginin yansıması (bk. c-l-y; ḥ-b-b)
                    ubûdiyet: Allah’a kulluk (bk. a-b-d) zerre: atom, maddenin en küçük parçası
                    âlem-i mülk ve melekût: varlığın dış ve iç yüzü (bk. a-l-m; m-l-k) şamil: içine alan, kapsayıcı
                    #791984
                    Anonim

                      Sonra, imanın bir nuru olan muhabbeti sana vermekle, gayr-ı mütenâhi bir sofra-i nimet ve saadet ve lezzet sana ihsan etmiştir.

                      Yani, cismâniyetin itibarıyla küçük, zayıf, âciz, zelil, mukayyet, mahdut bir cüzsün. Onun ihsanıyla, cüz’î bir cüzden, küllî bir küll-ü nuranî hükmüne geçtin. Zira, hayatı sana vermekle, cüz’iyetten bir nevi külliyete; ve insaniyeti vermekle hakikî külliyete; ve İslâmiyeti vermekle ulvî ve nuranî bir külliyete; ve marifet ve muhabbeti vermekle muhit bir nura seni çıkarmış.

                      İşte, ey nefis, sen bu ücreti almışsın. Ubûdiyet gibi lezzetli, nimetli, rahatlı, hafif bir hizmetle mükellefsin. Halbuki buna da tembellik ediyorsun. Eğer yarım yamalak yapsan da, güya eski ücretleri kâfi gelmiyormuş gibi, çok büyük şeyleri mütehakkimâne istiyorsun. Ve hem “Niçin duam kabul olmadı?” diye nazlanıyorsun.

                      Evet, senin hakkın naz değil, niyazdır. Cenâb-ı Hak, Cenneti ve saadet-i ebediyeyi, mahz-ı fazl ve keremiyle ihsan eder. Sen daima rahmet ve keremine iltica et, Ona güven ve şu fermanı dinle:

                      قُلْ بِفَضْلِ اللهِ وَبِرَحْمَتِهِ فَبِذٰ لِكَ فَلْيَفْرَحُوا هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعوُنَ blank.gif1


                      Eğer desen: “Şu küllî, hadsiz nimetlere karşı nasıl şu mahdut ve cüz’î şükrümle mukabele edebilirim?”

                      Elcevap: Küllî bir niyetle, hadsiz bir itikadla. Meselâ, nasıl ki bir adam, beş kuruş kıymetinde bir hediye ile bir padişahın huzuruna girer. Ve görür ki, herbiri milyonlara değer hediyeler, makbul adamlardan gelmiş, orada dizilmiş. Onun kalbine gelir: “Benim hediyem hiçtir, ne yapayım?” Birden der: “Ey seyyidim! Bütün şu kıymettar hediyeleri kendi namıma sana takdim ediyorum. Çünkü sen onlara lâyıksın. Eğer benim iktidarım olsaydı, bunların bir mislini sana hediye ederdim.”
                      İşte, hiç ihtiyacı olmayan ve raiyetinin derece-i sadakat ve hürmetlerine alâmet

                      [NOT]Dipnot-1 “Onlara söyle ki: Allah’ın lütfuyla ve rahmetiyle—ancak bununla ferahlansınlar. Bu, onların dünyada toplayıp durduklarından daha hayırlıdır.” Yûnus Sûresi, 10:58.[/NOT

                      alâmet: işaret cismâniyet: bedenle, maddî vücutla ilgili oluş
                      cüz: parça (bk. c-z-e) cüz’iyet: parça olma hali, küçüklük (bk. c-z-e)
                      cüz’î: fert, birey (bk. c-z-e) derece-i sadakat: bağlılık derecesi (bk. ṣ-d-ḳ)
                      ferman: emir, buyruk gayr-ı mütenâhi: sonu olmayan
                      hadsiz: sayısız hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                      hürmet: saygı (bk. ḥ-r-m) ihsan: bağış, iyilik (bk. ḥ-s-n)
                      iktidar: güç, kuvvet (bk. ḳ-d-r) iltica etmek: sığınmak
                      insaniyet: insanlık itikad: inanç
                      kerem: cömertlik, ikram, bağış (bk. k-r-m) kâfi: yeterli
                      küll-ü nuranî: nurlu bir küll, bütün varlıklarla ilgisi olan bir kapsamlılık (bk. k-l-l; n-v-r) külliyet: büyüklük, genellik (bk. k-l-l)
                      küllî: kapsamlı, insanlık gibi bir tür hükmünde (bk. k-l-l) kıymettar: kıymetli, değerli
                      mahdut: sınırlanmış mahz-ı fazl ve kerem: cömertlik ve ikramın ta kendisi (bk. f-ḍ-l; k-r-m)
                      makbul: kabul görmüş, değer ve itibar sahibi marifet: Allah’ı bilme, tanıma (bk. a-r-f)
                      misil: benzer, eşdeğer (bk. m-s̱-l) muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b)
                      muhit: herşeyi içine alan, kuşatan mukabele etmek: karşılık vermek
                      mukayyet: kayıt altında, bağlı mükellef: yükümlü
                      mütehakkimâne: zorbaca (bk. ḥ-k-m) nam: ad
                      nevi: tür, çeşit niyaz: dua, yalvarma, yakarma
                      nur: ışık, aydınlık (bk. n-v-r) nuranî: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r)
                      rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) raiyet: halk
                      saadet: mutluluk saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d)
                      seyyidim: efendim sofra-i nimet: nimet sofrası (bk. n-a-m)
                      takdim etmek: sunmak (bk. m-s̱-l) ubûdiyet: Allah’a kulluk (bk. a-b-d)
                      ulvî: yüce zelil: hor, hakir
                      zira: çünkü âciz: güçsüz (bk. a-c-z)
                      #791991
                      Anonim

                        olarak hediyelerini kabul eden o padişah, o biçarenin o büyük ve küllî niyetini ve arzusunu ve o güzel ve yüksek itikad liyakatini, en büyük bir hediye gibi kabul eder.

                        Aynen öyle de, âciz bir abd, namazında “Ettahiyyâtü lillâh” der. Yani, “Bütün mahlûkatın hayatlarıyla Sana takdim ettikleri hediye-i ubûdiyetlerini, ben kendi hesabıma, umumunu Sana takdim ediyorum. Eğer elimden gelseydi, onlar kadar tahiyyeler Sana takdim edecektim. Hem Sen onlara, hem daha fazlasına lâyıksın.” İşte şu niyet ve itikad, pek geniş bir şükr-ü küllîdir.

                        Nebâtâtın tohumları ve çekirdekleri, onların niyetleridir. Meselâ, kavun, kalbinde, nüveler suretinde bin niyet eder ki, “Yâ Hâlıkım! Senin Esmâ-i Hüsnânın nakışlarını yerin birçok yerlerinde ilân etmek isterim.” Cenâb-ı Hak, gelecek şeylerin nasıl geleceklerini bildiği için, onların niyetlerini bilfiil ibadet gibi kabul eder. “Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır”blank.gif1 şu sırra işaret eder.

                        Hem

                        سُبْحَانَكَ وَبِحَمْدِكَ عَدَدَ خَلْقِكَ وَرِضَاۤءَ نَفْسِكَ وَزِنَةَ عَرْشِكَ وَمِدَادَ كَلِمَاتِكَ وَنُسَبِّحُكَ بِجَمِيعِ تَسْبِيحَاتِ اَنْبِيَاۤئِكَ وَاَوْلِيَاۤئِكَ وَمَلٰۤئِكَتِكَ blank.gif2


                        gibi hadsiz adetle tesbih etmenin hikmeti şu sırdan anlaşılır.

                        Hem nasıl bir zabit bütün neferâtının yekûn hizmetlerini kendi namına padişaha takdim eder. Öyle de, mahlûkata zabitlik eden ve hayvânat ve nebâtâta kumandanlık yapan ve mevcudat-ı arziyeye halifelik etmeye kabil olan ve kendi hususî âleminde kendini herkese vekil telâkki eden insan,
                        اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ blank.gif3 der, bütün halkın ibadetlerini ve istiânelerini kendi namına Mâbûd-u Zülcelâle takdim eder.

                        [NOT]Dipnot-1 bk. el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 6:291.

                        Dipnot-2 “Mahlûkatının sayısınca, Zâtına lâyık şekilde, Arşının ağırlığınca ve kelimelerinin mürekkebi miktarınca hamdinle Seni her türlü noksandan tenzih ederiz.” (Müslim, Zikir: 79; Ebû Dâvud, Vitir: 24; Tirmizi, Daavât: 103; Nesâî, Sehv: 94; Müsned, 1:258, 353, 6:325, 430.)
                        Bütün peygamberlerinin, evliyalarının ve meleklerinin tesbihatlarıyla Seni kusurdan tenzih ederiz.

                        Dipnot-3 “Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım dileriz.” Fatiha Sûresi, 1:5.[/NOT]



                        Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, şeref ve azamet sahibi yüce Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın güzel isimleri (bk. s-m-v; e-l-h)
                        Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) Mâbûd-u Zülcelâl: sonsuz haşmet ve heybet sahibi ve herşeyin kendisine ibadet ettiği Allah (bk. a-b-d; ẕü; c-l-l)
                        abd: kul (bk. a-b-d) amel: iş, fiil, davranış
                        bilfiil: fiilen, gerçekte (bk. f-a-l) biçare: çaresiz
                        hadsiz: sayısız halife: yeryüzünde Allah namına hareket eden insan (bk. ḫ-l-f)
                        hayvanât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hediye-i ubûdiyet: kulluk hediyesi (bk. a-b-d)
                        hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hususî: özel
                        istiâne: yardım dileme itikad: inanç
                        kabil: kabiliyetli küllî: büyük, kapsamlı (bk. k-l-l)
                        liyakat: layık olma mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ)
                        mevcudât-ı arziye: dünyadaki varlıklar (bk. v-c-d) mü’min: inanan (bk. e-m-n)
                        nakış: işleme, dokuma (bk. n-ḳ-ş) nam: ad
                        nebâtât: bitkiler neferât: askerler, erler
                        nüve: çekirdek suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
                        tahiyye: selam, hediye (bk. ḥ-y-y) takdim etmek: sunmak (bk. ḳ-d-m)
                        telâkki etmek: kabul etmek tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ)
                        umum: bütün yekûn: bütün, toplam
                        zabit: subay âciz: güçsüz (bk. a-c-z)
                        âlem: dünya (bk. a-l-m) şükr-ü küllî: umumî ve kapsamlı bir şükür (bk. ş-k-r; k-l-l)
                        #791992
                        Anonim

                          Hem

                          سُبْحَانَكَ بِجَمِيعِ تَسْبِيحَاتِ جَمِيعِ مَخْلوُقَاتِكَ وَبِاَلْسِنَةِ جَمِيعِ مَصْنُوعَاتِكَ blank.gif1


                          der, bütün mevcudatı kendi hesabına söylettirir.

                          Hem blank.gif2 اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْكَاۤئِنَاتِ وَمُرَكَّبَاتِهَاder, herşey namına bir salâvat getirir. Çünkü herşey nur-u Ahmedî (a.s.m.) ile alâkadardır. İşte, tesbihatta, salâvatlarda hadsiz adetlerin hikmetini anla.
                          ÜÇÜNCÜ MEYVE: Ey nefis! Az bir ömürde hadsiz bir amel-i uhrevî istersen; ve herbir dakika-i ömrünü bir ömür kadar faideli görmek istersen; ve âdetini ibadete ve gafletini huzura kalb etmeyi seversen, Sünnet-i Seniyyeye ittibâ et. Çünkü, bir muamele-i şer’iyeye tatbik-i amel ettiğin vakit, bir nevi huzur veriyor, bir nevi ibadet oluyor, uhrevî çok meyveler veriyor.

                          Meselâ birşeyi satın aldın. İcab ve kabul-ü şer’îyi tatbik ettiğin dakikada, o âdi alışverişin bir ibadet hükmünü alır. O tahattur-u hükm-ü şer’î, bir tasavvur-u vahiy verir. O dahi, Şârii düşünmekle, bir teveccüh-ü İlâhî verir. O dahi bir huzur verir. Demek, Sünnet-i Seniyyeye tatbik-i amel etmekle, bu fâni ömür, bâki meyveler verecek bir hayat-ı ebediyeye medar olacak olan faideler elde edilir.

                          فَاٰمِنوُا بِاللهِ وَرَسُولِهِ النَّبِىِّ اْلاُمِّىِّ الَّذِى يُؤْمِنُ بِاللهِ وَكَلِمَاتِهِ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ blank.gif3


                          fermanını dinle. Şeriat ve Sünnet-i Seniyyenin ahkâmları içinde cilveleri intişar eden Esmâ-i Hüsnânın herbir isminin feyz-i tecellîsine bir mazhar-ı câmi’ olmaya çalış.

                          [NOT]Dipnot-1 Bütün mahlûkatının bütün tesbihatlarıyla ve bütün masnuatının lisanlarıyla Seni tesbih eder, kusurdan tenzih ederiz.

                          Dipnot-2 Allahım! Kâinatın zerreleri ve o zerrelerin mürekkebâtı adedince Muhammed’e rahmet et.

                          Dipnot-3 “Siz de Allah’a ve Resulüne iman edin ki, o ümmî peygamber de Allah’a ve Onun sözlerine iman etmiştir. Ve ona uyun-tâ ki doğru yolu bulmuş olasınız.” A’râf Sûresi, 7:158.[/NOT]



                          Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n) Sünnet-i Seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler (bk. s-n-n)
                          ahkâm: hükümler (bk. ḥ-k-m) amel-i uhrevî: âhirete ait iş (bk. e-ḫ-r)
                          bâki: sürekli, devamlı (bk. b-ḳ-y) cilve: görünme, yansıma (bk. c-l-y)
                          dakika-i ömr: ömür dakikası ferman: emir, buyruk
                          feyz-i tecellî: yansımadan doğan feyiz, bereket (bk. f-y-ḍ; c-l-y) fâni: gelip geçici (bk. f-n-y)
                          gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l) hadsiz: sayısız
                          hayat-ı ebediye: sonsuz hayat (bk. ḥ-y-y; e-b-d) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
                          icab ve kabul-ü şer’î: şeriata göre “verdim” ve “aldım” ifadesi, ilkeleri (bk. c-v-b; ş-r-a) intişar etme: yayılma
                          ittibâ etmek: tabi olmak, uymak kalb etmek: dönüştürmek
                          mazhar-ı câmi’: kapsamlı bir görüntü yeri (bk. ẓ-h-r; c-m-a) medar: vesile
                          mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) muamele-i şer’iye: dinle ilgili davranış (bk. ş-r-a)
                          nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s) nevi: tür, çeşit
                          nur-u Ahmedî: Peygamberimizin (a.s.m.) nuru (bk. n-v-r; ḥ-m-d) salâvat: Peygamberimize edilen rahmet ve esenlik duası (bk. ṣ-l-v)
                          tahattur-u hükm-ü şer’î: dini hükmün hatırlanması (bk. ḥ-k-m; ş-r-a) tasavvur-u vahiy: vahyi düşünme (bk. ṣ-v-r; v-ḥ-y)
                          tatbik etmek: uygulamak tatbik-i amel: işin uygulanması, şeriat ve sünnete uyarlanması
                          tesbihat: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) teveccüh-ü İlâhî: Allah’a yöneliş (bk. e-l-h)
                          uhrevî: âhirete ait (bk. e-ḫ-r) âdet: her vakit yapılan iş, davranış
                          âdi: basit, sıradan âlâkadar: alakalı, ilgili
                          Şâri: kanun koyucu, şeriatı gönderen Allah (bk. ş-r-a) şeriat: İlahî kanun, İslâmiyet (bk. ş-r-a)
                          #791993
                          Anonim

                            DÖRDÜNCÜ MEYVE: Ey nefis! Ehl-i dünyaya, hususan ehl-i sefahete, hususan ehl-i küfre bakıp, surî ziynet ve aldatıcı gayr-ı meşru lezzetlerine aldanıp taklit etme. Çünkü sen onları taklit etsen, onlar gibi olamazsın. Pek çok sukut edeceksin. Hayvan dahi olamazsın. Çünkü senin başındaki akıl, meş’um bir âlet olur; senin başını daima dövecektir.

                            Meselâ, nasıl ki bir saray bulunsa, büyük bir dairesinde büyük bir elektrik lâmbası bulunur. O elektrikten teşa’ub etmiş ve onunla bağlı küçük küçük elektrikler, küçük menzillere taksim edilmiş. Şimdi, birisi o büyük elektrik lâmbasının düğmesini çevirip ziyayı kapatsa, bütün menziller derin bir karanlık içine ve bir vahşete düşer.

                            Ve başka sarayda, büyük elektrik lâmbasıyla merbut olmayan küçük elektrik lâmbaları, her menzilde bulunuyor. O saray sahibi büyük elektrik lâmbasının düğmesini çevirerek kapatsa, sair menzillerde ışıklar bulunabilir, onunla işini görebilir; hırsızlar istifade edemezler.

                            İşte, ey nefsim! Birinci saray, bir Müslümandır. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, onun kalbinde o büyük elektrik lâmbasıdır. Eğer onu unutsa, el’iyâzü billâh, kalbinden onu çıkarsa, hiçbir peygamberi daha kabul edemez. Belki hiçbir kemâlâtın yeri ruhunda kalamaz. Hattâ Rabbini de tanımaz. Mahiyetindeki bütün menziller ve lâtifeler karanlığa düşer. Ve kalbinde müthiş bir tahribat ve vahşet oluyor. Acaba bu tahribat ve vahşete mukabil hangi şeyi kazanıp ünsiyet edebilirsin? Hangi menfaati bulup, o tahribat zararını onunla tamir edersin?

                            Halbuki, ecnebiler o ikinci saraya benzerler ki, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın nurunu kalblerinden çıkarsalar da, kendilerince bazı nurlar kalabilir—veya kalabilir zannederler. Onların mânevî kemâlât-ı ahlâkiyelerine medar olacak, Hazret-i Mûsâ ve İsâ Aleyhimesselâma bir nevi imanları ve Hâlıklarına bir çeşit itikatları kalabilir.

                            Ey nefs-i emmâre! Eğer desen, “Ben ecnebi değil, hayvan olmak isterim”; sana kaç defa söylemiştim, hayvan gibi olamazsın. Zira kafandaki akıl olduğu için, o akıl geçmiş elemleri ve gelecek korkuları tokatıyla senin yüzüne, gözüne, başına çarparak dövüyor. Bir lezzet içinde bin elem katıyor. Hayvan ise, elemsiz,

                            Aleyhimesselâm: Allah’ın selâmı onların üzerine olsun (bk. s-l-m) Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m)
                            Hazret-i Mûsâ: (bk. bilgiler) Hazret-i İsâ: (bk. bilgiler)
                            Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b)
                            ecnebi: yabancı ehl-i dünya: dünyaya dalıp, âhireti düşünmeyenler
                            ehl-i küfür: kâfirler, inkârcılar (bk. k-f-r) ehl-i sefahet: zevk, eğlence ve yasak şeylere düşkün olanlar
                            elem: acı, keder el’iyâzü billâh: Allah korusun
                            gayr-i meşru: helâl olmayan, dine aykırı (bk. ş-r-a) hususan: özellikle
                            istifade: yararlanma, faydalanma itikat: inanç
                            kemâlât: mükemmellikler, üstün özellikler, faziletler (bk. k-m-l) kemâlât-ı ahlâkiye: ahlâkî mükemmellikler, üstün özellikler (bk. k-m-l; ḫ-l-ḳ)
                            lâtife: insanın mânevî yapısındaki ince duygulardan herbiri (bk. l-ṭ-f) mahiyet: yapı, esas, öz
                            medar: vesile, sebep menzil: mekân, oda (bk. n-z-l)
                            merbut: bağlı meş’um: kötü, uğursuz
                            mukabil: karşı mânevi: mânâya ait (bk. a-n-y)
                            nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s) nefs-i emmâre: insanı kötülüğe sevk eden içindeki duygu (bk. n-f-s)
                            nevi: tür, çeşit sair: diğer
                            sukut etmek: alçalmak surî: görünüşteki
                            tahribat: yıkılıp bozulmalar taksim: kısımlara ayırma, paylaştırma
                            teşa’ub: şubelere ayrılma, bölünme vahşet: ürküntü, yalnızlık
                            ziya: ışık ziynet: süs (bk. z-y-n)
                            ünsiyet: dostluk, canayakınlık
                            #791994
                            Anonim

                              güzel bir lezzet alır, zevk eder. Öyle ise, evvelâ aklını çıkar, at, sonra hayvan ol. Hem blank.gif1 كَاْلاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ sille-i tedibini gör.

                              BEŞİNCİ MEYVE: Ey nefis! Mükerreren söylediğimiz gibi, insan, şecere-i hilkatin meyvesi olduğundan, meyve gibi en uzak ve en câmi’ ve umuma bakar ve umumun cihetü’l-vahdetini içinde saklar bir kalb çekirdeğini taşıyan ve yüzü kesrete, fenâya, dünyaya bakan bir mahlûktur. Ubûdiyet ise, onun yüzünü fenâdan bekàya, halktan Hakka, kesretten vahdete, müntehâdan mebdee çeviren bir hayt-ı vuslat, yahut mebde’ ve müntehâ ortasında bir nokta-i ittisaldir.

                              Nasıl ki, tohum olacak kıymettar bir meyve-i zîşuur, ağacın altındaki zîruhlara baksa, güzelliğine güvense, kendini onların ellerine atsa veya gaflet edip düşse, onların ellerine düşecek, parçalanacak, âdi birtek meyve gibi zayi olacak. Eğer o meyve, nokta-i istinadını bulsa, içindeki çekirdek bütün ağacın cihetü’l-vahdetini tutmakla beraber, ağacın bekàsına ve hakikatinin devamına vasıta olacağını düşünebilse, o vakit o tek meyve içinde birtek çekirdek, bir hakikat-i külliye-i daimeye, bir ömr-ü bâki içinde mazhar oluyor.

                              Öyle de, insan, eğer kesrete dalıp, kâinat içinde boğulup, dünyanın muhabbetiyle sersem olarak fânilerin tebessümlerine aldansa, onların kucaklarına atılsa, elbette nihayetsiz bir hasârete düşer. Hem fenâ, hem fâni, hem ademe düşer. Hem mânen kendini idam eder. Eğer lisan-ı Kur’ân’dan kalb kulağıyla iman derslerini işitip başını kaldırsa, vahdete müteveccih olsa, ubûdiyetin miracıyla arş-ı kemâlâta çıkabilir, bâki bir insan olur.

                              Ey nefsim! Madem hakikat böyledir. Ve madem millet-i İbrahimiyedensin (a.s.). İbrahimvâri blank.gif2 لاَ اُحِبُّ اْلاٰفِلِينَ de. Ve Mahbûb-u Bâkîye yüzünü çevir. Ve benim gibi şöyle ağla:HAŞİYE-1

                              endOfSection.gifendOfSection.gif

                              [NOT]Dipnot-1 “Hayvanlar gibi, hattâ daha da aşağıdırlar.” A’râf Sûresi, 7:179.

                              Dipnot-2 “Ben batıp gidenleri sevmem.” En’âm Sûresi, 6:76.

                              Haşiye-1 Buradaki Farisî beyitler, On Yedinci Sözün İkinci Makamında yazılmakla burada yazılmamıştır.[/NOT]



                              Farisî: Farsça Hak: varlığı hak olan ve her hakkın sahibi olan Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                              Mahbûb-u Bâkî: sonsuz sevgili olan Allah (bk. ḥ-b-b; b-ḳ-y) adem: yokluk
                              arş-ı kemâlât: mükemmellikler, faziletler arşı (bk. a-r-ş; k-m-l) bekà: süreklilik, devamlılık (bk. b-ḳ-y)
                              bâki: sürekli, devamlı (bk. b-ḳ-y) cihetü’l-vahdet: birlik ciheti (bk. v-ḥ-d)
                              câmi’: kapsamlı (bk. c-m-a) fenâ: gelip geçicilik (bk. f-n-y)
                              fâni: gelip geçici, ölümlü (bk. f-n-y) gaflet: dalgınlık, dikkatsizlik (bk. ğ-f-l)
                              hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i külliye-i daime: devam eden büyük ve geniş hakikat (bk. ḥ-ḳ-ḳ; k-l-l)
                              hasaret: zarar, ziyan hayt-ı vuslat: kavuşma bağı
                              haşiye: dipnot, açıklayıcı not kesret: çokluk (bk. k-s̱-r)
                              kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) lisan-ı Kur’ân: Kur’ân dili
                              mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) mazhar: sahip olma (bk. ẓ-h-r)
                              mebde’: başlangıç meyve-i zîşuur: şuur sahibi, bilinçli meyve (bk. ẕî; ş-a-r)
                              millet-i İbrahimiye: İbrahim milleti, tevhid inancını benimseyenler mirac: merdiven, yükseliş (bk. a-r-c)
                              muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) mükerreren: tekrar tekrar
                              müntehâ: en son nokta müteveccih olma: yönelme
                              nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s) nihayetsiz: sonsuz
                              nokta-i istinad: dayanak noktası (bk. s-n-d) nokta-i ittisal: bağlantı noktası
                              sille-i tedib: edeplendirme tokadı ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d)
                              umum: genel vahdet: birlik (bk. v-ḥ-d)
                              zayi olmak: kaybolup gitmek zîruh: ruh sahibi (bk. ẕî; r-v-ḥ)
                              âdi: basit, sıradan ömr-ü bâki: devamlı ömür (bk. b-ḳ-y)
                              İbrahimvâri: Hz. İbrahim gibi şecere-i hilkat: yaratılış ağacı (bk. ḫ-l-ḳ)
                            13 yazı görüntüleniyor - 31 ile 43 arası (toplam 43)
                            • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.